LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te dali ifadesini içeren 208 kelime bulundu...

a'şari / a'şarî / a'şârî / اعشاری

  • Ondalığa âit. Öşür hesapları nev'inden. On sayıları. Ondalık.
  • Ondalık. (Arapça)

a'ved

  • Ençok faydalı.

ahiret alimi / âhiret âlimi

  • Dünyâlığa, mala, mevkiye kıymet vermeyen, ilim ile dünyâlık elde etmeye çalışmayan, âhireti dünyâya tercih eden, ilmiyle amel eden, işi sözüne uyan, ibâdet ve tâate teşvik eden, ilmi âhiretine faydalı olan tevâzu sâhibi âlim.

akademi

  • Bir ilim dalında ihtisas sahibi kimselerin çatısı altında toplandığı kuruluş.

akaid ilmi / akâid ilmi

  • Îmân esaslarını anlatan ilim dalı.

akıl / âkıl

  • Akıllı kimse; iyi ve kötüyü, faydalı ve zararlıyı birbirinden ayırabilen kimse.

akıl-baliğ / âkıl-bâliğ

  • Faydalı ve zararlı olanı birbirinden ayırabilen ve evlenme çağına gelip gusül abdesti almaya başlayan akıllı kimse.

akl

  • İdrâk kuvveti, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayırmaya yarayan kuvvet.

albümin

  • Tıb:Nebat ve hayvanların etli ve sulu kısımlarında bulunan karbon, oksijen, azot, hidrojen ve kükürt bileşiği gıdalı madde. (Fransızca)

amel-i salih / amel-i sâlih

  • Dince makbul olan iyi, güzel ve faydalı iş.

anatomi

  • Canlıların yapısını ve bu yapıyı meydana getiren uzuvları inceleyen ilim dalı. Tıbtaki önemi çok büyüktür.

aşşar

  • A'şar tahsildarlığı yapmış olan kimse. Öşürcü, ondalıkçı.

balistik

  • yun. Merminin ateşlendikten sonra hedefe varıncaya kadar uğradığı te'sirleri tedkik edip inceleyen ilim dalı.

bar-ver

  • Yemiş veren, meyvedar, verimli, meyve verici. (Farsça)
  • Mc: Faydalı, faydayı mucib, iyi netice veren. Yararlı. (Farsça)

beladet / belâdet

  • İyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayıramama; ahmaklık.

berkuk

  • Şeftali, kayısı, zerdali.

berumend / berûmend

  • Faydalı, verimli. (Farsça)
  • Ter ü taze. (Farsça)
  • Nasibli, hisseli. (Farsça)

berumendi / berûmendî

  • Faydalı, menfaatli olma. (Farsça)

beskele

  • Kapı sürgüsü, kapı mandalı. (Farsça)

bevliye

  • Tıb: İdrar yolları ve böbrek hastalıkları. Bu hastalıkların teşhis ve tedavisiyle uğraşan tıp dalı. (Üroloji)

bi'at / bî'at

  • Sözleşme, söz verme, teslimiyet.
  • Devlet başkanı durumunda olan kimseye, senin başkanlığını, idâreciliğini kabûl ettim, iyi ve faydalı her sözüne itâat edeceğim, şeklinde söz vermek, bağlılığını bildirmek.

bid'at-ı hasene

  • Resûlullah'ın ve dört halîfesinin zamanlarında bulunmayıp da, dinde sonradan meydana çıkan ve bir sünnetin unutulmasına sebeb olmayan minâre, medrese, mektep yapmak, İslâmî ve faydalı kitaplar yazmak gibi güzel şeyler.

biyokimya

  • Canlıların kimya ile ilgili yapılarını, tepkilerini, belirtilerini inceleyen bilim dalıdır. 19. Asırda başlatılan bu çalışmalarla proteinler, vitaminler, hormonlar anlaşılır duruma gelindi.

bünyeviyat / بنيویات

  • Bünye ile ilgili bilim dalı, morfoloji. (Arapça)

celb-i nef'

  • Faydalı olanları yapma, yararlı olanı elde etmeye çalışma.

cerm

  • (Çoğulu: Cürüm) Bir cins Arap sandalı.
  • Kat'. Kesme.
  • Günahkâr olma, günah işleme.
  • Koyun kırkma.
  • Sıcak, sıcaklık.

cevahir

  • (Tekili: Cevher) Cevherler. Çok kıymet verilen ve az bulunan şeyler, çok kıymetli mâden veya taşlar.
  • Mc: Çok kıymetli söz veya faydalı yazılar.

cüzeyr

  • Kök dalı, ince kök.

dergiş

  • İzdiham, çok kalabalık. (Farsça)
  • Bir zerdali cinsi. (Farsça)

dü'lul

  • (Çoğulu: Dâlil) Belâ, zahmet, dâhiye.

dürus-i nafia / dürus-i nâfia

  • Faydalı olan dersler.

ehass-ül havas / ehass-ül havâs

  • En hâlisin hâlisi. Şuhudi imân sahibleri olan evliyalar. Cenab-ı Hakk'a yakınlık kazananların en hâlisi olan enbiyâ ve evliya. Efdallerin efdali, sâlihlerin sâlihi.

ehl-i dünya

  • Dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler.

ehl-i dünya ve siyaset

  • Dünya ve siyasi hayata dalıp, âhireti düşünmeyenler.

ehl-i gaflet

  • Dünyâya dalıp, âhireti unutanlar.

enfa / enfâ

  • Daha faydalı.

enfa' / اَنْفَعْ

  • Daha nâfi. Daha menfaatli. Pek faydalı.
  • Daha faydalı.

erbab-ı kulub / erbâb-ı kulûb

  • Gönül sâhipleri. Tasavvuf yolunda ilerlerken halleri değişen, her zaman başka türlü olan, bâzan şuurlu, bâzan şuursuz (içerisinde bulundukları mânevî hallere dalıp kendilerini unutan) kimseler. Bunlara İbn-ül-vakt de denir.

eşfa

  • Hastalığı def'e çok faydalı, şifa-bahş olan.

esir devri

  • Feodalizm, sömürgecilik dönemi.

faide-bahş / fâide-bahş

  • Fayda veren, faydalı.

faidebahş / fâidebahş / فائده بخش

  • Yararlı, faydalı. (Arapça - Farsça)

faideli / fâideli

  • Faydalı, yararlı.

fen

  • Bilim dalı.

fena fillah makamı / fenâ fillâh makamı

  • Allah'ın varlığında tamamen yok olma makamı, Onun varlığına dalıp kendinden tamamen vazgeçme makamı.

fenn-i beyan / fenn-i beyân / فَنِّ بَيَانْ

  • Belağat ilminin bir meramı anlatma yollarını gösteren dalı.

fenn-i hayvanat

  • Zooloji ilmi; hayvanları inceleyen ve onlar hakkındaki bilgi veren ilim dalı.

fenn-i iaşe / fenn-i iâşe

  • İnsanlar ve hayvanların besleniş ve yaşayışları hakkında bilgi veren ilim dalı.

fenn-i kıraat

  • Okuma bilgisi. Okumanın çeşitli usûllerini öğreten ilim dalı.

fenn-i menafiu'l-aza / fenn-i menâfiu'l-âzâ

  • Organların yararlarını inceleyen fen, anatomi; canlıların yapısını ve bu yapıyı oluşturan organları inceleyen bilim dalı.

fenn-i nebatat

  • Botanik ilmi; bitkileri inceleyen ve onlar hakkında bilgi veren ilim dalı.

feth

  • Açma, başlama.
  • Zaptetme. Ele geçirme. Zafer. Nusret.
  • Faydalı şeyleri elde etmek için yolları açmak. Muğlak şeyleri açmak. Bu iki suretle olur. Biri, basâr ile idrâk olunur. Gam ve kederi gidermek gibi. İkinci de: İki nevi olup birincisi; dünya işlerinde olur. Sürur vermekle g

fevaid / fevâid

  • (Tekili: Fayda) Faydalar. Faydalı şeyler.

fünun-u nafia / fünun-u nâfia

  • Faydalı ilimler.

fursat

  • Müsait an, elverişli durum, uygun zaman, elden kaçırılmayacak faydalı hâl veya vakit. Nöbet.

gays-ı nafi' / gays-ı nâfi'

  • Faydalı yağmur.

gusn

  • Ağaç dalı. Budak.
  • Tıb: Damar ve sinir gibi ayrılan bedenin cüzleri.

gusn-i şecer

  • Ağaç dalı.

gute

  • Su içine bir defa dalıp çıkma, suya dalma. (Farsça)

hadim / hâdim

  • (Hidmet. den) (Çoğulu: Huddâm) Hademe, hizmetçi, hizmet eden, işe yarayan.
  • İmân ve İslâmiye'te ve millete faydalı olmağa çalışan.
  • Erkekliği yok edilmiş olanlar. Bunlardan saraylarla büyük kişilerin konaklarında çalışanlara Hadim ağası denilirdi. Osmanlı İmparatorluğunda bunla

hakim-i bimisal / hâkim-i bîmisâl

  • Hikmet sahibi; herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve yerli yerinde yaratan ve eşi, benzeri olmayan Allah.

hakim-i kerim / hakîm-i kerîm

  • Herşeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan ve sonsuz cömertlik ve ikram sahibi Allah.

hakim-i mutlak / hâkim-i mutlak

  • Herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan sınırsız hikmet sahibi Allah.

hakimiyet / hâkimiyet

  • Hikmetlilik; Allah'ın herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratma sıfatı ve tecellîsi.

halık-ı hakim-i alim / hâlık-ı hakîm-i alîm

  • Her şeyi hakkıyla bilen, ilmi herşeyi kuşatan ve yarattığı herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah.

hallak-ı hakim / hallâk-ı hakîm

  • Herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Yaratıcı.

hannas

  • (El-Hannâs) (Hunus. dan) Geri çekilerek veya büzülerek, sinerek fırsat bulunca vesvese vermek için dönüp gelen. Sinsi şeytan. Besmeleyi işitince kaçan, gaflete dalınca musallat olan şeytan.

hayır

  • İyilik, faydalı ve sevaplı amel.

hayr

  • Meşru iş. Faydalı, nurlu ve sevablı amel. Halkın rağbet ettiği akıl, ilim. İbadet, adalet, ihsan, mal gibi nimet.
  • İyilik. Dînin ve aklın beğendiği, güzel ve faydalı gördüğü şey.
  • İyi, faydalı, hayırlı.

haytü'l-emel

  • Ümit kaynağı, tutunacak bir ümit dalı.

hazine kethudası

  • Tar: Yavuz Sultan Selim Han zamanında kurulan hazine kethudâlığı, saraya girip çıkan demirbaş eşyanın korunup saklanmasıyla mes'ul idi. Bu müessesenin başında bulunan memura da hazine kethudâsı denilirdi.

heni / henî

  • Hazmı kolay olan, faydalı ve sıhhate uygun.

herc

  • İnsanların arasında meydana gelen fitne, fesad.
  • Söze dalıp çoğaltmak. Haltetmek. Sözü karıştırmak.
  • Kapıyı açık bırakmak.
  • İnsanların işlerinin karışması.
  • Seğirtmek.
  • Katletmek.

hikmet

  • İnsanın, mevcudatın hakikatlerini bilip hayırlı işleri yapmak sıfatı. Hakîmlik. Eşyanın ahvâlinden, hârici ve bâtini keyfiyetlerinden bahseden ilim. (Buna İlm-i Hikmet deniyor)
  • Herkesin bilmediği gizli sebeb. Kâinattaki ve yaradılıştaki İlâhî gaye.
  • Ahlâka ve hakikata faydalı
  • Herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması.
  • Nübüvvet (peygamberlik).
  • Faydalı ilim.
  • Edeb, ahlâk ve nasîhat ile ilgili güzel sözler.
  • Gizli sebep, fâide.
  • Fıkıh ilmi, helâl ve harâmı bildiren din ilmi.
  • İlm-i Ledünnî, mânevî ilim.
  • Peygamber efendimizin sünneti.
  • Gaye, felsefe, gizli sebep, faydalı söz, bilgi.

hikmet-i alem / hikmet-i âlem

  • Âlemin hikmeti, herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması.

hikmet-i ebediye

  • Allah'ın sonsuz hikmeti; herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması.

hikmet-i ilahi / hikmet-i ilâhî

  • Allah'ın herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması.

hikmet-i ilahiye / hikmet-i ilâhiye

  • Allah'ın her şeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması.

hikmet-i kainat / hikmet-i kâinat

  • Kâinatın yaratılmasındaki hikmet; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması.

hikmet-i rabbani / hikmet-i rabbânî

  • Kâinatın Rabbi olan Allah tarafından herşeyin belirli gayelere yönelik olarak anlamlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması.

hikmettar

  • Herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yapan.

hudayi / hudayî

  • Hudâlık, uluhiyyet. Allah'lık. (Farsça)
  • Allah'a mensub. (Farsça)

iccas

  • Erik.
  • Zerdâli.
  • Armut.

ihsa'

  • Yalnız bir ilim ve san'at dalıyla meşgul olup, o hususda ihtisas yapıp terakki etme. Husyelerini çıkarma, iğdiş etme, eneme, erkekliğini giderme.

iktisad / iktisâd

  • Orta yol, orta hâl. Tutumlu olma, gereği kadar ölçülü harcama.
  • Üretim ve tüketim faâliyetlerinin nasıl düzenlendiğini inceleyen ilim dalı.

ilm-i beyan

  • Belâgat ilminin, yâni edebiyatın, hakikat, teşbih, istiâre, mecaz, kinaye kısımlarından bahseden ilim dalıdır.

ilm-i feraiz / ilm-i ferâiz

  • İslâm hukukunda miras taksimi ile ilgili bilim dalı.

ilm-i huruf

  • Harflerin sırlarını ve hikmetlerini konu edinen ilim dalı.

ilm-i kelam / ilm-i kelâm

  • İman hakikatlerini ispat eden ve açıklayan bilim dalı.

ilm-i nafi / ilm-i nâfi

  • Faydalı ilim.

ilm-i nahiv

  • Gr. Arapçada cümle yapısını inceleyen ilim dalı.

ilm-i nahiv ve beyan

  • Dilbilgisi ve belâğatın hakikat, mecaz, kinâye, teşbih ve istiâre gibi konularını öğreten ilim dalı.

ırafet

  • Kethüdâlık, reislik. Ululuk, şereflilik.

irca'

  • Geri çevirmek, geri döndürmek.
  • Alışverişi faydalı kılmak.
  • Musibet vaktinde Allah'a sığındığını âyet okuyarak ifade etmek.

irtimas

  • Suya dalma, dalıp gitme. Dalgıçlık.

ism-i hakim / ism-i hakîm

  • Her şeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan mânâsında Allah'ın Hakîm ismi.

istifraş

  • Yataklık yapma. Odalık alma. Yatağa alıp beraber yatma.
  • Haremi ile beraber yatma.

istiğrak / istiğrâk

  • İlâhî aşka dalıp coşarak kendinden geçme, esrime.

ıstılah / ıstılâh

  • Bir kelimenin belli bir ilim dalında kazandığı anlam, terim.

istisrar

  • Odalık alma.

ıtri / ıtrî

  • Itra mensub, ıtır gibi kokan.
  • Müzik ilminde bir üstaddır. Asıl adı Mustafa'dır. Bayramlarda okunan tekbirin ilâhi ve kuvvetli bestesi onundur. Bestelere âid Segâh, Ayin-i Şerif gibi 25 eseri olduğu söylenir. Osmanlı padişahı IV. Mehmed'in nedimlik ve esirler kethüdalığında bulunmuştu

izk

  • Ağaç dalı.
  • Hurma salkımı.

jöntürk

  • Osmanlıların son döneminde yaşayan yenilik sevdalısı gençler.

kaide-i beyaniye / kaide-i beyâniye

  • Belâgat ilminin bir dalı olan ve teşbih, istiâre, mecaz, kinâye gibi konuları ele alan beyân ilminin bir kuralı.

karib

  • (Çoğulu: Kavarib-Ekrub) Gemi sandalı.

kazib

  • (Çoğulu: Kuzıbân) Ağaç dalı.

kerim

  • Her şeyin iyisi, faydalısı. Kerem ile muttasıf olan, ihsan ve inayet sâhibi. Şerefli ve izzetli. Muhterem, cömert, müsamahakâr. (Kur'an-ı Kerim tâbirindeki kerim; muazzez, mükerrem mânâsınadır. Kur'an-ı Kerim'de bu kelime 27 defa geçer ve ancak iki defa Cenab-ı Hak hakkında kullanılmıştır.)

kesr-i adi / kesr-i âdi

  • Ondalık olmayan kesir. Bayağı kesir. Meselâ: 3/8, 7/20 gibi.

kesr-i aşari / kesr-i âşâri

  • Ondalık kesir. Mahreci (paydası) 10 veya 10'un her hangi bir kuvvetinden ibaret olan kesir. Meselâ: 0,15 - 0,007 gibi.

kütüb-ü kelamiye / kütüb-ü kelâmiye

  • İman hakikatlerini ispat eden ve açıklayan ilim dalına ait kitaplar.

levha-i hikmet

  • Faydalı bilgi tablosu.

maslahat-ı hayat-ı içtimaiye

  • Sosyal hayata faydalı şey.

maslahat-ı ihtiyac-ı beşeriye

  • İnsanın ihtiyaçlarına faydalı olan şey.

maslahatdar / maslahatdâr

  • Faydalı.

maslahatkar / maslahatkâr

  • Faydalı.

maslahatkarane / maslahatkârâne

  • Faydalı biçimde.
  • Faydalı ve yararlı bir şekilde.

maslahattar

  • Maslahatlı, faydalı.

mecleb

  • Beyaz çiçekli bir otun adı. (Adam boyu uzar ve yaprağı zerdaliye benzer.)

mef'ul-ü sarih

  • Doğrudan doğruya mef'ul demektir. Bir harf-i cerle ifâde olunmaz. "Nuri dalı kırdı" cümlesinde "dal" mef'ul-ü sarihtir. "Nuri daldan düştü" dersek, bunu arapça ifâde için (min) harf-i cerri ile söyleyebiliriz. İşte böyle harf-i cerle söylenen mef'ullere, "mef'ul-ü gayr-i sarih" denir. Bunlar mef'uld

menfaat-i hayatiye

  • Hayata faydalı şeyler.

menfaatbahş

  • Faydalı, yararlı. Menfaat ve fayda veren. (Farsça)

menfaatli

  • Yararlı, faydalı.

menfaattar

  • Faydalı, yararlı.

mesalih-i beden / mesâlih-i beden

  • Bedene gerekli ve faydalı işler.

mesalih-i hayatiye / mesâlih-i hayatiye

  • Hayat için faydalı şeyler.

mevadd-ı nafia / mevadd-ı nâfia

  • Faydalı maddeler.

midles

  • (Çoğulu: Medâlis) Def'edecek yer.

mışmış

  • Zerdali, erik veya kayısı.

mişmiş

  • Zerdali yemişi.

misvak / misvâk

  • Kullanılması pek çok faydalı olan ve Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ehemmiyetle tavsiye ettiği, diş fırçası vazifesini de gören, hoş kokulu ve meyvesiz bir ağacın dallarından kesilip kullanılan parça.
  • Bir karış büyüklüğünde kesilmiş, dişleri temizlemek için kullanılan ve Erak denilen ağaçtan veya zeytin dalından yapılan ağaç fırça.

muaşşir

  • (Aşr. dan) Ondalıkçı. Öşürcü. Aşar memuru.

mücaveze

  • Haddinden ileri geçmek. Normali aşmak. Bir şeyin, hadd-i itidâli geçmesi.
  • Birini suç ve günahı ile muâheze eylemeyip görmemezlik ile afv ve müsamaha eylemek.

müfid / müfîd

  • Faydalı, yararlı.
  • İfadeli, faydalı.
  • İfâde eden, meramı güzel anlatan.
  • Mânalı, mânidâr.
  • Faydalı, faydayı mucib olan.
  • Mütâlâsından istifade olunan.

mugaddi / mugaddî

  • (Mugazzi) Gıdalı, besleyici, gıdası çok, faydalı.
  • Gıdalı, besleyici.

mugaddilik / mugaddîlik

  • Gıdalı olma, besleyicilik.

muhassenat

  • (Tekili: Muhassene) Üstünlük sebepleri.
  • Güzel, hayırlı ve faydalı işler.

muhazarat / muhazarât

  • (Tekili: Muhazara) Akılda tutulan faydalı bilgiler veya hikâyeler.

mümeyyiz

  • Akıllı; faydalı ve zararlıyı birbirinden ayırabilen.

münib

  • Hakk'a yönelen, günahları terk ile hakka dönen. Pişman olup dönen.
  • Kâinattan yüzünü çevirip Bâki-yi Hakiki'ye yönelen.
  • Güzel yağan faydalı yağmur.
  • Bereketli ve verimli bahar.

müntic

  • Netice veren, faydalı.

mürüvvet

  • İnsanlık, yiğitlik. Muhtâc olanlara, lâzım olan şeyleri vermek, başkalarına faydalı olmak, iyilik yapmak arzusu, insanlık. Adâleti yerine getirme ve hiç kimseden intikam almayı istememe.

müsamaha / müsâmaha

  • Hoş görü, başkasının kabahatini görmeme.
  • Terk edilmesi gerekmeyen şeyleri başkasına faydalı olmak için terk etmek.

müsmir

  • Hayır veren, meyve veren, faydalı netice veren.

müstefreşe

  • (Firaş. dan) Odalık, câriye.

mütehassıs

  • İhtisas sâhibi, uzman. Bir işin hakîkatini, iç yüzünü çok iyi bilen, bir ilim dalında veya meslekte mâhir olan.

müteserri

  • Odalık edinen, câriye edinen.

nafi / nâfi / nâfî

  • Faydalı, şifalı.
  • Esma-ı hüsnadan bir ad.
  • Faydalı.

nafi' / nâfi' / نَافِعْ

  • Menfaatli. Faydalı. Yarar. Şifalı.
  • Esma-i Hüsnâdan bir isim.
  • Faydalı.

nafia / nâfia

  • İnşaat işleri.
  • Faydalı işler. Menfaatli olanlar.
  • Faydalı olan.

narenciye

  • Turunçgiller. (Mandalina, portakal, limon gibi meyveler.)

nazenin / nâzenin

  • Nazlı, ince, edalı.

nefean

  • Faydalı olarak.

nefean li-l-umum

  • Herkes için faydalı oluş.

neşm

  • Zerdali ağacı gibi bir ağaç.
  • Bir çiçek cinsi.

ni'met

  • (Nimet) İyilik, lütuf, ihsan. Saadet. Hidayet.
  • Giyecek şeyler.
  • Yiyecek faydalı şey, rızık.

obüs

  • Ask: Dikey veya dalıcı atış yapabilen, oldukça kısa namlulu top. Obüsler Milâdi 16. asırda icad olunmuştur. Bir mânianın arkasında bulunan ve bu sebeple doğruca görülemeyen düşman mevzilerinin yüksek münhanilerle aşırılmak suretiyle endaht yapmak maksadıyla icad edilmiştir.

öşür

  • Ondalık, onda bir. Mahsullerden, Kur'an-ı Kerim hükümlerince onda bir olarak alınan zekât.

peygamber

  • (Peyamber) Allah'tan haber getiren. Allah'ı, âhireti, zararlı ve faydalı şeyleri tanıtan. Nebi. (Farsça)

rabb-i hakim / rabb-i hakîm

  • Herşeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan ve herbir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayıp idare eden Allah.

rabih

  • (Ribh. den) Kârlı, kazançlı, faydalı.

rehak

  • Gaşyetmek, sarıp bürünmek. Bir adamın arkasından yaklaşıp çatmak.
  • Haramlara ve menhiyata dalıp, hep onunla uğraşmak.

reyk

  • Her nesnenin evveli ve efdali, iyisi.

riyazat

  • (Tekili: Riyazet) Nefsi terbiye maksadıyla az gıda ile geçinmek, nefsini hevesattan men' ile faydalı fikir ve işle meşgul olmak.

riyazet

  • Nefsi kırma. Fani şeylerden nefsini çekerek kanaat içinde yaşamak.
  • Bir hastalıktan dolayı veya nefsini terbiye maksadıyla çok yemek ve içmeyi terkederek faydalı fikirlerle, ibadet ve ilimle meşgul olmak. Az gıda ile yaşamak.
  • İdman.

şa'ra

  • (Çoğulu: Şüâr) Çok miktar ağaç.
  • Bir nevi zerdali.
  • Kuyruğunda dikeni olan bir cins sinek.

şah

  • Ağaç dalı. Budak. (Farsça)
  • Boynuz. Karın. (Farsça)
  • Su arkı. (Farsça)
  • Alın. (Farsça)
  • Kadeh. (Farsça)

salih amel / sâlih amel

  • Faydalı, yararlı iş; dinin emir ve yasaklarına uygun davranış.

serari

  • (Tekili: Süriyye) Câriyeler, odalıklar.

sevdager

  • (Çoğulu: Sevdagerân) Sevdalı, âşık. Meftun. (Farsça)

sevdageri / sevdagerî

  • Âşıklık, sevdalılık. (Farsça)

sevdakar / sevdakâr

  • Sevdalı. Âşık. (Farsça)

sevdazede / sevdâzede / سودازده

  • Âşık, meftun, sevdalı. (Farsça)
  • Sevdalı. (Farsça)

şeyh

  • İhtiyâr.
  • Bir ilim dalında ihtisas etmiş olan.
  • Mürşîd-i kâmil; insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatan, dîni, İslâm'ı yayan ve onların mânen olgunlaşmalarını sağlayan rehber zât. Çoğul şekli meşâyıh ve şüyûhtur.

şirin-eda / şirin-edâ

  • Lâtif ve şirin edâlı. (Farsça)

siyer

  • Peygamberimizin (a.s.m.) hayatını konu alan ilim dalı.
  • Gidişât. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin hayâtını, güzel ahlâkını, üstün vasıflarını anlatan ilim dalı; bu hususta yazılmış kitab.

sohbet-i ihvan

  • Din kardeşleri ile faydalı hakikatlar üzerine sohbet etmek.Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm buyurmuştur ki: Üç şey müstesna, dünyada rahat yoktur:1- Tilâvet-i Kur'an2- Münacat-ı Rahman3- Sohbet-i İhvan.

sudmend

  • Kazançlı, faydalı, kârlı. (Farsça)

sünnet-i hasene

  • İlk asırda (Resûlullah efendimiz ve O'nun arkadaşları olan Eshâb-ı kirâm zamânında) asılları îtibâriyle bulunan, sonraları daha da geliştirilen, minâre, mektep yapmak ve kitâb yazmak gibi, İslâm'ın izin verdiği, hattâ emrettiği güzel ve faydalı işler.

şuride / şûrîde / شوریده

  • Perişan. (Farsça)
  • Karasevdalı. (Farsça)

süriyye

  • (Çoğulu: Serâri) Cariye, odalık.

ta'bir

  • (Tâbir) İfade, anlatma. Söz. Mânası olan söz. Deyim.
  • Terim.
  • Rüya yorma. (Ubur. dan) Herhangi bir şeyden ve hâdiseden, başka bir hak ve faydalı mânaya geçmek, intikal etmek ve ibretlendirmek ve ders almak.

tahayyülat / tahayyülât / تخيلات

  • Hayal etmeler, hayale dalışlar. (Arapça)

takattur

  • Damla. Damlama. Damla damla akma.
  • Ud ağacı ile buhurlanma.
  • Vuruşmağa hazırlanma.
  • Bir kimse kendini bir yerden atma.
  • Ağacın dalı kopup düşme.
  • Bir adamı yanı üzere düşürmek. (Kamus'dan)

tariz / târiz

  • Dokundurma, iğneleme; sözde bir yönü göstererek başka bir yönü kastetme sanatı, meselâ; insanlara zarar veren kimseye "İnsanların en hayırlısı onlara faydalı olandır." diyerek o kimsenin hayırlı biri olmadığını söylemek gibi.

teenni-i hikmet

  • Hikmetin yavaş yavaş ve akıllıca gibi, en faydalı şekilde zuhuru.

tefviz / tefvîz

  • Ismarlama, havâle etme.
  • Bir işi sebeblere yapıştıktan sonra Allahü teâlâya havâle etmek, helâl ve faydalı şeyleri kazanmaya çalışıp da, bunlara kavuşmayı Allahü teâlâdan beklemek.
  • Kadına kendini boşama hakkı vermek. Yâni kendini sen boşa demek. Buna Temlîk de denir.

temeşmüş

  • Zerdali yemek.

terk-i dünya / terk-i dünyâ

  • Dünyâyı terk etmek.
  • Mübah (dinde izin verilen) şeylerin hepsini terk edip, yalnız, yaşamak için ve dînini korumak için zarûrî, lâzım olan mübahları kullanmak, yâni mübahların zarûret miktârından fazlasını terk etmek. Böyle terk-i dünyâ çok kıymetli ve faydalı ise de çok güçtür.
  • Haram

teserri

  • Cariye alma, odalık edinme.

tiryak-ı nafi / tiryak-ı nâfi

  • Faydalı, tedavi edici ilaç.

tiryaki / tiryakî

  • Şifalı, faydalı, tedavi eden.

tuba

  • Ne hoş. Ne iyi. Her şeyin iyisi ve efdali.
  • İyilik, güzellik. Baht.
  • Cennette bulunan ve kökü göklerde dalları aşağıda olan ağaç ismi.
  • Çok berrak ve saf olan.
  • Saâdet. Hayır. Devlet.

ümlud

  • (Çoğulu: Müled) Kamış dalı.

umur-u nafia / umur-u nâfia

  • Faydalı işler.

urcun

  • Kurumuş hurma dalı. Ay gibi eğilen dal. Hurma salkımının dalı.
  • Kurumuş hurma dalı.
  • Kurumuş hurma dalı.

usare

  • Vücud bezlerinden akan faydalı su. Sıkılmış şeylerden çıkan su. Öz su.

uzv-u nafi / uzv-u nâfi

  • Faydalı uzuv, organ.

uzv-u nafi' / uzv-u nâfi' / عُضْوِ نَافِعْ

  • Faydalı uzuv.

vahim

  • Ağır.
  • Sonu tehlikeli. Çok korkulu.
  • Hazmı güç olan. Zararlı veya faydalı olmayan yemek.

vamık

  • Seven. Âşık, sevdalı.
  • Meşhur bir hikâyede Azra'nın âşığının ismi.

vasl

  • Kavuşma. Allahü teâlâya kavuşma; velî olma. Vasl olanlar reisidir, o hocasının pîridir. Mektûbât ki eseridir, câna can katar efendim.
  • Birleştirme. İlm ile, irfân ile, sâhib olan Sıla'ya İki temel bilgiyi vasl eden bir araya Dalıp uçsuz bucaksız, o muazzam deryâya Ve bu zikr deryâsınd

voyvoda

  • Reis, subaşı, ağa gibi çeşitli mânalara gelen bir tabirdir.Voyvodalık Osmanlılarda Milâdi onyedinci asırda başlamıştır. Eyalet valileri ve sancak mutasarrıfları uhdelerine tevcih olunan eyalet ve sancakların mülhak kazalarına halkın isteğiyle yerlilerin ileri gelenlerinden birini voyvoda tayin ederl

ya hakim / yâ hakîm

  • Ey herşeyi belirli maksat ve gayelere uygun olarak faydalı ve tam yerli yerinde yaratan, hikmet sahibi Allah.

zat-ı hakim / zât-ı hakîm

  • Herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Zât, Allah.

zerd-alu / zerd-âlû

  • (Zerd: sarı; âlû: erik) Sarı erik, zerdali. (Farsça)

zerdalu / zerdâlû / زردالو

  • Zerdali. (Farsça)

zerrat-ı gıdaiye

  • Gıda zerreleri, gıdalı zerreler.

zeydiyye fırkası

  • Hazret-i Ali'yi sevdiğini söyleyip, diğer Eshâb-ı kirâma düşmanlık besleyen, onlar hakkında kötü sözler söyleyen şîanın kollarından. On iki imâmın dördüncüsü olan Zeynelâbidîn'in oğlu Zeyd'e tâbi olan ve hazret-i Ali, Eshâbın en efdalidir (üstünüdür); bununla berâber Ebû Bekr, Ömer, Osman'ın (r.anhü