REKLAM ENGELLEMEYİ GERİ ALMA KODU BURADA BAŞLAR --> REKLAM ENGELLEMEYİ GERİ ALMA KODU BURADA BİTER -->

LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te buğ ifadesini içeren 258 kelime bulundu...

a'vec / اعوج

  • Eğri büğrü.
  • Yamuk, eğri büğrü. (Arapça)

adavet

  • Husumet, düşmanlık. Kin. buğz. Garaz.

ahkaf

  • (Tekili: Hıkf) Eğri büğrü kum tepeleri.

ahnef

  • Ayakları çarpık ve eğribüğrü olan.

akabe

  • Sarp ve çıkılması zor yokuş, bâdire.
  • Tehlike.
  • Tehlikeli geçit.
  • Bugün Ürdün sınırları içinde bulunan bir şehir.

akılcılık

  • (Rasyonalizm) fels. İnsanın, akılla gerçeğe uygun bilgiyi bulabileceğini, aklın doğru kabul ettiği bilginin şübhe götürmez kesinlikte doğru olduğunu kabul ettiği felsefe. Tenkitçi felsefe, deneyci felsefe, psikoloji ve sosyoloji bu felsefenin aşırı iddialarını çürütmüştür. Bugünkü ilim adamları herş

akis

  • Yere gömüp köklendikten sonra kestikleri üzüm çubuğu.
  • Üzerine yağ koyup içtikleri taze süt.
  • Sütlü çorba.

aktüalite

  • Bugünkü hâdise veya mevzu. Günlük hâdiseler. (Fransızca)

aktüel

  • Bugünkü, şimdiki. (Fransızca)

ales

  • Bir cins buğday ki bir kabuk içinde iki tane olur.
  • Buğday arasında biten çavdar ve mercimek.
  • Büyük kene.
  • Bir nevi karınca.
  • Katı, sağlam nesne.

ard

  • Buğday ve diğer tahıllardan öğütülen un. (Farsça)
  • Buğdayı değirmen taşına akıtan oluk. (Farsça)

asife

  • Buğday ve arpa başağını örten yapraklar.

asub / asûb

  • Bey, başbuğ. Hakan.
  • Arı beyi.

aydın

  • Aydınlık.
  • Açık, âşikâr, açıkça görünen.
  • Mübârek, mesut. Bilgili, okumuş, görgülü.Bugün bazı çevrelerde batı ilim ve felsefesini tahsil edip benimseyenlere de "aydın" denilmektedir. Aklı gözüne inmiş, yani herşeyi maddi ölçülerle yorumlamaya alışmış, kalbi maddeci felsefe ile

ba'del yevm

  • (Ba'de-l yevm) Bugünden sonra.

baği / bâğî

  • Âsî. Haksız olarak devlet başkanına isyân eden. Çoğulu buğât'tır.

bagiz

  • (Bugz. dan) Herkese nefret eden, buğzeden. Hiç kimseyi sevmeyen. Tiksinen.

bagşe

  • (Çoğulu: Buguş) Çisenti yağmurdan biraz fazlaca olan yağmur.

balon

  • Hava veya hafif gazlarla doldurulan küre. Bugünkü uçaklar balonculuğun geliştirilmesiyle elde edilmiştir. Zeplin adı verilen güdümlü balonlar hava ulaşımında ve savaşta kullanılmıştır. (Fransızca)

banbu

  • (Malezya dilinden) Sıcak ve yağışlı bölgelerde yaşıyan bir bitki cinsi. Buğday ailesinden olup ikiyüzden fazla çeşiti vardır.

bergamot

  • Turunçgillerden bir ağaç ve bu ağacın meyvesi. Meyvenin kabuğundan güzel kokulu bir esans da çıkarılır.

besek

  • (Besdek) Esneme. (Farsça)
  • Harman yerinde toplanılarak demet yapılan arpa ve buğdaylar. (Farsça)

beşme

  • Her çubuğu ayrı ayrı beş renkte olan yollu kumaş. (Farsça)
  • İşlenmemiş ham deri. (Farsça)
  • Göz ilâcı. (Farsça)

besniyye

  • Alçak ve yumuşak yerde biten buğday.
  • Şam diyarında belli bir yerde yetişen buğdaya da derler.

bezbaz

  • Hindistan cevizinin kabuğu. (Farsça)

bozok

  • Bugünkü Yozgat vilâyetimizin Osmanlılar devrindeki adı.

bügas

  • (Çoğulu: Bügasât-Ebgıse) Ufak, küçük kuşlar.

buğz-ı fillah

  • (Bak. BUĞD-I FİLLÂH)

buhar / buhâr / بخار

  • Suyun buğu haline gelmiş şekli.
  • Seyyal, lâtif cisim.
  • Buğu.
  • Buğu, buhar. (Arapça)

bürbur

  • Bulgur. (Buğdaydan yapılır.)

bürr

  • Buğday.

caka

  • (Argo) Gösteriş, çalım. Caka, mal mülk, giyim, kuşam, yahut hareket davranış yoluyla olabilir. İslâm'da gösterişin her şekli haram ve günahtır. Bugün bazı kimseler ve aileler gösteriş belâsı yüzünden maddî sıkıntılara düşmekte, israfa sürüklenmektedir. İşledikleri günahın cezasını bu dünyada da çeki

çavele

  • Güzel renkli bir cins gül. (Farsça)
  • Eğri büğrü, yamuk. (Farsça)

cavers

  • Buğdaylar arasında biten bir cins sarı darı.

cefn

  • Göz kapağı.
  • Asma çubuğu.
  • Bıçak ve kılıç kını.

çeng

  • Pençe. (Farsça)
  • El. (Farsça)
  • Çalgı âletlerinden bir saz çeşidi. (Farsça)
  • Eğri büğrü. (Farsça)

cennur

  • Arpa ve buğday döğdükleri yer.

cerş

  • Bir şeyin kabuğunu soyma, bir şeyi kazıma.

cifne

  • (Çoğulu: Cifnân) On kişi doyabilecek kadar büyük çanak ve büyük tas.
  • Bağ çubuğu.

cilm

  • Üzüm çubuğundan kestikleri değnek.

cüff

  • İçi boş olan şey. Kof.
  • Dimağa işlemiş olan baş yarığı.
  • Hurma çiçeğinin kabuğu.
  • Cemaat, topluluk.
  • Yarısı kesilip kova olmuş olan çürük ve eski kırba.

debs

  • Dibekde buğday döğmek.

di

  • Dün, dünkü gün, bugünden bir evvelki gün. (Farsça)

dirase

  • Kitab okumak.
  • Elbiseyi eskitmek.
  • Gizli yol.
  • Harmanda buğday döğmek.
  • Uyuz olan deveyi katranlamak.

düma'

  • Hastalık veya ihtiyarlık sebebiyle gözden akan yaş.
  • Bahar günlerinde üzüm çubuğundan akan su.

ebgaz

  • Çok fazla buğzedilen, hiç sevilmeyen, nefret edilen.

ebhire

  • (Tekili: Buhâr) Dumanlar, buğular.

ebhur

  • (Tekili: Bahur) Buharlar. Buğular.

el-buğzu fillah

  • Allah için buğzetmek. Bütün şiddet, adavet ve düşmanlık Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) rızası dairesindedir. İhlâsı kıracak, hissî hareketten sakınmaktır.

el-yevm

  • Bugün.

elcezire

  • Mezopotamya. Dicle ve Fırat nehirleri arasında bulunan yerin adı. Bugün Irak'ın toprakları arasındadır.

elyevm / اليوم

  • Bugün. Hâlâ.
  • Bugün.
  • Bugün. (Arapça)

embriyoloji

  • yun. Biy: Canlıların başlangıçtan itibaren gelişmesini inceliyen biyoloji ilminin bir bölümü. İkiye ayrılır: 1- Ontogonez: Yumurtadan yavruların meydana gelişini inceler. 2 - Flogenez: Canlıların ilk yaratılışı ile bugünkü şekli arasında meydana gelen değişmeleri inceler. Dünyada başlangıçtan bugüne

esdaf-ı ayat / esdâf-ı âyât

  • Ayetlerin sadefleri; inci kabuğu gibi değerli olan mahfazaları.

ezmine-i selase / ezmine-i selâse

  • Üç dönem; geçmiş, bugün ve gelecek zaman.

fas'

  • Hurmanın kabuğunu soymak.

feda'

  • Kurban.
  • Uğruna verme, gözden çıkarma.
  • Bir yere toplanmış arpa, buğday veya hurma.
  • Hurma ve üzüm kurutulan yer.

fega

  • Buğdayın çürümesi.
  • Hurma koruğunun çürümesi ve çürüğü.

ferda

  • Yarın. Bugünden sonraki gün. (Farsça)
  • Arabçada: Bir olarak. Tek olarak. (Farsça)

ferik / ferîk

  • İnsan topluluğu, cemaat.
  • Askerî kolordu kumandanı.
  • Körpe, buğday tanesinin yarı olgunu, firik.
  • Buğday tanesinin olgunu, öğütülecek hâle gelmiş buğday tânesi.

ferk

  • El ile bir şeyi ovmak.
  • Buğz ve adâvet etmek, düşmanlık yapmak.

fers

  • Dağıtmak. Saçmak.
  • Ciğer parçalamak.
  • Hurma çekirdeğinin kabuğunu soymak.
  • Atın pisliği. Fışkı.

fevres

  • Buğday, hınta.

fıtra

  • Fitre; ihtiyâcı olan eşyâdan ve borçlarından fazla olarak nisab (dinde zenginlik ölçüsü) miktârı malı, parası olan her hür müslümanın Ramazan bayramının birinci günü sabahı fakirlere vermekle yükümlü oldukları belli miktardaki buğday veya arpa yahut hurma veya kuru üzüm veya kıymetleri kadar altın v

fum

  • Buğday.

füvm

  • Buğday. Hınta.

gabit sahrası / gabît sahrâsı

  • Gabît çölü; Arap Yarımadasında, Benî Yerbû' kabilesinin yaşadığı ve bugün Yemen sınırları içerisinde yer alan bir çölün adı.

galat-ı basar

  • Görme duyusunun yanılması. (Meselâ: Su içine batırılmış olan bir çubuğun, kırılmış gibi görünmesi.)

galis

  • Arpa ve buğday karışımından yapılan ekmek.

gendüm / گندم

  • Buğday. (Farsça)
  • Buğday. (Farsça)

gendüm-gun

  • Buğday renkli. (Farsça)

gendumgun / gendûmgûn / گندمگون

  • Buğday rengi. (Farsça)

gımd

  • (Çoğulu: Agmâd) Kılıf, kın, mahfaza.
  • Bakla, bezelye, fasulya ve benzerleri gibi şeylerin kabuğu.

girift

  • Yakalama, tutma. (Farsça)
  • Dolaşık. Birbiri içine girik. Girintili çıkıntılı, karışık. (Farsça)
  • Motifleri birbirine girik ve içiçe geçme olan tezyinat tarzı. Buna aynı zamanda arabesk de denilir. (Farsça)
  • Türk musikisinin nefesli sazlarından olup, bugün unutulmak üzeredir. Ney'e benzer. Girift ç (Farsça)

gırki / gırkî

  • Yumurta kabuğu.

habb

  • Tane, çekirdek.
  • Yuvarlak olarak hazırlanmış ilâç.
  • Buğday tanesi veya buna benzer tohum.

habele

  • Üzüm çubuğu.

hadime / hadîme

  • Su içinde eriyince pişmiş olan buğday.

hakile / hakîle

  • Uzun buğday.
  • Bağırsak içinde olan su.

halezon

  • Sümüklü böcek kabuğu. Kabuklu sümüklü böcek.

halık

  • (Çoğulu: Huluk-Havâlık) Büyük dağ.
  • Ağaca dolaşmış olan üzüm çubuğu.
  • Süt ile dolu olan koyun memesi.
  • Tıraş eden. Berber.

halz

  • Kabuğunu çıkarmak, derisini soymak.

hamidegi / hamidegî

  • Kamburluk, eğri büğrü olmaklık. (Farsça)

har'abe

  • İnce kemikli, genç ve güzel kadın.
  • Uzun.
  • Yeşil üzüm çubuğu.

haratin-i hassa / haratîn-i hassa

  • Osmanlılar zamanında Topkapı Sarayı'ndaki bir sınıf san'atkârın adı idi. Bunlar demir ve ağaç eşyayı tesviye ederlerdi. Bugünkü tâbirle tornacı demekti. Bileziklerden çarklara ve silâh yivlerine kadar her çeşit şey yaparlardı.

harbiye nezareti

  • Osmanlı Devletinde Harb Bakanlığı, bugünkü Millî Savunma Bakanlığına verilen ad.

harc

  • Gider, sarfiyat, bir iş için kullanılan madde.
  • Vergi.
  • Çıkmak.
  • Yeni çıkan bulut.
  • Yemâme vilayetinde bir yer.
  • Ecir.
  • Buğday. (Dinimizde lüzumsuz harcamak, israf haramdır. Zillet ve fakirliğe sebeptir.)

harre

  • (Çoğulu: Hurer) Değirmenin buğday konulan deliği.

hart

  • El ile ağacın yaprağını sağmak.
  • Ağaç kabuğu soymak, yaprak toplamak.
  • Nikâh.

havakin / havakîn

  • (Tekili: Hâkan) Hükümdarlar, hakanlar, padişahlar, başbuğlar.

hazd

  • Ağaçtan diken koparmak.
  • Ağacın kabuğunu soymak.
  • Çok hızlı ve şiddetle yemek yemek.

hazeme

  • (Çoğulu: Huzem) Kabuğundan ip ve urgan yapılan bir ağaç cinsi.

hazırlöp

  • Kabuğu içinde suda pişip katılaşmış yumurta.
  • Mc: Emek sarfetmeden elde edilen kazanç.

helezon

  • Saat zenbereği gibi gittikçe daralan daire şekli. Sümüklü böcek kabuğu şeklinde olan.

helezoni / helezonî

  • Helezon şeklinde olan. Sümüklü böcek kabuğu şeklinde olan, gittikçe darlaşır daire biçiminde olan.

helime / helîme

  • Buğday ve pirinç gibi bazı hububatın kaynamasıyla hâsıl olan koyu ve yapışkanlı su.

hıkd

  • Kin, buğz, adâvet.
  • İntikam almak için fırsat beklemek.

hınat

  • (Tekili: Hınta) Buğdaylar.

hınata

  • Buğday satmak.

hindi / hindî

  • Hind'e ait.
  • Hind ahalisinden olan, Hindli.
  • Bugün konuşulan Hind dillerinin en yaygın ve tanınmış olanı.
  • Güzel sanatlarda kullanılan ve Hind'de yapıldığı için de bu ismi alan bir kağıt cinsi.

hınta

  • Buğday.

hırşa'

  • Yılan derisi.
  • Yumurtanın üst kabuğu.

hubeb

  • (Tekili: Habbe) Buğday, mısır, arpa gibi ufak ve yuvarlak nebatatın taneleri.

hububat / حُبُوبَاتْ

  • Buğday mısır gibi taneli bitkiler.

hubz-i hınta

  • Buğday ekmeği.

hufale

  • Arpa, buğday ve pirinç kabuğundan saçılan.
  • Her kabuklunun arınıp pâk olanı.
  • Her nesnenin kemi ve yaramazı.
  • Yağ tortusu.
  • Şıra sıkıntısı ve kepeği.

husare

  • Arpa, buğday ve pirinç gibi hububâtın kabuğundan düşen parçalar.
  • Her kabuklu nesnenin, kabuğundan ayrılıp temizlenmesi.
  • Şirâ sıkıntısı.
  • Her nesnenin fenâsı.

hutam / hutâm

  • Kuru cisim kırıntısı.
  • Yumurta kabuğu.
  • Çerçöp.

huvta

  • Arpa, buğday gibi hububat için yapılan avlu veya anbar.

i'vicac

  • Doğru davranmamak, eğri büğrü olmak. Hamlık.
  • Hakkı bâtıl, bâtılı hak göstermek.

ibgaz

  • (Buğz. dan) Buğzetme, nefret etme, hoşlanmama, sevmeme.

igriz

  • Kabuğundan henüz çıkan çiçek.

ikmah

  • Buğdayı un yapma. Buğday yetiştirme.
  • Kafa tutmak, kibir ve azametle karşı gelmek.

ilham / ilhâm

  • Peygamberlerin kalblerine, uyanık iken, melek görünmeden ilâhî vahyin bırakılması.
  • Sâlihlerin, iyi kimselerin kalbine gelen İslâmiyet'e uygun mânâlar.
  • Allahü teâlânın bildirmesi. Sevk-i tabîî. Bugün buna içgüdü denilmektedir.

imame / imâme

  • Eskiden müslümanların başlarına sardığı, bugün ise, sadece din görevlilerinin namaz kıldırırken ve dînî vazîfeleri yerine getirirken giydikleri başlık üzerine sarılan sarık.
  • Tesbîhin ucundaki uzun tâne.

imruz

  • Bugün. (Farsça)

inkışar

  • Bir şeyin derisinin veya kabuğunun soyulması.

insihal

  • Düzgün söz söyleme.
  • Kabuğu soyulma.

irmik

  • Buğday gibi hububatdan elde edilen ve helva, çorba yapımında kullanılan iri taneli un.

ispehbed

  • Başbuğ, hükümdar, hâkan, kağan. (Farsça)

istim

  • Buharla işleyen makinaların kazanında birikip makinayı işleten buğu, buhar.

ivec

  • Eğrilik, çarpıklık, yanlışlık.
  • Hakkı ve hakikatı eğri büğrü heveslerle tahrif etmek, gayr-i müstakim şekle getirmek.

kaf'a

  • Yağcılar tokmağı.
  • Hurma kabuğundan yapılan, zenbile benzer kulpsuz bir nesne.

kala

  • Buğz, adâvet.

kalif / kalîf

  • Hurma kabuğu.

kaly

  • Et ve buğday kavurmak.
  • Buğz, adavet, düşmanlık.

kamara

  • Vapurlarda mevki sayılan odalar ve salonlar.
  • Gemide kaptan gibi erkâna mahsus odalar.
  • Buğday ve arpa gibi mahsul demetlerinden harman yerinde yapılan küme.
  • Avrupa devletlerinde millet meclisi.

kamh

  • Buğday.
  • Yukarı kaldırmak.

kasal

  • Buğday içinde olan siyah taneler.

kaşkaşa

  • Bir şeyin kabuğunu soymak.
  • Hasta iyi olmak.
  • Halâs etmek, kurtarmak.
  • Uyandırmak.

kaşr

  • Bir şeyin kabuğunu soyma.

kaşv

  • Kabuğu soyulmuş olan.

kav'

  • (Çoğulu: Akvâ) Erkek dişiye aşmak.
  • Üstüne hurma ve buğday döktükleri düz yer.

kavkaa

  • Salyangoz, midye gibi hayvanların sert kabuğu.

kemkam / kemkâm

  • Katı yüzlü, kaba ve tıknaz kimse.
  • Pelit ağacına benzer bir ağacın zamkı veya kabuğu.

kendüm

  • Buğday. (Farsça)

kerbele

  • Ayaklarda olan gevşeklik. Yürüdüğünde balçık içinde yürür gibi yürümek.
  • Buğday ve arpa gibi hububatın kalburlanması.

kerm

  • (Çoğulu: Kürum) Bağ kütüğü. Asma, üzüm çubuğu.

keşk

  • Kavi, kuvvetli, sağlam.
  • Kabuğu çıkmış arpa.
  • Arpa suyu.
  • Yoğurt keşi.

keşkek

  • Haşlandıktan sonra kurutulmuş buğday.

kin

  • Gizli düşmanlık. Garaz. Buğz. Adâvet. (Farsça)

kırfe

  • Töhmet.
  • Ağaç kabuğu.
  • Darçın.

kirfi / kirfî

  • Bazısı bazısının üstüne yağılmış olan yüksek bulutlar.
  • Yumurtanın dış kabuğu.

kışr-ı arz

  • Yer kabuğu.

kışr-ı şecer

  • Ağaç kabuğu.

kısra

  • Ekincilerin kesmik dedikleri başakta kalan buğday. Buğday çalkandığında kalbur içinde kalan kaba buğday başları.

kışri / kışrî

  • Kışra, kabuğa dair. Dış yüce ait ve müteallik. Yüzünden. Derinden ve esastan olmayan. Künhü ve esası olmayan.

kıya'

  • Erkek dişiye aşmak.
  • Hurma ve buğday döktükleri düz yer.

kunabe

  • Toplu yapraklar (Buğdayın başı onun içinde olur.)

kusale

  • Buğday ve arpa kesmiği.

lahv

  • Kabuğunu soymak.

latince

  • Eski Roma'da konuşulan ve bugünkü Fransızca, İspanyolca, İtalyanca gibi dilleri doğurmuş olan ana dil ki, Hint-Avrupa dil âilesinin önemli bir kolu olan İtalik grubundandır.

lebh

  • Bir büyük ağacın adı. (Bir kimse kabuğunu yarsa filhâl o kişiye uyuşukluk gelir; o ağaçtan tahtalar biçip gemi yaparlar. Rivâyet olunur ki, iki tahtasını birbirine bitiştirip bir yıl su içinde dursa ikisi bir olup yekpâre olur, Mısır'da yetişir. Ahter-i Kebir'den)

liha

  • Ağaç kabuğu, kışr.
  • Çekişmek, niza edişmek, kavga etmek.

lita / lîta

  • (Çoğulu: Lit) Kamış kabuğu.
  • Karnın dışarısındaki derisi.

lut aleyhisselam / lût aleyhisselâm

  • Kur'ân-ı kerîmde ismi bildirilen peygamberlerden. Bugün Ürdün ile Filistin arasında bulunan Lût gölü yanındaki Sedûm şehri halkına peygamber olarak gönderildi. İnsanlara İbrâhim aleyhisselâmın dînini tebliğ etti.

mabguz

  • (Bugz. dan) Nefret ve buğzedilmiş. Sevilmemiş.

mahşuş

  • (Haşşe. den) İçine girilmiş.
  • Buğzedilmiş.
  • Gizlice bir şey verilmiş.
  • Karalanmış.

maile / mâile

  • Eğri, eğilmiş, eğri-büğrü.

makit / makît

  • Buğz edilmiş. Mebğuz. Nefret edilmiş, sevilmemiş, menfur.

makşur

  • Soyulmuş, kabuğu çıkarılmış.

makt

  • Kin, hiddet. İğrençlik. Şiddetli buğz.

masyef

  • (Çoğulu: Mesâyıf) Yaz gününde oturulacak yer.
  • Su yolunun eğri büğrü yeri.

maz'

  • Gön yağlamak.
  • Ağaç kabuğunu soymayıp üstünde bırakmak.

mebguz

  • Sevilmemiş. Buğzedilmiş. Nefret edilmiş.

megad

  • Bir ot cinsidir, ağaca sarmaşır çıkar; üzüm çubuğundan ince olur ve yaprağı uzun olur.

mekilat / mekîlât

  • (Tekili: Mekîl) Buğday, arpa gibi kile ile ölçülen şeyler.

merira

  • Buğday arasında olan acı bir tohum.

meşihat / meşîhat

  • Osmanlı Devletinde bugünkü Diyanet İşleri Başkanlığı görevini yürüten Şeyhülislam makamı.

meslufe

  • Düzelmiş yer.
  • Kabuksuz arpa ve buğday.

meşnu'

  • Çirkin kimse.
  • Buğzolunmuş.

mıknatıs

  • yun. Demir ve benzeri mâdenleri kendine çekici hususiyeti bulunan câzibe.
  • Başka te'sir altında kalmadan kuzey ve güney kutuplarına doğru yönünü değiştiren demir çubuk. (İki kutbu bulunan bu mıknatıslı çubuğun şimale bakan kısmına şimal (kuzey) ucu, cenuba çekilen ucuna da cenub (güne

mikşat

  • Hattatların, kamış kalemlerinin kabuğunu soymakta kullandıkları âlet.

milhab

  • (Çoğulu: Melâhib) Kesecek âlet.
  • Ber nesnenin kabuğunu soyacak âlet.

mincede

  • Küçük asâ, küçük sopa.
  • Yorgancı çubuğu.

mirza

  • Reis. Bey.
  • Büyük kimselerin çocuğu. Beyzâde.
  • Bazı İslâm topluluğunda iyi sülâleden olanlara, şehzâdelere, seyyidlere verilen ünvân olmakla beraber, bugün bir isim olarak çokca kullanılmaktadır.

mirzah

  • Üzüm çubuğunu yerden kaldırıp bağlayıp sardıkları ağaç.

miskin / miskîn

  • Bir günlük nafakasından (yiyeceğinden, giyeceğinden) fazla bir şeyi olmayan müslüman.
  • Dervîş. Miskîn Yûnus var yârına, Koma bugünü yârına, Yârın Hakk'ın dîvânına, Varam Allah deyü deyü!..

mişzeb

  • Dişli orak.
  • Bağcıların asma çubuğu kesecek âletleri.

mızfar

  • Zafer kazanan. Galib. olan. Asma çubuğuna sarmaşık gibi sarılan filiz.

moğol

  • Turâni milletlerinin en büyüklerinden bir kabile olup Türkler ve Mançurlarla cinsi yakınlıkları vardır. Asyanın ortalarında bugün Çin Devletine tâbi olan ve Moğolistan ismiyle bilinen geniş bir çölde ve Sibirya ve Türkistan'ın da bazı taraflarında bulunurlar.Cengiz Hanla beraber Asyanın batı tarafla

mübagaze

  • (Bugz. dan) Kin besleme. Adavet etme. Düşmanlık yapma.

muhabbet

  • Sevgi, sevme.
  • Sohbet. Ruhun, kendisinden lezzet duyduğu şeye meyletmesi. (Zıddı: Buğzetme ve adavettir.)

mühakale

  • Ekini biçmeden buğday ile satmak.

mühre

  • Cilâ için kullanılan küçük yuvarlak cisim. Deniz böceği kabuğu. (Farsça)
  • Her nevi yuvarlak cisim. (Farsça)
  • Billurdan yapılı küçük kap. (Farsça)
  • Çekiç. (Farsça)
  • Cam boncuk. (Farsça)
  • Omurga kemiği. (Farsça)

mukaşşer

  • (Kışr. dan) Kabuğu soyulmuş.

mukşa

  • Kabuğu çıkarılmış.
  • Derisi soyulmuş.

münbagi

  • (Bugye. den) Lâyık, yakışan, şâyân.

münkaşır

  • (Kışr. dan) Kabuğu soyulan. İnkışar eden.

müreyra

  • Buğday arasındaki "delice" dedikleri nesne.

musale

  • Kuyudan ince akan damla.
  • Harman sonunda kalan kesmik.
  • Arpa ve buğday kapçığı. (Tane onun içinde olur.)

müsevvif

  • Hayırlı işleri sonraya bırakan, sonra yaparım diyen, iyi işleri geciktiren, bugünün işini yarına bırakan kimse.

mütebaggız

  • Kin gösteren, buğz gösteren.

muzalla'

  • Kabuğu üzerinde beş dilim olan kavun.

necb

  • Ağaç kabuğunu soymak.

neceb

  • Ağaç kabuğu.

nibz

  • Hurma ağacının dış kabuğu.

nüsafe

  • Buğdaydan ayrılan saman.

ok

  • Yay veya keman denilen kavis şeklinde bükülmüş bir ağaç çubuğa gerili kirişe takılarak uzağa atılan ucu sivri demirli ince ve kısa değneğe verilen addır. Ok, silâhın icadından evvel insanlar tarafından kullanılmış ise de, en büyük mahareti Türkler, Araplar göstermişlerdir.

öşür

  • Tek yıllık ürün veren buğday gibi mallardan alınan onda bir ölçüsünde zekât.

rebele

  • (Buğday) Çok olmak.

rey'

  • Arpa, buğday, tahıl.
  • Rücu', geri dönme, avdet.
  • Ziyade, çok.

riba-i fazl

  • Tartılan veya ölçülen bir cins eşyanın kendi cinsi karşılığında fazlasıyla satılması. Meselâ: Bir kilo buğdayı aynı cins bir kilo yüz gramla değiştirmek gibi.

sadaka-i fıtır

  • İhtiyâcı olan eşyâdan ve borçlarından fazla olarak, nisâb yâni dinde zenginlik ölçüsü miktarında malı, parası bulunan her hür müslümanın, Ramazân bayramının birinci günü sabâhı, fakirlere vermekle yükümlü oldukları belli miktarlardaki buğday, arpa, hurma veya kuru üzüm yahut kıymetleri kadar altın v

sadef

  • Deniz böceklerinin kıymetli kabuğu ve onlardan yapılan şeyler.
  • Sert, parlak ve şeffafa yakın madde. İnci kabuğu.
  • İnci kabuğu, içinde inci bulunan kabuk ambalaj.

sadef-i kefh-misal / sadef-i kefh-misâl

  • Mağara benzeri inci kabuğu.

sadefe

  • (Çoğulu: Suduf-Esdâf) İnci kabuğu.
  • Kulak içi.

şahna'

  • Buğz, düşmanlık, adâvet.

salef

  • Kibirlilik. Tekebbürlük hali.
  • Kin tutmak, buğz etmek.
  • Zevci indinde zevcenin kadri olmamak.
  • Misafir için olan yemeğin yetmemesi.

şani'

  • Adavet etmek, kin tutmak mânasına "şeneân" dan ism-i fâil olup, buğz eden, kin tutan demektir. Esas murad ise; buğz edip geçmiş olan değil, buğzunda devam ve ısrar eden demektir.

se'bül

  • (Çoğulu: Sevâbil) Aş havucu.
  • Pirinç, buğday, nohut, mercimek.

sebel

  • Tıb: Bulanık görme hastalığı.
  • Göze inen perde.
  • Buluttan çıkıp da henüz yere ulaşmamış yağmur.
  • Buğday başı.

sech

  • Tırmalama.
  • Bir şeyin kabuğunu veya derisini soyup sıyırma.

sefa'

  • Buğday başının kılçığı.
  • Orak.
  • Kuyu içinden çıkan toprak.

seha

  • (Çoğulu: Sihâ) Ev içi. Her nesnenin kabuğu.
  • Yarasa kuşu.

seleb

  • Yemen vilâyetinde yetişen bir ağacın kabuğudur. Ondan ipler ve urganlar yaparlar.
  • Kişinin malı mülkü ve metâı.

selik

  • Arpa, buğday ve bunlara benzer hububatın yarması.

şen'

  • Buğz ve adâvet etmek. Kin bağlamak. Düşmanlık yapmak.

şenan

  • Buğz, adâvet, kin, düşmanlık.

şenef

  • Buğz.
  • Kibir.

senut

  • Yere saçılan buğday.

ser'

  • Üzüm çubuğu.
  • Yaş ve taze çubuk.
  • Yumuşak bedenli yiğit.
  • Uzun boylu adam.

serdar-ı ekrem

  • Başkumandan. Başbuğ.

server

  • Önde giden, baş çeken, önder, başbuğ.

sevs

  • Arpaya, buğdaya ve ona benzer hububata bit düşmesi.

şeylem

  • Sarhoşluk veren ve bazan buğdayların arasında çıkan siyah bir tohum.

sifal

  • (Sifâle) Topraktan yapılmış (çanak, çömlek, testi gibi) şey. (Farsça)
  • Orak. (Farsça)
  • Fıstık, ceviz, bâdem kabuğu. (Farsça)

sipeh-büd

  • Başbuğ, başkomutan, başkumandan. (Farsça)

sipeh-keş

  • Başkumandan, başbuğ. (Farsça)

sült

  • Hububattan buğdaya benzer bir tanenin adı.

surencan

  • Şekil ve kabuğu kestaneye benzeyen bir ot kökü.

sus

  • Huy, tabiat, tıynet.
  • Buğday ve arpa biti. Hububata düşen kurt. Güve.
  • Miyan kökü.

sütre

  • Namaz kılarken imâmın veya yalnız kılanın sol kaşı hizâsında, önüne diktiği yarım metreden uzun çubuk. Çubuğu dikmeyip, secde yerinden kıbleye doğru uzatmak veya çizgi çizmekle de olur.

ta'riş

  • Üzüm çubuğuna çardak yapmak.
  • Temel yapmak.

ta'vim

  • Arpayı ve buğdayı tutam tutam biçip yığmak.

taarruk

  • (Arak. dan) Terleme.
  • Kemikten et kazımak.
  • Ağaç kabuğunu soymak.

takavvüb

  • Bir şeyin kabuğu soyulmak.

takşir

  • (Kışr. dan) Kabuğunu soyma.

tarz-ı hazır

  • Bugünkü şekil, işleyiş.

tebagguz

  • (Buğz. dan) Sevmeme. Kin besleme. Buğzetme.

tebaguz

  • (Çoğulu: Tebâguzât) (Buğz. dan) Sevişmeme, gizli kin tutup düşmanlık besleme.

tebahhur

  • (Buhar. dan) Buharlaşmak. Tütsülenmek. Buğulanmak.
  • Kokmak.

tebahhurat / tebahhurât

  • Buharlaşmalar. Buğu haline geçmeler.

tefciye

  • Yemeğin içine nohut, buğday, pirinç, maydanoz ve bunlara benzer şeyler koymak. (Bu konulan şeylere "ebazir" derler.)

teşanü'

  • Buğz edişmek, kin gütmek.

tesvis

  • Buğdaya bit düşmek.

tevezzüf

  • Kabuğunu soymak.

tivele

  • Bir kadına kocası buğzedip (gizli düşmanlık edip) kendisinden soğuduktan sonra, kadının, kocasının sevgisini tekrar celbetmek (çekmek) için mutlak te'sir edeceğine inanarak sihir yapması.

türkistan

  • Türklerin anayurdu olan ve Hive, Fergana, Taşkent, Buhara, Semerkant ve Kırgız şehirlerini içine alan büyük bölge.Doğu Türkistan bugün Çin'de, Güney Türkistan ise Afganistan'da, büyük parçası olan Batı Türkistan ise Rusya'da kalmaktadır. (Farsça)

ucale

  • Misafirlerin yolda yemek için götürdükleri azık.
  • Çiftçilerin azık diye evvelce koyup getirdikleri buğday ve arpa.

udme

  • Buğday renklilik.
  • Beyazı çok olan deve.

ümm-üt taam / ümm-üt taâm

  • Buğday.

urrak

  • Kabuğu soyulmuş ağaç.
  • Eti gitmiş kemik.

usafe

  • Buğday sapından düşen parça.

veli'

  • Kabuğunda olan hurma çiçeği.

vizam

  • Her nesnenin ağırlığı.
  • Başka birşeyle karışmış olan nesne. (Buğdayla karışmış toprak gibi.)

zevat

  • (Tekili: Zât) Zatlar, şahıslar, kimseler.
  • Üzüm, buğday gibi şeylerin kabuğu.

zeyd bin sabit

  • Sahabe-i Güzinden ve Aşere-i Mübeşşeredendir. Henüz on bir yaşında iken isteği ile İslâmiyet'i kabul etmiştir. Kur'ân-ı Kerim'i kemiklerde yazılı ve hâfızların ezberinde iken bugünkü şeklinde ilk olarak yazan, bu hizmette en büyük hizmet kendisine nasib olandır. Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) kâtipliğini

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın