LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te buca ifadesini içeren 27 kelime bulundu...

aktar-ı alem / aktâr-ı âlem

  • Her taraf. Alemin dört bucağı. Alemin her yeri.

bahr-i bikeran / bahr-i bîkerân

  • Okyanus misâli uçsuz bucaksız olan deniz.

bahr-ı bikeran-i zaman / bahr-ı bîkeran-i zaman

  • Uçsuz bucaksız olan zaman denizi.

derakab

  • Hemen, çabucak.

dest

  • (Çoğulu: Düsut) Dört bucaklı yastık ve elbise.
  • Hile.

diyar-ı irfan / diyâr-ı irfan

  • İrfan ülkesi; uçsuz bucaksız bir beldeyi andıran Allah'ı tanıma, İlâhî hakikatlere ulaşma özelliği.

feza / fezâ

  • Uzay; ucu bucağı bulunmayan boşluk, kâinatın sonsuz genişliği.

feza-yı gayr-ı mütenahi / fezâ-yı gayr-ı mütenâhî

  • Sonsuz uzay boşluğu, uçsuz bucaksız gök.

feza-yı ıtlak / fezâ-yı ıtlak

  • Uçsuz bucaksız gökyüzü, uzay.

gayr-ı mahdud

  • Hudutsuz, uçsuz bucaksız, sonsuz.

guşe

  • Köşe, kenar, bucak. (Farsça)

hacıyatmaz

  • Dibindeki ağırlıktan dolayı yere ne şekilde bırakılırsa bırakılsın, dik bir durum alan oyuncak.
  • Mc: Zor durumlarda kendisini çabucak toparlamayı beceren kişi.

hudud

  • (Tekili: Hadd) Sınırlar, hudutlar.
  • Uçlar. Bucaklar.
  • Şeriatın cezâ hükümlerinin tatbiki.

husm

  • (Çoğulu: Ahsam) Çuval ve heybe bucağı.

ilmah

  • Hemen gösterip çabucak yok etme.
  • Bir şeyi parlatma.
  • Güzel simalı bir kadın veya kız, yüzünü gösterip hemen çekilme.

koy

  • Küçük körfez. Karanın içine girmiş, rüzgârdan saklı deniz parçası. Deniz koyuna benzer, çevresi mahfuz yer. Köşe, bucak.

künc

  • (Günc) Köşe. Bucak. Bodrum. (Farsça)

malanihaye

  • Sonsuz, nihâyetsiz. Uçsuz bucaksız.

masna'

  • (Masnaa) Su mahzeni. Sarnıç.
  • Şimdiki Arapçada: Fabrika.
  • Bucak, köşe.

merbaa

  • Dört bucaklı.
  • Dört katlı.

mütesari'

  • Çabucak.

na-mütenahi

  • Sonsuz, ucu bucağı olmayan. Nihâyetsiz. (Farsça)

nahiye / nâhiye / ناحيه

  • Bucak.
  • Yöre, bölge. (Arapça)
  • Bucak. (Arapça)
  • Taraf. (Arapça)

peygule

  • Köşe, bucak. (Farsça)

sahra-i vesia / sahrâ-i vesîa

  • Uçsuz bucaksız çöl.

seri-ü'zzeval / seri-ü'zzevâl

  • Hızla, çabucak yok olan, sona eren.

vasl

  • Kavuşma. Allahü teâlâya kavuşma; velî olma. Vasl olanlar reisidir, o hocasının pîridir. Mektûbât ki eseridir, câna can katar efendim.
  • Birleştirme. İlm ile, irfân ile, sâhib olan Sıla'ya İki temel bilgiyi vasl eden bir araya Dalıp uçsuz bucaksız, o muazzam deryâya Ve bu zikr deryâsınd

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın