LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te culuk ifadesini içeren 164 kelime bulundu...

abesiyyun

  • Kâinatın ve hâdiselerin başı boş, faydasız ve gayesiz, kendi kendine, Haliksız olduğuna inanmak isteyen bâtıl yoldaki felsefeciler. Zamanımızda Ekzistansializm "Varoluşculuk" adı altında yeniden ortaya çıkan bir varlık ve hayat felsefesidir. İki kola ayrılmıştır. Bunlardan uluhiyeti inkâr edenler, h

adye

  • Koğuculuk, dedikoduculuk.
  • Yalan söylemek.
  • Sövmek.

afsun

  • (Efsun) Büyü, sihir, tılsım. (Büyücülük yapmak ve büyücülere uymak, Müslümanlıkta yasak ve günahtır.) (Farsça)

akl-ı feal / akl-ı feâl

  • İşrâkiyye (Yeni Eflâtunculuk) felsefesinde ukûl-ı aşerenin (on akılın) sonuncusu olup, yaşadığımız âlemle alâkalı akla verilen ad. Öldürme ve yaratma işlerine bakan mertebe.

arbede-sazi / arbede-sâzî

  • Gürültücülük, kavgacılık. (Farsça)

aselbent

  • Tıbda ve kokuculukta kullanılan bir reçinedir ve aynı adla anılan ağacın kabuklarının çizilmesiyle elde edilir.

aşnageri / aşnagerî

  • Yüzme, yüzücülük. (Farsça)

asr

  • Muttali olmak. Gözcülük etmek.

ayb-guyi / ayb-gûyî

  • Dedikoduculuk. (Farsça)

ayinedarlık / âyinedarlık

  • Aynalık, ayna tutuculuk.

betat

  • Azık. Bir yolculukta gereken öteberi.
  • Ev eşyası.
  • Kesin, kat'i.

büyü

  • Cin gibi manevî varlıklar aracılığı ile insan veya başka varlıklar üzerinde etki meydana getirme işi. Dinimiz büyücülerin şerrinden, kötülüklerinden Allah'a sığınmamızı emreder. Müslüman büyücülük yapmaz.

cemiyetçilik

  • Cemiyet taraftarlığı, örgütçülük.

cihazat-ı muharribe

  • Bozgunculuk âletleri, silahları.

cindarlık

  • Cincilik, afsunculuk, muskacılık. (Arapça - Farsça - Türkçe)

def-i mefasid

  • Bozgunculuk yapacak fiil ve sözlerden çekinme; fesatlıklardan kaçınma.

ehl-i fesat

  • Bozgunculuk çıkaranlar.

esfar / esfâr / اسفار

  • (Tekili: Sefer) Seferler, yolculuklar, yola gidişler.
  • Düşmana karşı gidişler, akınlar.
  • (Sifr) Büyük kitaplar, ciltler.
  • Seferler, yolculuklar. (Arapça)

esfar-ı bahriyye

  • Deniz yolculukları. Deniz seferleri.

esfar-ı baide / esfar-ı baîde

  • Yolculuklar, uzak seferler.

esna-i tarik / esnâ-i tarik

  • Yolculuk esnasında, sırasında.

esna-yı rah / esnâ-yı rah

  • Yolculuk esnasında.

esna-yı sefer / esnâ-yı sefer

  • Yoluculuk esnasında, yolculuk sırasında.

feraşet

  • Süpürücülük ve döşeyicilik. Kâbe-i şerifeyi süpürenin hizmeti.

fesad

  • Fenalık, kötülük, arabozuculuk. Kargaşalık, karışıklık.

fesat

  • Bozgunculuk.

fesat ilka etmek

  • Bozgunculuk yapmak.

fesat şebekesi

  • Bozgunculuk ve fenalık yapan düşünce ağı, akımı.

fetişizm

  • Küçük putlara ve heykellere tapma âdeti. Putçuluk. Kadın resimlerine veya heykellere fazlaca sevgi beslemek hastalığı. (Fransızca)

fikr-i mefsedet

  • Bozgunculuk fikri.

fırak-ı fesadiye

  • Fesat, bozugunculuk çıkaran gruplar.

fitne / فتنه

  • Azgınlık ve bozgunculuk; baştan çıkarma.
  • Bölücülük, kargaşa çıkartma. (Arapça)
  • Sıkıntı. (Arapça)

fitne-cihan

  • Fitne koparan, fesat karıştıran, bozgunculuk yapan. (Farsça)

fitnekarane / fitnekârane

  • Bozgunculuk yaparak, ara bozarak.

gammazane

  • Fitnecilikle, gammazlıkla, koğuculukla. (Farsça)

gammaziyyet

  • Koğuculuk, fitnecilik, gammazlık.

garat

  • (Tekili: Gâret) Yağmalar. Çapulculuklar.

gazel-hani / gazel-hanî

  • Gazel okuyuculuk. (Farsça)

hafiziyet / hafîziyet

  • Koruyuculuk.
  • Hafîzlik, koruyuculuk.

hakhaka

  • Zahmetli ve meşakkatli yolculuk yapmak.

hastgari / hâstgârî / خواستگاری

  • Görücülük. (Farsça)

hateb

  • (Çoğulu: Ahtâb) Odun.
  • Koğuculuk.

hazar ve sefer

  • Barış ve muharebe zamanı.
  • Evde mukim olma ve yolculuk.

hazer ve sefer

  • Memleketinde olma ve sefer, yolculuk hâli.

hin-i sefer / hîn-i sefer

  • Yolculuk.
  • Ölüm zamanı. Sefer zamanı.

hud'akari / hud'akârî

  • Düzenbazlık, hilekârlık, oyunculuk. (Farsça)

hurc

  • Meşinden veya çadır bezi gibi şeylerden yapılmış büyük heybe ve sandık. Meşinden yapılan bu heybe ve sandıklar arka taraflarındaki meşin kollarla hayvanların semerine bağlanır ve iki hurc bir hayvana yüklenirdi. Eski zamanın uzun yolculuklarında kullanılırdı. Eskiden İstanbulun meşhur yangınlarında

ibtizar

  • Cebren ve zorla alma. Soygunculuk yapma.

ifsad / ifsâd / افساد

  • Bozmak, fitne, karışıklık çıkarmak, bozgunculuk yapmak.
  • Bozma. (Arapça)
  • Bozgunculuk yapma. (Arapça)
  • İfsâd etmek: Bozmak, fesada sürüklemek. (Arapça)

ifsad komitesi

  • Bozgunculuk çıkaran topluluk.

ifsadat-ı azime / ifsâdât-ı azîme

  • Büyük bozgunculuklar, düzensizlikler.

ifsat komitesi

  • Bozgunculuk çıkaran grup.

igrab

  • Uzak yerlere yolculuk etme.
  • Garb (batı) tarafına gitme.

ihtikar / ihtikâr / اِحْتِكَارْ

  • Bir şeyi kıymetlensin diye saklamak.
  • Ist: İnsanların veya ehlî hayvanların yiyeceklerine âit şeylerin satış kıymetleri yükselsin diye kırk gün kadar saklamak. Böyle yapan kimseye muhtekir denir.
  • Vurgunculuk, bozgunculuk.
  • Vurgunculuk; fazladan kazanç sağlamak amacıyla, hayat için zarurî olan ihtiyaç maddelerini satın alıp fiyatı artsın diye bir süre saklama.
  • Haksız kazanç, aşırı kâr, vurgunculuk.
  • Hakarete katlanmak.
  • Pahalı satmak üzere mal saklama, vurgunculuk.

ihtikaren / ihtikâren

  • İhtikâr suretiyle, vurgunculukla.

irtica / irticâ

  • Geriye dönme, geri dönücülük, gericilik.
  • Geri dönücülük.

ısaga

  • Kuyumculuk yapma.
  • Eritilmiş maddeleri kalıba dökme.

işhas

  • Fesatçılık ve dedikoduculuk yapma. Çekiştirme. Gıybet etme.

kafile

  • Yolculuk eden topluluk.

kalla'

  • Beylere koğuculuk yapan yalancı.
  • Halk içinde tanınmak için kendine bir alâmet yapan kimse.

kasr-ı namaz

  • Namazın kısaltılması; yolculukta 4 rekâtlık farz namazların 2 rekât olarak kılınması.

kasr-ısalat / kasr-ısalât

  • Seferde, yolculuk hâlinde dört rek'atli farzları iki rek'at kılmak.

katt

  • Kuru yonca.
  • Koğuculuk etmek, yalan söylemek, dedikodu yapmak.
  • Zeytin yağını fesliğen ile kokutmak.

kavafil

  • (Tekili: Kafile) Kafileler. Birlikte yolculuk eden topluluklar.
  • Sıra sıra ve takım takım gönderilen şeyler.

kavisname

  • Okçular ve okçuluk hakkında yazılan eser. (Farsça)

kervan / kervân

  • Yolculuk kafilesi.
  • Topluca yolculuk edenler kafilesi.

kılavuz

  • Yol gösteren, rehber.
  • Vapurlara yol gösteren.
  • Bazı hayvan katarlarının önüne düşüp, onları sevkeden hayvan.
  • Eskiden evlenme işlerine vasıtalık eden kadınlar.
  • Düşman hakkında mâlumât edinmek için ordu hizmetinde kullanılan kişiler.
  • Okçuluk müsabakaların

konak

  • Menzil, yolculukta gece vakti inilen yer.
  • Yolculukta bir yerde durma, dinlenme. İki menzil arasındaki yol.
  • Büyük ev, zengin ve mükellef ikâmetgâh.
  • Resmi dâire.

kuful

  • (Tekili: Kufl) Kilitler.
  • Seferden veya yolculuktan dönme.

mahatt

  • Konak, menzil. Yolculuk esnâsında inilip durulacak yer.

matara

  • Askerlerin kullandığı üzeri aba ve çeşitli kumaşlarla kaplı madeni su şişesi veya yolculukta kullanılan deriden yapılmış su kabı.
  • Kavanoz; özellikle askerlerin kullandığı veya yolculukta kullanılan bir çeşit su kabı.

mefasid

  • (Tekili: Mefsedet) Fesadlıklar. Bozgunculuklar. Münafıklıklar.

mefsedet

  • Bozgunculuk, fesat, kötülük.

merhemsazi / merhemsâzî

  • Çare buluculuk. (Farsça)

mi'rac

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükseldiği ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk.

mirac / mirâc

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk.

miraç

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükseldiği ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk.

mirac-ı ahmedi / mirac-ı ahmedî

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün mânevî âlemleri gezdiği yolculuk.

mirac-ı ahmediye

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk.

mirac-ı azam / mirac-ı azâm

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği büyük yolculuk.

mirac-ı azim / mirac-ı azîm

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği büyük yolculuk.

mirac-ı nebevi / mirac-ı nebevî

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükseldiği ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk.

mirac-ı nebeviye

  • Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk.

mu'cize-i mirac

  • Mirac mu'cizesi, Peygamberimizin (a.s.m.) Allah'ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk mu'cizesi.

müdara / müdârâ

  • Yüze gülme, yüze gülücülük.

müfsid

  • Başlanılan ibâdeti bozan şeyler.
  • Karışıklık çıkaran ve bozgunculuk yapan.

müfsidane / müfsidâne

  • İfsad etmek suretiyle. Nifak meydana getirmekle. Fesadlıkla. Ara bozuculukla. (Farsça)

muhafazakarlık / muhafazakârlık

  • Tutuculuk. (Arapça - Farsça - Türkçe)

muhafazat

  • Muhafızlık, koruyuculuk.

muhtekirane / muhtekirâne

  • Vurgunculukla, ihtikârcılıkla. (Farsça)

münimm

  • (Nemim. den) İnsanlar arasında kovuculuk yapan, fitne verip alan kimse. Nemmam.

müradefe

  • Müradiflik. İki veya daha fazla kelimenin aynı mânada olması.
  • Arkadaşlık, beraber yolculuk.

müsaferet

  • (Sefer. den) Misafirlik.
  • Yolculuk, seyahat.

muslihane / muslihâne

  • Sulh yolu ile, iyilikle anlaşarak. Arabuluculukla. (Farsça)

müzevvirane / müzevvirâne

  • Arabozuculukla. (Farsça)

nakılmeclis

  • Söz taşıyan. Dedikoduculuk yapan. Gammaz.

nebalet

  • Zekâ, fazilet ve neciblik sâhibi olmak.
  • Büyüklük, azamet.
  • İyi olmak.
  • Cömertlik, elaçıklık.
  • Okçu, ok yapıp satan. Okçuluk.

nemime / nemîme

  • Söz götürme, taşıma, kişi aleyhindeki sözleri ona eriştirme, koğuculuk etme.
  • Koğuculuk, müslümanlar arasında fitne çıkarmak, ara bozmak için söz taşıma.

nemm

  • Birinin sözünü başkasına götürüp ikisinin arasını bozma. Koğuculuk.

nemmam / nemmâm

  • (Nemmas) : Koğuculuk ve nemimecilik eden. Dedikoducu.
  • Söz taşıyan, koğuculuk yapan. Duyulması istenmeyen bir sözü başkalarına götürüp söyleyen.
  • İfsad için söz taşıyıcılık, dedikoduculuk ve koğuculuk eden.

neşabet

  • Okçuluk san'atı.

nesnas

  • Koğuculuk eden kişi.
  • Maymun.

neyrib

  • Koğuculuk, dedikoduculuk.

nigahbani / nigâhbanî

  • Bekçilik, gözcülük. (Farsça)

nigehbani / nigehbânî

  • Bekçilik, gözcülük. (Farsça)

pasdari / pasdarî

  • Bekçilik, gözcülük. (Farsça)

perveri / perverî

  • Büyütücülük, besleyicilik. Terbiye. (Farsça)

pişdarlık / pîşdârlık

  • Öncülük, liderlik.

rebie

  • (Çoğulu: Rabâyâ) Gözcülük eden kişi.

rehpeymayi / rehpeymayî

  • Yolculuk. (Farsça)

rıhlet

  • Yolculuk, göç.
  • Yolculuk, göç.

ruhsat

  • İzin, müsaade; kulların özürlerine binaen, kendilerine bir kolaylık ve müsaade olmak üzere ikinci derecede meşru olan şeyler, yolculukta Ramazan orucunun tutulmaması gibi.

sai

  • Çalışan.
  • Devletçe posta idaresinin kurulmasından evvel mektup ve emanet götürüp getiren kimseler.
  • Bir yere vâli olan.
  • Cemaat başı.
  • Yan yan giden.
  • Hızlı yürüyen.
  • Koğuculuk yapan.

savg

  • Batmak,
  • Kuyumculuk yapmak.

saye-endaz

  • Gölge salan. (Farsça)
  • Mc: Koruyuculuk eden, himâyecilik yapan. (Farsça)

şedd-i rihal

  • Hayvana semer vurma. Yolculuk için hayvanın semerini bağlama.
  • Yolculuğa çıkma.

sefer / سفر

  • Yolculuk.
  • Muharebe. Harb. Muharebeye hazır bulunma hali.
  • Def'a, kerre.
  • Fık: Muayyen bir mesafeye gitmek.
  • Yolculuk.
  • Yolculuk, savaş, kez.
  • Yolculuk, seyahat, gezi. Savaşa gitme. Savaş, muharebe.
  • Yolculuk. (Arapça)
  • Savaş. (Arapça)
  • Kez. (Arapça)

sefergüzin

  • Yolculuk yapan, seyahat eden. (Farsça)

sefk-i dima' / sefk-i dimâ'

  • Kan dökme, kan dökücülük.

seyahat

  • Yolculuk, gezi.
  • Yolculuk.

seyahat-i cüz'iye

  • Kısa zaman içindeki yolculuk.

seyahat-ı fikriye

  • Düşünce ile yapılan yolculuk.

seyahat-i fikriye

  • Düşünceye yapılan yolculuk.

seyahat-ı fikriyede

  • Düşünce ile yapılan yolculuk.

seyahat-i hayaliye

  • Hayalî yolculuk.

seyahat-i hayaliye-i fikriye

  • Hayalde ve düşüncede yapılan yolculuk.

seyahat-i kalbiye

  • Kalple yapılan manevî yolculuk.

seyahat-i ruhiye

  • Ruhla yapılan mânevî yolculuk.

seyir

  • Yolculuk, gezinti.

seyr

  • Yürüyüş.
  • Eğlenme ve ibret için bakma. Gezip görme.
  • Görülecek şey ve yer.
  • Uzaktan bakıp karışmama.
  • Yolculuk.

seyr ü sefer eden

  • Yolculuk yapan.

seyr ü seyahat eden

  • Yolculuk eden.

seyr ü süluk / seyr ü sülûk

  • İlâhî hakikatlere ulaşmak için bir rehberin öncülüğünde çıkılan mânevî yolculuk.

seyr ü süluk-i kalbi / seyr ü sülûk-i kalbî

  • Kalp yoluyla mânevî makamlarda İlâhî hakikatlara ulaşmak için bir rehberin öncülüğünde çıkılan mânevî yolculuk.

seyr ü süluk-i ruhani / seyr ü sülûk-i ruhanî

  • Mânevî âlemlerde ruh ile bazı mertebelere yükselme ve yolculuk etme.

seyr ü süluk-u velayet / seyr ü sülûk-u velâyet

  • Velayet yoluyla çıkılan mânevî yolculuk.

seyr-i afaki / seyr-i âfâkî

  • Dış âlemdeki delil ve vasıtalarla yapılan mânevî yolculuk.

seyr-i enfüsi / seyr-i enfüsî

  • Nefsin iç âlemindeki delil ve vasıtalarla yapılan mânevî yolculuk.

seyr-i enfüsi ve afaki / seyr-i enfüsî ve âfâkî

  • Kişinin kendi iç âleminde ve dış dünyada yaptığı tefekkür ve mânevî yolculuk.

seyrüsefer

  • Gidiş geliş, yolculuk.
  • Gezinti ve yolculuk.

siayet

  • Dedikodu, gıybet, koğuculuk.

sihr

  • (Sihir) Büyü, gözbağıcılık, büyücülük, hilekârlık.
  • Aldatmak.
  • Haktan uzaklaşmak. Bâtıl şeyi hak diye göstermek.
  • Lâtif ve dakik olan şey. Büyü kadar te'siri olan şey.
  • Şiir ve güzel söz söyleme gibi, insanı meftun eden hüner.

sipahi

  • Ask: Osmanlı askerlik teşkilâtında "Timar" namiyle öşür ve rüsumunu aldıkları araziye mukabil, harp zamanlarında kendi hayvanları ve kanunen götürmeğe mecbur oldukları silâhlı askerlerle birlikte sefere iştirak eden bir sınıf süvari askeri. Bunlar akıncılık, çapulculuk ve karakol hizmetlerini ifa ed

sıyagat

  • Kuyumculuk.

sosyalizm

  • Toplumculuk, bütün malları devlet elinde toplamak isteyen bir anlayış.

spiritüalizm

  • Ruhçuluk.

takdim tehir

  • Öne alma-sonraya bırakma; yolculukta öğleyi ikindi vaktinde, akşamı yatsı vaktinde kılmaya tehir denilir. Bunun zıttı ise takdimdir.

talangeri / talangerî

  • Çapulculuk, yağmacılık. (Farsça)

tasvig

  • (Çoğulu: Tasvigat) (Siga. dan) Kalıp şekline koymak. Eritip kalıba dökme.
  • Batırmak.
  • Kuyumculuk yapmak.

tefrika / تفرقه

  • Bölücülük. (Arapça)
  • Ayrılma. (Arapça)
  • Bölüm bölüm yayınlama. (Arapça)

tefrika verme

  • Bölücülük ve ayrımcılığa neden olma.

tefvik

  • Tar: Okçulukta, yayın sol el ile yukarıya kaldırılması.
  • Okun gezini yayın kirişine koymak.

tevşiye

  • Koğuculukta mübâlağa etmek. Dedikoduculukta mübâlağa yapmak.

tezvir / tezvîr / تزویر

  • Arabozuculuk. (Arapça)

tıbale

  • Deve boynuna asılan büyük çan.
  • Davulculuk.

tohum-u fesad

  • Bozgunculuk tohumu.

ühbe

  • Yolculuk veya asker için hazırlanmış elbise ve malzeme.
  • Süt.

usur

  • Gözcülük etmek.

vasıta-i seyahat

  • Yolculuk aracı.

vasıta-i seyir ve seyahat

  • Seyir ve yolculuk vasıtası.

vikaye

  • Koruma. Koruyuculuk. Sahib olma. Arka çıkma. Kayırma.
  • Tıb: Herhangi bir hastalık için önleyici tedbir alma.
  • Koruma, koruyuculuk, sahip olma, arka çıkma, kayırma.

vişaye

  • Koğuculuk, dedikoduculuk, gammazlık.

yağmageri / yağmagerî

  • Çapulculuk, yağmacılık. (Farsça)

zergeri / zergerî

  • Kuyumculuk. (Farsça)

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın