LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te bulan ifadesini içeren 166 kelime bulundu...

abd-i gubar

  • Günahkâr kul; toz ve çamura bulanmış gibi günahlarla kirlenmiş kul anlamında bir ifade.

ağişte / âğişte / آغشته

  • Bulaşmış, bulanık. (Farsça)

ahir / âhir

  • Biten. Hitam bulan. Sonra gelen. Son. Sonraki.

alud / âlûd / آلود

  • Bulanmış, bulaşmış. (Farsça)

alude / âlûde / آلوده

  • Bulanmış, bulaşmış. (Farsça)

ba'seret

  • Dikkatle teftiş etme.
  • Keşif ve istihrac etme.
  • Perâkende edip dağıtma.
  • İnkılâb. Karıştırma. Bulandırma.
  • Meydana çıkma.
  • Kirli leke.

badir

  • Hemen yapmak isteyen.
  • Birdenbire vuku bulan.
  • Dolunay.
  • Büyümüş (çocuk).
  • Olgun (meyva).

baliğ / bâliğ

  • Erişmiş, vâsıl olmuş, son mertebeyi bulan.
  • Yekûn.

berrak

  • Nurlu, pek parlak.
  • Bulanık olmayan, duru, açık, saf.

beyan

  • İzah. Açıklama. Anlatma. Açık söyleme.
  • Öğretme.
  • Fesahat ve belâgat.
  • Edb: Belâgat ilminin hakikat, mecaz, kinâye, teşbih, istiâre gibi bahislerini öğreten kısmı.
  • Söz olsun, iş olsun; vukû' bulan şeyden murad ne olduğunu o şey ile alâkası ve münâsebeti bulunan b

cankurtaran

  • t. Ölüm tehlikesinde olanları kurtarmak için kullanılan vasıta.
  • Hasta ve yaralıları hastahaneye taşıyan otomobil. Ambulans.

çare-saz / çâre-sâz

  • Çâre bulan. (Farsça)

çaresaz / çâresâz / چاره ساز

  • Çare bulan. (Farsça)
  • Çâresâz olmak: Çare bulmak. (Farsça)

cemel vak'ası

  • Müslümanlar arasında vuku bulan elem verici ilk muharebedir. Peygamber Efendimizin (A.S.M.) Zevcesi Hz. Aişe (R.A.) ile Aşere-i Mübeşşereden Talha ve Zübeyr'in (R.A.) Hz. Ali'ye (R.A.) karşı kıyamlarından doğmuştur. Bu harpte Hz. Aişe ile Talha ve Zübeyr'in maiyetinde otuzbin; ve Hz. Ali'nin refakat

cumhur-u muhakkıkin / cumhûr-u muhakkıkîn

  • Hakikati araştırıp bulan kişilerden oluşan seçkin topluluk.

dahn

  • Fesâd.
  • Bulanıklık.

dehş

  • Bulanıklık, karanlık. Zulümat. (Farsça)
  • Bir işe başlama. (Farsça)

deva-saz

  • Çâre bulan, ilâç tertip eden. (Farsça)

edken

  • Bulanık,
  • Rengi siyaha yakın olan.

eflah

  • Çok felah bulan, kurtulan, selâmete çıkan. Taleb ettiği şeye, arzusuna vasıl olan.

ehlihakikat / ehlihakîkat

  • Hakikatı bulan kimseler.

ekder

  • Bulanık.
  • Bozrenkli.

enlem

  • (Arz dairesi) t. Yer yüzünde herhangi bir noktanın ekvatora olan uzaklığının açı cinsinden değeri. Dünyanın büyüklüğü X. yy. başlarında Sincar sahrasında ve Kûfe civarında bir meridyenin uzunluğunu ölçmek suretiyle bulan Musa Oğulları nâmıyla tanınan Muhammed, Ahmed ve Hasan isimlerindeki üç kardeş

ethal

  • Kâbe-i Şerif yakınında bir dağın adı.
  • Bulanık su veya şerbet.

faiz

  • (Fevz. den) Dilediğine eren. Başaran. Korktuğundan kurtulan. Üstün gelen. Necat bulan.
  • Kapının üstündeki eşik.

falih

  • İsteğine kavuşan. Kurtulan. Felâh bulan.
  • Toprak süren. Çiftçi.

felah-yab

  • Kurtulan, kurtuluşa eren, felah bulan. (Farsça)

fenapezir / fenapezîr

  • Fena bulan, yok olan. Fenayâb da aynı mânada kullanılır. (Farsça)

ferid

  • Kutup gibi mürşidlerin gözetimi dışında doğrudan Kur'ân ve sünnetle gayba eren ve hakikati bulan kimse.

fetret

  • İki peygamber arasındaki bulanık zaman.

fetva emini

  • Şeyhülislâm kapısındaki Fetvahane'nin başında bulunan zata verilen ünvandır. Şeyhülislâma sorulan şer'i meselelerin fetvalarını hazırlamak, istida ile vukubulan suallere cevap vermek ve şer'iyye mahkemelerinden verilen ilâmları tetkik etmek vazifeleriyle mükellefti. Maiyyetinde Fetvaemini muavini, İ

feyz-yab

  • Bollaşan, feyiz bulan. Feyze nâil olan. (Farsça)

fi'l-i şeni'

  • Irza vuku bulan tasallut hakkında kullanılan bir tabirdir. Bununla birlikte, mutlaka cima' manâsına değildir.

firkateyn

  • Buharın icadından evvel kullanılan harp gemilerindendir. Bu gemiler, güvertelerinin altında bir batarya topu hâvi olup hızlı giderlerdi. Bu gemilerin üç direkleri vardı ve içlerinde mürettebatının binbeşyüzü bulanları da vardı.

fursat-yab / fursat-yâb

  • Eline fırsat geçen, fırsat bulan. (Farsça)

gabes

  • Karanlık gece.
  • Biraz bulanık renkte olan beyazlık.

gaseyan

  • Mide bulantısı. Kusmak.

gird-alud

  • Toz toprak içinde kalmış, toza bulanmış. (Farsça)

gubar-alud / gubar-âlud

  • Tozlanmış, toza bulanmış. tozlu. (Farsça)

hadis-i meşhur / hadîs-i meşhûr

  • İlk zamanda bir kişi bildirmişken, ikinci asırda şöhret bulan, yâni bir kimsenin Resûl-i ekremden, o kimseden de, çok kimselerin ve bunlardan dahî, başka kimselerin işittiği hadîs-i şerîfler.

halavetyab

  • Zevk bulan, halâvet bulan. (Farsça)

halelpezir / halelpezîr

  • Bozulan, Halel bulan. Eksik. Fesad kabul eden. Bozuk. (Farsça)

hallal / hallâl

  • Halleden, çare bulan, çözen.

hayber

  • Arap Yarımadasında Hicaz bölgesinin doğu sınırında ve Medine-i Münevvere'nin 170 km. kuzeyinde bir kasabadır. Evleri, yüksek bir kayanın üzerinde kurulmuş olan bir kalenin etrafında bulunur. Hicretin yedinci senesinde vuku bulan Hayber Gazası ile meşhur olmuştur. Aynı sene içinde Hz. Resulullah Efen

hun-alud

  • Kana bulanmış. (Farsça)

hunalud / hûnâlûd / خون آلود

  • Kanlı, kana bulanmış. (Farsça)

hunin / hunîn

  • Kana bulanmış, kanlı. (Farsça)

hurdegir / hurdegîr / خرده گير

  • Kusur bulan. (Farsça)

huz ma safa, da' ma keder / huz mâ safâ, da' mâ keder

  • "Güzel ve duru olanı al, çirkin ve bulanık olanı bırak".

ifakat-yaft

  • Sıhhat bulan, iyileşen, hastalıktan kalkan. (Farsça)

ikdirar

  • Bulanma, bulanık olma.

ikdirar-ı ma' / ikdirar-ı mâ'

  • Suyun bulanması.

ikrah-ı gayr-i mülci / ikrah-ı gayr-i mülcî

  • Huk: Eskiden döğme ve hapis gibi yalnız keder ve elemi icab ettiren şeylerle vuku bulan ikrah.

intiha-pezir

  • Sona eren, nihâyet bulan. (Farsça)

istihsan edici

  • Beğenen, güzel bulan.

istihsancı

  • Güzel bulan, beğenen.

ıtk-ı muallak

  • Bir şarta talik suretiyle vuku bulan ıtkdır. Bir kimsenin kölesine "şu işi yaparsan hürsün" demesi gibi ki, köle o işi yapınca azad olur.

ıtk-ı müneccez

  • Bir şarta muallak veya bir zamana muzaf olmaksızın derhal vuku bulan ıtkdır. Bir kimsenin memluküne hitaben "seni azad ettim." demesi gibi ki, onunla köle derhal hürriyetine kavuşur.

izar / izâr

  • Kefenin baştan ayağa kadar olan ve genişliği bir metreyi bulan parçası.

kararyab

  • Karar bulan. (Farsça)
  • Bir yerde oturup dinlenen. (Farsça)

kaşif / kâşif

  • Keşfeden, bulan, meydana çıkaran.

keddere

  • Bulandırdı (meâlinde fiil).

keden

  • Toprak suyu çekip, yerinde bulanıklık kalmak.

keder / كدر

  • Tasa, kaygı, can sıkıntısı. Bulantı. Gam.
  • Üzüntü. (Arapça)
  • Bulanıklık. (Arapça)

keduret

  • Bulanıklık.
  • Gam, tasa, keder.

kesafet

  • Bulanıklık. Kir. Açık veya berrak olmamak.
  • Kalınlık, yoğunluk, kesiflik, koyuluk. Şeffaf olmamak.

kesir-ül vuku'

  • Sık sık olan, çok vuku bulan.

kesirü'l-vuku / kesîrü'l-vuku

  • Çok ve sık vuku bulan.

keşşaf

  • Keşfeden, açan, bulan.

küduret / küdûret / كدورت

  • (Keder. den) Bulanıklık.
  • Koyuluk, kesiflik.
  • Kaygı. Tasa. Kederlilik.
  • Bulanıklık.
  • Bulanıklık. (Arapça)
  • Tasa. (Arapça)

küduretli / küdûretli

  • Bulanık, yoğun.
  • Bulanık.

lebbeyk

  • Hac, umre veya her ikisini yapmak üzere niyyet ederken yâni ihrâma girerken başlayıp, Mina'da Cemre-i akabede (büyük cemrede) şeytan taşlanırken atılan ilk taşla söylemesi son bulan mübârek sözler: Lebbeyk Allahümme lebbeyk, lebbeyk lâ şerîke leke lebbeyk innelhamde venni'mete leke vel-mülke

lezzet-yab / lezzet-yâb

  • Lezzet bulan, tad bulan, lezzetlenen. (Farsça)

ma-i mükedder / mâ-i mükedder

  • Bulanık su.

mahsul

  • Husul bulan. Hâsıl olan.
  • Elde edilen şeyler.
  • Toprak ve hayvanlardan elde edilen şey.

matemalud / mâtemâlûd

  • Matemli, hüzne bulanmış, üzüntüye boğulmuş.

matita / matîta

  • (Çoğulu: Metâyıt) Havuz dibinde kalan balçıklı bulanık su.

merhemsay / merhemsây

  • Merhem süren. Çare ve deva bulan. (Farsça)

merhemsaz / merhemsâz

  • Çare bulan. Merhemci, ilâç yapan. (Farsça)

meşhur hadis / meşhûr hadîs

  • İslâm'ın ilk asrında bir kişi bildirmişken, ikinci asırda şöhret bulan, yâni bir kimsenin Resûl-i ekremden, o kimseden de, çok kimselerin ve bunlardan dahî, başka kimselerin işittiği hadîs-i şerîfler.

meyd

  • Deprenmek. Sallanmak.
  • Ziyaret etmek.
  • Hareket etmek.
  • Kırağı çalmak.
  • Meyletmek.
  • Neşv ü nemâ bulmak.
  • Başı dönüp midesi bulanmak.

mübdi / مبدع

  • Yenilik getiren, yeni bir şey bulan. (Arapça)

mucid

  • Yeni bir şey icad eden, meydana getiren, bulan.
  • Yaratan. Yoktan var eden.

müfik / müfîk

  • İyileşen, ifâkat bulan hasta.

müflih

  • İflâh olan, selâmet bulan. Kurtulan. Felâha eren.

müfteris

  • Fırsat bilen. Fırsat bulan.

mugre

  • Bulanıklık.

muhakkik

  • Hakikatı araştırıp bulan. İç yüzüne inceliyerek vakıf olan.
  • Hakikat âlimi. Hakikatlara hakkı ile vakıf ve ehl-i tahkik olan büyük İslâm âlimi.

muhakkikin / muhakkikîn

  • Hakikatı bulup meydana çıkaranlar.
  • İç yüzünü araştırıp bulan büyük İslâm âlimleri ve velileri. Hakikat araştıran, hak âlimleri.

muhteri'

  • Misli görülmedik bir şey icâd eden. İcâd eden. Yeni bir şey bulan. Yeni bir şey meydana getiren.
  • Uydurma şeyler ortaya atan. Müfteri.

mükedder

  • Kederli. Sıkıntılı.
  • Tekdir edilmiş. Azarlanmış.
  • Bulandırılmış. Bulanık.

mükeddir

  • (Keder. den) Keder ve hüzün veren.
  • Bulandıran.

müktefi / müktefî

  • (Kifâyet. den) İktifâ eden, kanaat edici olan. Kâfi ve yeter bulan.

münkatı'

  • (Kat'. dan) İnkıta eden, kesilmiş, kesilen. Aralıklı ve son bulan.
  • Arada bağ kalmıyan, ayrılmış.
  • Herkesten ayrılıp bir kişiye bağlı kalan.

münkati'

  • Kesilen, kesik arkası gelmeyen, son bulan, süreksiz.

müşk-alud / müşk-âlud

  • Miske bulanmış. (Farsça)

müstahsin

  • Beğenen, iyi gören, iyi bulan.
  • Beğenen, güzel bulan.

müstakarr

  • (Karar. dan) Karar bulan, bir yerde sabit ve sakin olan. Kararlı.
  • Karargâh. Durulan yer.

müsterih

  • (Rahat. dan) İstirahat eden, rahat bulan.

mutatarrik

  • Yol bulan, geçen.

mute harbi

  • Mute, Şam'a bağlı, Kudüs'e iki konak mesafede bir yerdi. Mute harbi müslümanlarla Rumlar arasında vuku bulan muharebelerin başlangıcıdır. Sebebi de Peygamber'in elçisinin öldürülmesidir. Resul-ü Ekrem Busrâ emiri Şürahbil bin Amr'e, ashâbından Hâris bin Umeyr ile bir mektub göndererek İslâma dâvet e

mütecessid

  • Cesed şekline giren, tecessüd eden, vücud bulan.

mütefelsif

  • Filozoflaşmış, felsefe ile fikri bulanmış.

mütefeyyiz

  • (Feyz. den) Feyizlenen. Bolluğa kavuşan, bereket bulan.

mütehallis

  • (Hulus. dan) Kurtulan, halâs bulan.
  • İkinci olarak başka bir ad takınan. Mahlâs alan.

mütehassıl

  • (Husul. den) Husule gelen, hasıl olan, vücut bulan, meydana gelen.

mütekarrir

  • (Karar. dan) Kararlaşan, takarrür eden. Yerleşip kuvvet bulan.

mütekavvi

  • (Kuvvet. den) Kuvvetlenen, kuvvet bulan. Kuvvetlenmiş.

mütekeddir

  • (Çoğulu: Mütekeddirîn) (Keder. den) Kederli, hüzünlü. Kederlenen, tekeddür eden.
  • Bulanık.

mütekeddirane / mütekeddirâne

  • Kederli ve hüzünlü bir hâlde. (Farsça)
  • Bulanarak. (Farsça)

mütekeddirin / mütekeddirîn

  • (Tekili: Mütekeddir) Kederlenenler, kederli ve hüzünlü olan kimseler.
  • Bulanık şeyler.

mütereffih

  • (Refh. den) Rahat bir şekilde ve bolluk içinde yaşıyan. Refah bulan.

mütereffihin / mütereffihîn

  • (Tekili: Mütereffih) Refah bulanlar. Rahat ve bolluk içinde yaşıyanlar.

müterekkin

  • Mânen kuvvet bulan.
  • Erkândan olan.

müteşeffi

  • (Şifa. dan) Şifa bulan, iyileşen.
  • Öcünü, intikamını alarak rahatlaşan.

mütesekkin

  • Teskin edici, yatıştırıcı. Yatışan, teskin olan, sükunet bulan.

müteselli / mütesellî / متسلى / مُتَسَلّ۪ي

  • Teselli bulmuş olan, teselli bulan.
  • Teselli bulan.
  • Tesellî bulan.
  • Teselli bulan, avunan. (Arapça)
  • Müteselli olmak: Teselli bulmak, avunmak. (Arapça)
  • Teselli bulan.

mutmainne

  • İtmînân bulan, rahatlayan, huzur ve sükûna kavuşan.
  • İslâmiyet'in emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınarak ve Allahü teâlâyı zikrederek itminana huzur ve sükûna kavuşan, şüphe ve tereddütlerden kurtulan nefis.

naci

  • Kurtulan. Necat bulan.
  • (Mi: 1849-1892) Muallim Naci diye meşhur olan bir İstanbul'lu şâir. Lügat-ı Naci'yi "Fetva" kelimesine kadar hazırlamıştır.

neciyyullah

  • Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi. (Devamlı Cenab-ı Hakk'a karşı teveccühle meşgul ve münacatla, İlâhî feyizlerle inşirah bulan meâlindedir.)

nihayet-pezir

  • Son bulan. Nihâyet bulur olan.

nimmanzur

  • Yarı görülen. Bulanık olarak görülen. (Farsça)

peziray-hitam

  • Sona eren, biten, hitam bulan.

raic

  • Revaçta olan, sürümü olan. Rağbet bulan.

renak

  • Mastar.
  • Suyun bulanık olması.
  • Kederli olmak, mükedder olmak.

renk

  • Bulanık su.

ruhsat

  • (Çoğulu: Ruhas-Ruhsat) İzin, müsaade.
  • Genişlik.
  • Kolaylık.
  • Fık: Kulların özürlerine mebni, kendilerine bir suhulet ve müsaade olmak üzere, ikinci derecede meşru' kılınan şeydir. Sefer halinde Ramazan-ı Şerif orucunun tutulmaması gibi. Vuku' bulan ikraha mebni, birisini

rüstem

  • Şark edebiyatında kuvvet ve cesaret timsali olarak şöhret bulan Zaloğlu Rüstem, İran'ın efsanevî ünlü kahramanı.

rüstem-i sistani / rüstem-i sistanî

  • Şark edebiyatında kuvvet ve cesaret timsali olarak şöhret bulan Zaloğlu Rüstem.

saadet-meab / saâdet-meâb

  • Saâdet sâhibi. Saâdet bulan. (Farsça)

saadet-resan / saâdet-resan

  • Saâdete ulaştıran. Saâdet bulan. (Farsça)

sebel

  • Tıb: Bulanık görme hastalığı.
  • Göze inen perde.
  • Buluttan çıkıp da henüz yere ulaşmamış yağmur.
  • Buğday başı.

seces

  • Bozuk ve bulanık su.

şeref-pezir

  • Şeref ve itibar bulan. (Farsça)

şeref-yab

  • Şeref bulan, şeref kazanan. (Farsça)

şerefyab / şerefyâb

  • Şeref bulan, şeref kazanan.

şifayab / şifâyâb / شفایاب

  • Şifa bulan. (Arapça - Farsça)
  • Şifâyâb olmak: Şifa bulmak, iyileşmek. (Arapça - Farsça)

sıffin / sıffîn

  • Hazret-i Ali (R.A.) ile Hazret-i Muaviye (R.A.) arasında vuku bulan muharebelere meydan olmakla şöhret bulmuştur. Sıffîn muharebesinde Hazret-i Ali'nin maiyyetinde 120.000 Hazret-i Muaviye'nin maiyyetinde 90.000 kişi vardı. Hazret-i Ömer'in (R.A.) oğlu Hz. Abdullah da şehid olanların arasında idi. S

sükunetyab / sükûnetyâb

  • Durgunlaşan, sükûnet bulan, duran. (Farsça)

suretyab / suretyâb

  • Şekil bulan, suretlenen, meydana gelen. (Farsça)

ta'kir

  • Suyu bulanık etmek.

tağlit

  • Yanıltma, bulandırma.

tahtieci

  • "Doğru bir tanedir, fazla olmaz" diyerek muhataplarının görüşlerini hatâlı bulan kimselere metodoloji ilminde Tahtieci denir.

tark

  • Vurmak.
  • Dövmek.
  • Yünü ve pamuğu ağaçla vurmak.
  • Bulanık su.
  • İçine deve bevlettiğinden dolayı pislenmiş olan yağmur suyu.
  • Vücuttaki gevşeklik.

tekdir / tekdîr / تكدیر

  • Azarlamak.
  • Kederlenme.
  • Bulanık etme.
  • Mektebde talebeye verilen ve siciline geçirilen bir ceza. Ta'zir.
  • Azarlama. (Arapça)
  • Bulandırma. (Arapça)

tekeddür

  • Bulanık olma.
  • Kederlenme.
  • Bulanma.
  • Bulanıklık, kederlenme.

terye

  • Az gizli.
  • Kadınların hayızdan arınıp guslettikten sonra sarılık ve bulantıdan gördüğü nesneler.

teselli-yab / teselli-yâb

  • Avunan, avutulan, teselli bulan. (Farsça)

teşevvüş

  • Karma karışık olma.
  • Bulanıklık, karışıklık.
  • Karışıklık, bulanıklık.

teşevvüşat / teşevvüşât

  • Bulanıklıklar.

teşevvüşat-ı akliye

  • Akılın karmakarışık olması, bulanması.

teşviş

  • Karıştırma. Karma karışık etme. Bulandırma.
  • Karıştırma, bulandırma.

tinnin / tinnîn

  • Büyük yılan, ejder, ejderha.
  • Koz: Gökte yedi burc boyunca uzanan hafif beyazlık.
  • Ejderha burcu. Semânın şimal yarım küresinde Küçük Ayı burcunu etrafından saran, kıvrılıp bir yıldız dörtgeni ile nihayet bulan bir burç.

tire / tîre / تيره

  • Karanlık. Bulanık. (Farsça)
  • Karanlık. (Farsça)
  • Bulanık. (Farsça)
  • Koyu. (Farsça)

tiregi / tiregî

  • Karalık. Bulanıklık. (Farsça)

tiregun

  • Bulanık renkli, kara renkli. Rengi bulanık. (Farsça)

vak'a

  • Hâdise. Olup geçen şey. Mes'ele.
  • Birini bir defada yere düşürmek.
  • Muharebe.
  • Vuku bulan.

vaki / vâki

  • Vuku bulan, olan.
  • Olağan, olmuş, mevcut.

vedi / vedî

  • İdrârdan sonra çıkan, yapışkan, beyaz ve bulanık koyu sıvı.

yab / yâb / یاب

  • "Yaften: Bulmak" mastarından emir kökü olup, birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Şifayab : Şifa bulan, iyileşen. (Farsça)
  • Bulan. (Farsça)

yabende

  • Bulan, bulucu. (Farsça)
  • Keşfeden, kâşif. (Farsça)

yabnak

  • Bulan, bulucu. (Farsça)

zafir

  • Zafer bulan. Zafere erişen.

zail / zâil / زَائِلْ

  • Geçici, son bulan.
  • Son bulan.

zaile / zâile / زَائِلَه

  • Son bulan.

zevail

  • (Tekili: Zail) Zeval bulanlar. Zail olan şeyler.
  • Mc: Yıldızlar.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın