LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te do kelimesini içeren 873 kelime bulundu...

ab-ı adalet / ab-ı adâlet

  • Doğruluğun ve adaletin feyz ve bereketi.

abistengah / âbistengâh / آبستنگاه

  • Döl yatağı. (Farsça)

adalet-i hakikiye

  • Doğru ve gerçek adalet.

adem-i tasdik / adem-i tasdîk / عَدَمِ تَصْدِيقْ

  • Doğrulamama.

agin / âgîn / آگين

  • Dolu, doldurulmuş. (Farsça)
  • Dolu. (Farsça)

ahbab / ahbâb / احباب

  • Dost. Sevilen dostlar. Sevilenler. Ehibbâ, muhibler.
  • Dostlar, sevenler.
  • Dostlar.

ahbap / احباب

  • Dostlar, sevgililer.
  • Dostlar, sevdikler. (Arapça)

ahbar-ı sadıka / ahbâr-ı sadıka

  • Doğru haberler.

ahen-be

  • Dokunacak bezin veya çulhanın iki yanına konan demirli ağaç. Bu demirli ağaç bezin buruşukluğunu da açar. (Farsça)

ahibba / ahibbâ / احبا

  • Dostlar, arkadaşlar.
  • Dostlar, sevilenler; sevgililer. (Arapça)

ahlat-ı erba'a / ahlât-ı erba'a / اخلاط اربعه

  • Dört özsuyu kan, salya, safra, dalak.

ahval-i fıtriye / ahvâl-i fıtriye

  • Doğuştan gelen haller.

akide-i hak

  • Doğru, gerçek inanç.

akl-ı selim / akl-ı selîm

  • Doğru düşünen, doğru anlayan, doğru karar veren akıl.

aktab-ı erbaa / aktâb-ı erbaa

  • Dört büyük kutub zât (Seyyid Abdülkadir-i Geylâni, Seyyid Ahmed-i Bedevî, Seyyid Ahmed-i Rufâî ve Seyyid İbrahim Desukî).

akvam-ı şarkiye

  • Doğu milletleri, kavimleri.

alamet-i sadıka / alâmet-i sadıka

  • Doğruluk işareti, belirtisi.

alay / آلَايْ

  • Dört taburdan oluşan askerî birlik.

allahu a'lem bissavab

  • Doğruyu en iyi Allah bilir.

amal-i batıla / âmâl-i bâtıla

  • Doğru olmayan, imana uymayan ameller, davranışlar.

anasır-ı erba'a / anâsır-ı erba'a / عناصر اربعه

  • Dört unsur ateş, hava, su, toprak.

anasır-ı erbaa / anâsır-ı erbaa

  • Dört unsur.
  • Dört unsur: Toprak, hava, su, nur (veya ateş).

anasır-ıerbe'a / anâsır-ıerbe'a

  • Dört temel unsur. Maddelerin asıllarını teşkil ettiği kabûl edilen dört unsur; toprak, su, hava, ateş.

asar-ı üns ve ülfet / âsar-ı üns ve ülfet

  • Dostluk ve yakınlık izleri.

aşk-ı sadık / aşk-ı sâdık

  • Doğru ve gerçek aşk.

asr-ı sıdk

  • Doğruluk asrı, sadakat dönemi.

ateş-suhan

  • Dokunaklı, kalb kıracak şekilde ağır söz söyliyen. (Farsça)

avd

  • Dönme, geri gelme. Aleyhine veya lehine dönme.

avdet

  • Dönüş, geri gelme, dönme. Rücu'.

ayib

  • Dönüp çekilen. Geri dönen. Tövbe eden.

ayn-ı hak ve hakikat

  • Doğru ve gerçeğin ta kendisi.

ayn-ı hak ve sadık

  • Doğru ve gerçeğin ta kendisi.

ayyari / ayyarî

  • Dolandırıcılık, hilecilik. (Farsça)

aza-yı tabiiye / âzâ-yı tabiiye

  • Doğal üyeler.

azrail / azrâil

  • Dört büyük melekten biri. Rûhları almakla vazîfeli melek, melek'ül-mevt, ölüm meleği de denir.

ba-savab

  • Doğruca, doğrulukla.

baf / bâf

  • Dokuyan, dokuyucu mânâsına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: (Farsça)

bahayim / bahâyim / بهایم

  • Dört ayaklı hayvanlar. (Arapça)

bahriye

  • Donanma ile ilgili işler. Devletin donanma ve deniz askerleri.

balkan

  • Doğu Avrupada batıdan doğuya uzanan dağ sırası.

bariz

  • Doğan. Zâhir ve âşikar. Meydanda olan. Belli. Açıkça.

basiret / basîret

  • Doğru görüş, gönül gözü ile görme, uyanıklık.

bedir / بَدِرْ

  • Dolunay, ayın en parlak hali.
  • Dolunay.
  • Dolunay.

bedr / بدر

  • Dolunay. (Arapça)

belagat-ı irşadiye / belâgat-ı irşadiye

  • Doğru yolu göstermek için sözün muhataba ve amaca uygun olarak söylenmesi.

belağat-i irşadiye / belâğat-i irşadiye

  • Doğru yolu gösteren belâğat.

bered

  • Dolu.

berkaa

  • Dört ayak üstüne durmak.

beşaret-i furkan

  • Doğru ile yanlışı birbirinden ayıran Kur'ân'ın müjdesi.

bi'l-hadsi's-sadık / bi'l-hadsi's-sâdık

  • Doğruluğuna hemen hükmedilecek bir şekilde.

biçişk

  • Doktor, hekim. (Farsça)

biham

  • Dolu, memlû.

bikr

  • Dokunulmamış, bekâret, bâ-kire.

bila-udul / bilâ-udul

  • Dönmeden, sapmadan. Udul etmeden.

bilhads-i sadık / bilhads-i sâdık

  • Doğru bir sezgiyle.

bilhadsissadık / bilhadsissâdık

  • Doğru bir hads ile.
  • Doğru bir sezgi ile.

bilmünavebe / bilmünâvebe / بالمناوبه

  • Dönüşümlü. (Arapça)

bilvasıta / bilvâsıta / بالواسطه

  • Dolaylı olarak. (Arapça)

biraderane

  • Dostça, kardeşçe. (Farsça)

bissavab

  • Doğru olarak.

bittab' / بالطبع

  • Doğal olarak. (Arapça)

bizişki / bizişkî

  • Doktorluk, hekimlik, cerrahlık. (Farsça)

bizzat / bizzât / بِالذَّاتْ

  • Doğrudan doğruya, zatıyla.

burhan-ı natık-ı sadık / burhan-ı nâtık-ı sâdık

  • Doğru konuşan delil.

bürzu'

  • Dolu, dolmuş, mümteli.

büzu' / büzû'

  • Doğmak, tulû' etmek.

cam-ı memlu / cam-ı memlû

  • Dolu kadeh.

çar / çâr / چار

  • Dört.
  • Dört.
  • Dört. Cihâr. (Farsça)
  • Dört. (Farsça)

çar çiz / çâr çiz

  • Dört şey.

çar u yek

  • Dörtte bir.

çar-çeşm / çâr-çeşm

  • Dört göz.

çar-cihet / çâr-cihet

  • Dört cihet. Cihat-ı erbaa.

çar-çiz / çâr-çiz

  • Dört şey.
  • Dört şey.

çar-guşe

  • Dört köşe. Dört taraf. Dört yön. (Farsça)

çar-yar

  • Dört dost. (Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (R.A.) lerin nâmları.) Dört Halife, Hulefâ-i Erbaa veya Ashab-ı Güzin diye de ihtiramla anılırlar.

çarguşe / çârgûşe / چارگوشه

  • Dört köşe. (Farsça)

çarıyar / çarıyâr

  • Dört büyük halife.

çark

  • Dönen, felek, talih.

çarmih / çârmîh

  • Dört çivi. Birbiri üzerine dikey olarak konulmuş iki tahtadan meydana gelen, suçluları îdâm etmek için kullanılan haç şeklindeki darağacı. Bu cezâya çarptırılan kişi iki yana açılmış kollarından ve bağlanmış ayaklarından çivilenerek öldürülürdü.

çarpa / çârpâ / چارپا

  • Dört ayaklı. (Farsça)

çarsu / çârsû / چارسو

  • Dört yön. (Farsça)

çarüm / çârüm / چارم

  • Dördüncü. (Farsça)
  • Dördüncü. (Farsça)

çaryar / çâryâr / چاریار

  • Dört halife, Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali. (Farsça)

caziye

  • Doğurduktan sonra sütü azalmaya başlayan hayvan.

cebrail aleyhisselam / cebrâil aleyhisselâm

  • Dört büyük melekten biri. Peygamberlere vahy getirmek, onlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirmekle vazîfeli melek. Buna Cibrîl, Rûh-ul-emîn, Rûh-ul-kuds, Nâmûs-ı ekber de denir.

çehar / çehâr / چهار

  • Dört, erbaa. (Farsça)
  • Dört. (Farsça)

çehar-gane / çehâr-gâne

  • Dört unsur. (Farsça)

çehar-pa / çehâr-pâ

  • Dört ayaklı hayvan. (Farsça)

çeharüm

  • Dördüncü. (Farsça)

cela-yı vatan / celâ-yı vatan

  • Doğduğu yerden ayrılma.

celh

  • Doldurmak, dolu olmak.

cemd

  • Donmak.

cerbeze

  • Doğruyu yanlış, yanlışı doğru gösterecek derecede aldatma.

cevab-ı na-savab / cevab-ı nâ-savab

  • Doğru olmayan karşılık. Yanlış cevab.

cevab-ı savap / cevâb-ı savap

  • Doğru cevap, karşılık.

cevanib-i erbaa

  • Dört taraf.

cevelan / cevelân / جولان

  • Dolaşma, gezme.
  • Dolaşma, gezme.
  • Dolaşma. Kaynama. Yerinde durmayıp gezme.
  • Dolaşma.
  • Dolaşma.
  • Dolaşma, gezinti. (Arapça)
  • Cevelân etmek: (Arapça)
  • Dolaşmak, akmak. (Arapça)
  • Gezinmek. (Arapça)

cevelan eden / cevelân eden

  • Dolaşan, gezen.

cevelan etmek / cevelân etmek

  • Dolaşmak, gezmek.

cevelangah / cevelangâh

  • Dolaşma yeri.

cevle

  • Dönmek.

çeyrek / چهاریك

  • Dörtte bir (Farsça)
  • Dörtte bir, çeyrek. (Farsça)

cibril

  • Dört büyük melekten biri, vahiy meleği olan Cebrail.

cihar / cihâr

  • Dört.

çihar

  • Dört. (Farsça)

cihar / cihâr / چهار

  • Dört. (Farsça)

çihar / çihâr / چهار

  • Dört. (Farsça)

çihar yar / çihar yâr / چهاریار

  • Dört halife. Ebubekir, Ömer, Osman, Ali. (Farsça)

cihar-ı yar-ı güzin

  • Dört halife: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (R.Anhüm) (Farsça)

çiharüdü / çihârüdü / چهار و دو

  • Dört ve iki. (Farsça)

çiharüse / çihârüse / چهار و سه

  • Dört ve üç. (Farsça)

çiharüyek / çihârüyek / چهار و یك

  • Dört ve bir. (Farsça)

cihat-ı erbaa / cihât-ı erbaa

  • Dört cihet.

cihat-ı hidayet / cihât-ı hidayet

  • Doğru yola götüren yönler.

cihazatça

  • Donanımca.

cüllah / cüllâh / جلاه

  • Dokumacı, çulhacı. (Arapça)

cümud / cümûd / جمود

  • Donukluk. (Arapça)

cümudiye / cümûdiye / جُمُودِيَه

  • Donukluk.

cümudiyet / cümûdiyet

  • Donukluk; sönüklük.
  • Donukluk, katılık.

cümus / cümûs

  • Donmak.

cuşir

  • Dokumacı. (Farsça)

dad / dâd

  • Doldurmak.
  • Doğruluk, hak.

dad-aver / dâd-âver

  • Doğru, adaletli. (Farsça)

dad-ger / dâd-ger

  • Doğru, insaflı. (Farsça)

dagul

  • Dolandırıcı, hileci, hile yapan. (Farsça)

dai-yi sıdkı / dâî-yi sıdkı

  • Doğruluğun çağırıcısı, gerekçesi (Peygamber Efendimiz'in bir ismi de Dâî'dir).

daire-i irşad

  • Doğru yolu gösterme dairesi, halkası.

dall u mudılle / dâll u mudılle

  • Doğru yoldan çıkanlar ve çıkaranlar, sapanlar ve saptıranlar.

dallin / dâllin

  • Doğru yoldan sapmış olanlar, azgınlar.

darib / dârib

  • Döven.

darir / darîr / ضریر

  • Doğuştan kör. (Arapça)

darülvilade / dârülvilâde / دارالولاده

  • Doğumevi. (Arapça)

def-i tabii / def-i tabiî

  • Doğal şekilde çıkarma, başından atma.

delail-i sıdk / delâil-i sıdk

  • Doğrulayıcı deliller.

delil-i sadık / delil-i sâdık

  • Doğru delil.

dem-i mesfuh

  • Dökülmüş kan.

dem-sazi / dem-sazî

  • Dostluk, arkadaşlık. Sırdaşlık. (Farsça)

derece-i sıdk

  • Doğruluk derecesi.

desik

  • Dolu nesne.

deveran / deverân / دوران / دَوَرَانْ

  • Dönüş, dolaşmak. Tedavül. Yerinde durmamak. Devretmek.
  • Dönüş.
  • Dönme, dolaşım.
  • Dönme, dolaşma, dolaşım. (Arapça)
  • Deverân etmek: Dönmek, dolanmak. (Arapça)
  • Dönüp dolanma.

deveran etme

  • Dönme, dolaşma.

deveran etmek

  • Dönmek.

devir

  • Dönüp dolaşıp başlangıç noktasına gelme.
  • Dönme, dolaşma, aktarma.

devran

  • Dönüp dolaşma.

devre / دوره

  • Dönem.
  • Dönem. (Arapça)

devretme

  • Dönme.

devriye

  • Dönen, dolaşan.

dihak

  • Dolu bardak.

dolagan

  • Dolap, dehliz.

dostane / dostâne / دوستانه

  • Dostça, dostlukla. (Farsça)
  • Dost gibi.
  • Dostça. (Farsça)

dosti / dostî / دوستى

  • Dostluk. (Farsça)
  • Dostluk. (Farsça)

dostkam / dostkâm / دوستكام

  • Dost canlısı. (Farsça)

duhuk

  • Doğurduktan sonra rahmi çıkan dişi deve.

dürüst

  • Doğru, düzgün.

dürüsti / dürüstî

  • Doğruluk, düzgünlük, sağlamlık. (Farsça)

eazz-i ahibba / eazz-i ahibbâ

  • Dostların en azizi.

ebred / ابرد

  • Dondurucu soğuk, çok soğuk. (Arapça)

ebu zür'a

  • Domuz, hınzır.

ecved-i mensucat

  • Dokumaların en iyisi.

ehabb-ı ehibba

  • Dostların, ahbabların en sevgilisi.

ehibba / ehibbâ / احبا

  • Dostlar, sevdiği kimseler.
  • Dostlar. (Arapça)

ehil

  • Dost, sahip, usta.

ehilla

  • Dostlar, kardeşler.

ehl-i dalalet / ehl-i dalâlet

  • Doğru ve hak yoldan sapmış inançsız kimseler.

ehl-i dalalet ve gaflet / ehl-i dalâlet ve gaflet

  • Doğru ve hak yoldan sapmış ve gaflete dalmış kimseler.

ehl-i dalalet ve ilhad / ehl-i dalâlet ve ilhad

  • Doğru ve hak yoldan sapan, insanları da saptırmaya çalışan sapık kimseler.

ehl-i dalalet ve sefahet / ehl-i dalâlet ve sefahet

  • Doğru ve hak yoldan sapmış ve yasak zevk ve eğlenceye düşkün kimseler.

ehl-i dalalet ve tuğyan / ehl-i dalâlet ve tuğyân

  • Doğru yoldan sapmış olanlar ve azgınlıkta ileri gidenler.

ehl-i hak

  • Doğru yolda olanlar.

ehl-i hak ve istikamet

  • Doğru ve hak yolda olan kimseler.

ehl-i hak ve zekavet / ehl-i hak ve zekâvet

  • Doğru yoldan olan ve çabuk anlayıp kavrayan zekî kimseler.

ehl-i hakikat ve kemal / ehl-i hakikat ve kemâl

  • Doğru ve hak yolda olanlar ve mânevî açıdan belirli bir olgunluğa erişmiş kimseler.

ehl-i hidayet / ehl-i hidâyet

  • Doğru yolda olanlar, iman etmiş olanlar.

ehl-i hidayet ve huzur

  • Doğru ve hak yolda ve huzurda olanlar.

ehl-i hidayet ve istikamet

  • Doğru ve hak yolda olanlar.

ehl-i ilhad

  • Doğru meslek ve dinden, Hak yolundan çıkıp bâtıl yola sapan, imansızlar, dinsizler. (Farsça)

ehl-i ispat

  • Doğruyu ortaya çıkaran kimseler.

ehl-i kütüb-ü sahiha

  • Doğru, güvenilir ve sağlam hadîs kitap yazarları.

ehl-i sadakat / ehl-i sadâkat

  • Doğruluk ve bağlılıkta kusur etmeyenler.

ehl-i sırat-ı müstakim

  • Dosdoğru yolda olanlar.

ehram-ı mürebbai / ehram-ı mürebbaî

  • Dörtgen piramit. Dört köşeli ehram.

eimme-i erbaa

  • Dört mezhep imamı; İmam-ı Âzam, İmam-ı Şâfiî, İmam-ı Mâlik, İmam-ı Hanbel.
  • Dört imâm. Müslümanların en büyük ve yüksek âlimleri ve müctehidlerinden hak mezheb müessisleri olan ve ehl-i imâna rehberlik eden büyük imâmlar. İsimleri şöyle sıralanabilir: İmâm A'zam Ebu Hanife, İmâm-ı Şâfii, İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Ahmed ibn-i Hanbel. (R.A.)

el-hak / اَلْحَقْ

  • Doğrusu.

elhak / اَلْحَقْ

  • Doğrusu.

elsine-i şarkiye

  • Doğu dilleri.

emevi devleti

  • Dört halife devrinden sonra devlet idaresi Beni Ümeyye hanedanına geçmiştir. Buna nisbetle bu devlete "Emevi Devleti" adı verilmiştir. (Mi: 661-750) seneleri arası Emevi Devletinin saltanat devresidir. Muâviye bin Ebi Süfyan'dan başlamak üzere 14 halife gelip geçmiştir. Son halife Muhammed bin Merva

emhak

  • Donuk beyaz.

enis / enîs / اَن۪يسْ

  • Dost, arkadaş.
  • Dost.

enise

  • Donmuş, pekişmiş şey. (Farsça)

ensab

  • Doğru boynuzlu.

ensac / ensâc / انساج

  • Dokumalar.
  • Dokular. (Arapça)

erba' / اربع

  • Dört. (Arapça)

erba'a / اربعه

  • Dört. (Arapça)

erbaa

  • Dört.
  • Dört.

erbaiyet

  • Dörtlük, dörtlü oluş.

erbaiyyet / erbâiyyet

  • Dört olmak.
  • Dört olmak.

erham / erhâm

  • Döl yatakları, rahimler.

esas-ı müselleme

  • Doğruluğu şeksiz, şüphesiz kabul edilen temel esas.

esasat-ı sadıka / esâsât-ı sâdıka

  • Doğru esaslar, sağlam temeller.

esasat-ı teçhiziye

  • Donanım unsurları ve kuralları.

esbab-ı hidayet

  • Doğru yola ulaşma sebepleri.

esbab-ı sahiha

  • Doğru ve sahih sebepler.

esbab-ı tabiiye / esbâb-ı tabiiye

  • Doğal sebepler.

esna-yı irşad / esnâ-yı irşad

  • Doğru yolu gösterme, uyarma esnası, ânı.

etıbba / etıbbâ / اطبا

  • Doktorlar, tabipler. (Arapça)

etraf-ı erbaa

  • Dört taraf.
  • Dört taraf. (Sağ, sol, ön, arka.)

evc / اوج

  • Doruk, yüce.
  • Doruk, zirve. (Arapça)

eyman-ı sadıka / eyman-ı sâdıka

  • Doğru yeminler.

fa'm

  • Dolu.

fark ve sahv

  • Doğruyu fark etme ve uyanık olma.

fasahat

  • Doğru ve düzgün söyleyiş. Açık ve güzel ifadeli konuşma.

feame

  • Dolu olmak.

fehek

  • Dolu olmak.

ferraşin

  • Doğuda büyük bir ova.

fevkattabia / fevkattabîa / فوق الطبيعه

  • Doğa üstü. (Arapça)

fey'

  • Dönmek. Muhârebe bittikten sonra, kâfirlerden zorla veya harp yapılmadan sulh yoluyla alınan mal.

firaku'l-ahbap

  • Dostlardan ayrı düşme.

firaş / firâş

  • Döşek. Yatak. Yere serilen şey. Minder. şilte.
  • Döşek, yatak, şilte, hasır, halı.
  • Döşek, yaygı.

fıtri / fıtrî

  • Doğal, yaratılıştan gelen.
  • Doğuştan, yaradılıştan, fıtrata âit ve müteallik. Hayat kanunlarına uygun.

fıtri şefkat / fıtrî şefkat

  • Doğal, yaratılıştan gelen şefkat, merhamet.

fizyoloji

  • Doku ve organların vazifelerini ve bu görevlerin nasıl yapıldığını inceleyen ilim kolu.

furkan-ı ahkem

  • Doğruyu yanlıştan en hikmetli ve sağlam şekilde ayıran Kur'ân-ı Kerim.

furkan-ı celilüşşan / furkan-ı celîlüşşan

  • Doğru ile yanlışı birbirinden ayıran şanı ihtişamlı, görkemli olan Kur'ân.

furkan-ı ezeli / furkan-ı ezelî

  • Doğruyu yanlıştan ayırarak hükmeden ve ezelî olan Kur'ân.

fürs

  • Doğu kavimleri.

füruş / fürûş

  • Döşemeler, yaygılar.

fusul-ü erbaa

  • Dört fasıl olan, ilkbahar, yaz, sonbahar, kış mevsimleri.

füsürde / فسرده

  • Donmuş, sertleşmiş. Müncemid. (Farsça)
  • Donuk, solgun. (Farsça)

gakfeka

  • Doğan sesi.

gassan

  • Dolu, mümteli.

gavga

  • Döğüşme, kavga, vuruşma. Gürültü. Savaş, muhârebe, harp. (Farsça)

gayat-ı irşad / gayât-ı irşad

  • Doğru yolu gösterme amaçları.

gayr-ı hak

  • Doğru ve gerçek olmayan.

gayr-ı müstakim

  • Doğru yolda olmayan.

gayr-i müstakim / gayr-i müstakîm / غَيْرِ مُسْتَق۪يمْ

  • Dosdoğru olmayan.

gayr-ı tabii / gayr-ı tabiî

  • Doğal olmayan.

genc-i mücehhez

  • Donatılmış iki genç.

gerdan / gerdân / گردان

  • Dönen, dönücü. Çeviren. (Farsça)
  • Dönen. (Farsça)

gerdiş / گردش

  • Dönme, dönüş. Çevrilme, dolaşma. (Farsça)
  • Dönüş. (Farsça)

geşt / گشت

  • Dolaşma, gezinti. (Farsça)

geştügüzar / geştügüzâr / گشت و گزار

  • Dolaşma, gezinti, gezip tozma. (Farsça)

girihgir / girihgîr / گره گير

  • Dolaşık. (Farsça)

gulampare

  • Dost, sevgili, mahbup. (Halk ağzında kulampara şeklinde kullanılır.)

güsterde

  • Döşenmiş, yayılmış. (Farsça)

haber-i sadık / haber-i sâdık

  • Doğru haber. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sözü. Hadis.

hadd-i istikamet

  • Doğru yolu gösteren sınır.

hadi / hâdî / هادی

  • Doğru yola sevk eden; doğru ve hak yolun gösterici.
  • Doğru yolu gösteren. (Arapça)

hadis-i kat'i / hadis-i kat'î

  • Doğruluğu kesin hadis.

hafil / hâfil

  • Dolu, mümteli.

haft

  • Dövmek.

hak / hâk / حق / حَقْ

  • Doğru, gerçek.
  • Doğru.
  • Doğru olup bâtıl olmayan (Allah).

hak ruhu

  • Doğru, gerçek, hakikatin ruhu, Hz. Muhammed (a.s.m.).

hak tarik

  • Doğru yol.

hak ve hakikat

  • Doğru ve gerçek.

hak-gu / hak-gû

  • Doğru ve hak söyleyen. (Farsça)

hak-perest

  • Doğruluktan ayrılmayan, doğruluğu ciddi ve samimi seven. Hakka iman eden ve hak üzere âmil olan. (Farsça)

hakgu / hakgû / حق گو

  • Doğru sözlü. (Arapça - Farsça)

hakikat / hakîkat

  • Doğru, gerçek.

hakikat ve hak

  • Doğru ve gerçek; asıl ve esas.

hakikat-gu

  • Doğru sözlü. Doğru konuşan. (Farsça)

hakikat-i fıtriye

  • Doğuştan var olan hakikat, doğal gerçek.

hakikatçi

  • Doğruyu savunan.

hakikaten

  • Doğrusu, gerçekten, hakikat olarak.

hakikatmedar

  • Doğruluk sebebi.

hakk / حَقّ

  • Doğru, gerçek. Cenâb-ı Allah'ın ismi.
  • Doğru, gerçek, pay, adalet, din.
  • Doğruluk, insaf, hak. (Allah'ın isimlerinden biri)
  • Doğru olup bâtıl olmayan (Allah).

hakka / حَقَّا

  • Doğrusu, hakikaten.

hakkaniyet / حقانيت

  • Doğruluk, gerçekçilik.
  • Doğruluk. (Arapça)

hakkaniyetli

  • Doğru, gerçek.

hakkıyet

  • Doğruluk.

hakperestane / hakperestâne

  • Doğruluktan ayrılmayarak, hakkı tutarak.

hakşinaslık

  • Doğruyu, hakkı tanımak.

halat-ı tabiiye / hâlât-ı tabiiye

  • Doğal haller.

halil / halîl

  • Dost.

haliliye / halîliye

  • Dostane münasebet ve samimi kardeşlik.

halisiyyet / hâlisiyyet

  • Doğruluk, hâlislik, hilesizlik.

hanazir / hanâzir / خنازیر

  • Domuzlar. (Arapça)

hanbeli / hanbelî

  • Dört hak mezhepten birisi. İmam-ı Ahmed bin Hanbel Hazretlerinin mezhebinden olan.

hane-i devvar

  • Dönen ev.

hanefi / hanefî

  • Dört hak mezhepten birisi. Veya bu mezhepten olan kimse.

hanif dini / hanîf dîni

  • Doğru yol, İslâmiyet.

harrat / harrât / خراط

  • Doğramacı, çıkrıkçı. Tornacı.
  • Doğramacı. (Arapça)

haseb

  • Dolayı, sebebi, gereği.

hasebiyle

  • Dolayısıyla, -den ötürü.

hatt-ı müstakim / hatt-ı müstakîm

  • Doğru çizgi.

haver / hâver / خاور

  • Doğu, şark. (Farsça)
  • Doğu. (Farsça)

haveran / hâveran / خاوران

  • Doğu ile batı. Şark ile garp. (Farsça)
  • Doğu ve batı. (Farsça)

haverşinas / hâverşinas / خاورشناس

  • Doğubilimci, oryantalist, müsteşrik. (Farsça)

hedaya-yı hidayet / hedâyâ-yı hidâyet

  • Doğru yola ulaştırıcı hediyeler, ihsanlar.

hekim / hekîm

  • Doktor, hikmet sahibi.

hem-matla

  • Doğuş yeri aynı olan.

henazir / henâzir / خنازیر

  • Domuzlar. (Arapça)

hidayet / hidâyet / هدایت

  • Doğruluk. İslâmlık. Hakkı hak, bâtılı da bâtıl olarak görüp doğru yola girmek. Dalâletten ve bâtıl yoldan uzaklaşmak.
  • Doğru yola erdirme.
  • Doğru yolu gösterme. (Arapça)
  • Hidâyet etmek: Doğru yolu göstermek. (Arapça)

hidayet edici / hidâyet edici

  • Doğru yola eriştiren.

hidayet etmek

  • Doğru yola erdirmek.

hidayete getirme

  • Doğru ve hak olan İslâma çağırma, İslâmın kurallarını uygulamaya davet etme.

hidayeti istemek

  • Doğru yola ermeyi istemek.

hikka

  • Dört yaşına basan dişi deve.

hilal-i hak / hilâl-i hak

  • Doğruyu gösteren hilâl.

hilkat

  • Doğuştan gelen vasıf. Yaratma. Yaratılış.

hıllet / خِلَّتْ

  • Dostluk.

hılm

  • Dost.

hınzır

  • Domuz.
  • Domuz.

hınzir / hınzîr / خنزیر

  • Domuz. (Arapça)

hış'a

  • Doğum anında ölen annenin karnı yarılarak çıkarılan çocuk.

hiss-i sadise-i sadıka / hiss-i sâdise-i sâdıka

  • Doğru altıncı his.

hitab-ı mürşidane / hitab-ı mürşidâne

  • Doğru yolu gösterici hitap.

hıyake

  • Dokumak.

hiyaket

  • Dokumacılık.

hizmet-i mevla / hizmet-i mevlâ

  • Dostumuz ve gözeticimiz olan Allah'ın hizmetinde bulunma.

hubbe

  • Dostluk.

hüda / hüdâ

  • Doğru yol olan hak din, İslâmiyet.

hufuk

  • Dolanmak.

huk / hûk / خوک

  • Domuz, hınzır. (Farsça)
  • Domuz. (Farsça)

huk-ban

  • Domuz çobanı. (Farsça)

hulefa-i erbea / hulefâ-i erbea

  • Dört büyük halîfe.

hulefa-i raşidin / hulefâ-i râşidîn

  • Doğru yolda olan dört büyük halife. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali.

hulefa-yı erbaa

  • Dört büyük halife.

hulefa-yı raşidin / hulefâ-yı râşidîn

  • Dört büyük halife; Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali.

hulf

  • Dönme, aykırılık.

hull

  • Dost.

hullet / خلت

  • Dostluk.

hulule

  • Dostluk.

hüsn-ü bilgayr

  • Dolayısı ile, neticeleri ciheti ile güzel olan.
  • Dolayısıyla güzel.

hutat

  • Dökülmüş ve saçılmış olan şey.

huzzak-ı etibba / huzzâk-ı etibbâ

  • Doktorlar içinde en ehil olanları.

ibadat-ı fıtriye / ibâdât-ı fıtrîye

  • Doğal, yaratılıştan gelen ibadetler.

ibn-ül üns

  • Dost.

icmad

  • Dondurma, câmidleştirme.

icnaf

  • Doğruluktan ayrılma. Sadakattan uzaklaşma.

ictiyal

  • Doğru yoldan döndürme.

ifhak

  • Doldurmak.

ifrağ / ifrâğ / افراغ

  • Dönüştürme.
  • Dökme, boşaltma. (Arapça)

ifram

  • Doldurma, doldurulma.

ihbar-ı sadıka

  • Doğru haber verme.

ıhdac

  • Doğan çocuğun bir yerinin eksik olması.

ihtida / ihtidâ

  • Doğru ve hak yolda gitme.
  • Doğru yola girme, müslüman olma, din olarak İslâmiyet'i seçme; hidâyete erme.

ihvan / ihvân / اخوان

  • Dostlar. (Arapça)

ikar

  • Doldurma, doldurulma.

ikiçifte

  • Dört kürekli kayık. (Türkçe)

iksat

  • Doğruluk ve hakkaniyet gösterme.

ilhamat-ı sadıka / ilhâmât-ı sâdıka

  • Doğru ilhamlar.

ilişme

  • Dokunma.

ilkah

  • Dölleme, aşılama.

ima / îmâ / ایما

  • Dolayısıyle anlatma.
  • Dolaylı anlatım, işaret. (Arapça)
  • Îmâ etmek: İşaret etmek, göstermek. (Arapça)

imalar / îmalar

  • Dolaylı anlatımlar, göstermeler.

imhaz

  • Doğrulukla yapma.

imla / imlâ / اِمْلَا

  • Doldurma, yazdırma.
  • Doldurma, yazma bilgisi.
  • Doğru yazma.

incil

  • Dört büyük ilâhî kitaptan biri.

incimad

  • Donma.
  • Donma. Buzlanma. Sertleşme.
  • Donma, katılaşma.

incimad etmek

  • Donmak.

inhiraf / inhirâf

  • Doğru yoldan sapma, dönme.
  • Doğru yoldan sapma.

inkılap edecek / inkılâp edecek

  • Dönüşecek.

inkılap eden / inkılâp eden

  • Dönüşen.

inkılap etme / inkılâp etme

  • Dönüşme.

inkılap etmek / inkılâp etmek

  • Dönüşmek.

insibab

  • Dökülme, katılma.

insihak

  • Döğülüp ezilme. Ezilip yumuşamak.

iraka

  • Dökmek, akıtmak.

irca etme / ircâ etme

  • Döndürme, ilgili yere yöneltme.

irca'

  • Döndürme.
  • Döndürme, geri çevirme.

irşad / irşâd / اِرْشَادْ

  • Doğru yolu gösterme.
  • Doğru yol gösterme.
  • Doğru yolu gösterme.

irşad edecek

  • Doğru yolu gösterecek.

irşad eden

  • Doğru yolu gösteren.

irşad edici

  • Doğru yol gösteren.

irşad etme

  • Doğru ve hak yolu gösterme.

irşad etmek

  • Doğru ve hak yolu göstermek.

irşad tariki / irşad tarîki

  • Doğruyu gösterme yolu.

irşad ve talim

  • Doğru yolu gösterme ve eğitim ve öğretim.

irşadgah / irşadgâh

  • Doğru yolu gösterme yeri.

isa

  • Dört büyük peygamberden birisidir. Hakiki Hristiyanlık dininin peygamberidir. Kur'an-ı Kerim'de meziyet ve senası geçmektedir. İncil, mukaddes kitabıdır. Vahiy ile kendine gönderilmiştir. Ancak kendisinden sonra Havarileri tarafından yazılmıştır.
  • Dört büyük peygamberden biri.

isabet

  • Doğruluk.

isabetkar / isabetkâr

  • Doğru rastlayan. İsabetli. (Farsça)

işba / işbâ

  • Doyurma.
  • Doyurma.

ispat-ı sıdkı

  • Doğruluğunun ispatı.

israfil

  • Dört büyük melekten biri olup Kıyamet günü cesedlere nefh-i ruh etmeğe ve Sur'u üfürmeğe vazifelidir.

israfil aleyhisselam / isrâfil aleyhisselâm

  • Dört büyük melekten biri. Kıyâmet kopacağı vakit sûr denilen boruya üfürmekle vazîfeli olan melek.

israfilvari / isrâfilvâri

  • Dört büyük melekten olan Hz. İsrâfil gibi.

işrak eden / işrâk eden

  • Doğan.

istidad-ı fıtri / istidad-ı fıtrî

  • Doğal, yaratılıştan gelen yetenek.

istidari / istidarî

  • Dönerek ve bir daire meydana getirecek olan.

istikamet / istikâmet / استقامت / اِسْتِقَامَتْ

  • Doğrultu, yön.
  • Doğru yolda olma.
  • Doğru yol.
  • Dosdoğru olma.

istikāmet / اِسْتِقَامَتْ

  • Dosdoğru olma.

istikamet vermek

  • Doğru yön vermek.

istikametkarane / istikametkârâne

  • Doğru bir şekilde.

istikametle

  • Doğru bir şekilde.

istikametli

  • Doğru yolda olan.

istilad

  • Doğurtma. Çocuk isteme.

istiladi / istiladî

  • Doğurtucu.

it'am / it'âm / اطعام

  • Doyurma, yemek verme. (Arapça)

itra'

  • Doldurma.

kabi' / kâbi'

  • Dolu kap.

kabil-i telkih

  • Dölleme kabiliyeti olan.

kafile-i ahbab

  • Dostların oluşturduğu topluluk.

kalb eden

  • Dönüştüren; değiştiren.

kalb ettirmek

  • Dönüştürmek.

kalbetme

  • Dönüştürme.

kalbolma

  • Dönüşme.

karnesa

  • Doğan kuşunun, avının ardına düşmesi.

karulasa / karulâsâ

  • Doktorun bedene vurarak muayene etmesi.

kayd-ı ömr-ü tabii / kayd-ı ömr-ü tabiî

  • Doğal ömür sınırı.

kebise

  • Dört senede bir takarrur eden ve bir gün fazlası olan sene. Şubatın 29 gün olduğu sene.

keramet-i sadakat

  • Doğruluk ve bağlılığın kerameti.

keşf-i sahih / keşf-i sahîh / كَشْفِ صَحِيحْ

  • Doğru olarak perdeli hakîkati görme.

keşfiyat-ı sadıka

  • Doğru keşifler; manevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme.

kinaye / kinâye / كِنَايَه

  • Dolayısı ile dokunaklı söz. Maksadı dolayısı ile anlatan söz. Üstü örtülü dokunaklı söz. Açıktan olmayıp hakiki mânâyı başka ifâde ile dokunaklı konuşmak.
  • Doğrudan doğruya değil, dolaylı anlam taşıyan söz.
  • Dolaylı anlatma.

kirban

  • Dolu kap.

kırnas

  • Doğan kuşunun, avının ardınca gitmesi.

kıyas-ı kat'i / kıyâs-ı kat'i

  • Doğru sonuç veren kıyas.

koçkar

  • Dövüş için terbiye olunmuş iri koç.

küds

  • Dövülmemiş harman.

kur'an-ı mürşid / kur'ân-ı mürşid

  • Doğru yolu gösterici Kur'ân.

kürtaj

  • Dölyatağı (rahim) veya kemik apsesi boşlukları içinde bulunan yabancı cisim veya hasta organları özel bir âletle çıkarıp almak işlemi. Rahmin temizlenmesi ameliyesi.

küsterde

  • Döşenmiş, yayılmış. (Farsça)

kütüb-ü sahiha

  • Doğru, güvenilir hadis kitapları.

kütüb-ü sitte-i sahiha

  • Doğru ve güvenilir olan altı büyük hadis kitabı (Sahih-i Buhari, Sahîh-i Müslim, İbn-i Mâce, Ebû Davud, Tirmizî ve Neseî).

kuvve-i lamise / kuvve-i lâmise

  • Dokunma ve hissetme duygusu. Sertliği ve yumuşaklığı anlama duygusu.

laalik

  • Doğrulukla kalkıp durmak.

lafz-ı müşebbi' / lâfz-ı müşebbi'

  • Doyurucu, tatmin edici söz.
  • Doyurucu, tatmin edici söz.

lamise / lâmise / لامسه

  • Dokunma hissi, duygusu. El ile olan his. Bir şeyin cesâmetini anlama duygusu.
  • Dokunma duyusu.
  • Dokunma duyusu.
  • Dokunma duyusu. (Arapça)

lazım-amed çar-çiz / lâzım-âmed çâr-çiz

  • Dört şey lâzım geldi.

lebaleb / lebâleb

  • Dop dolu.
  • Dopdolu.

lekif / lekîf

  • Dolu havuz.

lems / لمس

  • Dokunma. (Arapça)

lisan-ı ihtiyac-ı fıtri / lisan-ı ihtiyac-ı fıtrî

  • Doğal ihtiyaçların dili.

lisan-ı sadık / lisan-ı sâdık

  • Doğru söyleyen lisan.

lutf-u irşad / lûtf-u irşad

  • Doğru yolu gösterme lütfu, nimeti.

ma'deletperver

  • Doğru, insaflı, adaletli ve vicdanlı kimse. (Farsça)

ma'na-yı işari / ma'nâ-yı işârî / مَعْنَايِ اِشَار۪ي

  • Dolaylı olarak işaret edilen ma'nâ.

maad / maâd

  • Dönüş, varış yeri, âhiret.

maani-yi irşadiye / maânî-yi irşâdiye

  • Doğru yolu gösteren ifadeler.

maden-i sıddıkiyet

  • Doğruluğun ve sadakatin kaynağı.

madrup

  • Dövülmüş.

makam-ı tasdik

  • Doğruluma makamı, konumu.

makasıd-ı erbaa

  • Dört maksat ve gaye; tevhid, nübüvvet, haşir ve adalet olmak üzere Kur'ân'ın gözettiği dört temel maksat.

malamal / mâlâmal / mâlâmâl / مالامال

  • Dopdolu.
  • Dopdolu. (Farsça)

maliki / mâlikî

  • Dört hak mezhepten biri.

mana-yı irşadi / mânâ-yı irşadî

  • Doğru yolu gösterici mânâ.

masadak / mâsadak

  • Doğrulayıcı.

masbah

  • Doğacak zaman ve yer.

masduk / masdûk

  • Doğruluğu kabul edilmiş, tasdik edilmiş.
  • Doğruluğu kabul edilmiş, tasdik edilmiş.

maskat-ı re's / مسقط رأس

  • Doğum yeri. Vatan. Bir kimsenin doğduğu yer.
  • Doğum yeri.

maşrık / مشرق

  • Doğu.
  • Doğu.
  • Doğu. (Arapça)

maşrık-ı tuluu / maşrık-ı tulûu

  • Doğuş ufku.

masun

  • Dokunulmaz, korunan, korunmuş.

masuniyet

  • Dokunulmazlık.

mathum

  • Dolu, dolmuş.

matla

  • Doğuş yeri.

matla'

  • Doğma yeri, birşeyin doğduğu ve çıktığı yer.
  • Doğacak yer, güneş vasair yıldızların doğması, kaside veya gazelin ilk beyti.

matla'ların ihtilafı / matla'ların ihtilâfı

  • Doğuş yeri ve zamanlarının farklılığı.

meab

  • Dönülecek yer. Sığınılacak yer. Melce'.

mead / meâd

  • Dönülecek yer; ölümden sonraki yaratılış, haşir.

mebahis-i erbaa / mebâhis-i erbaa

  • Dört bahis, bölüm.

mebsuten mütenasip / mebsûten mütenasip

  • Doğru orantı; birbirine bağlı olan ve biri arttığında öteki de artan iki büyüklük arasındaki nispet.

mecma-ı ahbap

  • Dostların toplandığı yer.

mecma-i ahbap

  • Dostların toplandığı yer.

medar-ı istikamet

  • Doğruluk kaynağı.

medar-ı sıdk ve kizb

  • Doğruluk ve yalana zemin oluşturacak şey.

medkuk

  • Döğülmüş, toz hâline getirilmiş.

mef'ul-ü sarih

  • Doğrudan doğruya mef'ul demektir. Bir harf-i cerle ifâde olunmaz. "Nuri dalı kırdı" cümlesinde "dal" mef'ul-ü sarihtir. "Nuri daldan düştü" dersek, bunu arapça ifâde için (min) harf-i cerri ile söyleyebiliriz. İşte böyle harf-i cerle söylenen mef'ullere, "mef'ul-ü gayr-i sarih" denir. Bunlar mef'uld

mefhum-u muvafık

  • Doğrudan anlaşılan mânâ.

mefruş / mefrûş / مفروش

  • Döşeli.
  • Döşenmiş. (Arapça)

mefruşat / mefrûşat / مفروشات

  • Döşeme. (Arapça)

mel'an

  • Dolu olan, taşkın.

memlu / memlû

  • Doldurulmuş, dolu.
  • Doldurulmuş. Dolu.
  • Doldurulmuş, dolu.
  • Dolu.

memsus

  • Dokunulmuş.

menhec-i sedad / menhec-i sedâd

  • Doğruluk yolu. Sırât-ı müstakim.

meni

  • Döl suyu.

mensuc / mensûc / منسوج

  • Dokunmuş, örülmüş.
  • Dokunmuş.
  • Dokunmuş. (Arapça)

mensucat / mensûcât / مَنْسوُجَاتْ

  • Dokumalar.
  • Dokunanlar.
  • Dokumalar.

mentec

  • Doğuracak vakit.

mermuze

  • Dolaylı anlatılan.

meşarık / meşârık / مشارق

  • Doğular. (Arapça)

mesbah

  • Doğacak yer ve zaman. Tulu' edecek yer. Tulu' edecek vakit.

meşbu / meşbû

  • Doymuş; tamamen dolu.
  • Doymuş.

meşhun / meşhûn / مشحون

  • Doldurulmuş. Dolu. Dopdolu.
  • Dolu, doldurulmuş.
  • Dopdolu, yüklü.
  • Dolu. (Arapça)

meskat

  • Doğum yeri.

meşrık

  • Doğu, güneşin doğduğu taraf.
  • Doğu.

meşru'

  • Doğru. Hak. Şeriatın kabul ettiği. Haram ve yanlış olmayan.

metali / metâli / مطالع

  • Doğuş yerleri. (Arapça)

mevasim-i erbaa / mevâsim-i erbaa

  • Dört mevsim. Rebi' (İlkbahar), Sayf (Yaz), Harif (Sonbahar), Şitâ (Kış).
  • Dört mevsim.

meveddet

  • Dostluk. Sevgi. Muhabbet. Muhabbet etmek. Sevmek.
  • Dostluk, sevgi.

mevlevivari / mevlevîvârî

  • Dönerek zikreden mevleviler gibi.

mevlid

  • Doğum.

mevlud / mevlûd

  • Doğan.

mevsim-i erbaa

  • Dört mevsim.

meyelan-ı incimad / meyelân-ı incimad

  • Donma meyli, kabiliyeti.

mezahib-i erbaa / mezâhib-i erbaa

  • Dört mezhep: Hanefî, Şafiî Malikî, Hanbelî.
  • Dört mezheb.
  • Dört mezhep; Hanefî, Şâfî, Mâlikî, Hanbelî mezhepleri.

mezheb-i hak

  • Doğru mezhep.

mezy

  • Dokunma, bakma ve düşünme gibi sebeplerle erkekten gelen beyaz şeffâf sıvı.

mihrbani / mihrbanî

  • Dostluk, muhabbet, sevgi. (Farsça)

mikail aleyhisselam / mîkâil aleyhisselâm

  • Dört büyük melekten biri. Ucuzluk, pahalılık, kıtlık, bolluk yapmak, ferah ve huzûr getirmek ve her maddeyi hareket ettirmekle görevli melek.

milad / milâd / mîlâd / ميلاد

  • Doğum günü.
  • Doğum günü, Îsâ aleyhisselâmın doğum günü olduğu iddiâ edilen noel gecesi.
  • Doğum günü. (Arapça)

minhac-ı hidayet

  • Doğru yol. Hidayet yolu.

minhac-ı kavim-i ehl-i sünnet / minhâc-ı kavîm-i ehl-i sünnet

  • Doğru esaslar üzerine kurulmuş olan Ehl-i Sünnet yolu.

mısdak / mısdâk

  • Doğrulayıcı delil, ölçüt, kriter.

muamelat-ı fıtriye / muamelât-ı fıtriye

  • Doğuştan gelen, fıtrî olan davranışlar, işler.

müanese

  • Dostane görmek, görüşmek. Karşılıklı ünsiyet etmek.

muarrız

  • Dokunaklı söz söyliyen.

mücehhez / مجهز / مُجَهَّزْ

  • Donanmış. (Arapça)
  • Donatılan.

mücehhez etmek

  • Donatmak.

mücemmed

  • Dondurulmuş.

müdafaat-ı kat'iye ve hakikiye

  • Doğru ve tereddüde imkân bırakmayan savunmalar.

mudarebe

  • Dövüşme.

müferrag

  • Dökülmüş.

müferreş

  • Döşenmiş, tefriş edilmiş.

müferrig

  • Dolu kabı boşaltan.

müfrag

  • Dökülmüş, ifrağ olunmuş.

muhale

  • Dostluk, sadâkat.

muhatabane / muhatabâne

  • Doğrudan kendisine hitap olunurcasına.

mühbenta

  • Dolu, mümteli.

muhbir-i sadık / muhbir-i sâdık / مُخْبِرِ صَادِقْ

  • Doğru sözlü haber verici, peygamber.
  • Doğru haber veren.

mühder

  • Dökülen, akıtılan, ihdâr edilen. Heder edilen.

muhibban / muhibbân

  • Dostlar, ahbaplar, sevilenler.

mukaddes kitaplar

  • Dört büyük kitap Tevrat, Zebur, İncil ve Kur'ân-ı Kerim.

mukim / mukîm

  • Doğduğu veya evlendiği veya hep kalmak niyyeti ile yerleştiği yerde oturan veya 104 km ve daha uzak bir yerde giriş çıkış günlerinden başka on beş gün veya daha fazla kalmaya niyet eden kimse. Mâlikî ve Şâfiî mezheblerinde dört gün kalmaya niyet eden ve kendi memleketine giren mukîm olur.

mukteza-yı fıtri / muktezâ-yı fıtrî

  • Doğal yapılarının gereği.

mümaşatkar / mümaşatkâr

  • Dost geçinerek, kusurlara göz yumarak, müdara suretiyle. (Farsça)

mümazaka

  • Dostluk hususunda riyâ gösterme.

münasebetle

  • Dolayısıyla.

münavebeten / münâvebeten / مناوبة

  • Dönüşümlü olaram. (Arapça)

münazara / münâzara

  • Doğruyu ortaya çıkarmak maksâdı ile karşılıklı olarak yapılan ilmî konuşma. Bir mes'eleyi belli kâideler dâhilinde karşılıklı inceleme, bir mes'ele hakkında yapılan karşılıklı konuşma.

müncemid / منجمد / مُنْجَمِدْ

  • Donmuş.
  • Donmuş, katılaşmış.
  • Donuk. (Arapça)
  • Donuk.

müncemid heves / مُنَْجَمِّدْ هَوَسْ

  • Donmuş heves, arzu.

mundak

  • Dövülüp ufalanmış.

münhasır / منحصر

  • Dönük, ait, yönelik. (Arapça)

munkalib

  • Dönüşmüş, değişmiş.

münkalib

  • Dönüşen, değişen.

munsami / munsamî

  • Dökülüp akıtılmış.

münsekib

  • Dökülüp akan.

murabba

  • Dört köşeli.

murabbauşşekl / مربع الشكل

  • Dörtgen şeklinde, kare şeklinde. (Arapça)

mürahıka / mürâhıka

  • Dokuz yaşına girdiği hâlde henüz bâliğa olmamış yâni ergenlik çağına gelmemiş kız çocuğu.

mürşid / مُرْشِدْ

  • Doğru yol gösteren, rehber.
  • Doğru yolu gösteren.

musaddak / مُصَدَّقْ

  • Doğruluğu tasdik edilmiş. Sadakati ve doğruluğu tanınmış, isbat edilmiş olan.
  • Doğrulanan.
  • Doğrulanan.

musadeka

  • Dostluk.

musavele

  • Dövüşmek için bir kimseye saldırma. Üzerine atılma.

müşbi'

  • Doyuran, tok eden.

müsellem

  • Doğruluğu şüphesiz kabul edilmiş.
  • Doğruluğu kabul edilen, teslim edilmiş.

müsellemat / müsellemât

  • Doğruluğu kabul edilen şeyler.

müsellemat-ı şer'i / müsellemât-ı şer'î

  • Doğruluğuna şüphe olmayan, şeriatın hükümleri; kabul ve tasdik edilmiş genel düsturları.

müstağni / müstağnî / مستغنى

  • Doygun, eyvallah etmeyen. (Arapça)

müstakim

  • Doğru, düzgün.

mustakim / مستقيم

  • Doğru, düz, dosdoğru. (Arapça)

müstakim / müstakîm / مُسْتَق۪يمْ

  • Dosdoğru.

müstakimane / müstakimâne

  • Dosdoğru olarak.
  • Doğrulukla, namuslulukla, adâlet dâiresinde. (Farsça)

müstekim / müstekîm

  • Doğruluk üzere olan, doğru yolda yürüyen. Doğrulukla sıfatlanmış kimse.

müsterşidane / müsterşidâne

  • Doğru yolun gösterilmesini isteyene yakışır surette. (Farsça)

müsteşrik / مستشرق

  • Doğu memleketlerini, din, dil ve târihleri başta olmak üzere her yönden araştırıp tesbite çalışan batılı ilim adamı. Garplı bilgin, oryantalist, şarkiyâtçı.
  • Doğu kültürünü inceleyen Batılı.
  • Doğubilimci, oryantalist. (Arapça)

müteassif

  • Dolambaçlı ve uzun, güvenli olmayan, sapkın.
  • Doğru yoldan sapan.

mütedair / mütedâir

  • Dolayı, alâkalı, üzerine, müteallik, için.
  • Dolayı, için, üzerine.

müteferriş

  • Döşenen, teferrüş eden.

mütehakkık

  • Doğrulanan.

mütekallib

  • Dönen, değişen. Başka şekil olan.

mütenavib / متناوب

  • Dönüşümlü. (Arapça)

müterahhir

  • Dolup taşan.

müteveccih / متوجه

  • Dönük, yönelik. (Arapça)

mütevellid / مُتَوَلِّدْ

  • Doğan, çıkan.
  • Doğan, ortaya çıkan.
  • Doğan.

mütra

  • Dolu, memlu.

muvakkas

  • Dolu, memlu.

muvalat

  • Dostluk, karşılıklı sevgi. Yardım, koruma.
  • Dostluk, karşılıklı sevgi, koruma, yardım.

müvalat

  • Dostluk.

müveccih

  • Doğrultan, bir tarafa döndüren.

müvellid

  • Doğuran.

müvellide

  • Doğuran, meydana getiren.

müvvellide

  • Doğurtan.

na-hencar

  • Doğru olmayan. (Farsça)

na-savab

  • Doğru olmayan, yanlış. (Farsça)

nahencar / nâhencâr / ناهنجار

  • Doğru olmayan, uygun olmayan. (Farsça)

nahis

  • Dönmekten dolayı genişlemiş olan makara deliği.

nakkad

  • Doğruyu yanlıştan ayıran kimse.

nakl-i sahih

  • Doğru, şüphesiz gelen haber nakli.

namus-u tahavvül ve tekamül / namus-u tahavvül ve tekâmül

  • Dönüşüm ve mükemmelleşme kanunu, yasası.

nasba

  • Doğru boynuzlu koyun ve keçi.

naşi / nâşî

  • Dolayı.

natık-ı sadık / nâtık-ı sâdık

  • Dosdoğru konuşan.

nazar-ı tebei / nazar-ı tebeî

  • Dolaylı bakış, bir şeye bağlı kalarak başkalarına bakma.

nebiyy-i sadık / nebiyy-i sâdık

  • Doğru söyleyen nebî; Hz. Muhammed (a.s.m.).

nehdan

  • Dolu, dolmuş.

nekabet / nekâbet

  • Dönme, vazgeçme, cayma.

neş'et eden

  • Doğan, meydana gelen.

neş'et etme

  • Doğma, meydana gelme.

nesc / نسج / نَسْجْ

  • Dokuma.
  • Dokuma, örme.
  • Doku. (Arapça)
  • Dokuma.

nescolmak

  • Dokunmak, örülmek, örülü hâle gelmek. Kumaş dokunması, bez dokunması. (Canlıların vücudundaki nescolunmak gibi)

nesfe

  • Dökülmüş ve saçılmış un.

nessac / nessâc / نساج

  • Dokuyucu, dokuyan, çuhacı.
  • Dokuyucu.
  • Dokuyan, dokumacı.
  • Dokumacı. (Arapça)

netc

  • Doğurmak.

neved

  • Doksan. 90 (Farsça)

neverd

  • Dönen, gezen, dolaşan. (Farsça)

nisacet

  • Dokumacılık.

nişane-i tasdik

  • Doğruluğunu gösteren işaret.

niyet-i sadıka / niyet-i sâdıka / نِيَتِ صَادِقَه

  • Doğru niyet ve düşünce.
  • Doğru, samîmî niyet.

nüh

  • Dokuz. (Farsça)

nühüm

  • Dokuzuncu. (Farsça)

nükul / nükûl

  • Dönme, cayma, vazgeçme; bir malı satın aldıktan sonra vazgeçerek satıcıya geri verme.

nur-u hidayet / nur-u hidâyet / nûr-u hidayet

  • Doğru ve hak yolu gösteren nur, ışık.
  • Doğru yola eriştiren hidayet nuru.

nüsuc / nüsûc

  • Dokumalar.

nüsuc-u levhiye

  • Dokunmuş, işlenmiş levhalar.

nutfe

  • Döl suyu, meni.

perde-i cümud

  • Donuk, katı perde.

pergam / pergâm

  • Döl yatağı. Rahim. (Farsça)

pur / پر

  • Dolu. (Farsça)

pür / پر

  • Dolu. (Farsça)

rabi / râbi / رابع

  • Dördüncü. (Arapça)

rabi'

  • Dördüncü.

rabian / râbian / رابعا

  • Dördüncü olarak.
  • Dördüncü olarak.
  • Dördüncüsü.
  • Dördüncüsü. (Arapça)

rah-ı hidayet / râh-ı hidayet

  • Doğru ve hak olan yol, İslâmiyet yolu.

rah-ı rast

  • Doğru yol.

rahim

  • Döl yatağı, akrabalık.

rahum

  • Doğurduktan sonra rahminde hastalık meydana gelen deve.

rastgu / râstgû / راست گو

  • Doğru sözlü. (Farsça)

rasti / rastî

  • Doğruluk, gerçeklik. (Farsça)

rastkar / rastkâr

  • Doğru adam. (Farsça)

rastperverane / râstperverâne / راست پرورانه

  • Doğruluktan yana. (Farsça)

raziz

  • Dökülmüş ve parçalanmış.

re'sen / رأسا

  • Doğrudan doğruya, danışmaksızın. (Arapça)

re'y-i salim / re'y-i sâlim

  • Doğru fikir ve düşünce.

reca

  • Dönüş.

reşad

  • Doğru yolda olma.

reşadetpenah

  • Doğru sığınak.

rihte

  • Dökülmüş, akıtılmış. (Farsça)

rişaş

  • Döküntü, serpinti.

rişdet

  • Doğruluk, dürüstlük. Temizlik.

rivayat-ı sahiha-ı sabite / rivâyât-ı sahiha-ı sâbite

  • Doğruluğu kesin ve sabit olan güvenilir rivayetler, hadisler.

rivayet-i sahiha / rivâyet-i sahîha

  • Doğruluğu ve Peygamberimize ait olduğu şüphe götürmeyen rivâyet, hadis.

rivayet-i sahiha-yı meşhure / rivâyet-i sahiha-yı meşhûre

  • Doğru ve güvenilir meşhur rivayetler; bilinen hadisler.

riz

  • Döken, saçan, akıtan. (Farsça)

rize

  • Döküntü, kırıntı. Ufak parça. (Farsça)

rub

  • Dörtte bir.

rub'

  • Dörtte bir. Bir şeyin dört kısmından bir kısmı.
  • Dörtte bir.

rübai / رباعى

  • Dörtlük.
  • Dörtlük, rubai. (Arapça)

rücu / rücû

  • Dönme, dönüş.

rücu etmek

  • Dönmek.

ruh-u fıtri / ruh-u fıtrî

  • Doğal ruh, bir bedenin kendi ruhu gibi.

ruh-ul-emin / rûh-ul-emîn

  • Dört büyük melekten Cebrâil aleyhisselâm.

rüşd

  • Doğru yolu bilme, olgunluk.

rüya-yı sadıka / rüya-yı sâdıka / rüyâ-yı sâdıka / رُؤْيَايِ صَادِقَه

  • Doğru olan rüya.
  • Doğru rüya.

rüyayısadıka / rüyâyısâdıka

  • Doğru rüya.

sa'cez

  • Dökmek.

sadakat / sadâkat

  • Dostluk; bir kimseye Allahü teâlâ için kalbden bağlılık; doğruluk. İnsana sadâkat yaraşır görse de ikrâh, Doğruların yardımcısıdır hazret-i Allah.

sadakte

  • Doğru söyledin.

sadık / sâdık / صادق

  • Doğru, hakikatli, sadakatlı, dürüst.
  • Doğru, samimi, bağlı.
  • Doğru, dürüst, sadakatli.
  • Dogru olan.

sadık-ı şahid

  • Doğru şahid, delil.

sadık-ul kavl

  • Doğru sözlü.

sadık-ul kelam / sadık-ul kelâm

  • Doğru söyleyen. Doğru konuşan. Sözü doğru.

sadıkane / sâdıkane

  • Doğruluk üzerine, samimiyetle, bağlılığını gösterircesine.

sadıkıyet / sâdıkıyet

  • Doğruluk.
  • Doğruluk, bağlılık.

sadıkülkavl / sâdıkülkavl / صادق القول

  • Doğru sözlü. (Arapça)

saet

  • Doğumdan sonra koyunun rahminden çıkan madde.

safsata / سفسطه

  • Doğru olmadığı halde doğru gibi gösterilen düşünce veya söz. (Arapça)

şahbaz

  • Doğan kuşu, çevik, yiğit.

şahid-i adil / şâhid-i âdil

  • Doğru sözlü şâhid.

şahid-i sadık / şâhid-i sâdık / شَاهِدِ صَادِقْ

  • Doğru sözlü şahit, tanık.
  • Doğru şâhid.

şahid-i sādık / şâhid-i sādık / شَاهِدِ صَادِقْ

  • Doğru şâhid.

sahih / sahîh / صَح۪يحْ

  • Doğru, sağlam, kesin hadîs.
  • Doğru, güvenilir, sağlam.
  • Doğru.

sahihan

  • Doğru olarak, cidden, hakikaten, gerçekten.

şahika / şâhika / شاهقه

  • Doruk. (Arapça)

şakşaka

  • Doğan kuşunun veya serçenin ötmesi.

sani'-i hakiki / sani'-i hakikî

  • Doğrudan doğruya, hiç bir şeye muhtaç olmadan her şeyin aslını, esasını ve teferruatını yapan, yaratan. Allah (C.C.).

sapık

  • Doğru yoldan ayrılan, îtikâdında (îmân bilgilerinde) ve ibâdetleri yapmasında veya yaşayışında Ehl-i sünnet vel-cemâat mezhebinden (Peygamber efendimizin ve Eshâbının yolundan) ayrılan, yanlış yollara sapan kimse.

şarık / şârık / شَارِقْ

  • Doğudan çıkan, doğan, parlayan.
  • Doğup parlayan.

şark / شرق / شَرْقْ

  • Doğu.
  • Doğu.
  • Doğu.
  • Doğu.

şark darülfununu

  • Doğu Üniversitesi.

şark darülfünunu / şark dârülfünunu

  • Doğu Üniversitesi.

şark hadisesi / şark hâdisesi

  • Doğu bölgesinde meydana gelen hadise; Şeyh Said İsyanı.

şark husumeti

  • Doğu düşmanlığı.

şark uleması

  • Doğu âlimleri, Anadolunun doğusundaki âlimler.

şark üniversitesi

  • Doğu Üniversitesi.

şark ve garb

  • Doğu ve batı.

şark vilayetleri / şark vilâyetleri

  • Doğu illeri.

şark-garp

  • Doğu-batı.

şarki / şarkî / شرقى

  • Doğu, doğu ile ilgili. (Arapça)

şarki anadolu / şarkî anadolu

  • Doğu Anadolu.

şarkiyat / شرقيات

  • Doğubilim. (Arapça)

şarkiyatçı

  • Doğubilimci, oryntalist, müsteşrik. (Arapça - Türkçe)

şarkiyyun / şarkiyyûn / شرقيون

  • Doğulular, şarklılar.
  • Doğulular. (Arapça)

şarklı

  • Doğulu.

şarktan garba

  • Doğudan batıya.

savab / savâb

  • Doğruluk. Yanlış olmayan. Doğru dürüst.
  • Doğru.
  • Doğru.

savab-nüma

  • Doğruyu gösteren. (Farsça)

savabdide

  • Doğru ve haklı görülmüş. Beğenilmiş. (Farsça)

şebaat

  • Dolgunluk, tokluk.

sebeb-i dalalet / sebeb-i dalâlet

  • Doğru yoldan sapıtma sebebi.

secec

  • Dökülmüş su.

secir

  • Dost.

seciye-i fıtri / seciye-i fıtrî

  • Doğal, yaratılıştan gelen özellik, karakter.

sedid

  • Doğru, sağlam.

sefk

  • Dökme, akıtma.

sefuh

  • Dökülmüş su.

şehadat-ı sadıka / şehâdât-ı sâdıka

  • Doğru şahitlikler.

şehadet-i sadıka / şehâdet-i sâdıka / شَهَادَتِ صَادِقَه

  • Doğru şahitlik, tanıklık.
  • Doğru şahidlik.

sehh

  • Dökmek.

selamet-i kal / selâmet-i kal

  • Doğru sözlülük.

serdar-ı hidayet

  • Doğru yol kumandanı.

şerik-i zati / şerîk-i zâtî

  • Doğrudan Allah'ın Zâtına ortak olma.

serşar / serşâr / سرشار

  • Dolu, ağzına kadar dolu. (Farsça)

şetn

  • Dokumak. Çulhalık.

sevab

  • Doğru, isabetli.

şevahık / şevâhık

  • Doruklar.

seyyar

  • Dolaşan, gezen.

sıdk / صدق / صِدْقْ

  • Doğruluk, doğru söz, samimilik, bağlılık.
  • Doğruluk.
  • Doğruluk.
  • Doğruluk.

sıdk erbabı

  • Doğru kimseler.

sıdk u selamet / sıdk u selâmet

  • Doğruluk ve selâmetlik için oluş.

sıfat-ı erbaa / sıfât-ı erbaa

  • Dört sıfat; sağırlık, dilsizlik, körlük, karanlık.

sıhhat-ı fehim

  • Doğru anlayış.

sırat-ı müstakim / sırât-ı müstakîm / صِرَاطِ مُسْتَق۪يمْ

  • Dosdoğru yol.

sıratu'l-müstakim / sırâtu'l-müstakîm

  • Dosdoğru yol.

sırr-ı irşad

  • Doğruyu ve hakkı gösterme sırrı.

şu'le-i hud-u hidayet / şû'le-i hûd-u hidâyet

  • Doğru ve hak yola ulaştıran Hz. Hud'un bir parıltısı.

şükr-ü fıtri / şükr-ü fıtrî

  • Doğal şükür.

süm

  • Dört ayaklı hayvanların tırnağı. (Farsça)

sündüs-misal / sündüs-misâl

  • Dokunuşunda altın, gümüş tellerin de bulunduğu bir tür ipekli kumaş gibi.

ta'riz

  • Dokunaklı söz söylemek. Kapalıca yapılan sitem. Kinâye ile söylemek.
  • Dokunaklı söz söylemek, kapalıca yapılan sitem, kinaye ile söylemek.

tab'an / طبعا

  • Doğal olarak, tabiatıyla. (Arapça)

tababet / tabâbet / طبابت

  • Doktorluk.
  • Doktorluk. (Arapça)

tabiat

  • Doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem.

tabib / طبيب

  • Doktor, hekim.
  • Doktor. (Arapça)

tabiban / tabîban / طبيبان

  • Doktorlar. (Arapça - Farsça)

tabii / tabiî

  • Doğal, fıtrî.

tabiiyyat / tabîiyyât / طبيعيات

  • Doğa bilimleri. (Arapça)

tabip

  • Doktor, hekim.

tabur / طَابُورْ

  • Dört bölükten meydana gelen askerî birlik.
  • Dört bölükten oluşan askeri birlik.

tadlil

  • Doğru yoldan çıktığına hükmetme, dalâlette görme.

tafaf

  • Dolu olmak.

tafih

  • Dolu, mümteli.

tahkik

  • Doğruluğunu araştırma.

taht-ı revan

  • Dört kişi veya iki katırla taşınan nakil vasıtası.

taht-ı tasdik / taht-ı tasdîk / تَحْتِ تَصْدِيقْ

  • Doğrulama altında olma.

taht-ı tasdikinde

  • Doğrulaması ve onayı altında.

tahvil

  • Dönüşme, dönüştürme.

takavüm

  • Dövüşmek, vuruşmak. Birbiriyle cenge durmak.

takazic

  • Dövülüp ufalanarak yemeklerin üstüne ekilen otlar. Baharat.

talia

  • Doğan. Ufuktan görünen. Tulu' eden.

talk

  • Doğum ağrısı.

tarih-i veladet / tarih-i velâdet / târîh-i velâdet / تَارِيخِ وَلَادَتْ

  • Doğum tarihi.
  • Doğum tarihi.

tarik-i müstakim / tarîk-i müstakim / tarîk-i müstakîm / طَر۪يقِ مُسْتَق۪يمْ

  • Doğru ve istikametli yol; İslâmiyetin gösterdiği yol.
  • Dosdoğru yol.

tarik-i müteassife

  • Doğru yoldan sapanların yolu; çorak dengesiz ve zalimane yol.

tariz / târiz

  • Dokundurma, iğneleme; sözde bir yönü göstererek başka bir yönü kastetme sanatı, meselâ; insanlara zarar veren kimseye "İnsanların en hayırlısı onlara faydalı olandır." diyerek o kimsenin hayırlı biri olmadığını söylemek gibi.
  • Dokundurma.

tarizen / târizen

  • Dokundurarak.

tasdik / تصديق / tasdîk / تَصْد۪يقْ

  • Doğrulama, onaylama.
  • Doğruluğunu kabul etmek. Bir kararın nizama, şeriata, kanuna uygun olduğunu kabul edip imzalamak.
  • Doğrulama.
  • Doğrulama.

tasdik eden

  • Doğrulayan, onaylayan.

tasdik edilen

  • Doğrulanan, onaylanan.

tasdik etme

  • Doğrulama, kabul etme.

tasdik etmek

  • Doğrulamak, onaylamak.

tasdikleri tahtında

  • Doğrulayacakları gibi, bilgileri dahilinde.

tasdikname / tasdîknâme / تَصْدِيقْنَامَه

  • Doğrulama yazısı.

tasi' / tâsi' / تاسع

  • Dokuzuncu.
  • Dokuzuncu. (Arapça)

tasi'an / tâsi'an / تاسعا

  • Dokuzuncusu. (Arapça)

tasian / tâsian

  • Dokuzuncu olarak.
  • Dokuzuncu olarak.
  • Dokuzuncusu.

tasviben

  • Doğru bularak, tasvib ederek, münâsib görerek.

tasvibkerde

  • Doğru bulunmuş, tasvib edilmiş, münasib görülmüş. (Farsça)

tatbi'

  • Doldurmak.

tatfih

  • Doldurmak.

tatmin

  • Doyurma.

tatminkar / tatminkâr

  • Doyurucu, ikna edici, memnun edici.

teakk

  • Dolu olmak.

tebei / tebeî

  • Dolaylı, vasıtalı.

tebeiye / tebeîye

  • Dolaylı, başka bir şeye tabi olan.

tebk

  • Dolu olmak, dolmak.

tecemmüd

  • Donma.
  • Donma. Sertleşme. Katılaşma.
  • Donma, katılaşma.

teceyyüf

  • Dost edinmek.

techiz

  • Donatma, hazırlama.
  • Donatma, cihazlandırma.

teçhiz

  • Donatma.

techiz / techîz / تجهيز

  • Donatım. (Arapça)
  • Techîz edilmek: Donatılmak. (Arapça)
  • Techîz etmek: Donatmak. (Arapça)

teçhiz etmek

  • Donatmak, cihazları takmak.

techizat / techîzât / تجهيزات

  • Donanım.
  • Donatım. (Arapça)

tecmid

  • Dondurma, dondurulma.

tedavül / tedâvül / تداول

  • Dolaşım, sürüm.
  • Dolaşım. (Arapça)

tedehdüh

  • Dönmek.

tedfik

  • Dökmek.

tedvir / tedvîr

  • Döndürme, yönetme.

tefriş / تفریش / tefrîş / تَفْر۪يشْ

  • Döşeme.
  • Döşeme, yayma.
  • Döşeme. (Arapça)
  • Tefriş edilmek: Döşenmek. (Arapça)
  • Tefriş etmek: Döşemek. (Arapça)
  • Döşeme.

tefriş etmek

  • Döşemek.

tefrişat / تفریشات

  • Döşemeler. (Arapça)

tegayyür

  • Dönüşüm, değişim.

tegerg

  • Dolu. (Farsça)

tehabb

  • Dostluk etme. Muhabbet, sevişme.

tehavvül

  • Dönüşme.

teheddi

  • Doğru yola girme. Hidayetlenme.

telkih

  • Dölleme, aşılama.

telkinat-ı batıla / telkinât-ı bâtıla

  • Doğru olmayan telkinler.

telvihat-ı tis'a / telvihât-ı tis'a

  • Dokuz işaret; Yirmi Dokuzuncu Mektub'un Dokuzuncu Kısmında yer alan bölüm.

temas / temâs / تماس

  • Dokunma, değme.
  • Dokunma. (Arapça)
  • Temâs etmek: Dokunmak. (Arapça)

temas eden

  • Dokunan, bahseden.

temhid

  • Döşeyip düzeltme.

temhiz

  • Doğum ağrısı çekmek.

temliye

  • Doldurma veya doldurulma.

tenavüb / tenâvüb / تناوب

  • Dönüşüm. (Arapça)

tenban / tenbân / تنبان

  • Don, iç donu. (Farsça)
  • Don. (Farsça)

tenkib

  • Dönmek veya döndürmek.

terbiye-i furkaniye

  • Doğru ile yanlışı birbirinden ayıran Kur'ân'ın verdiği eğitim.

tesahsu'

  • Döndürmek.

teservül

  • Don giymek.

tesfif

  • Dövüp ezme, toz haline getirme.

tevalüd

  • Doğma, doğurma.

tevatür / تواتر

  • Doğruluğu kesin haber.

tevelli / tevellî

  • Dostluk, birisini Allah rızâsı için sevme, dost edinme.

tevellüd / تَوَلُّدْ

  • Doğma. Doğum.
  • Doğma.
  • Doğum, doğma.
  • Doğma.

tevellüd eden

  • Doğan, meydana gelen.

tevellüd etme

  • Doğma.

tevellüdat / tevellüdât

  • Doğumlar.
  • Doğumlar, doğmalar.

tevellüt

  • Doğma, meydana gelme.

tevellüt eden

  • Doğan, meydana gelen.

tevlid

  • Doğurma, ürün verme.

tevlid eden

  • Doğuran, sebep olan.

tevlit

  • Doğurma.

tevlit etmek

  • Doğurmak, meydana getirmek.

tevrat / tevrât

  • Dört büyük kitabdan biri. Allahü teâlâ tarafından Mûsâ aleyhisselâma gönderilen ilâhî kitab.

tezgah / tezgâh

  • Dokuma aleti.
  • Dokuma aleti, işyeri.

tezkit

  • Doldurmak.

tıhmar

  • Doldurmak.

tis'a / تسعه

  • Dokuz. 9.
  • Dokuz. (Arapça)

tis'a mie

  • Dokuz yüz. 900

tis'in / tis'în / تسعين

  • Doksan. (Arapça)

tisa / tisâ

  • Dokuz.

tulu / tulû / طلوع

  • Doğma.
  • Doğma, doğuş.
  • Doğuş. (Arapça)

tulu eden / tulû eden

  • Doğan, ortaya çıkan.

tulu etme / tulû etme

  • Doğma.

tulu etmesin / tulû etmesin

  • Doğmasın.

tulu' / tulû' / طلوع / طُلُوعْ

  • Doğma.
  • Doğma.

tuluat / tulûât / طلوعات

  • Doğuşlar, kalbe doğan mânâlar.
  • Doğaçlamalar. (Arapça)

tünban

  • Don, iç donu. (Farsça)

tüs'

  • Dokuzda bir. (1/9)

tusu'

  • Dokuz bölükte bir bölük.

tüsu'

  • Dokuzda bir.

udlul

  • Doğru yoldan sapma. İslâmiyetten ayrılma, sapıtma.

udul / udûl

  • Dönme, vazgeçme.
  • Doğru yoldan ayrılma, yoldan çıkma, sapma.

uhrun

  • Doğurmayan, kısır kadın veya hayvan. (Farsça)

ukul-ü müstakime / ukul-ü müstakîme

  • Doğru yolda olan akıllar.

ünsiyet

  • Dostluk, yakınlık, alışkanlık.

ünsiyetkar / ünsiyetkâr

  • Dostça, cana yakın bir şekilde.

ünsiyetkarane / ünsiyetkârâne

  • Dostça, canayakın bir şekilde.

vad'ı haml

  • Doğum yapmak.

vakıa-i sadıka / vâkıa-i sâdıka

  • Doğruluğundan şüphe edilmeyen olay, doğru rüya, keşif.

vakıyye

  • Dörtyüz dirhemlik tartı.

vallahu a'lemu bi's-savab

  • Doğruyu en iyi bilen Allah'tır.

vaz'-ı haml / وضع حمل

  • Doğurma.
  • Doğum.

vazife-i devriye

  • Dönme görevi.

vedad

  • Dostluk. Sevme. Sevgi.

vedd

  • Dostluk. Sevgi, muhabbet.

vehbi / vehbî

  • Doğuştan. Allah vergisi. Çalışmakla kazanılmayıp Allah'ın (C.C.) lütfu ile olan.
  • Doğuştan, Allah vergisi, çalışmakla kazanılmayıp Allah'ın lütfu ile olan.

vela-perver

  • Dostluk gösteren, dostluk besleyen. (Farsça)

veladet / velâdet / وَلَادَتْ

  • Doğum.
  • Doğma, dünyaya gelme.
  • Doğum.

veraset-i ırkıye

  • Doğan yavrunun ecdadına benzemesi.

vesilesiyle

  • Dolayısıyla.

vilad

  • Doğurmak.

viladet / vilâdet

  • Doğmak, doğuş, dünyaya gelmek, doğurmak. (Veladet galattır)
  • Doğuş.
  • Doğmak, doğuş, dünyaya gelmek, doğurmak.

vilaperver

  • Dost, muhib. (Farsça)

vilayat-ı şarkıye / vilâyât-ı şarkıye

  • Doğu illeri.

vilayat-ı şarkiye / vilâyat-ı şarkiye

  • Doğu illeri.

vilayat-i şarkiye / vilâyât-i şarkiye

  • Doğu illeri.

vilayat-ı şarkiye namına / vilâyat-ı şarkiye namına

  • Doğu illeri adına, doğu illerini temsilen.

vilayet-i şarkiye / vilâyet-i şarkiye

  • Doğu illeri.

vücuh-u irşadi / vücuh-u irşadî

  • Doğru yolu gösterici yönler.

vücuh-u sahiha

  • Doğru olan yönler, mânâlar.

vüsuk

  • Doğruluk, güvenilirlik.

yahçe

  • Donmuş yağmur taneleri, dolu taneleri. (Farsça)

yar / yâr / يَارْ

  • Dost, sevgili.
  • Dost, sevgili.

yaran / yârân / یاران

  • Dostlar, sadık arkadaşlar, sevgililer.
  • Dostlar. Sâdık arkadaşlar. Sevgililer. (Farsça)
  • Dostlar, arkadaşlar. (Farsça)

yarane

  • Dostça. (Farsça)

yarek

  • Dölyatağı. Meşime. (Farsça)

yarı ağyar eylemek / yârı ağyar eylemek

  • Dost ve sevgiliyi aldatarak, araya fitne sokarak yabancılaştırmak.

yarmend

  • Dost, muin, yardımcı. (Farsça)

yetn

  • Doğum ânında çocuğun ayaklarının evvel çıkması.

yuhanna incili

  • Dört incilden birisi, Hz. İsa'nın (a.s.) havarilerinden Yuhanna tarafından yazılan İncil Hz. İsa'ya indirilen kitap.

zaden

  • Doğmak, doğurmak. (Farsça)

zak

  • Dölyatağı, meşime. Rahim. (Farsça)

zak-dan

  • Döl yatağı, rahim. (Farsça)

zaman-ı veladet / zaman-ı velâdet

  • Doğum zamanı.

zebur / zebûr

  • Dört büyük kitabdan biri. Dâvûd aleyhisselâma indirilen mukaddes kitâb.

zeh-dan

  • Döl yatağı, rahim. (Farsça)

zevk-i hakikat

  • Doğruya ve gerçeğe ulaşma zevki.

zımnen

  • Dolayısıyle.

zımni / zımnî / ضمنى

  • Dolaylı, üstü kapalı. (Arapça)

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın