LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te dama ifadesini içeren 216 kelime bulundu...

a'rak

  • (Tekili: Irk) Kökler, damarlar.

a'sab / a'sâb

  • (Tekili: Asab) Sinirler. Damarlar.

abdulaziz

  • 32. Osmanlı Padişahıdır. Hilâfeti (Hi: 1277-1293) seneleri arasındadır. Mithat Paşa ve arkadaşları tarafından bilek damarları kesilerek şehid edilmiştir.

adilane / âdilâne

  • Adalet sahibi bir adama yakışır surette.

adrenalin

  • Tıb: Böbrek üstü salgısından çıkarılan bir hormon. Sentetik olarak da yapılır. Damar daraltmak ve kanamayı önlemekte kullanılır. (Fransızca)

ahda'

  • Boyun damarlarından bir damar.
  • Hilekâr, aldatıcı, kandırıcı.

ahiyane

  • Damak. (Farsça)
  • Tıb: Boğaz. (Farsça)
  • Beyin kemiği. (Farsça)

ajüg

  • Hurma lifi. (Farsça)
  • Ağaç budama. (Farsça)

al-i aba / âl-i abâ

  • Hz. Peygamberin (A.S.M.) kendisi ile beraber, kızı Hz. Fâtıma Validemiz, damadı Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'den (R.A.) müteşekkil hey'et. "Hamse-i âl-i abâ" da denir. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) giydiği abâsını mezkur sahabe-i güzin hazeratının üzerine örterek hususi dua ettiğinden b
  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) kendisiyle beraber kızı Hz. Fatıma, damadı Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'in üzerini mübarek abâsıyla örttüğünden bu isimle anılmaktadırlar.

asab / âsâb

  • Sinir. Damar.
  • Sinir, damar.
  • Sinirler, damarlar.

asab-ı dessasane / âsâb-ı dessasâne

  • Hile ve desisecilik damarları.

asabiyet-i milliye

  • Irkçılık damarı.

asabiyet-i unsuriye

  • Irkçılık damarı.

asdagan

  • Tıb: Kollarımızdaki nabız damarları.

atardamar

  • Tıb: Kanın, kalbden vücudun her tarafına (akciğerlere de) gitmesine yarayan damar. Şiryan.

bahbaha

  • Devenin kükreyip ses çıkarması.
  • Çıtırdama. Mışıldama.
  • Deve çağırmak.

bahit

  • Baht ve ikbalden vasıftır. Tâlii yaver olan adama denir. (Kamus'tan)

bakır

  • Çobanları ile beraber olan sığır sürüsü.
  • Geniş.
  • Aslan.
  • Göz damarı.
  • Hz. Hüseyn'in (R.A.) torunu İmâm-ı Bâkır'ın bir lâkabı.

basik

  • Gövde damarı. (Dirsek içinde bulunan üç damarın aşağısında olandır.)

basur / bâsûr

  • (Çoğulu: Bevâsir) Tıb: Mayasıl. Kalın bağırsakta ve makadın etrafındaki siyah kan damarlarının şişmesi ve bazen iltihablanması sebebiyle, makadın içinde ve dışında meydana gelen memeler yüzünden makaddan kan ve cerahat gelmesi hastalığı.

bere

  • Tıb: Ezilme veya kılcal damarların kopması sonunda kanın, dokular içinde birikmesi ve bundan dolayı meydana gelen morluk. (Türkçe)

berkan

  • Parıldama.
  • Volkan.

cellad / cellâd

  • İdama mahkûm olanları idam etmeğe vazifeli olan adam.
  • Mc: Merhametsiz.
  • İdama mahkum olanların hükümlerini infaz etmeye vazifeli olan adam.

cez'

  • Damarlı akik. Göz boncuğu adı verilen, kara alaca ve kıymetli bir süs taşıdır.

cirye

  • Suyun akması ve şırıldaması.
  • Cereyan.

damad / dâmâd / داماد

  • Damat, güveyi. (Farsça)

damar

  • t. İstidad. Huy, tabiat, inat.
  • İnsan bedeninde kanın dolaştığı yollar, şiryan.
  • Irk.
  • Toprağın içindeki maden filizleri ve su tabakası.
  • Damar veya köke benzeyip bir cismin her tarafına uzanan yollar.
  • Mermer ve ona benzer dalgalı şeylerdeki çizgiler.

damar-ı asabiyet

  • Irkçılık damarı.

damar-ı gadir

  • Zulmetme damarı, merhametsizlik damarı.

damar-ı hayat

  • Hayat damarı.

damar-ı müteassıbane / damar-ı müteassıbâne

  • İnandığı şeylere körü körüne, katı bir şekilde bağlılık damarı.

damime

  • (Çoğulu: Damâyim) Sonradan yapıştırılmış şey.

damir

  • (Çoğulu: Damâr) Kalb.
  • Niyyet.

damzer

  • (Çoğulu: Damazir) Sütü az olan deve.
  • Sağlam ve sert yer.
  • Şişman kadın.

darağacı

  • İdama mahkûm olanların asıldıkları sehpa. (Türkçe)

dehre

  • (Dahra) Testere gibi dişli ve eğri budama âleti. Bağ budamak için kullanılan testere gibi dişli olan bıçak. (Farsça)

depretme

  • Kımıldama, hareket etme.

devletlü utufetlü

  • Vezirlere, müşirlere, padişah damatlarına verilen ünvan.

ebcel

  • Cüssesi büyük olan iri yapılı adam.
  • Atta ve devede bulunan bir damar. (İnsanda o damara, "ırk-ı ekhal" derler.)

ebher

  • En bâhir, en âşikâr. En parlak, daha çok zâhir.
  • Temiz kanı yürekten bedene dağıtan büyük bir damar.

ebu türab / ebû türâb

  • Peygamber efendimizin amcasının oğlu, dâmâdı, Cennet'le müjdelenen on kişinin ve dört büyük halîfenin dördüncüsü, Allahü teâlânın arslanı hazret-i Ali'nin "Toprağın babası" mânâsına gelen lakabı.

ekhel

  • Gözü sürmeli.
  • Baş ve gövde damarı.

etnab

  • (Tekili: Tınb) Çadır ipleri.
  • Ağacın kök damarları.
  • Vücudun sinirleri.

etnoloji

  • yun. Kavimleri, ayrı dil ve ırktan toplumların hayat ve özelliklerini inceleyen ilim. Önce hristiyan misyonerleri dinlerini yaymak için kavimlerin özelliklerini öğrenme ihtiyacını duymuşlar ve onların zayıf damarlarından faydalanmayı düşünmüşlerdir. 19.yy.dan itibaren ilmî gaye ile araştırmalar yapı

ev'iye

  • (Tekili: Viâ) Mahfazalar, kaplar, gizlemeye veya saklamaya yarayan şeyler.
  • Damarlar.

ev'iye-i şa'riyye

  • Tıb: Siyah ve kırmızı kan damarları arasındaki gayetle ince olan damarlar.

ev'iye-i veridiyye

  • Tıb: Siyah kan damarları.

evride / اَوْرِدَه

  • (Tekili: Verid) Vücudun her tarafından kalbe kanın gitmesini temin eden damarlar. Siyah kan damarları.
  • Toplardamarlar.
  • Toplardamar.
  • Toplar damarlar.

fasd

  • Kan alma, hacamet.
  • Damar kesmek.
  • Damardan kan aldırma.

fedailik

  • Fedakârlık, kendini bir hizmete adama.

feraşe

  • Pervane denilen kelebek.
  • Kilit damağı.
  • Su gittikten sonra yer üstünde kalıp kuruyan balçık.
  • Az su.
  • Hafif kimse.

feveran

  • Kaynama, galeyân etme.
  • Damar, vurma, su fışkırtma.

füvve

  • Kızıl boya dedikleri damarlar.

garb

  • (Çoğulu: Gurub) Güneşin battığı taraf. Batı.
  • Sığır derisinden yapılan büyük kova.
  • Sakaların su koydukları büyük tulum.
  • Atıldıktan sonra bulunmayan ok.
  • Yürügen at.
  • Nasır acısı (gözde olur).
  • Göz yaşı.
  • Göz yaşının geldiği damar.
  • Ke

gargara

  • Suyu, içilen ilâcı veya başka bir sıvıyı, boğazda oynatıp çalkalama.
  • Tavuk ve güvercinin ötmesi.
  • Can boğaza gelip tereddüt etmek.
  • Çömleğin kaynayıp fıkırdaması.
  • Çoban koyuna haykırıp çağırması.

gurre

  • Işıldama.

gusn

  • Ağaç dalı. Budak.
  • Tıb: Damar ve sinir gibi ayrılan bedenin cüzleri.

habl-ül verid

  • Şah damarı. Atar damar.

hablülverid / hablülverîd

  • Şahdamarı.

hacamat / hacâmat

  • Hacâmat bıçağı denilen bir âletle, vücûdun deriye yakın damarlarını keserek kan alma. Kan almaya fasd da denir.

hakeme

  • (Çoğulu: Hakemât) Damak geminin halkası.

hamse-i al-i aba / hamse-i âl-i abâ

  • Hz. Peygamberimizle (a.s.m.) birlikte kızı Fâtıma, damadı Hz. Ali, torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin.

hanek

  • Ağzın tavanı, damak.

hank

  • Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
  • Bir şeyi çiğneyip damağıyla ezmek.
  • Davarın ağzına gem vurmak veya urgan koymak.

harir / harîr

  • Su akarken çağlamak.
  • Yel eserken fışıldamak.
  • Horuldamak.

hasifane / hasîfane

  • Aklı başında ve olgun olan bir adama yakışacak suretde.

hasr / حصر

  • Tahsis etme, ayırma, vakfetme, adama. (Arapça)
  • Hasretmek: Adamak, ayırmak, tahsis etmek. (Arapça)

hasr-ı nefs

  • Kendini o işe adama.

haten

  • (Çoğulu: Ahtân) Kadın tarafından olan kimseler. (Baba, kardeş ve emmi gibi)
  • Araplar, damat mânasına kullanırlar.

hateneyn

  • İki dâmât; Resûlullah efendimizin iki mübârek dâmâdı olan hazret-i Osman ile hazret-i Ali.

hatn

  • Damat.
  • Sünnet etme.

hazımane / hâzımâne

  • İhtiyatlı davranan adama yakışır şekilde.

hetf

  • Bir şeyi gizlice hatırlatmak. Seslenmek. Fısıldamak.

hiss-i havf

  • Korku damarı, duygusu.

huruf-u müsta'liye

  • Tecvidde: Harf ağızdan çıkarken dilin üst damağa yapışması halinde veya üst damağa doğru gitmesiyle çıkan harfler: Kaf, tı, zı, dat, hı, sad, ayın, gayın, Bu harflerin mukabili "istifâle" harfleridir.

hutun

  • (Hutunet) Evlenme, tezevvüc, teehhül.
  • Damatlık, damat olma.

ibad

  • Tıb: Bacaklarda diz mafsalının iç kısmındaki büyük damar.

içgüvey

  • (İçgüveyi, içgüveysi) Kayınpederinin evine alınan dâmat. Karısı tarafının evinde oturan dâmat. (Türkçe)

idbak

  • Ulaştırmak. Yapıştırmak.
  • Tecvidde: Harf okunduğu zaman dilin üst damağa yapışmasına denir. Bu sıfatın harfleri. Sad, dad, tı, zı'dır. İsimlerine müdbaka denir.

ifcac

  • Kuş cıvıldaması, kuş ötmesi.

iktat

  • Alçak sesle kulağa fısıldama.

iltima'

  • Parıldamak. Işıldamak.
  • Kapıp almak.

iltima-i kevakib

  • Yıldızların parıldaması.

imtisas

  • Emerek çekilmek, emmek, emilmek. Hazmolunmuş olan maddelerin, damarlar tarafından emilmesi.

in'idam

  • İdama gitme. Mahvolma. Yok olma.

inhişaş

  • (Çoğulu: İnhişâşât) Birbirine dokunup hışırdama, hışırtı. Şakırtı, şakırdama.

intişar

  • Dağılmak. Yayılmak. Üremek.
  • Tıb: Yorgunluktan damar şişip kabarmak. Umumileşmek.

intizar

  • Adamak, nezretmek.

irgandi

  • Yerinde oynama, sallanma, kımıldama.

ırk / عرق

  • Nesil. Zürriyet. Sülâle.
  • Soy. Kök. Damar.
  • Soy, ırk. (Arapça)
  • Damar. (Arapça)
  • Kök. (Arapça)

ırk-ı taklit

  • Taklit damarı; taklitçilik.

irtat

  • Tenbellik etme. Yerinden kımıldamama.

irtikaz

  • Çocuğun, ana karnında kımıldaması.
  • Çalkanıp durma.
  • Acı çekme, ıztırâb duyma.

ıshar

  • (Sıhriyyet. den) Akrabalık, yakınlık, kurbiyet, sıhriyet. Damat olma. Damat edinme.
  • Ulaşmak.
  • Erimek.

isti'la

  • (Ulüv. den) Yükselmek. Üste çıkmak. Yüce olmak. Terfi' eylemek. Galib olmak.
  • Gr: Bir şeyin bir şey üzerine çıkması.
  • Tecvidde: Harf okunduğu zaman dilin, üst damağa kalkmasına denir.

ıstıbab

  • Dökülme.
  • Damardan kan fışkırması.

istifale

  • Tecvidde: Bir harfin, okunduğu zaman aşağı çene tarafına düşüp üst damağa yükselmesi. Bu hâlde ağızdan çıkan harfler: "Müsta'liye" harflerinin zıddıdır. Bu harfler: "Elif, Be, Te, Se, Cim, Ha, Dal, Zel, Rı, Ze, Sin, Şın, Ayın, Fe, Kaf, Kef, Lâm, Mim, Nun, Vav, He, Yâ" dır.

istihaza

  • Kadın âdet görürken fazla kan gelmesi. (Rahimden değil de hastalıktan dolayı bir damardan gelip, tenâsül cihazı yolu ile akan kokusuz bir kandır. Buna "istihâza veya özür kanı" dendiği gibi, böyle bir kadına da "müstahâza" denir.)

istinhaz

  • Bir kimseye bir iş için kımıldamamasını emretme.

itbak

  • (Itbak) Kaplamak. Kapamak. Kapaklamak.
  • İttifak etmek.
  • Tecvidde: Harf okunduğunda, dilin üst damağa kapanması. (Bu halde okunan harfler sad, dât, tı, zı harfleridir.

izmihrar

  • Surat asma.
  • (Yıldız) parıldama.
  • Kış mevsiminin şiddetli olması.

kabz u bast

  • Ruhen sıkıntı. Daralma ve genişleme. Sıkıntı ve ferahlık.
  • Birini diğeri üzerine tercih etme.
  • Münkabız bir adama ferahlık ve sürurluluk vermek, sevindirmek.
  • Beyan ve ifâde etmek.
  • Uzun uzun ve etraflıca anlatmak.

kam / kâm / كام

  • İstek. Arzu. Maksad. Murad. Dilek. Lezzet. (Farsça)
  • Ağzın üstü. Damak. (Farsça)
  • Koyun, sığır ağılı. (Farsça)
  • Ağaç kilit. (Farsça)
  • Damak. (Farsça)
  • Arzu. (Farsça)

kevkeb

  • Yıldız.
  • Parıldamak.

keyy

  • Adama veya davara yapılan nişan.
  • Yarayı dağlama.

kıyfal

  • Baş damarı.

kubbe-i kanek

  • Ağzın tavanı. Damak.

lem'

  • Parıldama, parlama. Parlayış.

lemean / lemeân / لمعان

  • Parlama, parıldama.
  • Parlama, parıldama.
  • Parıldama.
  • Parıldama. (Arapça)

lenf

  • (Lenfâ) Tıb: İnce damarların içinde dolaşan beyaz kan. Kanın esasını teşkil eden sıvı.
  • Eski tıbba göre; ahlât-ı erbaa'dan birisi.

levami'

  • (Tekili: Lâmia) Parıldayan şeyler, nurlar, parıldamalar.

mahdu'

  • Hileye aldanmış olan. Kandırılmış kimse.
  • Boyun damarı kesilmiş kişi.

mastub

  • Damarlardan taşmış kan.

meraya

  • Aynalar. Mir'âtlar.
  • Tıb: Hayvanın memeye süt gelen damarları.

mezak

  • Tatmak.
  • Zevk tadacak yer. Damak.
  • Zevk. Tat duyma.

mezhar

  • (Çoğulu: Mezâhır-Mezâhir) Karın içi.
  • Damar.

mi'zad

  • Ağaç veya tahta budama bıçağı.
  • Pazvant, kolçak.

micesse

  • Ağaç budamada kullanılan keskin demir.

miclat

  • Ağaç budamada ve bağ filizini kesmekte kullanılan demir.

müberrid

  • (Berd. den) Soğutan, soğutucu.
  • Karlık. Su soğutan damacana.

müdam

  • Devam eden. Sürekli. Dâim ve bâki olan.
  • Mübtelâ olan. (Her nefeste Allah adın de müdamAllah adı ile olur her iş temamSüleyman Çelebi)

muhaceze

  • Fısıldamak.

münfetiha

  • Tecvidde: Kur'an okurken dil, üst damaktan ayrılır vaziyette iken ağızdan çıkan harflere denir. Şunlardır; mim, nun, elif, vav, cim, hı, zel, dal, sin, ayın, te, fe, kaf, lem, he, şın, be, ye.

münhafıza

  • Harf söylenirken alt damaktan dilin ayrılması hâli.
  • Aşağılanmış olan.

müntabıka

  • Söylenirken dilin üst damağa kapanması. Bu hâlde ağızdan çıkan harfler; sad, dad, tı, zı.

na'ar

  • Fesad ve fitneye çalışan.
  • Kanı kaçmış olup sâbit olmayan damar.

na-cunban

  • Kımıldamaz. Yerinde durur. Sağlam. (Farsça)

nabazan

  • Nabız atması, damar vurması.

nabız

  • Atar damarın vuruşu. Şah damarının atması. Kırmızı kan damarının oynaması hali.
  • Atardamarın vuruşu.

nabıza / nâbıza

  • (Çoğulu: Nevâbız) Nabız damarı.

nabza

  • Damarın bir defa atması.

nabzi / nabzî

  • Damarın atmasıyla ilgili.

nahb

  • Yüksek sesle ağlama.
  • Önemli iş, mühim iş. Nezretmek, adamak.
  • Seri seyr.
  • Vakit, müddet. Ecel, ölüm, mevt.

nahiran

  • Atın göğsünde olan iki damar.

nahr

  • Boğazlamak. Bir hayvanın göğsü üstünden bıçak vurup boğaz damarını kesmek.
  • İki şeyin birbirine göğüs göğüse olması.
  • Boyun. Boğaz çukuru.
  • Sadır.
  • Gündüzün evveli.
  • Namazda kıyamda iken sağ eli sol elin üstüne koymak.
  • Kurbanlık deveyi göğsü üstünden (evdâcını yâni iki büyük damarını) kesmek.

nakia

  • (Çoğulu: Nekâyi') Seferden gelen kimse için hazırlanan yemek.
  • Yağma edilen hayvanlardan taksimattan önce boğazladıkları deve ve koyun.
  • Damat için hazırlanan yemek.
  • Ziyafet.

naşiz

  • Karısına karşı çok zâlim olan koca.
  • (Kalb) heyecanla coşma.
  • Kalkmış, kabarmış, atan (damar).

naur

  • Kanı durmayan damar.
  • Değirmen kanadı.
  • Döndükçe gıcırdayan dolap.

nebz

  • (Nebezân) : Damarın hareket etmesi.

necva

  • Gizli fısıltı. İki kişi arasında fısıldamak.
  • Ağız koklamak.
  • İki kişi arasındaki sır.

nesa

  • (Çoğulu: Ensâ) Uyluk başından tırnağa kadar varan bir damar.
  • Te'hir etmek, sonraya bırakmak.

nevabız

  • (Tekili: Nâbıza) Nabız damarları.

nevesan

  • Kımıldama, hareket etme.

nevşe

  • Genç hükümdar. (Farsça)
  • Yeni damat. (Farsça)

ney

  • Kamıştan yapılan damaksız düdük.
  • Kamış kalem.
  • Mc: Kâmil insan.
  • Farsçada : Yokluk.

neyt

  • Cenaze.
  • Ölüm.
  • Duâda tazarru etmek.
  • Tıb: Kalbin asılı olduğu damar.
  • Derinliği adam boyu miktarı olan kuyu.

nezr / نذر

  • Adak adamak.
  • Fık: Cenab-ı Hakka ta'zim için mübah bir fiilin yapılmasını deruhde etmek, öyle bir işin yapılmasını kendi nefsine vacib kılmaktır.
  • Adak. (Arapça)
  • Nezr etmek: Adamak. (Arapça)

nıtab

  • Baş.
  • Boyun damarı.

niyat

  • (Niyâta) Bir damar ismi (yürek onunla bağlıdır.)

nokta-i asabiye

  • Irkçılık damarı, ırkçılık noktası.

osman

  • Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın en yakın sahabelerinden, Aşere-i Mübeşşere'den ve İslâmiyet için en çok fedakârlık gösterenlerdendir. Hz. Talha ve Zübeyr'den evvel imana geldi, iman edenlerin beşincisi oldu. Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın üçüncü halifesi ve damadıd

poz

  • Fotoğraf alınırken kendine düzen vermek, tavır takınmak. Kımıldamadan durduğu halde kalmak. (Fransızca)

racin

  • Adama alışmış davar.

ragsa'

  • İçinden sütün aktığı meme içindeki damar.

rasih

  • (Çoğulu: Râsihîn-Râsihûn) (Rüsuh. dan) Temeli kuvvetli, sağlam.
  • Bilgisi, bilhassa dinî bilgileri çok geniş olan.
  • İyice oturmuş, dem ve damarlarına yerleşmiş, temeli sağlam ve kuvvetli olan.

reg / رگ

  • Damar. (Farsça)
  • Damar. (Farsça)

reg-i can / reg-i cân

  • Can damarı, şah damarı.

rekd

  • Kımıldamamak, durgun olmak.

şa'şa'

  • Yıldıramak, parıldamak.
  • Uzun ve yeynicek olmak.

şahreg / şâhreg / شاهرگ

  • Şah damar, büyük damar. (Farsça)
  • Atardamar. (Farsça)

sam

  • Ölüm, mevt.
  • Yer altındaki altın damarı.
  • Gök kuşağı.
  • Ateş.
  • Sersemlik hastalığı.
  • Hazret-i Nuh'un (A.S.) oğullarından birinin ismi.

şark

  • Doğu. Güneşin doğduğu taraf.
  • Güneş ve güneşin aydınlığı.
  • Yarmak.
  • Parıldamak.
  • Avrupa kültürünün dışında kalan müslüman ülkeleri.

sarre

  • Kapı, kalem ve semer cızıldaması.
  • Çağırıp söylemek.
  • Sayha, yüksek ses.

şe'n

  • İş, yeni olan hal.
  • Şan.
  • Tavır.
  • Hâdise.
  • Vâkıa.
  • Kasdetmek.
  • Emr ü hal.
  • Tıb: Baştan göze gelen kan damarı. Baştan kaşa, kaştdan göze kan getiren iki damar ismi.
  • Fls: Bir şeyin hususiyetinin fiilî tezâhürü, neticesi ve eseri.

sebat / sebât / ثبات

  • Yerinden kımıldamama, kararından vazgeçmeme. (Arapça)

sehba

  • Üç ayaklı küçük masa.
  • İdama mahkûm olanların idam edildiği üç ayaklı âlet.

şehd-kam / şehd-kâm

  • Tadı damağında kalmış. (Farsça)

şerayin / şerâyin

  • Atardamarlar.
  • (Tekili: Şeryân ve Şiryân) Nabız damarları, atar damarlar.
  • Atardamarlar.
  • Atardamar.

şerayin-i sübatiyye

  • Boynun iki tarafında olup kalbden gelen ve kafaya çıkan iki kalın atar damar.

sıhr

  • Damat yahut enişte.
  • Huk: Karı-kocadan biri ile diğerinin kan hısımları arasındaki akrabalık.

sımame

  • Kan damarlarında tıkanıklık yapan kan pıhtısı.

şirinkam / şirinkâm

  • Tadı damağında kalmış. (Farsça)

sırr-ı al-i aba / sırr-ı âl-i abâ

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) kendisiyle beraber kızı Hz. Fatıma, damadı Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'in üzerini mübarek abâsıyla örttüğünden bu isimle anılmalarının sırrı.

şiryan / şiryân / شریان

  • (Şeryân) Kırmızı kan damarı. Atar damar.
  • Atardamar. (Arapça)

şücne

  • Sıklığından birbirine girmiş ağaçların damarları.

surah

  • Bir tavus kuşu ismi.
  • Kapının gıcırdaması.
  • Ses.
  • İnlemek.

tahnik

  • (Oğlan) damağını ovmak.
  • Fikrini düzeltmek.

tahrif

  • Genç bir adama bunaklık isnad etme.

tansiyon

  • Tıb: Kanın damarlara içerden yaptığı tazyik, basınç. (Fransızca)

tebzil

  • Delme, yarma. Çok azimle bir şeye girişmek, adamak.

tedeldül

  • Kımıldamak.

tefessüh

  • Açılmak. Genişlemek. İnbisat bulmak.
  • Mecliste çekilip bir adama oturacak yer açmak.

teharrük

  • Hareketlenmek, kımıldamak. Hareket etmek.

tele'lü

  • Parlama, parıldama.

tele'lu / تلألؤ

  • Işıldama. (Arapça)

tele'lü'

  • (Lü'lü'. den) Parıldama.

tele'üv

  • Parıldama, parlama.

telêlü

  • Parıldama.

telemmu / telemmû

  • Işıldama.

telemmu'

  • Parıldama. Işıldama.

telh-kam / telh-kâm

  • "Damağı acı": Kederli, dertli. (Farsça)

telmi'

  • (Lemeân. dan) Renk renk yapma, rengârenk yapılma.
  • Parıldama, parıldatılma.
  • Edb: Mısraları, Türkçe, Arabça, Farsça gibi başka başka dillerde olan manzume yapma.

tenevvür

  • Parlama, ışıldama.
  • Bir şey hakkında bilgi sahibi olma.
  • Münir ve münevver olmak. Aydın olmak. Nurlanmak.

tenezzür

  • Korkmak.
  • Adak adamak, nezretmek.

terettüb

  • Sıralanmak.
  • Gerekmek. Lâzım gelmek. Netice olarak çıkmak.
  • Bir yerde aslâ kımıldamak, bir vecih üzere sâbit ve pâyidar olup durmak.
  • Zuhura gelmek.
  • Muayen sebeblerin, muayyen ve mukannen olan neticeler vermesi.

terhuk

  • Yıldıramak, parıldamak.
  • Sallanmak.
  • Tekebbürlük etmek, gururlanmak.

teşa'şu'

  • Şaşaalanma, parıldama.

teşmir-i said / teşmir-i sâid

  • Kolları sıvama.
  • Mc: Bir işe iyice adamakıllı girişme.

teşzib

  • Ağaç budamak.

ukde-i hayat

  • Can damarı.

ümm-üd dem

  • Kırmızı kan damarlarında görülen kabarma. Bu nabız damarlarından birisine açılan kan kesesi.

ünbube / ünbûbe / انبوبه

  • Boru. (Arapça)
  • Kılcal damar. (Arapça)

uruk / urûk / عروق

  • (Tekili: Irk) Irklar.
  • Kökler, damarlar.
  • Kökler, damarlar.
  • Damarlar. (Arapça)
  • Irklar. (Arapça)

uruk-u hayat

  • Hayatın damarları.

uruk-u insaniyetkarane / uruk-u insaniyetkârane / uruk-u insaniyetkârâne

  • İnsanlığa yakışır damar, kök veya huylar. (Farsça)
  • İnsanlık değerlerini harekete geçiren damarlar, insanlık damarı, insanî duygular.

useybe

  • (Çoğulu: Useybât) Yaprağı bir takım kısımlara ayıran liflerden herbiri. Damar.

üslem

  • El arkasında hınsırla pınsır arasındaki damar.

vakf / وقف

  • Durma, duruş. (Arapça)
  • Durdurma. (Arapça)
  • Vakıf. (Arapça)
  • Adama. (Arapça)

vasat

  • Orta; burada, boğaz ile dudak arası harflerin çıkış yeri olan damak kastedilmiştir.

verid / verîd / ورید

  • Siyah kan damarı. Toplar damar. Boyun damarı.
  • Kırmızı gül.
  • Toplardamar. (Arapça)

vetin

  • Kalb damarı. Şah damarı. Şiryan-ı ekber.
  • Bel kemiği iliği.

vüreyd

  • Çok küçük damar.

vürud / vürûd

  • Geliş. Gelme. Vârid olma. Gelip yetişme.
  • Suya gitme.
  • (Tekili: Verid) Toplar damarlar. Siyah kan damarları.
  • Toplardamarlar.

zari / zarî

  • Kanı durmayan damar.

zavarib

  • Nabız damarları.

zebh

  • Boğazlama, kesme. Hayvanın boğazındaki yemek borusu, hava borusu, iki yandaki kan damarından üçünü bir anda kesmek.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın