LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te kelimesini içeren 998 kelime bulundu...

a'mal-i mükellefin / a'mâl-i mükellefîn

  • Dini emirleri yerine getirmekle yükümlü olanların amelleri, işleri.

a'mal-i saliha / a'mâl-i sâliha

  • Dinin emir ve yasaklarına uygun iyi iş ve davranışlar.

a'sal

  • Dişinin ucu eğri olan.

adab-ı dindarane / âdâb-ı dindarane

  • Dinî edep ve kurallar.

adab-ı diniye / âdâb-ı diniye

  • Dine ait edep ve kurallar.

adem-i dikkat

  • Dikkatsizlik.

adem-i mübalat / adem-i mübâlât

  • Dikkatsizlik.

adem-i salabet / adem-i salâbet

  • Dinin emirlerini korumada ve uygulamadaki ciddiyetsizlik, gevşeklik.

adüvv-üd din

  • Din düşmanı.

afaki / âfâkî / آفاَقِي

  • Dış dünyaya ait.
  • Dışımızda olanlar.
  • Dışa âit, çevreyle alâkalı.

afite

  • Dişi koyun. Koyun güdücü kız.

ahar / âhar / اٰخَرْ

  • Diğeri, başkası.
  • Diğer.

ahbel

  • Divane, deli.

ahen-aşiyan / ahen-âşiyân

  • Dikiş yüksüğü. (Farsça)

aher

  • Diğer, başka.

aheri / âheri

  • Diğerini, başkasını.

ahkam-ı din / ahkâm-ı din

  • Dinin hükümleri, esasları.

ahkam-ı diniye / ahkâm-ı diniye

  • Dinin hükümleri, esasları.

ahras

  • Dilsiz.

ahres

  • Dilsiz, dili olmayan kimse.

ahu-yi made / ahu-yi mâde

  • Dişi ceylan. (Farsça)

ahval-i zahiriye / ahvâl-i zahiriye

  • Dış görünüşe ait haller, durumlar.

ahya / ahyâ / احيا

  • Diriler, canlılar.
  • Diriler. (Arapça)

ahya vü emvat / ahyâ vü emvât

  • Diriler ve ölüler.

aj

  • Dinlenme, rahat hâl, istirahat. (Farsça)

akaid-i diniye

  • Dinin inanç esasları, temelleri.
  • Dini akideler. İmâni esaslar.

akreşe

  • Dişi tavşan.

aksam-ı saire / aksâm-ı sâire / اقسام سائره

  • Diğer kısımlar, öbür bölümler.

aktar-ı afak / aktâr-ı âfâk

  • Dış dünyanın her tarafı, kâinatın her bir yanı.

akvam-ı saire / akvâm-ı sâire

  • Diğer milletler.
  • Diğer kavimler.

alat-ı lehv / âlât-ı lehv

  • Dinen yasak olan eğlencelerde kullanılan aletler, yasak eğlencelere mahsus çalgılar.

alem-i harici / âlem-i haricî

  • Dış âlem, dünya.

alim-i salih / âlim-i salih

  • Dinin emirlerine uyan, ilmiyle amel eden, âlim.

allamülguyub / allâmülguyûb

  • Dış duyular yoluyla bilinemeyenleri en iyi bilen Allah.

ame

  • Divit, yazı hokkası. (Farsça)

amel-i salih / amel-i sâlih

  • Dince makbul olan iyi, güzel ve faydalı iş.

amelisalih / amelisâlih

  • Dine uygun iyi amel, güzel iş.

amenna / âmennâ / آمنا

  • Diyecek bir şey yok, inandık. (Arapça)

amid / âmid

  • Diyarbakır'ın önceki adı.

amud / amûd / عمود

  • Dik, dikine. Sütun, direk.
  • Direkler, sütunlar.
  • Direk, sütun.
  • Direk. (Arapça)

amude

  • Dizi, dizilmiş. (Farsça)

amuden / amûden / عمودا

  • Dik olarak, dikine. Dik surette.
  • Dikine. (Arapça)

amudi / amûdî / عمودی

  • Dikine, direk gibi.
  • Dikey. (Arapça)

an'ane-i diniye / an'ane-i dîniye

  • Dinî gelenek.

anasır-ı saire / anâsır-ı saire

  • Diğer unsurlar.

arac

  • Dirsek. (Farsça)

aram-bahş / ârâm-bahş

  • Dinlendirici, dinlendiren, ârâm veren. (Farsça)

aram-cu / ârâm-cû

  • Dinlenmek isteyen. (Farsça)

aram-cuyane / ârâm-cûyane

  • Dinlenmek isteyene yakışır şekilde. (Farsça)

aram-gah / ârâm-gâh

  • Dinlenilecek yer. (Farsça)

aram-güzin / ârâm-güzin

  • Dinlenmek için oturan, istirahat eden, dinlenen. (Farsça)

arambahş / ârâmbahş / آرام بخش

  • Dinlendiren, huzur veren. (Farsça)

aramgah-ı lezzet / ârâmgâh-ı lezzet

  • Dinlenip lezzet alınan yer.

arami / ârâmî

  • Dinlenme, rahat etme. (Farsça)

aran

  • Dirsek. (Farsça)

arec / ârec

  • Dirsek, kolun arka tarafı. (Farsça)

aret

  • Dirsek. (Farsça)

arzıhal / arzıhâl / ارض حال

  • Dilekçe. (Arapça)

arzu-yu diyanet

  • Dinî emirlere uyma isteği.

arzuhal / arzuhâl / عَرْضُحَالْ

  • Dilekçe.
  • Dilekçe, hâlini bildirme.
  • Dilekçe.

asar-ı diniye / âsâr-ı diniye

  • Dini eserler.

asar-ı saire / âsâr-ı saire

  • Diğer eserler.

ashab-ı diyanet

  • Dindar insanlar.

ashab-ı meymene / ashâb-ı meymene

  • Dinen ihtiram mevkiinde bulunan yüksek haysiyet sahibleri. Hayırlı kimseler.

aşiret / aşîret

  • Dil ve kültürü büyük ölçüde aynı türden olan, birçok boydan oluşan, yapısındaki aileler arasında sosyal, ekonomi, din, kan veya evlilik bağları bulunan göçebe veya yerleşik nitelikteki topluluk; oymak.

avacim

  • Dişler.

ayat-ı saire / âyât-ı sâire

  • Diğer, başka âyetler.

ayin / âyin

  • Dinî tören.

ayşe

  • Dirilik, hayat, yaşama.

aza-yı saire / âzâ-yı saire

  • Diğer organlar; diğer kısımlar.

azimet / azîmet

  • Dinî emirlere tam uyma.

azimet-i şer'iye / azîmet-i şer'iye

  • Dinî azimet; dinde takva ile hareket etmek.

aziz-i cebbar / azîz-i cebbâr

  • Dilediği herşeyi yapabilecek kudrete sahip olan, herşeyi ve herkesi ister istemez kudretine boyun eğdiren, izzet ve yücelik sahibi Allah.

ba's / بعث

  • Dirilme, diriltme, diriltilme. Kıyâmet koptuktan sonra Allahü teâlâ tarafından ölülerin diriltilmesi.
  • Diriliş. (Arapça)

bagle

  • Dişi katır.

bahye

  • Dikiş, teyel. (Farsça)

bain / bâin

  • Dibi geniş olan bostan kuyusu. Geniş dipli kuyu.
  • Dibi geniş kuyu, bostan kuyusu.

bakiye-i din

  • Dinden geriye kalan şeyler.

bekamet

  • Dilsizlik, dili olmamaklık.

bekim

  • Dilsiz adam.

belagat-i nazmiye / belâgat-i nazmiye

  • Dizilişe ait belâgat; şiirin düzgün, kusursuz, yerinde, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi.

beste-dehan / beste-dehân

  • Dili bağlı. Ağzı kapalı, susan, sükût eden. (Farsça)

betre

  • Dişi eşek.

beyun / beyûn

  • Dip tarafı geniş olan kuyu, bostan kuyusu.

bi-har / bî-har

  • Dikensiz. (Farsça)

bid'a

  • Dine zarar verici yenilikler.

bid'akarane / bid'akârâne

  • Dine zarar verecek yeni âdetleri dine maletmeye çalışarak.

bid'at / بِدْعَتْ

  • Dinde yeni îcâd.

bidakarane / bidâkârâne

  • Dinde olmayanı dine sokarcasına.

bidat / bidât / بدعت

  • Dinde olmayıp da dine sonradan giren âdetler.
  • Dine zıt yenilik.

bidin / bîdin / بى دین

  • Dinsiz. (Farsça - Arapça)

bilfarz / بالفرض

  • Diyelim ki. (Arapça)

birader-i manevi / birader-i manevî

  • Din veya âhiret kardeşi.

bühma / bühmâ

  • Dikenli ağaç.

bürin

  • Dilim (Daha çok meyveler için kullanılır.) (Farsça)

ca-yı dikkat / câ-yı dikkat

  • Dikkat çekici, ilginç.

cahid / câhid

  • Din için savaşan.

caiz / câiz

  • Dine uygun olan.

caiz olmayan

  • Dinen izin verilmeyen.

calib-i dikkat / câlib-i dikkat / جالب دقت

  • Dikkat çeken.
  • Dikkat çekici.
  • Dikkati çekici.
  • Dikkat çekici.

calib-i nazar-ı dikkat / câlib-i nazar-ı dikkat

  • Dikkatleri üzerine çeken.

cay-ı dikkat / cây-ı dikkat

  • Dikkat edilecek nokta.
  • Dikkat çekici.
  • Dikkat edilecek nokta. Dikkat edilecek yer veya şey.

cay-ı karar / cây-ı karar

  • Dinlenme, durma yeri.

cebbar / cebbâr / جَبّاَرْ

  • Dilediği herşeyi yapabilecek kudrete sahip olan, herşeyi ve herkesi ister istemez kudretine boyun eğdiren, kudret ve azamet sahibi Allah.
  • Dilediğini yapmaya ve yaptırmaya gücü yeten (Allah).

cehyer

  • Dişi ayı.

celb-i dikkat / جَلْبِ دِقَّتْ

  • Dikkat çekme.
  • Dikkat çekme.

cemaat-i mükellefin / cemaat-i mükellefîn

  • Dinen sorumlu olanlar topluluğu.

cemaat-i müstemia

  • Dinleyen topluluk.

cemal-i suret / cemâl-i sûret / جَمَالِ صُورَتْ

  • Dış görünüş, sîmâ güzelliği.

cemiyet-i diniye

  • Dinî kuruluş.

cemreviyye

  • Divân şairleri tarafından bayramlar, baharlar gibi cemre sebebiyle, muasır olan büyük makamlı ve rütbeli kişiler için yazılan şiirler.

cereyan-ı zındıka

  • Dinsizlik akımı, hareketi.

cerrar

  • Dilenci.

çeşm-i im'an / çeşm-i im'ân

  • Dikkatli bakan göz.

cevanib-i saire / cevânib-i sâire

  • Diğer yönler, başka taraflar.

cezalet-i nazm

  • Dizilişindeki güzellik ve güçlülük.

cihad / cihâd / جهاد

  • Din uğrunda savaş.
  • Din uğrunda savaş. (Arapça)
  • Cihâd etmek: Din uğrunda savaşmak. (Arapça)

cihad-ı dini / cihad-ı dinî

  • Dinî değerler için mücadele etme, gayret ve çaba harcama.

cihad-ı diniye

  • Dinî cihad, mücadele.

cihad-ı harici / cihad-ı haricî

  • Dış düşmana karşı yapılan cihad, mücadele.

cihet-i nazm ve irtibat

  • Diziliş ve bağlantı yönü.

cild-i aher / cild-i âher

  • Diğer cilt.

cimrilik

  • Dînin ve vicdânın, mürüvvetin (insanlığın) vermeyi emrettiği yerde vermemek. Vermek kendisine zor gelmek. Bahillik, pintilik.

cömerdlik

  • Dînin, vicdânın ve mürüvvetin (insanlığın) vermeyi emrettiği yerde vermek kendisine zor gelmemek.

cülhub

  • Dizleri büyük olan kadın.

cüsu

  • Diz üstünde çökmek.

cüsy

  • Diz üstüne çökmek.

cüz-i ihtiyar

  • Dilediği gibi hareket edebilme. Yani: Herhangi bir şeyi yapmak veya yapmamak hususunda bir tarafı tercih etmek iktidar ve serbestliği. Bu serbestlik ile, Cenab-ı Hak insanları, iyiliği veya kötülüğü istemek cihetinde imtihan eder.

daire-i afak / daire-i âfâk

  • Dış dünya.

daire-i diniye

  • Din dairesi.

daire-i meşihat

  • Din işleri dairesi.

daire-i meşrua

  • Dinin uygun gördüğü helâl daire.

daire-i tasarruf / dâire-i tasarruf

  • Dilediği gibi tasarruf etme, tedbir ve idare etme dâiresi, bütün yaratılmışlar dâiresi olan kâinat.

dakik / dakîk

  • Dikkatli.

damiğa

  • Dimağa işlemiş olan baş yarığı.

darbam

  • Direk, kiriş. (Farsça)

dariyye

  • Divan şairlerinin, dünyevi makamca büyük olanların yaptırdıkları köşk ve konaklara dair yazdıkları manzume. (Farsça)

dars

  • Dişiyle tutup ısırmak.

debs

  • Dibekde buğday döğmek.

deccaliyet / deccâliyet

  • Din yıkıcı deccalın ilkeleriyle hareket edenlerin oluşturduğu mânevî şahsiyet.

deha-i kudsi / deha-i kudsî

  • Dinin derin hakikatlarını anlamakta yüksek mahareti olan dehâ. Dinî dehâ.

delil-i asli / delîl-i aslî

  • Din bilgilerinin kaynakları olan Kitâb, sünnet, icmâ ve kıyâstan her biri. Aslî delîl.

delil-i şer'i / delîl-i şer'î

  • Dînî bilgilerin elde edildiği delîl, kaynak.

dendan / dendân / دندان

  • Diş. (Farsça)

dendanmüzd / دندان مزد

  • Diş kirası. (Farsça)

derahim / derâhim / دراهم

  • Dirhemler. (Arapça)

ders-i dini / ders-i dinî

  • Din dersi.

deryuz

  • Dilencilik. (Farsça)

deşt-i kıpçak

  • Dinyester ile İrtiş arasında bulunan geniş step.

devat / devât / دوات

  • Divit. (Arapça)

devavin / devâvîn / دواوین

  • Divanlar. (Arapça)

devr-i bid'at

  • Dinde olmayıp sonradan dine aykırı ve zarar verici şekilde ortaya çıkan şeylerin çok olduğu zaman.

dibg

  • Dibâgat etmek. Arınıp pâk olmak.

dibsa'

  • Dişi çekirge.

diger / دگر

  • Diğer, başka. (Farsça)

diger-ruz

  • Diğer gün, başka gün. (Farsça)

dikkat-i muvazenet

  • Dikkatli bir denge.

dikkat-i nazar

  • Dikkatle bakmak.

dikkati calip / dikkati câlip

  • Dikkat çeken.

diktatorya

  • Diktatörlük, baskıcılık.

dil-i divane

  • Divâne gönül, deli gönül.

din ehli

  • Dindarlar; dinin emir ve yasaklarına uyanlar.

din u diyanet / dîn u diyânet

  • Din dindarlık, din ve din duygusu.

dindar

  • Dinî kaidelere hakkıyla riayet eden, dininin emirlerini yerine getiren, mütedeyyin. (Farsça)

dindarane / dindarâne / dindârâne

  • Dindar bir kimseye yakışacak tarzda.
  • Dindarca.
  • Dindarca.

dindari / dindârî / دینداری

  • Dindarlık. (Arapça - Farsça)

dindaş

  • Din kardeşi.

dinen / dînen / دینا

  • Dinî olarak, din açısından.
  • Din bakımından, diyanet noktasından, dince.
  • Dince, din bakımından. (Arapça)

dini / dinî / dînî / دینى

  • Dine ait, dine yönelik.
  • Dinsel. (Arapça)

dini tedrisat / dinî tedrisat

  • Dinî eğitim ve öğretim.

dinperver

  • Dindar, dinini seven.
  • Dini seven.

dinsizdarane / dinsizdârâne

  • Dinsizcesine.
  • Dinsizce.

direm / درم

  • Dirhem.
  • Dirhem, akçe, gümüş para. (Farsça)

diritnavt

  • Diritnot.

divanece / divânece

  • Divane gibi.

diyanet / diyânet / دِيَانَتْ

  • Dindarlık.
  • Dindarlık. Dinin hükümlerine riâyet ve muktezasınca amel etmek. Din emirlerinin hüsn-ü ihtiyar ile tatbiki. Din işleri.
  • Dindarlık, din işleri.
  • Dindârlık.

diyanet alemi / diyanet âlemi

  • Dinî konuların ele alındığı alan.

diyanet dairesi

  • Diyanet İşleri Başkanlığı.

diyanet reisi

  • Diyanet İşleri Başkanı.

diyanet reisliği

  • Diyanet İşleri Başkanlığı.

diyanet riyaseti / diyânet riyâseti / دِيَانَتْ رِيَاسَتِي

  • Diyanet İşleri Başkanlığı.
  • Diyânet işleri başkanlığı.

diyanet riyaseti dairesi

  • Diyanet İşleri Bakanlığı.

diyanet riyaseti müşavere heyeti

  • Diyanet İşleri Başkanlığı Danışma Kurulu.

diyaneten / diyâneten

  • Dinî yönden.
  • Dindarlık bakımından.

diyanetsizlik

  • Dinsizlik, dindar olmama.

dizçek

  • Dizleri muhafaza etmek için muharebelerde kullanılan bir nevi zırh.

duz

  • Dikici, diken, dikmiş. (Farsça)

ebedi mahrem / ebedî mahrem

  • Dinde kendileriyle evlenilmesi ölünceye kadar haram, yasak olan kimseler.

ebkem / ابكم

  • Dilsiz, konuşamayan.
  • Dilsiz.
  • Dilsiz. (Arapça)

ebkemi / ebkemî

  • Dilsizlik, dili olmamak. (Farsça)

ebkemiyet

  • Dilsizlik. Konuşamamazlık.

ecza-i ahar / eczâ-i âhar

  • Diğer parçalar, kısımlar.

edille-i şer'iyye

  • Din bilgilerinin elde edilmesine esâs olan ve bunlara bağlı bulunan deliller.

edred

  • Dişsiz, dişi çıkmamış veya dökülmüş kimse.

edyan / edyân / ادیان

  • Dinler.
  • Dinler.
  • Dinler. (Arapça)

edyan-ı saire / edyân-ı saire

  • Diğer dinler.

efik

  • Dibâgatı tamam olmamış deri.

ehl-i bid'a

  • Dinin aslında olmadığı halde, sonradan çıkarılan zararlı âdet ve uygulamaları dine mal etmeye çalışanlar.

ehl-i bid'a ve ilhad / ehl-i bid'a ve ilhâd

  • Dinin aslında olmadığı halde, sonradan çıkarılan zararlı âdet ve uygulamaları dine mal etmeye çalışanlar ve inkârcılar.

ehl-i bid'a ve mülhid

  • Dinin aslında olmadığı halde, sonradan çıkarılan zararlı şeyleri dine mal etmeye çalışanlar ve dinsizler.

ehl-i bid'ad

  • Dinde olmadığı halde sonradan çıkan şeylere uyanlar.

ehl-i dalalet ve bid'a / ehl-i dalâlet ve bid'a

  • Dinin aslında olmadığı halde, sonradan çıkarılan zararlı âdet ve uygulamaları dine mal etmeye çalışan, doğru ve hak yoldan sapmış olanlar.

ehl-i dikkat

  • Dikkat sahipleri.
  • Dikkatliler, dikkat sahipleri.

ehl-i din

  • Din sahipleri, dindarlar.

ehl-i diyanet / ehl-i diyânet / اَهْلِ دِيَانَتْ

  • Dindar insanlar.
  • Din işlerinden anlayanlar. Dindarlar.
  • Dindarlar.

ehl-i edyan / ehl-i edyân

  • Din sahipleri, dine inananlar.

ehl-i gayret ve hamiyet

  • Din, aile, millet, vatan gibi değerleri koruma duygusu ve gayretinde olanlar.

ehl-i gaza / ehl-i gazâ

  • Din için cihad edenler, savaşanlar.

ehl-i ilhad ve fen

  • Dinsizler ve bilim adamları.

ehl-i rivayet / ehl-i rivâyet

  • Dînî kaynaklardan hüküm çıkarırken Hicâz âlimlerinin yoluna tâbi olanlar. Bunlara; ehl-i hadîs, ehl-i eser de denir.

ehl-i salahat / ehl-i salâhat

  • Dine göre yaşayanlar, salih kimseler.

ehl-i tetkik

  • Dikkatle ve titizlikle araştıran kimseler.

ehl-i ulum-u diniye / ehl-i ulûm-u diniye

  • Dinî ilimlerle meşgul olanlar, din âlimleri.

ehl-i usulüddin

  • Din usulculeri; dinin usul ve prensiplerini bilen, itikada ait meseleleri ispat eden âlimler.

ehl-i zındıka

  • Dinsizler.

ehlibida / ehlibidâ

  • Dine aykırı olanı dine sokanlar.

ehras

  • Dilsiz.

eimme-i din

  • Din imamları, müçtehidler, müceddidler.

el-hayy

  • Diri ve devamlı hayat sâhibi. Zâtî hayat ile münferid, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten Allah (C.C.)

elett

  • Dişi kökünden çıkıp düşmüş olan kişi.

elken

  • Dilinde tutukluk olan, kekeme, peltek.

elsine / السنه

  • Diller, lisanlar. (Arapça)

emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker / emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker

  • Dinin iyi gördüğü şeyleri emretmek ve kötü gördüğünden sakındırmak.

emr-i bi-l-maruf, nehy-i anil-münker

  • Dinin emirlerini, Kur'âni ve İslâmi hakikatleri neşretmek ve bildirmek, men'edilen şeyleri de yaptırmamak. İyiliği, İslâmi hususları emretmek ve teşvik etmek, kötülüğü men'edip yaptırmamağa sevketmek. (Fakat bu kudsi vazifeyi âdabına itaat ve riâyet ederek ifâ etmek lâzımdır, zirâ bu itaat da dinimi

emr-i din

  • Din işleri.

emr-i ma'ruf / emr-i ma'rûf

  • Dinde emredilen şeyleri öğretmek, yaptırmak.

emsal-i saire / emsâl-i saire

  • Diğer benzerler.

engüştane

  • Dikiş yüksüğü. (Farsça)

enva-ı salihin / envâ-ı salihîn

  • Dinin emir ve yasaklarını eksiksiz olarak yerine getirenler.

enzar-ı dikkat / enzâr-ı dikkat

  • Dikkatli bakışlar, dikkatli görüşler.
  • Dikkatli bakışlar.

erbab-ı din

  • Din sahipleri, dindarlar.

erbab-ı fesahat

  • Dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması noktasında uzman olanlar.

es'al

  • Dişinin yanında zâid bir diş daha biten kimse.

esas-ı din

  • Dinin esası, temeli.

esasat-ı diniye / esâsât-ı diniye

  • Dinin esasları, temelleri.

esbab-ı hariciye / esbâb-ı hariciye

  • Dış sebepler.

esnan / esnân / اسنان

  • Dişler. (Arapça)

eşneb

  • Dişleri inci gibi beyaz olan adam.

esrar-ı din

  • Dinin sırları.

esrüm

  • Dişi dökük olan kimse.

eşya-yı ahar / eşya-yı âhar

  • Diğer varlıklar.

evtad / evtâd

  • Direkler, kazıklar.
  • Direkler, kazıklar.

eyvan-ı kisra

  • Dicle Nehri kenarında sol tarafta Medâyin şehrinde yıkıntıları bulunan eski İran (Acem) Padişahına mahsus bir saray. Bu saray, Peygamberimizin (A.S.M.) doğduğu gece çatlamıştır.

eyyam-ı saire / eyyâm-ı saire

  • Diğer günler.

ezrab

  • Diş kökü.

fa'al / fa'âl

  • Dilediği şeyi dilediği gibi ve mükemmel bir şekilde devamlı yapan.

fa'alün lima yürid / fa'âlün limâ yürid

  • Dilediğini mükemmel şekilde yapan Allah.

fail-i muhtar / fâil-i muhtâr / فَاعِلِ مُخْتَارْ

  • Dilediği gibi yapan.

faraza / farazâ / فرضا

  • Diyelim ki.
  • Diyelim ki. (Arapça)

faridat-ı adile / farîdât-ı âdile

  • Dînimizin dört temel kaynağından icmâ' ve kıyâs.

farikalı / fârikalı

  • Diğer şeylerden farklı özelliği olan.

farz-ı kifaye / farz-ı kifâye

  • Dinen mutlaka yerine getirilmesi gereken ancak bir kısım Müslümanın yapması ile diğerlerinin üzerinden düşen vazife, cenaze namazı kılmak gibi.

farza

  • Diyelim ki, farzedelim ki, öyle kabul edelim ki, ola ki.

fe'fee

  • Dilini "fe" lâfzına döndürmek.

fehs

  • Diliyle elini yalamak.

feraiz-i diniye / ferâiz-i diniye

  • Dinen yapılması kesin olarak emredilen şeyler.

feraiz-i diniyye / ferâiz-i diniyye

  • Dinin farzları.

feraiz-i şer'iye

  • Dinen yapılması kesin olarak emredilen şeyler.

ferd-i mütedeyyin

  • Dindar şahıs.

fesahat / fesâhat

  • Dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması.

festemi'

  • Dinle!.

fetret / فَتْرَتْ

  • Dînî teblîğin insanlara ulaşmadığı dönem.

fetva / fetvâ / فَتْوَا

  • Dinî hüküm, karar.
  • Din adamlarının İslami konularda belirttiği görüş.

fitne-i diniye

  • Dine ve dindarların içine sokulan fitne, fesat.

fitne-i diniye narı / fitne-i diniye nârı

  • Dine sokulan fitnenin ateşi.

fukara-yı sabirin / fukarâ-yı sâbirîn

  • Dilenmeyip sabreden ve şerî'ate (İslâmiyet'e) uyan fakirler.

füruat-ı şeriat

  • Dinin temel meselelerinden ayrılan dalları, alt bölümleri.

füşürde

  • Direnen, inad eden, ısrar eden. (Farsça)

gafil

  • Dikkatsiz, iyi düşünmeyen, uyanık olmayan. Haberi olmayan, ihtiyatsız, başına geleceği önceden düşünmeyen. Allah'ı unutan. Kendi gayr-ı meşru zevkine dalan. (Günde bir taşı binâ-yı ömrümün düştü yere,Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber. (Niyazi-i Mısrî)

gaflet

  • Dikkatsizlik, endişesizlik, vurdumduymazlık. En mühim vazifeyi düşünmeyip, Cenab-ı Hakk'a itaat gibi işleri bilmeyip, başka kıymetsiz şeylerle uğraşmak. Nefsine ve hevesâtına tâbi olarak Allahı ve emirlerini unutmak.

gaita / gâita / غائطه

  • Dışkı. (Arapça)

gars etme

  • Dikme, ekme.

gars olunan

  • Dikilen.

gayr

  • Diğer, başkası, mâadâ, âher, yabancı. (İstisnâ edâtıdır. Başlarına getirildiği kelimeyi nefy yapar.)
  • Diğer, başkası.

gayret-i diniyye

  • Din için gayret etme.

gayrısı

  • Dışında, başka bir şey.

gaza / gazâ

  • Din uğrunda kâfirlere karşı yapılan savaş, cihad.
  • Din vatan ve millet gibi mukaddes değerler uğruna yapılan cihat ve mücadele.
  • Din uğruna savaş.

gaza-yı ekber

  • Din uğrunda kâfirlerle yapılan büyük muhârebe.

gazi

  • Din uğrunda harbeden. Cihadda yaralanmış veya harbetmiş olan kimse. Harpte ordunun başına geçen kumandan. Muzaffer olan ve harpten sağ dönen.

gazve

  • Din düşmanı olan cephenin üzerine taarruz. Muharebe. Cenk. Sefer. Din muharebesi. Gazve, gazivden alınmış olup cenk ve kıtal manasınadır. Düşmanla vuruşmak demektir. Siyer ıstılahında Gaza ve gazve tâbirleri Peygamber Efendimizin bizzat hazır bulunduğu muharebeye denir. Peygamber Efendimizin bizzat

geda / gedâ / گَدَا

  • Dilenci.

gedayane

  • Dilencilikle. (Farsça)

gedayi / gedayî

  • Dilencilik. (Farsça)

gev-çah

  • Dibi görünebilen pek derin olmayan alçak kuyu. (Farsça)

geven

  • Dikenli bir tür çalı.
  • Dikenli bir bitki.

gıyas-üd din

  • Dinin intişar etmesine yardımı dokunan kimse.

gramer

  • Dilbilgisi.

gudde-i taht-el lisan

  • Dilaltı bezi.

guful

  • Dikkatsizlikten veya şaşırmaktan dolayı bir işte hata yapma.

gulat / gulât / غلات

  • Dinde aşırıya kaçanlar. (Arapça)

günah / günâh

  • Dince suç olan şey.
  • Dinde yasak olan şeyler.

güng

  • Dilsiz.

güruh-u mücahid / güruh-u mücâhid

  • Din için cihad edip çalışan, çaba harcayan kimseler topluluğu.

guyem / gûyem

  • Diyorum.

hacat-ı diniye / hâcât-ı diniye

  • Dinle ilgili ihtiyaçlar.

hacat-ı zaruriye-i diniye / hâcât-ı zaruriye-i diniye

  • Dinen yapılması ve karşılanması zorunlu olan ihtiyaçlar.

hain-i bidin / hâin-i bîdin

  • Dinsiz hâin.

hain-i din / hâin-i din

  • Din hâini.

hak-nişin / hâk-nişin

  • Dilenci, sâil, fakir. (Farsça)

hak-nişini / hâk-nişinî

  • Dilencilik, yoksulluk, fakirlik, sefâlet. (Farsça)

hakaik-i diniye

  • Dini esaslar, dini meselelere ait hakikatler, gerçekler.

hakaik-i diniye ve imaniye

  • Din ve iman hakikatleri.

hakikat-i din

  • Dinin hakikati, esası.

hakikat-i din ve dünya ve insan ve iman

  • Dinin, dünyanın, insanın ve imanın gerçeği.

hakikat-i hariciye / hakikat-i hâriciye

  • Dışa ait, maddî âlemde yer alan varlık.

hakikat-i meşrutiyet-i meşrua / hakikat-i meşrutiyet-i meşrûa

  • Dine uygun meşrutiyetin esası.

hamiyet

  • Din ve vatan gibi kutsal değerleri ve kendi yakınlarını koruma duygusu ve gayreti.
  • Din ve millet gibi önemli değerleri koruma ve bunlara hizmet etme duygusu.

hamiyet-i aliye / hamiyet-i âliye

  • Din, millet gibi mukaddes değerleri en üst düzeyde koruma duygusu ve gayreti; millî onur ve haysiyet.

hamiyet-i diniye

  • Dinî hamiyet; dini korumak ve yüceltmek maksadıyla çalışma, dinden gelen yüce duygularla din uğruna fedakârlıkta bulunma.

hamiyet-i diniye-i milli / hamiyet-i diniye-i millî

  • Dinî ve millî esasların harekete geçirdiği hamiyet ve gayret duygusu.

hamiyetçilik

  • Din gibi mukaddes değerleri ve kendi vatan, aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti içinde oluş.

hamiyetli

  • Din gibi mukaddes değerleri ve kendi aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti olan.

hamiyetperver

  • Din, millet gibi üstün değerleri koruma gayretinde olan.

hamiyyet

  • Din gibi mukaddes değerleri ve aile ve vatanı koruma duygusu ve gayreti.
  • Dîni, milleti himâye etmekte, korumakta, şerefini savunmakta tenbellik etmeyip, bütün kuvveti ile gayret etmektir.

har / hâr / خار

  • Diken.
  • Diken. (Farsça)
  • Diken. (Farsça)

haram / harâm

  • Dince yasak edilmiş şey.

haras

  • Dilsizlik, dilsiz olma. (Farsça)

harekat-ı meşrua / harekât-ı meşrua

  • Dinen helâl olan, yapılmasında bir mahsur olmayan hareketler.

harekat-ı nameşrua / harekât-ı nâmeşrua

  • Dinen helal olmayan hareketler.

hares

  • Dilsizlik, ebkemiyyet.

haric / hâric

  • Dış.
  • Dış, dışarı, dışarıdan.

hariç / hâriç

  • Dışarı.

haric / hâric / خارج

  • Dış, dışarı. (Arapça)

hariç / خارج / hâriç / خَارِجْ

  • Dışında.
  • Dış.

hariç cereyan

  • Dışarıdan (hasımlardan) gelen akım.

hariç memleket

  • Dış ülke.

haric-i hava / hâric-i hava

  • Dıştaki hava.

haricen / hâricen / خارجا

  • Dışardan, dıştan. Hariçten.
  • Dışarıdan.
  • Dıştan, dışarıdan. (Arapça)

harici / haricî / hâricî / خارجى / خَارِج۪ي

  • Dışa ait, dış ile ilgili.
  • Dışa ait, dış.
  • Dış ile ilgili. (Arapça)
  • Dışa âit.

harici vücut / hâricî vücut

  • Dışa ait, maddî vücut.

harici-dahili / haricî-dahilî

  • Dış, iç.

haricin tecavüzü

  • Dış düşmanların saldırısı.

haricinde / hâricinde

  • Dışında.

hariciyat

  • Dış dünyadaki şeyler, gerçekler.

hariciye

  • Dışişleri.

hariçte

  • Dışarıda.

hariçteki

  • Dışarıdaki.

hariçten

  • Dışarıdan.

haristan / hâristan / خارستان

  • Dikenlik. (Farsça)

harz

  • Dikmek.

harzar / hârzâr / خارزار

  • Dikenlik. (Farsça)

haşiye / hâşiye / حَاشِيَه

  • Dipnot.
  • Dipnot, açıklayıcı not.
  • Dipnot.

hasm-ı din

  • Din düşmanı.

haşr / حشر

  • Dirilme.

hasr-ı nazar / حَصْرِ نَظَرْ

  • Dikkati sadece bir yere yöneltme.
  • Dikkatini toplama.

haşruneşr

  • Dirilip toplanma ve yayılma.

havass-ı zahiri / havass-ı zâhirî

  • Dış duyu organları.

hay / حَيْ

  • Diri.

hayat / hayât

  • Dirilik, canlılık.
  • Dirilik, canlılık.
  • Diri olmak, dirilik.
  • Allahü teâlâ hakkında bilmemiz vâcib olan sıfât-ı subûtiyye'den biri. Allahü teâlânın diri olması.
  • Bir insanın doğumundan ölümüne kadar geçen zaman.
  • Bir insanın ölümünden sonra başlayan ebedî (sonsuz) hayat.

hayat-ı din

  • Dinî yaşam.

hayat-ı diniye / hayat-ı dîniye / hayât-ı diniye / حيات دینيه

  • Dinî hayat.
  • Dinsel yaşam.

hayy / حى

  • Diri, canlı.
  • Diri. (Arapça)

hayyen

  • Diri olarak. Diri, canlı olarak canlı olduğu halde.

hazer et

  • Dikkatli ol.

hazık-ı mütedeyyin / hâzık-ı mütedeyyin

  • Dindar ve iyi mütehassıs. (Dindar ve iyi mütehassıs doktor için söylenir).

hediye-i dendan / hediye-i dendân

  • Diş kirası.

helal / helâl

  • Dinin izin verdiği şey.
  • Dinen yapılmasına izin verilmiş şey.

hem-zanu

  • Diz dize oturup konuşan, yan yana oturan. (Farsça)

hemkiş / hemkîş / همكيش

  • Dindaş. (Farsça)

heras

  • Dikenli ağaç.

herime

  • Dişi arslan.

het'

  • Dikkatle bakmak. Acele etmek.

hetma'

  • Dişsiz olup kurban edilemeyen hayvan.

hevesat-ı gayr-ı meşrua

  • Dinin izin vermediği arzu ve istekler.

hıfz-ı din

  • Dinin korunması.

hıfz-ül lisan

  • Dili, günah ve lüzumsuz olan sözlerden korumak. Kötü ve fena sözlerden dilini muhafaza etmek. (İhtiyaçtan fazla söz söylememek mendubdur.)

hikmet-i diniye

  • Dinin hikmeti, sırrı.

himyan

  • Dirhem koydukları kap ve kemer.

hirre

  • Dişi kedi.

hiss-i ahar / hiss-i âhar

  • Diğer his.

hiss-i dini / hiss-i dinî

  • Dinî his.

hiss-i diyanet

  • Din duygusu.

hiss-i milli ve dini / hiss-i millî ve dinî

  • Dinî ve millî his.

hiss-i zahiri / hiss-i zahirî

  • Dış dünyayı gören, algılayan his, duyu; göz gibi.

hissiyat-ı diniye

  • Dinî hisler, duygular.

hissiyat-ı ulviye-i diniye

  • Dinden gelen yüksek hisler, yüce duygular.

hitabe / hitâbe

  • Dinleyicilere bilgi vermek ve yol göstermek için yapılan konuşma.

hiyaset

  • Dikmek.

hıyatet-hane

  • Dikimevi, dikişevi, terzihane. (Farsça)

hızad

  • Dikensiz ağaç.

hizmet-i diniye / hizmet-i dîniye

  • Dine ait hizmet.

hizmet-i islamiye ve vataniye / hizmet-i islâmiye ve vataniye

  • Din ve vatana ait hizmet.

hodserane / hodserâne

  • Dik başlılıkla, serkeşcesine. Kimseyi dinlemeden. (Farsça)

hubb-u din

  • Din sevgisi.

hukema / hukemâ

  • Din bilgilerini, fen bilgileri ile isbat eden mü'minler.

hükle

  • Dil tutukluğu, kekemelik.

hukuk-u şer'iye

  • Dine uygun hukuklar, haklar.

humaşe

  • Diyeti bilinmeyen cinayet.

hunbeha / hunbehâ / خون بها

  • Diyet. (Farsça)

hurafe / hurâfe

  • Dîne, fenne, akla uymayan sözler ve işler.

huran

  • Dimeşk eyaletine bağlı çok geniş bir bölgenin adı.

hurdeşinas

  • Dikkatli. İncelikleri ve nükteleri anlayan. (Farsça)

hürriyet-i diniye

  • Din özgürlüğü.
  • Din hürriyeti. Herhangi bir kimsenin mensub olduğu dinin emirlerini ve icablarını yapmakta asayişe ve başkasının haklarına dokunmamak şartiyle serbest olması.

hürriyet-i şer'iye

  • Din özgürlüğü.

hüsameddin

  • Dinin keskin kılıcı.

hüsn-ü suret

  • Dış görünüşteki güzellik.

husumet-i hariciye

  • Dışa ait düşmanlık, yabancıların düşmanlığı.

hutbe

  • Dinî konuşma.

i'mad

  • Direk dikme.

ibaha mezhebi / ibâha mezhebi

  • Dinî kuralları, ahlâk ve namus prensiplerini, şahsî mülkiyet kavramını tanımayan sözde özgürlükçü batıl bir akım.

ibsar

  • Dikkatle bakmak, tetkik etmek.

icazet / icâzet

  • Diploma, yetki belgesi.

icazetname / icâzetnâme / اجازت نامه

  • Diploma.
  • Diploma. (Arapça - Farsça)

icsa'

  • Dizüstü getirme. Çökertme.

içtihad

  • Dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur'ân ve hadisten hüküm çıkarma.

id'am

  • Direk vurmak.

idam-ı ebedi / idâm-ı ebedî

  • Dirilmemek üzere yok oluş; âhiret inancı olmadığı için ölümü ebedî yokluğa gitmek olarak görme.

idhalat / idhâlât

  • Dışarıdan alımlar, ithalat.

ifade-i meram

  • Dilek ve maksadını anlatmak.

ifadetü'l-meram

  • Dilek ve maksadını anlatma, maksadı ifade etme.

ihmalci

  • Dikkat etmeyen, dikkatsiz, müsamahacı. (Türkçe)

ıhn-i menfuş

  • Didilmiş kumaş. Hallac edilip atılmış renkli yün.

ihracat / ihrâcât / اِخْرَاجَاتْ

  • Dışarıya mal satma.
  • Dışarı çıkarmalar.

ihras

  • Dilsiz olmak. Dilsiz kalmak.

ihtilaf-ı edyan / ihtilaf-ı edyân

  • Dinlerin ayrılıkları, farklı farklı oluşları.

ihtimamkarane / ihtimamkârâne

  • Dikkatlice ve özenle çalışarak.

ihtimamkarlık / ihtimamkârlık

  • Dikkatle çalışma, özenle iş görme.

ihtiyat / ihtiyât

  • Dîne uygun olmayan bir işi yapma şüphesinden kurtulmak için, tedbirli hareket etme.

ihya / ihyâ / احيا

  • Diriltme, hayat verme.
  • Diriltme.

ihya eden

  • Dirilten.

ihya-yı din / ihyâ-yı din / ihyâ-yı dîn / اِحْيَايِ دِينْ

  • Dinin diriltilmesi.
  • Dini canlandırma, kuvetlendirme.

ikrar / ikrâr / اِقْرَارْ

  • Dil ile söyleme.

ilhad / ilhâd / الحاد

  • Dinden çıkmak. Dinsizlik. Dinden dönmek. Allahın varlığına, birliğine inanmamak. İmânsızlık.
  • Dinsizlik, inkâr.
  • Dinsizlik.
  • Dinden çıkma.
  • Dinden çıkma, dinsizlik. (Arapça)

ilm-i din

  • Din ilmi.

ilm-i dini / ilm-i dinî

  • Din ilmi.

ilm-i fıkıh

  • Dînimizin emir ve yasaklarını bildiren ilim.

ilm-i nahiv ve beyan

  • Dilbilgisi ve belâğatın hakikat, mecaz, kinâye, teşbih ve istiâre gibi konularını öğreten ilim dalı.

ilm-i sarf

  • Dilbilgisi, gramer.

ilm-i usuliddin / ilm-i usûliddin

  • Dinin temel meselelerini ve gayelerini araştıran metod ilmi; metodoloji.

ilm-i usulü'd-din

  • Din metodolojisi, kelâm ilmi.

ilmiyye / علميه

  • Din bilginleri. (Arapça)

imad / imâd / عماد

  • Direk.
  • Direk. (Arapça)

imad-üd din

  • Dinin direği.

in'ira

  • Dişin (etleri çekilip) kökü çıkma.

inad / inâd

  • Direnmek, muhâlefette (karşı çıkmakta) ısrar etmek. Kendini büyük görüp, hakkı, doğruyu kabul etmeme.

inan / inân / عنان

  • Dizgin. (Arapça)

inangerdan

  • Dizgin çevirme, geri dönme. (Farsça)

inangir

  • Dizgin yakalama. Dizgin tutma. (Farsça)

inankeş

  • Dizgin çeken, hasaplı giden. (Farsça)

inanriz

  • Dizgin bırakmış, koşturan. (Farsça)

inantab

  • Dizgin çevirip dönen. (Farsça)

inkılab-ı azim-i dini / inkılâb-ı azîm-i dinî

  • Dinî sahada meydana gelen büyük çaplı köklü değişim.

insiram

  • Dişin kırılması.

intiaş

  • Dinlenip canlanma.

irade / irâde / اِرَادَه

  • Dileme, istek, tercih.
  • Dileme.

irade edilen

  • Dilenen, istenilen.

irade etme / irâde etme

  • Dileme, isteme.

irade etmek

  • Dilemek, tercih etmek.

irade ve ihtiyar

  • Dileme ve seçme.

irtab

  • Dikme veya dikilme.

irtida'

  • Dinin yasak ettiği şeyleri yapmama, geri durma.

irtidad / irtidâd / ارتداد

  • Dinden dönme, İslâm dinini terk ederek başka bir dini seçme.
  • Dinden çıkma. Müslüman iken, İslâm dînini terk etme.
  • Dinden dönme.
  • Din değiştirme, dinden çıkma, dinden dönme.
  • Dinden çıkma. (Arapça)

irtidadkar / irtidâdkâr

  • Dininden dönen.

islam alimi / islâm âlimi

  • Dînî ilimleri bütün incelikleri ile zamânın fen bilgilerini de lüzûmu kadar bilen âlim.

ısrar / اصرار

  • Diretme, üsteleme. (Arapça)

istid'a / istid'â / اِسْتِدْعَا

  • Dilekçe.

istid'aname / istid'ânâme / استدعانامه

  • Dilekçe. (Arapça - Farsça)

istida / istîdâ

  • Dilekçe.
  • Dilekçe.

ıstıfaf

  • Dizilme. Sıralanma. Saf bağlama.

istima / istimâ

  • Dinleme.
  • Dinleme.

istima eyleyen / istimâ eyleyen

  • Dinleyen.

istima' / istimâ' / استماع

  • Dinleme, kulak verme. (Arapça)
  • İstimâ' etmek: Kulak vermek, dinlemek. (Arapça)

istirahat / istirâhât / istirâhat / استراحت

  • Dinlenmek. Rahatlamak.
  • Dinlenme.
  • Dinlenme. (Arapça)
  • İstirâhat etmek: Dinlenmek. (Arapça)

istirahat alemi / istirahat âlemi

  • Dinlenme âlemi; berzâh âlemi kasdedilmiştir.

istirahat etmek

  • Dinlenmek, rahatlamak.

istirahatgah / istirahatgâh / istirâhâtgâh

  • Dinlenme yeri.
  • Dinlenme yeri.

istirahathane / istirâhâthâne

  • Dinlenme evi.

istirhamname

  • Dilekçe.

itale-i lisan / itale-i lisân / itâle-i lisân

  • Dil uzatma, kötü şeyler söyleme.
  • Dil uzatma, kötü şeyler söyleme, sövüp sayma.

ıtlak-ı inan

  • Dizginini salıverme. Başıboş bırakma.

ittifak-ı edyan / ittifak-ı edyân

  • Dinlerin ittifakı, aynı hususta birleşmesi.

izn-i şer'i / izn-i şer'î

  • Dinî izin.

izz-üd-din

  • Dilimizde "İzzettin" şeklinde isim olarak kullanılan bu kelime; "Dinin kıymeti, ulviyet ve kudreti" anlamına gelir.

izzet-i diniye

  • Dinî izzet, yücelik.

jerfbin / jerfbîn

  • Dikkat sâhibi, dikkatli. (Farsça)

ka'r

  • Dip, derinliğin en alt noktası.

ka'r-ı na-yab / ka'r-ı nâ-yâb

  • Dibi bulunmayacak derecede derin olan.

kadı / قاضى

  • Dinî yargıç. (Arapça)

kadir-i muhtar / kâdir-i muhtâr

  • Dilediğini yapabilen, bir şeyi yapmaya mecbur olmayan.

kàl

  • Dil, söz, kelâm.

kalb tasdiki / kalb tasdîki

  • Dinden olduğu sözbirliği ile bildirilmiş olan şeylere, kalbin inanması.

kalb-i salih

  • Dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden insanın kalbi.

kam / kâm

  • Dilek, arzu.

kanun-u harici

  • Dış âlemde cereyan eden kanun.

kanun-u şer'i / kanun-u şer'î

  • Dine uygun kanun.

kefel

  • Dip, ard, kıç.

keffaret / keffâret

  • Dini suçun affı ümidiyle dünyada çekilen ceza.

kemal-i dirayet

  • Dirayetin son derecesi.

ketib

  • Dikici, diken.

kevser-i fesahat

  • Dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılmasından doğan tatlılık, doygunluk.

kifah

  • Din için muharebe.

kırat

  • Dirhemin onaltıda birini ifade eden eski bir ağırlık ölçüsü.

kiş / kîş / كيش

  • Din. (Farsça)

kısm-ı ahar / kısm-ı âhar

  • Diğer, geri kalan, sonraki kısım.

kısm-ı diğer

  • Diğer kısım.

kışr-ı zahiri / kışr-ı zâhirî / قِشْرِ ظَاهِر۪ي

  • Dış kabuk.
  • Dış kabuk.

kıtta

  • Dişi kedi.

kıvam-ı din

  • Dinin direği.

kıymet-i diniye

  • Dinî değer.

kızıl tehlike

  • Dinsizlik, anarşistlik ve komünistlik tehlikesi.

konferans

  • Dinleyicilere herhangi bir mevzu hakkında bilgi vermek gayesiyle yapılan konuşma. (Fransızca)

kötü huy

  • Dînin ve aklın beğenmediği huy.

kudsi rejim / kudsî rejim

  • Dinî yönetim; İslâmın ve Kur'ân'ın mukaddes hükümlerinin uygulandığı yönetim.

küfr-i nifaki / küfr-i nifakî / küfr-i nifâkî

  • Dil ile imanı ikrar edip kalb ile itikad etmemektir.
  • Diliyle îmân ettiğini söyleyip, kalbiyle inkâr etmek. İnanmamak

küfr-ü irtidad

  • Dinden çıkma küfrü; dinden çıkarak inkâra gidiş.

küfr-ü mutlak / كُفْرُ مُطْلَقْ

  • Dine âit her şeyi inkâr etme.

küre-i uhra / küre-i uhrâ

  • Diğer küre.

kutb-ud din

  • Dinin kutbu.

kütbe

  • Dikiş.

kuva-i diniye / kuvâ-i diniye

  • Dinî kuvvetler.

kuvve-i zaika / kuvve-i zâika

  • Dildeki tad alma duygusu.

la-dini / lâ-dini

  • Din dışı, dinsizlik.

ladini / ladinî / lâdini / lâdinî / lâdînî / لَاد۪ين۪ي

  • Dinle alâkası olmayan. Dinsiz. Din dışı.
  • Dinle alâkası olmayan, din dışı; lâiklik, sekülerlik.
  • Dinî olmayan, dinle bağlantısı bulunmayan.
  • Din dışı, dinsiz.
  • Dinsizliğe aid.
  • Dinsizlik.

laik / lâik

  • Dine istinad etmeyen. Ruhanî olmayan kimse. Dini olmayan şey. Dinî olmayan fikir, dinî olmayan müessese, sistem veya prensip. Devleti dinî esas ve hükümler ile idare etmeyen sistem. Temel esasların ve kanunların menşeini ve teşri'de (kanun yapmakta) hareket noktasını ve değer ölçüsünü dine isnad etm (Fransızca)
  • Din işlerini devlet işlerine karıştırmayan, devlet işlerini dinden ayrı tutan.
  • Dini olmayan, din dışı.

laik cumhuriyet / lâik cumhuriyet

  • Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrıldığı, her türlü inanç sahibine karşı tarafsız olarak din ve vicdan hürriyetinin sağlandığı cumhuriyet.

laiklik / lâiklik

  • Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması.

lal / lâl / لال

  • Dilsiz.
  • Dilsiz. Söz söyleyemiyen. (Farsça)
  • Dilsiz. (Farsça)

lazıme-i diyanet / lâzıme-i diyanet

  • Dinin gerektirdiği.

lebi / lebî

  • Dilim. Ekmek, kavun, karpuz vs. dilimi. (Farsça)

lebve

  • Dişi arslan.

lefaz

  • Dinleyenin anlayamadığı belirsiz sesler.

lehviyat / lehviyât

  • Dinen yasak olan oyun ve eğlenceler.

lehviyat-ı gayr-ı meşrua / lehviyât-ı gayr-ı meşrua

  • Dinin izin vermediği istekler ve eğlenceler.

leyl-i dimağ

  • Dimağın bozukluğu. Zihnin iyi çalışmaması.

lezzet-i gayr-ı meşrua

  • Dinen helâl olmayan, yasaklanmış lezzet.

lezzet-i zahiriye / lezzet-i zâhiriye

  • Dış görünüşteki lezzet.

ligam

  • Dizgin, gem. (Farsça)

lisan / lisân / لسان / لِسَانْ

  • Dil. Konuşma dili. Lehçe.
  • Dil.
  • Dil.
  • Dil.
  • Dil. (Arapça)
  • Dil.

lisan-ı şer'i / lisan-ı şer'î

  • Dinî literatür.

lisanen

  • Dille.
  • Dil ile.

lisani / lisanî / لسانى

  • Dil ile ilgili. (Arapça)

lisaniyyat / lisâniyyat / لسانيات

  • Dilbilim. (Arapça)

lisanla / lisânla

  • Dille.

lise / لثه

  • Diş eti. (Arapça)

lisevi / lisevî

  • Diş etleriyle ilgili, diş etlerine ait.

lüknet / لكنت

  • Dil tutukluğu. (Arapça)

lükunet

  • Dildeki tutukluk, pelteklik, kekeleme.

lüsat

  • Diş etleri.

ma'kule

  • Diyet.

ma'ruf / ma'rûf

  • Dînin ve aklın beğendiği şey.

maada / mâadâ / ماعدا

  • Dışında, -den başka, başka, öte, yanı sıra. (Arapça)

maddi cihad / maddî cihad

  • Din uğrunda mal ve canla mücadele.

made / mâde / ماده

  • Dişi. Erkeğin zıddı. (Farsça)
  • Dişi. (Farsça)

madiyan

  • Dişi at. Kısrak. (Farsça)

mahdud

  • Dikeni kesilmiş ağaç.

mahsusattaki vehmiyat bedihiyattandır / mahsûsattaki vehmiyat bedihiyattandır

  • Dış duyular vasıtasıyla elde edilen bilgiye vehim karışamaz. Zira hakikati sabittir. Dış duyularla gödüğümüz şeyler dış dünyada vardır. Vehimde olduğu gibi kuruntu ile olmayan bir şeyin varlığına hükmetmek değildir.

mahsusiyet

  • Dış duyularla hissedilebilir, algılanabilir.

mahudiyet-i hariciye / mâhudiyet-i hariciye

  • Dış dünyaya ait bilinme; başkalarının fark edip idrak ettiği bilinip tanınma niteliği.

mahzurat / mahzûrât

  • Dinde yasak edilmiş şeyler, haramlar.

makam-ı istima / makam-ı istimâ

  • Dinleme makamı, yeri.

malakelam

  • Diyecek yok. Söz götürmez.

mana-yı dindar / mânâ-yı dindar

  • Dindar anlamda.

mana-yı dindar cumhuriyeti / mânâ-yı dindar cumhuriyeti

  • Dindar Cumhuriyetin özü, gerçek anlamı.

manzara

  • Dışarıyı görecek pencere.

maraz-ı harici / maraz-ı haricî

  • Dıştan gelen, dış ile ilgili hastalık.

marık / mârık

  • Dinsiz, mürted, hak dinden çıkan.
  • Dinsiz, hak dinden çıkan.
  • Dinsiz.

masari / masâri / مصارع

  • Dizeler, mısralar. (Arapça)

medar-ı dikkat

  • Dikkat edilmesi gereken yer.

medar-ı nazar / medâr-ı nazar / مَدَارِ نَظَرْ

  • Dikkatle bakmaya sebeb.

medaris-i diniye / medâris-i diniye

  • Dinî medreseler, okullar.

medbug

  • Dibâgat olunmuş, tabaklanmış.

medrese

  • Din ilimlerinin ders verildiği eğitim kurumu.

medrese ehli

  • Dinî ilimlerin okutulmasıyla meşgul olan hocalar.

mef'ul / mef'ûl

  • Dilbillgisinde tümleç; özne tarafından yapılan iş, öznenin fiilinin sonucu.

mektubat / mektûbât

  • Din büyüklerinin yakınlarına ve sevdiklerine gönderdiği, nasihat mektublarından meydana gelen kitap.

melahide / melâhide / ملاحده

  • Dinsizler, tanrıtanımazlar. (Arapça)

men'e

  • Dibâgat için ısladıkları deri.

menabi-i diniye / menâbi-i diniye

  • Dinî kaynaklar.

menba-i dini / menba-i dinî

  • Dine ait kaynak.

mendub

  • Dinen yapılması emredilmese de, güzel görülen davranış.

menduf

  • Didilmiş, atılmış.

menhiyat / menhiyât

  • Dinen yasak edilmiş, yasaklanan şeyler.

merkuz / merkûz / مركوز

  • Dikili, dikilmiş. (Arapça)

merkuziyet

  • Dikilme, saplanma.

merreten ba'de uhra / merreten ba'de uhrâ

  • Diğerinden sonra, tekrar.

mesai-i diniye

  • Dinî çalışmalar.

mesail-i diniye / mesâil-i diniye

  • Dinî mes'eleler.
  • Dinî meseleler, konular.

mesele-i diniye

  • Dinî konu.

mesele-i içtihadiye

  • Dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur'ân ve hadise dayanarak hüküm çıkartmayla ilgili olan mesele.

mesele-i şeriat

  • Dikkat; şeriat ile alâkalı mesele.

meşere

  • Dış kısım.

mesgur

  • Dişi düşmüş kimse.

meşiet / meşîet

  • Dileme.

meşihat / meşîhat

  • Din işleri merkezi.

meslek-i zındıka

  • Dinsizlik mesleği.

meşru / meşrû

  • Dine uygun.

meşruiyet / meşrûiyet

  • Dine uygunluk.

meşruta-i meşrua / meşrûta-i meşrûa

  • Dine uygun meşrutiyet; İslâmın öngördüğü meşrutiyet.
  • Dine uygun meşrutiyet; İslâm'ın öngördüğü meşrutiyet.

meşrutiyet-i meşrua / meşrutiyet-i meşrûâ

  • Dine uygun meşrutiyet; İslâm'ın öngördüğü meşrutiyet.
  • Dine uygun olan meşrutiyet, yönetim şekli.

metanet / metânet

  • Dinin emirlerini korumadaki kararlılık, dayanıklılık.

metbuiyet

  • Diğer unsurların kendisine tabi olma özelliği.

mev'iza-i diniye

  • Dinî nasihat.

meydan-ı hamiyet

  • Din, vatan, millet gibi değerleri savunma alanı, sahası.

mezaya-yı ahar / mezâyâ-yı âhar

  • Diğer meziyetler.

mezhep

  • Dinde tutulan yol.

meziyet-i dindarane / meziyet-i dindarâne

  • Dindarlık fazileti ve üstünlüğü.

mezrevan

  • Dizin aşağısındaki kaba etlerin etrafı.

mifsal

  • Dil, lisan.

milel-i saire

  • Diğer milletler.

mirfaka

  • Dirsek yastığı.

mirtaz

  • Dinin yasaklarından sakınan kimse.

misane

  • Dizgin kayışı.

mısra / مصراع

  • Dize. (Arapça)

mizved

  • Dil, lisan.

muamele-i şer'iye

  • Dinle ilgili davranış.

mubah / mubâh

  • Dînimizde yapılması emr olunmayan ve yasak da edilmeyen şeyler.

mübah

  • Dinen yapılmasında ve yapılmamasında herhangi bir sakınca olmayan, helal olan davranışlar.

mübalat / mübâlât

  • Dikkat, itina.

mübalat-kar / mübalat-kâr

  • Dikkat, itina ve düşünce ile kaygılanan. (Farsça)

mübareze-i hamiyet

  • Din, millet, vatan gibi değerleri korumak için gayretle verilen mücadele.

mübtedi / mübtedî

  • Dinde olmayanı dine sokan.

mücahedat / mücâhedât

  • Din için savaşmalar.

mücahede / mücâhede

  • Din için savaşma.

mücahede-i diniye

  • Dinle ilgili mücadele.

mücahid / mücâhid

  • Din için savaşan, çalışan.

mücahidin / mücâhidîn

  • Din için savaşanlar, çalışanlar.

mucib-i merak / mûcib-i merak

  • Dikkati çeken, merak sebebi.

müctehid-i fiş-şer'

  • Dînî hükümleri, Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerden çıkarırken, kendine mahsûs kâide ve usûl koyan mezheb sâhibi müctehid. Buna müctehid-i mutlak da denir.

müctehid-i mutlak

  • Dînî hükümleri, Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden ve diğer dînî delillerden (kaynaklardan) istinbât ederken, çıkarırken kendine mahsûs kâide ve usûl koyan müctehid. Buna, müctehid fiş-şer' ve müctehid-i müstekıl de denir.

müdakkik / مُدَقِّقْ

  • Dikkatli.
  • Dikkatle inceleyen.

müdakkikane / müdakkikâne

  • Dikkatlice, araştırıp inceleyerek.

müdara / müdârâ

  • Dîni ve dünyâyı zarardan kurtarmak için, dünyâ menfaatinden vermek veya belâyı dünyâ menfaati ile savmak.

müdekkik

  • Dikkatle araştıran. İnceden inceye tetkik eden. En ufak gizli şeyleri bilmeğe, görmeğe çalışan. (Konuşurken ekseriyetle müdakkik denir.)

müennes / مُؤَنَّثْ

  • Dişil.
  • Dişi.

mufaddıl

  • Dilediğine dilediği konuda üstünlük veren, lütufta bulunan Allah.

müfti-yi macin / müftî-yi mâcin

  • Din bilgilerini fıkıh kitablarından öğrenmeyip, kendi düşüncelerini din bilgisi olarak söyleyen, müslümanları mezhebsiz yapan câhil din adamı.

mugalaka

  • Diğerleri karışmayarak iki kişinin atlarıyla yarışması.

muhabbet-i din

  • Din sevgisi.

muhabbet-i gayr-ı meşrua

  • Dine uygun olmayan sevgi.

muharebe-i diniye

  • Din savaşları.

muharremat / muharremât / محرمات

  • Dinî yasaklar. (Arapça)

muhavere-i temsiliye

  • Diyalog tarzında kıyaslamalı benzetme.

muhtar / muhtâr / مُخْتَارْ

  • Dilediğini tercih edici.

muhteba

  • Dizlerini yere dikip ellerini dizlerine kavuşturup oturan; dizlerini iple bağlayıp oturan kimse.

muhyiddin / muhyiddîn / مُحْيِي الدّ۪ينْ

  • Dini hayatlandıran.

muk

  • Diken. (Farsça)

mukaddes rejim

  • Dinî yönetim; İslâmın ve Kur'ân'ın kutsal hükümlerinin uygulandığı yönetim.

mukaddesat-ı diniye / mukaddesât-ı diniye

  • Dine ait kutsal değerler.

mukaddesatçılık

  • Din, vatan, millet gibi mânevî değerlere sahip çıkmak.

mukavemet

  • Direnç, dayanıklılık.

mukavemet etme

  • Direnme, karşı koyma.

mülahaza / mülâhaza

  • Dikkatle bakma, iyice düşünme.

mülahaza etme / mülâhaza etme

  • Dikkatle bakma etraflıca düşünme.

mülessen

  • Dil gibi uzun ve yumuşak olan ayak veya ayakkabı.

mülhid / مُلْحِدْ

  • Dinden çıkan, dinsiz, kâfir, imânsız. Haşir ve âhirete inanmayan.
  • Dinsiz.
  • Dinsiz.
  • Dinsiz.

mülhidane / mülhidâne

  • Dinsizce, imansızca. Mülhid olan bir kimseye yakışır şekil ve surette. (Farsça)

mülk ciheti

  • Dış yüz, madde ile ilgili tarafı.

mülul

  • Dişi örümcek.

mümessil-i din

  • Dini temsil eden.

mün'amid

  • Direğe dayanmış.

münasebat-ı nahviye ve sarfiye / münasebât-ı nahviye ve sarfiye

  • Dilbilgisi kurallarına ait münasebetler; fiil çekimi ve cümle yapısı ile ilgili kurallara ait bağlar.

münkerat

  • Dince yapılması yasak olan şeyler.

murdar

  • Dinen yenmesi yasak olan ölü hayvan; leş.

mürettib / مرتب

  • Dizgici. (Arapça)

mürşid-i kamil / mürşid-i kâmil

  • Dinî meselelerde olgunluğa ulaşmış mürşid, yol gösterici.

mürted / مُرْتَدْ

  • Din değiştiren, İslâm dinini bırakarak eski dinine veya başka bir dine geçmiş olan.
  • Dinden çıkan.
  • Dinden dönen.

mürtedane / mürtedâne

  • Dinden çıkarcasına.
  • Dinden çıkarak.

müşağabe / müşâğabe

  • Didimcilik; münakaşacılık, münakaşayı gaye sayanların yolu.

müşakil

  • Diğerine uygun olan, şeklini benzeten, şekilce benzeyen.

müsamere-i ulviye-i diniye

  • Dinle ilgili yüce bir kutlama.

müsellemat / müsellemât

  • Dinin herkesçe kabul edilmiş esasları.

müsellemat-ı diniye / müsellemât-ı diniye

  • Dinin kabul görmüş ve uygulanması zorunlu kaideleri, temelleri.

müşevvik-i imtisal

  • Dinin emirlerine sıkı sıkıya bağlanmaya ve yerine getirmeye teşvik eden unsur.

müsgar

  • Dişi çıkmış çocuk.

musibet-i diniye

  • Dine gelen musibet, belâ.

musırr

  • Direnen. Ayak direyen. Vaz geçmeyen. Sebat eden. Sözünden dönmeyen.

müstebidane / müstebîdane

  • Diktatör gibi, baskı yaparcasına.

müstebit

  • Diktatör.

müstecab

  • Dileği, duası kabul olunmuş.

müstektib

  • Dikte eden, söyleyip yazdıran.

müstemi

  • Dinleyici.
  • Dinleyici.

müstemi olan / müstemî olan

  • Dinleyen.

müstemi'

  • Dinleyici.

müstesna etme

  • Dışında tutma.

müşvike

  • Dikenli ağaç.

mütalaa / mütâlaa / مُطَالَعَه

  • Dikkatle okuma, inceleme.
  • Dikkatle okuma.

mütalaa eden / mütalâa eden

  • Dikkatli okuyan, inceleyen.

mütalaagah / mütalâagâh

  • Dikkatlice okuma ve inceleme yeri.

mütali / mütâli

  • Dikkatlice okuyup inceleyen.

mütedavil / mütedâvil

  • Dilden dile dolaşan.

mütedeyyin / متدین / مُتَدَيِّنْ

  • Din sahibi; dinin emirlerini yerine getiren, dindar.
  • Dindar, dinine bağlı.
  • Dinli, dindar.
  • Dindar, dinine düşkün. (Arapça)
  • Dindar.

mütekassi

  • Dikkatle araştıran.

mütekayhık

  • Diline ne gelirse söyleyen. Ağzına geleni konuşan.

mütekayyidane / mütekayyidâne

  • Dikkatli davranarak, kayıtlı bulunarak. (Farsça)

müteleclic

  • Dilini çiğneyerek basık basık konuşan.

mütemerridane

  • Direnircesine.

mütenasık / mütenâsık

  • Dizili, birbirine uygun biçimde.

mütenassıb

  • Dikilen. Ayakta dikilip duran.

mütenazzır

  • Dikkatle bakarak düşünen. Düşünerek dikkatle bakan.

mütenazzirane / mütenazzirâne

  • Dikkatle bakıp düşünerek. (Farsça)

mütesail

  • Dilenci, dilenen.

mütese'il

  • Dilenen, dilenci.

mütese'ilane / mütese'ilâne

  • Dilenerek. (Farsça)

müteşerriz

  • Dibi sağlamlaştırılmış kitap.

mütetebbi'

  • Dikkatle araştıran. Tetebbu eden.

muzahrefat / muzahrefât

  • Dışkı.

müzahrefiyet

  • Dışı süs içi pis olma, fıtri olmama, yapmacık.

müzd-i dendan / müzd-i dendân

  • Diş kirası. (Farsça)

na-ka'ryab

  • Dibi bulunmayan, dipsiz. (Farsça)

na-sude

  • Dinlenmemiş, istirahat etmemiş. (Farsça)

nahiv

  • Dilbilgisi, gramer.
  • Dilbilgisinin konusu cümle olan kısmı.

nahv

  • Dilbilgisinin konusu cümle olan kısmı.

naka / nâka / ناقه

  • Dişi deve.
  • Dişi deve. (Arapça)

nakit

  • Dişi keklik.

nameşru / nâmeşrû

  • Dînen uygun ve helâl olmayan.
  • Dine uymayan, yasak.

nanhor

  • Dilenci. (Farsça)

nasb

  • Dikme, bir rütbe alma, bir memurluğa atama. Bazı Arapça kelimelerin sonunun üstünlü olma durumu.

nasihat / nasîhat

  • Dînin ve aklın beğendiği şeyleri tavsiye, öğüt.

nazar / نَظَرْ

  • Dikkat.
  • Dikkate alma.

nazar-ı dikkat / نَظَرِ دِقَّتْ

  • Dikkatle bakış.
  • Dikkatli bakış.

nazar-ı dikkate almak

  • Dikkate almak, göz önünde bulundurmak.

nazar-ı dikkati celb etme

  • Dikkat çekme.

nazar-ı dikkati celb etmek

  • Dikkat çekmek.

nazar-ı ehl-i dikkat

  • Dikkatli olan kimselerin gözü, bakışı, ilgisi.

nazar-ı itibar

  • Dikkate alma.

nazar-ı itibara alınma

  • Dikkate alınma, göz önüne alınma.

nazar-ı itibara alınmadı

  • Dikkate alınmadı.

nazar-ı itibara almak

  • Dikkate almak.

nazar-ı mütalaa / nazar-ı mütalâa / nazar-ı mütâlaa / نَظَرِ مُطَالَعَه

  • Dikkatlice bakıp anlamaya çalışmak.
  • Dikkatli okuma gayeli bakış.

nazar-ı zahiri / nazar-ı zâhirî

  • Dışa dönük, yüzeysel bakış.

nazara alınma

  • Dikkate alınma.

nazara alınmama

  • Dikkate alınmama.

nazara alma

  • Dikkate alma.

nazara almak

  • Dikkate almak.

nazarı cazip

  • Dikkat çeken.

nazariyat-ı diniye / nazariyât-ı diniye

  • Dinin teorik kısımları.

nazariyat-ı şer'iye / nazariyât-ı şer'iye

  • Dinin teori düzeyinde olup kesinleşmemiş hususları.

nazım

  • Diziliş, tertip ve vezin.

nazm

  • Diziliş, tertip ve vezin.

nazm ve rapt

  • Dizme, tertip etme ve bağlama.

necaset / necâset

  • Dinen pis sayılan maddî pislik.

necs

  • Dînen temiz olmayan, pis, murdar.

ned'

  • Dikkat etmek.

nemrud

  • Dinsiz ve zâlim bir hükümdar, ülkesinin "ulu önder"i.

neşriyat-ı diniye / neşriyât-ı dîniye / نَشْرِيَاتِ د۪ينِيَه

  • Dini yaymak için yapılan yayınlar.
  • Dine ait yayınlar.

neyb

  • Dişle ısırmak.

nezafet-i şer'iye

  • Dinin emrettiği temizlik.

nikah-ı harici / nikâh-ı hâricî

  • Dışardan evlenme, akraba hâricinden kız alma.

nikal / nikâl

  • Dizgin demiri.

nimre

  • Dişi kaplan.

nisab / nisâb

  • Dinde zenginlik ölçüsü. İslâm dîninde, zenginlik ile fakirlik arasındaki maddî sınır.

nisbi / nisbî

  • Diğerine göre.

nişhar

  • Diken batmış, iğnelenmiş. (Farsça)

nokta-i din

  • Din noktası, meselesi.

nüfase

  • Diş arasında kalan yemek parçası.

nükte

  • Dikkat edilince anlaşılabilen ince mânâ.

nüsu'

  • Diş etlerinin sıyrılarak dişlerin meydana çıkması.

osmanlılık

  • Din, dil ve ırk gözetmeksizin bütün Osmanlı vatandaşlarını vatan birliği ortak paydası etrafında toplamayı gaye edinen fikir akımı.

parse

  • Dilencilik. (Farsça)

rabıta-i dini / rabıta-i dinî

  • Din bağı.

rabıta-i dini ve sınıfi ve vatani / rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî

  • Din, sınıf ve vatan bağı.

rabıta-i dini ve vatani ve sınıfi / rabıta-i dinî ve vatanî ve sınıfî

  • Din, vatan ve sınıf bağı.

rabıta-i diniye / râbıta-i diniye

  • Din bağı.

rabıta-yı dini, vatani, sınıfi / rabıta-yı dinî, vatanî, sınıfî

  • Din, vatan ve sınıf bağı.

rafidan

  • Dicle ve Fırat ırmakları.

ragıye

  • Dişi deve.

rahat

  • Dinlenme, sıkıntısızlık, dinçlik.

rekik-ül lisan / rekik-ül lisân

  • Dili tutuk. Peltek. Kekeme.

rekz / ركز

  • Dikme, yere saplayıp sabit kılma.
  • Dikmek, yerleştirmek, delil getirmek.
  • Dikme, saplanıp kalma.
  • Dikme. (Arapça)
  • Rekz edilmek: Dikilmek. (Arapça)
  • Rekz etmek: Dikmek. (Arapça)

resail-i saire / resâil-i saire

  • Diğer risaleler.

rics

  • Dinin haram kıldığı şey. Günah, pislik, murdarlık.

riyazet-i diniye

  • Dinî riyazet, az gıda almak suretiyle nefsi terbiyeye çalışma.

ruhani reisler / ruhanî reisler

  • Din adamları, mânevî liderler.

ruhsat-ı şer'iye

  • Dinin verdiği izin.

rükün

  • Direk, sütun.

saal

  • Dikkat.

sabikun-ı evvelun / sâbikûn-ı evvelûn

  • Dinlerini muhâfaza için yurtlarından ayrılan, Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme son derece bağlılık gösteren muhâcirlerden, iki kıbleye karşı namaz kılmış olanlar veya Bedr gazvesinde (harbinde) bulunanlar veya Hudeybiye'de Bîat-ür-Rıdvân'da bu lunanlar veya hicretten evvel müslüman olanlar yâ

şae

  • Diledi, istedi, murad eyledi.

saf

  • Dizi, sıra. Namazda cemâatin sırası.

saff-saff

  • Dizi dizi. Sıra sıra.

safile

  • Dip, alt taraf. Bir şeyin aşağısı.

safiyy-üd din

  • Dini temiz. Dini pak.

şahadetname / şahâdetname / شهادت نامه

  • Diploma. (Arapça - Farsça)

şahs-ı aher / şahs-ı âher

  • Diğer şahıs, başkası.

şaik

  • Dikenli.

sair / sâir / سائر / سَائِرْ

  • Diğer, başka.
  • Diğer, başka.
  • Diğer.
  • Diğer.

şakulen / şâkulen

  • Dik olarak.

salabet-i diniye / salâbet-i diniye / salâbet-i dîniye / صَلَابَتِ د۪ينِيَه

  • Dinini ve dinin emirlerini korumak ve tatbik etmekteki ciddiyet ve sağlamlık.
  • Dinin emirlerini korumakta ve uygulamadaki ciddiyet.
  • Dînî yönden sağlamlık.

salabet-idiniyye / salâbet-idîniyye

  • Din sağlamlığı, din gayreti, din kuvveti.

salahat / salâhat

  • Dindarlıkta çok ileri olma hâli, günahsız ve temiz oluş.

salih / sâlih / صالح

  • Dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden, takva sahibi.
  • Dindar, uygun, iyi hâlli.
  • Dinin kurallarına uyan. (Arapça)

saliha

  • Dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden, Allah'ın sevgili kulu mü'mine kadın.

salihat / sâlihat

  • Dine uygun iyi ve yararlı işler.

salihin / salihîn

  • Dinin emir ve yasaklarına uygun hareket edenler, Allah'ın sevgili kulları.

salihlik / sâlihlik

  • Dinin emir ve yasaklarına uygunluk.

sami / sâmî

  • Dinleyici.

sami' / sâmi' / سامع

  • Dinleyen. (Arapça)

sarf

  • Dilbilgisinin konusu kelimeler olan bölümü.

sarf nahiv

  • Dil bilgisi; dilin şekil ve cümle yapılarını inceleyen bölümleri.

sarf u nahiv

  • Dilbilgisi. Gramer.

sarp

  • Dik, çıkması ve geçilmesi güç (yer).

sathen

  • Dış yüzden, dıştan.

şayan-ı dikkat / şâyân-ı dikkat

  • Dikkate değer, ilginç.

şayan-ı istima'

  • Dinlenilmesi iyi ve münasib olan, dinlenmeğe lâyık.

şayife

  • Dişleri fazla olan kimse. (Müe: şefvâ)

seciye-i diniye

  • Dine ait karakter, ahlâk.

seciye-i hamiyet

  • Din, vatan, aile gibi değerleri koruma duygusu, karakteri, tabiatı.

sedm

  • Dik fışkıran su.

seele

  • Dilenenler.

sefihane / sefîhâne

  • Dinen yasaklanmış zevk ve eğlencelere düşkün olarak.

şehadetname / şehadetnâme / şehâdetnâme / شهادت نامه / شَهَادَتْنَامَه

  • Diploma, mezuniyet belgesi.
  • Diploma.
  • Diploma, mezuniyet belgesi. (Arapça - Farsça)
  • Diploma.

şehid

  • Din uğrunda savaşarak ölen müslüman.

selaset-i lisan / selâset-i lisan

  • Dildeki açık, anlaşılır ve akıcı ifade şekli.

selefisalihin / selefisâlihîn

  • Dinin ilk zamanlarındaki rehber âlimler.

selem

  • Diş gediği.

semaat

  • Dinlemek, kulak vermek.

şer

  • Dînin ve aklın zararlı gördüğü şey.

şer' / شرع

  • Dinî kanunlar.
  • Din kuralları. (Arapça)

şer'an

  • Dinen, İslâmî açıdan.

şeref-i diniye

  • Dinin şerefi.

serem

  • Dişin, ağızda kökünden kırılması.

şerha / شرحه

  • Dilim. Kesilip dilimlenmiş şey. parça.
  • Dilim dilim olmuş. (Arapça)
  • Şerha şerha: Dilim dilim, parçamparça. (Arapça)

şeriat / şerîat

  • Din, ilâhî kanunlar, Allahın emirleri ve yasakları.

serkeş / سركش

  • Dikkafalı, inatçı. (Farsça)

serkeşi / serkeşî / سركشى

  • Dikkafalılık, inatçılık. (Farsça)

settare

  • Dışarıdan gelecek soğuk veya olumsuz şeylerden koruyacak şekilde yapılan küçük kulübe.

şevkistan

  • Dikenlik. (Farsça)

şeyhülislam / şeyhülislâm / شَيْخُ اْلاِسْلَامْ

  • Din işlerine bakan ilmiye sınıfının başı.

seyr-i afaki / seyr-i âfâkî

  • Dış âlemdeki delil ve vasıtalarla yapılan mânevî yolculuk.

silsile-i diyanet

  • Din zinciri.

silsile-i nübüvvet ve diyanet

  • Din ve peygamberlik zinciri.

sımt / سمط

  • Dizi. (Arapça)

sinn-i mükellefiyet

  • Dinî emir ve yasaklarla sorumlu olma yaşı.

sinn-i teklif / sinn-i teklîf / سِنِّ تَكْلِيفْ

  • Dinen yükümlü kılma yaşı.

sinniteklif

  • Dinî mesuliyetin başladığı ergenlik çağı.

sırat-ı müstakim / sırât-ı müstakim

  • Dinin belirlediği dosdoğru yol.

sırat-ı müstakim ehli / sırat-ı müstakîm ehli

  • Dinin belirlediği dosdoğru yolda olanlar.

siyac

  • Dikenli duvar.

siyaset-i diniye

  • Dinî siyaset.

sofi

  • Dinin özünden habersiz, şekilci, aşırı katı kimse.

sohbet-i ihvan

  • Din kardeşleri ile faydalı hakikatlar üzerine sohbet etmek.Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm buyurmuştur ki: Üç şey müstesna, dünyada rahat yoktur:1- Tilâvet-i Kur'an2- Münacat-ı Rahman3- Sohbet-i İhvan.

subh-u kıyamet

  • Diriliş sabahı.

subu'

  • Dinini terk edip başka dine girmek.

sükunetperver / sükûnetperver

  • Dinlendirici, rahatlandırıcı. (Farsça)

suleha / sulehâ

  • Dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden sâlih kimseler.

suret-i terkip

  • Diziliş tarzı, şekli.

suret-i zahire / suret-i zâhire

  • Dış görünüş.

suret-i zahiri / suret-i zâhirî / sûret-i zâhiri

  • Dış görünüş.
  • Dış görünüş.

suret-i zahiriye

  • Dış görünüş.

suretperest / sûretperest

  • Dış görünüşe, fotoğraflara aşırı önem veren.

suri / surî

  • Dış görünüşe ait, görünüşte.

sütun / sütûn / ستون

  • Direk.
  • Direk. (Farsça)

ta'limat / ta'lîmât / تعليمات

  • Direktif. (Arapça)
  • Ta'lîmât vermek: Direktif vermek. (Arapça)

ta'mid

  • Direk yapma, direklerle destekleme.

ta'tir

  • Dizmek.

ta'yiş

  • Diri tutmak.

taassub-u dini / taassub-u dinî

  • Dine şiddetle bağlılık, körükörüne bağlılık.

tabaka-i ahar / tabaka-i âhar

  • Diğer sınıflar.

tabir-i ahar / tâbir-i âhar

  • Diğer bir ifade, başka deyiş.

tabir-i diğer / tâbir-i diğer

  • Diğer tâbirle, başka bir ifâdeyle.

tabir-i diğerle / tâbir-i diğerle

  • Diğer tâbirle, başka bir ifâdeyle.

table

  • Dirhem.

tadarrus

  • Diş kamaşması.

tahammüc

  • Dikkatle bakmak.

tahassür

  • Dili tutulup konuşamamak.

tahattur-u hükm-ü şer'i / tahattur-u hükm-ü şer'î

  • Dini hükmün hatırlanması.

tahviye

  • Dizleri, dirsekleri, yanları, karnı ve uyluğun arasını ayırmak.

taklih

  • Dişin sarılığını gidermek.

tangis

  • Dirliğini tatsız etmek.

tansis

  • Dinî temellere dayandırarak hüküm verme.

tasarruf etmek

  • Dilediği gibi kullanmak.

tasavvuf

  • Dinin ruhsal hayatla ilgili yönünü konu edinen bilim veya meslek.

tebelbül

  • Dil karmaşası.

tebelbül-ü akvam / tebelbül-ü akvâm / تَبَلْبُلُ اَقْوَامْ

  • Dillerin birden farklılaşarak kavimlerin ortaya çıkması.

tebelbül-ü elsine

  • Dillerin karmakarışık olup anlaşılmaz hale gelmesi.

tecasü

  • Diz üstüne çökmek.

tecdid ve takviye-i din

  • Dini yenileme ve güçlendirme.

tecdid-i din

  • Dinin yenilenmesi, yeniden yorumlanması.

tecsim

  • Diz üstüne veya göğüs üstüne çökmek.

tefevvuh / تفوه

  • Dile getirme. (Arapça)

teh / ته

  • Dip. (Farsça)

tehlike-i diniye

  • Dine gelebilecek tehlike.

tekahül / tekâhül

  • Dikkatsizlik, ihmal.

tekalif-i diniye / tekâlif-i diniye

  • Dinle ilgili sorumluluklar, dini yükümlülükler.

teklif-i dini / teklif-i dinî

  • Dinin yükümlülükleri.

telafif-i dimağiye

  • Dimağın lif lif olmuş hâli.

teleccüm

  • Dizgin vurmak.

telfik-i mezahib

  • Dinî bir mes'elede, hak mezheblerin aynı o mes'ele hakkındaki zıd görüşleri cem'etmekle bir mezheb yapmak. Bu zıd görüşlerle amel etmeyi caiz görür. Fukaha ise bu tarzı caiz görmemişlerdir.Tevhid-i mezahib ise: Hak mezheblerin mes'eleleri arasında, tercih yoluyla bazı mes'elelerini alıp bir mezheb y

telkin-i dini / telkin-i dinî

  • Dine ait düşünceleri zihinlere aşılama.

telkinat-ı diniye

  • Dinin telkinleri.

temakkuk

  • Dinlene dinlene içmek.

temenni / temennî

  • Dilek. İstek. Duâ. Rica etmek.
  • Dileme, arzu etme.
  • Dileme, isteme.

temenni etmek

  • Dilemek, istemek.

temerrüd / تمرد

  • Direnme.
  • Dikbaşlılık, direniş. (Arapça)
  • Temerrüd etmek: Direnmek, dikbaşlılık etmek. (Arapça)

temerrüd-ü irtidadi / temerrüd-ü irtidadî

  • Dinden çıkıp dine karşı direniş göstermek.

tenassüb

  • Dikilip durma.

tenazzur

  • Dikkatle bakarak düşünme. Düşünerek dikkatle bakma.

tenkis

  • Divite mürekkep koymak.

teokrat

  • Dinî, İlâhî. Teokrasi taraftarı olan. (Fransızca)

terbiye-i diniye

  • Dinî eğitim, ahlâkî terbiye.

terbiye-i medeniye-i diniye

  • Dinin verdiği medenî terbiye.

terennüm

  • Dile getirme.

terennüm eden

  • Dile getiren.

teressüb

  • Dibe çökme, tortu oluşturma.
  • Dibe çökmek. Tortulanmak, ayrılmak. Durulmak. Süzülmek.

tertib

  • Dizme, düzenleme.

teşahhusat-ı zahiriye / teşahhusât-ı zâhiriye

  • Dış belirmeler, dış kimlik.

tese'ül / تَسَأُّلْ

  • Dilencilik etme.

tesêül

  • Dilenme.

tesirat-ı harici / tesirât-ı haricî

  • Dış tesirler, etkenler.

tesirat-ı hariciye / tesirât-ı hâriciye

  • Dış etkiler.

teslim

  • Diş diş etme. Merdiven haline getirme, ayak ayak düzme.

teşri' eylemek

  • Dinî emir ve yasakları bildirmek. Kanun bildirmek. Bir emrin kanun gibi tatbikini istemek.

teşyie

  • Dilemek, istemek.

tetkik-i kütüb-ü diniye heyeti

  • Dinî kitapları inceleme kurulu.

tevennuk

  • Dikkatle bakmak.

tevil-i ahar / tevil-i âhar

  • Diğer tevil, bir başka yorum.

tezyinat-ı zahiri / tezyinat-ı zahîri

  • Dış görünüşte bulunan süslemeler.

tigzeban / tîgzeban

  • Dili kılıç gibi olan. Tesirli söz söyleyen. (Farsça)

timtam

  • Dilini "te" harfine alıştırmış olan kimse.

turame

  • Dişte olan kamaşma.

uhuvvet-i diniye

  • Din kardeşliği.

ulema-i din / ulemâ-i din

  • Din âlimleri.

ulema-i ehl-i zahir / ulema-i ehl-i zâhir

  • Dış görünüşe göre yorum yapan âlimler.

ulema-i şeriat

  • Din âlimleri.

ulema-i zahir ve batın / ulema-i zâhir ve bâtın

  • Dinin hem açık hükümlerini hemde sırlarını ve mânâlarını bilen büyük âlimler.

ulum-i nakliyye / ulûm-i nakliyye

  • Din bilgileri; edille-i şer'iyye denilen dînin dört temel kaynağından yâni Kur'ân-ı kerîmden, hadîs-i şerîflerden, icmâ-ı ümmet, kıyâs-ı fukahâdan elde edilen bilgiler, ilimler.

ulum-u adiye / ulûm-u âdiye

  • Dış duyular vasıtasıyla herkes tarafından bilinen şeyler.

ulum-u aliye / ulum-u âliye

  • Dinden bahseden ilimler. (Tefsir, kıraat, hadis, marifetullah, fıkıh, kelâm, ahlâk bilgileri gibi.)

ulum-u aliye-i ilahiye ve uhreviye / ulûm-u âliye-i ilâhiye ve uhreviye

  • Din ve âhiretle ilgili yüksek ilimler.

ulum-u diniye / ulûm-u diniye

  • Dinî ilimler.

ulum-u diniye ehli / ulûm-u diniye ehli

  • Dinî ilimler konusunda bilgili olanlar.

ulum-u islamiye ve diniye / ulûm-u islâmiye ve diniye

  • Dinî ve İslâmî ilimler.

umur-u diniye / umur-u dîniye / umûr-u diniye

  • Dinin emirleri.
  • Dine ait işler, meseleler.

umur-u diniye ve uhreviye / umûr-u diniye ve uhreviye

  • Dine ve âhirete ait işler.

ünsa

  • Dişi. Kadın, kız.

ünuset / ünûset / انوثت

  • Dişilik. Müennes oluş.
  • Dişilik.
  • Dişilik.
  • Dişilik. (Arapça)

unzuvane

  • Dişi çekirge.

üşer

  • Dişlerini birbirine sürüp keskinleştirmek.

üstun

  • Direk. Sütun. (Farsça)

usul-i din

  • Dinin temel prensipleri.

usul-ü din / usûl-ü dîn / اُصُولُ د۪ينْ

  • Din prensipleri.
  • Dinin düzen ve kaideleri.

usul-ü diniye

  • Dinin esasları.

usul-ü hakaik-i diniye

  • Dine ait gerçeklerin esasları.

usulü'd-din

  • Din metodolojisi, kelâm ilmi.

usulüddin / usûlüddin

  • Din usulü, kelâm ilmi.
  • Dinin temelleri.

va'z

  • Dinî mes'eleler üzerinde konuşup nasihat etmek. Kalbi yumuşatacak sözlerle insanı iyiliğe sevke çalışma.

vaaz

  • Dinî konular üzerinde konuşup nasihat etme.
  • Dini konuşma.

vahdet-aram / vahdet-ârâm

  • Dinlendirici, rahat yer. (Farsça)

vahhabilik / vahhabîlik

  • Dinin bazı konularında aşırılıkları olan bir anlayış.

vakf-ı nazar

  • Dikkatin bir konu üzerinde yoğunlaşması.

vasıta-i cer etme

  • Dilencilik aracı yapma.

vazife-i diniye

  • Dini görev.

vazife-i diniye ve ilmiye / vazife-i dîniye ve ilmiye

  • Din ve ilimle ilgili görev.

vazife-i teceddüd-ü din

  • Dini yenileme vazifesi, mücedditlik görevi.

vech-i dikkat

  • Dikkat ve ferasetle.

vekb

  • Dikilmek.

velayet-i saire / velâyet-i saire

  • Diğer velîlik usulleri.

vesait-i zahiri / vesâit-i zâhiri

  • Dış görünüşte işleyen araçlar.

vezaif-i diniye / vezâif-i diniye

  • Dini görev.

vird-i zeban / vird-i zebân / وِرْدِ زَبَانْ

  • Dilde tesbih. Sık sık tekrar edilen dua, söz, zikir.
  • Dilin zikri.

virdizeban / virdizebân

  • Dil ile devamlı okunan.

vücud-u harici / vücud-u hârîci

  • Dış âleme çıkmış varlık, maddî varlık, görünen varlık.

yenbub

  • Dikenli bir ağaç.

yevm-id din

  • Din günü, ceza günü, mâneviyat günü.

yüsr-ü din

  • Dindeki kolaylık.

za'zaa-i esnan / za'zaa-i esnân

  • Dişlerin şiddetle birbirine vurması.

zaaf-ı din

  • Dini yaşamada zayıflık, gevşeklik.

zaaf-ı dine

  • Dini yaşamada zayıflık, gevşeklik.

zaaf-ı diyanet

  • Dinde zayıflık, gevşeklik gösterme.

zabtürabt / ضبط و ربط

  • Disiplin. (Arapça)

zahid / zâhid

  • Din için dünyayı önemsemeyen.

zahidane / zâhidâne

  • Din için dünyayı önemsemeyen kimse gibi.

zahir ulema

  • Dinin sırlarından, gizli mânâlarından çok, açık hükümlerini bilen âlimler.

zahir ve batın hocası / zahir ve bâtın hocası

  • Dinin hem açık hükümlerini hem de sırlarını ve mânâlarını bilen büyük âlim.

zahiren

  • Dış görünüş itibariyle. Görünüşte.

zahiren ve batınen / zahiren ve bâtınen

  • Dış ve iç yapı ile ilgili olarak.

zahiri / zâhirî / zâhîrî / ظاهری

  • Dıştan görünen, meydanda olan.
  • Dış görünüşe ait.
  • Dış görünüş ile ilgili, görünüşteki. (Arapça)

zahiri taharet / zâhirî taharet

  • Dış temizlik, dışa ait temizlik.

zahiriyyat / zâhiriyyat

  • Dış görünüşler.

zahirperest / zâhirperest

  • Dış görünüşe kıymet veren.
  • Dış görünüşe önem veren.

zahirperestane / zâhirperestâne

  • Dış görünüşe kıymet vererek.

zahirperestlik

  • Dış görünüşe değer verme.

zahm-i zeban

  • Dil yarası.

zaika-i lisaniye / zâika-i lisaniye

  • Dilin tad alma duyusu.

zama

  • Diş etinin kanının az olması.

zanu / zânû / زانو

  • Diz. (Farsça)
  • Diz. (Farsça)

zanu-be-zanu / zânû-be-zânû

  • Diz dize. (Farsça)

zanu-be-zemin / zânû-be-zemin

  • Diz çökerek, dizini yere koyarak. (Farsça)

zanu-ber-zanu / zânû-ber-zânû

  • Diz dize. (Farsça)

zanu-zen / zânû-zen

  • Diz çökmüş. (Farsça)

zanuzede / zânûzede

  • Diz çökmüş. (Farsça)

zaruriyat / zaruriyât

  • Dince yapılması zorunlu olan ve hükmü açıkça belirtilen işler.

zaruriyat-ı dini / zaruriyât-ı dinî

  • Dince yapılması zorunlu olan ve hükmü açıkça belirtilen emirler.

zaruriyat-ı diniye / zaruriyât-ı diniye

  • Dince yapılması zorunlu olan işler, dinî esaslar.

zat-ı ahar / zât-ı âhar

  • Diğer, başka zât.

zavahir / zavâhir / ظواهر

  • Dış yüzler. (Arapça)

zeban / zebân / زبان

  • Dil, lisan, lügat, lehçe. (Farsça)
  • Dil, lisan.
  • Dil. (Farsça)

zeban-dıraz

  • Dil uzatan, atıp tutan. (Farsça)

zebandıraz / zebândıraz / زبان دراز

  • Dili uzun. (Farsça)

zellaka / zellâka

  • Dilin ucuyla veya dudak hareketiyle çıkartılan hafif harfler.

zendeka

  • Dinsizlik.

zerrat-ı saire / zerrât-ı saire

  • Diğer atomlar.

zevahir / zevâhir

  • Dış görünüş; dış görünüşten anlaşılan mânâlar.

zeyn-üd din

  • Dinin süsü, dinin zineti.

zındık / زندق / زِنْد۪يقْ

  • Dinsiz.
  • Dinsiz.
  • Dinsiz.
  • Dinsiz.

zındıka / زِنْدِقَه

  • Dinsizlik, inançsızlık.
  • Dinsizlik.
  • Dinsizlik.

zındıka komitesi

  • Dinsizlik, inançsızlık cemiyeti, dinsizlerin komitesi.

zındıklık

  • Dinsizlik.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın