LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te cân ifadesini içeren 968 kelime bulundu...

ab-ı hayat / âb-ı hayât

  • Hayat suyu. Saf ve berrak su. İnce ve derin mânâlı söz. Tasavvufta mürşid-i kâmil denilen evliyâ zâtların, insanların mânen canlı, kalblerinin uyanık olmalarına vesîle olan mübârek sözleri, mânevî nazarları (bakışları) ve kıymetli kalblerinden fışkır an teveccüh. Bir şeyin kıymetini kuvvetli bir şek

abdulkahir-i cürcani / abdulkahir-i cürcanî

  • (Bak: Cürcanî)

abık

  • Sebebsiz olarak sahibi yanından kaçan köle.
  • Civa. (Hg)

adaptasyon

  • Tatbik etme işi. Bir şeyin bir başkasına göre ayarlanması. Bir canlının, yaşadığı muhite uyması işi. (Fransızca)
  • Yabancı dilde yazılmış bir eseri yerli adlar ile ve yerli hayata uydurarak çevirme. (Fransızca)

aded-i enfas / aded-i enfâs

  • Canlıların hayatları boyunca aldıkları nefeslerin sayısı.

adetullah / âdetullah

  • (Sünnetullah da denir.) Tabiatta canlı cansız bütün varlıkların nasıl hareket edeceklerini belirliyen Allah'ın emirleri, O'nun koyduğu değişmez düzen. Meselâ oksijenle hidrojenin birleşmesinden su meydana gelir. Işık, geldiği açıya eşit bir açı ile yansır ki, bunlar birer âdetullahdır. "Âdetullah" y

adüvv-i can / adüvv-i cân

  • Can düşmanı.

afet-i can / âfet-i cân / آفت جان

  • Can belası.
  • Güzel.

afşelil

  • Sırtlan dedikleri canavar.
  • Yaşlı, eti ve derisi sarkmış kuru kadın.

afv-i anil ceraha

  • Huk: Kendisine cinayet yapılmış olan kimsenin, yaralanmadan dolayı malik olduğu kısas, diyet veya hükümet-i adl; yani, ehl-i vukufca tayin edilen diyet hakkını caniye bağışlamasıdır.

ahen-can / ahen-cân

  • Demir canlı. (Farsça)
  • Katı yürekli. (Farsça)
  • Sabırlı, tahammüllü. (Farsça)

ahlak-ı seyyie-i vahşiyane / ahlâk-ı seyyie-i vahşiyâne

  • Vahşet saçan kötü ahlâk.

ahtapot

  • Çok ayaklı, kafadan bacaklı bir nevi deniz hayvanıdır ve yakaladığı canlı hayvanı kıstırıp kanını emer. (Fransızca)
  • Canlı yengece benzeyen bir çıban. (Fransızca)

ahun-bür

  • Yer kazan, delik açan. Lağamcı. (Farsça)

ahya / ahyâ

  • (Tekili: Hayy) Diri olanlar. Hay olanlar. Canlılar.
  • Diriler, canlılar.

aks-i kaziye

  • (Mantıkta) Doğru farzedilen bir hükmün, konusu ile yükleminin (mahmulünün) ters çevrilmesi ile zaruri bir sonucun elde edilmesidir. Çeşitli şekilleri vardır. Meselâ : "Her insan canlıdır." sözünde konu olan insan ile, yüklem olan canlı sözü yer değiştirilerek (aksedilerek) şu hüküm elde edilir: "Baz

alebat

  • Yemek kapları, çanaklar.

alebe

  • (Çoğulu: Alebât) Yemek kabı, çanak.

alef

  • Cana yakın.

alem-efruz / âlem-efruz

  • Âlemi parlatan, bütün âleme ışık saçan. (Farsça)

alem-i mevalid / âlem-i mevâlid

  • Canlılar âlemi, dünyası.

alev-riz

  • Alevlenen, alev saçan. (Farsça)

alic / âlic

  • İki hörgüçlü büyük deve. Yumuşak nesne.
  • Kırda bir kumlu yer.
  • Alcân dedikleri otu yiyen deve.

alu-gürde

  • Caneriği. (Farsça)

an-samim-il kalb

  • Can ve yürekten, kalbden.

anahtar-ı gaybi / anahtar-ı gaybî

  • Görünmeyen âlemlerdeki sırları açan anahtar.

anasır-ı camide / anâsır-ı câmide

  • Cansız elementler.

anatomi

  • Canlıların yapısını ve bu yapıyı meydana getiren uzuvları inceleyen ilim dalı. Tıbtaki önemi çok büyüktür.

anber-efşan

  • Anber saçan. (Farsça)

aned

  • Cânib ve nâhiyeler.

angarya

  • yun. Ücretsiz olan iş. Meccanen görülen iş. Baştan savma görülen iş.

anise

  • Cana yakın kız veya kadın.

ansamimilkalb / ansamîmilkalb / عن صميم القلب

  • İçtenlikle, canügönülden. (Arapça)

arasat meydanı / arasât meydanı

  • Öldükten sonra insanların ve diğer canlıların diriltilip toplanacakları meydan. Buraya mevkıf ve mahşer de denir.

artık

  • Bir kaptan veya alanı yirmi beş metre kareden az olan küçük havuzdan bir canlı yiyip-içtikten sonra geriye kalan su.

asb

  • Bağlamak.
  • Sağlam olarak dürmek.
  • İmâme, sarık.
  • Yemen'de yapılır bir nevi kumaş.
  • Firavun atı adı verilen bir deniz canavarının dişisi.
  • Kurumak.
  • Kızarmak.
  • Sarmaşık.
  • Sargı, bağ.
  • Mendil.

asf

  • Zulüm. Haksızlık.
  • Can çekişme.
  • Emek çekip kâr kazanma.
  • Bir tarafa eğilme.
  • Sür'atle gitme.
  • Rüzgârın kuvvetle esmesi.
  • Taze ekin yaprağı.
  • Ekin taze iken biçme.

aşk

  • (Işk) Çok ziyâde sevgi. Şiddetli muhabbet. Sevdâ. Candan sevme.
  • İttibâ'. Alâka.
  • Şiddetli sevgi, candan sevme.

astronomi

  • yun. Kozmoğrafya. Gök ilmi. Felekiyat.Astronomi ilmi dünyanın birgün hareketinin duracağını; coğrafya, karaların alçalarak dünyanın sularla kaplanacağını, iklimin değişerek canlılar için yaşanmaz hâle geleceğini; fizik, güneşin birgün söneceğini, kâinattaki enerjinin artık kullanılamaz, işe yaramaz

ateş-efşan / ateş-efşân

  • Ateş saçan. (Farsça)

ateş-nisar

  • Ateş saçan. (Farsça)
  • Mc: Çok öfkeli, çok kızgın. (Farsça)

ateş-paş

  • Ateş saçan. (Farsça)

ateşfeşan / âteşfeşân / آتش فشان

  • Ateş saçan. (Farsça)

ateşin / ateşîn / âteşîn

  • Ateşli, canlı, ateşten. (Farsça)
  • Mc: Şiddetli, hiddetli. (Farsça)
  • Ateşli, canlı.

ateşpare-i zeka / ateşpâre-i zekâ

  • Ateş saçan zekâ; çok süratli ve keskin anlayış sahibi.

atol

  • Mercan adası. Mercan iskeletlerinin birikmesiyle meydana gelmiş olan halka biçiminde ve ortasında bir göl bulunan adacık.

atyer

  • Çabuk uçan. Derhal kaybolan.

aybe

  • (Çoğulu: İyâb) Heybe, deri çanta.

ayıklanma

  • (Biyolojide) Çevre şartlarına en iyi uyabilen canlıların hayatta kalıp çoğaldığı, uyamıyanların öldüğü ve nesillerinin yok olduğu, böylece canlılardan tabii bir tekâmül (evrim) meydana geldiğini savunanların ileri sürdüğü bir tâbirdir. (Türkçe)

ayine-i ism-i hayy / âyine-i ism-i hayy

  • Allah'ın, gerçek hayat sahibi olan ve her canlıya hayat veren isminin aynası, yansıdığı yer.

ayniyyat

  • (Tekili: Ayniyye) Kullanılmaya veya harcanmaya elverişli olup taşınabilen ve para eden şeyler.

azerbayigan

  • Azerbeycan. (Farsça)

azeriler / azerîler

  • Kafkasyanın Azerbeycan bölgesinde yaşamış Türk kavmi.

azrail / azrâil

  • Can almakla görevli melek.

babacan

  • Biraz kalender davranışlı, cana yakın.

babayane / bâbâyâne / بابایانه

  • Babaca, babacan. (Farsça)

badi / bâdî / بادی

  • Sebep olan, yol açan. (Arapça)
  • Bâdî olmak: Sebep olmak, yol açmak. (Arapça)

badincan

  • Patlıcan. (Farsça)

bahayim

  • (Tekili: Behaim) (Behime) Suriye'de bir sıradağ ismi.
  • Canavarlar.
  • Dört ayaklı hayvanlar.

bahz

  • Sıkıntılı olma, can sıkma.
  • Yük ağır gelip hayvanı çökertme.
  • Bir adamı çenesinden, sakalından tutup çekme.

bais / bâis / باعث

  • Yol açan, sebep olan. (Arapça)
  • Bâis olmak: Yol açmak, sebep olmak. (Arapça)

bakteri

  • Basit, çekirdeksiz, bölünerek çoğalan tek hücreli canlılara verilen addır. Çeşitli şekilleri vardır: Kürevî (coccus), çubuk şeklinde (basil), virgül şeklinde (vibriyon), burmalı (spiril).Bakteriler ya tek tek, ya da birkaçı bir arada bulunmalarına göre de ayrı adları vardır. Havanın oksijeni ile yaş (Fransızca)
  • Tek hücreli bir canlı.

bakteri tedavisi

  • Bazı hastalıkların tedavisinde ölü veya canlı bakterilerin kullanılması ile yapılan tedavi.

bal-güşa / bal-güşâ

  • Kanat açan, uçan. (Farsça)

balapervaz / bâlâpervaz / بالاپرواز

  • Yüksekten uçan.
  • Kendini olduğundan yüksek makamda gösterip gururlanan.
  • Yükseklerden uçan. (Farsça)

balzen

  • Kanat vuran. Uçan. (Farsça)

bar / bâr

  • Ek olup "saçan, yağdıran, döken, ışık veren" gibi mânâda kelimeler teşkil edilir. Meselâ: Ateşbâr : Ateş saçan. Ateş yağdıran. (Farsça)

baran-riz / bârân-riz

  • Yağmur saçan, yağmur döken. (Farsça)

barotaksi

  • Bazı tek hücreli canlıların basınca göre hareketleri. (Fransızca)

basıt / bâsıt

  • Açan. Yayan. Serici.
  • Ferahlık veren.
  • Dilediği kulunun rızkını genişlendiren Allah (C. C.).
  • Mücerred olup, mürekkep ve müellef olmayan.
  • Tıb: Bir uzvu uzatıp açan adele.
  • Açan, yayan, genişleten.

batın / bâtın

  • Bütün varlıkların iç yüzünü ve özellikle canlıların içlerini mükemmel bir fabrikanın harika makineleri gibi yaratan ve işleten Allah.

batiye

  • Büyük çanak.

bebr

  • Kaplana benzer, ondan daha büyükçe ve pek yırtıcı bir canavar ki, Hindistanda ve Afrikada bulunur. Saldırdığı zaman derisindeki tüyleri kabarıp korkunç bir manzara arzeder. Arslanı bile korkutur bir hayvandır. (Farsça)

bedava

  • Parasız, meccanen, karşılıksız. (Farsça)
  • Mc: Çok ucuz. (Meselâ: Bunu bu fiata bedava almışsın, cümlesinde olduğu gibi.) (Farsça)

beden-i zihayat / beden-i zîhayat

  • Canlı bedeni.

bedii kıraet / bedîî kıraet

  • Mantıki kıraet şartlarına riâyet ettikten başka rikkat mevkiinde sesini indirmek, şiddet makamında yükseltmek -acemi aktör tavrı takınmaksızın- mevzuu ses ve işaretle canlandırmaktır.

behimiyyet

  • Hayvanlık, canlı olmakla beraber akılsız oluş.

bekà-yı nev'

  • Bir canlı türünün varlığını sürdürmesi.

ben

  • (Bak: Ene) t. Psk: Şuurlu kişiliğimiz. Başlangıçta çocuğun benliği şuurlu değildir. Kendisini başkasından ayıramaz. Fakat canlı olarak ihtiyaç ve istekleri vardır. Benin bu şuursuz haline "alt ben" denir. Kendisi ile başkası arasındaki farkı anlamaya, münasebetler kurmaya, düşünmeğe başlayınca şuurl

berk-efşan

  • Şimşek saçan. (Farsça)

berzah

  • İki şey arasındaki mesafe, aralık.
  • Can sıkıcı.
  • İnce uzun kara parçası.
  • Dünya.
  • Ruhların kıyamete kadar bulunacakları yer.

bezl-i can

  • Canını esirgemeden vermek.

bezr-kar / bezr-kâr

  • Ekinci, çiftçi. Tohum saçan. (Farsça)

bi-can / bî-can

  • Ruhsuz, cansız. (Farsça)

bican / bîcan / بى جان

  • Cansız. (Farsça)

bihayat / bîhayat / بى حيات

  • Cansız, yaşamayan. (Farsça - Arapça)

bila-bedel / bilâ-bedel

  • Bedelsiz. Ücretsiz, meccanen.

bim-i can / bim-i cân

  • Can korkusu, ölüm korkusu.

birsam

  • (Hallüsinasyon) Akıl hastalarının, gerçekten var olmayan bir şeyi varmış gibi yanlış idrak etmeleri halidir. Meselâ karınlarında veya başlarının içinde yılan bulunduğunu söylemeleri yahut bir canavarın ağzını açıp kendilerine baktığını söylemeleri birsam hâlini gösterir.

bistam

  • Kıymetli bir cins taş olan mercan. (Farsça)

biyoelektrik

  • Canlı varlıkların vücutlarında yaratılmış olan elektrik. (Bu elektriğin varlığı, hususi âletlerle anlaşılır)

biyofizik

  • Canlıların bünyelerindeki hâdiselerin fizikî cephesini inceleyen ilim kolu.

biyokimya

  • Canlıların kimya ile ilgili yapılarını, tepkilerini, belirtilerini inceleyen bilim dalıdır. 19. Asırda başlatılan bu çalışmalarla proteinler, vitaminler, hormonlar anlaşılır duruma gelindi.

biyoloji

  • yun. Canlı varlıkları inceliyen ilim. Hayvanları inceleyen bölümüne zooloji; bitkileri inceleyen bölümüne botanik denir. Biyoloji, incelediği konulara göre çeşitli isimler alır. Canlının dış yapısını inceleyen: Morfoloji; dokuları inceleyen; histoloji canlıların büyüyüp gelişmelerini: embriyoloji; h

biyonik

  • Canlıların, yaşadıkları muhit içinde değişen şartlara uygun nasıl hareket ettiklerini inceleyerek canlıları model almak suretiyle benzer hareketleri yapabilecek makinelerin yapılması işiyle uğraşan ilim ve fen.

biyoterapi

  • Tıb: Bazı hastalıkların tedavisinde canlı varlıklardan faydalanma usûlü.

bu'susa

  • Küçük canavar.

budu'

  • Can sıkılması.
  • İdrak etme, anlama.

bugra

  • Turna kuşu veya turna kuşu sürüsünün önünde uçan turna horozu. (Farsça)

bülendpervaz / bülendpervâz / بلندپرواز

  • Yükseklerden uçan. (Farsça)
  • Şerefli. (Farsça)

bünye-hiz / bünye-hîz

  • Vücudu canlandıran, bünyeyi kaldıran. (Farsça)

burhan-ı nur-efşan / burhân-ı nûr-efşân / بُرْهَانِ نُورْ اَفْشَانْ

  • Nur saçan delil.

burhan-ı nurefşan / burhan-ı nurefşân

  • Nur saçan delil.

bürkan

  • Yanardağ, volkan, lavlar saçan dağ.

büsed

  • Kırmızı boncuk.
  • Mercan.

büssed

  • Mercan taşı.

çaba

  • Cehd. Gayret, herhangi bir işi yapmak için harcanan güç.

came-i nevruzi / came-i nevruzî

  • Rengârenk elbise.
  • Bahar geldiğinde açan çeşitli çiçekler.

camid / câmid / جامد

  • (Câmide) Ruhsuz, sert, katı madde. Cansız.
  • Cansız.
  • Cansız, donuk.
  • Cansız. (Arapça)
  • Donuk. (Arapça)

camidat / câmidât

  • Camidler, cansızlar.
  • Cansızlar.

camidat-ı meyyite-i samite / câmidât-ı meyyite-i sâmite

  • Ölü ve suskun olan cansız varlıklar.

camidiyet / câmidiyet

  • Cansızlık.
  • Cansızlık.

camis

  • Cansız, camid.
  • Letâfeti gitmiş olan elbise.

camit

  • Eski ve Ortaçağlarda Giresun ile Samsun arasında kalan dağlık mıntıkaya verilen ad. Osmanlılar zamanında bu kelime Canik olarak kullanılmıştır.

can / cân / جان

  • Ruh. (Farsça)
  • Can. (Farsça)
  • Sevgili. (Farsça)

can ü dilden

  • Can ve gönül ile; içten gelerek, gönülden.

can ü gönülden

  • Candan, gönülden, kalbin bütün samimiyetiyle.

can-aver

  • Zihayat, canlı, yaşayan. Hayatdar.
  • Domuz, canavar, hınzır.
  • Zararlı hayvan.

can-azar

  • Can yakan, can inciten, eziyet veren. Acı çektiren. (Farsça)

can-bahş

  • Hayat bağışlayan, can veren. Sevgili. Cenâb-ı Hak. Allah. (Farsça)

can-efşan

  • Bir dâvâ uğrunda canını veren, canını feda eden. (Farsça)

can-fersa

  • Can dayanamıyacak derecede. (Farsça)

can-gah / can-gâh

  • Can evi. (Farsça)
  • Can azaltıcı. (Farsça)

can-geza

  • Ruh sıkıcı, can sıkıcı. Tehlikeli olan, öldürücü. (Farsça)

can-gir / can-gîr

  • Can sıkıcı, ruh sıkıcı. (Farsça)

can-güzar

  • Cana dokunan, candan geçer olan. (Farsça)

can-nisar

  • Canını harcayan, canını fedâ eden. (Farsça)

can-sitan

  • Can çıkarıcı, ruh alıcı. İnsana bela olan. Güzel. (Farsça)

cana

  • Ey sevgili! Ey can! (Farsça)

canan

  • Sevgili, güzel, sâhib-i cemâl. (Farsça)
  • Canlar, ruhlar. (Farsça)

canavar

  • Can alıcı.
  • Can alıcı, kahredici. (Farsça)
  • Vahşi, yırtıcı hayvan. Kurt. (Farsça)

canavarvari / canavarvarî

  • Canavar gibi.

canbahş

  • Can veren, hayat bağışlayan.

canbaz / cânbâz / جانباز

  • (Çoğulu: Canbazan) Can ile oynayan, canını tehlikeye koyan, canbaz.
  • Hayvan alış-verişi ile uğraşan kimse.
  • Aldatan, hilekâr, hile yapan.
  • Eskiden atlı fedai asker.
  • Canını hiçe sayan. (Farsça)
  • Fedai. (Farsça)
  • Cambaz. (Farsça)

canbeleb

  • Ölecek halde, canı dudakta.

candade

  • Bir şeye candan bağlanmış. Can vermiş, candan bağlanan. (Farsça)

candar / cândâr / جاندار

  • Diri, canlı, zihayat, ziruh. (Farsça)
  • Silâhlı kimse. (Farsça)
  • Muhafız, koruyucu, emniyet memuru. (Farsça)
  • Yol yiyeceği, azık. (Farsça)
  • Canlı. (Farsça)
  • Koruyucu. (Farsça)

canefşan / canefşân / جان افشان

  • Canını hiçe sayan, fedai. (Farsça)

canefza / cânefzâ / جان افزا

  • Cana can katan. (Farsça)

canfeşan / cânfeşân / جان فشان

  • Canını hiçe sayan, fedai. (Farsça)

canfeza / cânfezâ / جان فزا

  • Gönüle ferahlık veren, can artıran.
  • Ayın 23. gününe verilen ad.
  • Cana can katan. (Farsça)

cani / canî

  • Cinayet işlemiş olan. Birisini öldürmüş veya yaralamış bulunan. Caniler nasıl haksız yere insanı öldürüyorlar ve onların hayatlarına son veriyorlarsa; kâfirler, inkârcılar, dinsizler de birer cani sayılırlar. Çünkü Allah'ın eserleri olan canlı ve cansız varlıklar onun sonsuz kudretini, ilmini, irade
  • Candan sevilen. (Farsça)

canibeyn

  • İki taraf, iki cânib, iki yan.

caniha

  • (Bak: CANİH)

caniyane / câniyâne

  • Canicesine.
  • Câni gibi, cânice.

caniye

  • Cani; acımasız ve gaddar; cinayet işlemiş olan.

cannisar / cânnisâr / جان نثار

  • Canını feda eden. (Farsça - Arapça)

canşikaf / canşikâf

  • Can yaralayıcı, can yırtıcı. (Farsça)

canşikar / canşikâr

  • Öldürücü. (Farsça)
  • Mc: Can avlayan veya öldüren. Sevgili, mahbub. (Farsça)

cansipar / cânsipâr / جان سپار

  • Canını feda eden. (Farsça)

cansiper

  • (Cansupâr): Canını feda eden. (Farsça)

cansiperane / cansiperâne / cânsiperâne / جان سپرانه

  • Canını feda edercesine. (Farsça)
  • Canını fedâ edercesine, canını siper ederek.
  • Canını verircesine.
  • Canını feda edercesine. (Farsça)

cansitan / cânsitân / جان ستان

  • Can alan. (Farsça)

cansuz

  • Can yakıcı, yürek tutuşturan. (Farsça)

canver / cânver / جان ور

  • Canlı. (Farsça)
  • Canavar. (Farsça)

carih

  • Yaralayan. Yara açan.
  • Cerheden, çürüten.
  • Avcı hayvan.

cefne

  • (Çoğulu: Cifân) Su kabı, tekne, teşt. Büyük çanak.

celacil

  • (Tekili: Cülcül) Küçük çanlar, ufak çıngıraklar.

celcele

  • Çan sesi.
  • Gök gürültüsü.
  • Depretmek.
  • Gitmek.

celeb

  • Fahişe. Orospu. (Farsça)
  • Çan. (Farsça)

cemad / cemâd / جماد

  • Cansız ve kurumuş olmak.
  • Yağmur yağmayan yer.
  • Sütü olmayan deve.
  • Donmuş, katı cisim.
  • Cansız cisim.
  • Cansız varlık. (Arapça)

cemadat / cemâdât / جمادات / جَمَادَاتْ

  • Katı cisimler, cansızlar.
  • Cansız varlıklar.
  • Cansızlar.
  • Cansız cisimler.
  • Cansız varlıklar. (Arapça)
  • (Cansız gibi görünen) donuk şeyler.

cemadat alemi / cemâdat âlemi

  • Cansız varlıklar âlemi.

cemadi / cemadî

  • Ruhu olmayan, cansız madde. Câmid cisim. (Farsça)

cemadiyet / cemâdiyet

  • Cansızlık, donukluk.
  • Cansızlık, donukluk.

cenab

  • (Çoğulu: Ecnibe) Evin etrafı, çevresi.
  • Cânib.
  • Nâhiye.

cenab-ı hayy-i layemut / cenâb-ı hayy-i lâyemût

  • Gerçek hayat sahibi olan, her canlıya hayat veren ve zâtına ölüm arız olmayan Allah.

cenan

  • Gönül. Ruh. Kalb. Can.

cennet-i canan / cennet-i cânan

  • Canların, sevgililerin buluştuğu Cennet.

cereng

  • Kılıç veya topuzun çarpmasından çıkan ses. Zil veya çan sesi. (Farsça)

ceres / جرس

  • Çan.
  • Zindan, hapis yeri.
  • Hayvanın boynuna asılan çıngırak.
  • Çan. (Arapça)
  • Çıngırak. (Arapça)

cerim

  • Kabahatli, câni, suç işlemiş.
  • (Çoğulu: Cirâm) Kuru hurma.
  • Hurma çekirdeği.

cesed

  • Ceset, cansız vücut.

cesed-i hayvani / cesed-i hayvânî

  • Canlı beden, cesed, vücut.

cevamid / cevâmid / جوامد

  • (Tekili: Câmid) Cansız, donmuş şeyler.
  • Cansızlar.
  • Cansız varlıklar. (Arapça)

cevanib

  • (Tekili: Cânib) Cânibler, yanlar, taraflar.

cevher-i ruh

  • Canlı, şuurlu olan ve çevresini görüp gösteren nurlu varlık.

cibt ve tagut

  • Haç ve put. Allah'tan başka canlı cansız mabut edinilmiş şeyler.

cifan

  • (Tekili: Cefne) Çanaklar.

cifne

  • (Çoğulu: Cifnân) On kişi doyabilecek kadar büyük çanak ve büyük tas.
  • Bağ çubuğu.

cihad / cihâd

  • (Cehd. den) Düşman ile muharebe. İlim ve imanla, sözle, fiile, mal ve canla bütün kuvvetini sarf etmek. Allah (C.C.) yolunda muharebe. Din için çalışmak. Erkân-ı imâniye ve esasât-ı diniyeyi muhafaza ve imânı takviye için cehd ve gayret etmek. Şeriat-ı Garrâ'nın ahkâmını muhafaza, Kelimetullah'ı i'l
  • İnsanların, İslâmiyeti işitmeleri, müslüman olmakla şereflenmeleri veya müslümanların dînine, vatanına ve nâmusuna saldıran düşmanı defetmek için yapılan muhârebe yâhut mal, can, söz, neşriyat ve diğer vâsıtalarla İslâmiyeti anlatmak ve müdâfa etmek.

cihazat-ı hayvaniye / cihâzât-ı hayvaniye

  • Canlılarda bulunan organlar.

cilbend

  • Büyük cüzdan. Evrak koymaya mahsus birçok gözlere ayrılmış cüzdan şeklinde çanta ki, koltuk altına alınır.

cinare

  • Esterâbâd ile Cürcân arasına derler.

cinayetkar / cinayetkâr / جنایتكار

  • Câni, cinayet işleyen. (Arapça - Farsça)

cins-i hayvan

  • Canlı türleri.

cirm

  • Vücud, ten, cüsse, hacim, büyüklük.
  • Cansız cisim.
  • Yıldız.

cism-i hayvani / cism-i hayvanî

  • Canlı bedeni.

cism-i zihayat / cism-i zîhayat

  • Canlı bedeni.

civelek

  • Tar: Yeniçeri Ocağı'nda bulunan ve aşçıbaşı maiyetinde yaver gibi kullanılan gençler.
  • Canlı, hareketli ve neş'eli deve yavrusu veya genç.

cizye

  • İslâm devletinde zımmî denilen gayr-i müslim vatandaştan, can ve mal güvenliklerinin korunmasına karşılık seneden seneye alınan vergi. Buna harâc-ur-ruûs (baş vergisi) de denir.

cülcül

  • (Çoğulu: Celâcil) Ufak çıngırak, küçük çan.

cümcüme

  • (Çoğulu: Cemâcim) Baş kemiği, kafatası.
  • Ağaç çanak.
  • Arabdan bir kabile.

cumud

  • Cansızlık.

cümud / cümûd

  • Cansız, donuk.

cumud-u mutlak / cumûd-u mutlak

  • Tam anlamıyla cansızlık.

cümudet / cümûdet

  • Cansızlık, donukluk.

cümudiye

  • Cansızlık; buzdağı gibi olma.

cumudiyet

  • Cansızlık.

cürcani / cürcanî

  • (Abdülkahir) Hicri beşinci asrın ikinci yarısında yaşamış büyük âlimlerden ve Arapçanın dâhi mütehassıslarındandır. Dindarlığı ve takvası da çok ileri olduğu nakledilir... Asıl adı: Abdülkahir-el Cürcanî olan bu Zâtın ilk tahsilini memleketi Cürcan'da yaptığı biliniyor. Adı ve künyesi şu şekilde olu
  • (Seyyid Şerif Ali Bin Muhammed) : (Hi: 760-830) Astarabad (Cürcan) civarında Tacu'da doğmuştur. Mısır'a giderek orada çeşitli âlimlerden ders okumuştur. Şiraz'da müderrislik yapmıştır. Sa'duddin-i Taftazanî ile kapanan Mütekaddimîn devrinden sonra açılan Müteahhirîn-i Ulemâ devrinin birincisi bu Sey

cürre

  • Cesur, cesaretli, cür'etkâr, cür'et-yâb, yiğit, delikanlı, gözüpek, atılgan.
  • Uçan her çeşit kuşun erkeği.
  • Bir zira' miktarı ağaç. (Ağacın başında bir küfe, ortasında bir ipi olup onunla geyik avlarlar.)

cürre-baz

  • Atmaca kuşu. (Farsça)
  • Erkek şahin veya akdoğan. (Farsça)
  • Hızla uçan ok. (Farsça)

cüzdan / جزئدان

  • Para çantası. (Arapça - Farsça)
  • Evrak çantası. (Arapça - Farsça)

dahul

  • Geyik tuzağı.
  • Canavar tuzağı.

daiye / dâiye

  • İnsanı bir şeye candan bağlamağa sürükleyen iç duygusu.
  • Mücib ve sebep.
  • Bâis olan husus, vakit ve zamanın bir hâleti.
  • Arzu, hırs.
  • Dava.
  • Bahane.

dalgıç

  • Mercan, inci ve saire avlamak veya denizin dibine düşmüş olan şeyleri çıkarmak için denizin dibine dalmaya alışık adam. (Türkçe)

dan

  • Arabca, Farsça veya bazı Türkçe kelimelerin sonuna takılarak, âlet ismi veya sıfat yapılır. Meselâ: Ateş-dan : Mangal. Cüz-dan : Cüz kabı, çanta.

dar-baz

  • Canbaz. (Farsça)

davacı

  • Dava açan. (Türkçe)

deccal

  • Kıyamet kopmadan önce gelen, İslâmı kaldırmaya çalışan, dinlere savaş açan yalancı ve aldatıcı kimse.

dehşet-efşan

  • Korkunç, korku ve dehşet saçan, ürkütücü. (Farsça)

delail-i i'caz / delâil-i i'câz

  • Kur'ân'ın mu'cizeliğini gösteren deliller (Kur'ân'ın mu'cizeliğini ispat eden Abdülkahir Cürcânî'nin belâgat ilmine dair eserine telmih vardır.).

delailü'l-i'caz / delâilü'l-i'câz

  • Abdülkâhir-i Cürcânî'nin, Kur'ân-ı Kerim'in edebî yönünü anlattığı bir eseri.

delil-i zihayat / delil-i zîhayat

  • Canlı delil.

deman

  • Heyecanlı. Hiddetli, hiddete kapılmış. (Farsça)
  • Vakit, zaman. An. (Farsça)
  • Bağırıp çağırma, feryat, figân. (Farsça)
  • Heybetli, güçlü, kuvvetli, azametli, cesim. (Farsça)
  • Kükremiş. (Farsça)

dera

  • Çan, çıngırak. (Farsça)

dercan / dercân

  • Can içinde. (Farsça)
  • Canına sokma, içine alma.

dercan etmek

  • Can içine almak, hayatını ona vermek.

deri

  • Farsçanın sahihi, fasih olanı. (Kapı demek olan "der" ismi Farsça olduğu halde Arapça sayılarak müennesi "deriyye" yapılmıştır.) (Farsça)
  • Havası hoş ve lâtif. Yeşilliği bol olan dağ eteği. (Farsça)

dest-güşa

  • Avuç açan el açan. (Farsça)

dil-güşa

  • İç açan, gönül açan, kalbe ferah veren. (Farsça)
  • Türk musikisinde bir mürekkeb makam. (Farsça)

dil-şiken

  • Can sıkıcı, kalb kırıcı. (Farsça)

dilteşne / دل تشنه

  • Can atan. (Farsça)

diyet

  • Kan bedeli. Yaralanan veya öldürülen bir kimse için en yakın vârisine ödenmesi şer'an hükmolunan para veya mal. Can pahası.
  • Para, değer. Kıymet.
  • Kan bedeli, can pahası.

diyet-i kamile / diyet-i kâmile

  • Huk: Öldürülen şahsın nefsine bedel olarak, câniden veya ailesinden alınan tam diyet olup, miktarı öldürülen kişiye göre değişir.

dostkam / dostkâm / دوستكام

  • Dost canlısı. (Farsça)

dram

  • yun. Korkunç ve kanlı tiyatro piyesi.
  • Müthiş bir vakıa. Musibet, felâket. Heyecan uyandıran hâdise veya hareket.

dramatik

  • yun. Drama benzer. Heyecan verici, acıklı.
  • Temsil yapılmak üzere yazılan heyecan verici veya acıklı tiyatro eseri. Acıklı olanına Trajedi, gülünç olanına da Komedi denir.

du'mus

  • (Çoğulu: Deâmis) Rengi siyaha benzer bir küçük su canavarı.

dude

  • Kurtcağız, küçük solucan, böcek.

dugmus

  • (Çoğulu: Degâmis) Rengi siyaha yakın küçük bir su canavarı.

duhas

  • Denizlerde çok olan büyük bir canavar. (Arkasıyla, boğulan kimselere yardım edip kurtarır, "dülfin" de derler.)

dülke

  • Küçük bir canavar.

dürr-i can / dürr-i cân

  • Canın incisi. Çok sevgili. (Farsça)

dürr-i yekta-yı mercan / dürr-i yektâ-yı mercan

  • Eşsiz mercan incisi.

dürret-i beyza / dürret-i beyzâ

  • Parlak ve ışık saçan inci.

ebu halid

  • Köpek, kelb.
  • Canavar.

ebu humeyd

  • Ayı denilen canavar.

ecel

  • Her mahlukun ve canlının Allah tarafından takdir edilen ölüm vakti. Âhirete göç etmek.
  • İleride olacağı şüphesiz olan.
  • Allah'ın takdir ettiği ömür.
  • Belli vakit. Hayâtın sonu. Hayat sâhibinin, canlının ölümü için Allahü teâlânın takdir ve tâyin ettiği vakit.

ecram / ecrâm / اجرام

  • Cansız varlıklar.
  • Cansız varlıklar. (Arapça)

ecram u ecsam / ecrâm u ecsâm

  • Cansız varlıklar ve cisimler.

ecras

  • (Tekili: Ceres) Büyük çıngıraklar, çanlar.

ecribe

  • (Tekili: Cirâb) Dağarcıklar, meşin veya bezden yapılmış olan çantalar.

ecsam-ı camide-i seyyare / ecsâm-ı câmide-i seyyâre

  • Gezici ve cansız gök cisimleri.

eferr

  • Çok koşan, pek çok kaçan.

efrad-ı zihayatiye / efrad-ı zîhayatiye

  • Canlı varlıklar, canlı ferdler.

efşan

  • Dağıtan, saçan, serpen. (Farsça)
  • "Saçan" mânâsında son ek.

ehl-i istiğrak

  • Mânevî bir coşku ve heyecan ile kendinden geçmiş hâle gelen zâtlar.

ehl-i salib / ehl-i salîb

  • Haç sâhipleri. Târihte papalığın teşvikiyle müslümanlara karşı birleşerek seferler tertipleyen, milyonlarca insanın canına kıyan, devletlerin yıkılmasına sebeb olan hıristiyan milletler topluluğu, haçlılar, hıristiyanlar.

ejder

  • (Ejderha) Büyük canavar. Büyük yılan. (Farsça)
  • Büyük canavar, büyük yılan.

ekoloji

  • yun. Canlı varlıklarla çevreleri arasındaki münasebetleri araştıran biyoloji kolu.

elif

  • Birinci harf-i hecânın adı.
  • (Ülfet. den) : Bütün harflerle ülfet edebildiği için böyle isimlendirilmiştir. Ebcedî değeri de bire delâlet eder.

elsine-i enam / elsine-i enâm

  • Canlı varlıkların dilleri.

eman / emân

  • Korkusuzluk, emniyet, güven.
  • Bir kimseye veya düşmana; söz, işâret veya yazı ile, mal ve can güvenliğinin emniyet (güven) altında olduğunu bildirme.
  • Müslüman olmayan bir kimsenin İslâm memleketine girmesi için kendisine verilen müsâade, izin.

embriyoloji

  • yun. Biy: Canlıların başlangıçtan itibaren gelişmesini inceliyen biyoloji ilminin bir bölümü. İkiye ayrılır: 1- Ontogonez: Yumurtadan yavruların meydana gelişini inceler. 2 - Flogenez: Canlıların ilk yaratılışı ile bugünkü şekli arasında meydana gelen değişmeleri inceler. Dünyada başlangıçtan bugüne

emr-i müheyyic

  • Heyecan verici iş.

emyan

  • Para kesesi, içine para konulan torba, çanta. (Farsça)

enam / enâm / انام

  • Canlılar. (Arapça)
  • İnsanlar. (Arapça)

enban

  • Yiyecek çantası, heybe. Dağarcık adı verilen deri çanta. (Farsça)

enfas

  • (Tekili: Nefes) Nefesler. Soluklar.
  • Ruhlar. Canlar.
  • Cevherler.
  • Duâlar.

enfüs

  • (Tekili: Nefs) Nefsler, ruhlar, canlar. Yaşayanlar.
  • "Nefs"in çoğulu. Canlar, ruhlar.

enha

  • (Tekili: Nahv) Nahvlar, taraflar, canibler, cihetler, yanlar.
  • Yollar, tarikler.

enva-ı zevi'l-hayat / envâ-ı zevi'l-hayat

  • Hayat sahibi olan canlıların türleri.

enva-ı zihayat / envâ-ı zîhayat

  • Canlı çeşitleri, nevileri.

ervah / ervâh

  • (Tekili: Ruh) Ruhlar. Canlar.
  • Ruhlar, canlar.

esbab-ı camide / esbab-ı câmide

  • Cansız tabiî sebepler.

eskal

  • (Sakil. den) Daha sakil, en ağır, en çirkin.
  • Kaba, can sıkıcı.

esrarü'l-belaga / esrarü'l-belâga

  • Abdülkâhir-i Cürcânî'nin, belâgat hakkında bir eseri.

esrarü'l-belagat / esrarü'l-belâgat

  • Abdülkâhir-i Cürcânî'nin, belâgat hakkında bir eseri.

etraf

  • (Tekili: Taraf) Taraflar, yanlar, canibler, yönler, uçlar, kıyılar.

evani-i turabe / evânî-i turâbe / اوانى ترابه

  • Toprak çanak çömlek. (Arapça - Farsça)

evc-pervaz

  • Yüksekte uçan. (Farsça)

evham-saz / evham-sâz

  • Vehimli, kuruntu saçan.

evtan

  • (Tekili: Vatan) Vatanlar, insanın doğup büyüdüğü ve sevdiği memleketler, hatta uğrunda can verilen topraklar.

ezdili can

  • (Ez-dil-i cân) Candan ve gönülden.

ezrebi / ezrebî

  • Azerbeycan'ın Arapça adı.

fahhar

  • Çok öğünen. Çok iftihar eden. Fahur.
  • Çanak, Çömlek. Toprak testi.

fahhari / fahharî

  • Çanak, çömlek, testi ve bardak yapan kimse.

falık / fâlık

  • Çatlatan. Açan. Büyümesi için tohumu açan, yaratan. (Allah C.C.)

far / fâr

  • Fâre, sıçan.

fatih / fâtih

  • Açan, fetheden. Teshir eden, zapteden.
  • Kapıları selâmet üzere açan, Cenab-ı Hak.
  • Açan, fetheden.

fatiha / fâtiha / فَاتِحَه

  • Açan, başlangıç.

feda / fedâ / فدا

  • Yoluna can koyma. (Arapça)
  • Kurban. (Arapça)
  • Uğruna verme. (Arapça)
  • Fedâ edilmek: (Arapça)
  • Uğruna harcanmak. (Arapça)
  • Kurban edilmek. (Arapça)
  • Fedâ etmek: (Arapça)
  • Uğruna harcamak. (Arapça)
  • Kurban etmek. (Arapça)

feda'i / fedâ'î / فدائى

  • Yoluna canını hiçe sayan. (Arapça)

feda-yı can / fedâ-yı cân

  • Canını feda etme, yolunda canını verme.
  • Canını verme, canını fedâ etme, kendini kurban etme.

feda-yı nefis ve can / fedâ-yı nefis ve can

  • Can ve nefsi feda etme.

fedakarane / fedakârane

  • Canını ve herşeyini feda eder derecesinde. Her türlü eziyet ve zahmetlere göğüs gererek, dâvası uğruna sebat edene yakışacak surette. (Farsça)

fehd

  • (Çoğulu: Fühud) Pars denilen canavar.
  • Semer ortasındaki mıh.
  • Gafil olmak.

felsefe

  • Madde, hayat, yaratılış, kâinât, ruh, ölüm, ölüm sonrası gibi konularda insan gücünün akla dayanarak ortaya koyduğu düşünce ve görüşlerin tamâmı. Beğendiği düşüncelerini hakîkat olarak anlatmak, yaldızlı, heyecan verici laflarla inandırmaya çalışmak. Tecrübeye, hesâba dayanmayan şahsî düşünceler.

fence

  • Bir nevi toprak çanak.

fenn-i menafiu'l-aza / fenn-i menâfiu'l-âzâ

  • Organların yararlarını inceleyen fen, anatomi; canlıların yapısını ve bu yapıyı oluşturan organları inceleyen bilim dalı.

fenn-i teşrih

  • tıb: Bir cesedin, canlı vücudunun iç yapısını öğrenme bilgisi. (Anatomi)

fer

  • Işık, canlılık.

ferah-efşan

  • (Ferah-feşân) Sevinç veren, ferah saçan. (Farsça)

ferd-i zihayat / ferd-i zîhayat

  • Canlı varlık.

feşan / feşân

  • "Saçan" mânâsında son ek.

feth-i bab-ı rahmet eden

  • İlâhî şefkat ve merhamet kapısını açan.

feth-i suver

  • Allah'ın Fettâh isminin tecellisiyle her canlıda suretlerin açılması, yaratılması.

fetheden

  • Açan.

fettah / fettâh / فتاح / فَتَّاحْ

  • (Fetih. den) En iyi, en çok fetheden. Darlıktan kurtaran. Her şeyi en iyi cihetten açan. Her şeyi açan. Zabteden Allah (C.C.)
  • Zafer kazanmış, üstün gelmiş.
  • Fetheden, açan.
  • Kullarının kapalı işlerini açan, Cenab-ı Hakk.
  • Herşeyi lâyık olduğu şekil ve suretlerde açan, fetihler ve açılımlar müyesser eden Allah.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kullarına hayır kapılarını, dileklerine kavuşmak istiyen kullarına kapalı kapıları açan, peygamberlerini düşmanlarının elinden kurtarıp, memleketlerin fethini müyesser (kolay) kılan; evliyâsına (sevdiği kullarına) melekûtünün (gözle görülmeyen
  • Her şeyi görülmedik biçimlerde açan Allah.
  • Fetheden. (Arapça)
  • Açan. (Arapça)
  • Tanrı. (Arapça)
  • Herşeyi her cihetle açan (Allah).

fevd

  • Tavşancıl kuşunun kanadı.
  • Ölmek.
  • Canip, taraf, yön.

feyc

  • (Çoğulu: Füyuc-Feycân) Haber getiren peyk.

feyha

  • Bir nevi toprak çanak.
  • Genişlik, vüs'at.

feylesof

  • Beğendiği düşüncelerini hakîkat olarak anlatıp, yaldızlı, heyecanlı sözlerle inandırmaya çalışan kimse. Felsefeci.

feza

  • (Efzâ) Artıran, ziyadeleştiren, çoğaltan (mânâlarına gelip, kelime sonlarına getirilerek birleşik kelime yapılır.) Meselâ: Can-feza : Can verici. Hayret-feza : Çok hayret verici. Ruh-feza : Ruh verici. (Farsça)

fidye

  • Can kurtarma karşılığı verilen akçe vesaire.

fidye-i necat

  • Bir kimsenin esirlikten veya başına gelen bir belâdan kurtulmak için, kendisi veya kendi namına başkası tarafından mecburen verilen para vesaire hakkında kullanılan bir tabirdir. Tabirin karşılığı, can kurtarma akçası demektir.

figür

  • Oyuncunun hareketi. (Fransızca)
  • Resim, şekil, canlı resim. (Fransızca)
  • Mecaz. (Fransızca)

fiil-fi'l

  • İş, kâr, amel, zamanla ilgili olup mânâya yol açan kelime.
  • Eylem.

firar eden

  • Kaçan.

fışkı

  • Canlıların dışkısı.

fuak

  • Can çekişme.
  • Midenin çekilip toplanması.
  • Hıçkırık.

fürug-efşan

  • Işık saçan. (Farsça)

gafil

  • Dikkatsiz, iyi düşünmeyen, uyanık olmayan. Haberi olmayan, ihtiyatsız, başına geleceği önceden düşünmeyen. Allah'ı unutan. Kendi gayr-ı meşru zevkine dalan. (Günde bir taşı binâ-yı ömrümün düştü yere,Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber. (Niyazi-i Mısrî)

galiye-bar / galiye-bâr

  • Güzel kokulu şey saçan. (Farsça)

gamze-figen

  • Gamze saçan, süzgün süzgün bakan. (Farsça)

gamze-i cellad / gamze-i cellâd

  • Cana kıyan yan bakış.

garam / garâm

  • Canlı duygu, arzu.

gargara

  • Suyu, içilen ilâcı veya başka bir sıvıyı, boğazda oynatıp çalkalama.
  • Tavuk ve güvercinin ötmesi.
  • Can boğaza gelip tereddüt etmek.
  • Çömleğin kaynayıp fıkırdaması.
  • Çoban koyuna haykırıp çağırması.

gayr-ı uzvi / gayr-ı uzvî

  • Cansız. Uzvî olmayan. (İnorganik)

gazr

  • (Gazâre) (Çoğulu: Gazâyir) Men etmek, engel olmak.
  • Hapsetmek.
  • Geçim kolaylığı, maişet genişliği.
  • Büyük çanak.

gevher-efşan

  • Cevher saçan. (Farsça)

gevher-paş

  • Mücevher saçan. (Farsça)
  • Mc: Çok güzel ve düzgün konuşan. (Farsça)

giran-can

  • Ağır kanlı, ağır hareketli, can sıkıcı (adam). (Farsça)

giran-cani / giran-canî

  • Can sıkıcılık. (Farsça)

giran-hatır

  • Canı sıkılmış, gücenmiş. (Farsça)

girih-küşa

  • Düğüm açan, bağı çözen. (Farsça)
  • Mc: Müşkülâtları yenen, zorlukları halleden. (Farsça)

girye-feşan

  • Acıklı acıklı ağlayan, gözyaşı saçan. (Farsça)

güher-riz / güher-rîz

  • Cevher döken, cevher saçan. (Farsça)

gulat / gulât / غلات

  • Dinde aşırıya kaçanlar. (Arapça)

gülefşan

  • (Gül-efşân) Gül saçan. (Farsça)

gülfeşan

  • Gül saçan, gül dağıtan. (Farsça)

gülriz / gülrîz / گلریز

  • Gül serpen, gül saçan. (Farsça)
  • Meşhur bir cins lâle. (Farsça)
  • Gül saçan. (Farsça)

gürg

  • (Çoğulu: Gürgân) Canavar, kurt, zi'b. (Farsça)

güriz

  • Kaçma. (Farsça)
  • Kaçan. (Farsça)
  • Edb: Kasidelerde mevzuya girmeden evvel söylenen beyit. (Farsça)

gürizan / gürîzân / گریزان

  • Kaçan, kaçıcı. (Farsça)
  • Kaçan. (Farsça)

gürizende

  • (Çoğulu: Gürizendegân) Kaçan, kaçıcı. (Farsça)

guş-i can

  • Can kulağı.

guş-i huş

  • Akıl kulağı. Can kulağı.

guş-i kabul-i can

  • Candan kabul ile dinlemek.

guş-i kabul-i cane / gûş-i kabul-i câne

  • Canın kabul kulağı; birşeyi can kulağıyla dinleme.

güşa

  • Açıcı, açan mânâsına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dil-güşa : Gönüle ferahlık veren. Gönül açan. (Farsça)

güşayende

  • Açan, açıcı. (Farsça)

habhab

  • Takunye.
  • Canbaz ayaklığı.

habil

  • Sihirbaz, efsuncu, büyücü.
  • Kement ile yakalanan canavar.

hadak

  • Patlıcan.

hadika-yı ferahfeza / hadîka-yı ferahfeza

  • İç açan bahçe. Gönüle ferahlık veren bahçe.

hafif ikrah / hafîf ikrâh

  • Şiddetli olmayan zorlama. Canın veya uzvun telefine yol açmayan, yalnız acı ve eleme sebeb olacak derecedeki dövme ve hapsetme gibi şeylerle yapılan zorlama.

hafir / hâfir

  • Kazan, kazıcı, hafriyat yapan. Yerde çukur açan.

hafiye

  • (Çoğulu: Havâfi) İnsan bedeninde gizli olan can.
  • Kuş kanadında ebâhirden sonra olan dört kısacık yeleklerin her birisi.
  • Gizli, mestur.

haic

  • (Hâyic) Coşkun, heyecanlı.

hakikatfeşan / hakîkatfeşân

  • Hakikat saçan.

hakk

  • (Bâtılın zıddı) Doğru. Gerçek. Vâcib ve lâzım olan. Her sâbit ve doğru olan şey. Adalet. Herkesin meşru olan salahiyeti, iktidarı, bir şey üzerindeki mâlikiyyeti.
  • Dâva ve iddia.
  • Hakikate uygunluk.
  • Geçmiş, harcanmış emek. Pay, hisse.
  • Münasib
  • Din. İslâmi

hal-i ihtizar / hâl-i ihtizar

  • Can çekişme, ölüm ânı.

halecan / halecân / خَلَجَانْ

  • Titreme. Kalb çarpıntısı. Heyecan.
  • Titreme, heyecan.

halet-i ihtizar

  • Can çekişme hali, sakınılacak hal.

halet-i nez' / hâlet-i nez'

  • Ölüm hâleti. Can verme zamanı. Sekerat vakti.

haletinezi / hâletinezi

  • Can çekişme.

halic / halîc

  • Liman. Boğaz. Kanal. Körfez. Koy. Denizin kara içine nehir gibi uzanmış kısmı.
  • Irmak.
  • Büyük çanak.
  • İp.
  • Deve ağzı.

halvet-i faside / halvet-i fâside

  • Karı-kocanın aralarında şer'î mâni olmasına rağmen birleşmeleri.

halvet-i sahiha

  • Karı-kocanın aralarında şer'î mâni bulunmaması halinde birleşmeleri.

hamme

  • (Çoğulu: Humm) Kaplıcanın sıcak suyu.
  • Kuyruk yağının kıkırdağı.
  • Kızdırmak mânasına mastar da olur.

handefeşan

  • Gülümsemeler dağıtan, gülmeler saçan. (Farsça)

hannas

  • (El-Hannâs) (Hunus. dan) Geri çekilerek veya büzülerek, sinerek fırsat bulunca vesvese vermek için dönüp gelen. Sinsi şeytan. Besmeleyi işitince kaçan, gaflete dalınca musallat olan şeytan.

haratin / harâtin / خراطين

  • Solucan. (Arapça)

hareket-i ahmakane ve caniyane / hareket-i ahmakâne ve câniyane

  • Aptalca ve cânice yapılan hareket.

hareket-i mezbuhane / hareket-i mezbuhâne / hareket-i mezbûhâne

  • Can çekişme hâli.
  • Can çekişme hareketi.

harem-i şerif

  • Kâfir ve müşriklerin girmesi yasak olan ve canlı mahlukun öldürülmesi men'edilen Mukaddes Kâbe ve civârı.

harib / hârib / هارب

  • Kaçan, firar eden.
  • Kaçan. (Arapça)

harut

  • Mukaddes kimse.
  • İpini sahibi elinden çekip kaçan davar.

haşr

  • Toplanma, bir araya gelme. Allahü teâlânın bütün insanları, melekleri, cinleri, şeytanları ve diğer hayvan ve kuşları, gökte, yerde, denizde ne kadar büyük ve küçük canlı var ise, hepsini kıyâmet kopmasından (dünyânın son bulmasından) sonra diriltip, dünyâda yaptıklarının hesâbını vermek üzere Arasâ

haşrece

  • Ölüm anında can çekişmekte olan bir kimsenin çıkardığı hırıltı.

hatır-güşa

  • Gönle ferahlık veren. İç açan. (Farsça)

hattiyye

  • (Çoğulu: Hatyât) Canı, kıymeti yüce olmak.
  • Küçük ok.

hay

  • Sağ, canlı.

hayal / hayâl

  • Bir şeyi gördükten sonra veya görmeden önce zihinde şekillendirme. Hâfızanın yardımıyla zihinde bir şeyler canlandırma.

hayalen

  • Hayal olarak. Zihinde tasarlayıp canlandırarak.

hayat

  • Dirilik, canlılık.
  • Dirilik. Canlılık. Yaşama. Sağlık.
  • Fık: Allah (C.C.) kendi Zât-ı Ehadiyyetine mahsus bir hayat sıfatı ile muttasıftır. Bu, Hak Teâlâ'nın ilmi ile, irade ve kudret ile ittisafına hâs bir sıfattır.
  • Dirilik, canlılık.

hayat-ı hayvaniye-i maddiye-i dünyeviye

  • Maddî dünyadaki canlı hayat.

hayat-ı riba / hayat-ı ribâ

  • Faizin canlanması.

hayatfeşan / hayatfeşân

  • Hayat saçan.
  • Hayat saçan.

hayatiyet

  • Canlılık.
  • Canlılık. Hayat işaretinin, alâmetinin görünür olması.

hayatkarane / hayatkârâne

  • Canlı gibi.

hayattar

  • Canlı.

hayattarane / hayattârâne

  • Canlı bir şekilde.

hayattarlık

  • Canlılık.

hayevan / hayevân

  • Canlı.

hayevi / hayevî

  • Canlı.

hayeviye

  • Canlılık, canlı olma durumu.

hayretefza / hayretefzâ

  • Hayret içinde bırakacak şekilde; hayret saçan.

haysal

  • Patlıcan.

hayvan / hayvân / حيوان

  • Canlı şey, insanla beraber her canlı.
  • İnsan olmayan idraksiz canlı yaratık.
  • Yük kaldıran, araba çeken ve binilen hayvan, beygir, katır v.s.
  • Mc: Akılsız ve idraksız insan, ahmak. (Aslı "Hayevan"dır)
  • Canlı.
  • Hayatlı, canlı, diri.
  • Canlı. (Arapça)
  • Hayvan. (Arapça)

hayvan-ı natık / hayvan-ı nâtık

  • "Konuşan canlı" olma özelliği.

hayvan-ı zişuur / hayvan-ı zîşuur

  • Şuur sahibi canlı varlık.

hayvanat / hayvânât

  • Hayvanlar, canlılar.

hayvaniyyet

  • Hayvanlık, canlılık, zihayat olmak. Akıl ve idrakten mahrumiyet.

hayy

  • Diri, canlı.
  • Allah'ın isimlerinden.
  • Diri, canlı, sağ.
  • Bir şeyi cem' ve ihraz eylemek.
  • Diri, canlı.

hayy-ı kayyum / hayy-ı kayyûm

  • Her an diri olup her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan Allah.

hayy-ı kayyum-u ezeli / hayy-ı kayyûm-u ezelî

  • Varlığının ve diriliğinin başlangıcı olmayıp her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan Allah.

hayy-ı meyyit

  • Canlı cenaze.
  • Ölü halinde canlı.
  • Mc: Hiçbir işe yaramayan, hakiki vazifelerini yapmayan insan.

hayy-ı murtabıt

  • Bağlı olan canlı.

hayy-ı murtabit

  • Aslına bağlı olan canlı.

hayy-ı natık / hayy-ı nâtık

  • Konuşan canlı.

hayyen

  • Diri olarak. Diri, canlı olarak canlı olduğu halde.

hazafir

  • (Tekili: Hizfâr - Hazfur) Cânibler.
  • Bir kavmin meşhurları, ileri gelenleri, şereflileri.
  • Hepsi. Tümü. Mecmu'u.

hazef

  • Çamurdan yapılmış olup ateşte pişirilen şeyler. Çanak, çömlek.

hazef-pare

  • Çanak çömlek parçası, kırığı. (Farsça)

hazef-rize / hazef-rîze

  • Çanak çömlek parçası. (Farsça)

hazefat-ı safile / hazefât-ı sâfile

  • Kıymetsiz şeyler; çamurdan, topraktan yapılmış kiremit, tuğla, çanak, çömlek gibi değersiz şeyler.

hazefi / hazefî

  • Çanak çömlek ile alâkalı.

hazefiyye

  • Çanak çömlek gibi topraktan yapılan şeyler ve bunları yapma san'atı.

hazık

  • (Çoğulu: Havâzik) Mesti dar olan.
  • Cânip, taraf.

hazzaf

  • Çanak çömlek yapan veya satan.

hebaen mensura / hebâen mensûra

  • Boşuna harcanarak.

helahil-riz

  • Öldürücü zehir saçan. (Farsça)

helak / helâk

  • Mahvolma, ölme.
  • Harcanma.
  • Çok yorulma.

helecan

  • (Bak: Halecan)
  • Titreme, heyecan, kalp çarpıntısı.

hem-daman

  • Bacanak. (Farsça)

hem-dem

  • Canciğer arkadaş. (Farsça)

hem-riş

  • Bacanak. İki kızkardeşle evlenen erkekler. (Farsça)

hemla'

  • Seri.
  • Kurt (canavar.)

hemriş / hemrîş / همریش

  • Bacanak. (Farsça)

hemyan

  • Kese, torba, çanta, dağarcık. (Farsça)

her'a

  • Küçük bir canavar.
  • Erkeğiyle muhalata ettiğinde şevkinin şiddetinden hemen inzal eden kadın.

hevamm

  • Böcekler, haşereler. Pire, tahta kurusu, bit, örümcek, yılan gibi, kışın gizlenip yazın meydana çıkan, insan ve hayvanın vücudundan beslenerek yaşayan, insana zararı dokunan (parazit yaşayan) küçük canlılır.

heyc

  • Heyecan, telaş.
  • Galeyan, tahrik.
  • Kavga, harp, savaş, cenk.

heyecan / heyecân / هيجان

  • Coşku. (Arapça)
  • Heyecan. (Arapça)

heyecan-ı kalbi / heyecan-ı kalbî

  • Kalple heyecana kapılma.

heyecanat / heyecânât

  • Heyecanlar.

heyet-i hafife

  • Cümledeki her bir parçanın tek tek mânânın hafiif olduğunu göstermesi; hafif yapı.

hıdn

  • Koltuk altından yan başına varana kadar, kucak.
  • Nahiye.
  • Canip, taraf.

hıfz-ı emanet

  • Canı muhafaza etme.
  • Bırakılan emaneti koruma.

hikmetfeşan / hikmetfeşân

  • Hikmet saçan.

hıllet

  • Candan arkadaşlık.

hillet

  • (Çoğulu: Hillel - Hilâl) Samimi ve cân-ı gönülden olan dostluk. En güzel takdir edici ve samimi arkadaşlık.
  • Kılınç gediği.
  • Nakışlı deri.
  • Ağızda bâki kalan dişler.
  • Dişler arasında kalan yemek artığı.

hilm

  • Doğuştan olan huy yumuşaklığı. Şiddete tahammül. Nefsini heyecandan korumak.
  • Vakar. Sükûn.

hırz-ı can / hırz-ı cân / حِرْزِ جَانْ

  • Bağrına basıp canı gibi korumak. Canı koruyan. Canını teslim ederek sığınmak.
  • Can güvenliği için sığınılan yer.

hırzıcan / hırzıcân

  • Canı gibi koruma.

hirzun

  • Bir küçük canavar.

hışaş

  • Başı küçük adam.
  • Küçük başlı yılan.
  • Devenin burnuna geçirdikleri burunduruk.
  • Kuşlardan, dimağı olmayan.
  • Çuval.
  • Cânip, taraf.
  • Sinir.

hiskil

  • (Çoğulu: Hasâkil) Her canavarın yavruları içinde küçük olanı.

hiss-i heyecan

  • Heyecan veren his.

hiyal

  • Taraf, yan, cânib. Hizâ.
  • Bir hayvanın kısır olma hâli.

hüceyre

  • Hücrecik. Canlı varlıkların veya nebâtatın vücudunu teşkil eden küçük küçük odacık halinde ve içi vücuda lüzumlu madde ile dolu hücrecik. En küçük canlı parça.
  • Küçük delik ve oyuk.

hücre / حجره

  • Oda. Odacık.
  • Hüceyre. En küçük canlı varlık. Canlı varlıkların en küçük yapısı.
  • Odacık, canlıların en küçük yapısı.
  • Odacık. (Arapça)
  • Hücre, canlı organizmaların en küçük yapıtaşı. (Arapça)

hüdlul

  • Kurt. (Canavar)

hukuk-u zevciye

  • Karı ile kocanın birbirlerine karşı hâiz olduğu haklar. Aile hukuku.

hulusi

  • Samimi, candan. Hâlis ve içi temiz olan.

hümapervaz

  • Hümâ gibi yükseklerde uçan. (Farsça)
  • Mc: Yüksek himmetli. (Farsça)

hunefşan

  • Kan saçan, kan serpen. (Farsça)

hunfeşan

  • Kan saçan, kan serpen. (Farsça)

hunpaş

  • Kan döken, kan saçan. (Farsça)

hürnu'

  • Küçük canavar.

huş

  • Akıl, fikir, zekâ, iyi ile kötüyü ayırma hissi. (Farsça)
  • Ruh, can. (Farsça)
  • Ölüm, (Farsça)
  • Zehir. (Farsça)

husumetefza / husumetefzâ / husûmetefzâ

  • Düşmanlık saçan.
  • Düşmanlık saçan.

huveyn

  • Hayvancık. Çok küçük canlı.

i'tidal-i dem

  • Soğukkanlı davranış. Heyecanlanmadan, acele etmeden, düşüne düşüne ve tedbirli hareket.

iare

  • Emaneten vermek. Bir malın kullanılmasından karşılık istemiyerek meccanen başkasına vermek.

ibret-feşan

  • İbret saçan; ibretli.

ibretfeşan / ibretfeşân

  • İbret saçan.

icane

  • (Çoğulu: Ecanin) Hamam taşı.
  • İçinde bez ve kaftan yıkanılan kap.

icazet / icâzet

  • İzin, diploma, şehâdetnâme. Çeşitli ilimlerde üstâdın (hocanın) talebesine, yetiştiğine dâir verdiği belge, diploma.

icazet-i mutlaka / icâzet-i mutlaka

  • Çeşitli ilimlerde üstâdın (hocanın) talebesine yetiştiğine ve başkalarını da yetiştirebileceğine dâir verdiği izin veya bu izni ifâde eden belge, diploma.

idcan

  • (İdcican) Gökyüzü yağmur bulutlarıyla örtülme.
  • Hava çok sisli ve dumanlı olma.

ifratkar / ifrâtkâr / افراطكار

  • Aşırıya kaçan. (Arapça - Farsça)

ifratperver

  • Aşırılığa kaçan.

ifrit / ifrît / عفریت

  • Mitolojik canavar. (Arapça)

ıh

  • Deveyi çökertmek için kullanılır sestir.
  • Yorgunluk ve heyecanla hızlı nefes vermeği tasvir eder.

ihevat

  • (Tekili: İhve) Samimi ve sâdık arkadaşlar. Candan dostlar.
  • Tarikat arkadaşları.

ıhlamak

  • Ih diyerek deveyi çökertmek.
  • Ih diyerek yorgunluk ve heyecanla hızlı nefes vermek.

ihtika'

  • Bir şeyin sağlamlığı, muhkemliği.
  • Dimağ heyecanı.

ihtizar / ihtizâr / احتضار

  • (İhtidar) Huzura çıkmak. Hâzır olmak.
  • Can çekişmek. Hastanın ölüme hazır olması.
  • Can çekişme. (Arapça)

ihtizar hali / ihtizâr hâli

  • Ölüm sırasında can çekişme hâli.

ihya / ihyâ / احيا

  • Diriltmek. Yeniden hayata kavuşturmak. Canlandırmak. Şenlendirmek. Uyandırmak.
  • Gece de uyumayıp çalışmak veya ibâdetle vakit geçirmek.
  • Canlandırma.
  • Diriltme, yaşatma. (Arapça)
  • Canlılık kazandırma. (Arapça)
  • Geceyi ibadet ederek geçirme. (Arapça)
  • İhyâ olunmak: Yaşatılmak, canlandırılmak. (Arapça)

ihya etmek / ihyâ etmek

  • Canlandırmak, kuvvetlendirmek.

ihya-yı din / ihyâ-yı dîn / اِحْيَايِ دِينْ

  • Dini canlandırma, kuvetlendirme.

ihya-yı millet / ihyâ-yı millet

  • Milletin diriltilmesi, canlandırılması.

ikindi namazı

  • İslâm'ın şartlarından biri olan beş vakit namazın üçüncüsü, öğle vakti ile akşam vakti arasında kılınan namaz.Gökten yere iner kamû (bütün) melekler, Meleklere müştâk olur (can atar) felekler, Kabûl olur anda bütün dilekler, İkindi namâzın kıldığın zaman.

ila / îlâ

  • Kocanın karısına dört ay veya daha çok zaman veya zaman söylemeyerek "Sana yaklaşmayacağım" diye yemîn etmesi.

iltiya'

  • Heyecanlanmak, iç alevlenmesi.
  • İç sıkıntısı çekme, dertlenme.

iltiyak

  • Sıkı fıkı dost olma, candan arkadaş olma.

ilye

  • Sağrı, but. Kalçanın üst kısmı.

in'aş

  • Harekete getirme, canlılık kazandırma. Yukarı kaldırma.

infial

  • Gücenme. Darılma.
  • Can sıkılma. Teessür.
  • Hareketlenme. Harici bir sebeb ve te'sirle hâsıl olan hâl, te'sir ve hareket.
  • Harici te'sire kabil olmak.
  • Ruhun kabul ettiği tahavvülât. (Bir eser, müessirine nisbetle fiildir. Zuhur ettiği yere nisbetle infialdir.)

inorganik

  • Mâden cinsinden olan, cansız maddelerden bulunan. Organik olmayan. Hayvan ve insan gibi vücud yapısına ait olmayan. (Fransızca)

insan

  • (Bu kelimenin aslı, lugat âlimlerince "ins" den geldiği söylenir. Kamusta da kûfiun'a göre "Nisyan" kelimesinden geldiği zikredilmektedir.)Akıl, şuur ve imân ile diğer canlılardan ayrı, Cenab-ı Hakk'ın en mükerrem yarattığı mahluku olup, Rabbanî ni'metleri unutkanlığı dolayısıyla insan denil

intiaş

  • Yorgunluktan sonra canlılık hissetme. Canlılık.
  • Hastalıktan sonra iyileşip kalkma.
  • Geçinme.
  • (Yıkılan adam) doğrulup kalkma.
  • Dinlenip canlanma.

intihar / intihâr / انتحار

  • Kendini öldürme, canına kıyma. (Arapça)
  • İntihâr etmek: Kendini öldürmek, canına kıymak. (Arapça)

irticac

  • Çalkanmak. Heyecana gelme.
  • Sarsıntı. Muztaribane hareket etmek.

ışir

  • (Çoğulu: Aşâr) Çanak çömlek parçaları.

ism-i batın / ism-i bâtın

  • Allah'ın, bütün varlıkların iç yüzünü ve özellikle canlıların içlerini mükemmel bir fabrikanın harika makineleri gibi yaratıp işlettiğini gösteren ismi.

ism-i hayy

  • Allah'ın gerçek hayat sahibi olduğunu ve her canlıya hayat verdiğini bildiren ismi.

ism-i hayy ve kayyum / ism-i hayy ve kayyûm

  • Gerçek hayat sahibi olan, her canlıya hayat veren, her şeyi Kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren Allah'ın ismi.

ism-i muhyi / ism-i muhyî

  • Allah'ın bütün canlılara hayat verdiğini ifade eden ismi.

ism-i rahim ve rezzak / ism-i rahîm ve rezzâk

  • Allah'ın sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olduğunu ve bütün canlıların rızıklarını verdiğini ifade eden Rahîm ve Rezzak isimleri.

işmi'zaz

  • Can sıkma, üzülme, yüzünü ekşitme.
  • Titreyip ürperme.

istiade

  • Bir şeyin iade edilip geri gönderilmesini isteme.
  • Yeniden canlanma.
  • Âdet edinme.

istifa-yı kısas

  • Kısas hakkının bilfiil yerine getirilmesi. Câni hakkında kısas cezasının tatbik edilmiş olması.

istimlal

  • (Melâl. den) Can sıkılıp usanma, melâl getirme.

iz'aç / iz'âç

  • Rahatsız etme, can sıkma, baş ağrıtma.

jaleriz

  • Çiğ saçan, kırağı saçan. (Farsça)

jeng-bar

  • Pas saçan. (Farsça)

jengdan

  • Çan. Çıngırak. (Farsça)

ka'b

  • (Çoğulu: Kıâb) Ağaç çanak.

kaba'ser

  • (Çoğulu: Kabâis) Büyük, kuvvetli, sağlam. Zayıf deve yavrusu.
  • Deniz canavarlarından bir canavar.

kadah

  • Küçük toprak çanak.

kadid / قدید

  • Kurutulmuş et, kadit. (Arapça)
  • Canlı cenaze. (Arapça)

kaimen

  • Ayakta durarak. Yıkılmamış.
  • Canlı olarak.

kal'a

  • Kale. Eskiden yapılan büyük merkezlerin ve şehirlerin bulunduğu etrafı duvarlarla çevrili ve düşmanın hücumundan muhafaza edilen yüksek yerlerde inşa edilmiş yapı.
  • Çobanın çantası.
  • Hurma ağacının dibinden kesilen taze fidan.

kalak

  • Can sıkıntısı. Gönül darlığı. Kararsızlık.
  • Zahmet. Meşakkat.

kalbgah / kalbgâh

  • Ordunun sağ ve sol kanadlarının ortası. Merkez bölümü. (Farsça)
  • Canevi. (Farsça)

kangren

  • Yun: Canlı vücudun belirli bir kısmında hücrelerin ölmesiyle meydana gelen bir hastalık.

kars

  • İki parmağıyla çimdiklemek.
  • Karıncanın ısırması.

kas'a

  • (Çoğulu: Kısâ') Çanak, kâse.
  • Yemek kabı.

kas'a-lis

  • Dalkavuk. Çanak yalayıcı.

kase / kâse / كاسه

  • Tas, çanak.
  • Tas veya çanak. Kâse gibi olan çukurluk. (Farsça)
  • Başı kaplayan ve başın üstündeki kemik. (Farsça)
  • Kap, çanak.
  • Çanak, kâse. (Farsça)

kase-lis / kâse-lis

  • (Kâselis) Çanak yalayıcı. Çok yiyen, obur. Hırslı. (Farsça)
  • Dalkavukluk. Alçak huylu kimse. (Farsça)
  • Dilenci. (Farsça)

kase-lisan / kâse-lisan

  • (Tekili: Kâselis) Dalkavuklar, çanak yalayıcılar.

kaselis / kâselis / kâselîs / كاسه ليس

  • Çanak yalayıcı, dalkavuk.
  • Çanak yalayıcı.
  • Çanak yalayıcı. (Farsça)

kasr-ı meşid-i nurani / kasr-ı meşîd-i nuranî

  • Temelleri sağlam ve etrafına aydınlık saçan saray.

katil-i ma'fuv

  • Can ve ırzını korumak için, tecavüze kalkanı öldüren kimse.

katrefeşan

  • Damla saçan. (Farsça)

kayın

  • Kadının veya kocanın erkek kardeşi.

kazasker

  • İlmiye mesleğinin en yüksek mertebelerinden biri. Lügat mânası asker kadısı, ordu kadısı demektir. Osmanlılarda Kazaskerliğin ihdası Sultan I.Murat zamanındadır. İlk Kazasker de "Çandarlı Kara Halil"dir.

ke's / كأس

  • Çanak.
  • Kadeh. Dolu kadeh.
  • Çanak. (Arapça)
  • Kadeh. (Arapça)

keder

  • Tasa, kaygı, can sıkıntısı. Bulantı. Gam.

kehib

  • Patlıcan.

kehribar

  • Cevher saçan.
  • Güzel sözler söyleyen.

kelime-i zihayat / kelime-i zîhayat

  • Canlı kelime.

ken

  • "Kazan, kazıcı, koparan, yıkan, söken." anlamlarına gelir ve kelimelere katılır. Meselâ: (Kuh-ken: Dağ deviren, tünel açan) gibi. (Farsça)

kes'am

  • Pars (canavar).

kesb-i şeref ve can / kesb-i şeref ve cân

  • Şereflenme ve canlanma.

keşih

  • (Çoğulu: Küşuh) Perâkende olmak, parça parça dağılmak.
  • Böğür.
  • Cânip, taraf.

keşkul / keşkûl / كشكول

  • Dilenci çanağı. (Farsça)
  • Keşkül, bir tür tatlı. (Farsça)

keşşaf

  • Keşfeden, açan, bulan.

kevkeb-i münevver

  • Işık saçan parlak yıldız.

keyfemayeşa / keyfemâyeşâ

  • Canı nasıl isterse.

kıbel

  • Yan, taraf, yön, cihet, cânib.

kısa'

  • (Tekili: Kas'a) Tabaklar, çanaklar, çömlekler.

kise / kîse

  • (Kis-Kese) Küçük-büyük torba kab. (Farsça)
  • Para kesesi. Kumaştan çanta biçiminde torba kab. (Farsça)
  • Yoğurt kesesi. (Farsça)
  • Para. Para hesabı. Öz para. (Farsça)
  • Kestirme yol. (Farsça)
  • Poşet, çanta, kese.

kişvergüşa

  • Ülke açan, cihangir. (Farsça)

kitle-i mevat

  • Cansızlar, ölüler yığını.

kıyam

  • Ayakta durmak. Ayağa kalkmak.
  • Ayaklanmak. İsyan.
  • Ölümden sonra tekrar dirilmek.
  • Bir işe başlamak, devam etmek.
  • Satılan bir mal hakkında müşteri ile anlaşıp kararlaşma.
  • Canlanmak.
  • Kıyâmet günü (mânâsına da gelir).
  • Namazın iftitah tekbiri

kıyamet / kıyâmet

  • Allahü teâlânın emri ile İsrâfil aleyhisselâmın sûr denilen ve nasıl olduğunu bilmediğimiz bir âlete üfürmesi, (nefha-i ûlâ: Birinci üfürme) ile bütün canlıların ölüp, her şeyin yok olması, kâinâttaki (varlık âlemindeki) nizâmın, düzenin bozulması, kıyâmetin kopması.
  • Her canlının ölü

kıyamet-i kübra / kıyâmet-i kübrâ

  • Büyük kıyâmet. Canlıların öldükten sonra tekrâr diriltildikleri gün, zaman. Kıyâmet günü.

kul

  • İbâdet eden, itâat eden, hizmet eden, canlı mahlûk (insan, melek ve cin).
  • Köle.

kürz

  • (Çoğulu: Karaze) Çan.
  • Dağarcık, torba.

küşa / küşâ

  • "Açan, açıcı" mânâlarına gelerek tamlama yapımında kullanılır. Meselâ: Dil-küşâ : Gönül açan, gönül açıcı, ferahlık veren. (Farsça)
  • Açan.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kütfane

  • (Çoğulu: Kütfân-Ketâyif) Çekirgenin evvel kanatlanıp uçanı.

kutr

  • Taraf. Canib.
  • Nahiye. Mahal. Arzın veya semânın bir ciheti.
  • Çap.
  • Bölük. Bölge.
  • Geo: Dairenin merkezinden geçip onu iki müsavi kısma bölen doğru parçası, çap.

küus

  • (Tekili: Ke's) Kaplar, çanaklar, çömlekler.
  • kadehler. Bardaklar.

kuz

  • Bardak, kadeh.
  • Tas, çanak.

la'c

  • (Çoğulu: Levâıc) Halecan etmek.
  • Acı vermek, elem vermek.
  • Yakmak.
  • Muhabbet ve aşktan dolayı yürekte hâsıl olan hararet.

lafziye

  • Sözde ve yazıda görülen ve çok defa tasannua kaçan kelime süsleri.

leali-feşan

  • İnciler saçan. (Farsça)

leffaf

  • Çok konuşan, çok lâf eden. Pek fazla söyliyen. Can sıkan.

lemean eden / lemeân eden

  • Parıldayan, ışık saçan.

lezlaz

  • Kurt. (Canavar)

lıks

  • Boğazına düşkün, obur.
  • Lokma sezdiği yere can atan kimse.

lirik

  • Heyecan ve ahenge fazla ehemmiyet verilen şiir.
  • Bu tarzda şiir yazan şair.

lis

  • Yalayıcı, yalayan. Birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Kâse-lis : Çanak yalayıcı. Dalkavuk. (Farsça)

lisan-ı nahvi / lisan-ı nahvî

  • Arapçanın bir vasfı; intizam ve kaidelere, düsturlara bağlı belâgatlı dil.

liva-i hamd / livâ-i hamd

  • Hamd (şükür) sancağı. Kıyâmet gününde, canlılar dirilip, Arasat meydanında toplanınca, Allahü teâlâ tarafından Peygamber efendimize ihsân edilecek olan ve altında bütün inananların toplanacağı sancak-ı şerîf.

lü'lü'-feşan

  • İnci saçan, inci dağıtan. (Farsça)

lü'lü'-paş / lü'lü'-pâş

  • İnci dağıtan, inci saçan. (Farsça)

ma / mâ

  • Biz mânasınadır. (Farsça)
  • Mim ile elif harfinden ibâret "Mâ". Arabçada muhtelif isimleri vardır. Ve çeşitli mânalara gelir. Cansız şeylere işaret eder. "Şu nesne, o şey ki..." mânâlarına gelerek kelimelerle birleşir. Meselâ: (Mâ-ba'd: Sondaki, alttaki.) (Farsça)

macin

  • (Çoğulu: Micân) Her dileğini yapan kimse.
  • Hile yolunu öğreten.

madde-i musavvire

  • Tıb: Kanın küreciklerinden başka gıda maddesinden olup, azot ve sair maddeleri içine alan sulu cisim. Canlı hücrelerin vücudunu teşkil eden ve içinde çoğunun çekirdek bulunan albüminli madde. Protoplazma.

maddi cihad / maddî cihad

  • Din uğrunda mal ve canla mücadele.

mahşer

  • Haşr olunacak, toplanılacak yer. Kıyâmet gününde bütün mahlûkâtın (bütün canlıların) yeniden dirildikten sonra hesap için toplanacakları yer. Arasat Meydanı, Mevkıf.

mahşer-i huveynat

  • Mikroskobik canlıların toplanma yeri.

mahya

  • Hayat. Canlılık.

makine-i zihayat / makine-i zîhayat

  • Canlı makine.

mal-i natık / mal-i nâtık

  • Canlı mal. (At, deve, koyun gibi)

manzara-i hayal

  • Hayal manzarası, insanın kafasında tasarlayıp canlandırdığı manzara.

masarif

  • (Tekili: Masruf) Harcananlar, sarfolunanlar.
  • Sarfolunanlar, harcananlar.

masarifat

  • (Tekili: Masârif) Masraflar, giderler. Harcanan paralar.

masraf

  • Sarfedilen, harcanan. Gider.

masruf / masrûf / مصروف

  • Sarfolunmuş, harcanılmış olan.
  • Sarfedilmiş, harcanmış.
  • Çevrilmiş, döndürülmüş.
  • Harcanmış.
  • Harcanmış. (Arapça)
  • Masruf olmak: Harcanmak. (Arapça)

mazleme

  • (Çoğulu: Mezâlim) Zulüm ve adaletsizlik. Haksızlık. Can yakma.

me'nus

  • Cana yakın, sevimli.

meccan

  • Parasız, karşılıksız, ücretsiz, bedâva, meccânen.

meccaniyet

  • Ücretsizlik, meccanilik.

medar-ı müheyyic / medâr-ı müheyyic / مَدَارِ مُهَيِّجْ

  • Heyecanlandıran sebeb.

medfuat

  • (Tekili: Medfu') Defedilip dışarı çıkarılmış olanlar.
  • Sarfedilmiş ve verilmiş paralar. Harcanan veya kasadan çıkan paraların, hesap defterinde kaydedildiği hâne.

medrese-i nurani / medrese-i nuranî

  • Nur saçan medrese, okul.

medrese-i nuraniye

  • Nur saçan medrese, okul.

mefatir

  • (Tekili: Muftır) Oruç açanlar, iftar edenler.

mehmed akif

  • (1873-1936) Şiir ve manzumeyi sırf İslâmiyete hizmet için yazdı. İlk Türkiye Büyük Millet Meclisinde İstiklâl Marşı manzumesi kabul edilerek milletin mâneviyatına büyük faydalar sağladı. Çanakkale Şehidlerine hitaben yazdığı manzumesi de aynı mahiyettedir. Bu İslâm mücahidinin şiirleri Safahât isiml

meka

  • (Çoğulu: Emkâ) Tilki, tavşan ve bunlara benzer hayvanlar.
  • Canavarların inleri ve yatakları.

melal / melâl

  • Can sıkıntısı. Usanç. Gamlılık. Zaaf ve fütur.
  • Can sıkıntısı.

melekut

  • Tam bir hâkimiyyetle, Saltanat-ı İlâhiyyenin müessiriyyet ve idâresinin esrarı. Her şeyin kendi mertebesinde, o mertebeye münâsib ruhu, canı, hakikatı. Bir şeyin iç yüzü, iç ciheti.
  • Hükümdarlık. Saltanat.
  • Ruhlar âlemi.

menar-ı neyyir

  • Nur saçan ve çevresini aydınlatan lâmba.

menbic

  • Mevzi ismi. (Oraya nisbetle "menbicâni" derler.)

mercan / mercân / مرجان

  • Denizde geniş resif meydana getiren ve mercanlar takımının örneği olan hayvan ve bunun kalkerli yatağından çıkarılan çoğu kırmızı renkte ve ince dal şeklinde bir madde. Bu madde boncuk gibi süs eşyası olarak kullanılır. Mercanlar ancak 40 metre kadar derinlikte yaşayabilirler.
  • Mercan. (Arapça)

mercane

  • Mercan tanesi.

merdümgiriz / مرمگریز

  • İnsanlardan kaçan. (Farsça)

meşşaiyyun

  • Meşşâiler. Derslerini gezerek veren, peygamberlere uymayarak yalnız akıl ve fikir ile hakikatı bulmaya çalışan ehl-i dalâlet. Dinsizlik yolunu açanlar, sadece akla itimad eden ve vahye tâbi olmayan imânsızlar.

mesture

  • Örtülü kadın. İslâmiyetin emrettiği şekilde örtülmesi farz olan yerlerini örtmüş olan kadın.
  • Gizli tutulan resmi işlerde harcanmak için hükümetin emrine verilen para. (Buna tahsisat-ı mesture de denir.)

mevadd-ı camide / mevadd-ı câmide

  • Cansız maddeler.

mevat

  • Ölü, cansız.
  • (Mevt. den) Cansız şeyler. Sürülmemiş topraklar.
  • Sahibsiz yerler.

mevati / mevatî

  • Mevâta yani cansız şeye ait, bununla alâkalı.
  • İşlenmemiş toprağa ait.

mevcudat-ı zevilhayat

  • Hayat sahibi, canlı olan varlıklar.

mevcudat-ı zihayat / mevcudat-ı zîhayat

  • Canlı varlıklar.

mevetan

  • Canı olmayan nesneler.
  • İhya olunmayan, ekilip biçilmeyen arazi.

mevhat

  • Cansızlar.

mevtan

  • (Mevetan) Cansız.
  • Baygın.

meyt

  • (Meyyit) Ölü. Cansız. Ölmüş. Hareketsiz.

meyyit

  • (Mevt. den) Ölü. Cansız. Ölmüş.
  • Ölü, cansız.

miftah

  • Açan âlet. Anahtar. Kilidleri açan anahtar.

mıgtas

  • Burun, göz çanağı.

mihanikiyyet

  • yun. (Mihanik. den) Makine sanayiini ihate eden fen ve ilimler. Makine gibi cansız şeyler.
  • Cansız ve duygusuz fakat ahenkli hareket ve hareket kabiliyeti.

mikleb

  • Eskiden ciltlenen kitapların sol tarafındaki fazlalık parçanın adı.

mikrat

  • (Çoğulu: Mekârâ) Su mecrâsı. (Her taraftan gelen yağmur suyu orada toplanır.)
  • Büyük havuz.
  • Büyük çanak.

mir'aş

  • Çok yüksekten uçan güvercin.

miran

  • (Çoğulu: Mârin) Vahşi canavar yatağı.

misak

  • Sürme, gütme, sevketme.
  • Havada uçarken kanadını birbirine vurup uçan güvercin.

misred

  • Büyük taş, çanak.

müberrid

  • (Berd. den) Soğutan, soğutucu.
  • Karlık. Su soğutan damacana.

mübrim

  • (Mübrime) Zorlıyan, zorlayıcı.
  • Mânâsız ve boş sözlerle can sıkan kimse.
  • İki katlı yapan.
  • Cür'et eden.

mücahidin / mücahidîn

  • (Tekili: Mücahid) Mücahidler. Cihad edenler. Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla çalışan, çarpışanlar.

mücan

  • (Çoğulu: Meccân) Murdar, pis.

mücanib

  • Çekinen. Sakınan. Kaçan.

mücun

  • (Çoğulu: Meccân) Kim olursa olsun kayırmamak.
  • İnsanların sözünden hazer etmeyip derdi olmamak.

müfarakat

  • Ayrılık. Bir yere bırakıp gitmek. Dostlarından ayrı düşmek.
  • Fık: Karı-kocanın talâk veya fesh ile birbirlerinden ayrılmaları.

müfettih

  • Feth eden, açan, açıcı.
  • Geğirten, geğirtici.

müfettih-ül ebvab

  • (Hayır) kapıları(nı) açan. Bütün müşkilleri giderip ferahlatan. (Cenab-ı Hak)

müfrit

  • Aşırıya kaçan.

müfsid

  • İfsat eden, bozan.
  • Fesatlık eden, ara açan.

müfsidin / müfsidîn

  • (Tekili: Müfsid) Bozanlar, ifsad edenler, müfsidler. Fesatlık yapanlar, ara açanlar.

muftır

  • (Fıtr. dan) Oruç açan, iftar eden.

mugve

  • (Çoğulu: Mugveyât) Canavarı düşürüp yakalamak için kazıp ağzını örttükleri kuyu.

muhafaza-i nefis

  • Kişinin kendisini ve canını koruması.

mühce

  • (Çoğulu: Mühec) Can, ruh.

mühec

  • Ruhlar, canlar.

müheyyic

  • Tehyic eden. Heyecan veren.
  • Heyecanlandıran.

müheyyiç

  • Heyecan verici.

müheyyic / مهيج

  • Heyecan verici. (Arapça)

mühic

  • (Mühce - Mühec) Ruhlar. Canlar.

muhtazır

  • Can çekişen.

muhtazırane

  • Can çekişiyormuşcasına.

muhtelic

  • (Halecân. dan) (Kendi elinde olmıyarak) titreyen.

muhyi / muhyî

  • Maddî mânevî hayat veren, dirilten, canlandıran, can ve ruh veren mânalarında olup, Cenab-ı Hakk'ın bir ismidir. (Ehl-i dünya küfür ve dalâlet karanlığında mânen ölü gibi iken Resul-i Ekremin (A.S.M.) mübarek irşadları ve iman nurları ile dirilmelerine ve o mânevî ölümden kurtulmalarına binaen Peyga
  • Bütün canlılara hayat veren Allah.

mukadderat-ı hayatiye

  • Bütün canlıların hayatları müddetince geçirdikleri ve geçirecekleri tavır, hareket, şekil ve amelleri gibi hususiyetleri.

mukarrih

  • (Çoğulu: Mukarrihât) Yara açan ilâç.

mümit / mümît

  • Ölümü yaratan, diriltip can verdiği varlıkları vakti gelince öldüren Allah.

münfail

  • İnfiâl eden. Te'sir ile harekete geçen.
  • Muztarib, kederli ve muğber olan. Bir şeyden canı sıkılan. Alınmış, gücenmiş.

munis / mûnis / مونس

  • Alışılmış. Ehlileşmiş. Cana yakın. Sevimli. Ünsiyyet edilmiş.
  • Canayakın, dost.
  • Canayakın, sevimli.
  • Cana yakın, alışılmış. (Arapça)

munise

  • Hayat yoldaşı. Can yoldaşı.

müntekim

  • İntikam alıcı. Zâlim ve mütekebbir (kibirli) cânîleri başkalarına ders olacak şekilde cezâlandıran, âsîleri ve taşkınlık yapanları şiddetli azâb ile azablandıran.

muş-gir

  • "Sıçan tutan" Çaylak kuşu. (Farsça)

musade

  • Avlanan canavar.

musahhar-ı pürnur

  • Nurlu, nur saçan hizmetkâr.

müsebbib / مسبب

  • Yol açan, sebep olan. (Arapça)

mushaf-ı hikmet

  • Hikmet Mushafı (canlı hikmet mushafı).

müşk-efşan

  • Misk saçan. (Farsça)

müşk-feşan

  • Misk saçan, misk saçıcı. (Farsça)

müşkil-küşa

  • Zorluğu gideren, açan. Zor işleri halleden. Çetinliği gideren. (Farsça)

müslim

  • Mûteber ve güvenilir olduğu bütün İslâm âlimleri tarafından kabul edilen, Kütüb-i sitte denilen altı hadîs kitâbının ikincisi.
  • Allahü teâlânın, peygamberi Muhammed aleyhisselâm vâsıtasıyla gönderdiklerine îmân edip, O'nun emirlerini yerine getiren, yasaklarından kaçan kimse.

müsliman

  • Allahü teâlânın, peygamberleri vâsıtasıyla gönderdiklerine ve Muhammed aleyhisselâma îmân edip, Allahü teâlânın emirlerini yerine getiren, yasaklarından kaçan kimse.

muşrık

  • Parlak, aydınlatan, nur saçan.

müştak / مشتاق

  • Çok isteyen, can atan. (Arapça)

mustakzer

  • Pis, pislik saçan.

müstantık

  • İstintak eden, soran.
  • Mahkemede ilk ifadeyi alan, ilk soruşturma tahkikatı açan hâkim.
  • Sorgu hâkimi.
  • Sual soran. Sorguya çeken.

müstatir

  • Uçan, uçuşan.
  • Yangının veya sabahın intişarı gibi müstaid olan.

müste'min

  • Eman dileyen. Emane, emniyete erişen, nâil olan. (Gerek müslim, gerek zimmî veya harbî olsun.) İstiman eden. Emin edilmiş.
  • Canının bağışlanması şartiyle teslim olan.
  • Tar: Osmanlı ülkesinde oturmalarına müsaade olunan yabancı devlet tebaası. Osmanlı devleti ile sulh halinde bu

müsteftih

  • (Feth. den) Açan, istiftah eden, başlıyan.

mutazarrı'

  • Tazarru eden. Alçak gönüllülük eden.
  • Bir şeye gizlice varıp yaklaşan.
  • Can ve gönülden tezellül ile yalvaran.
  • Noksan ve kusurlarını bilerek kibirden, büyüklenmekten çekinip tevazu eden.

mütefe'il

  • (Çoğulu: Mütefe'ilîn) (Fâl. dan) Fala bakan, fal açan.
  • Hayra yoran, uğur sayan.

müteheyyic

  • Heyecana gelen, coşan, coşkun, heyecanlı.
  • Heyecanlı.

müteheyyicane / müteheyyicâne

  • Coşkunlukla, heyecana gelerek. (Farsça)

mütemahhız

  • (Çoğulu: Mütemahhızîn) Candan ve gönülden inanarak çalışan.

mütesalif

  • Birbirleriyle bacanak olan.

mütesalik

  • Uçucu, uçan.
  • Tırmanan, tırmanıcı.

mütesebbib

  • Bir şeyin olmasına yol açan, sebep olan.

mütezenbir

  • Kibirlenen, gururlanan, büyüklenen. Mütekebbir.
  • Can sıkıcı bir hal ve tavır takınan.

müvelledat / müvelledât

  • Doğmakla meydana gelmiş canlılar. Aslında yok iken sonradan meydana gelmiş olanlar.
  • Uydurma kelimeler.

muzaeme

  • Bir kimse ile bacanak olmak.

na'ş

  • Kefene sarılıp tabuta konmuş ölü.
  • Cansız vücud.

nafe-riz

  • Koku saçan. (Farsça)
  • Göbek düşüren. (Farsça)

nafis

  • (Nefs. den) Gözü nazar değer olan kimse.
  • Açan ve ferahlandıran.

nahaset

  • Esircilik.
  • Canbazlık.

naks

  • Nakletmek.
  • İfsad etmek, bozmak.
  • Evmek. Acele etmek.
  • Kimseye lâkap takmak.
  • Ayıplamak.
  • Kilise çanını çalmak. Çan çalmak, çana vurmak.

nakus / nâkus / ناقوس

  • Kiliselerde asılı bir vaziyette durup belirli vakitlerde çalınan çan. Kilisenin büyük çanı.
  • Çan. (Arapça)

nar-ı hayat

  • Canlıya lüzumlu bulunan sıcaklık. Vücudun harareti.

nasir

  • Nesir yazan.
  • Saçan, yayan.

naşire

  • (Çoğulu: Nevâşir) Kolu açan adale.
  • Kuruyup yağmurdan yeşeren ot.

naşiz

  • Karısına karşı çok zâlim olan koca.
  • (Kalb) heyecanla coşma.
  • Kalkmış, kabarmış, atan (damar).

naşize / nâşize

  • Kocasının izni olmaksızın evinden kaçan ve kendisini beyinden haksız yere men eden kadın.

natura

  • Lât. Her canlının yapılış hususiyeti, bünye, yaratılış hali.

nazar değmesi

  • Göz değmesi, bâzı kimselerin gözlerinden çıkan zararlı şuâların, canlı ve cansız bir şeye bakıp beğendikleri zaman bozulmalarına sebeb olması.

naziat

  • Hz. Azrâil'in (A.S.) avenesi olan bir taife melâike ki; şerli ve kötü ruhlu insanların canlarını şiddetle alırlar.
  • Nez'edenler. Çekip koparanlar.

naziye

  • Kenarı az olan çanak.

nebati ruh / nebâtî ruh

  • Her canlıda mevcud olan ve doğma, büyüme, beslenme, zararlı maddeleri dışarı atma, üreme ve ölme gibi canlılık hallerini yapan rûh.

necm-i nur-efşan / necm-i nur-efşân

  • Aydınlık saçan yıldız.

nefhat-ül-ba's

  • İsrâfil aleyhisselâmın, nasıl olduğu bizce bilinmeyen ve sûr denilen bir âlete ikinci defâ üflemesiyle bütün canlıların dirilmesi.

nefis

  • Pek beğenilen, pek güzel, pek iyi.
  • Can, kişi, kendi, öz varlık.
  • Bir şeyin zatı olan kendisi.
  • Can, maddî arzuların kaynağı olup sınır tanımayan bir duygu.

nefr

  • Heyecan verici bir emirden dolayı bir yerden bir yere fırlayıp çıkmaktır. Ürkmek demek olan "Nüfur" da bu mânâdandır. Fakat "Nüfur" tek başına kaçıp kurtulmak için menfi bir harekette kullanıldığı hâlde; "nefr", düşmana karşı gaza için fırlayıp çıkmakta kullanılır. Ve böyle çıkıp toplanan cemaate "n

nefs / نفس

  • (Nefis) Can, kişi, kendi, öz varlık. Bir şeyin zatı olan, kendisi.
  • Göz.
  • Şehvet ve gadabın mebdei olan kuvve-i nefsaniye. Fıtri meyil, bedenin hissi istekleri.
  • Ruh, hayat, asıl.
  • Maya.
  • Hamiyet.
  • Üfürmek, üflemek.
  • Can, kişi, kendi, özvarlık.
  • Bir şeyin zatı olan kendisi.
  • Can.
  • İnsanın kendisi, kişi, beden.
  • Hakîkat, cevher, asıl, öz. İnsanda ve cinde şer, kötülük kuvveti. Şerîate yâni dîne uymayan isteklerin kaynağı. Buna nefs-i emmâre de denir.
  • Can, kendi, istek duygusu, nefis.
  • Nefis, can. (Arapça)
  • Kendi. (Arapça)
  • İç. (Arapça)

nefs-i hayvani / nefs-i hayvanî

  • Hayvanî istekler. Canlılardaki yaşama ve hareket kuvvetleri.

nefur

  • Ürken, ürküp kaçan.
  • Herkese iyiliği dokunan kimse.

nesc

  • (Nesic) Dokunuş, dokuma.
  • Canlı mahluklardaki hücrelerin, Allah'ın (C.C.) kudretiyle ve kanunu dâiresinde yanyana gelip birleşerek uzuvların yapılışı. (Meselâ: Hayvanlarda deri, kemik, et vesâir kısımların yapılışı gibi)

nescolmak

  • Dokunmak, örülmek, örülü hâle gelmek. Kumaş dokunması, bez dokunması. (Canlıların vücudundaki nescolunmak gibi)

nessar

  • Dağıtan, saçan, neşreden.
  • Parlatan.

neşv

  • Canlıların büyümesi, yetişmesi, boy atması. (Farsça)
  • Yeniden hayata gelmek. (Farsça)

nevadir haberler / nevâdir haberler

  • Hanefî mezhebi imâmlarından İmâm-ı Muhammed'in (El-Keysâniyyât), (El-Hârûniyyât), (El-Cürcâniyyât), (Er-Rukıyyât) adındaki kitablarıyla bildirilen din bilgileri, haberler.

nevakis

  • (Tekili: Nakus) Çanlar. İbadet vakitlerinde kiliselerde çalınan çanlar.

neyyirat

  • (Tekili: Neyyir) Nurlular, nur saçanlar.

nez

  • Can çekişme.

nez' / نزع

  • Çekip koparmak, ayırmak.
  • Can çekişmek.
  • Çekip almak. Kuyudan kovayı çekip çıkarmak.
  • Saymak.
  • Kaldırmak, yok etmek.
  • Can çekişme. (Arapça)
  • Sökme, koparma, zorla alma. (Arapça)
  • Nez' eylemek: Ayırmak, çekip atmak, sökmek, koparmak. (Arapça)

nilüfer

  • Beyaz, mavi ve sarı çiçekler açan bir cins su bitkisi. (Farsça)
  • Bursa yakınlarında akan bir akarsu. (Farsça)

nimzinde

  • Yarı canlı. Ölü ile diri arası.

nisar

  • "Saçan, saçıcı" mânasına gelir ve kelimeleri sıfatlandırır. Meselâ: Pertev-nisar : Işık saçan.

nüfus / nüfûs / نُفُوسْ

  • (Tekili: Nefs) Nefisler, canlar, şahıslar.
  • Nefisler, canlar.

nüktesenc

  • (Çoğulu: Nüktesencân) Nükteyi değerlendiren. Nükteden anlayan. Nükteyi yerinde kullanan. (Farsça)

nümüvv

  • Bereketlenip artmak.
  • (Canlılarda) büyümek, yetişmek, gelişmek.

nur-efşan

  • Nur saçan.

nur-feşan

  • Nur saçan.

nur-i mücessem

  • Çok parlak ve güzel olan. Canlı kılığına girmiş gibi olan nur.

nur-u hakikat-feşan / nur-u hakikat-feşân

  • Hakikat saçan nur.

nurbahş

  • Işık saçan, aydınlatan, parlatan. (Farsça)

nurefşan / nurefşân / نُورْاَفْشَانْ

  • Etrafı aydınlatan, nur saçan, ışık veren. (Farsça)
  • Nur saçan.
  • Nur saçan.
  • Nur saçan.

nurpaş

  • Nur saçan, nur saçıcı. (Farsça)

operasyon

  • Bir cerrahın canlı bir vücut üzerinde yaptığı cerrahi müdahale. Ameliyat. (Fransızca)

organ

  • t. Uzuv. Canlılarda belli bir vazifeyi yapmak için bir arada yaratılmış nesiclerin teşkil ettiği vücud parçası. (El, ayak, baş, göz.. gibi)
  • Bir fikre, bir gayeye hizmet için çalışan.
  • Âlet.

paçan

  • Saçan, saçıcı. (Farsça)

pakbaz / pâkbâz / پاكباز

  • Fedai. (Farsça)
  • Canını hiçe sayan aşık. (Farsça)

parazit

  • Yun. Radyo gibi ses veya elektrik âletlerinin zırıltı ve gürültü çıkarması.
  • Başka bir hayvan veya nebatın üzerinde onun zararına yaşayan canlı. Asalak. Tufeylî.

paş / pâş / پاش

  • "Serpen, saçan, dağıtan" mânâsında birleşik kelimeler yapılır. (Farsça)
  • Saçan, serpen. (Farsça)

paşan

  • Saçan, saçıcı. (Farsça)

paşende

  • Saçan, dağıtan, saçıcı. (Farsça)

per-aver

  • Kanat açan, kanat açıcı. Keskin uçan. (Farsça)

perdaz / perdâz

  • Uçan.

perde-i cumud-u tabiat / perde-i cumûd-u tabiat

  • Tabiatın donuk ve cansız perdesi.
  • Tabiatın donuk, cansız perdesi.

perende

  • Uçan, uçucu. (Farsça)
  • Av kuşu. (Farsça)
  • Çark gibi dönerek atılan takla. (Farsça)

perran

  • Uçan, uçucu. (Farsça)

pertev-feşan

  • Işık saçan, ziya saçan.

pertevefşan

  • Işık saçan.

pervaz

  • Kanat açmak, uçmak. Uçan, uçucu. (Farsça)
  • Nur. (Farsça)
  • Karargâh. (Farsça)
  • Saçmak. (Farsça)
  • Hücre. (Farsça)
  • Saçak. (Farsça)
  • Ayna. Dolap. (Farsça)
  • İnce, uzun tahta. (Farsça)
  • Uçan, uçucu gibi mânâlara gelerek birleşik kelimeler yapılır. (Farsça)

pervaz ü perdaz / pervâz ü perdâz

  • Kanat çırparak uçan.

pervaz-ı berdar / pervaz-ı berdâr

  • Yükselip uçan. Uçarak dolaşan.

pingan

  • Fincan, tas. (Farsça)

pingançe

  • Küçük fincan. (Farsça)

pür-heyecan / pür-heyecân

  • Heyecan dolu. Çok heyecanlı. (Farsça)

radyumvari / radyumvârî

  • Işık saçan radyum elementi gibi.

rahim

  • (Rehm) Döl yatağı. Çocuğun, içinde yetiştiği ve dişi canlılara mahsus organ.
  • Karabet, akrabalık.

rahmetfeşan / rahmetfeşân

  • Rahmet saçan.
  • Merhamet saçan.

rasid

  • Muntazır, bekleyen kimse.
  • Avını bekleyen ve yaklaştığında hemen üzerine sıçrayan canavar.

ratanet

  • Arapçanın hâricindeki bir dille konuşma.

rauf

  • Herbir canlıya hususî şefkat ve ihsanı çok olan ve onlar üzerinde iltifatının incelikleri görünen Zât, Allah.

rav'

  • Ürkmek, korku, halecan. Hareket-i nefsaniye. Havf.

rayihanisar

  • Koku saçan. (Farsça)

razık

  • Rızık veren; yiyecek, içecek, giyecek gibi canlı mahlukata lüzümu bulunan her çeşit ihtiyacını te'min edip veren. (Allah)

rebah

  • Faide, menfaat.
  • Kediye benzer bir canavarın adı.

reca

  • Emel, ümit, yalvarmak.
  • Cânib, taraf.
  • İstek, arzu, dilek.

redah

  • (Çoğulu: Rudüh) Dolu büyük çanak.
  • Etli ve şişman kadın.

reg-i can / reg-i cân

  • Can damarı, şah damarı.

rekme

  • Cem'olmuş, toplanmış.
  • Yön, cânip.
  • Parça, cüz'.

reşhapaş / reşhapâş

  • Damla saçan. (Farsça)

rev'

  • Korku, halecan. Ürkmek.
  • Nefsanî hareket.

revan

  • Giden, akıcı. (Farsça)
  • Derhal. (Farsça)
  • Ruh, can. Nefs-i nâtıka. (Farsça)
  • Edb: Su gibi akıp giden güzel söz. (Farsça)

revan-bahş

  • Canlandırıcı, can bağışlayıcı. (Farsça)

revan-ı tabiat

  • Âlemin canlılığı, akıcılığı, hareketli oluşu.

revh

  • İç açıklığı. Rahat.
  • Rahmet.
  • Hafif esen rüzgârın verdiği tatlılık, canlılık.

revnak / رونق

  • Parlaklık. (Arapça)
  • Revnak vermek: Canlılık kazandırmak. (Arapça)

revnakbahş / رونق بخش

  • Parlaklık veren, canlılık kazandıran. (Arapça - Farsça)

rezzak-ı zülcelal / rezzâk-ı zülcelâl

  • Sonsuz haşmet, yücelik ve heybet sahibi olan ve bütün canlıların rızıklarını veren Allah.

rica

  • Yalvarmak, niyaz eylemek.
  • Canib. Taraf.

riz

  • Döken, saçan, akıtan. (Farsça)

rızk-ı umumi-i iaşe / rızk-ı umumî-i iâşe

  • Bütün canlıların yaşaması için verilmiş olan umumî rızık.

rücbe

  • Canavar avlamak için yapılan yer. (İçine iple et bağlarlar ki canavar gelip yapıştığı gibi üzerine düşer.)

rüft

  • Bir küçük canavar. ("İnâk-ul arz" da derler)

ruh / rûh / روح

  • Can, nefes, canlılık.
  • Öz, hülâsa, en mühim nokta.
  • His.
  • Kur'an.
  • İsa (A.S.).
  • Cebrail (A.S.).
  • Korkmak.
  • Hayat kaynağı, can, cevher.
  • Can, his, öz.
  • Can; bedene hayâtiyet (canlılık) veren kuvvet.
  • Bir şeyin özü, cevheri, hakîkati.
  • Emr âleminin beş latîfesinden biri.
  • Can, ruh. (Arapça)

ruh u can / ruh u cân

  • Ruh ve can; büyük bir istek.

ruh u canımla

  • Ruh ve canımla, bütün içtenlikle.

ruh-efza

  • Cana can katan. Canlılık veren. (Ruhfeza da denir) (Farsça)

ruh-u can

  • Ruh ve can; bütün içtenlik.

ruhefza / rûhefza / روح افزا

  • Cana can katan. (Arapça - Farsça)

rükun

  • Bir şeye samimi olarak meyletme. Can ve gönülden meyil.

ruzegüşa

  • Oruç bozan, oruç açan, iftar eden. (Farsça)

ruzihar / ruzîhâr

  • Rızık yiyici. Canlı, mahlûk. (Farsça)

şa'şaapaş

  • Parlaklık neşreden, şa'şaa saçan.

saadetfeşan / saâdetfeşân

  • Mutluluk saçan.

şafak

  • Tan zamanı. Güneş doğmağa yakın zaman veya güneş battıktan sonraki alaca karanlık. Gündüz.
  • Nahiye. Cânib.
  • Nasihat eden kimsenin "Nasihatım te'sir etsin, sözüm tutulsun" diye ıslah için gayret göstermesi.
  • Merhamet.
  • Harf.

safaperver

  • Safa veren. İç açan, safalı. (Farsça)

safe

  • (Çoğulu: Savaf-Sâfât) Kanatlarını havada yayıp uçan kuş.

saff-ı evvel

  • İlk saf, yeni çığır açanlar.

sahfe

  • (Çoğulu: Sıhâf) Küçük çanak.

sakil / sakîl

  • (Sıklet. den) Ağır, can sıkan, sıkıcı. Çirkin kaba.
  • Ağır, can sıkıcı. Çirkin.
  • Gr: Ağır ve kalın okunur harf veya hece.
  • Ağır, can sıkıcı, çirkin.

samimi / samimî

  • Candan, içten.
  • İçten, gönülden, candan.
  • İçli, dışlı.

sarf / صرف

  • Harcama. (Arapça)
  • Gramer. (Arapça)
  • Sarf olunmak: Harcanmak. (Arapça)

sarf edilmek

  • Harcanmak.

sarfınazar

  • Gözden kaçan.

şaşaa-paş / şâşaa-pâş

  • Parlaklık, canlılık yayan.

satı'

  • (Sâtı'a) Yükselerek meydana çıkan.
  • Yükselerek görünen. Nur saçan. Parlak.

şati'

  • (Çoğulu: Şevâti) Kenar, kıyı. Cânip, taraf, yön.

saydani

  • Bir küçük canlı.
  • Tilki.
  • Mülk.

saydenani

  • Bir küçük canlı.

sebu'

  • (Çoğulu: Sebâ') Yırtıcı hayvan. Canavar.

sebuiye

  • Yırtıcıya mensub, canavarlıkla ilgili.

şecen

  • (Çoğulu: Eşcân-şücun) Dal, budak, kol.
  • Hâcet, ihtiyaç.
  • Keder, hüzün.

şecere-i zihayat / şecere-i zîhayat

  • Canlı ağaç.

sedif

  • Deve hörgücü.
  • Her canlının sırtı.

şegab

  • Çanak kırığını tamir eden.
  • Çanak yapan.

şehab-ı şaşaanisar / şehâb-ı şâşaanisâr

  • Haşmet, görkem saçan parlak yıldız, parlak meteor.

sehf

  • Maktulün can çekişirken olan ıztırabı, acısı.

şehid / şehîd

  • Şâhid olan.
  • Meşhude. Allah (C.C.) yolunda canını feda eden müslüman. Hak için hayatını feda ederek ölen. Allah'ın rızasına eren. (Naklinde ve gaslinde Rahmet melekleri hazır oldukları için yahut kıyamette ümem-i sâlife hakkında istişhad olunan zevattan olduğu için yahut vefat etmeyip
  • Allah yolunda canını feda eden Müslüman.

sekerat / sekerât

  • Can çekişme anı.

sekerat vakti

  • Can çekişme anı.

sekerat-ı mevt

  • Ölüm sarhoşluğu, can çekişme anı.

sekerat-ül mevt

  • Ölüm halindeki kimsenin kendinden geçmesi, can çekişmesi hali.

sekerat-ül-mevt / sekerât-ül-mevt

  • Ölüm sarhoşluğu, can çekişmesi hâli.

şekerriz

  • Pek tatlı, şeker saçan. (Farsça)
  • Sevinçten dolayı gelen gözyaşı. (Farsça)

selale

  • Çanak içinde yalanan nesne.

sempati

  • Cana yakınlık, sıcak kanlılık. (Fransızca)
  • Tıb: Her omurilik boyunca olan sağlı sollu yirmi üç boğumdan geçen iki paralel ağ şeklinde sinir sistemi. (Fransızca)
  • Cana yakınlık.

şerarat-ı neyyirane / şerârât-ı neyyirâne

  • Parlak kıvılcımlar, ışık saçan şerareler. (Farsça)
  • Mc: İslâmiyetin kuvvet ve hakkaniyetinden gelen parlaklık. (Farsça)
  • Aydınlatıcı parlak kıvılcımlar, ışık saçan kıvılcımlar.

şerarefigen

  • Kıvılcım saçan. (Farsça)

serd

  • Çanak içine ekmek doğrayıp ıslatmak.

şererfeşan

  • Kıvılcım saçan. (Farsça)

şerernak / şerernâk

  • Kıvılcım saçan. (Farsça)

serfeda eden / serfedâ eden

  • Başını, canını feda eden.

serhan

  • Canavar. Kurt.

şerhu'l-mevakıf / şerhu'l-mevâkıf

  • Meşhur kelâm âlimlerinden Seyyid Şerif Cürcânî'nin eseri.

serüven

  • Başa gelen, heyecan verici hâdise. Sergüzeşt, macera.

sevk-i tabii / sevk-i tabiî

  • İstek dışı hareket. İç güdü. Canlıların hayâtiyetini ve nesillerini devâm ettirmek için, Hak teâlâ tarafından kendilerine verilen kuvvet.

şey-i zihayat / şey-i zîhayat

  • Canlı varlık.

seyyid şerif-i cürcani / seyyid şerif-i cürcanî

  • (Bak: Cürcanî)

şezen

  • Nahiye, cânip, taraf.
  • Kaba ve sağlam yer.

siba'

  • Cima.
  • Kesret-i cima ile iftihar edişmek.
  • (Tekili: Sebu) Canavarlar, yırtıcı hayvanlar.

sıbr

  • (Çoğulu: Esbâr) Beyaz bulut.
  • Taraf, yön, cânip.
  • Çoğul, cemi.

sifal / sifâl / سفال

  • (Sifâle) Topraktan yapılmış (çanak, çömlek, testi gibi) şey. (Farsça)
  • Orak. (Farsça)
  • Fıstık, ceviz, bâdem kabuğu. (Farsça)
  • Çanak çömlek. (Farsça)

silif

  • Bacanak.

sımah-ı can / sımah-ı cân

  • Can kulağı.

sirac

  • Işık. Lâmba. Fener. Mum. Kandil.
  • Şevk veren şey.
  • Güneş ve ay mânâsına veya Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) "Nur saçan" meâlinde verilen bir isimdir.

sirac-ı vehhac / sirâc-ı vehhac

  • Etrafını aydınlatan, ışık saçan lamba; getirdiği dinle tüm karanlıkları iman nuruyla aydınlatan Hz. Muhammed (a.s.m.).

şirin

  • Tatlı. Sevimli. Cana yakın. (Farsça)

şirini / şirinî

  • Tatlılık, cana yakınlık, sevimlilik. (Farsça)

sitan

  • Alan, alıcı. Can-sitan : Can alan. (Farsça)

şu'le-i cevval

  • Daim hareket ederek etrafına ışık saçan parıltı.

şu'lefeşan / şu'lefeşân

  • Işık saçan, parlatan. (Farsça)

şu'lepaş / şu'lepâş

  • Işık saçan. (Farsça)

şu'leriz

  • Işıldayan, alev saçan. (Farsça)

sühan-senc

  • (Çoğulu: Sühansencân) Hesaplı ve ölçülü konuşan, lüzumsuz konuşmayan. (Farsça)

suikasd / sûikasd / سوء قصد

  • Suikast, cana kıyma. (Arapça - Farsça)

şule-feşan / şûle-feşan

  • Işık saçan.
  • Işık saçan, nur saçan.

şule-i cevvale

  • Sürekli hareket ederek etrafına ışık saçan parıltı.

şulefeşan / şûlefeşân

  • Işık saçan.
  • Işık saçan.
  • Işık saçan.

şur / şûr / شور

  • Heyecan, coşku. (Farsça)
  • Tuzlu. (Farsça)
  • Gürültü. (Farsça)

suret-i hayatiye

  • Hayatî suret, canlı şekil.

ta'ciz

  • (Acz. den) Huzursuz kılmak, rahatsız etmek, sıkıntı vermek, canını sıkmak.
  • Eğlendirmek.
  • Âciz etmek.
  • Kadının ihtiyarlayıp âcizleşmesi.

ta'zib-i ruh

  • Can sıkma.

taarrus

  • (Çoğulu: Taarrusât) Kocanın, karısına karşı sevgisini göstermesi.

tabi'iyyeciler / tabî'iyyeciler

  • Canlılarda ve cansızlardaki, akıllara hayret veren intizâmı (düzeni) ve incelikleri görerek, bir yaratanın varlığını söylemekle berâber; öldükten sonra tekrar dirilmeği, âhireti, Cennet'i ve Cehennem'i inkâr edenler (red edip, kabûl etmeyen, inanmaya nlar).

tabiat

  • Doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem.

tadcir

  • Can sıkma, yürek daraltma.

tahayyül

  • (Çoğulu: Tahayyülât) Hayale getirmek. Hayalde canlandırmak. Fikir kurmak.

tahayyülat / tahayyülât

  • (Tekili: Tahayyül) Tahayyüller, hayale dalmalar, hayalde canlandırmalar.

tahiyyat-ı muayyene / tahiyyât-ı muayyene

  • Belirli zamanlarda okunan, canlıların hal dilleriyle ve yaşayışlarıyla dile getirdikleri dualar.

tahiyyat-ı mübareke / tahiyyât-ı mübareke

  • Canlıların bereket ve tebrik sebebi olan hal dilleriyle ve yaşayışlarıyla dile getirdikleri dualar.

tahlisiyye

  • Can kurtaran.

tahyil / tahyîl

  • (Çoğulu: Tahyilât) (Hayal. den) Akla getirme. Fikre getirme, zihinde canlandırma.
  • Akla getirme, zihinde canlandırma.
  • Akla getirme, zihinde canlandırma.

tair

  • (Tayeran. dan) Uçucu. Uçan.
  • Kuş.

talid

  • Bir kimsenin (köle, câriye, hayvan gibi) canlı eşyası.

talve

  • Vahşi canavarların yavrusu.
  • Keçi bağladıkları ip parçası.

tam şehid / tam şehîd

  • Allah yolunda canını fedâ eden; dînini, vatanını, bayrağını, nâmusunu müdâfaa ederken ölen, haksız yere öldürülen müslüman.

tariz

  • Cansız, kuru nesne.
  • Meyyit, ölü.

tasavvur-u küfür / تَصَوُّرُ كُفُرْ

  • Küfrü zihinde şekillendirme, canlandırma.

tasavvur-u zeval / tasavvur-u zevâl / تَصَوُّرُزَوَالْ

  • Son bulmanın zihinde canlanması.

tasavvurat-ı batıla / tasavvurât-ı bâtıla

  • Batıl şeyleri zihinde canlandırma.

tassuc

  • (Çoğulu: Tasâsic) Cânip. Nâhiye. İki tane.

tasvir / tasvîr

  • Canlandırarak anlatma, ifade etme.
  • Resmini yapma, resim, zihinde canlandırma.
  • Kâğıda, kumaşa, duvara ve başka yerlere canlı ve cansız resimleri yapmak veya bu şekilde yapılan resimler.

tasvir etme

  • Birşeyi sözle veya yazıyla anlatma, göz önünde canlandırma.

tasvir etmek

  • Canlandırarak anlatmak, ifade etmek.

tasviri / tasvîri

  • Tasarlanması, göz önünde canlandırılması, betimlenmesi.

tayyar

  • Uçan. Uçucu. Uçma kabiliyeti olan. Havaya kalbolup gaib olan.
  • Uçan.

tayyare-i arz

  • Uzayda uçak gibi uçan dünya.

tedhiş-i ezhan / tedhiş-i ezhân

  • Zihinlerde heyecan meydana getirme.

tefci'

  • (Çoğulu: Tefciât) Canını yakma, acıtıp ağrıtma. Dertli kılma.

tefdiye

  • Canını başkası uğruna feda etme.

tefeccu'

  • Canı yanma, acıma. Kaygılı olma, dertli olma.
  • Belâ ânında hüzünlü olma.

tehalük / tehâlük / تهالك

  • Can atış, can atma, atılma, çok arzu etme. (Arapça)

teheyyüc / تهيج

  • Heyecanlanma. Coşma. Deprenme. Harekete gelme.
  • Heyecanlanma. (Arapça)

teheyyücat / teheyyücât

  • (Tekili: Teheyyüc) Coşup heyecanlanmalar.

tehyic / tehyîc

  • Heyecanlandırma. Coşturma.
  • Ayağa kaldırma.
  • Coşturma, heyecanlandırma.
  • Heyecanlandırma.

tehyiç / tehyîç

  • Heyecanlandırma, harekete geçirme.

tehyiç etme

  • Heyecanlandırma, heyecana getirme, çoşkunluk verme.

tehyicat / tehyicât

  • (Tekili: Tehyic) Coşturmalar, heyecanlandırmalar.

telefat / telefât / تلفات

  • Can kaybı, ölümler. (Arapça)

temessül etmek

  • Şekillendirmek, canlandırmak.

temsil / temsîl

  • Bir şeyin aynını ya da mislini yapmak, benzetmek.
  • Örnek, nümune, söz. Canlandırma, piyes.

temsili / temsilî

  • Temsile dair ve müteallik. Bir şeyi göz önünde canlandıran.

tenasan / tenâsân / تن آسان

  • Canının kıymetini bilen, rahatına düşkün. (Farsça)

tenperverlik

  • Devamlı kendi canını ve rahatını düşünme, tenbellikten hoşlanma.

terkib-i mezci / terkib-i mezcî

  • (Ar. gr.) İki kelimeden oluşan ve bir isme delalet eden lâfız, Çanakkale gibi.

tesalüf

  • (Self. den) İki kadın birbiriyle elti veya iki erkek birbiriyle bacanak olma.

tesbihat-ı hayatiye

  • Bütün canlı varlıkların halleriyle yaptıkları tesbihler.

teşekkül-ü enva / teşekkül-ü envâ

  • Canlı türlerinin oluşumu.

teşhis

  • Şahıslandırma. Şekil ve suret verme. Seçme, ayırma, ne olduğunu anlama. Tanıma.
  • Hastalığın ne olduğunu anlayıp bilmek.
  • Edb: Canlılandırmak, suretlendirmek.
  • Eşyaya şahsiyet vermek.

teslim-i rıza ve can

  • Kendi rızasıyla ve canıyla teslim olma.

teşnedil / تشنه دل

  • (Çoğulu: Teşnedilân) Candan ve yürekten isteyen.
  • Seven, arzulu, can atan. (Farsça)

tevellüc

  • Dühul etmek, dâhil olmak, girmek.
  • Vahşi canavarların yatağı.

tıbale

  • Deve boynuna asılan büyük çan.
  • Davulculuk.

ticani / ticanî

  • Kuzey Afrikada, hicri 1200 tarihlerinde Ahmed Ticanî adında bir şahıs tarafından kurulan bir tarikattır.

ticani meselesi / ticanî meselesi

  • Ticanî tarikati konusu.

ticaniyye / ticâniyye

  • Evliyânın büyüklerinden Ebü'l-Abbâs Ticânî hazretlerinin tasavvuftaki yolu.

tılsım-ı müşkilküşa / tılsım-ı müşkilküşâ

  • Açılması ve anlaşılması zor olan İlâhî gizli mânaları, hakikatları açan tılsım.

timsal / timsâl

  • Kumaşa, kâğıda, duvara ve başka yerlere yapılmış canlı resimler.

tiz-per

  • Hızlı ve çabuk uçan. (Farsça)

tüfe

  • Yırtıcı bir canavar.
  • Karakulak denilen canavar.
  • Örtünmüş kadın.

tufeyli / tufeylî

  • (Davetsiz ziyafete giden Tufeyl adında birisinin ismindendir) Sahte.
  • Dalkavuk. Çanak yalayıcı.
  • Başkasının sırtından geçinen. Asalak. Parazit. Fazladan.

tunb

  • Nâhiye, cânip, taraf, yön.

ukad-ı hayatiye

  • Can alıcı noktalar, hayat düğümleri. Bir şeyi meydana getiren aslî rükünler.
  • Hayat düğümleri; can alıcı noktalar.

ukde-i hayat

  • Can damarı.

ünsiyetkar / ünsiyetkâr

  • Dostça, cana yakın bir şekilde.

ünsiyetkarane / ünsiyetkârâne

  • Dostça, canayakın bir şekilde.

ünsiyetli

  • Canayakın, dost.

unsur-u zihayat / unsur-u zîhayat

  • Hayat sahibi, canlı unsur.

uruz / urûz

  • Altın ve gümüşten başka canlı ve cansız her çeşit mal.

urz

  • Mania, engel. Açıktan hedef gibi bir şeye mâruz olup duran.
  • Hâcet, ihtiyaç.
  • Taraf, nâhiye, cânip.
  • Vasat, orta.

uzuv

  • (Uzv) Bir canlının vücud yapısının kısımlarından herbiri. Azâ. Organ.

uzv

  • Canlıyı meydana getiren parçaların her biri, organ.

uzvi / uzvî

  • (Uzviye) Uzva ait. Canlı. Organik.

uzviyet

  • Uzuv oluş. Canlılık. Canlı uzva ait.

uzviyye / عضویه

  • Canlı, organik. (Arapça)

uzviyyet / عضویت

  • Canlı. (Arapça)

vahş

  • (Çoğulu: Vuhuş - Vahşân) İnsandan kaçan, yabani ve ürkek hayvan.
  • Tenha ve ıssız yer.

vahşi

  • Medeni olmayan. İnsanlardan kaçan. Alışık ve ehlî olmayan.
  • Merhametsiz, duygusuz.
  • Ürkek, korkak.

valid / vâlid / والد

  • Baba. (Arapça)
  • Yol açan, doğuran. (Arapça)

varak-pare-i fazılane / varak-pâre-i fâzılâne

  • Sizin çok değerli yaprak parçanız, kağıt parçanız.

vasiyet

  • Bir işi birisine havale etmek.
  • Emir.
  • Fık: Bir malı veya menfaatı, ölümden sonrası için bir şahsa veya bir hayır cihetine teberru yolu ile (yani, meccanen) temlik etmek.

vasl

  • Kavuşma. Allahü teâlâya kavuşma; velî olma. Vasl olanlar reisidir, o hocasının pîridir. Mektûbât ki eseridir, câna can katar efendim.
  • Birleştirme. İlm ile, irfân ile, sâhib olan Sıla'ya İki temel bilgiyi vasl eden bir araya Dalıp uçsuz bucaksız, o muazzam deryâya Ve bu zikr deryâsınd

vecd

  • Aşk, muhabbet. Kendinden geçecek, unutacak kadar İlâhî bir aşk hali.
  • Yüksek heyecan. İştiyakın galebesi.

vecd-efza / vecd-efzâ

  • Vecdi artıran, heyecanı çoğaltan. (Farsça)

vecdaver / vecdâver / وجدآور

  • Coşkulu, heyecanlandıran. (Arapça - Farsça)

vecdi / vecdî

  • Vecdle ilgili, heyecanla ilgili.

veled-i manevi / veled-i manevî

  • Evlâdlığa kabul edilen, âhiret evlâdı. Bir hocanın talebesi. Mürid.

velvele-i naz ü niyaz / velvele-i nâz ü niyaz

  • Allah'a yalvarıp yakarmanın heyecanlı, coşkun sesi.

verel

  • (Çoğulu: Vürelân - Evrâl) Kelere benzer bir canavardır. Kuyruğu keler kuyruğundan uzun olur.

vitamin

  • Vücudda yokluğu bazı hastalıklara yol açan ve taze yiyeceklerde ve bazı meyvalarda bulunan organik madde. A, B, C, D, E gibi remizlerle gösterilen çeşitleri vardır. (Fransızca)

ya hayy / yâ hayy

  • Ey gerçek hayat sahibi olan ve her canlıya hayat veren Allah.

yasemin

  • Güzel kokulu, beyaz ve güzel çiçekler açan sarmaşık cinsinden bir ağaç. (Farsça)

yed-i beyda / yed-i beydâ

  • Parlak el. Mûsâ aleyhisselâmın mûcize olarak gösterdiği ve koynundan çıkardığında gözleri kamaştıran ve güneş ziyâsı saçan eli.

yuhanna

  • Îsâ aleyhisselâma îmân eden on iki havârîden biri. İbrânî dilinde Yahyâ demektir.Rumca'da Yohannes, İngilizce'de Can, Fransızca'da Jan denir. Dört İncîl'i yazanlardan biridir. Îsâ aleyhisselâmın teyzesinin oğlu idi. Yüz senesinde Efes'te öldü. Hır istiyanlar, on ikinci ayın yirmi yedisinde y

yunus emre

  • (Vefat Mi: 1320) Porsuk Nehri'nin Sakarya'ya döküldüğü yere yakın Sarıköy'de doğduğu söylenir. Tasavvufî halk edebiyatının veli şâiri olan Yunus Emre, yaşadığı devirde halk tabakasını irşad ve tenvir etmiştir. Bir çok memleketleri ve bu arada Konya, Şam ve Azerbeycan'ı dolaştı. Konya'da Mevlâna ile

yuze

  • El açan, dilenci. (Farsça)

za'b

  • Avaz, ses, savt.
  • Bacanak.

zahmkar / zahmkâr

  • Yaralayıcı, yara açan. (Farsça)

zahmres

  • Yara açan, yaralayıcı. (Farsça)

zangoç

  • (Ermenice) Kilisenin hizmetlerini gören ve çan çalan kimse.

zat-ı hayy ve muhyi / zât-ı hayy ve muhyî

  • Gerçek hayat sahibi olan ve bütün canlılara hayat veren Zât, Allah.

zat-ı hayy-ı kayyum / zât-ı hayy-ı kayyûm

  • Her an diri olup her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan zât, Allah.

zat-ı hayy-ı kayyum-u zülcelal / zât-ı hayy-ı kayyûm-u zülcelâl

  • Her an diri olup her canlıya hayat veren ve her şeyi ayakta tutan, büyüklük ve haşmet sahibi zât, Allah.

zat-ı rezzak-ı şafi / zât-ı rezzâk-ı şâfî

  • Bütün canlıların rızkını veren ve hastalıklara Şifâ veren Zât, Allah.

zehr-bar

  • Pek acı, zehir saçan. (Farsça)

zehr-efşan

  • Zehir saçan. (Farsça)

zeka-i ali / zekâ-i âlî

  • Yüksek zekâ (çok canlı ve keskin zekâ).

zelahlah

  • (Çoğulu: Zelahlahât) Büyük çanak.
  • Aceleci ve uzun boylu adam.
  • Derin olmayan ırmak.

zengel

  • Çıngırak. (Farsça)
  • Çan. (Farsça)

zengule / zengûle / زنگوله

  • Çan. (Farsça)
  • Çıngırak. (Farsça)

zeval / zevâl

  • Yok olma, sona erme. Ölmez imiş âşık cânı, Hiç çürümez imiş teni, Aşk her kimi kıldı fânî, Ona zevâl ermez imiş.

zevc

  • Çift. İki şeyden meydana gelen.
  • Sınıf, cins, nev'.
  • Karı ve kocanın herbiri.
  • Koca, eş.

zevi'l-ervah / zevi'l-ervâh

  • Ruh sahipleri, ruh taşıyan canlılar.

zevi'l-hayat

  • Hayat sahipleri, canlılar.

zevi-l ervah

  • Ruh sahipleri. Hayatlılar, ruhlular. Can sahibi olanlar.

zevilhayat

  • Hayat sahipleri, canlılar.

zevlak

  • Taraf, cânib.

zıhar

  • İki şey arasında münasebet ve mutabakat meydana getirmek. İki şeyi birbirine mutabık eylemek. Arka arkaya, mukabil kılmak.
  • Karşılıklı yardımlaşmak.
  • Fık: Bir kocanın, karısını müebbeden mahremi olan birisinin bakması câiz olmayan bir yerine teşbih etmesi.Meselâ, bir adam karıs
  • Kocanın karısına "sen anam gibisin" demesi.