LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te borc ifadesini içeren 154 kelime bulundu...

adem-i te'diye

  • Borcunu ödememe.

akont

  • Sonradan hesaplaşmak üzere bir borç veya kazanç hissesinden alacaklıya yapılan ödeme. (Fransızca)

are

  • Borç olarak alınan veya verilen şey.

ariye / âriye

  • Ödünç ve borç olarak verilen.

ayet-i müdayene / âyet-i müdâyene

  • Kur'ân'daki (Bakara, 281) borçlu ve alacaklı hakkındaki âyet.
  • Kur'an-ı Kerim'de (Sure-i Bakara, 281. âyet) borçlu ve alacaklı hakkındaki âyet. (Bu âyet vasatî olarak bir sahife uzunluğundadır.)

beraet-i zimmet / berâet-i zimmet

  • Aksine bir delil bulunmadığı müddetçe şahsın suçsuz ve borçsuz olması.

borç

  • Geri verilmek niyetiyle ihtiyaç sahiplerine verilen para. Müslümanlıkta faizle borç vermek haramdır, günahtır. Borcunu ödiyemiyecek durumda onların borçlarını bağışlamak veya sonraya bırakmak sevaptır. Borcunu ödeyebilecek durumda olanlar da borçlarını zamanında ödemelidirler. Ödeyemiyecek olanlar d

borc-u fıtrat

  • Yaratılış borcu.

dain / dâin

  • (Dâyin) Ödünç veren, borca veren.
  • Alacaklı. İkraz eden.
  • Borç veren, alacaklı.

daire-i muamelat / daire-i muamelât

  • Muamelât dairesi; şahıs ve aile hukuku, aynî haklar, miras, ticaret, borçlar ve iç hukukla ilgili konular.

dayin / dâyin

  • Borç veren. Alacaklı. Ödünç para veren..
  • Borç veren, alacaklı.
  • Dâin. Borç veren, alacaklı.

devr

  • Bir şeyi elden ele aktarma. Vefât eden bir müslümanın sağlığında kılamadığı namaz, tutamadığı oruç ve veremediği zekât gibi borçlardan kurtulması için birkaç fakirin kendilerine ölünün vasî veya velîsi tarafından verilen fidyeyi alıp, gönül rızâsıyla tekrar geri vermek sûretiyle yapılan muâmele.

deyn / دین

  • Borç. Verilmesi lâzım gelen şey.
  • Fık: Zimmetinde sâbit olan şey.
  • Borç.
  • Borç, hazır ve mevcûd olmayan mal.
  • Hazır olmayıp, ayrı olarak bulunduğu yeri bildirilmeyen her türlü mal ile hazır ise de ayrı olarak gösterilmeyen kıyemî (çarşıda benzeri bulunmayan, bulunsa da fiyatları farklı olan) mal.
  • Zekât verecek kimsenin elinde, yanında olmayıp başkasında bul
  • Borç.
  • Borç.
  • Borç. (Arapça)

deyn-i hal / deyn-i hâl

  • Huk: Herhangi bir vakte bağlı ve te'hir edilmeyen borç.

dımar

  • Cehalet devrinde Arabistanda bir sanem (put) ismi.
  • Bir daha sâhibinin eline geçmesi ümid edilmeyen zâil olmuş mal.
  • Sonraya bırakılan vâde. Müddeti hudutsuz borç.
  • Gizli.

düyun / düyûn / دیون

  • (Tekili: Deyn) Borçlar.
  • Borçlar.
  • Borçlar. (Arapça)

düyunat

  • (Tekili: Düyun) Borçlar.

eda' / edâ'

  • Yerine getirmek. Ödemek. Borcunu vermek. Vazifesini yapmak.
  • Tarz. Üslub.
  • Şive.
  • Tekebbür.
  • Fık: Namazı vaktinde kılmağa "Eda" ve vakit geçtikten sonra kılınan namaza da "Kaza" denir.

eda-yı deyn

  • Borç ödeme.

ehliyet

  • Salâhiyet, elverişlilik. Kişinin borçlandırma ve borçlanmaya elverişli olması. Akıllı olmak, iyiyi kötüden ayırabilmek.

esham-ı umumiye

  • Tanzimat devrinde devletin, halka borç karşılığı olarak verdiği hisse bedelleri.

evam

  • Ödünç, borç. (Farsça)
  • Renk, levn. (Farsça)

fariza / farîza / فریضه

  • Borç, vazife. Allah'ın açık emri olup, yapılması şart olan vazife.
  • Fık: Ölen bir kimsenin mirasından mirasçılara düşen hisse, pay.
  • Kaçınılmaz ödev, boyun borcu.
  • Farz. (Arapça)
  • Borç. (Arapça)

fariza-i zimmet / farîza-i zimmet

  • Yapılması mutlaka boynumuza borç olan vazife.

farize-i ömür / farîze-i ömür

  • Ömür borcu.

farz / فرض

  • Tanrı emri. (Arapça)
  • Borç, ödev. (Arapça)
  • Zorunlu. (Arapça)
  • Farz edilmek: Sayılmak, tutulmak, tasavvur edilmek. (Arapça)
  • Farz etmek: Saymak, tutmak, tasavvur etmek. (Arapça)
  • Farz olunmak: (Arapça)
  • Ta (Arapça)

fedh

  • Bir kimseyi borca sokmak.
  • Ağır işe giriftar etmek.

fenn

  • Hüner. Mârifet.
  • San'at.
  • Tecrübe.
  • İlim.
  • Nevi, sınıf, çeşit, tabaka.
  • Türlü.
  • Fizik, kimya, biyoloji, matematik ilimlerinin umumi adı.
  • Tatbikat ve isbat ile meydana gelen ilim.
  • Birisini muamelede aldatmak.
  • Fend.
  • Borç

fidye

  • Bir şeyin yerine geçmek üzere verilen bedel.
  • Çok yaşlı ve hasta olan kimsenin tutamadığı oruç, ölüm hastalığına yakalananın kılamadığı namaz, vefât etmiş kimsenin namaz ve oruç borçları için ve hacda, ihramlının hastalık özründen dolayı ihramın bâzı yasaklarını işlemesine karşılık vermesi ge

fıtra

  • Fitre; ihtiyâcı olan eşyâdan ve borçlarından fazla olarak nisab (dinde zenginlik ölçüsü) miktârı malı, parası olan her hür müslümanın Ramazan bayramının birinci günü sabahı fakirlere vermekle yükümlü oldukları belli miktardaki buğday veya arpa yahut hurma veya kuru üzüm veya kıymetleri kadar altın v

garamet / garâmet

  • (Çoğulu: Garâmât) Diyet ve borç gibi şeyleri ödeme. Resim, vergi.
  • Borçlanılan şeyi ödeme. Bir çeşit vergi.

garim / garîm

  • Alacaklı.
  • Hasım. Rakib. Borçlu veya üzerinde borçtan başka hakları olan kimse.

gurm

  • Bir kimse üzerine eda edilmesi, yerine getirilmesi lâzımgelen şey. Borç ve diyet gibi. (Garâmet de olur)

haciz

  • Ayıran. Bölen.
  • Vücudun içindeki bazı uzuvları ayıran karın zarı gibi zarların adı.
  • Haczeden. Borcunu ödeyemeyenin diğer mallarına el koyan.
  • Tıb: Bâdemin içindeki bazı oyukları ayıran bölme zarlarına denir.

hacz

  • Men'etmek. Mâni olmak.
  • İki şeyin arasını ayırmak.
  • Alacaklı, borçludan alacağını alabilmesi için borçlunun malına el konulmak.

havale / havâle

  • Borçlunun, alacaklıya, borcumu falan kimseden al deyip, alacaklının, bu teklife, sözleşme yerinde râzı olması. Ciro etme.

havayic-i asliyye / havâyic-i asliyye

  • İhtiyaç eşyâları. Temel ihtiyâçlar. Bir kimsenin yiyecek giyecek ve ev gibi ihtiyaç duyduğu lüzumlu maddeler ve evde kullanılan eşyâ ve âletler, hizmetçiler, binecek vâsıtası, meslek kitapları (din kitapları) ve ödeyeceği borçları.

hicr

  • Men etmek; akıl ve bâliğ olmamış çocuk, deli, bunak, sefih yâni malını kötü yere harcayan ve borçlu gibi kimseleri, tasarruf-i kavlîsinden yâni alış-veriş, kirâlama, havâle, kefillik, emânet ve rehin alıp-verme, hibe gibi işlerin tasarruflarından men' etme.
  • Dostluğu bırakmak, dargın

hizmet-i vataniye / خدمت وطنيه

  • Askerlik.
  • Vatan hizmeti, vatan borcu.

hükm-i zımni / hükm-i zımnî

  • Fık: Zımnen vaki olan hüküm. (Bir kimse diğer bir kimse aleyhine; "Benim filân şahıs zimmetinde sâbit olacak şu kadar lira alacağıma onun emriyle kefil olmuş idin" diye dâva ve o kimse kefâleti ikrar ve borcu inkâr etmekle müddei, borcu isbat ederek hâkim dahi hükmetse bu hüküm kefil aleyhine sarâhe

hukukullah / hukûkullah

  • Allahü teâlânın emri ve kulluk borcu olarak yapılan, kimsenin tasarrufta bulunamıyacağı, değiştiremeyeceği şeyler.

i'sar

  • Fakirlik.
  • Borçluya karşı takaza etmek, sıkıştırarak alacağını istemek, güçleştirmek.

i'tikab

  • Veresiye vermeme. Bir malı borç olarak satmama. Parasını almadıkça malı teslim etmeme.

ibra / ibrâ

  • (Ber'. den) Temize çıkarmak. Borçtan kurtarmak. Sağlamlaştırmak.

icra

  • Bir işi yürütmek.
  • Yerine getirmek. Yapma. Tatbik etme.
  • Vekil göndermek.
  • Mahkeme kararını yerine getirmek.
  • Suyu akıtmak.
  • Huk: Borçlunun alacaklıya karşı ödemekle mükellef olduğu bir borcu, adlî bir teşekkül vâsıtasıyla ödetme.

icra dairesi

  • Borçlunun, alacaklıya karşı ödemekle yükümlü bulunduğu bir şeyi hukukî yollarla almasını sağlayan daire, kurum.

icra memuru

  • Mahkeme kararını tatbik ile borçludan borcunu alıp alacaklıya vermekle vazifeli olan adliye memuru.

idane

  • (Deyn. den) Borç, ödünç verme, ikrâz.

idaneten

  • Borç olarak, ödünç olarak, idane suretiyle.

iddiyan

  • Borçlanma, borca girme.

iflas

  • Malı tükenmek, parası kalmamak. Borçlarını ödeyemiyecek hâle gelmek. Sermayesini batırmak.
  • Ahirette günahları çok olanın hüsrana düşmesi.

igram

  • Borç ödetme.

iğreti

  • t. Ödünç, borç, kendi malı olmayan. Yerli ve sabit olmayan, muallak gibi duran.
  • Muvakkat, bağlı bulunmayan, geçici.
  • Fıtrî olmayan, sahte, sun'î.

igtiram

  • Borç, diyet veya cerime verme.

ikrar bi-l kitabe

  • Bir kimsenin diğer bir kimseye olan borcunu kitabetle yani yazı ile tasdik etmesi. Tabirin mânası yazı ile ikrar'dır.

ikraz / ikrâz / اقراض

  • Ödünç vermek. Borç vermek.
  • Kesip ayırmak.
  • Borç verme, ödünç verme. Bir kimsenin nakid para, hacim ölçüsü ile alınıp satılan malını, daha sonra mislini (benzerini) almak üzere bir şahsa vermesi.
  • Borç verme.
  • Borçlandırma, borç verme. (Arapça)

ikrazat

  • Borçlar. Borç vermeler.

iktiraz

  • (Karz. dan) Borç alma.

ipotek

  • Bir borcun ödeneceği zamana kadar borçlunun alacaklıya vermiş olduğu değerli şey. Rehin. (Fransızca)

iskat ve devr / iskât ve devr

  • Müslüman bir kimsenin ölünce, namaz, oruç ve diğer bâzı borçlarından kurtulması için yapılan muâmele.

istidane

  • (Deyn. den) Borç alma, alınma. Ödünç alma.

istifa

  • Alacağını borçludan tamam olarak almak.
  • Kabz-ı ruh etmek.

istiglal

  • (Galle. den) Kirası veya mahsulü borca mukabil verilmek üzere bir mülkün rehine verilmesi.

istikla

  • Te'hir etme. Sonraya bırakma.
  • Alıkoyma, mâni olma, engel olma.
  • Veresiye alma, borç olarak alma.

istikraz / istikrâz / استقراض

  • Borçlanmak. Ödünç almak. Borç almak.
  • Borçlanma.
  • Borçlanma. (Arapça)

istikrazat

  • (Tekili: İstikraz) Ödünç para almalar, borçlanmalar.

istinsa'

  • Veresiye isteme.
  • Borcunu ödeyebilmek için mühlet isteme.

itfa'

  • Söndürme. Bastırma. Dindirme.
  • Bir borcu ödeyerek bitirme.
  • Fizikte: İntizamlı ve eşit zamanlarla sallanan bir hareketin yavaş yavaş azalarak sıfıra inmesi.

karz / قرض

  • Borç, ödünç. Kesmek, kat'etmek.
  • şiir söylemek.
  • Ödünç verme, ödünç alma.
  • Ödünç verilen veya alınan şey, borç.
  • Borç. (Arapça)

karz-ı hasen

  • Sadece Allah rızâsı için verilen ödünç. Faizsiz verilen borç.
  • Faizsiz verilen borç.
  • Güzel borç, faizsiz verilen borç.

karzen

  • Borç, ödünç olarak.

karzıhasen

  • Allah için verilen borç.

kefalet / kefâlet

  • Kefillik. Bir kimse kendine âid bir işi yapamadığı veya borcunu ödeyemediği takdirde, yerine onun işini göreceğini kabul etmek.
  • Birine kefil olmak. İşini üzerine almak.
  • Kefillik. Kefîl olmak. Bir kimsenin, borcunu ödememesi, taahhüdünü (verdiği sözü) yerine getirmemesi hâlinde onun yerine borcu ödemeği, sözü yerine getirme mes'ûliyetini (sorumluluğunu) alacaklıya karşı üzerine almak.

kefen-i kifaye / kefen-i kifâye

  • Fakir veya çok borçlu olarak vefât etmiş erkek ve kadın için yeterli sayılan ve bedeni örtecek kadar olan kefen.

kefil / kefîl

  • (Kefâlet. den) Birisinin bir borcu ifâsı lâzım gelirken, ifâ etmediği takdirde, o borcu ifâyı kendi üzerine alan kimse. Kefâlet eden kimse.
  • "Borcunu ödemezse ben ödeyeceğim" diyen.
  • Başkasına âit bir işi veya borcu üzerine alan, sorumluluğunu yüklenen kimse. Kefîle, dâmin de denir.

kıst

  • Pay. Hisse. Nasib. Kısım. Mizan. Rızık. Kısım kısım verilen bir hediyenin, borcun her defada verilen bir parçası. Tartı ve ölçüde doğruluk. Adalet etmek.

kuruz

  • (Tekili: Karz) Borçlar. Ödünç olarak verilen paralar.

magarim

  • (Tekili: Magrem) Diyetler.
  • Ödenecek borçlar.

magrem

  • Bir şeye çok düşkün, haris kimse. Tutkun. Aşık.
  • Borçlu.
  • Zarar, ziyan.
  • Cürüm, cinayet.

mahlukatın hukuku / mahlûkatın hukuku

  • Hukuk-u ibâd; kul hakları; toplum bireyleri arasında birlikte yaşamaktan doğan, yükümlünün irade ve tercih hakkının bulunduğu haklar; mülkiyet, sağlık, alışveriş, borç gibi.

makbuzat

  • (Tekili: Makbuz) Alınan paralar. Satıştan veya borçlulardan toplanan paralar.

makruz

  • (Karz. dan) Ödünç verilmiş. İkraz edilmiş. Borç olarak verilmiş.

mamelek

  • Elinde bulunan şeyler, sâhib olduğu şeyler. Nesi var ise, hepsi.
  • Huk: Bir şahsın alacak ve borçlarının hepsi.

mattal

  • (Mattâle) Devamlı olarak borcunu ileri atıp geciktiren.

medayin

  • (Tekili: Midyân) Dâima borçlanan kimseler.

medin / medîn

  • Borçlu.
  • Kul, köle, abd.

medyun / medyûn / مدیون / مَدْيُونْ

  • Borçlu.
  • Borçlu, verecekli.
  • Borçlu. Vereceği bulunan.
  • Borçlu, borçlanmış kimse.
  • Borçlu. (Arapça)
  • Borçlu olan.

medyun olma

  • Borçlu olma.

medyun-u secde-i şükran

  • Şükür secdesi yapmaya borçlu.

medyun-u şükran / medyûn-u şükran / medyûn-u şükrân / مَدْيُونُ شُكْرَانْ

  • Teşekkür borçlu.
  • Teşekkür borçlu.
  • Teşekkür borçlu olma.

mevlel-muvalat / mevlel-muvâlât

  • Bir zımmînin yâni gayr-i müslim (müslüman olmayan vatandaşın) veya harbî yâni vatandaş olmayan pasaportlu bir kâfirin bir müslümanın yardımı ile îmâna gelerek, bu müslümanı velî kabûl edip ona; "Sen benim mevlâmsın (velîmsin), şâyet ben bir cinâyet(suç) işlersem diyetini (borcunu) sen ver, ben ölünc

midyan

  • (Çoğulu: Medâyin) Daima borç eden kimse.

minnet

  • İyilik karşısında kendini borçlu hissetmek.

minnet etmek

  • İyilik karşısında kendini borçlu hissetmek.

minnet kabul etme

  • Borç altına girme, kendini borçlu hissetme.

minnetdar

  • Şükran duyan, iyilik karşısında kendini borçlu hisseden.

minnetsiz

  • İyilik karşısında kendini borçlu hissetmeme.

minnettar olmak

  • Minnet duymak, yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu hissetmek.

müdayene

  • Borç alıp vermek. Ödünç almak ve vermek.

müdayene ayeti / müdâyene âyeti

  • Borçlu ve alacaklı hakkındaki âyet; Bakara Sûresinin 281. âyeti.

mugremun

  • Ağır borca uğratılmış olanlar.

muhil / muhîl

  • İhâle eden. Havâle eden.
  • Fık: Borcunu başkası ödemesi için havâle eden kimse. Başkasının borcuna nakleden.

muir / muîr

  • Ödünç olarak veren. Borç veren. Karz-ı hasen tarzında veren.

mukassa

  • Kısas etmek.
  • Üzerlerinde olan borcu birbirine takas edişmek.

mukraz

  • (Karz. dan) Ödünç verilmiş, borç verilmiş. İkrâz olunmuş.

mukriz

  • (Karz. dan) Ödünç veren. Borçla emânet para ve sâir şeyler veren.

mümatala

  • Vâdeyi, borcu uzatıp geçirmek.
  • Savsaklama, borcu uzatma.

mumatala-i hak / mumâtala-i hak

  • Hak, borç vs. yerine getirmeme ve ödemeyi erteleme, tecil etme.

müstakraz

  • (Çoğulu: Müstakrazât) (Karz. dan) Borç alınmış, istikraz olunmuş.

müstakraza / مستقرضه

  • Borç alınan. (Arapça)

müstakrazat

  • (Tekili: Müstakraz) (Karz. dan) Borç olarak alınmış paralar.

müstakriz

  • (Çoğulu: Müstakrizin) (Karz. dan) Borç eden, medyun.

müstakrizin / müstakrizîn

  • (Tekili: Müstakriz) (Karz. dan) Borç alanlar, istikraz edenler.

müste'rib

  • Borçlu.

müstedin / müstedîn

  • (Deyn. den) Ödünç alan, borç alan, istidane eden.

müsteir / müsteîr

  • (Ariyyet. den) Ödünç veya borç alan. İstiare eden.

müstevfir

  • Borçludan alacağını tamamen alan.

mütedeyyin

  • Dindar. Din ile vazifeli. Sağlam müslüman, dine muhalefetten sakınan, dinine sâdık olan.
  • Borçlu olan.

mütekazi

  • (Tekaza. dan) Borçluyu (borcunu ödemesi için) sıkıştıran.

müteşekkir / متشكر

  • Şükran borçlu. (Arapça)

riba

  • Tartısı ve ölçüsü belli olan bir malı aynı cinsten daha fazla olan bir mal ile, bir karşılığı olmaksızın, peşin olarak veya veresiye değiştirmektir.
  • Faiz.
  • Muamelede meşru miktardan tecavüz.
  • Bir şeyin artması, çoğalması.
  • Verilen borç para veya mal karşılığında

sadaka-i fıtır

  • İhtiyâcı olan eşyâdan ve borçlarından fazla olarak, nisâb yâni dinde zenginlik ölçüsü miktarında malı, parası bulunan her hür müslümanın, Ramazân bayramının birinci günü sabâhı, fakirlere vermekle yükümlü oldukları belli miktarlardaki buğday, arpa, hurma veya kuru üzüm yahut kıymetleri kadar altın v

sahib-i tertib / sâhib-i tertîb

  • Tertîb sâhibi. Üzerinde kazâya kalmış namaz borcu bulunmayan veya kazâya kalmış namazların toplamı beş vakti geçmemiş bulunan ve namazda sırayı gözetmesi gereken kimse.

selem

  • İleride teslim edilecek bir malın peşin para ile satılması. Yâni belli miktârda peşin para ile belli zaman sonra bilinen yerde bilinen bir malı satın almak için yapılan sözleşme. Peşin parayı verene sâhib-üs-selem veya rabb-üs-selem; veresiye mal ver me borcu altına giren satıcıya müslemün ileyh, bu

süftece

  • (Çoğulu: Süfâtic) İçi kovuk boş cisim.
  • Bir yerden bir yere armağan olarak gönderilen şey.
  • Yol korkusundan emin olmak için tâcirlere borç olarak verilen para.
  • Tahrîmen mekrûh olan bir havâle şekli. Yolcuya borç verip, gittiğin yerde, falancaya ödeyeceksin demek.

şükran / şükrân / شكران

  • Teşekkür borcu, iyiliğin bilinmesi. (Arapça)

şükrane / şükrâne / شكرانه

  • Teşekkür borcu olarak, teşekkür alameti. (Arapça - Farsça)

tagrim-i düyun

  • Borçların ödenmesi.

tahvil / تحویل

  • Bir halden başka bir hale getirmek. Değiştirmek.
  • Döndürmek.
  • Faizli borç senedi.
  • Bir halden başka bir hale getirmek. Değiştirmek.
  • Borç senedi.
  • Değiştirme. (Arapça)
  • Borç senedi. (Arapça)
  • Tahvil edilmek: (Arapça)
  • Değiştirilmek, dönüştürülmek. (Arapça)
  • Teslim edilmek. (Arapça)
  • Tahvil etmek: (Arapça)
  • Değiştirmek. (Arapça)
  • Teslim etmek. (Arapça)

tahvilat / tahvilât / tahvîlât / تحویلات

  • Tahviller.
  • Borç senetleri.
  • Tahviller, borç senetleri. (Arapça)

takaza

  • Başa kakmak.
  • Sıkıştırmak.
  • Hakkını isterken borçluyu zorlamak.

takriz / takrîz / تقریض

  • Borç verme. (Arapça)
  • Kitaba beğeni yazısı yazma. (Arapça)

taksim-i gurama / taksim-i guramâ

  • Kârı veya zararı ortaklar arasında koydukları sermaye nisbetinde taksim etmek.
  • Fık: Bir borçlunun terekesini alacaklıların borç miktarları nisbetinde aralarında taksim etmek.

taksit / taksît / تقسيط

  • Bir borcun belli zamanlarda ödenmesi.
  • Borç parçası, taksit. (Arapça)

te'diye

  • (Çoğulu: Te'diyat) Eda etmek.
  • Ödenmiş para. Verilmiş borç.
  • Borcunu vermek.

te'diye-i deyn

  • Borç ödeme. Borcunu verme.

tebrie

  • (Tebriye) Bir kimseyi şüpheden ve zan altından kurtarmak. Temizliğini ve suçsuzluğunu meydana çıkarmak.
  • Borçtan kurtarmak.
  • Nezahet, ismet.
  • Beraet ettirmek.

tedayün

  • Borç edişmek.

tedeyyün

  • Dinini sakınmak.
  • (Deyn. den) Borçlanma. Borca girme.

teliyye

  • Borç bakiyyesi.
  • Tâbi olmak, uymak.

temessük

  • Tutunma, sarılma.
  • Borç senedi.
  • Tutunma. Sarılma. Sıkıca tutma.
  • Hüccet ve delil izhar etme.
  • Borç senedi.

tenvic

  • Borç edinmek.

tertib sahibi / tertîb sâhibi

  • Üzerinde kazâya kalmış namaz borcu bulunmayan veya kazâya kalmış namazların toplamı beş vakti geçmemiş bulunan ve namazda sırayı gözetmesi gereken kimse.

tesviye-i deyn

  • Borç ödeme.

tülave

  • Borç bakiyyesi.
  • Havâle etmek, başkasına bırakmak.

vacib / vâcib

  • (Vücub. dan) (Çoğulu: Vâcibât) Lüzumlu, mecburi olan.
  • Fık: Yerine getirilmesi her müslüman için gerekli ve borç olup, yapılmadığı takdirde büyük günah olan Allah'ın emirleri. Yapılması zannî delil ile belli olan. Terki câiz olmayan. Yapılması şer'an kat'i derecede bir delil ile sâbit

vam / vâm / وام

  • Borç. (Farsça)
  • Borç. (Farsça)

vamcu

  • Borç arayan. (Farsça)

vamdar / vâmdâr / وامدار

  • Borçlu. (Farsça)
  • Borçlu. (Farsça)

vami / vamî

  • Borçlu. (Farsça)

vecibe / vecîbe

  • Borç hükmünde olan vazife.
  • Kanun ve ahlâkın icabı, yerine getirilmesi lâzım gelen şey.
  • Çok gerekli ve şart olan şey. Borç hükmünde olan görev, yapılması mecburi iş.
  • Borç hükmünde vazife.
  • Borç, zorunlu vazife, görev.

vecibe-i nezaket

  • Nezâket borcu.

zahid

  • (Zühd. den) Tas: Borç olan ibadetlerden, aslî vazifelerden başka dünya süs ve makamlarından feragat eden kimse. Sofi. Müttaki. Zühd ve perhizkârlıkla muttasıf.

zengin

  • İhtiyaç eşyâsının ve borçlarının dışında nisâb miktârı malı, parası olan kimse.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR