LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te dön ifadesini içeren 697 kelime bulundu...

a'sar / â'sâr

  • Asırlar, dönemler.

afak

  • Ufuklar. Yerle göğün birleştiği gibi görünen uzak dâire.
  • Etraf. Cihetler.
  • Mc: Görüş ve dönüş sınırları. (Zıddı: Enfüs'dür.)

afk

  • Rücu etmek, dönmek.
  • Kaybolmak.

ahidşiken / عهدشكن

  • Sözünden dönen, antlaşmayı bozan. (Arapça - Farsça)

ahir / âhir

  • Son dönem.

ahir-i ömür / âhir-i ömür

  • Hayatın son dönemi.

ahnas

  • (Tekili: Hıns) Yeminden dönmeler. Yalan yeminler.

aid / âid / عائد

  • Geri gelen, dönen. Râci. Dâir.
  • Bir kimse veya bir şeyle ilgili olan.
  • Hastayı ziyaret eden.
  • Geri gelen, dönen, dair, ilgili.
  • Ait, ilişkin. (Arapça)
  • Geri dönen. (Arapça)

akis

  • (Aks) Bir şeyin zıddı, simetriği, tersi.
  • Hareketli bir cismin hareketinin tersine dönmesi.
  • Bir şeyin evvelinin âhirine, âhirinin evveline dönmesi.
  • Çarpışma, çarpıp geri dönme.
  • Mantıkta: Bir düşünme ve akıl yürütme şekli; bir iddianın konusunu yüklem, yüklemini
  • Tersine dönen, vuran, çarpan. Akseden.

aks

  • (Çoğulu: Ukus) Hilâf, muhâlif, zıd, ters.
  • Gölge gibi şeylerin bir yerde eser peydâ etmesi. Sesin veya ışık gibi şeylerin bir yere çarparak geri dönmesi.
  • Döndürmek.
  • Bir şeyin evvelini ahir ve âhirini evvel yapmak.
  • Devenin yularının ucunu ayağına bağlamak.
  • <

alim-i hakim / alîm-i hakîm

  • Herşeyi hakkıyla bilen ve hikmetle yaratıp donatan Allah.

almanak

  • Kitab biçiminde bir çeşit takvimdir. Senenin bölümlerinden başka bayram, yıldönümü gibi muayyen günleri gösterir; ayrıca astronomi, meteoroloji, istatistik bilgiler de verir. (Fransızca)

armador

  • İtl. Direk, seren, ip ve yelken gibi şeylerle gemiyi donatan usta.

asabiyet-i cahiliye

  • Cahiliye dönemi ırkçılığı.

asar-ı sabıka-i nuraniye / âsâr-ı sâbıka-i nuraniye

  • Geçmiş dönemlerde yazılan nurlu eserler, kitaplar.

asd

  • Cimâ etmek.
  • Döndürmek.
  • Bozmak.

asid

  • Başında bir zahmet olup boynunu döndüremeyen ve eğilemeyen, burnundan sümüğü akan deve.

asr-ı bedeviyet

  • Bedevîlik asrı, dönemi.

asr-ı nüzul-i furkan

  • Kur'an-ı Kerimin indiği dönem.

asr-ı pak-i muhammedi / asr-ı pâk-i muhammedî

  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (a.s.m.) yaşadığı pâk ve temiz asır, dönem.

asr-ı saadet / asr-ı saâdet

  • Mutluluk asrı; Peygamberimizin (a.s.m.) yaşadığı dönem.

asr-ı saadet ve tabiin / asr-ı saadet ve tâbiîn

  • Mutluluk asrı olan sahabe dönemi ve sahabelere tâbi olan bir sonraki dönem.

asr-ı sahabe / asr-ı sahâbe

  • Sahabelerin (r.a.) yaşadığı dönem.

asr-ı sıdk

  • Doğruluk asrı, sadakat dönemi.

asri / asrî

  • Zamanla ilgili, o döneme ait, modern, yeni tarz.

ateş-i beste

  • Hâlis kırmızı renkli altın.
  • Donmuş ateş.

atf

  • Bağlama. Bağ. Ekleme.
  • Meyletme.
  • Şefkat. Sevgi.
  • Eğilme.
  • İkiye bükme. İki kat eyleme.
  • Çevirme.
  • Geri döndürme.
  • Bir kimse üzerine tekrar hamle eylemek.
  • Gr: Bir kelimeyi diğer bir kelimeye harf-i atıf vasıtasiyle ilhak eylemek.
  • <

avd

  • Dönme, geri gelme. Aleyhine veya lehine dönme.

avdet / عودت / عَوْدَتْ

  • Dönüş, geri gelme, dönme. Rücu'.
  • Geri dönme.
  • Geri gelme, dönme.
  • Geri dönüş. (Arapça)
  • Avdet etmek: Dönmek. (Arapça)
  • Geri dönme.

avdet etme

  • Geri dönme.

avdet etmek

  • Geri dönmek.

avdeti / avdetî

  • Dönme.
  • Aslına, Müslümanlığa dönen.

ayib

  • Dönüp çekilen. Geri dönen. Tövbe eden.

ayine-i iskender

  • Makedonya kralı Büyük İskender'in aynası. Rivayetlere göre, bu ayna Aristo tarafından yapılmış ve İskenderiye şehrinde yüksekçe bir yere konulmuştur. Bu sayede İskender, yüz fersah uzaklıktaki düşmanlarını aynada görürmüş.

azf

  • Zâhidlik. Nefsini bir şeyden döndürmek.

bahriye

  • Donanma ile ilgili işler. Devletin donanma ve deniz askerleri.

bankiz

  • Kutub bölgelerinde deniz suyunun donmasıyla meydana gelen buzların tamamı. Bunlar ençok Kuzey Buz Denizinde görülürler.

baz-geşt

  • Geri dönme. (Farsça)
  • Pişmanlık, pişman olma, nedamet. (Farsça)
  • Gerileme. Çöküş. (Farsça)

beht / بهت

  • Şaşkınlık. (Arapça)
  • Behte uğramak: Şaşakalmak, şaşkınlığından donakalmak. (Arapça)

bergeşte

  • Tersine dönmüş. Yüz çevirmiş. Mâkûs. (Farsça)

beste

  • Bağlanmış, bitiştirilmiş, bağlı. (Farsça)
  • Kapalı. Tutucu. Donmuş. (Farsça)
  • Bir nevi ipek kumaş. (Farsça)
  • Gr: "Besten" fiilinin ism-i mef'ulüdür. Kelimelerin başına veya sonuna getirilerek mürekkeb kelimeler (Birleşik kelimeler) yapılır. (Farsça)
  • Müzikte: Şarkının makam ve âhengi. (Farsça)

bi-ab / bî-ab

  • Susuz, kuru. (Farsça)
  • Donuk. (Farsça)
  • Rezil, utanmaz, hayasız. (Farsça)

bi-vefa / bî-vefa

  • Vefasız, dönek. (Farsça)

bila-udul / bilâ-udul

  • Dönmeden, sapmadan. Udul etmeden.

bilmünavebe / bilmünâvebe / بالمناوبه

  • Dönüşümlü. (Arapça)

burc

  • Muayyen bir şekil ve sûrete benzeyen sâbit yıldız kümesi.
  • Tek hisar kule, kale çıkıntısı.
  • Dünyaya göre güneşin döndüğü yerin onikide bir kadarı.

cahiliyye / câhiliyye

  • Kelime olarak cahilliğe ait mânâsına gelir. Terim olarak İslâmiyetten önceki putperest dönemi ifade eder.

camid / câmid / جامد

  • Donmuş, hareketsiz.
  • Gelişmeyen, gelişme kabiliyeti olmayan.
  • Cansız, donuk.
  • Cansız. (Arapça)
  • Donuk. (Arapça)

çarh

  • Çark, tekerlek.
  • Felek, gök, sema.
  • Ok yayı.
  • Elbisede yaka.
  • Tef.
  • Devreden, dönen.
  • Çakır doğan.
  • Talih.

çarha

  • Ordunun ilerisinde bulunan askerlerin yaptıkları tâlim. (Farsça)
  • Çıkrık gibi dönen yuvarlakça bir cins dolap. (Farsça)

çark

  • (Çarh-Çerh) Dönen pervaneli tekerlek. (Farsça)
  • Vapur, değirmen ve dolap çarkı. (Farsça)
  • Bir makinenin dönen tekerleği, çok zaman bu tekerlek makineyi çalıştırır. Her çeşit tekerlekli makine. (Farsça)
  • Dönerek işleyen âlet. (Farsça)
  • Koz: Birbiri içinde dönen feleklerden mürekkeb kâinat, felek, efl (Farsça)
  • Dönen, felek, talih.

çark-ı felek

  • Bir makine veya dolaba benzetilen gökyüzü.
  • Mc: Tâlih, baht.
  • Yakıldığı zaman dönerek ateşler püskürten bir çeşit donanma fişeği.
  • Bir nevi sarmaşıklı nebat çiçeği.

cava

  • Endonezya'ya bağlı bir ada şehri.

caymak

  • Vazgeçmek. Sözünden dönmek. (Türkçe)
  • Kararından dönmek.

cehamet

  • Yüz pörtümek, donuk yüzlü olmak.

cemad

  • Cansız ve kurumuş olmak.
  • Yağmur yağmayan yer.
  • Sütü olmayan deve.
  • Donmuş, katı cisim.

cemadat / cemâdât / جَمَادَاتْ

  • (Cansız gibi görünen) donuk şeyler.

cemadiyet / cemâdiyet

  • Cansızlık, donukluk.
  • Cansızlık, donukluk.

cemd

  • Donmak.

cemed

  • Dondurmak.
  • Buz, kar.

çeragan

  • Etrafı aydınlatma, şenlik. Kandil donanması, çırağan. (Farsça)

çerağan / çerâğân / چراغان

  • Aydınlatma, donatma. (Farsça)

cereyan-ı suri / cereyan-ı surî

  • Görünüşteki akım, dönüş.

cereyan-ı tecri / cereyan-ı tecrî

  • "Döner, akar gider" ifadesi.

çerh

  • Çark. Dolap. (Farsça)
  • Felek. Talih. (Farsça)
  • Dingil üzerine dönen. (Farsça)
  • Gök. (Farsça)
  • Def. (Farsça)
  • Zenberek. (Farsça)
  • Mancınık. (Farsça)
  • Elbise yakası. (Farsça)
  • Ok yayı. (Farsça)
  • Çakır gözlü doğan kuşu. (Farsça)

çerhiden

  • Kendi etrafında dönmek. (Farsça)

cerib

  • İmparatorluk zamanında Arabistan ülkelerinde kullanılan takriben 216 litrelik bir hacim ölçüsü.
  • Dönüm.
  • Eni ve boyu 60 arşın olan arazi ölçüsü.

cevamid

  • (Tekili: Câmid) Cansız, donmuş şeyler.

cevle

  • Dönmek.

ceyz

  • Döndürmek.
  • Dar etmek.

cihazatça

  • Donanımca.

cümud / cümûd / جمود

  • Donuk. Katı. Sert.
  • Mc: Gayretsiz.
  • Soğukluk.
  • Cansız, donuk.
  • Donukluk. (Arapça)

cümud-u ayn

  • Göz donukluğu.

cümudet / cümûdet

  • Cansızlık, donukluk.

cümudiye / cümûdiye / جُمُودِيَه

  • Donukluk.

cümudiyet / cümûdiyet

  • Donukluk; sönüklük.
  • Donukluk, katılık.

cümus / cümûs

  • Donmak.

cüsüvv

  • Kurumak, yebs.
  • Donmak, cümud.

dahme

  • Mezar, kabir. türbe. (Farsça)
  • Donanma geceleri atılan hava fişeği. (Farsça)

dair / dâir / دائر

  • Devreden. Dolaşan. Dönen. Bir şeyin etrafını kuşatan.
  • Belli bir şey hakkında olan. Alâkalı, müteallik.
  • İlişkin, hakkında. (Arapça)
  • Dönen. (Arapça)

daliye

  • (Çoğulu: Devâli) Hayvanla döndürülüp su çekilen dolap. (Suyun döndürdüğü dolaba "nâurâ" derler.)

davlumbaz

  • Çarkları yandan olan vapurlarda çarkların döndükleri yerleri örtmek için vapurun iki tarafında bulunan iki büyük yarım daire.

dehdehe

  • Yuvarlamak, döndürmek.

delab

  • (Dülâb) (Çoğulu: Degâlib) Bâzısı su ile ve bâsızı da hayvan ile döndürülen su çekmeğe mahsus çark.

delail-i enfüsiye / delâil-i enfüsiye

  • Dahili deliller; kalb, vicdan, his ve lâtifeler gibi insanın iç âlemine konan donanımlarından hareketle Allah'ın varlığına ait deliller.

derecat-ı şemsiye

  • Eski Kozmoğrafyaya göre; güneşi döndüğü farzedilen dâirenin on iki burca tekabül eden kısımları.

derrace

  • Eskiden kullanılan bir çeşit harb âletidir ki, üstü sığır derisi ile örtülü olup, tekerlekleri içinde dönerdi.
  • Bisiklet.

devar

  • Baş dönmesi hastalığı.

deveran / deverân / دوران / دَوَرَانْ

  • Dönüş, dolaşmak. Tedavül. Yerinde durmamak. Devretmek.
  • Dönüş.
  • Dönme, dolaşım.
  • Dönme, dolaşma, dolaşım. (Arapça)
  • Deverân etmek: Dönmek, dolanmak. (Arapça)
  • Dönüp dolanma.

deveran etme

  • Dönme, dolaşma.

deveran etmek

  • Dönmek.

deveran-ı arz

  • Dünyanın dönüşü.

deveran-ı dünya / deverân-ı dünya / دَوَرَانِ دُنْيَا

  • Dünyanın dönüp devretmesi.
  • Dünyanın sürekli dönmesiyle meydana gelen büyük gelişmeler.
  • Dünyanın dönüp dolanması.

deveran-ı şems

  • Güneşin dönmesi.

deveran-ı umumi / deveran-ı umumî

  • Genel dönüş, akış; birinin diğerine sebep zannedilecek biçimde iki şeyin devamlı bir şekilde var ve yok sanılması.

devir

  • Dönüp dolaşıp başlangıç noktasına gelme.
  • (Devr) (Çoğulu: Edvâr) Nakil. Birisinin uhdesinden diğerinin uhdesine geçirmek.
  • Bir şeyi sonuna kadar okuyup bitirmek. Geçmiş dersleri hatırlama.
  • Bir şeyin çevresinde dolaşmak. Dönme.
  • Seyahat. Bir memleketi dolaşmak.
  • Bir şeyin kendi mihveri üzerinde dönmesi.
  • Dönme, dolaşma, aktarma.

devir ve teselsül

  • Davanın delile ve delilin davaya taalluk etmesiyle kaziyenin dönüp dolaşıp yine eski hâline gelerek hallolunamaması.

devr / دور

  • Devir, dönem, dönme, dolaşma, aktarma.
  • Devir. (Arapça)
  • Dönme. (Arapça)

devr-i cumhuriyet

  • Cumhuriyet devri, dönemi.

devr-i daimi / devr-i daimî

  • Devamlı dönüp dolaşan, döngü.

devr-i istibdad

  • İstibdat devri, baskı ve zulüm dönemi.

devr-i istibdat

  • Baskı ve zulüm dönemi.

devr-i müşevveş

  • Karışık dönem.

devr-i sabık

  • Önceki dönem; Cumhuriyet Halk Partisi idaresi ve iktidar dönemi.

devran

  • Dönüp dolaşma.

devre / دوره

  • (Çoğulu: Devrât) Dönüş dönme, dönem.
  • Birkaç yıldan meydana gelen zaman süresi.
  • Elektrik devresi. Üzerinden elektrik akımı geçmekte olan bir iletken yolun tamamı.
  • Dönem.
  • Dönem. (Arapça)

devre-i hükumet / devre-i hükûmet

  • Devlet olarak hükmetme dönemi.

devre-i istibdat

  • Zulüm ve zorbalık dönemi.

devretme

  • Dönme.

devriye

  • Dönen, dolaşan.

devvar

  • Durmayıp dönen, devreden. Devredip gezen.
  • Gerdân.
  • Kâbe-i Muazzama'nın bir adı.
  • Haremden alıp beraber tavaf edilen taş.

dihda

  • Yuvarlamak. Döndürmek.

dolap

  • (Çoğulu: Devâlib) Kuyudan su çıkarıp bahçeleri sulamaya mahsus döner makine.
  • Her çeşit döner çark, çıkrık.
  • İçine eşya vesaire konulan raflı veya rafsız göz.
  • Eskiden selâmlık ile harem arasında eşya alıp vermeye mahsus döner dolap ki, veren ile alan birbirlerini görmez

donanma

  • Kendini donatma, deniz kuvveti, ışıklı şenlik.

ebred / ابرد

  • Dondurucu soğuk, çok soğuk. (Arapça)

ecir devri / ecîr devri

  • Sanayi Devrimiyle gelen işçilik dönemi.

edvar / edvâr

  • Devirler, dönemler.
  • Devirler, dönemler.

edvar-ı seb'a

  • Yedi devir, yedi dönem.

efsürde / افسرده

  • Soluk, donmuş, hissizleşmiş. (Farsça)
  • Donuk. (Farsça)
  • Üzgün, moral çöküntüsü içinde. (Farsça)
  • Duygusuz. (Farsça)

efsürde-dil

  • Kalbi hissizleşmiş. Donuk gibi olmuş kalb. (Farsça)

efsürde-dimag

  • Beyni donmuş. (Farsça)
  • Mc: Kabiliyetsiz. (Farsça)

ehl-i medaris

  • Osmanlı döneminde dinî ilimlerin tahsil edildiği yüksek eğitim kurumlarına mensup olanlar.

ehl-i tekke

  • Tekkeye giden ve oradaki zikirleri yapan kişiler; Osmanlı döneminde, sadece tasavvuf ve tarikat eğitimi verilen tekkelerde mânevî ilim tahsil edenler.

emhak

  • Donuk beyaz.

enise

  • Donmuş, pekişmiş şey. (Farsça)

esasat-ı teçhiziye

  • Donanım unsurları ve kuralları.

esir devri

  • Feodalizm, sömürgecilik dönemi.

eski hikmet

  • İlk dönem İslâm filozoflarının yorumları.

evail / evâil

  • İlk dönemler, başlangıçlar.

evb

  • Dönülmesi lâzım gelen yere dönmek.
  • Kasd. İstikamet.

evbe

  • Rucu etmek. Geri çekilmek, dönmek.

evvab

  • (Evb. den) Rücu' eden. Geri dönen.
  • Günahlardan tevbe edip hakkı kabul eden.

evvabin / evvabîn / evvâbin

  • Tevbe edip günahlardan dönenler.
  • Tevbe edip günahtan dönenler.

eyyam-ı kur'aniye

  • Kur'an-ı Kerim'e göre olan günler (...Semavatta herhangi bir kürenin kendi etrafında bir defa dönmesi ile gün; mensub olduğu seyyarenin etrafında bir defa dönmesi ile de senesi meydana gelir. Her yıldızın kendine göre bir günü ve senesi vardır. Meselâ: Şems-üş-şumusun bir günü ellibin sene ve Şi'ra

eyyam-ı şer'iye / eyyâm-ı şer'iye

  • Kur'ân'daki ölçülere uyan günler; gökyüzünde her cismin kendi etrafında dönmesiyle gün, bağlı olduğu sistem etrafında dönmesiyle de yine ona ait sene oluşur. Meselâ Sirius yıldızının bir günü ise bin senedir.

ezmine-i selase / ezmine-i selâse

  • Üç dönem; geçmiş, bugün ve gelecek zaman.

fahrüddeveran

  • Yaşadığı ve kendisinden sonra gelen dönemlerin övünç kaynağı.

fe'fee

  • Dilini "fe" lâfzına döndürmek.

feleğin ters dönmesi

  • Herşeyin tersine dönmesi, dengelerin alt-üst olması.

felek

  • Gök, gök katı, devir.
  • Tâli', baht.
  • Büyük ve dâirevi olan şey.
  • Her gök seyyaresinin gezdiği âlem.
  • Dünyâ, âlem,
  • Bir zilli âlet.
  • Yuvarlak kütük, kızak. (Felek her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten

ferdiyet zamanı

  • Bireysellik dönemi; büyük velîlerin çıktığı zaman.

ferid / ferîd

  • Katılaşmış şey, donmuş nesne. (Farsça)
  • Avcı kuş. (Farsça)

ferid-i devran / ferîd-i devrân

  • Bütün dönemlerin en seçkin kişisi.

fetl

  • Bükmek.
  • Yüz döndürmek.

fetret / فَتْرَتْ

  • Dînî teblîğin insanlara ulaşmadığı dönem.
  • İki dönem arasındaki boşluk zamanı.

fetret devri

  • Karanlık dönem, vahyin kesildiği mânevî buhran zamanı.

fetret-i mutlaka

  • İnsanlara, doğru ile yanlışı ayırt ettirecek hiçbir semâvî dinin hükmetmediği dönem.

fey'

  • Dönmek. Muhârebe bittikten sonra, kâfirlerden zorla veya harp yapılmadan sulh yoluyla alınan mal.

fey-i zeval

  • Güneşin garba doğru dönmesinin başlaması, Güneş tam ortada gibiyken yerde dikili olan şeylerin gölgeleri batıdan doğuya dönüp kısalmakta son bulduğu zamandır. Bundan sonra öğle namazı vakti başlar.

fezz

  • Yalnız şey. Bir kimsenin yalnız kendi başına olması.
  • Udûl.
  • Geri dönmek.
  • Buzağı.
  • Hafif.

fi zamanına / fî zamanına

  • İçinde bulunduğumuz dönemde, zamanda.

filo

  • Birkaç savaş gemisinden mürekkep donanma parçası. Donanmanın bir kısım ve bölüğü.

füsürde / فسرده

  • Donmuş, sertleşmiş. Müncemid. (Farsça)
  • Donuk, solgun. (Farsça)

füsürde dil

  • Kalbi donmuş. Hissiz. Kalbi katılaşmış.

gaşan

  • (Gaşayân) Gönül dönmek.
  • Akıl gidip, bihoş olmak.

gaşemşem

  • Şecaatinden kimseye baş eğmeyen.
  • Başını döndürüp yabana iltifat etmeyen.
  • Zulmedici.
  • Methi istediği gibi yapamamak.

gazi / gâzi

  • Din uğrunda harbeden. Cihadda yaralanmış veya harbetmiş olan kimse. Harpte ordunun başına geçen kumandan. Muzaffer olan ve harpten sağ dönen.
  • Savaşta yaralanan, sağ dönen kimse.
  • Allahü teâlânın dînini yaymak, din, nâmus ve vatanına saldıran düşmanı kovmak için savaştıktan sonra geri dönen müslüman.

genc-i mücehhez

  • Donatılmış iki genç.

gerd

  • Kelimelere eklenir ve "Dönen, dolaşan" anlamlarını verir. Meselâ: Tiz-gerd : Çabuk dönen. (Farsça)

gerdan / gerdân / گردان

  • Dönen, dönücü. Çeviren. (Farsça)
  • Dönen. (Farsça)

gerden

  • Dönen. Dönücü. (Farsça)
  • Boyun. (Farsça)
  • Şeci'. Bahadır. Pehlivan. (Farsça)

gerdiş / گردش

  • Dönme, dönüş. Çevrilme, dolaşma. (Farsça)
  • Dönüş. (Farsça)

gerdiş-i zeman / gerdiş-i zemân

  • Zamânın dönüşü.

gerdun

  • Dünyâ, felek. (Farsça)
  • Dönen, dönücü, devreden, çevrilen. (Farsça)

geşte

  • "Gezmiş, dolaşmış, dönmüş" anlamlarına gelerek birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Ber-geşte : Altüst olmuş. Ser-geşte : Başı dönmüş. (Farsça)

girdab

  • Suların dönerek aktığı tehlikeli yer.
  • Suların dönerek çukurlaştığı yer. (Farsça)
  • Tehlikeli yer. Mühlike. Tehlikeli yer ve zaman. (Farsça)
  • Anafor; suların dönerek çukurlaştığı tehlikeli akıntı yeri.

gıyer

  • Halden hale dönmek.

hacc-ı temettu' / hacc-ı temettû'

  • Hac mevsiminde evvelâ umre için ihrama girilip umre yapıldıktan sonra; aynı mevsimde daha yurda, aile ocağına dönülmeden tekrar ihrama girilerek usulü dairesinde yapılan hacdır. Bunu yapan kimseye "mütemetti" denir.
  • Hac mevsiminde (Şevvâl, Zilkâde, Zilhicce aylarında) önce ömre için niyet edilerek ihrâma girilip ömre yapıldıktan sonra memleketine dönmeyerek, yeniden ihrâma girip hac yapmak. Bu haccı yapana mütemetti hacı denir.

hafire

  • Evvelki hâline ve evvelki yerine dönmek.

hakka rücu

  • Hakka dönmek, yönelmek.

hakv

  • (Çoğulu: Ahkâ-Hukka) Fota. Don.
  • Böğür.

hal-i alem / hal-i âlem

  • İçinde yaşanılan dönem.

hane-i devvar

  • Dâim dönen, devreden hane.
  • Mc: Yıldız.
  • Dönen ev.

hanif / hanîf

  • Sapıklıktan, yanlış inanışlardan Hakk'a, doğruya meyleden, dönen, müslüman. İslâmiyet'ten önce Arabistan'da putlara tapmayıp, hazret-i İbrâhim'in dîni üzerine bulunanlara verilen isim. Çoğulu hunefâ'dır.

hanis

  • Sinen, dönen.

hannas

  • (El-Hannâs) (Hunus. dan) Geri çekilerek veya büzülerek, sinerek fırsat bulunca vesvese vermek için dönüp gelen. Sinsi şeytan. Besmeleyi işitince kaçan, gaflete dalınca musallat olan şeytan.

harac-ı muvazzaf

  • Tar: Arazi üzerine her dönüm başına senevi maktuan muayyen bir miktar meblağ olarak alınacak bir vergidir. Buna "harac-ı vazife" adı da verilir. Bu vergi, zimmete taalluk eder ve araziden yalnız bilfi'l intifa edilmekle değil, intifaa temekkün ile de tahakkuk eder. Binaenaleyh, böyle bir araziyi sah

haras / harâs

  • Hayvanla döndürülen değirmen. (Farsça)

haraş

  • Hayvan ile döndürülen değirmen. (Farsça)

harraka

  • Eskiden düşman gemilerini veya düşman şehirlerini ateşlemek için, yakıcı âletlerle donatılmış olan harp gemisi.

hashase

  • Ateş üzerinde eti pişirip kebap yapmak.
  • Bir şeyi döndürmek.

hasir / hasîr

  • Feri gitmiş, donuklaşmış göz.
  • Hasret çeken. Meramına nail olamayan.
  • Yorulmuş.
  • Açılmış.
  • Zayıf.

hatib-i devr-i zaman / hatib-i devr-i zamân

  • Bulunduğu dönemin hatibi.

havelan / havelân

  • Dönme, dolaşma.
  • Değişme.

havl

  • Güç. Kuvvet.
  • Muhit, etraf.
  • Yıl, sene.
  • Tahavvül, inkılâb.
  • Geçmek.
  • Bir hâlden bir hâle dönmek.
  • Rücu etmek.
  • Sıçramak.
  • Hile.

havle

  • Çok fazla döndürmek veya dönmek.

havr

  • Rücu etmek, dönmek.
  • Eksiltmek, noksan etmek.

haydar-ı kerrar / haydar-ı kerrâr

  • Hz. Ali.
  • Kahramanca döne döne düşmana saldıran.

hayesan

  • Doğru yoldan dönmek, udul etmek.
  • Nefret etmek.

hazil

  • Yüzsüz, alçak, âdi, dönek, kalleş.

hercai / hercaî / hercâî

  • (Hercâyî) Her yerde bulunur, kendine mahsus belirli bir yeri bulunmayan. Serseri, derbeder.
  • Kararsız, sebatsız, vefasız, dönek, mütelevvin.
  • Yanar döner, gelgeç.

hey'

  • Gönül dönmek.
  • Yaramaz gönüllü olmak.
  • Korkak olmak.

hicri kameri sene / hicrî kamerî sene

  • Resûlullah efendimizin hicret ettiği senenin 1 Muharrem gününü (Mîlâdî 16 Temmuz 622 Cumâ gününü) başlangıç olarak alan ve ayın dünyâ etrâfında on iki defâ dönmesini (354-367 güneş günü) bir yıl kabûl eden takvim senesi. Muharremin birinci günü, hicrî kamerî yılbaşıdır.

hicri kameri takvim / hicrî kamerî takvim

  • Peygamber efendimizin Medîne'ye hicret ettiği senenin Muharrem ayının birinci gününü başlangıç olarak alan ve gökteki ayın, dünyâ etrâfında on iki defâ dönmesiyle bir yılı tamamlayan takvim.

hicri şemsi sene / hicrî şemsî sene

  • Resûlullah efendimizin hicret ederek Medîne'ye girdiği Eylül ayının 20'nci Pazartesi günü başlayan ve dünyânın güneş etrâfında bir defâ dönmesini (365,242 güneş gününü) esas alan takvim senesi.

hilafet-i abbasiye / hilâfet-i abbâsiye

  • Abbasi hâlifeliği; Abbasiler dönemi.

hin-i sabavet / hîn-i sabâvet

  • Çocukluk dönemi.

hindeb

  • (Hindebâ-Hindebâe) Hindibâ, gündöndü çiçeği.

hıyre

  • Fersiz ve donuk göz. (Farsça)

hıyre-çeşm

  • Kamaşık ve donuk gözlü. (Farsça)
  • Cesur, atılgan. (Farsça)
  • İnatçı, muannid. (Farsça)
  • Utanmaz, hayâsız, arsız. (Farsça)

hıyre-gi / hıyre-gî

  • Kamaşıklık, donukluk (göz hakkında). Şaşkınlık. (Farsça)

horos

  • Tar: Eskiden İstanbul'da ekmekçi, francalacı ve uncu değirmenlerinde mevcut üst ve alt taşlarının bulunduğu ve etrafından hayvanın döndüğü yere, esnaf arasında verilen addır.

hubb-ısiva / hubb-ısivâ

  • Allahü teâlâdan başka şeylerin sevgisi.Olup nâdim elim çektim hevâdan, Pâk ettim kalbimi hubb-ı sivâdan. Yüzüm dergâhına döndüm ilâhî, Kapundan etme red, bu pür günâhı.

hubne

  • Koltuk altına koyup getirilen şey.
  • Kaftan eteği.
  • Don.

hükumet-i islamiye-i ömeriye / hükûmet-i islâmiye-i ömeriye

  • Hz. Ömer dönemindeki İslâmî hükûmet.

hulf

  • Sözünden dönme.
  • Dönme, aykırılık.

hulf-ül va'd

  • Ahdinden dönmek. Verdiği sözü yerine getirmemek.

hulf-ül vaid / hulf-ül vaîd

  • Va'dedilmiş azabı yapmamak, cezâyı yerine getirmemek. (Cenâb-ı Hak kendine isyan edenlerin, günahta devam edenlerin cehenneme gideceklerini beyan ediyor, tehdid ediyor, vaid ile beyanda bulunuyor. Affetmediği takdirde bu vaidinden dönmesi, aslâ adâletine yakışmaz, muhâldir.)

hulfü'l-va'd

  • Sözünden dönme.

hulfü'l-vaad

  • Verdiği sözden dönme.

hulfül-vaad

  • Sözünden dönme.

hulfülvaad

  • Sözünden dönme.
  • Sözden dönme.

huluk-u azim / huluk-u azîm

  • Çok yüce ve yüksek meziyetlerle yaratılıp donatılmış olma.

hunus

  • Rücu etmek, vazgeçmek, geri dönmek.
  • Örtülü olmak.
  • Tehir etmek, sonraya bırakmak.

hürriyetin başı

  • Meşrûtiyet yönetiminin ilk ilân edildiği dönem.

hürriyetin başında

  • 1908'de Hürriyetin ilân edildiği zamanın ilk döneminde.

hüve'z-zahir / hüve'z-zâhir

  • O Zâhirdir; her şeyin dış yüzlerini çeşitli cihaz ve ürünlerle donatıp ve ince nakışlarla süsleyerek mükemmel ve güzel yaratan ve her şeyde varlık ve birliğinin işaretleri açıkça görünen, Allah'tır.

i'raz / i'râz

  • Yüz çevirmek. Başka tarafa dönmek. İctinab, çekinmek.
  • Yüz çevirme, başka tarafa dönme.

i'tikas

  • Tersine dönme, akislenme.

iade / iâde / اِعَادَه

  • Geri döndürme.

icmad

  • Dondurma, câmidleştirme.

icmad-ı ma / icmad-ı mâ

  • Suyun dondurulması. Suyun buz haline getirilmesi.

ictiyal

  • Doğru yoldan döndürme.

idare / idâre / اداره

  • Devrettirmek. Çekip çevirmek. Döndürmek. Kullanmak. Becermek.
  • Döndürme. (Arapça)
  • Çekip çevirme, yönetme. (Arapça)
  • Devlet dairesi. (Arapça)
  • Yönetim. (Arapça)

idare-i hazıra / idare-i hâzıra

  • İçinde bulunulan dönemdeki yönetim.

idbar

  • Geriye gitmek. Geri dönmek.
  • İşlerin ters gitmesi.
  • Talihsizlik.
  • Bir gezegenin diğer oniki burcun tertibine zıt olarak hareketi. (Asıl tertibe göre gitmesine de ikbal denir.)

ifrağ

  • Dönüştürme.

ihale

  • Bir işi birisinin üzerine bırakmak. Bir hâlden diğer hâle dönmek.
  • Artırma veya eksiltmeye çıkarılan bir işi en münâsib bulunan bir istekliye vermek.
  • Zayıf addetmek.
  • Muhal söz söylemek.

ihcam

  • Bir şeyden korkarak vaz geçme, dönme. cayma. Men olunma.

ihlaf / ihlâf

  • Sözden dönme, yalan söyleme.

ihtinac

  • Meyletme, bir tarafa yönelme, dönme.

ihtiyac-ı zaman

  • Zamanın, dönemin ihtiyacı.

iki imam

  • Her dönemde bulunan ve manevî açıdan önderlik konumunda bulunan iki şahıs.

iki mekteb-i musibetin şehadetnamesi

  • Meşrutiyet ve hürriyet dönemlerine ait musibet sınavının diploması.

ıklab

  • Aksine döndürmek. Tersine çevirmek veya çevrilmek.

iklab / iklâb

  • Tersine çevrilme, çevirmek. Tersine döndürmek.
  • Çevirme, bir halden başka bir hale döndürme.

ıkma'

  • Gelen bir kimseyi geri döndürme.
  • Birisini aşağılama.

ilhad

  • Dinden çıkmak. Dinsizlik. Dinden dönmek. Allahın varlığına, birliğine inanmamak. İmânsızlık.

iltifat / التفات

  • Dönme. (Arapça)
  • İlgi gösterme. (Arapça)
  • Gönül alma. (Arapça)

in'ikas / in'ikâs

  • Bir yere çarpıp geri dönme, aksetme.

in'itaf / in'itâf / انعطاف

  • İki kat olma, bükülme, katlanma.
  • Bir tarafa dönme, temâyül. Meyletme.
  • Bükülme. (Arapça)
  • Dönme. (Arapça)
  • İn'itâf etmek: Çevrilmek, dönmek. (Arapça)

inabe / inâbe

  • Günahları terk ile Hakka dönüş. Hakka tâbi bir mürşide bağlanmak.
  • Günahlardan vazgeçip Hak yola dönmek.
  • Bir mürşidden el alıp yerine geçme.

inangerdan

  • Dizgin çevirme, geri dönme. (Farsça)

inantab

  • Dizgin çevirip dönen. (Farsça)

inayet-i bari / inâyet-i bâri

  • Varlıklardaki organ ve donanımı gayelere uygun yaratan Allah'ın ihsanı, yardımı.

ince donanma

  • Tar: Hafif gemilerden meydana gelen donanma. Bunun yerine "Hafif Donanma" da denilir. Bunların en meşhurları: Uçurma, varna, beş çifteleri, karamürsel, aktarma, üstüaçık, çiftekayığı, brolik, celiyye, çamlıca, kütük, at kayığı, kancabaş, âyaska, işkampaviya, şahtur, çekelve, kırlangıç, firkate, kali

incimad

  • Donma.
  • Donma. Buzlanma. Sertleşme.
  • Donma, katılaşma.

incimad etmek

  • Donmak.

inhiraf / inhirâf / انحراف

  • Doğru yoldan sapma.
  • Dönme.
  • Bozulma. Değişme.
  • Kırıklık.
  • Tecvidde: Harf okunduğu zaman o harfde, dil ucuna veya dil arkasına doğru bir meyli bulunmasına denir. İnhirâf sıfatının harfleri Lâm ve Ra harfleridir. Bunlara Münharif denir.
  • Doğru yoldan sapma, dönme.
  • Sapma. (Arapça)
  • İnhiraf olunmak: Dönülmek. (Arapça)

inkılab / inkılâb / انقلاب

  • Bir halden başka bir hale dönme.
  • Değişim, dönüşüm.
  • İnkılâp, değişme, dönüşme.
  • Devrim. (Arapça)
  • Değişim, dönüşüm. (Arapça)
  • İnkılâb etmek: Dönüşmek. (Arapça)

inkılab ale-l a'kıb / inkılâb ale-l a'kıb

  • Ökçeler üzerine dönmek demektir ki, asker yürüyüşünde olduğu gibi, tam sağdan veya soldan geri dönmektir. İki ökçeyi birden yerinde çevirmek suretiyle inkılâb ale-l a'kıb, ayakları çaprazlaştırdığından yürümeyi imkânsız bırakır. Kur'an'da bu tâbir ya harbde firardan kinaye veya dinde irtidaddan meca

inkılab-ı acibe / inkılâb-ı acibe

  • Acayip, hayret verici köklü değişim, dönüşüm.

inkılab-ı cesim / inkılâb-ı cesîm

  • Büyük inkılâp, köklü dönüşüm.

inkılab-ı hakaik / inkılâb-ı hakaik

  • Hakikatlerin tam zıddına dönmesi (ki, böyle bir şey mümkün değildir.)

inkılab-ı hakikat / inkılâb-ı hakikat

  • Gerçek ve doğrunun değişmesi, zıttına dönüşmesi.

inkılab-ı ilahi / inkılâb-ı ilâhî

  • Allah'ın dilemesiyle olan değişim, dönüşüm.

inkılab-ı sayfi / inkılâb-ı sayfî

  • İlkbaharın bitip, yaz mevsiminin balayışı. Gün dönümü. (21 hazirana rastlar.)

inkılab-ı siyasi / inkılâb-ı siyasî

  • Siyasî değişim, dönüşüm.

inkılabat / inkılâbât

  • Değişimler, dönüşümler.

inkılabat-ı ahval / inkılâbât-ı ahvâl

  • Hâl ve durumların dönüşmesi, değişmesi.

inkılabat-ı dahiliye / inkılâbât-ı dahiliye

  • Dahili inkilâblar, içe ait değişimler ve dönüşümler.

inkılap / inkılâp

  • Değişim, dönüşüm.

inkılap edecek / inkılâp edecek

  • Dönüşecek.

inkılap eden / inkılâp eden

  • Dönüşen.

inkılap etme / inkılâp etme

  • Dönüşme.

inkılap etmek / inkılâp etmek

  • Dönüşmek.

inkılap ettirme / inkılâp ettirme

  • Değiştirme, dönüştürme.

inkılapvari / inkılâpvâri

  • İnkılâba benzer değişim, dönüşüm.

inna lillah ve inna ileyhi raci'un / innâ lillah ve innâ ileyhi râci'ûn

  • Belâ ve musîbet gelince veya kötü bir haber duyunca okunan, Bekara sûresinin; "Biz Allahü teâlânın kullarıyız (vefât ettikten sonra diriltilip yine) O'na döneceğiz" meâlindeki yüz elli altıncı âyet-i kerîmesi.

insıraf

  • Çekilip gitme, çekilme, geri dönme.
  • Gr: İsimlerin kaide ve kurallara göre çekilebilmesi.

intibah

  • Uyanıklık, göz açıklığı. Hassasiyet. Agâh ve münebbih olmak. Hakikatı ve hakkı anlayıp yanlıştan, fenadan dönmek.
  • Sinirlerin uyanması. Uzuvların harekete gelmesi.

intikas / intikâs

  • (Nüks. den) Başaşağı dönme veya düşme.

iptida-yı hürriyet

  • Hürriyetin başlangıcı; II.Meşrutiyetin ilânıyla başlayan dönem.

irca / ircâ

  • İndirme, döndürme.
  • Geri döndürme, bağlama.

irca etme / ircâ etme

  • Döndürme, ilgili yere yöneltme.

irca etmek

  • Geri çevirmek, geri döndürmek.

irca' / ircâ' / ارجاع / اِرْجَاعْ

  • Geri çevirmek, geri döndürmek.
  • Alışverişi faydalı kılmak.
  • Musibet vaktinde Allah'a sığındığını âyet okuyarak ifade etmek.
  • Döndürme.
  • Döndürme, geri çevirme.
  • Eski haline döndürme, çevirme. (Arapça)
  • İrcâ' etmek: Döndürmek, çevirmek. (Arapça)
  • Geri döndürme.

irtica / irticâ / ارتجاع

  • Geri dönmek. Ric'at etmek. Eski hayat tarzına dönmek.
  • Geriye dönme, geri dönücülük, gericilik.
  • Geri dönücülük.
  • Geriye dönüş. (Arapça)
  • Gericilik. (Arapça)

irticakarane / irticakârane / irticâkârâne

  • Geri dönmeyi istercesine.
  • Geri dönercesine.

irtidad / irtidâd

  • Din değiştirmekle mürted olmak. İslâmiyetten çıkarak dinsiz olmak.
  • Geri dönmek.
  • Dinden dönme, İslâm dinini terk ederek başka bir dini seçme.
  • Dinden dönme.
  • Din değiştirme, dinden çıkma, dinden dönme.

irtidadkar / irtidâdkâr

  • Dininden dönen.

ısda'

  • (Sadâ. dan) Yankı. Aks-i sada. Sesin bir yere çarpıp dönmesiyle duyulan ikinci ses.

ısdad

  • Men'etmek, engel olmak, geri döndürmek.

ısdar

  • (Sudur. dan) Çıkarma, çıkarılma, sudur ettirme.
  • Deveyi sudan geri döndürmek.
  • Rücu ettirmek, geri döndürmek, vazgeçirmek.

işkampaviya

  • İtl. Harp gemilerinden asker naklinde kullanılan en büyük filika. İşkampaviya'lar sandal büyüklüğünde, yalnız ondan daha geniş ve yüksekti. Karaya asker sevkiyatında, gemiye erzak ve levâzım alınmasında kullanıldığı gibi eskiden donanmaya su alınacağı zaman su ile doldurulur, diğer bir filika yedeği

ism-i ahir / ism-i âhir

  • Allah'ın her herşeyin sonunu hayırlı ve verimli sonuçlarla donattığını ifade eden ismi.

ism-i camid

  • Katı, donuk isim.

isra'

  • Hızlandırmak. Sür'atlendirmek.
  • Geri döndürmek. Göndermek.

ısrar

  • Bir fikir veya meşru dâvadan dönmemek. Direnmek, sebat etmek. Hayırlı bir hâl üzere sadakatla kalmayı istemek.

istiare-i mekniye

  • (Kapalı istiare) Teşbihin temel unsurlarından yalnız benzetilenle yapılan istiare. Meselâ: Merhum Mehmed Akif'in:Şu karşımızda mahşer kudursa, çıldırsa,Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa,Değil mi ortada bir sine çarpıyor, yılmaz.Cihan yıkılsa, emin ol bu cephe sarsılmaz...beyitlerinde düşman k

istidare

  • (Devr. den) Dönme, dolaşma.
  • Daire biçimine girme, yuvarlak olma.

istidari / istidarî

  • Dönerek ve bir daire meydana getirecek olan.

istidbar

  • (İdbar. dan) Yüz çevirmek. Arka dönmek.
  • Geri geri gitmek.
  • Bir kimsenin peşinden gitmek.

istihale / istihâle / اِسْتِحَالَه

  • Başka bir hâle dönme.

istihale-i latife / istihale-i lâtife

  • Çok ince ve hoş bir şekilde bir halden başka bir hâle geçme; lâtif ve ince dönüşüm.

istikbal / istikbâl / استقبال

  • Karşılama. (Arapça)
  • Gelecek. (Arapça)
  • Kıbleye dönme. (Arapça)
  • İstikbal etmek: Karşılamak. (Arapça)

istilam / istîlâm

  • Selâmlamak. Hac ve umre ibâdetinde Kâbe'yi tavafa (etrâfında dönmeye) başlarken veya tavaf sırasında Hacer-ül-esved (Cennet'ten indirilen taşın) önüne gelindiğinde, elleri namaza durur gibi kaldırıp tekbir, tehlîl getirerek (Allahü ekber, lâilâhe ill allahü vallahü ekber diyerek) onu selâmlamak ve e

istirca' / istircâ'

  • Geri dönmek. Dönmeği arzulamak.
  • Belâ ve musîbet zamânında veya kötü bir haber duyunca "İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci'ûn (Muhakkak ki Allahü teâlânın kullarıyız, vefât ettikten sonra diriltilme ve neşr ile yine O'na döneceğiz) (Bekara sûresi: 156) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuya rak Allahü teâlâya sığınmak.

ıtya'

  • Avdet etmek, dönmek.

ivad

  • İlk işine dönme.
  • Âdet edinme.

iyab

  • Avdet eylemek, geri dönmek.

ıyaf

  • Gönül dönmek.
  • Mütereddit olmak, kararsızlık, tereddüt etmek.
  • Tiksinmek, iğrenmek.

izyan

  • Süslenme, donatılma.

jöntürk

  • Osmanlıların son döneminde yaşayan yenilik sevdalısı gençler.

kadı

  • Tanzimat'a kadar her türlü davaya, Tanzimat ile Medeni Kanun arasındaki dönemde ise yalnız evlenme, boşanma, nafaka, miras davalarına bakan mahkemelerin başkanları.

kahkari / kahkarî

  • Birdenbire geri dönme, aniden arkaya dönme.
  • Geri çekilmekle ilgili, geri dönmekle ilgili.

kahkariye

  • Geri dönme. Rücu'.

kainat-efruz / kâinat-efruz

  • Kâinatı süsleyen, cihanı donatan. (Farsça)

kalb / قلب

  • Değiştirme. (Arapça)
  • Kalb etmek: Dönüştürmek, değiştirmek. (Arapça)

kalb eden

  • Dönüştüren; değiştiren.

kalb ettirmek

  • Dönüştürmek.

kalbetme

  • Dönüştürme.

kalbolma

  • Dönüşme.

kallaş

  • Kalleş. Hileci, dönek.

kameri sene / kamerî sene

  • Ayın yerküresi etrâfında on iki defâ dönmesi esnâsında ortaya çıkan yıl, sene. 354 gün.

kand

  • Şeker, şeker kamışının donmuş suyu.

kanif / kânif

  • Udul eden, dönen, yoldan çıkan.

karis

  • Donmuş, câmid.
  • Pıhtı. Sirke ile pişmiş balık.

kebkebe

  • Yüz üstüne düşürme.
  • Çukur bir yere döne döne düşme.

kebn

  • Kova ağzını iki kat edip dikmek.
  • Udul etmek, dönmek, vazgeçmek.
  • Besili ve semiz olmak.
  • Kaybetmek.

kelil

  • Körleşmiş.
  • Az gören, donuk gören göz. Uzağı veya yakını iyi göremiyen göz. Miyop veya hipermetrop göz.
  • Kesmez olan âlet.
  • Çakal.
  • Yorulmuş kişi, yorgun kimse.

keramet-i gaybiye / kerâmet-i gaybiye

  • İleriye dönük, geleceği haber veren kerâmet.

kerrar

  • Harpte, çekilip tekrar saldırmak. Döne döne saldırmak.

kevr

  • Devretmek, dönmek.
  • Sarık sarmak. Tülbend sarmak.
  • Bir yerde toplanmış olan develer.
  • Çokluk, bolluk, ziyadelik.
  • Mukül dedikleri darı cinsi.

kimya-yı havas

  • Kendinden geçip Allaha tam teslim olmak ve dönmek.

korsan gemisi

  • Deniz hırsızlığı ve korsanlık yapan gemiler. Düşman gemilerini basarak mallarını alan bir devletin donanma gemilerine de aynı ad verilirdi.

kuful

  • (Tekili: Kufl) Kilitler.
  • Seferden veya yolculuktan dönme.

kur'an-ı ezher / kur'ân-ı ezher

  • Parlak Kur'ân (ayrıca burada Kur'ân, insanlığın bütün kabiliyet ve donanımının gelişmesine hitap ettiği için evrensel üniversite anlamında Ezher Üniversitesine benzetilmiş de olabilir.).

küsud

  • Çekilme, vaz geçme. Ric'at. Gayeye varmadan geri dönme.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kutub

  • Önder, rehber; yaşadığı dönemin en büyük mürşidi.

kuvve-i an-il-merkeziye

  • Merkezkaç kuvvet. Cisimlerin kendi mihveri üzerine hareketi zamanında merkezinde hâsıl olan kuvvete denilir. Merkezde dönen bir tekerleğin etrafında yapışık veyahut üstünde taşıdığı cisimlerin etrafa yayılıp dağılmasıyla bu kuvvetin mevcudiyyeti anlaşılır.

lando

  • Üstü önden ve arkadan açılıp kapanır, körüklü, geniş araba nevilerinden biridir. Halk arasında "Landon" şeklinde telâffuz edilen bu araba, fayton ve kupalara nazaran daha ağır ve gösterişli idi. (Fransızca)

lav

  • Yanardağların ve volkanların ağızlarından püskürüp soğuyunca donan madde. (Fransızca)

leclece

  • (Sözde) karasızlık, tereddüt.
  • Lokmayı ağızda döndürmek ve çiğnemek.

left

  • Yüz döndürmek.

levc

  • Ağız içinde lokma veya başka bir şeyi döndürüp çevirme.

ma'kus

  • Tersine dönmüş, aksetmiş, başaşağı çevrilmiş, zıddı.
  • Uğursuz.

maad / maâd / معاد

  • (Meâd) (Avdet. den) Âhiret. Dönülüp gidilecek yer.
  • Dönüş.
  • Ahiret işleri. Uhrevi işler.
  • Dönüp gidilecek yer.
  • Ahiret.
  • Dönüş, geri gidiş.
  • Dünya'dan sonraki hayat.
  • Gaye, amaç, ulaşılacak yer.
  • Dönüş, varış yeri, âhiret.
  • Dönüş yeri. (Arapça)
  • Ahiret. (Arapça)

mahas

  • Udul etmek, dönmek.

mahi-i tarik-ı fetret / mâhi-i tarik-ı fetret

  • Fetret dönemini ortadan kaldıran, yok eden.

mahrek-i senevi / mahrek-i senevî

  • Bir gezegenin bir sene boyunca döndüğü daire, hareket yolu, yıllık yörüngesi.
  • Bir seyyarenin, bağlı olduğu kürenin etrafında dönmesiyle hâsıl olan farazî daire.

mahsur

  • Fersiz göz. Yorulmuş, uzun uzadıya bakmaktan donuklaşmış ve göremez olmuş göz.

makadim

  • (Tekili: Makdem) Geri gelmeler. Dönüp gelmeler.

makdem

  • (Çoğulu: Makadim) (Kudum. dan) Dönüp gelme. Gelme.

makine-i dakika-i bedia-i ilahiye / makine-i dakika-i bedîa-i ilâhiye

  • Benzersiz ve çok ince özelliklerle donanmış İlâhî makine.

maklub

  • (Kalb. den) Altı üstüne çevrilmiş, kalbolunmuş. Ters döndürülmüş. Başka şekle sokulmuş.
  • Harfleri tersinden okunduğu zaman yine aynı olan kelime veya cümle. (Anastas mum satsana cümlesi gibi)

maklubiyet

  • Ters döndürülmüşlük, altı üstüne getirilmişlik. Maklub olma hâli.

makus / mâkûs

  • Tersine dönmüş.

malzeme-i cihadiye-i vahdaniye / malzeme-i cihadiye-i vahdâniye

  • Allah'ın birliği yolunda mücadele için gerekli malzeme, donanım.

manivela

  • Ağır şeyleri çekmek ve kaldırmak için vasıtanın dönen merkezine bir ucu takılıp döndürülen kol.

manzume-i şemsiye

  • Güneş sistemi, güneş ve etrafında dönen seyyâreler topluluğu.

masir / masîr

  • (Çoğulu: Masâyi) (Sayruret. den) Sürüp giden.
  • Karargâh.
  • Suyun aktığı yer.
  • Rücu etmek, dönüp gitmek.
  • Dönüp varılacak yer.

masruf

  • Sarfedilmiş, harcanmış.
  • Çevrilmiş, döndürülmüş.

mazi kıt'ası / mâzi kıt'ası

  • Geçmiş zaman ve dönemler.

meab / meâb

  • Dönülecek yer. Sığınılacak yer. Melce'.
  • Sığınak, dönüş yeri.

mead / meâd / معاد

  • Dönülecek yer; ölümden sonraki yaratılış, haşir.
  • Dönüş yeri. (Arapça)
  • Ahiret. (Arapça)

meal / meâl

  • (Geri dönmek ve rücu eylemek. den) Meydana gelen netice. Mefhum.
  • Mânası. Kısaca mânası.
  • Kaymak.
  • Husul yeri, peyda olunacak yer.
  • Son, sonuç.

mebde ve mead

  • Başlangıç ve dönüş, ruhun dünyaya gelişi ve dönüşü, dünya ve ahiret.

mebde' ve mead / mebde' ve meâd

  • Gelinen ve gidilecek olan yer; insanın dünyaya gelişi ve dönüşü, dünya ve âhiret.

mebde'-i zuhur

  • İlk olarak ortaya çıktığı dönem.

medar / medâr / مدار

  • Sebeb, vesile.
  • Bir şeyin etrafında döneceği nokta. Bir şeyin devredeceği, üzerinde hareket edeceği yer.
  • Gezegenlerin gezerken hareket noktalarının çizdiği dâire. (Dünya, güneş etrafında seyrederken medar-ı senevîsi bir dâireyi andırır.)
  • Bir şeyin döneceği yer, etrafında hareket edilen nokta.
  • Yörünge, gezegenin güneş etrafında dönerken çizdiği daire.
  • Yörünge (Arapça)
  • Dönence. (Arapça)
  • Vesile, vasıta (Arapça)
  • Yardımcı. (Arapça)

medar-ı senevi / medâr-ı senevî

  • Dünyanın güneş etrafında dönerken bir sene içinde çizdiği yörünge.

medaris / medâris

  • Medreseler, okullar; Osmanlı döneminde dinî eğitim veren yüksek öğretim kurumları.

mehyum

  • Şaşmış, hayrette kalmış, şaşırmış.
  • Sevgi ve aşkdan serseme dönmüş.

menat

  • Dönecek yer, merci'.
  • İlişip asacak yer.

mencenun

  • (Çoğulu: Menâcin) Sığırın döndürdüğü dolap.
  • Sığırların çektiği kağnı.

meraci'

  • (Tekili: Merci) Rücu edilecek ve dönülecek yerler.
  • Mürâcaat edilerek başvurulacak kimse veya yerler.

merci / mercî

  • Dönülecek yer.
  • Müracaat olunacak, baş vurulacak yer kimse.
  • Makam, dönülecek yer, başvurulacak yer, kaynak, makam.

merci'

  • Merkez. Kaynak. Baş vurulacak yer. Müracaat edilecek yer. Dönülecek yer. Sığınılacak yer.
  • Söylenen sözün kendine fayda verdiği kimse.

mercu'

  • Geri döndürülmüş olan.

merdud

  • Reddolunmuş. Kabul edilmemiş. Geri döndürülmüş. Kovulmuş. (Namaz kılmayan hâindir, hâinin hükmü merduddur.)

merhaz

  • (Çoğulu: Merâhiz) Don yıkayacak yer.
  • Abdest alacak yer.

mesab

  • Rücu edecek, geri dönecek yer. Kuyu ağzında su çeken kimsenin durduğu yer.
  • Havuz ortası.
  • Suyun biriktiği yer.

mescid-i kıbleteyn

  • Peygamber efendimiz Medîne-i münevverede öğle veya ikindi namazında iken kıblenin Kudüs'ten Kâbe'ye döndürülmesi emrinin geldiği mescid.

mesh-i manevi / mesh-i mânevî

  • Mânevî yönden hayvana dönüşme.

meşihat-ı islamiye dairesi / meşihat-ı islâmiye dairesi

  • Osmanlı döneminde din alanında en yüksek makam olan kurum.

meşrutiyet

  • Başında hükümdar bulunmakla birlikte seçimle belirlenmiş bir yasama meclisine dayanan, yürütmesi denetime açık anayasal idare şekli; Osmanlılarda 1876 anayasasıyla başlayan, 1908 değişikliğiyle devam eden hukukî ve siyasi döneme verilen ad.

metab

  • Tevbe etmek.
  • Rücu etmek, geri dönmek, caymak, vazgeçmek.

metanet

  • Sağlamlık. Kavilik. Sözünden ve kararından dönmemeklik. İnsanın, fikrinde sabır, azminde kavi ve akidesinde rüsuh sahibi olması. (Mukabili zaaf'dır) (Hak, iman ve İslâmiyet uğrunda metanet göstermek, çok kıymetli bir seciyyedir.)

mevlevi-misal / mevlevî-misâl

  • Mevlevîlik tarîkatına mensup olan ve Allah aşkıyla kendi etraflarında dönenler gibi.

mevlevi-vari / mevlevi-vâri / mevlevî-vâri

  • Mevlevî tarikatı mensuplarının cezbe halinde, Allah aşkıyla kendinden geçerek dönmeleri gibi.
  • Mevlevîlik tarikatına mensup kimselerin döndüğü gibi.

mevlevivari / mevlevîvâri / mevlevîvârî

  • Mevlânâ'nın dönerek zikreden müridleri gibi; Mevlevîler gibi dönerek.
  • Dönerek zikreden mevleviler gibi.

mevr

  • Başka te'sirle bir şeyin dalga gibi gidip gelmesi. Çalkanmak.
  • Suyun yeryüzüne yayılması.
  • Hayvanlardan yün almak.
  • Yol, tarik.
  • Toz, gubar.
  • Rücu etmek, döndürmek.

meyd

  • Deprenmek. Sallanmak.
  • Ziyaret etmek.
  • Hareket etmek.
  • Kırağı çalmak.
  • Meyletmek.
  • Neşv ü nemâ bulmak.
  • Başı dönüp midesi bulanmak.

meyelan-ı incimad / meyelân-ı incimad

  • Donma meyli, kabiliyeti.

mihver

  • Dünyanın kuzey ve güneş kutbu arasından geçtiği farz olunan hat, dönen bir şeyin ortasından geçen mil. Düzgün geometrik şekilleri iki eşit kısma ayıran doğru çizgi. Çark ve tekerlek gibi dönen şeylerin ortasından geçen mil. Merkez.
  • Mat: Üzerinde bir müsbet ciheti var farzedilen sonsu

mil

  • İğne gibi ince ve uzun bir âlet.
  • Göze sürme çekecek âlet.
  • Ucu sivri çelik kalem.
  • Sivri dağ tepesi.
  • Bir çarkın, üzerinde döndüğü mihver, eksen.
  • Elektromotordan iş tezgâhına kuvvet nakleden uzun çelik çubuk.
  • Selin bıraktığı en verimli münbit topr

mirken

  • (Çoğulu: Merâkin) Don yıkayacak kap.
  • Küçük leğen.

mu'riz

  • İ'raz eden. Yüz çeviren. Başka tarafa dönen. Ta'riz eden. Dokunaklı konuşan.

mü'tefik

  • Tersine dönen, tersine dönmüş.

muad

  • Geri çevrilmiş, iâde edilmiş, döndürülmüş.

muallakat / muallâkat

  • Asılı, takılı olan şeyler (mânâlar).
  • Câhiliye döneminde meşhur Arap şâirlerinin Kâbe'nin duvarına asılan meşhur şiirleri.

muasır / muâsır

  • Çağdaş, aynı dönemde yaşayan.

muavedet

  • (Avdet. den) Dönüş, geri dönme, avdet etme.
  • Adet edinme.

muavid

  • Geri dönen, avdet eden.

mübeddel-i hakikat

  • Hakikate, gerçeğe dönüşmüş, çevrilmiş.

mücec

  • Eğik ve dönük.

mücehhez / مجهز / مُجَهَّزْ

  • Noksanları tamamlanarak hazırlanmış, lüzumu olan silâh ve sair şeylerle donanmış. Cihazlanmış.
  • Cihazlanmış, donanmış.
  • Cihazlı, donanmış.
  • Donanmış. (Arapça)
  • Donatılan.

mücehhez etmek

  • Donatmak.

mücehhiz

  • (Cihâz. dan) Gerekli cihazları hazırlayan. Techiz eden, donatan.

mücemmed

  • Dondurulmuş.

müctehez

  • (Cihâz. dan) Techiz olunmuş, donatılmış. Tanzim ve tertib olunmuş.

müdabere

  • (Dübr. den) İki kişi birbirine arkalarını dönme.

müdavele

  • Elden ele gezdirme. Alıp verme, devretme.
  • Fikir verme, konuşma.
  • Çevirme, döndürme.

müdavere

  • (Devr. den) Döndürme, tedvir etme.

müdevver

  • (Müdevvere) Yuvarlak, değirmi hâlde olan. Döndürülmüş, tedvir olunmuş.

müdevvir

  • (Devr. den) Döndüren, çeviren, tedvir eden.

mudga

  • Et parçası; embriyo; döllenmiş hücrenin, bütün organlar oluşuncaya kadar geçirdiği dönem.

muhabbet-i acibe / muhabbet-i acîbe

  • Şaşkına döndüren sevgi.

muhassas

  • Tahsis edilmiş; özel olarak donatılmış.

mukallib

  • (Kalb. den) Başka tavra geçiren. Başka hâle değiştiren. Bir başka tarafa döndüren.

mükevvir

  • (Kevr. den) Büken. Kıvıran.
  • Döndüren.

mün'akis

  • Akseden, geri dönmüş, bir yere çarpıp geri gelen.

münaseha

  • Bir şeyi diğerine nakletmek.
  • Döndürmek.
  • Tebdil etmek, değiştirmek.
  • Huk: Bir vârisin, kendine bırakılan mirası alamadan ölmesi.

münavebeten / münâvebeten / مناوبة

  • Dönüşümlü olaram. (Arapça)

müncemid / منجمد / مُنْجَمِدْ

  • Donmuş.
  • Donmuş, katılaşmış.
  • Donmuş, buz hâline gelmiş.
  • Donuk.
  • Donuk. (Arapça)
  • Donuk.

müncemid heves / مُنَْجَمِّدْ هَوَسْ

  • Donmuş heves, arzu.

münhasır / منحصر

  • Dönük, ait, yönelik. (Arapça)

münib

  • Hakk'a yönelen, günahları terk ile hakka dönen. Pişman olup dönen.
  • Kâinattan yüzünü çevirip Bâki-yi Hakiki'ye yönelen.
  • Güzel yağan faydalı yağmur.
  • Bereketli ve verimli bahar.
  • Pişman olup dönen.

münkaleb

  • Rücu etmek, geri dönmek.

munkalib

  • Dönüşmüş, değişmiş.
  • İnkılâb eden. Dönen. Dönmüş. Başka bir şekle ve kılığa girmiş olan. Değişmiş, değişen.

münkalib

  • İnkılab eden. Dönen, dönmüş. Başka bir hale girmiş olan. Değişen.
  • Tersine dönen, değişen.
  • Dönüşen, değişen.

munkalib / منقلب

  • Değişen, dönüşen. (Arapça)
  • Munkalib olmak: Değişmek, dönüşmek. (Arapça)

münkalip

  • Başka bir hâle dönmüş, dönüşmüş.

munsarıf

  • Geri dönen.

munsarif

  • (Sarf. dan) Geri dönen, çekilip giden.
  • Gr: Esre ve tenvin kabul eden isim.

muntazam inkılabat / muntazam inkılâbât

  • Düzenli köklü değişimler, dönüşümler.

müntekis

  • Başaşağı dönen. Tersine yuvarlanan.

murabba

  • Terbiye görmüş.
  • Kaynatıp kıvama geldikten sonra dondurulmuş.
  • Meyve suyu tatlısı. Reçel. Ezme.

murabbayat

  • (Tekili: Murabbâ) Kaynatılıp kıvamına getirildikten sonra dondurulmuş meyve suyu tatlıları.

müracaat / مراجعت

  • (Rücu'. dan) Geri dönmek.
  • Baş vurmak, izin almak için veya bir iş için alâkadarlarla görüşmek.
  • Mütalâa istemek, danışmak.
  • Başvuru. (Arapça)
  • Geri dönüş. (Arapça)
  • Müracaat etmek: (Arapça)
  • Başvurmak. (Arapça)
  • Geri dönmek. (Arapça)

mürecca'

  • Tekrar avdet olunmuş, tekrar geri dönülmüş.

mürteci / mürtecî

  • Geri dönmek isteyen, geri dönen, gerici.
  • İslâmiyet'in pâk ve temiz yolunu bırakarak, câhiliyet devri yoluna ve yaşayışına dönen; gerici, irticâ eden.

mürteci'

  • (Rücu'. dan) Geri dönen, geri dönmek isteyen. İrticâa giden.
  • Her cihetle en yüksek saadet ve selâmete sevkeden İslâmiyete muhalefetle İslâmdan önceki câhiliyet ve ahlâksızlığa dönmek isteyenlerin vasfı.
  • İslâmiyete muhalif olanların; hakikat, İslâmiyet ve iman fedakârlarına, İ

mürted / مُرْتَدْ

  • İrtidad eden. İslâm dininden dönen.
  • Dinden dönen.

mürtedd

  • İslâm dininden dönen kimse.

müsebbitat

  • Uyuşturucu, bayıltıcı, dondurucu ilâçlar.

musırr

  • Direnen. Ayak direyen. Vaz geçmeyen. Sebat eden. Sözünden dönmeyen.

müstakbil

  • İstikbâl eden, karşılayan.
  • Kıbleye dönen.

müstakbilin / müstakbilîn

  • (Tekili: Müstakbil) (Kabl. dan) Karşılayanlar, karşılayıcılar, istikbâl edenler.
  • Kıbleye dönenler.

müstedbir

  • (Dübr. den) Yüz çeviren, arkasını döndüren. İstidbâr eden.

müstehlik evliya / müstehlik evliyâ

  • Nihâyete erdikten, maksada kavuştuktan sonra sebepler âlemine indirilmeyen, geri döndürülmeyen evliyâ. Kalbi hep Allahü teâlâya dönük olup, O'ndan başkası ile meşgul olmayan zâtlar.

mutaf

  • (Tavâf. dan) Etrafında tavaf olunan, dönülen.

müteakis

  • Tersine dönmüş. Birbirine zıd.

müteakkis

  • (Aks. den) Tersine dönen, ma'kus olan.

mütecehhiz

  • (Cihaz. dan) Donanmış, techizatlı. Mücehhez.

mütecemmid

  • (Mütecemmide) Donan, donmuş.

mütecemmil

  • Cemal kesbeden, zinetlenen, süslenen, donanan.

mütecemmilane / mütecemmilâne

  • Süslenerek, donararak, bezenerek. (Farsça)

mütecemmilin / mütecemmilîn

  • (Tekili: Mütecemmil) Süslenenler, bezenenler, donanlar, tecemmül edenler.

müteeddibe

  • Edeplenmiş, edep kurallarıyla donatılmış.

mütehalli

  • (Haly. dan) Süslenmiş, bezenmiş, donanmış.

mütekallib

  • Dönen, değişen. Başka şekil olan.

mütelevvin / متلون

  • Renkten renge giren. Halden hale geçen. Kararsız. Dönek.
  • Renkten renge giren, yanar döner. (Arapça)

mütenavib / متناوب

  • Dönüşümlü. (Arapça)

mütenekkis

  • Ters dönüp başaşağı olan kimse.

müteveccih / متوجه

  • Yönelmiş, dönmüş. Bir yere doğru yola çıkan.
  • Birisine karşı iyi düşünce ve sevgisi olmak. İhsan ve iltifat üzere olmak.
  • Pir-i fâni olmak.
  • Dönük, yönelik. (Arapça)

müteveccihane / müteveccihâne

  • Bir yana dönerek, teveccüh edip yönelerek. (Farsça)

müteveccihen / متوجها

  • Dönük olarak. (Arapça)
  • Bir yere gitmek üzere. (Arapça)

müteveccihin / müteveccihîn

  • (Tekili: Müteveccih) Bir yana dönenler. Teveccüh edip yönelen kimseler.

müvecceh

  • Yüzü bir tarafa döndürülmüş.
  • Uygun. Doğru.
  • Herkesin teveccüh ettiği, makbul, münasib.

müveccih

  • Doğrultan, bir tarafa döndüren.

müzehher

  • Çiçeklenmiş. Çiçeklerle donanmış.

na'ra

  • (Çoğulu: Na'rât) Yüksek sesle uzun uzun bağırma.
  • Tar: Eskiden yangına giderken ve dönerken kalabalık caddelerde, geçitlerde, dönemeçlerde, meydanlarda tulumbacıların içlerinden "naracı" adı verilen birinin bağırması yerinde kullanılır bir tâbirdir. Nâra atmakla yangın münasebetiyle s

nahis

  • Dönmekten dolayı genişlemiş olan makara deliği.

nakil

  • Vazgeçen, cayan, dönen.
  • Çekinen, kaçınan.

nakis

  • Bozan, çözen, üzen veya dağıtan.
  • Rücu eden. Dönen.

nakkaş-ı hakim / nakkaş-ı hakîm

  • Varlıkları sanatlı nakışlarla donatan ve her şeyi hikmetle, yerli yerinde yaratan Allah.

namus-u tahavvül ve tekamül / namus-u tahavvül ve tekâmül

  • Dönüşüm ve mükemmelleşme kanunu, yasası.

naur

  • Kanı durmayan damar.
  • Değirmen kanadı.
  • Döndükçe gıcırdayan dolap.

nazar-ı zahiri / nazar-ı zâhirî

  • Dışa dönük, yüzeysel bakış.

necnece

  • Geriye döndürmek.
  • Engel olmak, men'etmek. Bir nesneyi aşağı getirmek.
  • Zayıf etmek, zayıflatmak.

nefy-i ebed

  • Bir daha dönmemek üzere nefyedip sürme.

nekabet / nekâbet

  • Dönme, vazgeçme, cayma.
  • Yapılan satış sözleşmesinden dönmek, vazgeçmek.

nekahet / نقاهت

  • Hastalıktan sonraki tehlikeli geçiş dönemi. (Arapça)

nekb

  • Musibet ve kedere uğrama.
  • Meyletmek, eğilmek.
  • Udul etmek, vazgeçmek, haktan dönmek.

nekesan

  • Ardına dönmek.

neks

  • Sözünden dönmek.
  • Bozmak. Çözmek.
  • Üzmek.
  • Dağıtmak.
  • Münhal ve muhtel olmak.
  • Başaşağı etmek, ters döndürmek.
  • Aynı hastalığın geri gelmesi.

nesik

  • Düzenli, tertibli, nizamlı
  • Süslü, bezenmiş, donanmış.

netice-i arziye

  • Dünyanın dönmesiyle sebep olduğu sonuçlar.

neverd

  • Dönen, gezen, dolaşan. (Farsça)

nigun

  • Tersine dönmüş, altüst olmuş, başaşağı. (Farsça)
  • Ters, uğursuz, aksi. (Farsça)

nigunbaht

  • Tâlihi ters dönmüş, tâlihsiz, şanssız. (Farsça)

niyazi-i mısri / niyazi-i mısrî

  • (Mi: 1618 - 1694) Malatya'nın Soğanlı köyünde doğdu. Şâir ve tasavvufçu olup Halvetî tarikatının Niyaziye veya Mısriye şubesini kurmuştur. Mısır'da Câmi-ül-Ezher'de tahsil gördü. 1646'da İstanbul'a döndü ve Sokollu Mehmed Paşa Medresesinde irşada başladı. Eserlerinden bazıları şunlardır: Risale-i Ha

nokta-i cevvale / nokta-i cevvâle

  • Dâimî hareket hâlindeki nokta. Dâire şeklinde hızlı dönen bir nokta.

nukbe

  • (Çoğulu: Nukab) Yol.
  • Yırtık, delik.
  • Paçasız don.
  • Levn, renk.
  • Pas.

nüks

  • Hastalığın geri dönmesi, depreşmesi.
  • Geri dönme.

nükub

  • Rücu' etmek, geri dönmek.
  • Udul etmek, ayrılmak.
  • (Tekili: Nekbet) Tâlihsizlikler, şanssızlıklar. Felâketler, musibetler, düşkünlükler.

nükul / nükûl

  • Vazgeçme, geri dönme, cayma.
  • Dönme, cayma, vazgeçme; bir malı satın aldıktan sonra vazgeçerek satıcıya geri verme.

nükus

  • Ardına dönmek.

pa-came / pâ-câme

  • Şalvar, don, çakşır. Pijama. (Farsça)

perde-i cümud

  • Donuk, katı perde.
  • Donmuş, katı perde.
  • Mc: Alem, tabiat.
  • Akıl ve hissiyatı kendisi ile meşgul edip, dini ve ulvi hakikatlardan ayıran, gaflet veren perde.

perde-i cumud-u tabiat / perde-i cumûd-u tabiat

  • Tabiatın donuk ve cansız perdesi.
  • Tabiatın donuk, cansız perdesi.

perende

  • Uçan, uçucu. (Farsça)
  • Av kuşu. (Farsça)
  • Çark gibi dönerek atılan takla. (Farsça)

pervane / pervâne

  • Fırıldak çark. (Farsça)
  • Geceleri ışığın etrafında dönen küçük kelebek. (Farsça)
  • Haberci, kılavuz. (Farsça)
  • Işık etrafında dönen küçük kelebek.

peyk

  • Bir şeyin etrafında, ona tabi olarak dönen. Seyyare. (Farsça)
  • Haber ve mektup getirip götüren. (Farsça)

peyk-i felek

  • Ay. Dünyanın etrafında dönen ay. Dünyanın peyki.

pira

  • Süsleyici, düzenleyici, donatıcı. (Farsça)

piraste

  • Tertibedilmiş, düzenlenmiş donatılmış, süslü. Pirastegî . f. Düzen, intizam. (Farsça)

pirayende

  • Süsleyici, donatıcı. (Farsça)

raci / râci

  • (Bak: râci') (Arapça)
  • Raci olmak: Ait olmak, dönük olmak, yönelik olmak. (Arapça)
  • Geri dönen, bağlanan.
  • Geri dönen.
  • Dokunan, ilgisi bulunan.
  • Geri dönen.

raci olmak / râci olmak

  • Ait olmak, dönük olmak.

raci' / râci' / راجع / رَاجِعْ

  • (Rücu. dan) Geri dönen, ric'at eden.
  • Dair, aid, alâkası olan, dokunur olan, müteallik.
  • Gr: Bir şahıstan kinaye olan zamir.
  • Hakkında. (Arapça)
  • Dönen. (Arapça)
  • Geri dönen.

radd / râdd

  • (Redd. den) Geri döndüren, reddeden, geri bırakan.

rakis

  • Yol gösteren, kılavuz.
  • Harman yerinde harmanı döğerken öküzün dönmesi.

raks-ı mükerrer

  • Tekrar tekrar yapılan raks. Döne döne oynama.

ranin

  • Pantolon. şalvar. Don. (Farsça)

re'ree

  • Gözü tez tez döndürmek.
  • Koyun çağırmak.

rec'

  • Geri döndürmek.
  • Döndürülmek.
  • Yağmur.
  • Menfaat, fayda.
  • Rücu' etmek veya ettirmek.

rec'a

  • Geri gelme, dönüş.
  • Öldükten sonra tekrar diriliş.

reca

  • Dönüş.

redd

  • Geri döndürmek, kabul etmemek, çevirmek, def etmek.
  • Bir şeyin karşılığını icra etmek.
  • Sözü selâset ve talâkatla eda edemeyip harfleri geri çevirerek konuşmağa sebep olan dilin tutukluğuna denir.
  • Cerhetmek.
  • Kötü ve fena şey.

reks

  • (Rekkese) Geri döndürmek, çevirmek, tepesi aşağı etmek.

reml

  • Hac ibâdeti yerine getirilirken, tavâfın (Kâbe'nin etrâfında dönmenin) ilk üçünde, erkeklerin kısa adımlarla, omuzları silkerek, çalımlı yürümeleri.

rey'

  • Arpa, buğday, tahıl.
  • Rücu', geri dönme, avdet.
  • Ziyade, çok.

ric'at / رجعت

  • Geri dönme, vazgeçme.
  • Erkeğin, boşadığı kadını, iddet süresi bitmeden tekrar nikahlaması.
  • Geri dönme, çekilme, kaçma, vazgeçme.
  • Geri dönüş. (Arapça)
  • Geri çekilme. (Arapça)

ric'i / ric'î

  • Geri dönmeye ait ve mensub.
  • Üç talakla boşanmamış kadın. Tekrar kocasına dönmesi mümkün olan. Buna talak-ı ric'î denir.

ric'i talak / ric'î talâk

  • Geri dönülebilen talâk (boşanma). Zevceye yaklaştıktan sonra sarîh (açık) veya işâretle, üç adedine veya bir ivâza (bedele, karşılığa) bağlı olmaksızın ve beynûnete yâni ayrılığa delâlet eden (gösteren) bir sıfatla sıfatlanmamış ve bir şeye teşbîh ed ilmemiş (benzetilmemiş), gerek sarîh (açık) lafız

ricat

  • Geri dönme, kaçma.

riddet

  • İslâm dininden dönme. İrtidad.
  • Doğumdan evvel davarın memesinin süt ile dolu olması.

rücu / rücû / رجوع

  • Geri dönme.
  • Geri dönme.
  • Dönme, dönüş.
  • Geri dönme. (Arapça)

rücu etmek

  • Dönmek.

rücu' / rücû' / رُجُوعْ

  • Geri dönme, vazgeçme, cayma. Sözünden dönme.
  • Edb: Bir fikri daha kuvvetli anlatmak için söylenilen sözden caymış gibi görünmek.
  • Geri dönme, cayma, fikrini değiştirme.
  • Dönme, yönelme.
  • Tasavvufta en yüksek mertebeye ulaşmış olan bir velînin tekrar geri insanlar arasına dönmesi.
  • Geri dönme.

ruda'

  • Hastalığın insana yine dönmesi.
  • Gövde ve beden ağrısının her birisi.

rugerdan

  • Yüz döndüren, yüz çeviren. (Farsça)

sadare

  • Rücu etmek, geri dönmek.
  • Doğmak.

safha

  • Devre, dönem.

şahm

  • Etler arasında bulunan yağ, iç yağı. Don yağı.

sahsah

  • Döndürmek.
  • Evin ortası.

şahsiyet devrinin yadigarı / şahsiyet devrinin yadigârı

  • Asil kişilerin yaşadığı dönemin hatırası.

sahv

  • Ayılma, ayıklık, aklı başında olmak.
  • Hastanın iyileşmesi.
  • Tas: Kendinden geçme hâlinin sona ermesi, his âlemine tekrar dönmek.
  • Uyanıklık.

sak'

  • Horozun ötmesi. Bir kimseye vurmak.
  • Udul etmek, geri dönmek, vazgeçmek.

salahaddin-i eyyubi / salahaddin-i eyyubî

  • (Doğumu: Hi: 532, Mi: 1137) Ehl-i Salib zihniyetinin İslâm dünyasına açtığı Haçlı seferlerini maddeten durduran şarkın en kahraman kumandanlarından ve sultanlarından olan bu zât hakkında bir Avrupalı tarihçi: "İslâmın en saf kahramanı" diye bahseder.Düşmanın çokluğundan bahsederek geri dönmek isteye

sathiyet-i arz ve deveran-ı şems

  • Yeryüzünün düz oluşu ve güneşin dünya etrafında dönmesi.

şavt

  • Hac esnâsında sa'y denen vazîfeyi yaparken, Safâ'dan Merve'ye ve Merve'den Safâ'ya her bir geliş ve tavaf yaparken Kâbe'nin Hacer-ül esved köşesinden başlayan ve başlanılan yere gelince sona eren her bir dönüş.

sayruret

  • (Sayr. dan) Bir hâlden diğer hâle intikal etmek. Bir şeyin bir şeye dönmesi.
  • Olmak, edilmek.
  • Vücud, kevn.

şehr-i ayin / şehr-i âyin

  • (Şehrâyin) Şenlik. Büyük hâkimiyet ve kuvvete ait sürur, sevinç, donanma. (İslâmda ilk şehr-i âyin Hz. Peygamber Efendimiz hicret sureti ile Medine'ye vâsıl olunca yapıldı.) (Farsça)

sekr-aver / sekr-âver

  • Sarhoş eden, sarhoşluk veren, baş döndüren. (Farsça)

selef-i müçtehidin / selef-i müçtehidîn

  • Âyet ve hadisler başta olmak üzere dinî delillerden hüküm çıkarma bilgi ve kâbiliyetine sahip olan İslâmın ilk dönemlerinde yaşamış İslâm âlimleri.

sema

  • İşitme.
  • Mevlevî âyin dönüşü.

sema'

  • İşitmek, kulakla dinlemek.
  • Mevlevilerin zikir esnasındaki dönüşleri.

şems-üş şümus

  • Güneşlerin güneşi. En büyük güneş. Çok seyyarelerin, etrafında döndüğü en büyük bir yıldız.

şemsi sene / şemsî sene

  • Güneş senesi. Yer küresinin güneş etrâfında bir devir yaptığı (bir kere döndüğü) sene. 365.242 vasatî güneş günü.

sene-i devriye

  • Yıldönümü.

senn

  • Zırh çıkarmak.
  • Halinden döndürmek.
  • Koymak.
  • Keskinleştirmek.
  • Tasvir etmek.
  • Dökmek.

serafil

  • (Çoğulu: Serâfilât) Şalvar. Don.

seravil

  • (Çoğulu: Serâvilât) İç donu.
  • Şalvar.

serdengeçti

  • Tar: Akıncılardan düşman ordusu içine dalmak veya muhasara altına alınan bir kaleye girmek için fedai yazılan kimseler. Bunlara ellerinde kınlarından sıyrılmış kılıçlarla bu tehlikeli işlere atıldıkları için "dalkılıç" da denilirdi. Düşman ordusuna dalacak veya kaleye girecek olanların dönmelerinden

şerec

  • (Çoğulu: Şüruc) Donyağı.

sergerdan

  • Başı dönmüş.
  • Başı dönmüş, şaşkın. Hayran. (Farsça)

sergeşte

  • Sersem. Başı dönmüş. Avâre ve mütehayyir olan. Hayrette kalmış. (Farsça)

serma-dide

  • Çok üşümüş. Donmuş. (Farsça)

sermest

  • Başı dönmüş, kendinden geçmiş. (Farsça)
  • Başı dönmüş, kendinden geçmiş.

sernigun / sernigûn

  • Baş aşağı olmuş. (Farsça)
  • Tersine dönmüş. (Farsça)
  • Bahtsız. (Farsça)

sevel

  • Koyunlarda olan bir hastalıktır. Hasta koyun sürüye uymaz, otlak yerinde döner durur.

sevla'

  • Sürüye uymayıp otlakta dönüp duran hasta veya delirmiş koyun. (Müz: Esvel)

seyehan

  • Gezi, seyahat.
  • Gölgenin güneşle birlikte dönmesi.

seyr-i anillah-i billah / seyr-i anillah-i billâh

  • Yüksek bilgilerden, aşağı bilgilere inme. Tasavvufta nihâyete (maksada) ulaşan velînin geri dönmesi ve mahlûkları bilmeğe kadar inmesi.

seyr-i fil-eşya / seyr-i fil-eşyâ

  • Tasavvufta nihâyete kavuşan bir velînin geri döndükten sonra daha önce unutmuş olduğu eşyânın bütün bilgilerine yeniden sâhib olması.

seyyiat-ı sabıka

  • Geçmiş dönemlerde işlenen kötülük ve günahlar.

sıfır

  • Hiç. Olmayan bir şeyin ismi.
  • Hiç bir sayı olmamak.
  • Müsbetle menfi ortası, eksi ile artının arası.
  • Fiz: Suyun donma derecesi.

silab

  • (Çoğulu: Sülüb) Kara mâtem donu.

sima'

  • Dinlemek, kulak vermek. İşitmek.
  • Çalgı dinlemek.
  • Herkesin işitmesi istenilen güzel zikir ve sözler.
  • Mevlevilerin ve sair dervişlerin "ney" veya "def" ile berâber ilâhi okuyarak raksları ve nağme terennüm etmeleri, dönmeleri.

şirket-i maneviye-i uhreviye / şirket-i mâneviye-i uhreviye

  • Âhirete dönük manevî şirket, ortaklık.

sömestr

  • Okullarda bir ders yılının ayrıldığı iki dönemin herbiri. (Fransızca)

sü'b

  • Akıl geri gelmek.
  • Gittikten sonra yine eski yerine dönmek, mekânına gelmek.

sure-i mekkiye / sûre-i mekkiye

  • Mekke döneminde nâzil olan, inen sûre.

süvba'

  • Gittikten sonra yine dönmek.

süyuti / süyûtî

  • Osmanlı dönemi medreselerinde okutulan tefsir metodu ile ilgili imam Suyûtî'nin "el-itkân fî ulûmi'l-Kur'ân" adlı eseri.

taaddüd-ü enbiya

  • Aynı dönemde birden fazla peygamberin olması.

taarr

  • Ari olmak, temiz ve pâk olmak, beri olmak. Döşeğinde dönüp ızdırap çekmek.

taavvüd

  • (Âdet. den) Âdet edinmek.
  • Geri dönmek.

tabut

  • (Çoğulu: Tevâbit) Sandık.
  • Ölü nakline mahsus sandık.
  • Dönüp dolaşıp gelinecek merci-i küll.
  • Hz. Musa Aleyhisselâm'a inen evâmir-i aşerenin konulduğu sandık.
  • Su kovası.

tagayyür

  • Başkalaşma, dönüşme.

tağyir ve tebdil eden

  • Değiştirip dönüştüren.

tahaccür

  • Taşlaşmak. Taş kesilmek. Donup kalmak.

tahalli

  • (Halâvet. den) Kendi kendini donatmak. Süslenmek.

tahavvül

  • (Hâl. den) Birinden diğerine geçmek. Tebdil olunmak, değişmek. Dönmek. Bir hâlden başka bir hâle geçmek.

tahavvül etmek

  • Değişmek, dönüşmek.

tahavvül-ü esnaf

  • Sınıfların, çeşitlerin dönüşümü.

tahavvülat-ı garibe

  • Tuhaf, hayret verici dönüşümler.

tahavvülat-ı zerrat / tahavvülât-ı zerrât

  • Atomların değişim, dönüşüm ve hareketleri.

tahliye

  • (Haly. den) Süslemek. Donatmak. Donatılmak.
  • Tatlılandırmak.
  • Kim: Bir madde içine hassasını veya kokusunu değiştirmek için şeker, baharat ve benzeri gibi şeyleri katmak.
  • Serbest bırakılma.
  • (تحليه) Tezyin; güzel özelliklerle donatmak, süslemek.
  • (تخليه) Tenzih; noksanlardan uzak tutma.

tahvil / تحویل

  • Bir halden başka bir hale getirmek. Değiştirmek.
  • Döndürmek.
  • Faizli borç senedi.
  • Dönüşme, dönüştürme.
  • Değiştirme. (Arapça)
  • Borç senedi. (Arapça)
  • Tahvil edilmek: (Arapça)
  • Değiştirilmek, dönüştürülmek. (Arapça)
  • Teslim edilmek. (Arapça)
  • Tahvil etmek: (Arapça)
  • Değiştirmek. (Arapça)
  • Teslim etmek. (Arapça)

tahvir

  • Rücu ettirmek, döndürmek.
  • Ağartmak, beyazlatmak, tebyiz.

takallüb

  • Bir taraftan diğer tarafa dönmek.
  • Bir halden başka bir hale değişmek.
  • Başka kalıba girmek.
  • Çevrilme; dönüşme.
  • Çevrilme, dönüşme.

taklib

  • (Çoğulu: Taklibât) (Kalb. dan) Döndürme, çevirme.
  • Bir şeyin kalıp ve şeklini değiştirme.

takris

  • Soğutmak.
  • Dondurmak.

talak-ı bayin / talâk-ı bâyin

  • Zevcenin iddet müddeti (üç temizlenme vakti) bitmeden tekrar kocasına dönmehakkı bulunmayan talâk.

talak-ı ric'i / talâk-ı ric'î

  • Erkeğin karısını boşadıktan sonra tekrar karısına dönmesini mümkün kılan boşanma şekli.
  • Geri dönülebilen talâk. Zevceye yaklaştıktan sonra, sarîh (açık) veya işâretle, üç adedine veya bir ivaza (bedele, karşılığa) bağlı olmaksızın ve beynûnete yâni ayrılığa delâlet eden (gösteren) bir sıfatla sıfatlanmamış ve bir şeye teşbîh edilmemiş (benzetilmemiş), gerek sarîh (açık), gerekse talâk-

tasaddi

  • Bir işe başlamak.
  • Taarruz etmek.
  • Yüz döndürmek.
  • Tesadüf etmek.
  • Vuku bulmak.

tatavvüf

  • Ziyaret etmek.
  • Dönmek.

tavaf / tavâf / طواف

  • Etrafında dönme. (Arapça)
  • Tavâf etmek: Etrafında dönmek. (Arapça)

tavf

  • Dönmek.
  • Fırat Nehri gibi sularda üstüne binilen vasıta.

te'tee

  • Söylerken dilini, "tâ" lâfzına döndürmek.

te'vil

  • (Tef'il veznindendir) Bir nesneye redd ve irca' etmek. Döndürmek. Te'vil kelimesi, bazı müfessirlere göre, rücu' mânasına olan "Evl: " den alınmıştır. Müfessirlerce: Bir âyet-i kerimenin mânasını bir nesneye irca' ile beyan etmektir. Bazılarınca da (Evvel: ) lâfzından alınmış olup kelâmı evveline sa

teakküs

  • (Aks. den) Tersine dönme.

tebdil / tebdîl / تبدیل

  • Değiştirme, dönüştürme, değişiklik. (Arapça)
  • Tebdîl edilmek: Değiştirilmek, dönüştürülmek. (Arapça)
  • Tebdîl etmek: Değiştirmek, dönüştürmek. (Arapça)
  • Tebdîl olmak: Dönüşmek. (Arapça)

tebdil ve tahvil

  • Değiştirme ve başka hale dönüştürme.

tebdilen / tebdîlen / تبدیلا

  • Değiştirerek, dönüştürerek. (Arapça)
  • Değiştirilerek, dönüştürülerek. (Arapça)

tebellür

  • Billurlaşmak. Parlak, şekilli olup ve donup katılaşmak.
  • Açığa çıkmak. Meydana çıkmak.

tebric

  • Dışarı çıkarmak.
  • Hâlinden döndürmek.

tecemmüd

  • Donma.
  • Donma. Sertleşme. Katılaşma.
  • Donma, katılaşma.

tecemmüdat / tecemmüdât

  • (Tekili: Tecemmüd) Sertleşmeler, katılaşıp donmuş şeyler.

techiz / techîz

  • Donatma. Gereken şeyleri tamamlama. Cihazlanma.
  • Fık: Cenazenin yıkanmasından defnetmeğe kadar yapılması lâzım gelen şeyler ve bunları tedarik etme.
  • Donatma, hazırlama.
  • Donatma, cihazlandırma.
  • Gerekli şeyleri tamamlama, donatım.

teçhiz

  • Donatma.

techiz / techîz / تجهيز

  • Donatım. (Arapça)
  • Techîz edilmek: Donatılmak. (Arapça)
  • Techîz etmek: Donatmak. (Arapça)

teçhiz edilen

  • Cihazlanan, donanan.

teçhiz etme

  • Cihazlanma, donanma.

teçhiz etmek

  • Donatmak, cihazları takmak.

techizat / techizât

  • Techizler, donatmalar.
  • Donanım.
  • (Tekili: Techiz) Donatım.

teçhizat

  • Cihazlar, donanım.

techizat / techîzât / تجهيزات

  • Donatım. (Arapça)

techizat-ı askeriye / techizât-ı askeriye

  • Askerî donanım.
  • Askerî teçhizat, askerî donatım.

teçhizat-ı askeriye

  • Askeri donanım.

teçhizat-ı harika

  • Hayranlık veren cihazlar, donanımlar.

teçhizat-ı hayatiye

  • Hayatta kalmak için gerekli teçhizat, donanımlar.

tecmid

  • Dondurma, dondurulma.

tecri / tecrî

  • "Döner, akıp gider".

tedebbür

  • Bir şeyin sonunu düşünmek, tefekkür etmek. Müdebbir olmak, tedbirli olmak.
  • Arkasını dönmek.

tedehdüh

  • Dönmek.

tedvim

  • Teskin etmek, sâkinleştirmek.
  • Kuşun, uçarken dönüp deverân etmesi.
  • Dili ağızda döndürmek.
  • Tatmak.

tedvir / tedvîr / تدویر / تَدْو۪يرْ

  • Devrettirmek, döndürmek. Çevirmek.
  • İdare etmek, yönetmek.
  • Daire şekline sokmak.
  • Edb: Bir mısradaki kelimelerin yerini değiştirmekle veznin ve mânanın bozulmamasıdır.
  • Kur'an-ı Kerim kıraatında: Tahkik ile hadr ortasında bir okuma usulüdür. Her iki yönde meşru m
  • İdare etmek, yönetmek, döndürmek, çevirmek, devrettirmek. Kur'ân kırâetinde orta süratle okuma tarzı.
  • Döndürme, yönetme.
  • Döndürme. (Arapça)
  • İdare etme. (Arapça)
  • İdare etme, döndürme.

tedvir-ül menzil

  • Menzilleri çevirmek, döndürmek, idare etmek.
  • Ev idaresi.

tefettü'

  • Rücu etmek, geri dönmek, vazgeçmek.

tefie

  • Eğilmek.
  • Rücu etmek, geri dönmek.

tegayyür

  • Dönüşüm, değişim.
  • Başkalaşma, dönüşme.

tehavvül

  • Dönüşme.

tehazül

  • Muhârebeden kaçıp geri dönme.

tekalib

  • (Tekili: Taklib) Döndürmeler, çevirmeler. İçi dışa çevirmeler.

telebbüt

  • Muztarib olmak, acı çekmek.
  • Dönmek.

telemmüz

  • Tatmak.
  • Yemek.
  • Dili ağızda döndürüp yemek kırıntısı aramak.

televvün / تلون

  • (Levn. den) (Çoğulu: Televvünât) Renkten renge girme. Renk değiştirme.
  • Döneklik, kararsızlık.
  • Yanardönerlik. (Arapça)

tema'ur

  • Mütegayyer olmak, değişmek.
  • Rengi donuk olmak.
  • Saç dökülmek.

temettu' hac

  • Hac günlerinden önce umre için ihrâma girip ve bu umre yapıldıktan sonra memleketine dönmeden, tekrar ihrâma girerek yapılan hac. Hacc-ı Temettû'.

tenavüb / tenâvüb / تناوب

  • Dönüşüm. (Arapça)

tenban / tenbân / تنبان

  • Don, iç donu. (Farsça)
  • Don. (Farsça)

tenekkus

  • Rücu' etmek, geri dönmek.

tenkib

  • Dönmek veya döndürmek.

teracu'

  • (Rücu. dan) Bir yere veya bir kimseye dönme.
  • Birinden ayrılma.
  • Dönme, vazgeçme.

terci' / tercî'

  • (Rücu'. dan) Geri döndürme, geri çevirme.
  • Sesini yükseltmek.
  • Geri çevirme, döndürme. Sesi yükseltip alçaltarak ve tekrarlayarak okuma.

terciat / terciât

  • (Tekili: Terci') Döndürmeler, geri çevirmeler.

terkis

  • (Raks. dan) Oynatma, raksettirme.
  • Döndürmek.

tesahsu'

  • Döndürmek.

teşbih-i ma'kus / teşbîh-i ma'kûs

  • Tersine dönmüş benzetme, benzeyenle benzetilenin yer değiştirmesi.

teşe'üm

  • Kötüye yorma. Uğursuz sayma. Bu anlayış dinimizde men edilmiştir.
  • Sola dönme.
  • Sola yatma.

tesennün

  • Halinden dönmek.
  • Üzerinden yıl geçmek.
  • Yaşlı olmak, yaşlanmak, ihtiyarlamak.
  • (Sinn. den) Diş çıkarma.

teservül

  • Don giymek.

teslih

  • Silâhlandırma. Silâh ile donatma.

tevbe

  • Pişmanlık duyarak günahtan dönüş.

tevbe etme

  • Pişmanlık duyarak günahtan dönme.

tevbe-i nasuh

  • Sâdık tevbe. Nasuh tevbesi. Rücu' ettiği günaha bir daha dönmemek veya tevbe eylediği günahı bir daha yapmamak için kasd ve niyet etmek ve bunda tam kararlı olmak.

tevcih

  • Döndürmek, yöneltmek.
  • Tefsir etmek.
  • Birisini bir tarafa göndermek.
  • Rütbe vermek.
  • Bir kimseye söz atmak.
  • Edb: İki zıd mânaya gelebilen ve birbirinin zıddı mânada söz kullanmak.

teveccüh / توجه

  • Bir şeye doğru yönelme, bir tarafa dönme. Çevrilme.
  • Mânen üzerine düşme.
  • Ait olmak.
  • Hoşlanmak.
  • Sevgi, alâka.
  • Yönelme, dönme. (Arapça)
  • İlgi gösterme. (Arapça)
  • Teveccüh etmek: (Arapça)
  • Yönelmek, dönmek. (Arapça)
  • İlgi göstermek. (Arapça)
  • Düşmek. (Arapça)

tevella

  • (Tevelli) Birisini dost edinme.
  • Bir işi üzerine alma.
  • Dönme, yönelme, i'raz etme.
  • Ehl-i Beyt'e tam sevgi.
  • Akrabalık. Karabet. Yakınlık beslemek.

tevhid-i medaris / tevhid-i medâris

  • Medreselerin, okulların birleştirilmesi; Osmanlı döneminde dinî ilimlerin tahsil edildiği eğitim kurumlarının bir araya getirilmesi.

tevkifi / tevkifî

  • Şeriatın belirlediği ve dondurduğu hüküm.

tevliyet

  • Bir vakfın işlerine bakma vazifesi. Mütevellilik.
  • Yüz çevirme, yüz döndürme.
  • Fık: Sâhib olunan malı peşin değeri ile başkasına tevcih etme.

tezayug

  • Meyledişmek, haktan dönmek.

tezenduk

  • Zındıklaşma. Hak yolundan dönme. Kâfir olmak.

tezlim

  • Beraber etmek.
  • Yumuşatmak.
  • Değirmen döndürmek.

tezyin

  • Süslemek. Bezemek. Donatmak.
  • Süslemek, donatmak.

tıraz

  • " Süsleyen, donatan" anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Şükufe-tıraz : Çiçek süsleyen. (Farsça)

tırazende

  • Süsleyen, donatan, süsleyici. (Farsça)

tübban

  • Güreşçilerin donu.

tünban

  • Don, iç donu. (Farsça)

udul

  • Yoldan çıkma, dönme, sapma.
  • Vazgeçme.
  • (Tekili: Âdil) Âdiller, âdil olanlar.
  • Dönme, vazgeçme.

ültimatom

  • (Oltimatom) Kat'i ve dönülmez söz. Son söz. (Fransızca)
  • Bir devletin başka bir devlete verdiği ihtar. (Fransızca)

ulum-u medaris / ulûm-u medaris

  • Medreselerin ilimleri; Osmanlı döneminde dinî ilimlerin tahsil edildiği yüksek eğitim kurumlarında ders verilen ilimler.

üslub-u hakim / üslub-u hakîm

  • Edebî san'atlardan biridir. Sorulan bir suale, soranın halini nazara alarak başka bir sual gibi telâkki edip, ona göre cevab vermek demektir. Meselâ : Bazı Ashab Resulüllah'a (A.S.M.) hilâlin ince başlayıp, kalınlaşarak bedr şekline gelip, sonra yine başladığı şekle dönmesinin sebebini sordular. Bun

usmur

  • (Çoğulu: Asâmir) Döndükçe suyu çıkarıp döken dolap gözleri.

vajgun

  • (Vâjgune) Ters, tersine dönmüş. Uğursuz. (Farsça)

vakt-i tecrübe

  • Deneme vakti, imtihan dönemi.

vasiyle / vasîyle

  • Cahiliye döneminde bir koyun dişi doğurursa yavru sahibinin, erkek doğurursa ilâhlarının olurdu. Koyun dişi ve erkek yavru doğurduğu takdirde dişi yüzünden erkek yavru da kurban edilmezdi. Buna vasîyle denirdi.

vazife-i devriye

  • Dönme görevi.

yahbeste / یخ بسته

  • Buz tutmuş, donmuş, buz bağlamış.
  • Buzlanmış, donmuş. (Farsça)

yahçe

  • Donmuş yağmur taneleri, dolu taneleri. (Farsça)

yunani / yunanî

  • Eski Yunanlılar döneminde çeşitli varlıklara ve tabiat olaylarına ilâhlık veren bâtıl dinlere mensup olan.

zaman-ı cahiliye

  • Cahiliye dönemi.

zaman-ı cahiliyet

  • İslâmdan önceki küfür ve cehalet zamanı, dönemi.

zaman-ı fetret

  • İnsanlara peygamber gönderilmeyen mânevî buhran dönemi.

zaman-ı hal / zaman-ı hâl

  • İçinde bulunulan zaman dilimi (Peygamber Efendimizin (a.s.m.) yaşadığı dönem.

zaman-ı istibdat

  • Baskı, zulüm dönemi.

zaman-ı meşrutiyet

  • Meşrutiyet dönemi.

zaman-ı rücu'

  • Huk: Cayma tazminatı. Vadinden dönme tazminatı.

zaman-ı saadet / zaman-ı saâdet

  • Saadet zamanı, Peygamber Efendimizin (a.s.m.) yaşadığı dönem olan asr-ı saadet dönemi.

zaman-ı sahabe / zaman-ı sahâbe

  • Sahabelerin yaşadığı dönem.

zaman-ı tereddüt ve evham

  • İnsanların şüpheye düştüğü ve kuruntulara kapıldığı dönem.

zamanın abdülkadiri

  • Yaşadığı dönemin Abdülkadir-i Geylânîsi olan.

zarr

  • Soğuktan dolayı suyun donması.

zemheri

  • Karakış dönümünden (12 Aralıktan) 31 Ocağa kadar olan şiddetli soğuk devresi.

zemherir / zemherîr

  • 22 Aralık'tan 31 Ocak'a kadar olan şiddetli kış dönemi. Şiddetli ve yakıcı soğuk.

zeval

  • Zâil olma, sona erme.
  • Gitmek. Yerinden ayrılıp gitmek.
  • Güneşin tam ortada gibi, baş ucunda bulunduğu zaman.
  • Güneşin nısf-ı nehar dairesinden batmaya doğru dönmesi. Seyrinin sonuna yaklaşması.

zevy

  • (Zevey) Döndürmek. Cem etmek, dürülmek. Tutmak.

zeybek

  • Hafif silâhlarla donanmış ve asâyişi muhafazaya memur olan eski bir sınıf asker.

zeyy

  • Döndürmek.
  • Toplamak, cem'etmek.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın