LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te doğru ifadesini içeren 949 kelime bulundu...

a'del

  • (Adil. den) Adâletli, çok doğru.

ab-ı adalet / ab-ı adâlet / âb-ı adâlet / آب عدالت

  • Doğruluğun ve adaletin feyz ve bereketi.
  • Adalet suyu.
  • Doğruluğun bereketi.

abese irca

  • Mantık ve matematikte bir isbat şeklidir. Bir hükmün doğruluğunu isbat için, bu hükmü inkâr eden diğer hükmün yanlışlığı isbatlanır. Meselâ: Allah'ın varlığının inkâr edilmesinin imkânsızlığını veya abesiyetini göstermek, Allah'ın varlığını isbat yollarından biridir. Bu, "Abese irca" yolu ile isbat

adalet

  • Hak sahibine hakkını vermek, doğruluk.

adalet-i hakikiye

  • Doğru ve gerçek adalet.

adem-i tasdik / adem-i tasdîk / عَدَمِ تَصْدِيقْ

  • Doğrulamama.

adil / âdil

  • Adalet sahibi, doğru adaletli.
  • Adâletli; hakkı gözeterek iş yapan, zulüm ve haksızlık etmeyen.
  • Îtikâdı doğru olan, büyük günâh işlemeyen ve küçük günâha devâm etmeyen yâni İslâmiyet'e uymaya çalışan sâlih müslüman.
  • (Âdile) Adâlet eden. Allah'ın emirlerini noksansız tatbik eden. Doğru. Doğruluk gösteren. Adâlet sahibi.

adl

  • Hakkaniyet. Adâlet üzere oluş. Cevr ve zulüm etmeyip nefislerde ve akıllarda istikameti kaim ve mâlum olan emir ve hâleti icra etmek. Doğruluk.
  • Her şeyi yerli yerince yapmak, beraber etmek.
  • Meyletmek.
  • Hak gözetme, tarafsız hüküm, doğruluk.

adl ü hak

  • Adalet ve doğruluk.

afitab-ı hak-nüma / âfitâb-ı hak-nümâ

  • Hakkı ve doğruyu gösteren güneş.

ahbar-ı sadıka / ahbâr-ı sadıka

  • Doğru haberler.

ahmed-i bedevi / ahmed-i bedevî

  • (Seyyid) (Hi. 596-675) Mısır'ın en büyük velilerindendir. Hz. Ali neslinden gelir. Bir çok lâkabı vardır. Ona Afrika bedevileri tarzında (yüzü örten peçe) taşıdığından dolayı (el-Bedevi) deniyordu. 626 yılına doğru onda deruni bir tahavvül vukua geldi. Yedi kıraat üzere Kur'an okudu ve Şafii fıkhı t

akide-i hak

  • Doğru, gerçek inanç.

akılcılık

  • (Rasyonalizm) fels. İnsanın, akılla gerçeğe uygun bilgiyi bulabileceğini, aklın doğru kabul ettiği bilginin şübhe götürmez kesinlikte doğru olduğunu kabul ettiği felsefe. Tenkitçi felsefe, deneyci felsefe, psikoloji ve sosyoloji bu felsefenin aşırı iddialarını çürütmüştür. Bugünkü ilim adamları herş

akim bir kıyas

  • Neticesiz veya doğru netice vermeyen kıyas.

akıntı

  • Bir sıvı cismin mütemadiyen hareketi, akış.
  • Nehir veya deniz suyunun bir tarafa doğru cereyanı.
  • Bazı hastalıklarda vücuttaki bir delikten cerahat akması.

akl

  • İdrâk kuvveti, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayırmaya yarayan kuvvet.

akl-ı selim / akl-ı selîm

  • Doğru düşünen, doğru anlayan, doğru karar veren akıl.

akrostiş

  • yun. Edb: Mısraların ilk harfleri yukarıdan aşağıya doğru okununca manalı bir kelime veya has isim çıkacak şekilde düzenlenmiş manzume.

aks-i kaziye

  • (Mantıkta) Doğru farzedilen bir hükmün, konusu ile yükleminin (mahmulünün) ters çevrilmesi ile zaruri bir sonucun elde edilmesidir. Çeşitli şekilleri vardır. Meselâ : "Her insan canlıdır." sözünde konu olan insan ile, yüklem olan canlı sözü yer değiştirilerek (aksedilerek) şu hüküm elde edilir: "Baz

aksat

  • Çok doğru olan şey. Ayakları kuru olan hayvan.

aktar

  • (Tekili: Kutr) Kuturlar. Çaplar. Dâirenin merkezinden geçen doğru hatlar.
  • Her taraf.
  • Güzel kokulu yağlar vesaire satan adam. Güzel kokular tâciri.
  • Ecza, ilâç satan adam.
  • Mahalle aralarında bazı baharatla iğne, iplik vesaire satan satıcı.

akvem

  • Daha doğru. En doğrru.

alamet-i sadıka / alâmet-i sadıka

  • Doğruluk işareti, belirtisi.

alem-i irşad / âlem-i irşad

  • İrşat, doğru yolu gösterme âlemi.

alem-i melekut ve ervah / âlem-i melekût ve ervâh

  • Ruhlar âlemi; hiçbir vasıta ve sebebin müdahele etmediği, hüküm ve idaresi doğrudan Allah'ın elinde bulunan âlem.

algı

  • (İdrak) İnsanın kendi varlığından veya çevresinden aldığı uyarımların, zihinde yorumlanması, mânalandırılması. Doğru idrak gibi yanlış idrak da olabilir. Yanlış idrak göz yanılması yâhut olmıyan bir şeyi görmek şeklinde olabilir. Dünyayı, idrak sayesinde tanıyoruz. Bir idrakte hem afâki (objektif, n

allahü a'lem bi-s-savab

  • Allah daha iyi bilir. Allah doğrusunu en iyi bilir.

allahu a'lem bissavab

  • Doğruyu en iyi Allah bilir.

allak

  • Sözünde durmaz.
  • Hilekâr, kendisine güvenilmesi doğru olmayan.

amal-i batıla / âmâl-i bâtıla

  • Doğru olmayan, imana uymayan ameller, davranışlar.

ameh

  • Basiretsizlik. Tahayyür, tereddüt. Doğru ciheti bilmemek.

amin

  • Yâ Rabbi! Öyle olsun, kabul eyle! (meâlinde olup, duânın sonunda söylenir). İncil'de iki yerde geçer. Tevrat'ta da geçer. İbranice ve Süryanicede de vardır. Hakikat, çok doğru, tamam mânâsındadır.

ani'l-merkeziye

  • Merkezden dışa doğru.

arşi ve süllemi / arşî ve süllemî

  • Devir ve teselsülü inkâr maksadıyla yukarıya doğru gittikçe daralan ve tek bir yaratıcının varlığına dayanan mantıkî delil.

asahh-ı rivayet / asahh-ı rivâyet

  • En doğru olan rivayet.

asar-ı kat'iye / âsâr-ı kat'iye

  • Kesin delil ve eserler; Peygamber Efendimizden (a.s.m.) geldiğinde şüphe bulunmayan doğru haberler.

ashab / ashâb

  • (Tekili: Eshâb) (Sahib) Arkadaş olanlar. Sahip olanlar, kullanma yetkisine sahip kişiler.
  • Halk, ahali.
  • Sahabeler, yani Peygamberimiz Hz. Muhammed'i (A.S.M.) görmüş ve mü'min olarak ona ve onun mesleğine bağlı kalmış olan zatlar. Bu kişiler, insanlık, doğruluk ve her türlü faz

ashab-ı hakikat

  • Hakikat ehli, doğru ve hak yolda olanlar.

aşk-ı sadık / aşk-ı sâdık

  • Doğru ve gerçek aşk.

asl ü esas

  • Gerçek, doğru.

asr-ı sıdk

  • Doğruluk asrı, sadakat dönemi.

asveb

  • (Sâib. den) En doğru ve iyisi. Çok isabetli.

asveb-i akval / asveb-i akvâl

  • Kavillerin en muhkemi, sözlerin en doğrusu.

atbin / âtbin

  • Sözü doğru faziletli kimse. (Farsça)

ayar

  • Altın ve gümüşten yapılmış şeylerin saflık ve hafiflik derecesi.
  • Saadete, mutluluğa doğru gitme.

ayn-ı hak

  • Hakkın, doğrunun ta kendisi.

ayn-ı hak ve hakikat

  • Doğru ve gerçeğin ta kendisi.

ayn-ı hak ve sadık

  • Doğru ve gerçeğin ta kendisi.

ayn-ı sıdk

  • Tamamen doğru, doğruluğun ta kendisi.

azalil

  • (Tekili: Uzlûle) Yanlışlar, yanılmalar. Doğru olmayanlar.

ba-dad

  • Adaletli, âdil, sâdık, doğru. (Farsça)

ba-savab

  • Doğruca, doğrulukla.

badiyet-üş-şam / bâdiyet-üş-şam

  • Fırat ve Dicle nehirlerinin birleşip denize döküldükleri yerden, batıya doğru uzanan çöl.

barnabas incili / barnabas incîli

  • Hazret-i Îsâ'nın havârîlerinden biri olan Barnabas'ın, Îsâ aleyhisselâmdan görüp işittiklerini doğru şekilde yazıp derlediği İncil.

basiret / basîret

  • Doğru görüş, gönül gözü ile görme, uyanıklık.

batıl / bâtıl

  • Hakikatsız, hurafe. Hak ve doğru olmayan, yalan. Şartlarını yapmamakla kabul olmayan ibadet ve muâmele. Meselâ: Bir özür bulunmaksızın taharetsiz kılınan namaz gibi.
  • Hakikat dışı, hurafe; hak ve doğru olmayan, yalan. (hakk'ın zıddı).

baver

  • Sağlam. Pek doğru. (Farsça)
  • Tasdik, inanma. Razı olma. (Farsça)

baz

  • Yeniden, tekrar oynatan, oynayan, geri ve arka tarafa doğru... gibi manalara gelir. Kelimenin sonuna veya baş tarafına getirilerek kullanılan bir "ek" dir. Meselâ: Ateşbâz : Ateşle oynayan. (Farsça)

belagat-ı irşadiye / belâgat-ı irşadiye

  • Doğru yolu göstermek için sözün muhataba ve amaca uygun olarak söylenmesi.

belağat-i irşadiye / belâğat-i irşadiye

  • Doğru yolu gösteren belâğat.

belvaz

  • Çıkıntı. Duvardan dışarı doğru çıkan direğin ucu. (Farsça)

berr

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). İhsân eden, iyilik eden, yâni her iyilik kendisinden olan, îmân edip, iyi ameller yapmayı nasîb edip, bunlara karşılık âhirette sevâb ve dünyâda sıhhat, kuvvet, mal, makam, evlâd ve yardımcı lar veren.
  • Îtikâdı doğru, amelleri i
  • Doğru sözlü, hayır işleyen kimse.
  • Kara, toprak.

beşaret

  • (Doğrusu Bişârettir) Müjde. Sevindirici haber. Hayırlı haber.
  • Müjdeye verilen ihsan.
  • Yeni çıkan acib şey.

beşaret-i furkan

  • Doğru ile yanlışı birbirinden ayıran Kur'ân'ın müjdesi.

beva'

  • Benzer, beraber, eş, denk.
  • Hazır etmek.
  • Doğrulanmak.
  • Nüzul etmek, inmek.

bey'-i sahih / bey'-i sahîh

  • Aslı ve sıfatı İslâmiyet'e uygun olan satış; doğru ve sıhhatli alış-veriş.

beyder

  • Ekin harmanı. (Farsça)
  • Doğru lügat. (Farsça)

bi'l-hadsi's-sadık / bi'l-hadsi's-sâdık

  • Doğruluğuna hemen hükmedilecek bir şekilde.

bi'set

  • Gönderilme. İnsanları hak ve doğru yola sevk için gönderilen Cenab-ı Peygamberimiz Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) nübüvvetinin başlangıç zamanı, nübüvvetinin bidayeti.

bi't-tarikı'l-evla / bi't-tarikı'l-evlâ

  • En doğru ve tercihe değer yol ile.

bil-iltizam

  • Bile bile. Bir şeyi doğru ve lüzumlu görüp taraftar olmakla.

bila-vasıta / bilâ-vasıta

  • Vasıtasız. Araya biri girmeden, doğrudan doğruya.

bilhads-i sadık / bilhads-i sâdık

  • Doğru bir sezgiyle.

bilhadsissadık / bilhadsissâdık

  • Doğru bir hads ile.
  • Doğru bir sezgi ile.

bintü'l-fikri

  • "Kıza benzeyen düşünce" mânâsında, Üstadın bazı mahrem fikirleri herkese okutmanın doğru olmadığını belirten bir benzetme.

bissavab

  • Doğru olarak.

bittarikı'l-evla / bittarîkı'l-evlâ

  • En doğru ve tercihe değer yol ile.

bizzat / bizzât / بِالذَّاتْ

  • Doğrudan doğruya, zatıyla.

burhan-ı natık-ı sadık / burhan-ı nâtık-ı sâdık

  • Doğru konuşan delil.

büzm

  • Kesin karar ve tahammül.
  • Sertlik, kuvvet.
  • Doğru rey.

ca'feri / ca'ferî

  • Şiilerden İmam-ı Ca'fer-i Sâdık Hazretlerine bağlı olduklarını iddia edenler.Bütün mânâsıyla İslâmiyet'e bağlı olup şeriatın emirlerine göre amel eden ve Âl-i Beyt'in büyük bir dinî şahsiyeti olan İmam-ı Ca'fer-i Sâdık Hazretlerine bağlılık iddiasının doğru olması için, o zat gibi olmağa ve Hz. Muha

cadde-i hakikat

  • Hakikatin, doğrunun olduğu cadde.

caiz / câiz

  • Sakıncasız, doğru, geçerli.
  • Ruhsat, izin verilmiştir, olabilir, yapılabilir, günah değildir.
  • Sahîhdir, doğrudur.
  • Tenzîhen mekruh.

cedel

  • Münâkaşa, mücâdele, tartışma, kavga. Mantıkda, meşhur veya doğruluğu herkesçe kabûl edilen kadiyye (önerme)lerden meydana gelen kıyas'a verilen ad.

cedi

  • Güneş medarının oniki burcundan birisi. Oğlak burcu. (Güneşin cenuba doğru inişinin en aşağı derecesini bildirir.)
  • Keçinin erkek yavrusu, erkek oğlak.

cedvel

  • Liste.
  • Su kanalı. Kanal.
  • Doğru, düz çizgiler çizmeğe mahsus âlet.

cemal

  • Yüz güzelliği. Fertteki güzellik.
  • Cenâb-ı Hakk'ın lütuf ve ihsânı ile tecellisi.
  • Hak ile söylenen doğru söz.
  • Hüsün.

çep şüden

  • Solak olmak. (Farsça)
  • Mc: Doğruluktan yüz çevirmek. (Farsça)

cerbeze

  • Doğruyu yanlış, yanlışı doğru gösterecek derecede aldatma.

cerr

  • Kendine doğru çekmek. Çekmek. Cezb.
  • Para almak.
  • Uçurum.
  • Kale hendeği.

cevab-ı na-savab / cevab-ı nâ-savab

  • Doğru olmayan karşılık. Yanlış cevab.

cevab-ı savab

  • İsabetli ve doğru cevap.

cevab-ı savap / cevâb-ı savap

  • Doğru cevap, karşılık.

cezb

  • Kendine doğru çekme.
  • İçme.

cezl

  • Kalın odun. Tomruk.
  • Sağlam. Metin.
  • Güzel ve muhkem fikir.
  • Rekik olmayıp doğru ve dürüst olan söz veya kelime.
  • Kâmil, dirayet sahibi, akıllı ve olgun adam.

cihat-ı hidayet / cihât-ı hidayet

  • Doğru yola götüren yönler.

cünbüş

  • Zevk, eğlence.
  • Hareket, kımıldanma.
  • Uta benzer bir çalgı. (Doğrusu: Cünbiş'tir).

dab / dâb

  • Adalet, doğruluk,
  • İhsan, vergi.

dad / dâd

  • Adâlet. Hak, doğruluk. (Farsça)
  • İnsaf. (Farsça)
  • Vergi, ihsan, atiyye. (Farsça)
  • Ömür. (Farsça)
  • Sızlanma. (Farsça)
  • Doğruluk, hak.

dad-aver / dâd-âver

  • Doğru, adaletli. (Farsça)

dad-ger / dâd-ger

  • Doğru, insaflı. (Farsça)

dadar

  • Allah (C.C.) (Farsça)
  • Adaletli, âdil, doğru olan hükümdar. (Farsça)

dai-yi sıdkı / dâî-yi sıdkı

  • Doğruluğun çağırıcısı, gerekçesi (Peygamber Efendimiz'in bir ismi de Dâî'dir).

dain

  • Asıl.
  • Mâden.
  • Doğruluk.

daire-i irşad

  • Doğru yolu gösterme dairesi, halkası.

dalal

  • Sapıklık.
  • Sapmak. Doğrudan, imân ve İslâmiyyet yolundan sapmak.

dalalet / dalâlet

  • Sapıklık, yoldan çıkma. Peygamber efendimizin ve Eshâbının bildirdiği doğru yoldan ayrılma, sapma.

dalalet fırkaları / dalâlet fırkaları

  • Sapkın gruplar, doğru yoldan ayrılan topluluklar.

dall u mudılle / dâll u mudılle

  • Doğru yoldan çıkanlar ve çıkaranlar, sapanlar ve saptıranlar.

dallin / dâllin

  • Doğru yoldan sapmış olanlar, azgınlar.

darü'l-kudret / dârü'l-kudret

  • Allah'ın güç, kuvvet ve iktidarının doğrudan yansıdığı yer, âhiret.

daver / dâver

  • Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) bir ismidir.
  • Âdil, insaflı ve doğru olan hükümdar, vezir veya hâkim.

daverane / dâverâne

  • Doğruluk ve adaleti seven bir büyüğe yakışacak tarzda. (Farsça)
  • Hâkim ve vezirle alâkalı olan. (Farsça)

debh

  • Belini büküp eğildiğinde, başını öne doğru fazlaca eğmek.

dehy

  • Kişinin fikir ve ferâsetinin isabetli ve doğru olması.

delail-i sıdk / delâil-i sıdk

  • Doğrulayıcı deliller.

delalet / delâlet

  • Delil olmak. Yol göstermek. Kılavuzluk. Doğru yolu bulmakta insanlara yardım etmek.
  • İşaret.
  • İşâret etmek, göstermek. Doğru yolu gösterme.
  • Bir lafzın (sözün) bir mânâyı (anlamı) ifâde etmesi, göstermesi.

delil

  • Kılavuz. Doğru yolu gösteren. Meçhûlü keşfetmekte ve malumun sıhhatını isbat etmekte vasıta ve âlet ittihaz olunan husus.
  • Beyyine. Bürhan.
  • İşaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey.

delil-i sadık / delil-i sâdık

  • Doğru delil.

delil-i sıdk

  • Sıdkın, doğruluğun delili.

derece-i hakkaniyet

  • Gerçeklik, doğruluk derecesi.

derece-i sıdk

  • Doğruluk derecesi.

dervah

  • Hastalıktan yeni kurtulan, iyice kendisine gelemeyen kimse. (Farsça)
  • Sağlam, metin, muhkem. (Farsça)
  • Doğru, asıl, gerçek. (Farsça)
  • Yiğitlik, cesaret, cesur olmak, şecaat. (Farsça)
  • Ayıp, utanma. (Farsça)
  • Sertlik, kabalık. (Farsça)

dogmatizm

  • Bazı fikirleri her zaman doğru ve değişmez kabul eden felsefe.

dürug

  • Yalan, Doğru olmayan söz. (Farsça)

dürüst / درست

  • Sıhhati yerinde, sağ, sahih, salim. (Farsça)
  • Doğru, hatasız. (Farsça)
  • Bütün, tam. (Farsça)
  • Doğru, düzgün.
  • Sağlıklı. (Farsça)
  • Tam. (Farsça)
  • Doğru. (Farsça)

dürüsti / dürüstî

  • Doğruluk, düzgünlük, sağlamlık. (Farsça)

ebrar / ebrâr

  • (Tekili: Berr) Özü sözü doğru olanlar, hamiyetliler. Sâdıklar. İyiler.
  • İyi kimseler. Îmânlarında sâdık (doğru), Allahü teâlânın yasak kıldığı şeylerden sakınıp, emirlerine uyan, bozuk inanışlardan, kötü ahlâktan ve çirkin işlerden uzak duranlar. Teklik şekli berr'dir.

ecnef

  • Haktan, doğruluktan, adaletten uzaklaşan, ayrılan adam.
  • Beli eğri, kambur olan adam.

edeb-i furkani / edeb-i furkanî

  • Hak ile batılı, doğru ile yanlışı ayıran Kur'ân-ı Kerim'in ortaya koyduğu bir ahlâk kuralı.

efkar-ı saibe / efkâr-ı saibe / efkâr-ı sâibe

  • İsabetli görüşler, doğru düşünceler.
  • Maksada uygun fikirler, doğru sözler.

ehadis-i kudsiye / ehâdis-i kudsiye

  • Peygamber Efendimizin doğrudan Cenâb-ı Haktan naklettiği Kur'ân dışındaki sözler.

ehak

  • En doğru.

ehakk

  • Daha haklı, pek haklı. Daha doğrusu. En hakiki.

ehl-i bid'at

  • Bid'at sâhipleri. Peygamber efendimizin ve eshâbının bildirdiği doğru îtikâddan (inanıştan) ayrılanlar.

ehl-i dalalet / ehl-i dalâlet

  • Doğru ve hak yoldan sapmış inançsız kimseler.

ehl-i dalalet ve bid'a / ehl-i dalâlet ve bid'a

  • Dinin aslında olmadığı halde, sonradan çıkarılan zararlı âdet ve uygulamaları dine mal etmeye çalışan, doğru ve hak yoldan sapmış olanlar.

ehl-i dalalet ve gaflet / ehl-i dalâlet ve gaflet

  • Doğru ve hak yoldan sapmış ve gaflete dalmış kimseler.

ehl-i dalalet ve ilhad / ehl-i dalâlet ve ilhad

  • Doğru ve hak yoldan sapan, insanları da saptırmaya çalışan sapık kimseler.

ehl-i dalalet ve sefahet / ehl-i dalâlet ve sefahet

  • Doğru ve hak yoldan sapmış ve yasak zevk ve eğlenceye düşkün kimseler.

ehl-i dalalet ve tuğyan / ehl-i dalâlet ve tuğyân

  • Doğru yoldan sapmış olanlar ve azgınlıkta ileri gidenler.

ehl-i hak

  • Hak ve doğru yolda olan kimseler.
  • Doğru yolda olanlar.

ehl-i hak ve iman

  • Hak ve doğru yolda olan, Allah'a ve Allah'tan gelen her şeye inanan kimseler.

ehl-i hak ve insaf

  • Hak ve doğru yolda olan insaf sahibi kimseler.

ehl-i hak ve istikamet

  • Doğru ve hak yolda olan kimseler.

ehl-i hak ve zekavet / ehl-i hak ve zekâvet

  • Doğru yoldan olan ve çabuk anlayıp kavrayan zekî kimseler.

ehl-i hakikat

  • Hakikat ehli, doğru ve hak yolda olanlar.

ehl-i hakikat ve kemal / ehl-i hakikat ve kemâl

  • Doğru ve hak yolda olanlar ve mânevî açıdan belirli bir olgunluğa erişmiş kimseler.

ehl-i hidayet / ehl-i hidâyet

  • Hidâyette ve doğru yolda olanlar. Hidâyete erişmiş kimseler.
  • Doğru yolda olanlar, iman etmiş olanlar.

ehl-i hidayet ve huzur

  • Doğru ve hak yolda ve huzurda olanlar.

ehl-i hidayet ve istikamet

  • Doğru ve hak yolda olanlar.

ehl-i ilhad

  • Doğru meslek ve dinden, Hak yolundan çıkıp bâtıl yola sapan, imansızlar, dinsizler. (Farsça)

ehl-i irşad

  • İrşad eden, doğru yola sevk eden.

ehl-i ispat

  • Doğruyu ortaya çıkaran kimseler.

ehl-i keşf-il kubur

  • Kabir âleminde olanları bilen, kabirdeki ölünün ahvâlini keşfedip doğru olarak haber veren veli, evliya.

ehl-i kütüb-ü sahiha

  • Doğru, güvenilir ve sağlam hadîs kitap yazarları.

ehl-i nur

  • Nura doğru koşanlar.

ehl-i rivayet-i sadıka / ehl-i rivâyet-i sadıka

  • Peygamberimizden duyulan şeyleri dosdoğru bir şekilde nakleden kimseler.

ehl-i sadakat / ehl-i sadâkat

  • Doğruluk ve bağlılıkta kusur etmeyenler.

ehl-i sahih

  • Söyledikleri doğru ve güvenilir olanlar.

ehl-i salah / ehl-i salâh

  • Namuslu, doğru ve adaletli kimseler.
  • Huk: Hâli mestur, nâmuslu, doğru, adaletli olan kimse. Sâlih kimseler.

ehl-i sefahet ve dalalet / ehl-i sefahet ve dalâlet

  • Yasak eğlence, zevklere düşkün olan, doğru ve hak yoldan sapan, sapık kimseler.

ehl-i sırat-ı müstakim

  • Dosdoğru yolda olanlar.

ehl-i sünnet alimleri / ehl-i sünnet âlimleri

  • İnanılması lâzım olan din bilgilerini Eshâb-ı kirâmdan (Peygamber efendimizin arkadaşlarından) doğru olarak öğrenip, kitablara yazan ve Ehl-i sünnet îtikâdında olan İslâm âlimleri.

ehl-i sünnet itikadı / ehl-i sünnet îtikâdı

  • Peygamber efendimizin veEshâb-ı kirâmın (arkadaşlarının) ve onların yolunda bulunan İslâm âlimlerinin bildirdikleri doğru îtikâd, inanış.

ekavil-i batıla / ekavil-i bâtıla

  • Bâtıl sözler, doğru olmayan sözler.

el-hak / اَلْحَقْ

  • Hakkın ta kendisi. Tam doğrusu. Tam gerçekten.
  • Hakkı, hakkı ile izhar ve beyan eden.
  • Varlığı hiç değişmeyen, ibadete lâyık ve her hakkın sahibi, Allah (C.C.) Âdil-i Mutlak ve Vacib-i lizâtihi.
  • Doğrusu.

el-hakk

  • Gerçeğin ta kendisi, tam doğrusu.
  • Allah.

elhak / اَلْحَقْ

  • Hakikaten, doğrusu.
  • Doğrusu.

elhamdü lillahi ala nuri'l-iman ve hidayeti'r-rahman / elhamdü lillâhi alâ nûri'l-iman ve hidâyeti'r-rahmân

  • Bütün övgüler ve şükürler iman nurunu ve doğru yolu nasip eden Allah'a mahsustur.

embel

  • Kılıcı ve silahı olmayan.
  • Eyer üstünde doğru oturamayan.
  • Boynu eğri olan.

emn

  • Eminlik. Korkusuzluk. Emniyet. Bir şeye itimad etmek. İnsanda doğruluk ve imandan ileri gelen yüksek bir meleke ve kabiliyet. Rahatlık.

emri kanun / emrî kanun

  • Cenâb-ı Hakkın doğrudan emrinden gelerek vasıtasız işleyen kanunu.

ensab

  • Doğru boynuzlu.

enuşa

  • Mecusi mezhebi. (Farsça)
  • Sevinç, sürur, neş'e. (Farsça)
  • Adalet, âdillik, doğruluk, hakdan ayrılmamaklık. (Farsça)

erbab-ı fesahat

  • Dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması noktasında uzman olanlar.

erşed

  • Her hali daha iyi olan.
  • Doğru yola diğerlerinden daha yakın olan.

esah

  • En doğru.

esahh

  • En sahîh, en sıhhatli, en doğru olan. Bir mes'elenin hükmü hakkında müctehid âlimlerin kavillerinden (sözlerinden, ictihadlarından) en doğru olanı. "Esahh" sözü, "sahîh, doğru" sözünden daha kuvvetlidir.
  • Çok sahih, en doğru.
  • En sahih. Çok doğru. İllet ve kusurdan çok uzak ve beri olan.
  • Daha doğru.

esas-ı müselleme

  • Doğruluğu şeksiz, şüphesiz kabul edilen temel esas.

esasat-ı sadıka / esâsât-ı sâdıka

  • Doğru esaslar, sağlam temeller.

esbab-ı damenkeş / esbab-ı dâmenkeş

  • Bir işten elini eteğini çeken sebepler; bir işte doğrudan müdahelesi olmayan, işe karışmayan sebepler.

esbab-ı hidayet

  • Doğru yola ulaşma sebepleri.

esbab-ı sahiha

  • Doğru ve sahih sebepler.

esdak

  • (Sıdk. dan) Çok sadık, doğru ve emniyetli kimse.

eşdak

  • Doğru konuşan. Yalan söylemeyen. Sâdık.
  • Büyük ağızlı.

esil

  • Parlak, uzun ve dolgun yüz.
  • Doğru şey.

esis

  • Asıl esas, hak, doğru.
  • Hediyeler. Armağan olarak verilen şeyler.

esna-yı irşad / esnâ-yı irşad

  • Doğru yolu gösterme, uyarma esnası, ânı.

eyman-ı sadıka / eyman-ı sâdıka

  • Doğru yeminler.

ezel / ازل

  • Öncesizlik, geçmişe doğru sonsuzluk. (Arapça)

faraziye

  • (Hipotez) Var sayma, kabul. Bir hâdiseyi, bir olayı açıklamak, bir düşünceyi isbat etmek için isbatı yapılmamış başka düşünceleri dayanak olarak alma. Müsbet ilimlerde araştırmanın bir merhalesini meydana getirir. İncelenen hâdiseyi açıklaması muhtemel olan faraziyeler düşünülür. Faraziyenin doğrulu

fark ve sahv

  • Doğruyu fark etme ve uyanık olma.

faruk / fârûk

  • "Doğru ile yanlışı birbirinden ayıran" mânâsına hazret-i Ömer'in lakabı.

fasahat

  • Doğru ve düzgün söyleyiş. Açık ve güzel ifadeli konuşma.

fasid / fâsid

  • Bozguncu.
  • Doğru olmayan. Bozuk. Müfsid.
  • Yanlış olan.
  • Fık: Aslen sahih olup, vasfen sahih olmayan. Yani, kendi nefsinde meşru' iken gayr-i meşru' bir şeye yakınlığı sebebiyle meşru'iyyetten çıkan şeydir. İbadet hususunda fâsid ile bâtıl aynı şeydir. Meçhul bir şeyi sat

fasid daire / fâsid daire

  • Man: A yı B ile, B yi A ile ispat etmek. Bir düşünceyi isbat etmek için isbat edilmemiş başka bir düşünceyi delil olarak kullanmak ve bunu da isbat için isbatı istenen ilk düşünceyi doğru sayıp buna delil diye kullanmak. Yani isbat edilen ile isbat edeni birbirine delil saymak olup isabetsizdir.

favori

  • Sakalın kulak hizasından yanağa doğru inen kısmı. (Fransızca)
  • Bir müsabakayı kazanacağı tahmin edilen şahıs, takım veya hayvan. (Fransızca)

faysal

  • Kesin hüküm; karmaşık bir meseleyi kesin hatlarıyla çözümleme, yanlışı doğrudan ayırma.

fehimtü ve sadakte

  • Anladım ve doğru söyledin.

ferdiyet

  • Cenâb-ı Hakk'ın birliği. Vahdetle bütün kâinata birden tasarruf eden Allah'ın (C.C.) sıfatı.Ferdiyet mânası insanlara isnad edilirse: Sadece bir olup, benzeri dünyada bulunmayan kimsenin sıfatı olur. Sadece Kur'andan ders alarak irşadda bulunabilen büyük velilik. Hiçbir şahsı merci yapmadan doğrudan

ferid

  • Benzeri pek nâdir bulunan. Benzeri bulunmayan, yektâ.
  • Doğrudan doğruya Kur'andan ders alıp ders veren ve kuvve-i kudsiye sahibi olan Evliyaullah. Yalnız ve münferid.
  • Zamanında eşine rastlanmıyan. Akran ve emsali yok.
  • Dizilmiş inci.
  • Bir tane, nefis ve müntehab
  • Kutup gibi mürşidlerin gözetimi dışında doğrudan Kur'ân ve sünnetle gayba eren ve hakikati bulan kimse.

ferid-i asru'z-zaman / ferîd-i asru'z-zamân

  • Asrın ve zamanın biricik, benzersiz insanı, doğrudan Kur'ân'a dayanan büyük kişisi.

fesahat / fesâhat

  • Dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması.

fetret-i mutlaka

  • İnsanlara, doğru ile yanlışı ayırt ettirecek hiçbir semâvî dinin hükmetmediği dönem.

fey-i zeval

  • Güneşin garba doğru dönmesinin başlaması, Güneş tam ortada gibiyken yerde dikili olan şeylerin gölgeleri batıdan doğuya dönüp kısalmakta son bulduğu zamandır. Bundan sonra öğle namazı vakti başlar.

feyaacaba

  • Hayret doğrusu!

filhakika / filhakîka / فى الحقيقه

  • Gerçekten, doğrusu.
  • (Fi-l-hakika) Hakikatte, esasında, hakikaten, doğrusu.
  • Gerçekte, aslında, doğrusu. (Arapça)

fırka-i dalle / fırka-i dâlle

  • Âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere kendi görüş ve akıllarına göre mânâ vererek, doğru yoldan ayrılıp dalâlete (yanlış ve bozuk yollara) sapmış fırkalardan her biri.

fırka-i naciye / fırka-i nâciye

  • Kurtuluş fırkası. Cehennem'den kurtulacağı bildirilen fırka. İslâm dîninde doğru îtikâd üzere olanlar. Peygamber efendimiz ve Eshâbının ve bu büyüklere tâbi olan Ehl-i sünnet âlimlerinin yolunda bulunanlar.

fısk

  • Haddini tecavüz. Günah. Haktan ayrılmak.
  • Fık: Allah'ın emirlerini terk ve O'na isyan etmek ve doğru yoldan sapıp çıkmak. Böyle olanlara şeriat dilinde "fâsık" denir.

fıskıye

  • Suyu muhtelif şekillerde yukarıya doğru fışkırtan ve ekseriya havuzların ortasında yapılan borunun üzerindeki aletin adıdır. Buna, Arapçası olan fevvare denildiği gibi, Türkçe olan fışkırak da denilir.

fitne

  • İnsanın akıl ve kalbini doğrudan doğruya, hak ve hakikatten saptıracak şey.
  • Muhârebe.
  • Azdırma.
  • Karışıklık. Ara bozmak. Dedikodu.
  • Küfr. Fikir ihtilâfı.
  • Şikak. Kavga.
  • Delilik.
  • Mihnet ve beliye.
  • Mal ve evlâd.
  • Potada altın v

fünun-u sadıka / fünun-u sâdıka

  • Gerçek ve doğru fenler, ilimler.

furkan

  • Hak ile bâtılı birbirinden ayıran. İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı farkedip ayıran.
  • Kur'an-ı Kerim.
  • Kur'an-ı Kerim'in 25. suresinin ismi.

furkan-ı ahkem

  • Doğruyu yanlıştan en hikmetli ve sağlam şekilde ayıran Kur'ân-ı Kerim.

furkan-ı celilüşşan / furkan-ı celîlüşşan

  • Doğru ile yanlışı birbirinden ayıran şanı ihtişamlı, görkemli olan Kur'ân.

furkan-ı ezeli / furkan-ı ezelî

  • Doğruyu yanlıştan ayırarak hükmeden ve ezelî olan Kur'ân.

füsuk / füsûk

  • (Fısk. dan) Yalancılık. Doğruluk ve itatten ayrılmak. Sıdk u taatten huruc.
  • Haktan sapma, doğrudan ayrılma.

gamic

  • Huy ve tabiatı doğru ve istikametli olmayan.

gavun

  • (Tekili: Gavi) Azgınlar, azmışlar, doğru yoldan çıkıp dalâlete düşmüş olanlar.

gayat-ı irşad / gayât-ı irşad

  • Doğru yolu gösterme amaçları.

gayr-ı hak

  • Doğru ve gerçek olmayan.

gayr-ı mümeyyiz

  • İyiyi ve kötüyü, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayıramayan kimse; bunak veya küçük çocuk gibi.

gayr-ı müstakim

  • Doğru yolda olmayan.

gayr-i müstakim / gayr-i müstakîm / غَيْرِ مُسْتَق۪يمْ

  • Dosdoğru olmayan.

gayy

  • Aklın istikametini, yolun doğrusunu kaybetmek. Rüşdün zıddı.

gırajova ateşi

  • Tar: Eskiden kale müdafaalarında hücum edenlere karşı ve deniz savaşlarında düşman gemilerini tutuşturmak için kullanılan ve su ile sönmeyen bir cins ateş. Balmumu, kükürt, ispirto, kâfuru karmasından ibarettir. Bu ya doğrudan doğruya tutuşturulur veya buna batırılmış yuvarlak yün parçaları ateşlene

gümrah

  • Yolunu şaşırmış. Doğru yoldan sapmış. (Farsça)
  • Bol, gür. (Farsça)

gümrahi / gümrahî

  • Sapıtma, doğru yoldan çıkmış olma. (Farsça)

guy

  • "Diyen, söyleyen" mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Rast-gu(y) : Doğru söyleyen. Suhan-gu(y) : Söz söyleyen, konuşan.

haber-i sadık / haber-i sâdık

  • Doğru haber.
  • Peygamberimizin sözü, hadis.
  • Doğru haber. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sözü. Hadis.

haber-i sahih

  • Peygamber Efendimizden (a.s.m.) geldiğinden şüphe duyulmayan doğru ve güvenilir haber.

haç

  • Birbirini dik olarak kesen iki doğrunun meydana getirdiği, hıristiyanlık dîninin sembolü olarak kabûl edilen şekil. Buna salîb ve istavroz da denir.

hadd-i istikamet

  • Doğru yolu gösteren sınır.

hadd-i tevatür

  • Tevatür derecesinde; yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan topluluklar tarafından aktarılan en doğru haber seviyesi.

hadi / hâdî / هادی

  • Hidayet eden, doğru yolu gösteren, mürşit.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kullarından dilediğine doğru yolu gösteren, kullarının havâssına (seçilmişlerine) doğrudan insanların avâmına (havâsstan aşağı derecede olanlara) yarattıkları varlıkları vâsıtasıyla kendini tan ıtan yüce Allah.
  • Doğru yola sevk eden; doğru ve hak yolun gösterici.
  • Hidayete ermiş. Mürşid. Rehber, delil. Hidayet yolunu gösteren. Hidayete, doğruluğa eriştiren. Önde giden.
  • Doğru yolu gösteren. (Arapça)

hadimü'l-furkan / hâdimü'l-furkan

  • Hak ile batılı, doğru ile yanlışı tam olarak ayıran ve farkettiren Kur'ân'ın hizmetçisi, ilân edicisi.

hadis-i bi-l ma'na / hadîs-i bi-l ma'na

  • Kelâm itibarı ile değil de mânaca doğru olan hadis.

hadis-i bilmana / hadîs-i bilmânâ

  • Mânâ itibariyle doğru olan hadîs.

hadis-i hasen / hadîs-i hasen

  • Bildirenler (râvîler) sâdık (doğru) ve emîn (güvenilir) olmakla beraber hâfızası, anlayışı sahîh hadîsleri bildirenler kadar kuvvetli olmayan kimselerin bildirdiği hadîs-i şerîfler.

hadis-i kat'i / hadis-i kat'î

  • Doğruluğu kesin hadis.

hadis-i mürsel / hadîs-i mürsel

  • Sahâbe-i kirâmın ismi söylenmeyip, Tâbiîn'den (Sahâbeyi görenlerden) birinin, doğruca Resûl-i ekrem buyurdu ki dediği hadîs-i şerîfler.

hadis-i sahih / hadîs-i sahih / hadîs-i sahîh

  • Sahih hadîs; Peygamber Efendimize (a.s.m.) ait olduğu kesin bilinen ve doğru senetlerle aktarılan hadis.
  • Hakkında şüphe edilemiyen ve doğru senetlere ve râvilere isnad edilerek müsbet olarak kat'i bilinen hadis-i nebevidir.

hadisibilmana / hadîsibilmânâ

  • Anlam bakımından doğru hadîs.

hadiy-üt tarik / hâdiy-üt tarik

  • Hidayet yoluna sevkeden, mürşid. Doğru yolda giden.

hads / حَدْسْ

  • Uzun düşünce ve delile ihtiyaç kalmadan hâsıl olan ilim. Sür'at-i intikal. Ani ve doğru idrâk. Delilden neticeye çabuk varmak.
  • Ânî ve doğru anlayış.

hads-i kalbi / hads-i kalbî / حَدْسِ قَلْبِي

  • Kalbe ait ani ve doğru anlayış.

hads-i kat'i / hads-i kat'î

  • Hızlı bir şekilde kalbe doğan ve doğruluğu kesin olan bilgi.

hads-i sadık / hads-i sâdık / حَدْسِ صَادِقْ

  • Âni ve doğru anlayış.
  • Tam, doğru ve şüphesiz idrâk etme ve bilme.
  • Âni ve doğru anlayış.

hadsen / حَدْسًا

  • Âni ve doğru anlayışla.

hadsi / hadsî

  • Güçlü bir sezgi, seziş; zihnin bir vasıtaya ihtiyaç duymaksızın kalbe gelen güçlü ve kesin bir sezgi ile hızla hükmettiği doğru bilgi.
  • Zihnin sür'atli fakat doğru bir şekilde netîceye ulaşması ile bilinen şey.

hak / hâk / حق / حَقْ

  • Adalet, pay, doğruluk, emek, ücret, doğru.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Vâcib-ül-vücûd yâni varlığı lâzım olan, hiç yok olmayan, dâimâ var olan ve kendisinden başkası yaratmaya lâyık olmayan.
  • İslâmiyet.
  • Gerçek, doğru.
  • Alacak.
  • Pay, hisse.
  • Hâtır, hürmet.
  • İnsanı
  • Doğru, gerçek.
  • Tanrı. (Arapça)
  • Doğru. (Arapça)
  • Pay. (Arapça)
  • Hak etmek: Kazanmak. (Arapça)
  • Doğru.
  • Doğru olup bâtıl olmayan (Allah).

hak ruhu

  • Doğru, gerçek, hakikatin ruhu, Hz. Muhammed (a.s.m.).

hak tabir / hak tâbir

  • En doğru tâbir, ifade.

hak tarik

  • Doğru yol.

hak ve hakikat

  • Doğru ve gerçek.

hak-endiş

  • Hakkı düşünen. Hakkı arayan, doğruluk için endişe eden. (Farsça)

hak-gu / hak-gû

  • Doğru ve hak söyleyen. (Farsça)

hak-perest

  • Doğruluktan ayrılmayan, doğruluğu ciddi ve samimi seven. Hakka iman eden ve hak üzere âmil olan. (Farsça)

hak-sever

  • Adaletle hareket eden, doğru bildiği şeyden ayrılmayan, dürüst.

hakgu / hakgû / حق گو

  • Doğru sözlü. (Arapça - Farsça)

hakikat / hakîkat

  • (Çoğulu: Hakaik) Bir şeyin aslı ve esâsı. Mahiyeti. Gerçek. Doğru. Sahih. Künh. Sâbit ve vâki.
  • Kadirbilirlik. Sadâkat, doğruluk. Kâinat ve tabiat ve uluhiyet hakkında bütün teşbih ve mecazlardan âri ve zâhir olan gerçek.
  • "Mecâz" karşılığı, esas olarak kullanılan kelime.
  • <
  • Doğru, gerçek.
  • Bir şeyin aslı, mahiyeti.
  • Gerçek, doğru.
  • Sadakat kadirbilirlik. Sözlük anlamıyla söylenen söz.

hakikat ilmi

  • Eşyanın gerçek ve doğru yüzünü gösteren ilim; Kur'ân ilmi.

hakikat ve hak

  • Doğru ve gerçek; asıl ve esas.

hakikat-gu

  • Doğru sözlü. Doğru konuşan. (Farsça)

hakikat-i aliye / hakikat-i âliye

  • Yüksek, yüce gerçek ve doğru.

hakikat-i arşiye

  • Arşa ait olan hakikat (Allah'tan gelen doğru gerçek).

hakikat-i kat'iye

  • Kesin gerçek, doğru.

hakikat-i kerimane / hakikat-i kerîmâne

  • İkram sahibi olana yakışırcasına olan gerçek ve doğru.

hakikat-şinas

  • Hakikatı doğru tanıyan, bilen. Hakikata imân eden. (Farsça)

hakikatçi

  • Doğruyu savunan.

hakikaten

  • Doğrusu, gerçekten, hakikat olarak.

hakikatmedar

  • Doğruluk sebebi.

hakikatperest

  • Hakikate taraftar olan, gerçeğin ve doğrunun tarafını tutan.

hakikatperestlik

  • Hakikate taraftarlık, gerçeğin ve doğrunun tarafını tutmak.

hakiki / hakikî

  • Gerçek. Hakikate mensub. Sâhici, doğru.

hakiki adalet-i kur'aniye / hakikî adâlet-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın gerçek ve doğru adaleti.

hakimiyet-i ilahiye / hâkimiyet-i ilâhiye

  • Allah'ın her şeyi belli bir amaç ve fayda doğrultusunda yerli yerinde yaratması.

hakk / حق / حَقّ

  • (Bâtılın zıddı) Doğru. Gerçek. Vâcib ve lâzım olan. Her sâbit ve doğru olan şey. Adalet. Herkesin meşru olan salahiyeti, iktidarı, bir şey üzerindeki mâlikiyyeti.
  • Dâva ve iddia.
  • Hakikate uygunluk.
  • Geçmiş, harcanmış emek. Pay, hisse.
  • Münasib
  • Din. İslâmi
  • Doğru, gerçek. Cenâb-ı Allah'ın ismi.
  • Doğru, gerçek, pay, adalet, din.
  • Doğruluk, insaf, hak. (Allah'ın isimlerinden biri)
  • Tanrı. (Arapça)
  • Doğru. (Arapça)
  • Hak. (Arapça)
  • Doğru olup bâtıl olmayan (Allah).

hakka / حَقَّا

  • (Hakkan) Doğru olarak. Gerçek. Hakikat olarak. Lâzım ve sâbit kılmak.
  • Doğrusu, hakikaten.

hakkan

  • Gerçekten, doğrusu.
  • Hakikaten, doğrusu.

hakkaniyet / حقانيت

  • Doğruluk, gerçekçilik.
  • Haktan ve doğruluktan ayrılmamak. Adalet üzere bulunmak. Adalet ve insaf ile lâzım olanı icra etmek.
  • Gerçeklik ve doğruluk.
  • Doğruluk. (Arapça)

hakkaniyet-i kur'aniye / hakkaniyet-i kur'âniye

  • Kur'ân-ı Kerimin doğruluğu, gerçekçiliği.

hakkaniyetli

  • Doğru, gerçek.

hakkıyet

  • Doğruluk.

hakkıyyet

  • Haklılık, doğruluk.

haknüma / haknümâ

  • Hakkı ve doğruyu gösteren.

hakperestane / hakperestâne

  • Doğruluktan ayrılmayarak, hakkı tutarak.

hakşinaslık

  • Doğruyu, hakkı tanımak.

halbuki

  • (Hâl bu ki) Hakikat ve doğrusu şudur ki, öyle iken.

halife-i bilhak

  • Gerçek ve doğru halife.

halim-selim

  • Yumuşak huylu ve doğru.

halisen / hâlisen

  • Halis ve katıksız olduğu halde. Hilesizce, doğru olarak.

halisiyyet / hâlisiyyet

  • Doğruluk, hâlislik, hilesizlik.

halt etme

  • Yanlışı doğruya karıştırma.

hanef

  • İstikamet, doğruluk.
  • Ayak eğriliği.
  • Eğrilik, udûl.

hanekah / hânekâh

  • Tekke, dergah. İrşâd (doğru yolu gösterme) ve sohbet ile insanları olgunlaştırma hizmetlerinin yapıldığı yer.

hanif / hanîf

  • İslâmiyetten evvel Allah'ın birliğine inanan ve Hz. İbrahim'in (A.S.) dininden olanların vasfı.
  • İslâmiyete kuvvetle bağlı olan ve ilmiyle âmil olan kimse.
  • Eğri.
  • Eski kötü hallerinden vazgeçip hakka ve doğruluğa yönelen.
  • Sapıklıktan, yanlış inanışlardan Hakk'a, doğruya meyleden, dönen, müslüman. İslâmiyet'ten önce Arabistan'da putlara tapmayıp, hazret-i İbrâhim'in dîni üzerine bulunanlara verilen isim. Çoğulu hunefâ'dır.

hanif dini / hanîf dîni

  • Doğru yol, İslâmiyet.

hanifen müslimen / hanîfen müslimen

  • Allah'ı bir olarak tanıyan dosdoğru bir Müslüman (Kur'ân-ı Kerimde Hz. İbrahim için söylenen bir ibare).

hareket-i müstakime

  • Fiz: Doğru bir çizgi üzerinde olan hareket.

harem

  • Girilmesi serbest olmayan yer.
  • İhrama girilen yerden itibaren Kâbe'ye doğru olan kısım.

harisun aleyküm / harîsun aleyküm

  • Tevbe Suresi'nin bir âyetinde geçen bu ifade, birinci derecede Peygamberimiz (A.S.M.) hakkında olup ümmetini ve bütün insanları doğru yola irşadda yılmadan, büyük bir sebat ve azim ve gayretle devam etmesine işaret edilerek böylece tavsif edilmiştir.

hasen hadis / hasen hadîs

  • Bildirenler sâdık (doğru) ve emîn (güvenilir) olup, fakat hâfızası (anlayışı) sahîh hadîsleri bildirenler kadar kuvvetli olmayan râvîlerin, kimselerin bildirdiği hadîs-i şerîf.

haşim

  • Kuru ekmek kırıntısı doğruyan. Ezen, yaran, kıran, parçalayan.

hata savab cetveli

  • Basılmış bir kitabın mürettib yanlışlarını göstermek için sonuna ilâve edilen cetvel. (Hatâ: Yanlış; savab: Doğru demektir.)

hatır-ı rahmani / hâtır-ı rahmânî

  • Gafletten uyanmak, kötü yoldan doğru yola kavuşmaya dâir Allahü teâlâ tarafından kalbe gelen düşünce. Buna hak hâtır (doğru düşünce) denir.

hatt-ı müstakim / hatt-ı müstakîm

  • Doğru çizgi. (Farsça)
  • Doğru yol. Doğruluk üzere olan şey. (Farsça)
  • Doğru çizgi.

hatt-ı şakul / hatt-ı şâkul

  • Çekül doğrultusu. Yer çekimi istikametinde, dünyanın merkezine doğru.
  • Çekül doğrultusu; yer çekimi istikametinde yerin merkezine doğru uzanan hat.

hatt-ı vasıt / hatt-ı vâsıt

  • Geo: Kenarortay. Üçgenin köşelerinin her birini karşı kenarın orta noktasına birleştiren doğru parçaları.

havass / havâss

  • (Tekili: Hâss - Hâssa) Hâslar. Hâssalar. Keyfiyetler. Hususlar.
  • Dindarlık ve doğruluğu ile, ilmiyle âmil olup mâneviyat mertebelerinde yükselmekle makbul ve muteber olan zatlar.
  • Zenginler sınıfı.
  • Kur'anî ve manevî sırlara ve hususlara vâkıf bulunan, ilim, ibadet, tâat

hayde

  • Meyletmek, yönelmek, eğilmek.
  • Hakdan ve doğru yoldan ayrılmak.

hayesan

  • Doğru yoldan dönmek, udul etmek.
  • Nefret etmek.

hays

  • Darlık.
  • Udûl etmek, doğru yoldan çıkmak.

hazm

  • Cem'etmek, toplamak.
  • Zaptetmek.
  • Kast etmek.
  • Bağlamak.
  • Yumuşak yüksek yer.
  • Sağlam re'y. Doğru ve kat'i karar.
  • Basiretle hareket etmek.

hedaya-yı hidayet / hedâyâ-yı hidâyet

  • Doğru yola ulaştırıcı hediyeler, ihsanlar.

hediye-i hidayet

  • Hak ve doğru yol hediyesi.

helyostat

  • Yansıyan güneş ışınlarını, belli bir doğrultuya yöneltmeğe ve bu doğrultuda tutmaya yarayan bir ayna ile bir ayar sisteminden meydana gelen tertibat.

hevai / hevâî

  • Nefsine boyun eğen, nefsinin zaafları doğrultusunda hareket eden.

hidat

  • (Tekili: Hâdî) Hidayeti ve doğru yolu gösterenler.

hidayet / hidâyet / هدایت

  • Doğruluk. İslâmlık. Hakkı hak, bâtılı da bâtıl olarak görüp doğru yola girmek. Dalâletten ve bâtıl yoldan uzaklaşmak.
  • Hak yola, doğru yola erme.
  • Doğru yolu gösterme, doğru, Allahü teâlânın râzı olduğu yolda bulunma.
  • Cenâb-ı Hakk'ın insanın kalbinden her sıkıntı ve darlığı çıkarıp, yerine rahatlık, genişlik verip, kendi emir ve yasaklarına uymada tam bir kolaylık ihsân etmesi ve kulun rızâsını kendi kazâ ve kaderine tâbi eylem
  • Doğru yola erdirme.
  • Doğru yolu gösterme. (Arapça)
  • Hidâyet etmek: Doğru yolu göstermek. (Arapça)

hidayet edici / hidâyet edici

  • Doğru yola eriştiren.

hidayet etmek

  • Doğru yola erdirmek.

hidayet serdarı / hidâyet serdarı

  • İman ve Kur'ân hakikatlerini açıklayarak doğru ve hak yolu gösteren komutan.

hidayet-i fıtrıye

  • Yaratılıştan gelen hidayet; kötü tercih ve telkinlerle bozulmamış olan insanı yaratılışındaki doğruluk.

hidayet-i hak

  • Herşeyi hakkıyla yaratan, varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah'ın doğru yola iletmesi.

hidayet-i ilahi / hidayet-i ilâhî

  • Allah'ın hak ve doğru yolu göstermesi, sevketmesi.

hidayet-i ilahiye / hidayet-i ilâhiye

  • Allah'ın doğru yola erdirmesi.

hidayet-i ilahiyye / hidayet-i ilâhiyye

  • İlâhî hidayet, Allah'ın doğru yola erdirmesi.

hidayet-i kur'an / hidayet-i kur'ân

  • Kur'ân'ın hak ve doğru yola erdirmesi.

hidayete getirme

  • Doğru ve hak olan İslâma çağırma, İslâmın kurallarını uygulamaya davet etme.

hidayeti istemek

  • Doğru yola ermeyi istemek.

hıdrellez

  • (Hıdırellez) Rumi Nisan ayının 23. gününe verilen addır. Bu tarih 6 Mayıs'a tekabül eder. Doğrusu Hızır ve İlyas'tır.

hıfzıssıhha

  • (Hıfz-üs sıhha) Sağlıklı yaşamak için doğrudan doğruya kişi ve içinde bulunan çevrenin sağlıkla alâkalı şartlarını tetkik edip inceleyen, gerekli tedbirleri olan ve bu çeşit çalışmalardan bahseden hekimlik kolu veya sağlık bilgisi.
  • Sıhhatini korumak. Sağlığını muhafaza etmek.

hikmet-i irşad

  • Olması gereken keyfiyette doğru yolu gösterme ve yaşatmanın gayesi.

hilal-i hak / hilâl-i hak

  • Doğruyu gösteren hilâl.

hiss-i sadise-i sadıka / hiss-i sâdise-i sâdıka

  • Doğru altıncı his.

hitab-ı mürşidane / hitab-ı mürşidâne

  • Doğru yolu gösterici hitap.

hitaben

  • Birinin yüzüne söyleyerek, ona hitab ederek. Tevcih-i kelâm eyleyerek. Birine doğru hitab ederek.

hiza

  • Bir şeyin karşısı, mukabili. Bir doğru çizginin devamı ile hâsıl olan cihet, düzlük, sıra.
  • Devenin ve atın ayakları altında yere bastığı yerler.
  • Nalin.
  • Taraf.

hüccet

  • Senet. Vesika. Delil. Bir iddiânın doğruluğunu isbat için gösterilen resmi vesika.
  • Şâhid.

hüccet-i katıa

  • Kat'i delil. Bir şeyin doğruluğunu şeksiz, şüphesiz isbata vesile olan. (Farsça)

hüda / hüdâ

  • Doğru yol göstermek.
  • Doğruluk. Hidâyet.
  • Kur'ân-ı Kerimin bir ismi.
  • Doğru yol gösterme.
  • Hidayet etme.
  • Kur'ân-ı Kerim'in adlarından biri.
  • Doğru yol olan hak din, İslâmiyet.

hüda-yı furkani / hüdâ-yı furkanî

  • Hakkı batıldan ayıran Kur'ân'ın insanlara doğru yolu göstermesi.

hüda-yı hidayet / hüdâ-yı hidayet

  • Hak ve doğru yola iletme.

hüda-yı şer'i / hüdâ-yı şer'î

  • İslâmın hak ve doğru yolu.

hulefa-i raşidin / hulefâ-i râşidîn

  • Doğru yolda olan dört büyük halife. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali.

huruf-u müsta'liye

  • Tecvidde: Harf ağızdan çıkarken dilin üst damağa yapışması halinde veya üst damağa doğru gitmesiyle çıkan harfler: Kaf, tı, zı, dat, hı, sad, ayın, gayın, Bu harflerin mukabili "istifâle" harfleridir.

hüsn-ü isabet

  • Güzel bir şekilde ve doğru bir tarzda gayeyi gösterme.

hüve hakkun

  • O haktır, doğrudur.

hüve'l-hakk

  • Sadece o haktır, doğrudur.

hüve's-sahih / hüve's-sahîh

  • "Doğru olan odur".

i'tikad

  • İnanmak. İnanç. Sıdk ve doğruluğuna kalben kararlı olmak. Gönülden tasdik ederek inanmak. Dinin temelini meydana getiren şeylere inanmak.

i'tisaf

  • Zulüm ve haksızlık etmek. Doğru yoldan ayrılmak. Haksızlık.
  • Haksızlık, zulüm, doğru yoldan ayrılma.

i'vicac

  • Doğru davranmamak, eğri büğrü olmak. Hamlık.
  • Hakkı bâtıl, bâtılı hak göstermek.

ibcal

  • Büyük saygı, tâzim ve tekrim. (Bu mânâlarda kullanılırsa da tebcil şeklinde kullanılması doğrudur.)

ibn-i hurre

  • Dürüst, doğru ve namuslu insan.

ibrar

  • Yapılan yeminin doğru olduğu tasdik edilme.

ibtihas

  • Bir şeyin doğruluğunu öğrenmek için soruşturma, tetkik etme.

icnaf

  • Doğruluktan ayrılma. Sadakattan uzaklaşma.

icraatçı

  • Bir uygulamayı doğrudan kendi iradesiyle yapan.

ictiyal

  • Doğru yoldan döndürme.

idab

  • Herkesi ziyafete davet etme. Sofrası herkese açık olma.
  • Doğruluğunu ve hak olduğunu herkese bildirme.

iddiaen

  • İddia ederek. Doğru olduğunu söyleyerek.

iddianame

  • Müddei umuminin (savcının), iddialarını topladığı ve soruşturma sonunda mahkemede okuduğu yazı. (Ceza işlerinde hazırlık tahkikatının neticesi, davasının açılması için kâfi olduğu anlaşılırsa savcı bu dâvayı, ya ilk tahkikatın açılması hakkında sorgu hakimine bir talepname veya doğrudan doğruya mahk

ıdlal

  • (İdlâl) Hak dinden, imân ve islâmiyetten saptırmak. Doğrudan, Hak ve hakikat caddesinden ayırmak. Azdırmak.

idlaliyyat / idlâliyyât

  • İnsanı doğru yoldan saptıracak fikirler, azdıracak mevzular. Kur'ânla muaraza eden safsata ve bâtıl felsefi nazariyeler.

iffetli

  • (İffetlü) Namus, hayâ ve iffet sahibi kadın.
  • Doğru, rüşvet yemez, haram yemez, istikametli kimse.
  • Eskiden kadınlara yazılan mektub hitabı.

iğfal / iğfâl

  • Aldatma, doğru yoldan saptırma. Hakkı unutturma.

ihbar-ı sadıka

  • Doğru haber verme.

ihbarat-ı gaybiye ve sadıka

  • Bilinmeyen ve görünmeyen âlemler hakkında verilen doğru haberler.

ihbarat-ı sadıka / ihbârât-ı sâdıka

  • Verilen doğru haberler.

ihbarat-ı sadıka-i ahmediye / ihbârât-ı sadıka-i ahmediye

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) dosdoğru haber vermeleri.

ihbarat-ı sadıka-i gaybiye / ihbârât-ı sadıka-i gaybiye

  • Gayb âlemiyle ilgili verilen dosdoğru haberler.

ihda

  • İman ve İslâmiyet yolunu göstermek. Hidayete eriştirmek. Doğru yola götürmek. Allah rızasına uyan yola girmesine vesile olmak.
  • Hediye etmek. Armağan yollamak.

ihlas / ihlâs

  • (Hulus. dan) Kalbini safi etmek. İçten, samimi, riyasız sevgi. İçten gelen sevgi ile doğruluk ve bağlılık.
  • Sırf Allah emretmiş olduğu için ibadet etmek. Yapılan ibadet ve işlerde hiçbir karşılık ve menfaati, hakiki ve esas gaye etmeyerek yalnız ve yalnız Allah rızasını esas maksat ve
  • Samimiyet, doğruluk, riyasızlık. Kur'ân-ı Kerim'in 112. Sûresi.

ihtida / ihtidâ

  • Hidayete ermek. Delâlet ve irşadı kabul edip doğru yola girmek. Allah'a ve Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimize iman etmek.
  • Başkasına tekaddüm etmek.
  • Doğru ve hak yolda gitme.
  • Doğru yola girme, müslüman olma, din olarak İslâmiyet'i seçme; hidâyete erme.

ihtimal-i sıhhat

  • Bir meselenin sağlıklı ve doğru olabilme ihtimali.

ikaniyye / ikâniyye

  • Yakînî bilgiye tabi olanlar. Din ve bilginlerce ileri sürülen şeyleri delil aramaksızın doğru sayan anlayış.

ikrar

  • Kabul etme, doğrulama.

ikrar etme

  • Kabul etme, doğrulama.

ikrar etmek

  • Kabul etmek, doğrulamak.

ıksat

  • Hakkâniyet, doğruluk gösterme.

iksat

  • Doğruluk ve hakkaniyet gösterme.

iktisas

  • Birinin izinden, ardından gitmek.
  • Kısas istemek. İntikam almak.
  • Kıssa.
  • Hikâyeyi veya bir haberi doğruca söylemek.

ilahi hidayet / ilâhî hidayet

  • Allah tarafından gösterilen hak ve doğru yol.

ile'l-merkeziye

  • Merkeze doğru.

ilhad / ilhâd

  • Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiş olan, müctehid âlimlerin söz birliği ile bildirdikleri ve müslümanlar arasında yayılan îmân bilgilerine uymamak, doğru yoldan ayrılmak küfre (îmânsızlığa) sebeb olan inanış.

ilhamat-ı sadıka / ilhâmât-ı sâdıka

  • Doğru ilhamlar.

illet

  • Bir şeyin veya hükmün meydana gelmesine doğrudan te'sir eden iş, sebeb.

ilm-i kıraat / ilm-i kırâat

  • Kur'ân-ı kerîmin kelimelerinin doğru olarak okunuşundan bâzı kelimelerin ise, farklı okunmasından bahseden ilim.

ilm-i ledün

  • Akıl veya nakil yoluyla değil, kalple ve doğrudan Allah'tan öğrenilen ilim.

ilmiye rütbeleri

  • İlmiye denilen ulema sınıfına mahsus rütbeler. Rütbeler, aşağıdan üste doğru şöyle idi: Müderrislik, kibar-ı müderrisîn, mahreç mevleviyeti, bilâd-ı hamse mevleviyeti, Haremeyn-iş şerifeyn mevleviyeti, İstanbul kadılığı, Anadolu ve Rumeli kazaskerliği.

imhaz

  • Doğrulukla yapma.

imla / imlâ / اِمْلَا

  • Doldurma, doldurulma.
  • Yazı yazma. (Dikte)
  • Bir dildeki kelime ve sözleri doğru yazma bilgisi.
  • Müddeti mühlet vererek uzatma.
  • Doğru yazma.

in'am

  • Nimet vermek. İhsan etmek.
  • Doğruya sevketmek, hidâyete ulaştırmak.
  • İyilik etmek, bahşiş vermek.
  • Tar: Osmanlı İmparatorluğu zamanında yeniçerilerin aylıklarına yapılan zam.

in'idal

  • (Udul. den) Doğru yoldan çıkma, sapma, dalâlete düşme.

inad / inâd

  • Direnmek, muhâlefette (karşı çıkmakta) ısrar etmek. Kendini büyük görüp, hakkı, doğruyu kabul etmeme.

incirar

  • Çekilip uzanma. Çekilme. Bir neticeye doğru çekilerek sona erme.

inhiraf / inhirâf

  • Doğru yoldan sapma.
  • Dönme.
  • Bozulma. Değişme.
  • Kırıklık.
  • Tecvidde: Harf okunduğu zaman o harfde, dil ucuna veya dil arkasına doğru bir meyli bulunmasına denir. İnhirâf sıfatının harfleri Lâm ve Ra harfleridir. Bunlara Münharif denir.
  • Doğru yoldan sapma, dönme.
  • Doğru yoldan sapma.

inkılab-ı hakikat / inkılâb-ı hakikat

  • Gerçek ve doğrunun değişmesi, zıttına dönüşmesi.

inkızaz

  • Çatlama.
  • (Kuş) havadan yere doğru süzülerek inme.

insaf / insâf

  • Adâlet, doğruluk. Hakkı gözetip adâletten ayrılmama.

insat

  • (İnsiyat) Susup dinleme, susma.
  • Gizlenerek gitme.
  • İnfial vezninde, nidâ eden kimseye icabet etme.
  • Beli bükülenin beli doğrulması.
  • Meşhur olma.

intak-ı bilhak / intâk-ı bilhak / اِنْطَاقِ بِالْحَقْ

  • Allahın doğruyu söyletmesi.

intiaş

  • Yorgunluktan sonra canlılık hissetme. Canlılık.
  • Hastalıktan sonra iyileşip kalkma.
  • Geçinme.
  • (Yıkılan adam) doğrulup kalkma.

ırmak

  • Büyük akarsu, doğrudan doğruya denize dökülen nehir.

irşad / irşâd / ارشاد / اِرْشَادْ

  • Doğru yolu göstermek. Akli ve kalbi, mukni ve te'sirli eserler veya sözlerle gafletten uyandırıp hidâyet yolunu göstermek. Cadde-i kürba-yı Kur'aniye yolunda selâmetle devam ettirmek. Allah'a ibadet ve itaata kavuşturmak. Veli bir zâtın, bir kimsenin hidâyete ermesine vesile olması.
  • Doğru yolu gösterme.
  • Doğru yol gösterme.
  • Hidayete erdirme, doğru yolu gösterme. (Arapça)
  • İrşâd etmek: Hidayete erdirmek, doğru yolu göstermek. (Arapça)
  • Doğru yolu gösterme.

irşad edecek

  • Doğru yolu gösterecek.

irşad eden

  • Doğru yolu gösteren.

irşad edici

  • Doğru yol gösteren.

irşad etme

  • Doğru ve hak yolu gösterme.

irşad etmek

  • Doğru ve hak yolu göstermek.

irşad tariki / irşad tarîki

  • Doğruyu gösterme yolu.

irşad ve talim

  • Doğru yolu gösterme ve eğitim ve öğretim.

irşad-ı cumhur / irşâd-ı cumhur

  • Geniş halk kitlelerine doğru yolun gösterilmesi.

irşad-ı i'cazkarane / irşad-ı i'câzkârâne

  • Harika bir tarzda irşad edip doğru yolu gösterme.

irşad-ı nebevi / irşad-ı nebevî / irşâd-ı nebevi / اِرْشَادِ نَبَوِي

  • Hz. Peygamberin doğru yolu, hidayet yolunu gösteren uyarıları, öğütleri.
  • Peygamberimizin doğru yolu göstermesi.

irşadat / irşâdât

  • (Tekili: İrşad) İrşadlar. Hak ve hakikatı ve doğru yolu bildirmeler. İkazlar.
  • Nasihatler, doğru yolu gösteren sözler.

irşadat-ı aliye / irşâdât-ı âliye

  • Yüksek irşatlar, doğru yolu göstermeler.

irşadgah / irşadgâh

  • Doğru yolu gösterme yeri.

irşadkar / irşadkâr

  • İrşad eden, doğru yolu gösteren.

irşadkarane / irşadkârâne

  • İrşad ederek, doğru yolu göstererek.

irşak

  • Bir şeye dik bakma. Dosdoğru etme.

isa ruhullah / isâ ruhullah

  • İsâ Allah'ın ruhudur (Yani, Beytullah ifadesinde olduğu gibi, sebepler perdesini kaldıran bir tabirdir. "İsa (a.s.), babasız olarak doğrudan İlâhî kudretin tecellisiyle yaratılmıştır" demektir).

isabet

  • Doğruluk.
  • Rastlamak. Doğruca varıp erişmek. Doğru düşünmek, matluba uygun iş işlemek.

isabet-i fikr

  • Fikrin isâbeti, doğruluğu.

isabet-i kanuniye

  • Kanunî isabet, doğruluk.

isabet-i re'y

  • Fikir doğruluğu. İsabetli ve yerinde bir düşünce.

isabetkar / isabetkâr

  • Doğru rastlayan. İsabetli. (Farsça)

işaret

  • Bir şeyi bir vasıta ile (el, göz, kaş veya parmakla) göstererek bildirmek.
  • Nişan, alâmet, belli bir iz.
  • Ist: Doğrudan doğruya olmadan, hatırlatma suretiyle verilen emir.

isbat / isbât

  • Doğruyu delil göstererek meydana koymak. Delil ve şâhitle bir fikrin sıhhatını göstermek. İtiraf, ikrar ve tasdik etmek.
  • Sabit ve muhkem kılmak.
  • Bâki ve pâyidar eylemek.
  • Delil. Bürhan. Şâhit.
  • Sağlamlaştırma, dayanıklı hâle getirme. Delil ve şâhit göstererek bir sözün ve fikrin doğruluğunu ortaya koyma.
  • Tasavvuf yolunda ilerlerken Lâ ilâhe dedikten sonra illallah demek.

isbatiyecilik

  • Bu felsefe nazariyesine göre, isbat yolu ile yakîn, şüphesiz bilginin elde edilebilmesi, tecrübelerle müşahadelerle ve vakıalara istinaden mümkün olacağı iddia edilir. İsbat şeklini ve sahasını daraltıp sadece maddiyata münhasır kılan bu anlayış yalnız maddiyata ait mes'eleler için doğrudur.

ispat-ı sıdkı

  • Doğruluğunun ispatı.

istibhas

  • Bir şeyin doğruluk ve hakkâniyetini anlayabilmek için, iyice araştırıp tahkik etme.

istibsas

  • Bir haberin doğru olup olmadığını anlamağa çalışma.

istidad

  • Alışma, ünsiyet etme.
  • Doğrulma.

istigşaş

  • Nasihat edip öğüt veren ve doğru söyleyen kimseyi düşman sanmak.

istihbarat-ı mevsuka

  • Sağlam ve inanılır doğru haberler.

istikamet / istikâmet / استقامت / اِسْتِقَامَتْ

  • Hatt-ı hareketi doğru olmak. Doğruluk, nâmuslu hareket. Her işte itidal üzere bulunmak. Adâletten, doğruluktan ayrılmayıp, diyânet ve akıl içinde yürümek.
  • Allah'a kulluk etmek.
  • Bir şeyin bir tarafa doğru olarak uzanması.
  • Yön, cihet.
  • Doğrultu, yön.
  • Allahü teâlânın beğendiği, doğru, hak yolda bulunma.
  • Doğru yolda olma.
  • Doğru yol.
  • Doğruluk. (Arapça)
  • Dürüstlük. (Arapça)
  • Yön. (Arapça)
  • İstikamet vermek: Yön vermek. (Arapça)
  • Dosdoğru olma.

istikāmet / اِسْتِقَامَتْ

  • Dosdoğru olma.

istikamet vermek

  • Doğru yön vermek.

istikamet-i nazar

  • Görüşün doğruluğu.

istikametkarane / istikametkârâne

  • Doğru bir şekilde.

istikametle

  • Doğru bir şekilde.

istikametli

  • Doğru yolda olan.

istikbal-i kıble / istikbâl-i kıble

  • Kıbleye yönelme; namazda Mekke-i mükerremedeki Kâbe-i muazzamaya doğru durma.

istisdad

  • (Sedad. dan) Doğruluk, dürüstlük.

istisvab

  • (Savab. dan) Doğru bulma, mâkul görme, beğenme.

istisvaben

  • Beğenerek, doğru bularak, mâkul görerek.

istisvabgerde

  • Beğenilmiş. Doğru bulunmuş, tasvib olunmuş, mâkul görülmüş. (Farsça)

italik

  • Üstten sağa doğru yatık matbaa harfi. (Fransızca)

kafile-i sıddıkin / kafile-i sıddıkîn

  • Daima doğruluk üzere Allah'a ve peygambere çok sâdık olanların oluşturduğu topluluk.

kaide-i hakikat

  • Gerçek olan doğru prensip, doğru kural.

kasat

  • Davarın arka ayaklarının dik ve doğru olması.

kasd

  • Bir işi bile bile yapmak.
  • İsteyerek. Niyet ederek.
  • Niyet. Tasavvur.
  • İstikamet. Yolu doğru olmak.

kasti hüküm / kastî hüküm

  • Bir şeyin bizzat kendisi hakkında "bu doğrudur veya yalandır" şeklinde verilen hüküm; bilerek, birinci derecede karar konusu.

kavanin-i emriye / kavânîn-i emriye

  • Cenâb-ı Hakkın doğrudan emrinden gelerek vasıtasız işleyen kanunları.

kavanin-i hak / kavânin-i hak

  • Hakkın kanunları, şeriat yasaları, doğru kanunlar.

kavim

  • Doğru, dik, ayakta.
  • Dürüst.
  • İsabetli.
  • Boyu düzgün ve güzel.

kefur

  • Hakkı gizleyici, doğruyu gizleyen.

kem-ayar

  • Ayârı doğru olmayıp bozuk olan. Hileli, kalp. (Farsça)

kemal-i istikamet / kemâl-i istikamet

  • Mükemmel doğruluk, istikamet.

kemal-i sıdk / kemâl-i sıdk

  • Tam ve mükemmel doğruluk.

keramat-ı gaybiye / kerâmât-ı gaybiye

  • Allah'ın bir ikramı olarak gaybla ilgili verilen haberlerin doğru çıkması şeklinde gerçekleşen kerametler.

keramatü'l-evliyai hakkun / kerâmâtü'l-evliyâi hakkun

  • Evliyaların kerametleri doğru ve gerçektir.

keramet-i sadakat

  • Doğruluk ve bağlılığın kerameti.

kerempe

  • Yun. Denize doğru uzanan kayalık çıkıntı.
  • Dağın en yüksek yeri, tepesi.
  • Geminin baş tarafı.

keşakeş

  • Münâkaşa, çekişme. (Farsça)
  • Keder, hüzün, tasa, gam. (Farsça)
  • Sıkıntı, felâket, ıztırab. (Farsça)
  • Tereddüt, kararsızlık. (Farsça)
  • Pehlivanların birbirleriyle mücâdeleleri. (Farsça)
  • İki kişinin, bir şeyi birer uçlarından tutup, her birinin kendine doğru çekmesi. (Farsça)

keşef

  • Alın saçının ve kâkülün dâire şeklinde yukarı doğru devrik olması.

keşf-i sahih / keşf-i sahîh / كَشْفِ صَحِيحْ

  • Doğru olarak perdeli hakîkati görme.

keşfiyat-ı sadıka

  • Doğru keşifler; manevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme.

kevser-i fesahat

  • Dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılmasından doğan tatlılık, doygunluk.

kıble açısı

  • Bir beldeden güney veya kuzeyden kıble istikâmetine çıkan iki doğru arasındaki açı.

kinaye / kinâye

  • Doğrudan doğruya değil, dolaylı anlam taşıyan söz.

kıst

  • Ölçü ve tartıda doğru davranma.
  • Pay, parça.
  • Parça parça verilen bir şeyin bir defada ödenmesi.
  • Pay. Hisse. Nasib. Kısım. Mizan. Rızık. Kısım kısım verilen bir hediyenin, borcun her defada verilen bir parçası. Tartı ve ölçüde doğruluk. Adalet etmek.

kıstas

  • Mizan, ölçü. Büyük terazi. Kıyamet günündeki büyük terazi.
  • Mânevi değer ve kıymet ölçüsü.
  • En doğru tartan.
  • Taksit. Taksit ile ödenen şey.

kıvam

  • Olgunluk derecesi. Her şeyin en uygun hali.
  • Mâyi bir şeyin koyulaşmış hali.
  • Tav.
  • Durma.
  • Çağ.
  • Bir şeyin nizamı.
  • Doğrular. Dikler. Dik ve doğru çizgiler.

kıyas

  • Benzetmek, karşılaştırmak, mukâyese. İki şeyi birbiri ile karşılaştırmak. Benzeterek hüküm ve muhâkeme etmek.
  • Man: Doğru kabul edilen iki hükümden bir üçüncü hükmü çıkarmak.
  • Fık: İki belli şeyden birinin mahsus olan hükmünü, yâni, bu hükmün mislini, aralarındaki müttehid ille

kıyas-ı akim / kıyas-ı akîm

  • (Mantık) Neticesiz veya doğru netice vermeyen kıyas (meselâ, kitap matbaanın telifi, eseri demek).
  • Man: Neticesiz veya doğru netice vermeyen kıyas.

kıyas-ı kat'i / kıyâs-ı kat'i

  • Doğru sonuç veren kıyas.

kıyas-ı maalfarık / kıyas-ı maalfârık

  • Birbirine benzemiyen şeyler arasında yapılan kıyas. Yani, doğru olmayan ve hakikata uymayan mukayese.

kudsiyet

  • Kutsallık; Cenâb-ı Hakka mensup ve doğrudan Ona bağlı olma; Kur'ân gibi.

kur'an-ı mürşid / kur'ân-ı mürşid

  • Doğru yolu gösterici Kur'ân.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kutb

  • İşlerin görülmesine veya insanların doğru yolu bulmasına vâsıta kılınan büyük zât. Dünyâ işleri ve madde âlemindeki olaylarla alâkalı olana medâr kutbu (kutb-ül-aktâb), din ve irşâd işi ile vazîfeli kılınana irşâd kutbu denir.

kutb-i irşad / kutb-i irşâd

  • İnsanların irşâdına (doğru yolu bulmasına) ve hidâyetine (saâdete ve kurtuluşa ermesine) vesîle kılınan zâtların reisi.

kutbü'l-irşad

  • Büyük irşad edici, doğru yolu gösteren.

kutr

  • Taraf. Canib.
  • Nahiye. Mahal. Arzın veya semânın bir ciheti.
  • Çap.
  • Bölük. Bölge.
  • Geo: Dairenin merkezinden geçip onu iki müsavi kısma bölen doğru parçası, çap.

kütüb-i sitte

  • Altı kitab. Kur'ân-ı kerîmden sonra, İslâm dîninin ikinci kaynağı olan hadîs-i şerîfleri ihtivâ eden ve doğruluğu İslâm âlimleri tarafından tasdîk edilen altı hadîs kitâbının hepsine birden verilen ad. Bunlar; İmâm-ı Buhârî'nin Sahîh-i Buhârî'si, İmâ m-ı Müslim'in Câmi'us-Sahîh'i, İmâm-ı Mâlik'in Mu

kütüb-ü sahiha

  • Doğru, güvenilir hadis kitapları.

kütüb-ü sitte-i hadisiye / kütüb-ü sitte-i hadîsiye

  • Hadise dair yazılan en sahih, en doğru ve kabul görmüş altı büyük hadis kitabı.

kütüb-ü sitte-i hadisiyye

  • Hadise dair altı Kitab. Bu eserler en çok tetkik edilmiş, en sahih, en doğru ve mu'teber hadis kitablarıdır.1- Sahih-i Buhâri. Müellifi: Hâfız Ebu Abdullah Muhammed İbn-i Câfii-i Buharî'dir. Sahih hadisleri tesbit için İslâm ilim merkezlerini dolaşmış, hadis âlimlerinden istifade etmiştir. Cumhurun

kütüb-ü sitte-i sahiha

  • Doğru ve güvenilir olan altı büyük hadis kitabı (Sahih-i Buhari, Sahîh-i Müslim, İbn-i Mâce, Ebû Davud, Tirmizî ve Neseî).

kuvve-i ile-l merkeziye

  • Muhitten (etraftan) merkeze doğru gelen çekme kuvveti. (Kuvve-i anil-merkeziyenin zıddıdır.)

laalik

  • Doğrulukla kalkıp durmak.

lahn

  • Hatâ etmek, doğrudan sapmak. Çoğulu elhândır.
  • Tecvîd ilminde, tecvîd kâidelerine uymamaktan doğan okuyuş hatâsı. Fıkıh kitablarında namaz kılanın namazın farzlarından olan kırâette yaptığı hatâ zelletül-kârî adı altında incelenmiştir.
  • Tegannî, sesi mûsikî perdelerine uydurmak için, mâ

lisan-ı sadık / lisan-ı sâdık

  • Doğru söyleyen lisan.

lut

  • Hz. İbrahim'in kardeşi Harran oğlu Lut (A.S.) onunla beraber Bâbil diyarında Şam yakasına geçmişti. Sodom nahiyesine peygamber oldu. Bu nâhiyenin ahalisi ehl-i küfr ve fücur idi. Yolsuz giderlerdi ve hiçbir kavmin yapmadığı fuhşiyatı yapalardı. Hz. Lut, onları doğru yola dâvet etti, dinlemediler ve

lutf-u irşad / lûtf-u irşad

  • Doğru yolu gösterme lütfu, nimeti.

lütf-u irşad

  • İyilik ve bağışla doğru yola erdirme.

ma'deletgüster

  • İnsaflı, adaletli, vicdanlı ve doğru kimse. (Farsça)

ma'deletperver

  • Doğru, insaflı, adaletli ve vicdanlı kimse. (Farsça)

ma'nevi hastalık / ma'nevî hastalık

  • Kalbe gelen yanlış îtikâd (inanç); insanın doğruyu, gerçeği görmesine mâni olan perde; îtikâdî bozukluk ve düşünce. Dünyâya ve haramlara düşkün olma; kibir ve riyâ gibi kalb hastalığı.

ma'nevi miras / ma'nevî mîrâs

  • Âlem-i emrdeki (gözle görülmeyen âlemdeki) şeyler yâni îmân, mârifet (tanıma, bilme), rüşd (doğru yolda olmak) gibi nîmetler (güzellikler, iyilikler).

ma'tuf

  • Eğilmiş, bir tarafa doğru çevrilmiş.
  • Birine isnat olunmuş, yöneltilmiş.

maal-farz

  • Farzedilerek. Doğruluğu kabul edilmekle. Kabul edilmiş sayılmakla.

maani-yi irşadiye / maânî-yi irşâdiye

  • Doğru yolu gösteren ifadeler.

maden-i hakikat

  • Gerçeklerin ve doğruların kaynağı.

maden-i sıddıkiyet

  • Doğruluğun ve sadakatin kaynağı.

magdub

  • Hiddet ve gadaba uğramış. Doğru ve hak dini tanıyamamış ve rahmetten mahrum kalmış. Lütf-u İlâhîden mahrum olmuş.
  • Fık: Gasbolan mal.

mağlata-i vehmiye / mağlâta-i vehmiye

  • Vehmin yanlışı doğru göstermesi, olmayan bir şeyi varmış gibi tasvir etmesi.

maglata-i vehmiyye

  • Vehmin, insanı yanıltmak için yanlışı doğru göstermesi.

mahamil-i sahiha

  • Bir söze yüklenen sahih, doğru ve güvenilir mânâlar.

mahluce

  • Rey ve fikri doğru olmak.

mahmil-i sahih

  • Bir şeye yüklenilen doğru ve sağlam mânâ, hüküm.

mahreçsiz

  • Harfleri doğru çıkarmadan.

mahz-ı hak

  • Hakkın, doğrunun kendisi.

mahz-ı hidayet / mahz-ı hidâyet

  • Tam bir hidâyet, doğru yol.

maile / mâile

  • Coğ: Dağların bir yana doğru alçalıp giden taraflarından her biri.
  • Eğri, eğilmiş.

makam-ı irşad

  • Tebliğ, doğru yolu gösterme makamı.

makam-ı tasdik

  • Doğruluma makamı, konumu.

makàsıd-ı irşadiye-i kur'aniye / makàsıd-ı irşadiye-i kur'âniye

  • Kur'ân-ı Kerimin doğruluğu gösterme, uyarma maksatları.

makrun-u sıhhat

  • Sıhhat ve hakikata yakın. Doğruluk derecesi fazla.

mana-yı irşadi / mânâ-yı irşadî

  • Doğru yolu gösterici mânâ.

manevi tevatür / mânevî tevatür

  • Yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun bir hadis-i şerifi mânâ yönünden aktarması veya aktarılırken susmak suretiyle doğruluğunu tasdik etmesi.

mantık

  • (İntak. dan) Konuşturan, söyleten.
  • Doğru muhakeme ve doğru düşünceyi öğreten ilim. Akıl kaidesi.
  • Akıl, nutuk, söz.
  • Konuşma, düşünce, söz.
  • Doğru muhâkeme ve doğru düşünmeyi öğreten ilim.

masadak / mâsadak

  • Bir sözü veya hükmü tasdik eden husus. "Söylendiği gibi, denildiği şekilde, doğru, sâdık, olduğu gibi, muvâfıktır, mutâbıktır, tıpkısı" gibi mânâlara gelir. Mânânın fertlerine de mâsadak denilebilir.
  • Doğrulayıcı.
  • Bir sözü onaylayan, doğrulayan.

masduk / masdûk

  • Doğruluğu kabul edilmiş, tasdik edilmiş.
  • Doğruluğu kabul edilmiş, tasdik edilmiş.

masduka

  • (Çoğulu: Masdukat) Doğru söz. Hakikat ve gerçek olan kelâm.

maslahat-ı irşad-ı umumi / maslahat-ı irşad-ı umumî

  • Herkese doğru yolu göstermenin gerektirdiği hikmet.

mebsuten mütenasib

  • Birbirlerine nisbetli olan iki şeyden birinin artmasıyla, diğerinin de aynı nisbetle artması; veya eksilmesiyle diğerinin de eksilmesidir. Doğru orantılı.

mebsuten mütenasip / mebsûten mütenasip

  • Doğru orantı; birbirine bağlı olan ve biri arttığında öteki de artan iki büyüklük arasındaki nispet.

mecma-i hakikat

  • Hakikatlerin, doğruların toplandığı yer.

medar-ı istikamet

  • Doğruluk kaynağı.

medar-ı sıdk ve kizb

  • Doğruluk ve yalana zemin oluşturacak şey.

medeniyet-i hakikiye

  • Gerçek ve doğruların hakim olduğu medeniyet.

mef'ul-ü sarih

  • Doğrudan doğruya mef'ul demektir. Bir harf-i cerle ifâde olunmaz. "Nuri dalı kırdı" cümlesinde "dal" mef'ul-ü sarihtir. "Nuri daldan düştü" dersek, bunu arapça ifâde için (min) harf-i cerri ile söyleyebiliriz. İşte böyle harf-i cerle söylenen mef'ullere, "mef'ul-ü gayr-i sarih" denir. Bunlar mef'uld

mefhum-u muvafık

  • Doğrudan anlaşılan mânâ.

mehave

  • Doğru.
  • İnce olmak.

mekzebe

  • Yalan söz, doğru olmayan kelâm. Palavra.

meltem

  • Yaz mevsiminde karadan denize doğru esen rüzgâr.

menba-ı hak

  • Hakkın ve doğrunun kaynağı.

menhec-i sedad / menhec-i sedâd

  • Doğruluk yolu. Sırât-ı müstakim.

meraşid

  • (Tekili: Merşed) Gaye ve maksada ulaştıran doğru yollar.

merşed

  • Hakiki maksada ulaştıran doğru yol.

mertebe-i irşad

  • İrşad derecesi, doğru yolu gösterme derecesi.

meş'ale-i hidayet

  • Hak ve doğru yolu gösteren meş'ale, ışık.

meşari'

  • Caddeler. Doğru ve açık yollar.
  • Su akan oluklar.

meşi / meşî

  • Yürüyüş. Gidiş. Doğru yola gitmek.

meşru'

  • Doğru. Hak. Şeriatın kabul ettiği. Haram ve yanlış olmayan.

mesuk-un leh

  • Bir mânaya sevk olan, mânaya göre söylenen söz. Asıl mevzu (siyaka doğru) ve maksad için söylenen söz.

mevzu

  • Konulmuş.
  • Konu.
  • Doğru olmayan, uydurma.

mevzu'

  • Bahis. Üzerinde durulan mes'ele.
  • Aşağılanmış olan.
  • Konulmuş. Vaz olunmuş.
  • Uydurma. Doğru ve hakikat olmayan.
  • Geçer olan, muteber, işlemekte olan, câri.

meyletmek

  • Bir tarafa doğru eğilmek. Bir tarafa yönelmek.
  • Sevgisini vermek, eğilmek. Gönül vermek.

meylü'l-istikmal / meylü'l-istikmâl

  • Mükemmelliğe doğru ilerleme ve gelişme eğilimi.

mezheb-i hak

  • Doğru mezhep.

mihaniki kıraet / mihanikî kıraet

  • Kelimeleri, terkibleri doğru telâffuz etmekle beraber ezber dersi dinletiyormuş gibi çabuk çabuk okumaktır. Böyle okuyuş dinleyene bir şey anlatmaz. Ancak okuyanın mevzuu kavramış olduğunu anlatır. Öyle kıraet bir makinanın duygusuz işlemesine benzetilir.

mihver

  • Dünyanın kuzey ve güneş kutbu arasından geçtiği farz olunan hat, dönen bir şeyin ortasından geçen mil. Düzgün geometrik şekilleri iki eşit kısma ayıran doğru çizgi. Çark ve tekerlek gibi dönen şeylerin ortasından geçen mil. Merkez.
  • Mat: Üzerinde bir müsbet ciheti var farzedilen sonsu

mıknatıs

  • yun. Demir ve benzeri mâdenleri kendine çekici hususiyeti bulunan câzibe.
  • Başka te'sir altında kalmadan kuzey ve güney kutuplarına doğru yönünü değiştiren demir çubuk. (İki kutbu bulunan bu mıknatıslı çubuğun şimale bakan kısmına şimal (kuzey) ucu, cenuba çekilen ucuna da cenub (güne

minhac-ı hidayet

  • Doğru yol. Hidayet yolu.

minhac-ı kavim-i ehl-i sünnet / minhâc-ı kavîm-i ehl-i sünnet

  • Doğru esaslar üzerine kurulmuş olan Ehl-i Sünnet yolu.

mısdak / mısdâk

  • (Sıdk. dan) Bir şeyin doğru olduğunu isbata yarayan şey. Tasdik âleti.
  • Alâmet. Tavır. Tarz. Düstur.
  • Değer ölçüsü.
  • Doğrulayıcı delil, ölçüt, kriter.

mıstar

  • Yazının güzelliğine, düzgünlüğüne yarayan âlet. Yazı yazarken satırları doğru gösterebilmek için lâzım olan çizgileri yapmağa yarayan âlet.
  • Sıvacıların bir âleti.

mizan

  • Terazi, ölçü, tartı.
  • Akıl, idrak, muhakeme. Mikyas.
  • Fık: Mahşerde herkesin amellerini tartmağa mahsus bir adâlet ölçüsü olup, hakiki mâhiyeti ancak âhirette bilinecektir.
  • Mat: Yapılan hesabın doğruluğunu anlamak için yapılan diğer bir hesap. Sağlama.

mu'temed

  • Kendine güvenilen. İtimad edilen kimse. Kendinden emin olunan. Ziyadesiyle doğru ve müstakim olan.

mu'tesif

  • (Asf. dan) Zulüm yapan. Doğru yoldan ve adaletten ayrılıp haksızlık yapan.

mübin / mübîn

  • Açık, vâzıh, âşikâr. Ayân kılan, beyan ve izah eden.
  • Dilediğine doğru yolu gösteren.
  • Hak ile bâtılın arasını tefrik edip, ayıran. Hakkı hakkınca beyan ve izhar eden. (Mübin, bâne mânasına "ebâne" den beyyin, gayet açık, parlak demek olduğundan, Kitab-ı Mübin i'cazı zâhir olan

mücessime

  • Kur'ân-ı kerîmdeki müteşâbih (mânâsı kapalı) âyetleri, zâhir (görünen)mânâsına göre açıklayıp, Allahü teâlânın el ve yüz gibi organlarının bulunduğunu, dolayısıyla madde ve cisim olduğunu iddiâ ederek doğru yoldan ayrılan bozuk fırka. Bu fırkaya müşe bbihe de denir.

müctehid-i müstekıl

  • Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden doğrudan hüküm çıkarabilen ve kendine mahsûs kâide ve usûl koyan mezheb sâhibi müctehid. Buna, mutlak müctehid de denir.

müdafaat-ı kat'iye ve hakikiye

  • Doğru ve tereddüde imkân bırakmayan savunmalar.

müdessi / müdessî

  • Baştan çıkartan. Doğru yoldan saptıran.

mudıll

  • Dalâlete düşüren, doğru yoldan çıkarıp, eğri yola saptıran mânâsına, Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından, güzel isimlerinden.

mudille

  • (Dalâlet. den) Baştan çıkaran, azdıran, doğru yoldan saptıran.

müeyyed

  • Te'yid edilmiş. Doğrulanmış. Kuvvetlendirilmiş. Sağlam. Sağlamlaştırılmış. Tekzib edilmemiş. Yardım görmüş.
  • Desteklenen, doğrulanan.

müeyyid

  • Te'yid eden. Doğrulayan. Sağlamlaştıran. Yardım eden. Kuvvet veren.

müfessir-i hakiki / müfessir-i hakikî

  • Gerçek müfessir; Kur'ân-ı Kerimi tam ve doğru olarak açıklayan hadis.

mugalata

  • (Galat. dan) Karşısındakini yanıltmak için söz söylemek. Doğruya benzer yanlış sözler. Safsata. Hatalı ve yanlış söz. Demagoji.
  • Man: Vehimlerden terekküb eden kıyastır.

muhakkak / محقق

  • (Hakk. dan) Hakikatı ve gerçeği belli olmuş. Tahkik edilmiş. Doğru.
  • Mutlaka ne olursa olsun.
  • Doğru. (Arapça)
  • Kesin. (Arapça)
  • Mutlaka. (Arapça)

muhammed-ül-emin / muhammed-ül-emîn

  • "Doğru sözlü ve güvenilir" mânâsına Peygamber efendimizin lakabı.

muhatabane / muhatabâne

  • Doğrudan kendisine hitap olunurcasına.

muhbir-i sadık / muhbir-i sâdık / مُخْبِرِ صَادِقْ

  • Doğru sözlü haber verici, peygamber.
  • Hep doğru söyleyici, doğru haber verici mânâsına Muhammed aleyhisselâm.
  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi. Diğer Peygamberlere de denebilir. Çünkü hepsi sâdık, sağlam, doğru haberleri insanlara ulaştırmışlar, kendilerine bildirilenleri aynen bildirmişler, insanları doğruluğa, felâha, hakka, hakikata, imana dâvet etmişlerdir.
  • Doğru haber veren.

muhlis

  • Hâlis olan. İhlâsı kazanmak için gayret gösteren, samimi ve itikadı doğru olan. Her hâli içten ve riyâsız olan. Katıksız.
  • Halis, katkısız, dosdoğru, her hali içten ve gönülden olan, ihlâs sahipleri, samimi ve doğru olanlar.

mühtedi / mühtedî

  • Hidayete ermiş olan. İslâmiyete girmiş olan. Doğru yolu seçen. Hak dinine girmiş olan.
  • Sonradan hidâyete eren, doğru ve hak yolu kabul eden.

mükabere / mükâbere

  • (Kibr. den) Kendi sözünün haksızlığını ve karşısındakinin doğruluğunu bildiği hâlde kabul etmemek ve nizâ çıkarmak, kavga etmek. Kendini büyük görmek.
  • Büyüklük taslayarak doğruyu kabul etmeme.
  • Hakkı, doğruyu işitince, kabûl etmemek, inâd etmek, kendini büyük görmek.

mükabere etme / mükâbere etme

  • Büyüklük taslayarak doğruyu kabul etmeme; göz göre göre inkâr etme.

mükabir / mükâbir

  • Kendini büyük gören, karşısındakini küçümsüyerek, doğru sözünü kabul etmeyen. Haksız olduğu hâlde hak iddiasında bulunan.
  • Büyüklük taslayarak doğruyu kabul etmeyen; göz göre göre yalanlayan.

mukavvim

  • Kıvama getiren. Biçimine koyan. Tesviye ve tanzim edici. Eğriyi doğrultucu.

mukırr

  • (Karâr. dan) Doğruyu ve gerçek olanı söyliyen. Kabahat veya ayıbını gizlemeden söyliyen.
  • Fık: Birinin, kendisinde hakkı olduğunu haber veren kimse.

mukteza-yı hak ve hakikat

  • Hak ve hakikatin, doğru ve gerçeğin gereği.

mumil / mumîl

  • Bir tarafa doğru eğen. Meylettiren.

mün'adil

  • (Adul. dan) Doğru yoldan sapan. Cayan.

mün'atıf

  • Bir tarafa doğru teveccüh etmiş. Meyillenen, bir tarafa yönelen. Mütemâyil, meyledici.

münazara / münâzara

  • Doğruyu ortaya çıkarmak maksâdı ile karşılıklı olarak yapılan ilmî konuşma. Bir mes'eleyi belli kâideler dâhilinde karşılıklı inceleme, bir mes'ele hakkında yapılan karşılıklı konuşma.

müncer / مُنْجَرْ

  • Bir tarafa doğru çekilip sürüklenen, sona eren.

mürsel hadis / mürsel hadîs

  • Sahâbe-i kirâmın (Resûlullah efendimizin sohbetinde yetişen mübârek insanların) ismi söylenmeyip, Tâbiîn'den (Sahâbe-i kirâmı görüp, sohbetinde yetişen kimselerden) birinin, doğruca, Resûl-i ekrem buyurdu ki, diyerek bildirdiği hadîs-i şerîfler.

mürselin / mürselîn

  • Gönderilenler. Peygamberler. Allah tarafından insanların doğru yola çıkarılmaları için gönderilen elçiler.

mürşid / مرشد / مُرْشِدْ

  • (Rüşd. den) İrşad eden, doğru yolu gösteren, gafletten uyandıran. Peygamber vârisi olan, kılavuz. Tarikat piri, şeyhi.
  • Doğru yol gösteren, rehber.
  • İrşâd eden, doğru yolu gösteren rehber zât. İyi bir müslüman olmaları için, insanları terbiye eden, âlim ve velî.
  • Şeyh. (Arapça)
  • Doğru yolu gösteren, irşad eden. (Arapça)
  • Doğru yolu gösteren.

mürşid-i ekber

  • En büyük mürşid, doğru yolu gösteren.

mürşid-i ekmel

  • En mükemmel rehber, doğru yol gösteren.

mürşid-i mutlak / مُرْشِدِ مُطْلَقْ

  • Mutlak irşad edici, doğru yolu gösteren.
  • Her yönüyle doğru yolu gösteren.

mürşid-i rabbani / mürşid-i rabbanî / مُرْشِدِ رَبَّان۪ي

  • Terbiye edici Allah'a ait doğru yolu gösteren.

mürşid-i umumi / mürşid-i umumî

  • Herkese her yönden doğru yolu gösteren, genel mürşid.

mürşidan / mürşidân

  • İrşad edenler, doğru ve hak yolu gösterenler.

mürşidane / mürşidâne

  • İrşad edici olarak, hak ve doğru yolu göstererek.

mürşidin / mürşidîn

  • (Tekili: Mürşid) Mürşidler, doğru ve selâmetli yolu gösteren kimseler.

mürşidlik

  • İrşad etme, doğru yolu gösterme.

musaddak / مُصَدَّقْ

  • Doğruluğu tasdik edilmiş. Sadakati ve doğruluğu tanınmış, isbat edilmiş olan.
  • Doğrulanan.
  • Doğrulanan.

musaddık

  • Tasdik eden. İmzalayan.
  • Doğruluğunu kabul eden.
  • Tasdik edici, doğrulayıcı.

musaddıkane / musaddıkâne

  • Tasdik eder tarzda, doğrulayıcı şekilde.

müsaraa

  • (Çoğulu: Müsâraât) Acele etmek. Bir şeye doğru koşmak. Sür'atle teşebbüse geçmek.

müsbet hareket

  • Doğruluğu âşikâr olan ve belli ve isbat edilebilen; doğru düşünenlerin kabul edebileceği kanun ve nizama uygun hareket.
  • Allah'ın (C.C.) emrine uygun, tahribkâr ve tecavüzkâr olmayan, yapıcı ve tâmir edici tarzda olan, mizan, adâlet ve insafa uyan hareket.

müsbet ilimler

  • (Pozitif ilimler) Tecrübe ve müşâhedeye dayanan ve nazari olmayan maddi ilimler. Herkesin kabul ettiği ve isbat vasıtaları ile doğruluğu isbat edilen ilimler.

müsbit

  • İsbat eden, tesbit eden. Hakikat olduğunu, doğruluğunu belli eden.

müsedded

  • (Sedad. dan) Uzunlamasına doğrultulmuş.
  • İstikametle amel eden kişi.

müseddid

  • (Sedd. den) Tıkayan, sed yapan.
  • Tıkanmış, sed yapılmış, mesdud.
  • (Sedad. dan) Doğrultan. Doğru yola sevkeden.

müselhab

  • Müstakim, doğru.

müsellem

  • (Selm. den) Teslim olunmuş olan, doğruluğu şeksiz kabul edilen. Herkes tarafından kabul edilip emniyet ve itimad edilen.
  • Tasdik edilip inkâr edilmeyen.
  • Ayıplardan teberri olunmuş.
  • Doğruluğu şüphesiz kabul edilmiş.
  • Teslim edilmiş, verilmiş.
  • Doğruluğu herkesçe kabul edilmiş.
  • Doğruluğu kabul edilen, teslim edilmiş.

müsellemat / müsellemât

  • (Tekili: Müsellem) Doğruluğunda şüphe edilmeyen umumi bilgi ve kaideler. İslâmiyete ait, sağlamlığında şüphe olmayan esâslar.
  • Man: Dinleyenin hemen münakaşasız kabul ettiği kaziyeler.
  • Doğruluğu kabul edilen şeyler.

müsellemat-ı şer'i / müsellemât-ı şer'î

  • Doğruluğuna şüphe olmayan, şeriatın hükümleri; kabul ve tasdik edilmiş genel düsturları.

müselleme

  • Herkes tarafından kabul edilen; doğruluğu, gerçekliği herkesçe kabul edilmiş olan.

musib / musîb

  • İsabetli, doğru.
  • İsâbetli, yanılmayan, doğru.
  • Resul-i Ekremin (A.S.M.) isimlerinden birisi.
  • İsabetli, doğru.

müstakim / müstakîm

  • (Kıyam. dan) Doğru, istikametli.
  • Eğri olmayan, düz, dik.
  • Hilesiz, temiz.
  • Doğru, düzgün.
  • İstikamet üzere olan, dosdoğru olan.

mustakim / مستقيم

  • Doğru, düz, dosdoğru. (Arapça)

müstakim / müstakîm / مُسْتَق۪يمْ

  • Dosdoğru.

müstakimane / müstakimâne

  • İstikametle, dosdoğru, düzgün biçimde.
  • Dosdoğru olarak.
  • Doğrulukla, namuslulukla, adâlet dâiresinde. (Farsça)

müstakime

  • İstikametli, dosdoğru.

müstasveb

  • (Savâb. dan) Doğru sayılmış, mâkul görülmüş.

müstasvib

  • (Savâb. dan) Doğru sayan, mâkul gören.

müsteclib

  • (Celb. den) Kendine doğru çeken. İsticlâb eden.

müstehdi / müstehdî

  • (Hedy ve Hidâyet. den) Hak yolu, doğru yolu, müslümanlık yolunu isteyen.

müstekim / müstekîm

  • Doğruluk üzere olan, doğru yolda yürüyen. Doğrulukla sıfatlanmış kimse.

müsteknih

  • (Künh. den) Künhünü, doğrusunu ve esâsını araştıran.

müsterşid

  • (Çoğulu: Müsterşidîn) (Rüşd. den) Doğru yolun gösterilmesini ve irşad edilmesini isteyen.

müsterşidane / müsterşidâne

  • Doğru yolun gösterilmesini isteyene yakışır surette. (Farsça)

müsterşidin / müsterşidîn

  • (Tekili: Müsterşid) Doğru ve hak yolun gösterilmesini, irşad edilmesini isteyenler.

müstevi

  • Düz. Her tarafı bir, doğru. Tesviye görmüş.
  • Düzlem.
  • Gr: Müennes ve müzekkeri bir olan isim. Sıfat.

mütamettia

  • Kâr eden, kazanan, kârlı. (Doğrusu: Mütemettia)

mutasaddıkin / mutasaddıkîn

  • (Tekili: Mutasaddık) Sadaka verenler. Tasadduk edenler.
  • Sâdık ve doğru olduğu anlaşılanlar.

mütearife

  • Herkesin bildiği. Tanınmış. Meşhur. Doğruluğu âşikâr.
  • Man: İsbatı icab etmeyen söz.

müteassif

  • Doğru yoldan sapan.

mütehakkık

  • Tahakkuk eden, doğruluğu meydana çıkan.
  • Doğrulanan.

müteheddi

  • (Hidyet. den) Hediye gönderen.
  • Hidâyete eren, doğru yola giren. İslâm dinini kabul edip müslüman olan.

mütekavvim

  • Bozuk iken düzelen, eğri iken doğrulan.
  • İyi idâre edilen.
  • Sağlam, muhkem.
  • Müesses, te'sis edilmiş, kurulmuş.

mütemayilen imtidad

  • Eğimli olarak birleşme noktasına doğru uzaması.

mütereşşid

  • (Reşad. dan) Doğru yola girmiş olan.

mütesallik

  • Etrâfındaki şeylere dolanarak yukarı doğru çıkan, tırmanan.

mütevatir

  • Çok kimselerin naklettikleri haber. Yaygın haber. Herkesin veya alâkadarların işitip doğruluğunu kabul ettikleri kat'i, şüphesiz, sağlam haber. Yalan üzerine birleşmeleri aklen mümkün olmayan bir cemaatın bir hâdise hakkında verdikleri haber.

mütevatir-i bilmana / mütevâtir-i bilmâna

  • Mânevî tevatür; yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun bir haberi, olayı veya hadis-i şerifi mânâ yönünden aktarması veya aktarılırken susmak sûretiyle doğruluğunu tasdik etmesi.

müteveccih

  • Yönelmiş, dönmüş. Bir yere doğru yola çıkan.
  • Birisine karşı iyi düşünce ve sevgisi olmak. İhsan ve iltifat üzere olmak.
  • Pir-i fâni olmak.

müttekın

  • Mutmain. İyice bilen, doğruluğunu, hakikatini tamamlayan. Ayn-el yakin bilen.

müvecceh

  • Yüzü bir tarafa döndürülmüş.
  • Uygun. Doğru.
  • Herkesin teveccüh ettiği, makbul, münasib.

müveccih

  • Doğrultan, bir tarafa döndüren.

na-dürüst

  • Doğru olmayan. Eğri. (Farsça)
  • Sağlam, dürüst ve gerçek olmayan. (Farsça)
  • Yanlış, haksız. (Farsça)

na-dürüsti / na-dürüstî

  • Gerçek olmama, doğru olmama. (Farsça)

na-hencar

  • Doğru olmayan. (Farsça)

na-rast

  • Eğri. Doğru olmayan. (Farsça)

na-savab

  • Doğru olmayan, yanlış. (Farsça)

nahencar / nâhencâr / ناهنجار

  • Doğru olmayan, uygun olmayan. (Farsça)

nakkad

  • Doğruyu yanlıştan ayıran kimse.

nakl-i sahih

  • Bir hadis-i şerifin Peygamber Efendimizden (a.s.m.) doğru ve sağlam kanallarla aktarılması.
  • Doğru, şüphesiz gelen haber nakli.

nakl-i sahih-i

  • Bir hadis-i şerifin Peygamber Efendimizden (a.s.m.) doğru ve sağlam kanallarla aktarılması.

nakl-i sahih-i kat'i / nakl-i sahih-i kat'î

  • Bir hadis-i şerifin Peygamber Efendimizden (a.s.m.) doğru ve sağlam kanallarla aktarılması.

namuskar / namuskâr

  • Namuslu. (Farsça)
  • Doğru adam. (Farsça)

nasba

  • Doğru boynuzlu koyun ve keçi.

nasıf

  • Geo: Açıyı iki eşit parçaya bölen doğru. Açı ortayı.

nassi / nassî

  • Nass'a ait. Her türlü şübhe ve tereddüdün ve tenkidin üstünde tutulacak şekilde olan kesinlik, kat'ilik, açıklık. Bedahet.
  • Âyet ve hadisle doğruluğu sâbit olan.

nassiye

  • (yun: Dogmatizm) Fls: Bir görüşün doğruluğuna peşin olarak inanan ve bu inanışlarını tenkide tabi tutmayanların düşünüş tarzı. Son heceleri .. izm ile biten görüşler, taraftarlarınca peşin olarak kabul edildiklerinden birer dogmatik görüş örneğidir. Meselâ; komünizm, materyalizm, darvinizim, birer d

natık-ı sadık / nâtık-ı sâdık

  • Dosdoğru konuşan.

nazar-ı hak

  • Gerçek, doğru bakış.

nazariyat / nazariyât

  • Teoriler, doğruluğu ispat edilmemiş görüşler.

nazariyyat / nazariyyât

  • (Tekili: Nazariye) Görüşler. Düşünceler. Doğruluğu isbat edilmemiş ilmi görüşler.

neam, la / neam, lâ

  • Evet, hayır. "doğru; fakat, meselenin içinde senin hatırına gelmeyen şu da var" manasındadır.

neam-la

  • Evet, hayır. " Doğru fakat, mes'elenin içinde senin hatırına gelmeyen şu da var." mânâsınadır.

nebiyy-i sadık / nebiyy-i sâdık

  • Doğru söyleyen nebî; Hz. Muhammed (a.s.m.).

nef'

  • Fayda, yararlılık.
  • Fls: Faydacılık. Yani: Bir şeyin doğru olup olmadığını, o şeyin faidesine göre değerlendiren yanlış bir nazariyedir. Kudsi dinimiz olan İslâmiyette ise: Bir şeyin doğru veya yanlış; iyi ve kötü olması, Allahın emir ve nehyine tâbidir.

nefs-i hidayet

  • Hidayetin kendisi; doğru ve hak yola erişmenin kendisi.

nefs-i natıka / nefs-i nâtıka

  • Konuşan öz, insan; doğru ile yanlışı birbirinden ayıran insan mahiyetinde bulunan nur, aklî ve naklî meselelerin alâkalarını hissetmeye ve anlamaya kabiliyeti olan insan ruhu, insan.

nehc

  • Yol, usul.
  • Doğru yol.

nehhac

  • (Nehc. den) Kılavuz, rehber, mürşid. Doğru yolu gösterici.

neseb

  • Soy, şecere. Çocuğu ana ve babaya bağlayan kan bağı. Ekseriya baba yönünden olan yakınlık için kullanılır. Babalar ve yukarıya doğru büyük babalar ile oğullar ve aşağıya doğru oğullar arasındaki alâkaya amûdî yakınlık; erkek kardeşler ile bunların oğ ulları ve amca oğulları arasındaki alâkaya ufkî y

nesuc

  • Üstünde yük doğru durmayan deve.

nikukar / nikukâr

  • İşleri doğru ve iyi olan, iyi işli. (Farsça)

nişane-i tasdik

  • Doğruluğunu gösteren işaret.

nısf-ı kutr

  • Dairenin merkezinden geçen ve onu iki eşit kısma ayıran doğru çizginin yarısı. Yarı çap.

niyet-i sadıka / niyet-i sâdıka / نِيَتِ صَادِقَه

  • Doğru niyet ve düşünce.
  • Doğru, samîmî niyet.

normal

  • Kanun, usul ve âdetlere uygun olan. Uygun. (Fransızca)
  • Mat: Bir eğri çizgiye teğet olan doğrunun değme noktasından bu doğruya çizilen dik çizgi. (Fransızca)

nübüvvet

  • (Nebi. den) Peygamberlik, nebi olmak, nebilik. Allah'ın (C.C.) emriyle vazifeli olarak insanları doğru yola çağırmak.
  • Peygamberlik; insanları Allahü teâlânın beğendiği yola kavuşturmak, onlara doğru yolu göstermek için Allahü teâlâ tarafından seçilmiş kimselere verilen peygamberlik vazîfesi.

nübüvvet da'va etmek

  • Peygamber olduğunu bildirip doğruluğunu isbat için deliller göstermek, peygamberliğini ileri sürmek.

nüfur

  • Ürküp kaçma, dağılma, firar etme.
  • İntikal etme.
  • Hacıların Mina'dan Mekke'ye doğru gitmeleri.

nükte-i hakikat

  • Gerçeği ve doğruyu ifade eden ince ve derin mânâ.

nur / nûr

  • Aydınlık, ışık, feyz, bereket ihsân.
  • Kur'ân-ı kerîm.
  • Îmân.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından. Tam ve kusursuz olarak zâhir olup her şeyi ortaya çıkarıcı, yaratıcı veya göktekileri ve yerdekileri nûru ile hidâyet edici, doğru yolu gösterici, gökleri; güneş, ay ve yıld

nur-u hidayet / nur-u hidâyet / nûr-u hidayet

  • Doğru ve hak yolu gösteren nur, ışık.
  • Doğru yola eriştiren hidayet nuru.

nuşirvan

  • İran'da Milâdi (531 - 579) tarihleri arasında hükümdarlık etmiş Sâsâni padişahı olup adâlet ve doğruluğu ile meşhur olmuştur.

nüzera

  • (Tekili: Nezir) Doğru yola getirmek için korkutmalar.

obüs

  • Ask: Dikey veya dalıcı atış yapabilen, oldukça kısa namlulu top. Obüsler Milâdi 16. asırda icad olunmuştur. Bir mânianın arkasında bulunan ve bu sebeple doğruca görülemeyen düşman mevzilerinin yüksek münhanilerle aşırılmak suretiyle endaht yapmak maksadıyla icad edilmiştir.

orta yol

  • Îmân ve ibâdetlerde yâni dinde Ehl-i sünnet (Peygamber efendimiz ve arkadaşlarının yolunda olan) âlimlerin gösterdiği ve bildirdiği doğru yol.

otorite

  • Kumanda etme hakkı, itaat ettirme iktidarı. (Fransızca)
  • İdari veya siyasi iktidar. (Fransızca)
  • Muhakemeleri veya doktrini umumiyetle doğru olarak kabul edilen ve bir sahada derinleşmiş olan şahıs veya eser. (Fransızca)

pala

  • Ağzı enli, ortasına doğru daha genişliyerek ucuna doğru daralmaya başlayan kalın, kısa ve ağır kılıç.

pars

  • Dine bağlı kimse. (Farsça)
  • Nâmuslu, iffetli, temiz ve doğru insan. (Farsça)
  • Fars milleti, İran kavmi. (Farsça)

rabb

  • Varlıkları eksik bir hâlden mükemmel bir hâle doğru götürürken bütün ihtiyaçlarını veren Allah.

rabb-ül alemin / rabb-ül âlemîn

  • Bütün âlemlerin Rabbi. Her âlemi doğrudan doğruya Rububiyyeti ile tâlim, terbiye, tedbir ve idâre eden Cenab-ı Hak.

rabbena lekel hamd / rabbenâ lekel hamd

  • "Ey Rabbimiz sana hamd olsun" mânâsına namazda rükûdan doğrulunca okunması sünnet olan söz.

rabbu'l-enbiya ve's-sıddıkin / rabbu'l-enbiyâ ve's-sıddıkîn

  • Daima doğruluk üzere, Allah'a ve peygambere çok sâdık olanların ve peygamberlerin Rabbi.

rah-ı hidayet / râh-ı hidayet

  • Doğru ve hak olan yol, İslâmiyet yolu.

rah-ı rast

  • Doğru yol.

raşid / râşid

  • (Rüşd. den) Hak dinini kabul eden, doğruya giden, rüşde erişmiş olan.
  • Akıllı.
  • Erişkin, doğru yola erişen.

rast / râst / راست

  • Doğru. (Farsça)
  • Düz. (Farsça)
  • Sağ. (Farsça)

rastan

  • (Tekili: Râst) Doğru olanlar. Haklı kimseler.

rastbin / rastbîn / râstbin / راست بين

  • Herşeyin hak ve doğrusunu görüp farkeden. (Farsça)
  • Gerçekçi, doğruları gören. (Farsça)

rastgu / rastgû / râstgû / راست گو

  • (Çoğulu: Râstguyân) Doğru konuşan, hak konuşan. (Farsça)
  • Doğru sözlü. (Farsça)

rasti / rastî

  • Doğruluk, gerçeklik. (Farsça)

rastkar / rastkâr

  • Doğru adam. (Farsça)

rastperverane / râstperverâne / راست پرورانه

  • Doğruluktan yana. (Farsça)

re'sen / رأسا

  • Kendi başına, bizzat.
  • Kimseye danışmadan. Müstakil olarak.
  • Doğrudan doğruya.
  • Kimseye danışmadan, kendi başına, doğrudan doğruya.
  • Doğrudan doğruya, danışmaksızın. (Arapça)

re'y-i salim / re'y-i sâlim

  • Doğru fikir ve düşünce.

rehber

  • Yol gösteren, kılavuz; bir kimseye veya bir topluluğa iyi ile kötüyü görmesinde ve doğru yolu bulmasında yardımcı olan, insanı Allahü teâlânın rızâsına kavuşturmaya çalışan, ilim ve ahlâk sunan zât.

reşad

  • Hak yolda yürümek. Doğru yolda olmak. Doğru yolu bulup ondan sapmamak.
  • Aklın kuvvetli olması.
  • Doğru yolda olma.

reşadet-penah / reşâdet-penâh

  • Kendisine sığınanları koruyan ve doğru hedefe ulaştıran; Sultan Reşat.

reşadetpenah

  • Doğru sığınak.

reşid / reşîd / رشيد

  • Doğru yolda giden, hak yolunda olan.
  • Akıllı, iyi davranan. Ergin, olgun.
  • Büluğ çağına girmiş kimse.
  • Doğru yola sevkeden, hayra delâlet eden.
  • Fık: Malını muhafaza hususunda aklı eren, istediği gibi meşru yolda sarfedebilen kimse.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Mahlûkâta (yarattıklarına) doğru yolu gösterip, dilediğini bu yolda bulunduran.
  • Rüşd sâhibi yâni, dînî vazîfelerini yerine getiren ve malını tasarruf edebilen, âkıl bâliğ olan, aklını ve malını yerinde kullanan.
  • Ergin, büluğa ermiş. (Arapça)
  • Doğru yolda giden. (Arapça)

resul-i sadık

  • Her haliyle doğru olan, sözleri ve hareketlerinde en küçük yalan olmayan Allah'ın elçisi Hz. Muhammed (a.s.m.).

resül-ür rahat

  • Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) bir ismidir. Kendisine tâbi olup onun getirdiği hakikatları tasdik ve iman ile insanlar büyük nimetlere ve rahatlara mazhar olduklarından kendisine bu isim verilmiştir. Ve kendisi buyurmuştur ki: "Ben dinin doğruluğu ve kolaylığı için peygamber gönderildim." ... İnsanlara e

revafıd / revâfıd

  • Râfizîler. Hazret-i Ali'yi sevmekte taşkınlık ederek diğer Eshâb-ı kirâmı (Peygamber efendimizin arkadaşlarını) kötüleyenler. Doğru yoldan sapanlar.

rişdet

  • Doğruluk, dürüstlük. Temizlik.

rivayat-ı sahiha-ı sabite / rivâyât-ı sahiha-ı sâbite

  • Doğruluğu kesin ve sabit olan güvenilir rivayetler, hadisler.

rivayet-i sadıka / rivayet-i sâdıka

  • Senet ve delillerle sâbit, şüphesiz, doğru rivâyet.

rivayet-i sahiha / rivâyet-i sahîha

  • Doğruluğu ve Peygamberimize ait olduğu şüphe götürmeyen rivâyet, hadis.

rivayet-i sahiha-yı meşhure / rivâyet-i sahiha-yı meşhûre

  • Doğru ve güvenilir meşhur rivayetler; bilinen hadisler.

ruberah

  • Gitmeğe hazır, yüzü yola doğru. (Farsça)

rububiyet / rubûbiyet

  • İlâhî terbiye, Allahın bütün varlıkları eksik bir hâlden mükemmel bir hâle doğru götürmesi, bu esnada her nevi ihtiyaçlarını vermesi ve onları emrine itaat ettirmesi.

rüku' / rükû'

  • Huzur-u İlâhîde eğilmek. Namazda elleri dize dayamak suretiyle yere doğru eğilirken baş ile sırtı düz hale getirmek.

rüşd / رشد

  • Doğru yol bulup bağlanmak. Hak yolunda salabet, metanet ve kemal-i isabetle dosdoğru gitmek.
  • Hayra isabet etmek.
  • Büluğa ermek.
  • İstikamette olmak. Dinine ve malına zarar gelecek şeyi bilmek, doğru düşünmek.
  • Kişinin akıl ve idraki kavi ve tedbiri metin olmak.
  • Hak, doğru yol. Allahü teâlânın birliği (tevhid) inancı.
  • Aklın kuvvetli ve tamam olması. Malını dînin ve aklın beğendiği yere sarf etmek, boş yere harcamamak, telef etmemek.
  • Doğru yolu bilme, olgunluk.
  • Erginlik.
  • Doğru yola gitme.
  • İsbat-ı rüşd: Erginliğini ispat etme.
  • Gelişme. (Arapça)
  • Erginlik. (Arapça)
  • Doğru yolda gidiş. (Arapça)

rüşd ü irşad

  • Rüşd ve irşad. Doğru yola sevketmenin mükemmeliyeti. İslâmiyeti en mükemmel şekilde öğretmek.

rüşd-ü irşad

  • Mükemmel bir şekilde doğru yola sevk etmek.

rüya-yı sadıka / rüya-yı sâdıka / rüyâ-yı sâdıka / رُؤْيَايِ صَادِقَه

  • Doğru olan rüya.
  • Doğru rüya.

rüyayısadıka / rüyâyısâdıka

  • Doğru rüya.

sabit

  • Duran, yerinde durup hareket etmeyen.
  • Doğruluğu isbat edilmiş olan.

sadakat / sadâkat

  • (Sıdk. dan) Dostluk. Bir kimseye Allah (C.C.) için kalbden bağlılık, kalbi ve samimi doğrulukla olan dostluk.
  • Dostlukta sebat, vefadarlık.
  • Bağlılık, doğruluk.
  • Dostluk; bir kimseye Allahü teâlâ için kalbden bağlılık; doğruluk. İnsana sadâkat yaraşır görse de ikrâh, Doğruların yardımcısıdır hazret-i Allah.
  • Bağlılık, dostluk, doğruluk.

sadakatli

  • Sadık, doğru.

sadakte

  • "Doğrudur".
  • "Doğru söyledin, sâdıksın" mânasına karşısındakine söylenilen söz.
  • Doğru söyledin.

sadakte ve bilhakkı natakte

  • "Doğru söyledin ve hakkı konuştun".

sadık / sâdık

  • Doğru, hakikatli, sadakatlı, dürüst.
  • Doğru sözlü.
  • Bağlı.
  • Velî, Allahü teâlânın sevgili kulları.
  • Doğru, yalan ve uydurma olmayan. Doğru sözlü, sözünde duran.
  • Doğru, samimi, bağlı.
  • Doğru, dürüst, sadakatli.

sadik

  • Çok sâdık, içten ve dıştan sadakatlı dost. Doğru sözlü.

sadık / صادق / sâdık

  • Dogru olan.
  • Yürekten bağlı olan. (Arapça)
  • Doğru. (Arapça)

sadık-ı şahid

  • Doğru şahid, delil.

sadık-ul kavl

  • Doğru sözlü.

sadık-ul kelam / sadık-ul kelâm

  • Doğru söyleyen. Doğru konuşan. Sözü doğru.

sadıkane / sâdıkane

  • Doğruluk üzerine, samimiyetle, bağlılığını gösterircesine.

sadıkıyet / sâdıkıyet

  • Doğruluk.
  • Doğruluk, bağlılık.

sadıkıyet-i muhammediye

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) doğruluğu.

sadıku'l-va'di'l-emin / sâdıku'l-vâ'di'l-emîn

  • Vaad ve sözünde mutlaka duran Allah; vaadinin doğruluğundan emin olunan Allah.

sadıkülkavl / sâdıkülkavl / صادق القول

  • Doğru sözlü. (Arapça)

saduk / sadûk

  • Çok sâdık, doğru.

safsata / سفسطه / سَفْسَطَه

  • Hezeyan, yalan, uydurma. Zâhirde doğru, hakikatte yanlış ve yalan olan kıyas.
  • Yalan, uydurma, görünüşte doğru gerçekte yalan ve yanlış olan kıyas.
  • Doğru olmadığı halde doğru gibi gösterilen düşünce veya söz. (Arapça)
  • Görünüşte doğru gibi göründüğü halde gerçekte yanlış olan kıyas.

şahadet

  • (Şehâdet) Şâhidlik.
  • Bir şeyin doğruluğuna inanmak.
  • Delâlet. Alâmet, işaret, iz.
  • Allah (C.C.) rızâsı yolunda hayatını fedâ etmek. Din için muharebeden şehitlik.

şaheser-i ismet ve istikamet

  • Masumluk ve doğruluk şaheseri.

sahh

  • (Sıhhat. den) Eskiden resmi yazılara konulan ve "doğrudur, yanlışsızdır" mânasına gelen bir işâretti.

sahibü'n-nur ve'l-azm ve'l-irade ve'l-irşad

  • Nurun, azmin, iradenin ve doğrulara ulaştırıcı irşadın sahibi.

şahid-i adil / şahid-i âdil / şâhid-i âdil

  • Adaletli ve doğruları söyleyen şahit.
  • Doğru sözlü şâhid.

şahid-i adil ve sadık / şahid-i âdil ve sadık

  • Adâletli ve doğru sözlü şâhit.

şahid-i adl / şâhid-i adl

  • Âdil şahid, doğru sözlü şahid.

şahid-i sadık / şâhid-i sâdık / شَاهِدِ صَادِقْ

  • Doğru sözlü şahit, tanık.
  • Doğru şâhid.

şahid-i sādık / şâhid-i sādık / شَاهِدِ صَادِقْ

  • Doğru şâhid.

sahih / sahîh / صحيح / صَح۪يحْ

  • Doğru, sağlam, kesin hadîs.
  • Doğru, güvenilir, sağlam.
  • Doğru. (Arapça)
  • Gerçek. (Arapça)
  • Doğru.

sahih ehadis / sahih ehâdîs

  • Sahih hadisler; Peygamber Efendimize (a.s.m.) ait olduğu kesin olarak bilinen ve doğru sened ve güçlü râvîlerle aktarılan hadisler.

sahih kavl / sahîh kavl

  • Fıkıh âlimlerinin bir iş hakkında müctehid âlimlerin kavillerinden (re'y ve ictihâdlarından) hakkında doğrudur veya doğru olan budur dedikleri kavl, hüküm, söz.

sahih-i buhari / sahîh-i buhârî

  • Kur'ân-ı kerîmden sonra, doğru oldukları, bütün İslâm âlimleri tarafından tasdîk edilmiş olan meşhur altı hadîs kitâbından birincisi.

sahihan

  • Doğru olarak, cidden, hakikaten, gerçekten.

sahihayn / sahîhayn

  • Kur'ân-ı kerîmden sonra, doğru oldukları, bütün İslâm âlimleri tarafından tasdîk edilmiş olan altı hadîs kitâbından Sahîh-i Buhârî ile Sahîh-i Müslim'in ikisine birden verilen isim.

şahrah

  • Büyük ve işlek yol, cadde. Şaşırılması mümkün olmayan doğru ve işlek yol. (Farsça)

şahşah

  • Sözü doğru olan, yalan söylemeyen.
  • Gayretli, bahadır kimse.

saib

  • (Savab. dan) Maksada uygun.
  • Hedefe doğru ulaşan.
  • Doğru. Yanlışsız. Yanlışlık yapmayan.

sak

  • Bir şeyin aslı.
  • Topuktan baldıra doğru bacağın incik yeri.
  • Mc: Şiddet.

şakul

  • (Çekül) Geo: Bir yerin umumi hattını tâyin için kullanılan âlete denir. Bir ağır cismi ip ile yüksekten sarkıtmakla bir duvarın ne derece yatık, eğri veya doğru olduğu anlaşılması gibi.

salib / salîb

  • Hıristiyanlık dîninin sembolü kabûl edilen birbirini dik kesen iki doğrunun meydana getirdiği şekil, haç, istavroz.

salih / sâlih

  • İyi insan. Dünyâya kıymet vermeyen, îtikâdı doğru olup, Allahü teâlânın rızâsını, sevgisini kazanmak için çalışan müslüman.

san'at-üt tedelli

  • İlm-i belagatın bir kaidesi. En âlâdan başlayıp ednaya doğru gitme, yukarıdan aşağıya inme san'atı.

sani'-i hakiki / sani'-i hakikî

  • Doğrudan doğruya, hiç bir şeye muhtaç olmadan her şeyin aslını, esasını ve teferruatını yapan, yaratan. Allah (C.C.).

sani-i hakim-i müdebbir / sâni-i hakîm-i müdebbir

  • Her şeyi san'atlı olarak belli gaye ve hikmet doğrultusunda yaratan ve idare eden Allah.

sapık

  • Doğru yoldan ayrılan, îtikâdında (îmân bilgilerinde) ve ibâdetleri yapmasında veya yaşayışında Ehl-i sünnet vel-cemâat mezhebinden (Peygamber efendimizin ve Eshâbının yolundan) ayrılan, yanlış yollara sapan kimse.

şarki / şarkî

  • Şark ile alâkalı. Ciheti şarka, doğuya doğru olan.

savab / savâb / ثواب

  • Doğruluk. Yanlış olmayan. Doğru dürüst.
  • Doğru.
  • Doğru.
  • Doğru. (Arapça)
  • Dürüstlük. (Arapça)

savab-endiş

  • Düşünce ve görüşü doğru olan.

savab-nüma

  • Doğruyu gösteren. (Farsça)

savabdide

  • Doğru ve haklı görülmüş. Beğenilmiş. (Farsça)

savb

  • Taraf, cihet, yön.
  • Dökülmek, nüzul etmek.
  • Savab. Doğruluk, dürüstlük.

sebeb-i dalalet / sebeb-i dalâlet

  • Doğru yoldan sapıtma sebebi.

sebr ve taksim

  • Mantıkta kullanılan bir ispatlama yöntemi; bir şeyi kısımlara bölmek, sonra bütün bu kısımları sırayla çürüterek son kalan kısmın doğruluğunu ispat etmek.

şecaat-i maddiye

  • Maddî kahramanlık, yiğitlik (Maddî bakımdan ilerlerken ifrat ve tefritten uzak olan orta ve doğru hâli ayakta tutma).

secavend / secâvend

  • Kur'an-ı Kerim'de doğru okunması için yapılan işaretler.Kur'an-ı Azîmüşşan'ı okurken durularak nefes alınacak yerler, âyet sonları ile secavend mahalleridir. (Farsça)
  • Kur'ân-ı kerîmin, mânâsına uygun ve doğru okunabilmesi için durak ve geçiş yerlerini gösteren işâretler.
  • Kur'ân-ı Kerim'i doğru okumak için yapılan işaretler.

şecere-i muhammediye

  • Muhammedî ağaç; Hz. Muhammed'in (a.s.m.) hakikati ve o hakikati doğrulayan her şey ve herkes.

sedad / sedâd

  • İstikamet ve kasd.
  • Haklı ve doğru şey.
  • Akıl.
  • İstikamet, doğruluk.

sedid

  • Doğru. Yanlış ve yalan olmayan.
  • Müstakil.
  • Muhkem. Metin.
  • Doğru, sağlam.

şehadat-ı sadıka / şehâdât-ı sâdıka

  • Doğru şahitlikler.

şehadet-i sadıka / şehâdet-i sâdıka / شَهَادَتِ صَادِقَه

  • Doğru şahitlik, tanıklık.
  • Doğru şahidlik.

sehi / sehî / سهى

  • Düz, doğru. (Farsça)
  • Fidan gibi boy. (Farsça)
  • Fidan gibi. (Farsça)
  • Düz, doğru. (Farsça)

şehrah / şehrâh

  • Cadde, ana yol; şaşırılması mümkün olmayan doğru ve açık yol.

selamet

  • Kurtuluş, tehlikeden sâlim olmak. Korktuklarından, fenalıklardan kurtulmak.
  • Neticede imân ile kabre girmek.
  • Edb: Doğruluk, sağlamlık.

selamet-i fıtrat / selâmet-i fıtrat

  • Fıtratın temizliği; kusursuzluğu, doğruluğu.

selamet-i kal / selâmet-i kal

  • Doğru sözlülük.

selim / selîm

  • Sağlam, doğru.

semi'allahü limen hamideh

  • "Allahü teâlâ, hamd ve senâ eden kimsenin hamd, şükür ve senâsını (övgüsünü) işitir" mânâsına rükûdan kalkarken (doğrulurken) söylenen söz (tesbih).

serdar-ı hidayet

  • Doğru yol kumandanı.

şeriat / شریعت

  • Doğru yol. Hak din yolu.
  • Büyük ve geniş cadde.
  • Nur, aydınlık, ışık.
  • Kur'an-ı Kerim ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın târif ettiği ve bildirdiği yol. Allah (C.C.) tarafından Peygamber Aleyhisselâm vâsıtasiyle vaz' ve tebliğ olunan hükümleri hâvi İlâhî kan
  • Din hükümleri. (Arapça)
  • Doğru yol. (Arapça)

şerik-i zati / şerîk-i zâtî

  • Doğrudan Allah'ın Zâtına ortak olma.

sevab

  • Hayır. Hayırlı iş. Allah (C.C.) tarafından mükâfatlandırılacak doğruluk ve iyilik karşılığı. Allah'ın (C.C.) rızasını kazanmağa mahsus iyi amel.
  • Doğru, isabetli.
  • Hayır, hayırlı iş, Allah tarafından mükâfatlandırılacak doğruluk ve iyilik karşılığı.

seviyy

  • Bir, beraber.
  • Düz, doğru.

seviyye

  • Müsavilik, birlik, beraberlik.
  • Düzlük, doğruluk.

sevk-i tabii / sevk-i tabiî

  • Hayvan veya insanların düşünmeksizin Cenab-ı Hakk'ın sevki ile olan hikmete uygun hareketi. Sevk-i kaderî, ilham veya sevk-i İlâhî demek daha doğrudur.

sevkiyat-ı askeriye

  • Askerlerin belli hedeflere doğru yönlendirilmesi.

sevva

  • Seviyelendiren, düzelten.
  • Doğruya götüren.

şeyh-i mürşid

  • İrşad eden, doğru yolu gösteren şeyh.

seyr-i ilallah

  • Allahü teâlâya doğru olan yolda ilerlemek, mânevî ilimde durmadan yükselmek. Seyr-i âfâkî (kötü hâllerden kurtulma) ve seyr-i enfüsî (iyi hâllerle süslenme) yi içine alan tasavvuf yolculuğu.

şezre

  • Bir kimseye yüz yüze bakmayıp şiddet ve öfke ile yandan bakış. Hasmâne bakış. Dargın bakışı gibi bakma. Göz değdirme.
  • İpi soluna bükme.
  • Tersine bükülmüş ip, urgan.
  • El değirmenini sola doğru çevirme.
  • Şiddet, suubet, zorluk.

şib

  • İniş. Aşağı doğru eğiklik. (Farsça)

sıddık

  • Çok doğru ve bağlı.
  • Çok samimi. Doğru, inançlı, sadakatli.

sıddik / sıddîk

  • Pek doğru, hiçbir zaman yalan söylemeyen, işinde ve sözünde doğru olan.
  • Hazret-i Ebû Bekr'in lakabı.
  • Çok samimi, dâimâ doğruluk üzere ve Allah'a ve Peygamberine çok sâdık olan erkek. Sözü ile işi bir olan.
  • Çok samimi, çok bağlı, çok doğru.

sıddika / sıddîka

  • Doğruluk ve samimiyette çok sâdık olan kadın.
  • Allah yolunda çok sâdık olan Hazret-i Aişe (R.A.) vâlidemiz ve Hazret-i Meryemin vasıf ve isimlerdir.

sıddıkin / sıddıkîn

  • Daima doğruluk üzere ve Allah'a ve peygambere sadakatte en ileride olanlar.

sıddikin / sıddîkîn

  • Sıddık olanlar, Allah yolunda sadakatte, doğrulukta en ileri olanlar.

sıddikin-i muhakkikin / sıddîkîn-i muhakkikîn

  • Daima doğruluk üzere ve Allah'a ve peygambere sadakatte en ileride olan, hakikatleri delilleriyle bilen büyük araştırmacı âlimler.

sıddıkin-i sahabe / sıddıkîn-i sahabe

  • Sadakatli, doğru sözlü Sahabeler.

sıddikiyet / sıddîkiyet

  • Sadâkat ve doğrulukta en ileri oluş. Çok sâdık olma hâli. Velilik mertebesinin nihâyeti. Peygamberlik mertebesinin bidâyeti olan makam.
  • Aşere-i Mübeşşere'nin birincisi ve ilk halife olan Hz. Ebubekir'in (R.A.) nâmı ve sıfatıdır.
  • Çok doğru olup, hiç yalan söylememek.

sıdk / صدق / صِدْقْ

  • Doğruluk, doğru söz, samimilik, bağlılık.
  • Doğruluk, gerçeklik, hakikat.
  • İyi niyet.
  • Doğru söz. Hakikata muvâfık olan. Bir şeyin her hususu tam ve kâmil olması.
  • Ahdinde sâbit olmak.
  • Peygamberlere mahsus en mühim beş hasletten birisi.
  • Kalb temizliği.
  • Doğruluk.
  • Doğruluk.
  • Peygamberlerin sıfatlarından.
  • Doğruluk. (Arapça)
  • Kalp temizliği. (Arapça)
  • Doğruluk.
  • Doğruluk.

sıdk erbabı

  • Doğru kimseler.

sıdk u selamet / sıdk u selâmet

  • Doğruluk ve selâmetlik için oluş.

sıdk-ı cenani / sıdk-ı cenanî

  • Kalpten gelen doğruluk.

sıdk-ı enbiya

  • Peygamberliğin doğruluğu.

sıdk-ı muhammed

  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (a.s.m.) doğruluğu.

sıdk-ı nübüvvet

  • Peygamberliğin doğruluğu.

sıdk-ı nübüvvetine

  • Peygamberliğinin doğruluğuna, sıdkına.

sıdk-ı şehadet

  • Şahitliğin doğruluğu.

sıhhat / صحت / صِحَّتْ

  • Sağlamlık. Doğruluk. Sağlık.
  • Edb: Sözün yanlış ve eksik olmamasıdır. (Sözün sağlamlığı diye tercüme edilebilen sıhhat-ı ifade: Bir ibarede zâf-ı te'lif, ta'kid, garabet, tetabu-u izafet, tekrar, tenafür, şivesizlik v.s. gibi kusurlar bulunmamakla tahakkuk eder...)
  • Sağlamlık, doğruluk.
  • Doğruluk. (Arapça)
  • Sağlık. (Arapça)
  • Sağlıklı, doğru olma.

sıhhat-ı fehim

  • Doğru anlayış.

sıhhi / sıhhî

  • Sıhhata, sağlamlığa, doğruluğa dâir ve müteallik.

sikke

  • Damga. Nereye ve kime ait olduğunun bilinmesi için konulan işaret, mühür. Umumi damga.
  • Dirhem.
  • Para üstüne vurulan damga.
  • Düz, doğru yol.
  • Mevlevilerin keçe külâhlarının ismi.
  • Basılmış madeni para.

sırat-ı müstakim / sırât-ı müstakim / sırât-ı müstakîm / صراط مستقيم / صِرَاطِ مُسْتَق۪يمْ

  • En doğru yol, İslâmiyet yolu. Hak yolu. Allah'ın râzı olduğu en doğru yol. Peygamberlerin, evliya ve sâlihlerin, sıddıkinlerin gittikleri meslek.
  • En doğru yol, İslâmiyet, Hak yol.
  • Dinin belirlediği dosdoğru yol.
  • Doğru yol.
  • Sırat köprüsü.
  • Dosdoğru yol.

sırat-ı müstakim ehli / sırat-ı müstakîm ehli

  • Dinin belirlediği dosdoğru yolda olanlar.

sırat-ı müstekim / sırât-ı müstekîm

  • İslâmiyet'in gösterdiği doğru yol.

sıratımüstakim

  • En doğru yol, islâm yolu.

sıratu'l-müstakim / sırâtu'l-müstakîm

  • Dosdoğru yol.

sırr-ı irşad

  • Doğruyu ve hakkı gösterme sırrı.

şu'le-i hud-u hidayet / şû'le-i hûd-u hidâyet

  • Doğru ve hak yola ulaştıran Hz. Hud'un bir parıltısı.

şübhe

  • (Çoğulu: Şübeh - Şübühât) Tereddüd. Bir şeyin doğru olup olmadığına veya var olup olmadığına dair kat'i kanaat ve bilgi sahibi olmamak hâli.

sudeka

  • (Tekili: Sadik) Doğru ve hakiki dostlar.

sudkan

  • (Tekili: Sadîk) Hakiki ve doğru dostlar. Sadîkler.

süluk eden / sülûk eden

  • Bir yöne doğru giden.

sunafir

  • Her nesnenin hâlisi. Her şeyin iyisi ve doğrusu.

sünnet-i daimi / sünnet-i daimî

  • Bitmeyen, devamlı ve doğru işleyen kanun.

şura-yı hakikiye / şûrâ-yı hakikiye

  • Hakiki şûrâ, doğru meşveret.

sütre

  • Namaz kılarken imâmın veya yalnız kılanın sol kaşı hizâsında, önüne diktiği yarım metreden uzun çubuk. Çubuğu dikmeyip, secde yerinden kıbleye doğru uzatmak veya çizgi çizmekle de olur.

ta'dil / ta'dîl / تعدیل

  • (Adl. den) Aslına zarar vermeden değiştirmek. Tebdil etmek.
  • Hafifletmek.
  • Doğrulaştırmak. Vasat hale koymak.
  • Aslına zarar vermeden değiştirmek, tadil etmek, tebdil etmek, hafifletmek, doğrulaştırmak.
  • Değiştirme. (Arapça)
  • Doğrulama. (Arapça)

ta'dil-i erkan / ta'dil-i erkân

  • Fık: Namazın bütün rükünleri, esaslarını usulüne uygunca yerine getirerek ve namazın tertib ve düzeninin hakkını vererek kılmak. Meselâ : "Secdeyi sükunetle yerine getirmek ve iki secde arasında "Sübhânallah" diyecek kadar doğrularak oturmak. Kıyamda ve rüku'dan sonraki kıyamda sükunet üzere olmak v

ta'dilat

  • Değişiklikler, doğrultmalar, değiştirmeler, tebdil etmeler.

taassub-u meslekiye

  • Kendi hareket tarzını ve metodunu en doğru olarak görüp, yanlış da olsa ısrar etme.

taassüf

  • Sapmak, doğru yoldan çıkmak.

tadilat

  • Değişiklikler, doğrultmalar, değiştirmeler, tebdil etmeler.

tadlil

  • Doğru yoldan sapıtmak.
  • Azdırmak, ayartmak. Günah işletmek. Dalâlete saptırmak.
  • Doğru yoldan çıktığına hükmetme, dalâlette görme.

tahaddür

  • (Hadr. dan) İnişe doğru akıp gitme.
  • Yokuş aşağı hızla inme.

tahakkuk

  • Bir şeyin doğruluğunun meydana çıkması. Gerçekleşmek. Delil ile isbat edilmek. Sabit ve hakikat olduğu aşikâr olmak.

taharri-i hakikat / taharrî-i hakikat

  • Hakikatı, doğruyu araştırmak, aramak.
  • Hakikati araştırma, doğruyu arama.

tahkik

  • Doğru olup olmadığını araştırmak veya doğruluğunu, yanlışlığını meydana çıkarmak. İncelemek. İçyüzünü araştırmak.
  • Bir şeyi eksiksiz ve ziyâdesiz yapmakta mübâlağa etmektir. Bir şeyin hakikatına ermek, künhüne vâkıf olmak, nihayetine erişmek demektir. Kur'an kıraat ıstılahında ise: He
  • Doğruluğunu araştırma.

tahkikat

  • Araştırmalar. Hakikati ve doğruyu inceleyip öğrenmek için yapılan taharriyat.

tahsil-i hak

  • Hakkı, doğruyu öğrenme.

taht-ı tasdik / taht-ı tasdîk / تَحْتِ تَصْدِيقْ

  • Doğrulama altında olma.

taht-ı tasdikinde

  • Doğrulaması ve onayı altında.

tahtaha

  • Bir şeyi doğrultmak.
  • Beraber etmek.
  • Bazısını bazısına katmak.

tahtie / tahtîe

  • Hatâya düşürme; "Benim yolum doğrudur, hatâ ihtimali var. Başkalarının yolu hatâdır, doğru olma ihtimali var." görüşünde olmak.

tahtieci

  • "Doğru bir tanedir, fazla olmaz" diyerek muhataplarının görüşlerini hatâlı bulan kimselere metodoloji ilminde Tahtieci denir.

taife-i ehl-i hak

  • Hak ve doğru yolda olan kimseler.

taife-i ehl-i hakikat

  • Hak ve doğruluk üzere olanların taifesi.

taife-i sıddıkin / taife-i sıddıkîn

  • Daima doğruluk üzere, Allah'a ve peygambere çok sâdık olanların oluşturduğu topluluk.

takvim

  • Düzeltme. Doğrultma. Kıvamına koyma. Eğriyi doğru tutma.
  • Ta'dil etme.
  • Bir şeye kıymet tâyin eylemek.
  • Her gün güneşin doğuşu, batışı, ay ahkâmı ve süresi kaydedilmiş olan defter.
  • Günlük olaylardan bahseden gazete.

talib-i hak

  • Gerçeği arayan, doğruyu isteyen.

talim-i ilahi / tâlim-i ilâhî

  • İlâhî eğitim, doğrudan Allah'ın öğretmesi.

tarik-i hak ve hidayet

  • Hak ve hidayet yolu; doğru yol olan İslâmiyet.

tarik-i hidayet / tarîk-i hidayet

  • Hakkı hak, batılı da batıl olarak görüp, doğru olanı yapma, sapıklıktan ve batıl yoldan uzaklaşma yolu.

tarik-i müstakim / tarîk-i müstakim / tarîk-i müstakîm / طَر۪يقِ مُسْتَق۪يمْ

  • Doğru ve istikametli yol; İslâmiyetin gösterdiği yol.
  • Dosdoğru yol.

tarik-i müteassife

  • Doğru yoldan sapanların yolu; çorak dengesiz ve zalimane yol.

tasadduk

  • Sadaka vermek, doğru olduğu ortaya çıkmak.

tasdik / tasdîk / تصديق / تصدیق / تَصْد۪يقْ

  • Doğrulama, onaylama.
  • Doğruluğunu kabul etmek. Bir kararın nizama, şeriata, kanuna uygun olduğunu kabul edip imzalamak.
  • Kabûl etmek, inanmak, doğrulamak.
  • Onaylama, doğrulama.
  • Doğrulama.
  • Onay, doğrulama. (Arapça)
  • Tasdîk etmek: Onaylamak. (Arapça)
  • Doğrulama.

tasdik eden

  • Doğrulayan, onaylayan.

tasdik edilen

  • Doğrulanan, onaylanan.

tasdik etme

  • Doğrulama, kabul etme.

tasdik etmek

  • Doğrulamak, onaylamak.

tasdik-i akli / tasdik-i aklî

  • Aklen doğrulama.

tasdikat

  • (Tekili: Tasdik) (Ka, uzun okunur) Tasdikler, onaylamalar, doğrulamalar.

tasdiken

  • Tasdik ederek, doğrulayarak.

tasdikgerde

  • Kabul edilmiş, tasdik edilmiş. Doğru olduğu bilinmiş.

tasdikleri tahtında

  • Doğrulayacakları gibi, bilgileri dahilinde.

tasdikname / tasdîknâme / تَصْدِيقْنَامَه

  • Doğrulama yazısı.

tashih

  • Daha iyi ve daha doğru hale getirmek. Düzeltmek.
  • Hastanın ağrı ve acısını ilâçla gidermek.

tasvib

  • Münasib görmek. Uygun ve doğru bulmak.
  • Aşağı indirmek.

tasviben

  • Doğru bularak, tasvib ederek, münâsib görerek.

tasvibkerde

  • Doğru bulunmuş, tasvib edilmiş, münasib görülmüş. (Farsça)

tatfil

  • Uyuntuluk etmek.
  • Güneşin batı tarafa doğru hareket etmesi.

te'yid

  • (Çoğulu: Te'yidât) Kuvvetlendirme. Sağlamlaştırma. Metânet verme.
  • Doğrulama, doğru çıkarma. Destekleme.

teannüd

  • Hakkı ve doğruyu bilerek tersini yapmak.

teassub

  • Haksız yere düşmanlık etmek, inadcılık etmek; kendi yanlış fikrine körü körüne bağlanıp başkalarının doğru fikrini kabûl etmeme.

teheddi

  • Doğru yola girme. Hidayetlenme.

tekavvüm

  • Eğri iken doğrulma.

tekemmül

  • Olgunlaşmak. Kemâle doğru gitmek.

tekemmül-ü mebadi / tekemmül-ü mebâdî

  • Bir şeyi netice veren ilk unsur ve sebeblerin ibtidailikten mükemmelliğe doğru gitmesi.

telaiye

  • İstikmet, doğruluk.

telkinat-ı batıla / telkinât-ı bâtıla

  • Doğru olmayan telkinler.

temime / temîme

  • Bir sebeb, vesîle olarak görülmeyip, doğrudan te'sir edeceğine ve bir zararı def edeceğine inanılarak yapıldığı için, dînen şirk (Allahü teâlâya ortak koşmak) sayılan, mânâsı bilinmeyen ve küfre (îmânın gitmesine) sebeb olan şeyleri okumak.

temyiz mahkemesi

  • Yargıtay; alt mahkeme kararlarının doğru verilip verilmediğini incelemekle görevli üst makam.

tenkid

  • Bir kimse veya şeyin iyi veya kötü taraflarını bulup meydana çıkarmak.Tenkid yapıcı veya yıkıcı olabilir. Tenkitten maksat, doğrunun ve yanlışın iyi niyetle ortaya konulması, hakikate ulaştıracak yolun ve imkânların gösterilmesidir. Sadece yanlışı söylemek, doğruyu göstermemek yıkıcı bir tenkiddir.

terbiye-i furkaniye

  • Doğru ile yanlışı birbirinden ayıran Kur'ân'ın verdiği eğitim.

terviye günü

  • Zilhicce ayının sekizinci günü. Arefe'den önceki gün. Hacıların sabah namazını kıldıktan sonra, topluca Mekke'den Minâ'ya doğru hareket ettikleri gün.

teşa'u'

  • Fiz: Işığın merkezden etrafa doğru dalgalanması.

tesdid

  • (Sedd. den) Hayırlı işe doğru yöneltme.
  • Doğrultma, doğrultulma.

teselsül

  • Burhân-ı tatbîk delîli ve benzerlerinde, Allahü teâlânın varlığının lâzım olduğunu isbat etmekte kullanılan delillerden biri. Hâdislerin (sonradan var olan şeylerin) birbirinin varlığına sebeb olarak geriye doğru sonsuza kadar zincirleme birbiri ardı sıra gitmesi.

teskif

  • Düzeltip ve doğrultup beraber etmek. Eşitlendirmek.

teslim / teslîm / تسليم

  • Bir emâneti verme.
  • Kabul etme.
  • Doğru ve haklı bulma.
  • Selâmetle dua etme.
  • Karşısındakinin hükmü altına girme.
  • Kendini Allah'ın takdirine terketme, emri altına girme.
  • Belâ ve âfetten korunur olma.
  • Bir şeyi, yeni sâhibine verme.
  • Da
  • Sahibine verme. (Arapça)
  • Hakkını verme, doğrulama. (Arapça)

tevatür / تواتر

  • Doğruluğu kesin haber.

teveccüh

  • Bir şeye doğru yönelme, bir tarafa dönme. Çevrilme.
  • Mânen üzerine düşme.
  • Ait olmak.
  • Hoşlanmak.
  • Sevgi, alâka.

teveccüh-ü ehadiyet

  • Allah'ın herbir varlığa ayrı ayrı ve doğrudan teveccühü.

tevfik-i ilahi / tevfik-i ilâhî

  • Cenab-ı Hakk'ın insanı doğru yola lütfu ile sevketmesi.

tezkiye

  • Doğruluğuna şehadet etmek.
  • Zekât vermek.
  • Zekât almak.
  • Pak ve temiz etmek.
  • Övmek, medhetmek.
  • Birisinin durumu hakkında soruşturmak.

tuba / tûbâ

  • Kökleri yukarıda, dal ve budakları aşağıya doğru sarkan cennet ağacı.

türk

  • Türkler, Asya'nın en büyük ve en meşhur milleti olup, Turan milletlerindendir. Türkler en evvel Sibirya ile Çin arasında olan Altın Dağı taraflarında yaşamışlar ve oradan defalarca güney ve batıya doğru yayılarak Çin'de ve Türkistan memleketlerinde fetihler yapmışlardır.Türkler eskiden beri iki şube

udlul

  • Doğru yoldan sapma. İslâmiyetten ayrılma, sapıtma.

udul / udûl

  • Doğru yoldan ayrılma, yoldan çıkma, sapma.

ukul-ü müstakime / ukul-ü müstakîme

  • Doğru yolda olan akıllar.

ulema-i su / ulemâ-i sû

  • Kötü âlimler; insanları doğru yoldan saptıran, ilmini dünyâ kazancına, mala ve mevkîye kavuşmaya vâsıta eden din adamları.

ümmet-i kaime

  • Hakşinas, doğru, doğrudan ve Allah için kalkan, müstakim ve âdil ümmet.

usuli / usulî

  • Asıllara, köklere ait; bir kimsenin soy ağacı itibariyle anne baba tarafından geriye doğru silsilesi, ataları, dedeleri.

vakıa-i sadıka / vâkıa-i sâdıka

  • Doğruluğundan şüphe edilmeyen olay, doğru rüya, keşif.

vakt-ı ısfırar

  • Gün batımına doğru güneşin sararma vakti.

valib

  • Ulaşıcı, ulaşan, varan.
  • Önüne doğru giden.

vallahu a'lemu bi's-savab

  • Doğruyu en iyi bilen Allah'tır.

vebal

  • Günah. Zarar. Ziyan. Şiddet. Ağırlık. Azab. Doğru olmayan bir hareketin manevî mes'uliyeti.
  • Günah, zarar, ziyan, şiddet, ağırlık, azap, doğru olmayan bir hareketin manevî sorumluluğu.

vera'

  • Takvânın ileri derecesi. Bilmediği ve şüphe ettiğini öğrenip iyiye ve doğruya göre hareket edip bütün günahlardan çekinme hâleti.

vesika

  • Bir hâlin, bir hadisenin veya bir sözün doğruluğunu gösteren, inandırıcı şey. Belge, sened.

veter

  • Yayın çilesi. İp ve kiriş.
  • Bir kavsın iki ucu arasına çekilen doğru çizgi.
  • Kasları hareket ettiren kalın sinir.

vücuh-u irşadi / vücuh-u irşadî

  • Doğru yolu gösterici yönler.

vücuh-u sahiha

  • Doğru olan yönler, mânâlar.

vüsuk

  • Doğruluk, güvenilirlik.

yakin ehli / yakîn ehli

  • Kesin ve doğru bilgi sahipleri.

yekreh

  • Riyasız, doğru. (Farsça)

yetmiş iki fırka

  • Ehl-i sünnet yolundan (Peygamber efendimizin ve Eshâb-ı kirâmın bildirdiği doğru yoldan) ayrılan ve Cehennem'e gidecekleri hadîs-i şerîfte bildirilen bozuk fırkalar. Bunlara bid'at ehli veya dalâlet fırkaları da denir.

zann-ı kabul-ü cumhur

  • Bir hükmün doğruluğunu ekseri müçtehidlerin ve ehl-i reylerin zann derecesinde, yani kuvvetli ihtimal ile kabul etmeleri. (Ümmeti da'vetle teşri' edemez, fehmi şeriatten olur; lâkin şeriat olamaz. Müçtehid olabilir, fakat müşerri' olamaz.İcma' ile cumhurdur, sikke-i şer'i görür. Bir fikre davet etme

zeval

  • Zâil olma, sona erme.
  • Gitmek. Yerinden ayrılıp gitmek.
  • Güneşin tam ortada gibi, baş ucunda bulunduğu zaman.
  • Güneşin nısf-ı nehar dairesinden batmaya doğru dönmesi. Seyrinin sonuna yaklaşması.

zevk-i hakikat

  • Doğruya ve gerçeğe ulaşma zevki.

zeyg

  • Şübhe. Doğruluktan ayrılma.
  • Bir tarafa meyletme.
  • Yanılma.
  • Kamaşma.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR