LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te düze ifadesini içeren 493 kelime bulundu...

abonman

  • Bir imalâtçı ile müşteri arasında düzenli satın alma için yapılan anlaşma. (Fransızca)

adem-i intizam

  • Düzensizlik.

adetullah / âdetullah

  • (Sünnetullah da denir.) Tabiatta canlı cansız bütün varlıkların nasıl hareket edeceklerini belirliyen Allah'ın emirleri, O'nun koyduğu değişmez düzen. Meselâ oksijenle hidrojenin birleşmesinden su meydana gelir. Işık, geldiği açıya eşit bir açı ile yansır ki, bunlar birer âdetullahdır. "Âdetullah" y

aheng / âheng

  • Uygunluk ve düzen.

ahenk / âhenk

  • Uyum, düzen.

ajine

  • Değirmen taşı gibi maddeleri yontup düzelten demir alet. Dişengi. (Farsça)

akl-ı mead / akl-ı meâd

  • Ebedî rahata kavuşmak, Cennet'te ebedî kalmak ve Cehennem azâbından kurtulmak için hâlini ıslâh etmeyi, düzeltmeyi düşünen, uzak görüşlü, dünyâya değil, âhirete değer veren akıl.

akrostiş

  • yun. Edb: Mısraların ilk harfleri yukarıdan aşağıya doğru okununca manalı bir kelime veya has isim çıkacak şekilde düzenlenmiş manzume.

anarşi

  • Karışıklık, kargaşalık, düzensizlik.

anarşist

  • Hiçbir kayıt ve kural tanımayan, kanun ve düzen karşıtı.
  • Düzen tanımaz, yıkıcı, isyancı, bozguncu.

anarşistlik

  • Kural tanımama, her türlü düzen ve otoriteye karşı çıkma.

anarşizm

  • Anarşiyi istiyen tahribci bir nazariye. Anarşistlik. İnsanın insan tarafından idaresi esasına dayanan her türlü devlet, hukuk düzenlerinin adaletsiz, haksız ve zulüm olduğunu iddia eden ve devletsiz, kanunsuz, her insanın kendi başına buyruk yaşıyacağı bir düzensizlik istiyenlerin görüşü.

arayende

  • Düzen verici, süsleyici. (Farsça)

arz-ı intizam

  • Düzen ve intizamı sergileme.

asar-ı muntazama / âsâr-ı muntazama

  • Düzenli, düzenlenmiş eserler, varlıklar.

asayiş / âsâyiş

  • Bir yerin düzen ve güvenlik içinde bulunması durumu, güvenlik.

ayan / âyan

  • Parlamentonun aldığı kararları düzeltmek için üyelerinin bir kısmı devlete mensup, bir kısmı da halktan seçilmiş olan meclis ve bu meclis üyelerinin her biri ("âyan meclisi", "âyandan falan zat" şeklinde kullanılır).

ayyar / ayyâr / عيار

  • Kurnaz. (Arapça)
  • Düzenbaz. (Arapça)

ayyari / ayyârî / عياری

  • Kurnazlık. (Arapça - Farsça)
  • Düzenbazlık. (Arapça - Farsça)

ba-saman

  • Varlıklı, zengin. (Farsça)
  • Düzenli, tertipli, düzgün. (Farsça)

balast

  • ing. Demir yollarında traverslerin altına; şoselerde ise düzeltilmiş toprak üzerine döşenen taş parçaları.

başıbozukluk

  • Düzensizlik.

bera-yı tashih / berâ-yı tashih

  • Tashih için, düzeltmek için.

berdaht

  • Pürüzünü giderme. Pürüzsüz yapma. (Farsça)
  • Cilâlama, parlatma. (Farsça)
  • Düzleme, düzeltme. (Farsça)

bolşevik / بُولْشَوِيكْ

  • Çoğunluktan yana anlamına gelen Rusça kelime, 1903 yılında düzenlenen Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin İkinci Kongresi'nde Vladimir Lenin ve Julius Martov arasında yeni kurulmakta olan partinin üyelik tanımı üzerine başlayan görüş ayrılığı sonucu yaşanan ayrışmadaki taraflardan Lenin yanlısı grup.

burhan-ı inayet

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen delili.

burhanü't-temanü / burhanü't-temânü

  • Kâinatta iki ilâh kabul edildiği takdirde, bunların birbirlerine engel olacakları ve dolayısıyla düzenin bozulacağından hareketle tevhide dair elde edilen delil.

cebae

  • Üstünde birşey düzeltilen ağaç.

cebir

  • Zabtetmek. Zor. Kuvvet.
  • Bir şeyi ıslah ve tamir etmek, düzeltmek.
  • Bâtıl bir fırka.
  • Mat: Harflerle yapılan hesab.
  • Tıb: Fevkalâde ameliyat, kırık kemiği sarıp bütünlemek. Kırık veya çıkık uzva sarılan tahtalar.

celb-i maslahat

  • İyilik, dirlik ve düzeni sağlayıcı, fayda getirici.

cerh ve ta'dil / cerh ve ta'dîl

  • Hadîs ilmine âit iki ıstılah (terim). Cerh, yaralamak. Bir hadîs âliminin, bâzı sebeplerle râvînin (hadîs rivâyet eden kimsenin) rivâyetini (naklini) reddetmesi. Ta'dîl, düzeltmek. Bir hadîs âliminin, bir râvinin rivâyetinin kabûl edilebileceğini açı klaması.

cezalet-i nizam / cezâlet-i nizam

  • Tertip ve düzenin güçlülüğü, uygunluğu.

cihet-i intizam

  • Tertip ve düzen yönü.

cihet-i nazım ve intizam

  • Tertip ve düzen şekli.

defterdar / defterdâr / دفتردار

  • İldeki en üst düzey maliye yetkilisi. (Arapça - Farsça)
  • Maliye bakanı. (Arapça - Farsça)

delil-i inayet

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen delili.

derr

  • İyi iş. İyilik. Mahz-ı hayır.
  • Zat, kimse. Hod. Nefs. Bir kimsenin zâtı.
  • Yüzün tazeliğinin, teravetinin hastalıktan dolayı gitmesinden sonra, iyi olup düzelmesi.

desisekar / desîsekâr / دسيسه كار

  • Hileci, düzenbaz. (Arapça - Farsça)

dessas / dessâs / دساس

  • Hileci, düzenbaz. (Arapça)

disiplin

  • Uyulması gereken kuralların tamamı, sıkı düzen.

dükkan-ı rabbani / dükkân-ı rabbânî

  • Herşeyin Rabbi olan Allah'ın bir dükkân gibi düzenleyerek bütün ihtiyaç maddelerimizi depoladığı yeryüzü.

düstur-u nizam

  • Düzen prensibi.

ebdal / ebdâl

  • Bedeller. Dünyânın nizâmı, düzeni ile vazîfeli olup, Allahü teâlânın insanlardan gizlediği büyük zâtlar. Biri vefât edince, yerine başkası getirildiğinden bu isimle anılmışlardır. Bunlara Ricâlü'l-Gayb da denir.

ehname

  • Aşk, muhabbet, sevda. (Farsça)
  • Kendine çekidüzen verme. (Farsça)

entrika

  • Hile, düzen.

erkan / erkân / اركان

  • Direkler. (Arapça)
  • Temeller, esaslar. (Arapça)
  • İleri gelenler, üst düzeyde bulunanlar. (Arapça)
  • Önderler. (Arapça)

eşkal-i muntazama / eşkâl-i muntazama

  • Düzenli şekiller.

eşya-yı muntazama

  • Düzenli eşya, düzenli şeyler.

evrad-ı muntazama

  • Düzenli ve sürekli tekrarlanan zikirler.

falaka / فلقه

  • Falaka, ayağa sopa atarak acı çektirmek için hazırlanan düzenek. (Arapça)

fiil-i tanzim ve nizam

  • Düzenleme işi ve düzen.

fitne-i azime / fitne-i azîme

  • Ahlâkta ve toplum düzeninde büyük çaplı azgınlık ve bozgunculuğun çıkması.

fitne-i mühimme

  • Ahlâkta ve toplum düzeninde büyük çaplı azgınlık ve bozgunculuğun çıkması.

fünun-u müterettibe

  • Düzenlenmiş, belli bir sisteme oturtulmuş fenler, ilimler.

fütüvvet

  • Cömertlik. Başkasını, kendisine tercih etmek. Başkalarının işlerini düzeltmeye çalışmak ve faydasına koşmak. Fütüvvetin başka değişik târifleri de yapılmıştır. Bunlardan bâzıları şöyledir: Kendi nefsinde başkasının üzerine bir meziyet, üstünlük görme mek. Hatâlarını îtirâf edenleri affetmek, hiç kim

gayr-ı muntazam

  • Düzensiz.

gayr-i muntazam / غير منتظم

  • Düzgün olmayan, düzenli olmayan, düzensiz.

habal

  • Bozulma, düzensizlik. Karma karışıklık.
  • Sıkıntı, hüzün, keder, üzüntü.

habt u hata

  • Düzensizlik, yanlış, hata.

hadda' / haddâ' / خداع

  • Düzenbaz. (Arapça)

hadi' / hâdi' / خادع

  • Düzenbaz. (Arapça)

hamiyet-i aliye / hamiyet-i âliye

  • Din, millet gibi mukaddes değerleri en üst düzeyde koruma duygusu ve gayreti; millî onur ve haysiyet.

harekat-ı muttarıda / harekât-ı muttarıda

  • Birbirini düzenli şekilde izleyen hareketler.

harekat-ı muttaride / harekât-ı muttaride

  • Sürekli ve düzenli hareketler.

hareket-i muntazama

  • Düzenli hareket.

hareket-i muttaride

  • Sürekli ve düzenli hareket.

haşib

  • Yoğun, kalın.
  • Tam düzelmemiş olan kılıç.
  • Süslü, zinetli.

hayta

  • Serseri, serkeş kimse.
  • Ask: Osmanlılarda görevli bir sınıf askere verilen ad. Hayta birlikleri, üstün savaş kabiliyeti olan askerlerden kurulur, lüzumunda düşman topraklarına akın yapmak için de kullanılırdı. Sonraları düzenleri bozulduğunda eşkiyalığa başladılar; bundan dolayı "hayt

hayyü'l-kayyüm

  • Her an diri olan, yöneten, düzenleyen.

helva sohbetleri

  • Eskiden kış mevsiminin başlıca eğlencelerinden biriydi. Bu eğlenceler, her sınıf halk arasında rağbetteydi. Devlet erkânı, vükelâ, zengin konak sahibleri ve orta halli halk kendi imkânları ölçüsünde helva sohbetleri düzenler, eş ve ahbabına ziyafetler verirdi. Vükelânın düzenlediği sohbetler tantana

hercümerc / هرج و مرج

  • Kargaşa, dağınıklık, düzensizlik. (Farsça)

hida' / hidâ' / خداع

  • Hile. Düzen kurmak. Aldatmak için yapılan oyun.
  • Düzen, komplo. (Arapça)

hıffet

  • Hafiflik; kolaylık; Arapça'da kural olarak teleffuzu dile ağır gelen lâfızların kurallar çerçevesinde düzenlenerek kolaylık sağlama; Meselâ, kàle fiilinin aslı 'kavele' dir. Ancak söylemesi dile ağır geldiği için 'vav' harfi 'elif'e çevrilerek kàle denmiştir.

hikmet-i intizam

  • Kâinatta var olan düzenin bir gaye ve faydaya yönelik olarak, mânâlı ve tam yerli yerinde olması.

hile / hîle / حيله

  • Sed. Hâil.
  • Çare.
  • Maslahat ve hayırlı işlerde tedbirli ve tecrübeli olmak.
  • Aldatacak tarz ve tedbir. Fend. Mekir. Dabara.
  • Zeval ve intikal.
  • Sahtekârlık, yalancılık, düzenbazlık.
  • Düzen, aldatma.
  • Düzen, oyun, hile. (Arapça)

hilebaz / hîlebaz / حيله باز

  • Hileci, yalancı, düzenbaz, oyuncu. (Farsça)
  • Hilekâr, düzenbaz. (Arapça - Farsça)

hilekar / hîlekâr / حيله كار

  • Düzenbaz, hileci. (Arapça - Farsça)

hilesaz

  • Oyuncu, düzenbaz, hileci. (Farsça)

hizaya gelmek

  • Yola gelmek, düzelmek.

hokkabaz / حقه باز

  • Düzenbaz. (Arapça - Farsça)

hud'a / خدعه

  • Hile, oyun. Aldatma. Düzen. Mekir.
  • Bir kere aldanmak.
  • Herkese aldanan. Safdil.
  • Düzen, dalavere. (Arapça)

hud'akar / hud'akâr

  • Oyuncu, düzenbaz, hilekâr. (Farsça)

hud'akari / hud'akârî

  • Düzenbazlık, hilekârlık, oyunculuk. (Farsça)

huda / hudâ

  • Hile, düzen.

hüsn-ü intizam

  • Tertip ve düzenin güzelliği.

ibre-i hayyat

  • Kendi işlerini bırakıp başkasının işlerini halledip düzeltmeye çalışan adam.
  • Terzi iğnesi.

içtimai nizam ve intizam / içtimaî nizam ve intizam

  • Toplumsal düzen ve düzenlilik.

içtimai sistem / içtimâi sistem

  • Sosyal sistem, toplumsal düzen.

ifsadat-ı azime / ifsâdât-ı azîme

  • Büyük bozgunculuklar, düzensizlikler.

iftinan

  • Türlü türlü ve birbirini tutmayan düzensiz söz söyleme.
  • Fitneye düşmek.
  • Âşık olmak.

ihlal-i emniyet / ihlâl-i emniyet

  • Düzeni, huzuru bozma, karıştırma.

ihlas / ihlâs

  • Hâlis, temiz etmek, niyyeti düzeltmek, temizlemek, dünyâ menfaatini düşünmeden bütün işlerini, ibâdetlerini yalnız Allah için yapmak.

ihtilal

  • (Çoğulu: İhtilalât) Ayaklanma, devlete isyan. Bozukluk, karışıklık.
  • Şerre çalışmak, düzensizlik.

ihtiyal

  • (Hile. den) Hile yapma, aldatma, düzen, oyun etme.

ihtiyalat

  • (Tekili: İhtiyal) Düzenler, hileler, aldatmalar, oyunlar.

iktisad / iktisâd

  • Orta yol, orta hâl. Tutumlu olma, gereği kadar ölçülü harcama.
  • Üretim ve tüketim faâliyetlerinin nasıl düzenlendiğini inceleyen ilim dalı.

ilel-i müterettibe-i müteselsile

  • Zincirleme uzayıp giden düzenleyici sebepler.

imar-ı dünya / imâr-ı dünya

  • Dünyanın bayındır hâle getirilmesi, düzenlenmesi.

inayet / inâyet

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik.
  • Allah'ın özel yardımı, şefkatle ilgilenmesi.

inayet-i daime / inâyet-i daime

  • Devam edip giden huzur verici düzen.

inayet-i sermediye / inâyet-i sermediye

  • Allah'ın sürekli olan nizamı, devamlı olan düzeni.

inayet-i tamme / inâyet-i tamme

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenliliğin eksiksiz ve tam oluşu.

inayet-i zahire

  • Ap açık inayet; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan ap açık düzenlilik.

inayetkarane / inâyetkârâne

  • Düzenleme ve özen gösterme tarzında.

insak

  • (Nesak. dan) Düzenli yazı yazma.
  • Kâfiyeli, secili ve akıcı bir tarzda söz söyleme.

insicam / insicâm / انسجام

  • Düzen, sıra. (Arapça)

insiyag

  • Kalıba dökülüp düzelme.

intizam / انتظام / intizâm / اِنْتِظَامْ

  • Tertib, düzen, düzgünlak ve nizam üzere olmak.
  • Düzen.
  • Düzgünlük, düzen, yerli yerindelik.
  • Düzenlilik.
  • Düzen. (Arapça)
  • Düzen, düzgünlük.

intizam ve külliyet ve vüs'at-i ubudiyet / intizam ve külliyet ve vüs'at-i ubûdiyet

  • Kulluğun düzenliliği, çokluğu ve genişliği.

intizam-ı acip

  • Hayrette bırakan düzenlilik.

intizam-ı alem / intizam-ı âlem

  • Kâinattaki düzenlilik.

intizam-ı belağat / intizam-ı belâğat

  • Belâğatin intizam ve düzenliliği.

intizam-ı ef'al

  • Fiillerin, işlerin düzenliliği.

intizam-ı ekmel / intizâm-ı ekmel / اِنْتِظَامِ اَكْمَلْ

  • Çok mükemmel düzen, tertip.
  • En mükemmel düzen, düzgünlük.

intizam-ı faik / intizam-ı fâik / intizâm-ı fâik / اِنْتِظَامِ فَائِقْ

  • Pek üstün düzenlilik.
  • En yüksek (derecede) düzen, düzgünlük.

intizam-ı hakimane / intizam-ı hakîmâne

  • Hikmetli bir düzen.

intizam-ı hikmet

  • Hikmetin düzenlemesi; herbir şeyin bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmasındaki düzenlilik.

intizam-ı hilkat

  • Düzenli yaratılış.

intizam-ı ilmi / intizam-ı ilmî

  • İlmî düzen, disiplin.

intizam-ı kader

  • Kaderin düzeni.

intizam-ı kainat / intizam-ı kâinat

  • Kâinattaki düzenlilik.

intizam-ı kamil / intizam-ı kâmil

  • Mükemmel düzenlilik.

intizam-ı kamil-i kainat / intizam-ı kâmil-i kâinat

  • Kâinattaki mükemmel intizam, düzenlilik.

intizam-ı kasdi / intizam-ı kasdî

  • Özellikle ve kasden yapılmış bir düzen.

intizam-ı maddi / intizam-ı maddî

  • Maddî düzenlilik ve tertip.

intizam-ı mahlukat / intizam-ı mahlûkat

  • Varlıklardaki disiplin, düzen.

intizam-ı manevi ve hayati / intizam-ı mânevî ve hayatî

  • Hayata ve mânâya ait düzenlilik.

intizam-ı mutlak / intizâm-ı mutlak / اِنْتِظَامِ مُطْلَقْ

  • Mutlak, mükemmel düzen.
  • Mutlak düzen, düzgünlük.

intizam-ı muttarid

  • Sürekli düzenlilik.

intizam-ı tam

  • Tam bir düzenlilik.

intizamat / intizâmât

  • Düzenlilikler.

intizamat-ı alem / intizâmât-ı âlem

  • Alemdeki düzenlilikler.

intizamat-ı kazaiye

  • Kaderde olanların düzenli bir şekilde ortaya çıkması.

intizamat-ı mahlukat / intizamat-ı mahlûkat

  • Yaratılan varlıklar içindeki düzen, intizam.

intizamat-ı san'at / intizâmât-ı san'at

  • San'attaki düzenlilik.

intizamlı

  • Düzenli, tertipli.

intizamperver / انتظام پرور

  • İntizamı çok seven, herşeyi tertipli ve düzenli yapan.
  • Her şeyi tertib ve düzenli yapan. İntizâmı çok seven. (Farsça)
  • Düzensever.
  • Düzeni seven, düzenli, tertipli. (Arapça - Farsça)

intizamperverane / intizamperverâne

  • Düzensevercesine.
  • Düzene uyarak.

intizamsız

  • Düzensiz.

intizamsızlık

  • Düzensizlik.

inzibat / inzibât / انضباط

  • Asayiş, düzen ve rahatlık. Umumi emniyetin iyi ve yolunda olması.
  • Sağlamlaşmak.
  • Polis vazifesini gören asker, ordu mensubu.
  • Âsayiş, düzen.
  • Sıkı düzen.
  • Zapturapt altında bulunma, düzen. (Arapça)

iradi bir şeriat / iradî bir şeriat

  • İrade sıfatından gelen bir kanun ve düzenleme.

ıslah / ıslâh / اصلاح

  • İyileştirmek. Düzeltmek. Kusurları gidermek.
  • Düzeltme ve imâr etme.
  • Terbiye etmek, iyi hâle getirmek.
  • Bozulan bir şeyi eski hâline getirme.
  • İnsanların aralarını düzeltmek, barıştırmak.
  • Düzelme, iyileşme.
  • Düzeltme, iyileştirme, reform. (Arapça)
  • Islâh etmek: Düzeltmek, iyileştirmek. (Arapça)

ıslah eden

  • Düzelten, iyileştiren.

ıslah etme

  • İyileştirme, düzeltme.

ıslah etmek

  • İyileştirmek, düzeltmek.

ıslah olunma

  • Düzeltilme, iyileştirilme.

ıslah-ı alem / ıslah-ı âlem

  • Dünyanın düzeltilmesi.

ıslah-ı hal / ıslah-ı hâl

  • Durumun düzeltilmesi.
  • Kendi halini ıslah etme, düzeltme.

ıslah-ı nefis

  • Nefsi düzeltme, hayatını değiştirme.

ıslahat / ıslâhât / اصلاحات

  • İyileştirme, düzeltme.
  • Düzeltmeler, tashihler, iyi hale getirme, mükemmelleştirme.
  • Kusurları ve eksiklikleri gidermek için yapılan işler ve düzeltmeler.
  • İyi hâle, işe yarar hâle getirmek için yapılan çalışmalar, düzenlemeler.
  • Düzeltmeler, iyileştirmeler, reformlar. (Arapça)

ıslahat-ı mülkiye

  • İdarede yapılan düzeltmeler, yenilikler.

ıslahatçı

  • Düzeltici.

ıslahen

  • Islah ederek, düzelterek.

ıslahhane

  • Islah evi, iyileştirme, düzeltme yeri.

ıslahi / ıslahî

  • (Islahiyye) Islah etmeye ve düzeltmeğe dair. Düzeltme ile alâkalı.

ıslahpezir

  • Islah edilebilir olan. Düzeltme ve tâmir kabul eden, ıslaha kabiliyeti olan.

islak

  • (Silk. den) Düzenleme, sıraya koyma.
  • Yola getirme.
  • Diziye geçirme.
  • Mesleğe sokma, sokulma.

istihfaf-ı nizam

  • Nizamı hafif görme; düzeni küçümseme.

istikra-i tamm / istikrâ-i tâmm

  • Tam bir tümevarım, endüksiyon; parçalardan bütüne, fertlerden türlere, olaylardan kanunlara, ilimlerden kâinatın mükemmel olan düzen ve düzenliğine varma yöntemi.

istiva / istivâ

  • Düzeltme, düzgün yapma.
  • Düzelme, güneşin tepeye gelmesi.

ıttırad

  • Tertip ve düzen içinde olma.
  • Düzenli gidiş.

ittirad

  • Düzenli, uygun biçimde sıra ile birbirini izleyen. Biteviye.

ittisak / ittisâk

  • Düzenli diziliş.

kabil-i ıslah olmayan / kabil-i ıslâh olmayan

  • Düzelmesi mümkün olmayan.

kainat-ı muntazama / kâinat-ı muntazama

  • Düzenli, intizamlı kâinat.

kalafat

  • Geminin tahtalarının aralıklarını üstüpü vs. ile doldurup üzerine zift sürme işi.
  • Sahte süs, düzen.

kalem-i kudret

  • Varlıkların ve olayların düzenli olarak vücuda gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç.

kalem-i kudret ve kader

  • Allah'ın olacak hâdiseleri olmadan önce bilip takdir etmesi ve bu olayların düzenli olarak meydana gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç ve ilim.

kallab

  • (Kalb. den) Düzenbaz, hilekâr.
  • Kalpazan. Sahte para basan kimse.

kanun-ı ilahi / kânûn-ı ilâhî

  • Allahü teâlânın kullarının dünyâ ve âhirette huzûr ve seâdete (mutluluğa) kavuşmaları için Peygamberleri (aleyhimüsselâm) vâsıtasıyla insanlara bildirdiği emirleri ve yasakları, İslâmiyet.
  • Allahü teâlânın kâinâtta (varlık âleminde) koyduğu nizâm, düzen.

kanun-u adalet ve tedip

  • Adaleti sağlama ve suçluları cezalandırmaya yönelik düzenlenen kanun.

karar

  • Hüküm, çare, düzenlilik, ölçülülük, tahmin.

karardade / karardâde

  • Düzelmiş.

karperdaz / kârperdaz

  • İş düzenliyen. (Farsça)
  • Konsolos, şehbender. (Farsça)

kaside-i manzume-i hikmet

  • Hikmetle ve düzenli bir şekilde yazılmış kaside, şiir.

kaside-perdaz

  • Kaside yazan, kaside düzenliyen. (Farsça)

kebs

  • Çukur bir yeri doldurup düzeltme.
  • Bir cins hurma.
  • Misk hokkası.

kemal-i dikkat ve intizam / kemâl-i dikkat ve intizam

  • Tam bir dikkat ve düzen.

kemal-i hikmet ve inayet / kemâl-i hikmet ve inayet

  • Mükemmel bir hikmet ve düzenlilik.

kemal-i hikmet ve intizam / kemâl-i hikmet ve intizam

  • Mükemmel bir hikmet ve düzen.

kemal-i inayet / kemâl-i inâyet

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenliliğin mükemmelliği.

kemal-i intizam / kemâl-i intizam / kemâl-i intizâm / كَمَالِ اِنْتِظَامْ

  • Tam ve mükemmel bir düzen.
  • Tam bir düzen, düzgünlük.

kemal-i intizām / kemâl-i intizām / كَمَالِ اِنْتِظَامْ

  • Tam bir düzen.

kemal-i intizam ve hikmet / kemâl-i intizam ve hikmet

  • Mükemmel bir düzen ve hikmet.

kemal-i intizam ve itaat / kemâl-i intizam ve itaat

  • Mükemmel bir düzen ve itaat.

kemal-i intizam ve ıttırad / kemâl-i intizam ve ıttırad

  • Tam ve mükemmel bir düzen, sistem ve ahenk.

kemal-i intizam ve mizan / kemâl-i intizam ve mizan

  • Mükemmel bir düzen ve ölçü.

kemal-i ittifak ve intizam / kemâl-i ittifak ve intizam

  • Tam ve mükemmel birlik ve düzen.

kemal-i mizan ve intizam / kemâl-i mizan ve intizam

  • Tam bir düzen ve ölçü.

kemal-i mizan ve nizam / kemâl-i mîzan ve nizam

  • Mükemmel ölçü ve düzen.

kemal-i nizam / kemâl-i nizam

  • Mükemmel bir düzen.

kemal-i nizam ve intizam / kemâl-i nizam ve intizam

  • Mükemmel bir düzen ve tertip.

kemal-i san'at ve intizam / kemâl-i san'at ve intizam

  • Mükemmel san'at ve düzen.

keyd / كيد

  • Hile, düzen.
  • Hile, düzen. (Arapça)

kıdem

  • Üst düzey, seviye, rütbe.

kifayetle

  • Yeterli düzeyde.

kıssaperdaz / kıssaperdâz

  • Hikâye düzen kişi. Kıssacı, masalcı. (Farsça)

kıyamet / kıyâmet

  • Allahü teâlânın emri ile İsrâfil aleyhisselâmın sûr denilen ve nasıl olduğunu bilmediğimiz bir âlete üfürmesi, (nefha-i ûlâ: Birinci üfürme) ile bütün canlıların ölüp, her şeyin yok olması, kâinâttaki (varlık âlemindeki) nizâmın, düzenin bozulması, kıyâmetin kopması.
  • Her canlının ölü

kıyas-ı adli / kıyas-ı adlî

  • Adaletle ilgili kıyas; Allah'ın kâinata koymuş olduğu adalet ve düzeni göstererek âhiretin varlığına ulaşma.

kombinezon

  • Tertib, düzenlemek. (Fransızca)
  • Çare. (Fransızca)
  • Kadın iç gömleği. (Fransızca)
  • Tertip, düzenleme.

komünizm

  • Komünizm (Latince kökenli communis - ortak, evrensel); üretim araçlarının ortak mülkiyeti üzerine kurulu sınıfsız, parasız ve devletsiz bir toplumsal düzen ve bu düzenin kurulmasını amaçlayan toplumsal, siyasi ve ekonomik bir ideoloji ve harekettir. (Fransızca)

kurzum

  • Kavafların ve kunduracıların üzerinde gön ve sahtiyan kesip düzelttikleri yuvarlak tahtalar.

la nazime illa hu / lâ nâzime illâ hû

  • Bütün kâinat ve varlık âlemini bir fayda ve gayeye göre düzenleyen Allah'tan başka ilâh yoktur.

layiha-yı tashih / lâyiha-yı tashih

  • Mahkeme kararının düzeltilmesi istemiyle bir üst mahkemeye sunulan yazı, dilekçe.

lazımü't-tashih / lâzımü't-tashih

  • Düzeltmesi gerekli.

leff ü neşr

  • Edb: Bir yazı veya şiirde söz simetrisi yapma san'atıdır. Önce iki veya daha fazla kelimeyi sıralamak, sonra da onlarla alâkalı şeyleri söylemek. İki çeşidi vardır;1- Leff ü Neşr-i Müretteb (Düzenli leff ü neşir) : Birinci cümlede sıralanan kelimelerle ikinci cümlede söylenen kelimelerin aynı sırayı

leyl-i münevver

  • Gündüze benzeyen gece. Nurlanmış gece.

maktaa

  • Eskiden üzerinde kamış kalemin ucu kesilerek düzeltilen kemikten veyâ mâdenden yapılmış âlet.

manevra

  • Bir makinenin, bir cihazın işleyişini düzenleme veya idare etme işi ve şekli. (Fransızca)
  • Ask: Muharebede düşmanın savaş gücünü yok etmek maksadıyla eldeki askerî kuvvetlerin en te'sirli bir biçimde düzenlenmesini te'min eden bütün hareketler. (Fransızca)
  • Barış zamanında kıt'alara ve kurmay hey'etle (Fransızca)

manzum / manzûm / مَنْظُومْ

  • Ölçülü, mizanlı, tertibli.
  • Vezni ve kafiyesi olan söz. Edebi ölçüsü olan sözler. (Kaside ve şiirler gibi).
  • Dizilmiş, sıralanmış, düzenlenmiş.
  • Düzenli.
  • Nazımlı, dizili, düzenli, şiir.
  • Düzenli.

manzumat

  • Düzenlemeler, sıralamalar.

manzume-i hakikat

  • Hakikat manzumesi; belli bir düzen içinde yerleşmiş hakikatler.

manzume-i kainat / manzume-i kâinat

  • Kâinat sistemi; son derece mükemmel bir denge ve düzen içinde işleyen kâinat.

maslahat / مصلحت

  • İş, emir, madde, keyfiyet, önemli iş.
  • Barış, dirlik-düzenlik.
  • İş. (Arapça)
  • Dirlik düzenlik. (Arapça)

masnuat-ı muntazama / masnuât-ı muntazama

  • Düzenli bir şekilde yaratılan san'at eseri varlıklar.

mazbata / مضبطه

  • Tutanak. (Arapça)
  • Mazbata tanzim etmek: Tutanak düzenlemek. (Arapça)

medeniyet

  • Düzenli ve ileri hayat seviyesi, şehirlilik.

mekaid

  • (Tekili: Mekide) Hileler, aldatmalar, düzenler, dalavereler.

mekayid / mekâyid

  • (Tekili: Mekide) Hileler, düzenler, aldatmalar.

mekide / mekîde

  • (Çoğulu: Mekâid) Hile, aldatma, düzen, dalavere.

mekidet / mekîdet

  • Düzen, hile, fesat.

mekir

  • (Mekr) Hile. Aldatma. Oyun. Düzen. (Birisinin kötü veya iyi hâllerini öğrenmek veya kötülüğe sevketmek ya da gayesinden alıkoymak için yapılır.)

mekkar / mekkâr

  • Hilekâr. Düzenbaz. Çok aldatıcı. Mekir yapan.
  • Düzenbaz, hileci.
  • Hileci, düzenci.

mekkari / mekkârî

  • Mekkârlık, hile, düzen. Hilekârlık.

mekr

  • Hile, oyun, düzen.
  • Hile ile aldatma, maksadından vazgeçirme.

mekr-i ilahi / mekr-i ilâhî

  • Allah'ın hilesi, düzeni.

mel'eme

  • Cem'etmek, toplamak.
  • Terbiye etmek, düzeltmek, ıslâh etmek.
  • Yara yırtığını bağlamak.

mellase

  • Yeri düzeltmede kullanılan âlet, sürgü.

meslufe

  • Düzelmiş yer.
  • Kabuksuz arpa ve buğday.

mevcudat-ı muntazama-i kainat / mevcudat-ı muntazama-i kâinat

  • Kâinattaki düzenli varlıklar.

mevzuniyet

  • Düzgün, hesaplı ve düzenli.
  • Mevzun olma hâli.

micerre

  • (Çoğulu: Mecirr) Yer düzeltilen sürgü.
  • Demir kürek. ("Bel" denir)

midare

  • Çuvaldız gibi bir demir. (Kadınlar onunla saç düzeltirler.)

midra

  • Boynuzdan veya demirden çuvaldız gibi bir nesne. (Kadınlar onunla saçlarını düzeltip islâh ederler ve tarakla da tararlar.)

mikail / mikâil

  • Dünya işlerini düzenlemekle görevli melek.

miktar-ı muntazam

  • Düzenli bir miktar, ölçü.

mimlaka

  • Yer düzeltecek taş.

mizan-ı nizam

  • Düzen ölçüsü, terazisi.

mu'amma / mu'ammâ

  • Gizli, örtülü, anlaşılmaz veya anlaşılması güç şey.
  • Edebiyâtta bir ad sorulacak şekilde düzenlenmiş manzûm bilmece.

muaddel / muâddel

  • Düzeltilmiş, dengelenmiş.
  • Düzeltilen.

muaddil / muâddil

  • Tadil eden.
  • Düzelten. Müsâvi ve beraber kılan. Denkleştiren.
  • Tadil eden, düzelten.
  • Düzeltici.

mubassır / مبصر

  • Okul düzenini sağlayan görevli. (Arapça)

müdevven

  • Derlenip düzenlenmiş.

mühezzeb

  • Terbiye edilmiş, düzeltilmiş.
  • Islah edilmiş. Düzeltilmiş. Lüzumsuzu çıkarılmış, temizlenmiş. Safileştirilmiş.
  • Düzeltilmiş, temizlenmiş.

mühezzep

  • Düzeltilmiş, terbiye edilmiş.

muhlis

  • İhlâs sâhibi. Niyetini ve ihlâsını düzeltmeye uğraşan kimse.

muhtelle

  • Düzensiz, karışmış, bozulmuş.

muhtesib

  • Eskiden İslâm devletlerinde iyiliği emredip, kötülüğü yasaklayan, engel olan ve cemiyette güzel ahlâk ve fazîletlerin korunmasına ve dînî hükümlerin uygulanmasına, çarşı ve pazarların düzenine bakmakla vazîfeli, ilim, fazîlet ve kuvvet sâhibi kimse.

mukannen

  • Zaman ve miktarı hiç şaşmayan, düzenli.
  • Kanunla belirlenmiş, düzenli.

mukannin

  • Kanun koyan, düzenleyen.

mümehhed

  • Hazırlanmış, serilmiş, yayılmış, düzeltilmiş.
  • Tanzim ve tesviye olunmuş, döşenmiş.
  • Ilık su.
  • Düzenlenmiş, hazırlanmış.

mümehhid

  • (Mehd. den) Döşeyen, yayan.
  • Düzenliyen. Tanzim ve tertib eden.

munazzam

  • Düzenlenen.

munazzeme

  • Düzenli ve sistemli hale getirilmiş.

munazzım / مُنَظِّمْ

  • Herşeyi en güzel bir şekilde düzenleyen Allah.
  • Düzenleyen.
  • Düzenleyen, düzene koyan (Allah).

münekkah

  • Tenkıh edilmiş, fazlalıkları atılarak düzeltilmiş, temizlenmiş.

muntazam / منتظم / مُنْتَظَمْ

  • Düzenli. Tertibli. İntizamlı. Düzgün sıralanmış. Her şeyin yerli yerinde olması. Derli toplu olma.
  • Düzenli, intizamlı.
  • Düzenli.
  • Düzenli.
  • Düzenli, düzgün, intizamlı. (Arapça)
  • Düzenli.

muntazam inkılabat / muntazam inkılâbât

  • Düzenli köklü değişimler, dönüşümler.

muntazama

  • Düzenli, intizamlı.

muntazaman / منتظما / مُنْتَظَمًا

  • Düzenli olarak.
  • Düzenli olarak.
  • Düzenli olarak. (Arapça)
  • Düzenli olarak.

muntazamane / muntazamâne

  • Düzenli olarak.

müretteb / مرتب

  • Düzenlenmiş, tertip edilmiş. (Arapça)
  • Dizilmiş. (Arapça)

mürettep

  • Düzenlenmiş, sıralanmış; belli bir düzen ve sistemle konulmuş.

mürettib

  • Herşeyi tertip ve düzene sokan Allah.

musaffaf

  • (Saff. dan) Sıra sıra dizilmiş. Saflar biçiminde düzenlenmiş.

musahhah / مصحح

  • Tashih edilmiş. Yanlışları düzeltilmiş.
  • Tashih edilmiş, düzeltilmiş.
  • Düzeltilmiş.
  • Düzeltilmiş. (Arapça)

musahhih / مُصَحِّحْ

  • Tashih eden, yanlışları düzelten.
  • Tashih eden. Yanlışları düzelten.
  • Düzelten.
  • Yanlışları düzelten.

musahhihane / musahhihâne

  • Düzeltircesine.
  • Tashih eder, yanlışları düzeltir bir şekilde.

musannıf

  • Herşeyi istediği surette ve mükemmel bir şekilde sınıflandıran, düzenleyen Allah.

musannif

  • Derleyip düzenleyen.

musattaha

  • Düzeltilmiş, yayılmış.

müsbet hareket

  • Yapıcı ve düzeltici hareket.

müşevveş

  • Karmakarışık, anlaşılmaz, düzensiz.
  • Düzensiz, karma karışık.
  • Düzensiz, karışık.

muslih

  • Islah eden, iyileştiren, düzelten.
  • Düzelten.

muslihun / muslihûn

  • (Muslihîn) Islah edenler. Düzeltip iyileştirenler. Terbiyeciler.

mütekavvim

  • Bozuk iken düzelen, eğri iken doğrulan.
  • İyi idâre edilen.
  • Sağlam, muhkem.
  • Müesses, te'sis edilmiş, kurulmuş.

mütekayidane / mütekayidâne

  • Düzenbazlık ve hile ile. (Farsça)

mütenasika

  • Bir düzen içinde, tertipli; birbirine uygun, insicamlı.

muttarid / مُطَّرِدْ

  • Düzenli bir şekilde devam eden.
  • Bir düzeye giden, sıralı, düzgün, muntazam.
  • Düzenli, sıralı.
  • Düzenli devam eden.

müvazaa

  • Birbiriyle düzenlilik edip, başkalarına tersini göstermek.

muvazene-i ekber

  • En büyük düzen, denge.

nasic

  • (Nesc. den) Dokuyan, nesceden.
  • Düzenleyen, tertib eden, sıralayan.

nasik

  • (Nesak. dan) Düzenleyen, tertib eden.

nazariyat-ı şer'iye / nazariyât-ı şer'iye

  • Dinin teori düzeyinde olup kesinleşmemiş hususları.

nazım / nâzım / ناظم / نَاظِمْ

  • Nizamlayan, nazmeden. Manzume yazan, düzenleyen.
  • Her şeyi en mükemmel şekilde düzenleyen, tanzim eden Allah.
  • Düzenleyen.
  • Düzenleyen. (Arapça)
  • Nazmeden. (Arapça)
  • Düzenleyen.

nazımin / nazımîn

  • (Tekili: Nâzım) Tanzim edenler, düzenleyenler, nizama koyanlar.

nazm / نظم

  • Düzen, şiir, nazım.
  • Dizme. (Arapça)
  • Düzenleme, tertip etme. (Arapça)
  • Vezinli ve kafiyeli söz söyleme. (Arapça)

nazm-ı ecmel

  • En güzel tertip, düzen.

nazm-ı garib-i hikmet

  • Hikmetin hayret verici düzeni.

nazm-ı lafz / nazm-ı lâfz

  • Kelâmın, lâfız esas alınarak düzenlenmesi.
  • Lâfızdaki ahenkli diziliş, tertip ve düzen.

nazm-ı maani / nazm-ı maânî

  • Mânâdaki ahenkli diziliş, tertip ve düzen.

nazm-ı mecid / nazm-ı mecîd

  • Kur'ân-ı Kerim'in âyetleri.
  • Kur'ân-ı Kerim'in tertibi, düzeni.

nazmşiken

  • Düzensiz; nazım yönünden uyumsuz, tertibi bozuk.
  • Düzeni bozan.

nazzam / nazzâm

  • Düzenleyen, dizen.
  • Düzenleyen.

nazzam-ı kevn / nazzâm-ı kevn

  • Kâinata ve bütün varlık âlemine düzen veren Allah.

nazzam-ı vahid / nazzâm-ı vâhid

  • Bütün varlık âlemini yaratılış gayelerine uygun olarak en güzel şekilde düzenleyen Kendisi bir olan Allah.

nehar-ı ebyaz

  • Gündüzün beyazlığı, gündüze benzeyen beyazlık. Beyazlığın parlaklığı.

nehari / neharî / نَهَارِي

  • Gündüze ait.

nemk

  • Yazmak.
  • Düzeltmek.

nesaksaz / nesaksâz

  • Tertib eden, düzenliyen, tanzim eden, düzen veren. (Farsça)

nesik

  • Düzenli, tertibli, nizamlı
  • Süslü, bezenmiş, donanmış.

nezzam

  • Nizâm veren, düzenleyen, tertipleyen.

nezzam-ı hakiki / nezzam-ı hakikî

  • Kâinatın ve bütün varlık âleminin gerçek düzenleyicisi ve düzen koyucusu olan Allah.

nirenc

  • (Çoğulu: Nirencât) Düzen, hile.
  • Resim, taslak.

nireng / nîreng / نيرنگ

  • Düzen, hile, aldatmaca. (Farsça)
  • Taslak, resim. (Farsça)
  • Büyü, efsun. (Farsça)
  • Afsun. (Farsça)
  • Hile, düzen. (Farsça)

nisbet-i mütezayide-i muntazama / nisbet-i mütezâyide-i muntazama

  • Düzenli olarak artan bir oran.

nizam / nizâm / نظام / نِظَامْ

  • Sıra, dizi, düzen. Dizilmiş olan şey, sıralanmış.
  • İcaba göre yapılan kanun. Bir kaideye binaen tertib olunmak ve ona binaen tertib olundukları kaide.
  • Bir işin sebat ve kıyamına medar, sebep olan şey ve hâlet.
  • Düzen, sistem.
  • Düzen, düzenlilik.
  • Düzen, uygunluk.
  • Düzen.
  • Düzen. (Arapça)
  • Nizâm bulmak: Düzene girmek. (Arapça)
  • Düzen.

nizām / نِظَامْ

  • Düzen.

nizam-ı ahsen

  • En güzel düzen.

nizam-ı alem / nizam-ı âlem

  • Âlemin düzeni.

nizam-ı askeri / nizam-ı askerî

  • Askerî düzen.

nizam-ı bedi / nizam-ı bedî

  • Eşsiz olan harika sistem, düzen.

nizam-ı bedii / nizam-ı bedîi

  • Eşsiz derecede güzel, benzersiz düzen, kanun.

nizam-ı ekmel / نِظَامِ اَكْمَلْ

  • En mükemmel ve eksiksiz düzen.
  • En mükemmel düzen.

nizam-ı ekmel-i kasdi / nizam-ı ekmel-i kasdî

  • Bilerek kasten plânlanmış olan en mükemmel düzen.

nizam-ı esbab / nizâm-ı esbâb

  • Sebeplerin düzeni, bir netice için uyulması gereken sebepler dizisi.

nizam-ı fıtrat / نِظَامِ فِطْرَتْ

  • Yaratılıştaki düzen.
  • Kişiye hâs yaratılış düzeni.

nizam-ı garip

  • Şaşırtıcı düzen.

nizam-ı hakiki / nizâm-ı hakikî

  • Gerçek nizam, düzen.

nizam-ı hikmet / nizâm-ı hikmet / نِظَامِ حِكْمَتْ

  • Allah'ın hikmetiyle bu âleme yerleştirdiği düzen.
  • Yaratılıştaki asıl maksat ve faydaya âid düzen.

nizam-ı hikmet-i ilahiye / nizam-ı hikmet-i ilâhiye

  • Cenâb-ı Hakkın hikmetle bu âleme yerleştirdiği düzen.

nizam-ı hilkat-i alem / nizam-ı hilkat-i âlem

  • Kâinatın yaratılışındaki düzen.

nizam-ı i'cazi / nizam-ı i'câzî

  • Mu'cize olan düzen.

nizam-ı içtimai / nizam-ı içtimaî

  • Toplumsal, sosyal düzen.

nizam-ı kainat / nizam-ı kâinat

  • Kâinattaki düzen.

nizam-ı kamil-i kainat / nizam-ı kâmil-i kâinat

  • Kâinattaki mükemmel düzen.

nizam-ı kanun

  • Kanun düzeni.

nizam-ı kevn

  • Kâinattaki düzen.

nizam-ı tamme / nizam-ı tâmme

  • Tam bir düzen.

nizam-ı umumi / nizam-ı umumî

  • Varlıkları kaplayan nizam, genel düzen.

nizam-üd din

  • (Nizameddin) Dinin nizam ve düzeni.

nizamat / nizamât / nizâmât

  • (Tekili: Nizam) Nizamlar, muntazam şeyler, düzenler.
  • Nizamlar, düzenler, sistemler.
  • Düzenler, kanunlar, sistemler.

nizamat-ı alem / nizâmât-ı âlem

  • Âlemdeki düzenler.

nizamat-ı askeriye

  • Askerî düzenler.

nizamat-ı kainat / nizâmât-ı kâinat

  • Kâinattaki düzenler.

nizamat-ı külliye / nizâmât-ı külliye

  • Kapsamlı ve her yerde geçerli olan düzenler.

nizamat-ı maneviye / nizâmât-ı mâneviye

  • Mânevî nizâmlar, düzenler.

nizamat-ı muayyene / nizâmât-ı muayyene

  • Belirli düzenler.

nizamat-ı umumi

  • Genel düzen ve kanun.

nizami / nizamî

  • Düzenli, tertipli, usulüne uygun.
  • Kanun ve nizama ait, onunla alâkalı.

nizamlı

  • Düzenli.

nizamname / nizamnâme

  • Düzen yazısı, düzenleme ile ilgili belge.

nizamsız

  • Düzensiz.

ordu

  • Askerlerden meydana gelen düzenli topluluk.

örfi idare / örfî idare

  • (İdare-i örfî) Askerî kuvvete ihtiyacı gerektiren ve cemiyet hayatında zuhur eden müşkil hallerde vaktin icablarına göre ve vaziyet düzelinceye kadar sivil idare yerine askeri idare konması. Sıkı yönetim.

organizasyon

  • Düzenleme, hazırlama, tanzim. (Fransızca)
  • Teşkilât. (Fransızca)

perdahte

  • Cilâlanmış, parlatılmış. (Farsça)
  • Temizlenmiş, düzenlenmiş, tertib edilmiş. (Farsça)

perdaz / perdâz

  • Tertib eden, düzenleyen, düzeltici. (Farsça)
  • Düzelten, yönlendirici.

perde-i nizam

  • Düzen perdesi.

perişan

  • Dağınık, karışık. (Farsça)
  • Bozuk, tertibsiz, düzensiz. (Farsça)
  • Kederli, hüzünlü, kaygılı. (Farsça)

perişani / perişanî

  • Perişanlık, dağınıklık. (Farsça)
  • Düzensizlik, bozgunluk. (Farsça)
  • Yoksulluk, fakirlik. (Farsça)

pira

  • Süsleyici, düzenleyici, donatıcı. (Farsça)

piraste

  • Tertibedilmiş, düzenlenmiş donatılmış, süslü. Pirastegî . f. Düzen, intizam. (Farsça)

pirayiş

  • Düzen, nizâm, intizam, tertib. (Farsça)
  • Süs, zinet. (Farsça)

poz

  • Fotoğraf alınırken kendine düzen vermek, tavır takınmak. Kımıldamadan durduğu halde kalmak. (Fransızca)

program

  • Düzenli niyetler.

rabıta / râbıta / رابظه

  • Rabteden, bağlayan, bitiştiren.
  • Münasebet, alâka, bağlılık, yakınlık. İki şeyi birbirine bağlayan tertip.
  • Nefsini dünyadan men edip âhirete, Allah'a (C.C.) bağlanmak.
  • Tertip, sıra, düzen, usûl.
  • İki şeyi birbirine bağlayan nesne.
  • İlgi, münasebet, bağlılık, mensupluk.
  • Düzen, tertip.
  • Bağ, ilişki, temas. (Arapça)
  • Sıra, düzen. (Arapça)

raks ve hareket

  • Oynama, düzenli bir şekilde hareket etme.

re'b

  • Mantar.
  • Toplamak, cem'etmek.
  • Islah etmek, düzeltmek.

reform

  • Düzeltme, tanzim. Asıl şeklini verme. Islah etme. Avrupa'da başlayan dinde reform hareketini, İslâm dinine tatbik etmenin yeri yoktur. Çünkü İslâm dini, bütün zaman ve mekânların insanlarına her cihetle cevap verecek câmiiyette olduğundan ve ilmi esaslara dayanmış olarak asliyetini muhafaza ettiğind (Fransızca)
  • Düzeltme, ıslah.

refv

  • Sabretmek.
  • Korkudan emin etmek.
  • Islah etmek, düzeltmek.

remm

  • Islah etmek, düzeltmek.
  • Yemek, ekletmek.

rems

  • Sürtme odunu.
  • El ile meshetmek.
  • Islah etmek, düzeltmek.

remz-i nizam / remz-i nizâm / رَمْزِ نِظَامْ

  • Düzenin işareti, göstergesi.
  • Düzenin ince işareti.

rende

  • Düzeltme aleti.

rendeçlenme

  • Rendelenme, düzeltilme.

retk

  • Yırtığı onarmak, yarığı düzeltmek, bitiştirmek.

retk ü fetk

  • Noksanları düzelterek idare etme.
  • Ayırmak ve bitiştirmek.
  • İyi idare etme.

revabıt

  • (Tekili: Rabıta) Râbıtalar, bağlılıklar. Münasebetler.
  • Düzenler, sıralar, tertibler.

revabıt-ı nizam / revâbıt-ı nizam

  • Nizamın, düzenin bağları.

riayet-i mesalih ve intizam

  • Fayda ve düzenliliğin gözetilmesi, onlara riayet edilmesi.

rical / ricâl / رجال

  • Erkekler. (Arapça)
  • Üst düzeyde bulunanlar. (Arapça)

rims

  • Devenin yediği otlardan ekşi cins bir ot.
  • Islah etmek, düzeltmek.

riv

  • Hile, düzen. (Farsça)

ruzi / ruzî

  • Azık, rızık. Nasib, kısmet. (Farsça)
  • Gündüzle alâkalı. Gündüze âit. (Farsça)

şa'b

  • Ayrılmak. Dağılmak.
  • Islah etmek, düzeltmek.
  • Helâk etmek.
  • Kırmak.

salah

  • Bir şeyin en iyi hâli. Rahatlık, sulh, iyileşme, düzelme, iyilik. Dine olan bağlılık. Her hayra câmi faziletlerin toplanmasında hâsıl olan yüksek bir sıfat. (Mukabili fesad ve fücurdur)

salah-ı hal / salâh-ı hal

  • Durumun düzelmesi.

salah-i hal

  • Durumun düzelmesi.

saman / sâmân / سامان

  • Servet. Zenginlik. (Farsça)
  • Rahmet. (Farsça)
  • Dinçlik. (Farsça)
  • Düzen, tertip. (Farsça)
  • Bir kimsenin varı-yoğu, serveti. (Farsça)
  • Zenginlik. (Farsça)
  • Huzur. (Farsça)
  • Düzen. (Farsça)

san'at-ı muntazama

  • Düzenli san'at.

şart-ı intizam

  • İntizamın, düzenliliğin şartı.

saz

  • (Sâhten: Yapmak mastarından emir köküdür) Eden, yapan, uyduran, düzen mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Evham-saz : Evham veren. (Farsça)
  • Kamış. (Farsça)
  • Bir çalgı âleti. (Farsça)
  • Takım, silâh, edevat. (Farsça)
  • Ustalık. (Farsça)
  • At takımı. (Farsça)
  • Düzen, tertip, sıra. (Farsça)
  • Öğrenme. (Farsça)
  • Kuvvet, kudret. (Farsça)
  • Menfaat. (Farsça)
  • Benzer, misil, eş. (Farsça)
  • Hile. (Farsça)

şaz

  • Kural dışı, kurala uymayan, genel düzenden ayrılmış olan.

sazende

  • (Çoğulu: Sâzendegân) Çalgıcı. (Farsça)
  • Düzenleyici, yapıcı. (Farsça)

sazi / sazî

  • Düzenleyicilik, yapıcılık. (Farsça)

sefare

  • Süprüntü.
  • Islah etmek, düzeltmek.

sefr

  • Ev süpürmek.
  • Yüzünü açmak.
  • Yazı yazmak.
  • Islâh etmek, düzeltmek.

sektedar / sektedâr

  • Susan, sesini kesen.
  • Zarara uğramış olan.
  • Aheng ve düzeni bozulmuş.

selaset-i nazm / selâset-i nazm

  • Kur'ân'ın âyet ve cümlelerinin tertip ve düzenindeki açıklık, ahenk, akıcılık.

self

  • Yeri düzeltmek.
  • Büyük dağarcık.

semerat-ı manzume ve mevzune

  • Tertipli, düzenli, ölçülü ve san'atlı meyveler.

şeriat-i fıtriye

  • Allah'ın yaratılışa koyduğu, bütün varlıkların fiillerini düzen altına alan kanunlar.

şeriat-ı fıtriye-i ilahiye / şeriat-ı fıtriye-i ilâhiye

  • Düzeni ve ahengi sağlamak için Allah tarafından kainata koyulan ve bütün varlıkların uymak zorunda olduğu kanun ve kuralların tamamı.

şeriat-ı fıtriye-i kübra / şeriat-ı fıtriye-i kübrâ

  • Kâinattaki düzen ve intizamı sağlayan, bütün varlıkların tabi olduğu büyük kanun; tabiat kanunlarının bütünü.

şeriat-ı fıtriye-i kübra-yı ilahiye / şeriat-ı fıtriye-i kübrâ-yı ilâhiye

  • Kainattaki düzen ve intizamı sağlayan, bütün varlıkların tabi olduğu büyük, İlâhi kanunlar.

serseri

  • Başıboş, işsiz güçsüz, söz dinlemez, düzene uymaz.

seviyye / سویه

  • Düzey. (Arapça)

sevva

  • Seviyelendiren, düzelten.
  • Doğruya götüren.

sifar

  • Deveye burunduruk yapılan demir.
  • Sefer. Islâh, düzeltme.
  • Misafirlik.

sikaf

  • Rende.
  • Süngü ağacını düzeltecek ağaç.

simm

  • (Çoğulu: Simâm-Sümum) Küçük dar delik.
  • İğne deliği.
  • Ağu, zehir.
  • Kast.
  • Düzeltme, ıslah.
  • Set.

şiraze / şîrâze / شيرازه

  • Kitap ciltlerinin iki ucuna konulan ve yaprakları muntazam tutan, ibrişimden örülmüş ince şerit. (Farsça)
  • Pehlivan kispetinin paçası. (Farsça)
  • Mc: Düzen, nizam, esas. (Farsça)
  • Kitap sırtındaki kumaş şerit. (Farsça)
  • Düzen. (Farsça)

şiraze-bend

  • Şiraze bağlayan. (Farsça)
  • Düzenleyen, tanzim eden, düzen veren. (Farsça)

sırr-ı nizam-ı alem / sırr-ı nizam-ı âlem

  • Âlemin düzenindeki sır.

süluk-ü tarikat / sülûk-ü tarikat

  • Tarikat yoluna girme; nefsi düzeltmek ve vuslata erişmek amacıyla tasavvuf yoluna girme, mânevî yolculuğa çıkma.

suret-i muntazama

  • Düzenli, intizamlı suret, görünüş.

ta'biye / تعبيه

  • Yerine koyma. (Arapça)
  • Kurulu düzen. (Arapça)

ta'dil / ta'dîl / تَعْد۪يلْ

  • Düzeltme.

ta'dil-i erkan / ta'dil-i erkân

  • Fık: Namazın bütün rükünleri, esaslarını usulüne uygunca yerine getirerek ve namazın tertib ve düzeninin hakkını vererek kılmak. Meselâ : "Secdeyi sükunetle yerine getirmek ve iki secde arasında "Sübhânallah" diyecek kadar doğrularak oturmak. Kıyamda ve rüku'dan sonraki kıyamda sükunet üzere olmak v

ta'mir

  • Bozuk şeyi düzeltmek. Eski şeyi düzeltip yeni hâline getirmek.

ta'mirat / ta'mirât

  • (Tekili: Tamir) Noksanları gidermek. Eksik ve bozukları düzeltmeler ve tamamlamalar. Ta'mirler.

tabi'iyyeciler / tabî'iyyeciler

  • Canlılarda ve cansızlardaki, akıllara hayret veren intizâmı (düzeni) ve incelikleri görerek, bir yaratanın varlığını söylemekle berâber; öldükten sonra tekrar dirilmeği, âhireti, Cennet'i ve Cehennem'i inkâr edenler (red edip, kabûl etmeyen, inanmaya nlar).

tadil / tâdil

  • Düzeltme.
  • Yumuşatma, düzeltme, ılımanlaştırma.

tadil etme / tâdil etme

  • Düzeltme.

tadil etmek / tâdil etmek

  • Düzeltmek, dengelemek.

tadilat / tâdilât

  • Düzeltmeler.

tahkimat

  • Bir yeri düşmanın hücumuna karşı savunmak maksadıyla yapılmış düzenlemeler ve tesisler.

tahnik

  • (Oğlan) damağını ovmak.
  • Fikrini düzeltmek.

takvim

  • Düzeltme. Doğrultma. Kıvamına koyma. Eğriyi doğru tutma.
  • Ta'dil etme.
  • Bir şeye kıymet tâyin eylemek.
  • Her gün güneşin doğuşu, batışı, ay ahkâmı ve süresi kaydedilmiş olan defter.
  • Günlük olaylardan bahseden gazete.
  • Düzeltme, şekillendirme.

tamam-ı ıttırad-ı ahval

  • Bütün işlerin birbiriyle sürekli şekilde düzenli olması.

tamirat

  • Tamirler, düzeltmeler.

tanzim / تنظيم / tanzîm / تَنْظ۪يمْ

  • Düzenleme.
  • (Nazım. dan) Sıraya koymak. Sıralamak. Dizmek.
  • Düzenlemek. Tertiblemek.
  • Islah etmek.
  • Manzum veya mensur olarak yazmak.
  • Düzenleme.
  • Düzenleme.
  • Düzenleme, tertipleme. (Arapça)
  • Tanzim edilmek: Düzenlenmek, tertip edilmek. (Arapça)
  • Tanzim etmek: Düzenlemek, tertip etmek. (Arapça)
  • Düzenleme.

tanzim eden / tanzîm eden

  • Düzenleyen, düzene koyan.

tanzim edilen

  • Düzenlenen.

tanzim etmek

  • Düzenlemek.

tanzim olunan

  • Düzenlenen.

tanzim-i gaybi / tanzim-i gaybî

  • Gaybî, bilinmeyen âlemden yapılan tertip ve düzenleme.

tanzim-i maişet

  • Hayatın düzenlenmesi.

tanzimat / tanzimât

  • Düzenlemeler.
  • Düzenlemeler.

tarh / طرح

  • Atma. (Arapça)
  • Düzenleme. (Arapça)
  • Desen. (Arapça)
  • Plan. (Arapça)

tarh-efgen

  • Düzenleyen, kuran, tertib eden. (Farsça)
  • Temel kuran, bina yapan. (Farsça)

tarh-endaz

  • Temel atan. Düzenleyen, tertib eden. (Farsça)

tarih-i telif ve istinsah

  • Yazılış ve düzeltme tarihi.

tarz-ı muntazam

  • Düzenli, intizamlı tarz.

tasarrufat-ı muntazama-i acibe / tasarrufât-ı muntazama-i acibe

  • Hayret verici ve düzenli işler, tasarruflar.

tashih / tashîh / تصحيح / تَصْح۪يحْ

  • Düzeltme.
  • Daha iyi ve daha doğru hale getirmek. Düzeltmek.
  • Hastanın ağrı ve acısını ilâçla gidermek.
  • Düzeltme.
  • Düzeltme.
  • Düzelti. (Arapça)
  • Tashih edilmek: Düzeltilmek. (Arapça)
  • Tashih etmek: Düzeltmek. (Arapça)
  • Düzeltme.

tashih etme

  • Düzeltme.

tashih layihası / tashih lâyihası

  • Düzeltme yazısı, kararnamesi.

tashih-i dava / tashih-i dâvâ

  • Dâvânın düzeltilmesi.

tashihat / tashihât

  • Düzeltmeler.
  • (Tekili: Tashih) Düzeltmeler, tashihler.
  • Tashihler, düzeltmeler.

tashihçi

  • Tashih eden, düzelten.

tasnifat

  • Konu ve meseleleri düzenleyici mâhiyette olan kitaplar.

te'sisat / te'sîsât / تأسيسات

  • Kuruluşlar. (Arapça)
  • Düzenek. (Arapça)

tedsir

  • Kuşun yuvasını düzenlemesi veya düzeltmesi.

tedvin / tedvîn / تَدْو۪ينْ

  • Biraraya getirip toplama, düzenleme; kitab hâline getirme.
  • Derleyip düzenleme.
  • Düzenleme.

tefriş

  • Döşeme. Yayma. Yayıp döşeme.
  • Ev eşyasını düzenleme.

tehzib

  • Terbiye etme, ıslâh etme, düzeltme; temizleme.
  • Temizleme, düzeltme.
  • Islah etme, düzenleme.

tehzib-i ahlak / tehzib-i ahlâk

  • Temiz ahlâk sâhibi olmağa çalışmak. Ahlâkını düzeltmek.

tehzip

  • Düzeltme, ıslâh ve terbiye etme.

temhid

  • (Mehd. den) Döşeme, yayma, düzeltme.
  • İskân etme.
  • Bir maddede özür, bahane beyan eylemek.
  • Özür sahibinin özrünü kabul ile tasdik eylemek.
  • Serd etme, izah etme, arz etme.
  • Mukaddeme yapma. Hazırlama.
  • Döşeyip düzeltme.

tenassuk

  • Nizâmına koyma, tertib etme, düzenleme.

tenezzül etmez

  • Kendi düzeyine, konumuna aykırı olan birşeyi kabul etmez.

tenkih

  • Araştırıp, dikkat edip bir şeyin sonuna hakikatına ermek.
  • Bir şeyin fazla ve gereksiz kısımlarını çıkarıp kısaltarak düzeltmek.
  • Temizlemek.
  • Bütçe tanzimi için maaşları azaltmak.

tensik / tensîk / تنسيق

  • Düzenli dizme.
  • Düzenleme, tertip etme. (Arapça)

tensikat

  • (Tekili: Tensik) Islahat. Düzen ve nizama koymalar.

tercil

  • Arıtmak.
  • Saçını tarayıp düzeltmek.

terfie

  • Dirlik düzenlik temennisinde bulunma.
  • Sevindirme.

tertib / tertîb / ترتيب

  • (Çoğulu: Tertibât) Tanzim etme. Dizme, sıralama, düzene koymak.
  • Tedarik edip hazır ve müheyya kılmak.
  • Bir şeyi bir yere sabit ve pâyidar kılmak.
  • Mertebelere göre davranmak.
  • Hile ile aldatma.
  • Sıralama, düzenleme.
  • Dizme, düzenleme.
  • Düzeltme. Dizme, sıralama, düzene koyma.
  • Hile ile aldatmak.
  • Dizme. (Arapça)
  • Düzen. (Arapça)
  • Hazırlama, düzenleme. (Arapça)
  • Tertîb edilmek: Hazırlanmak, düzenlenmek. (Arapça)
  • Tertîb etmek: Hazırlamak, düzenlemek. (Arapça)

tertib-i cali / tertib-i câli

  • Yapay tertip, düzen.

tertib-i esbab

  • Sebeplerin düzenlenmesi.

tertib-i eşya

  • Eşyanın belli bir düzende meydana gelmesi.

tertib-i hikmet

  • Hikmetli düzenleme.

tertib-i kur'an / tertib-i kur'ân

  • Kur'ân'daki sûrelerin düzenlenmesi, sıralanması.

tertib-i maani / tertib-i maâni

  • Mânâların tertip, diziliş ve düzeni.

tertib-i mahlukat / tertib-i mahlûkat

  • Varlıkların mükemmel bir düzenlemeyle yaratılması.

tertibat / tertibât / tertîbât / ترتيبات

  • (Tekili: Tertib) Düzen, düzenleme.
  • Karşılayıcı hazırlıklar.
  • Düzenlemeler, düzenler. (Arapça)

tertibat-ı mukaddeme / tertibât-ı mukaddeme

  • Başlangıçtaki sıralamalar, tertib ve düzenler.

tertibkerde

  • Düzenlenmiş, sıraya konmuş, tertib edilmiş. (Farsça)

tertibsaz / tertibsâz

  • Düzenleyen, sıraya koyan, tertib eden. (Farsça)

tertip

  • Düzenleme.

tertip edilen

  • Düzenlenen.

tertip etmek

  • Düzenlemek; dizmek, sıralamak.

teşa'ub

  • Perâkende ve kol kol olup bölükler ve şubeler sahibi olma.
  • Bozuk bir şeyin düzelmesi.
  • Iraklaşmak.

tesevvi

  • Düzeltme, tesviye etme, düzleme.

teskif

  • Düzeltip ve doğrultup beraber etmek. Eşitlendirmek.

teşkilat / teşkilât

  • Tertipli ve düzenli çalışan birlik.

tesmih

  • Yab yab gitmek.
  • Süngü ağacını yontup düzeltmek.

tesviye

  • Düzleme, düzeltme.

tezyin-i inayet

  • İlâhî düzen ve özenin süslemesi.

tiraş

  • Tıraş. (Farsça)
  • Üst taraftan yontarak düzelten. (Farsça)
  • Üst taraftan düz olarak yontma. (Farsça)

usul / usûl

  • (Tekili: Asıl) Ana, baba. Cedler.
  • İstinadgâh.
  • Râcih delil, kaide. Asıllar, kökler, temeller. Bir ilmin asıl mevzuundan önce öğrenilmesi lâzım gelen esaslar. Bir hedefe ulaşmak için tutulan düzenli yol.
  • Tarz, metod, tertip.
  • Bir ilmin veya tekniğin asıl konusundan önce öğrenilmesi gereken başlangıç bilgileri, başlangıç, tertip, düzen metod.
  • Tarz, metod, yol, düzen, temel, asıl, esas.

usul-ü din / usûl-ü dîn / اُصُولُ د۪ينْ

  • Dinin düzen ve kaideleri.

vaziyet-i muntazama

  • İntizamlı, düzenli vaziyet.

vech-i intizam

  • Tertip, düzen, diziliş yönü.

vez'

  • (Çoğulu: Evzâ) Hapsetmek.
  • Engel olmak, men'etmek.
  • Islah etmek, yerli yerince etmek, düzeltmek.
  • Topluluk, cemaat.

vird / ورد

  • Düzenli okunan zikir.

yeknesak / يَكْنَسَقْ

  • Monoton, tekdüze.

yeknesaklık

  • Tekdüzelik, monotonluk.

yekseviye / یك سویه

  • Aynı düzeyde, eşit seviyeli. (Farsça - Arapça)

zabt u rabt

  • Disiplin, âsâyiş, düzen.
  • Hüsn-ü tedbir ve basiret ile muhâfaza.

zaptiye nazırı / zaptiye nâzırı

  • Emniyet ve güvenlikten sorumlu üst düzey memur, güvenlik subayı.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR