LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te birbiri ifadesini içeren 898 kelime bulundu...

mu'anaka / mu'ânaka

  • İki kişinin birbirinin boynuna sarılması.

a'taf

  • (Atf. dan ) En âtifetli. Pek müşfik, çok merhametli adam.
  • Boynuzları birbirine eğilmiş koyun. (Müe: Atfâ')

adale

  • Tıb: Bedenin hareketini icra eden ve birbirinden, ince bir perde ile ayrılan sinirli et kısımlarından her biri. Hepsine birden et (Lahm) tâbir edilir.

ahiret kardeşi / âhiret kardeşi

  • İnanç ve ibadette birbirinden ayrılmayan kişilere verilen ad.

ahna

  • Çapraz ve birbirine zıt işler. Çarpık, eğri şeyler.

akıl / âkıl

  • Akıllı kimse; iyi ve kötüyü, faydalı ve zararlıyı birbirinden ayırabilen kimse.

akıl-baliğ / âkıl-bâliğ

  • Faydalı ve zararlı olanı birbirinden ayırabilen ve evlenme çağına gelip gusül abdesti almaya başlayan akıllı kimse.

akran / akrân

  • Birbirine benzeyenler, em-sâl, yaşıt, denk.

aks-ün nakiz / aks-ün nakîz

  • Birbirine zıt olan iki şey.
  • Man: Mevzuun nakîzini yüklem; ve yüklemin nakîzini de mevzu kılmak. Misâl: "Her aklı başında olan insan Allah'ı tanır" kaziyesinden aks-ün nakîz yolu ile şu hüküm elde edilir: "Allah'ı tanımayanlar, aklı başında olmayan insanlardır."

aky

  • Koyu olan ve birbiri üstüne sağılmış olan koyun sütü.

ale-l-ittisal

  • Birbiri ardınca, peş peşe, aralarında fâsıla olmadan.

alettevali

  • Arası kesilmeksizin, birbiri ardınca, arka arkaya.

apartman-ı ilahi / apartman-ı ilâhî

  • Allah'ın bir apartman gibi birbirini tamamlayıcı çeşitli sistemler tarzında yarattığı kâinat.

asakir-i müteavine

  • Birbirine yardım edip dayanışma içinde olan askerler.

at'ata

  • Birbiri ardınca çağırmak.
  • Kavga etmek.

atfetmek

  • Meyletmek. Sevgi beslemek.
  • Gr: Mânâyı birbirine bağlamak.

atıf / âtıf

  • (Atf. dan) Yüzünü çeviren, bakan. Meyleden, yönelen.
  • Bağlaç.
  • Şefkat edici kimse. Merhametli, müşfik.
  • Yarış atlarının altıncısı.
  • Gr: İki kelimeyi birbirine bağlayan harf veya kelime.

bakure / bakûre

  • Sığır sürüsü.
  • Budala. Fayda ile zararı birbirinden ayırt edemeyen.

bari / bârî

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Yaradan, yoktan var eden. Yarattıklarını farklı şekiller ve özelliklerle birbirinden ayıran.

bari'

  • Bir kalıptan döker gibi, düzgün, tertipli ve güzel yaratan. Aza ve cihâzatları birbirine mütenasip ve kâinattaki umumî nizama ve gayelere uygun ve münasebettar olarak halkeden Cenâb-ı Hak (C.C.)

bek'

  • Birbiri ardınca şiddetle vurmak.
  • Karşılayıp istikbâl etmek.

berhem-zened

  • Birbirine çarpıyor. Beraber çarpıyor. Birlikte çalışıyor. (Farsça)

berkata

  • Birbirine yakın olan adım.

beşaret-i furkan

  • Doğru ile yanlışı birbirinden ayıran Kur'ân'ın müjdesi.

beşel

  • İki kimsenin birbiriyle tutuşması. İki şeyin birbirine sarılması. (Farsça)
  • Beşelîden masdarından emir ki; asıl, sarıl, mânâlarına gelir. (Farsça)

beyanat-ı furkaniye

  • Hak ile batılı birbirinden ayıran Kur'ân'ın açıklamaları, izahları.

bilvasıta

  • Vâsıta ile. Birisinin vâsıta olması, aracılığı ile.
  • Edb: Terci' ve terkib-i bentleri teşkil eden parçaları birbirine bağlayan beyit.

blok

  • Birbirine bitişik yapılar. (Fransızca)
  • Büyük ve ağır yığın. (Fransızca)
  • Resim kağıtları saklanan karton kap. (Fransızca)

büdd

  • Uzaklaşma. Birbirinden uzak düşme.
  • Perâkende etmek, dağıtmak. Put, sanem.
  • Firak.
  • Tâkat, kudret.

bünyan-ı mersus

  • Kaynaşmış sağlam bina. Birbirine kurşunla kenetlenmiş sağlam yapı.
  • Birbirine lehimlenmiş, kenetlenmiş yapı.

cahim

  • Şiddetli ve kat kat birbiri üzerine yanan ateş. Çukur yerde yanan ateş.
  • Cehennem'in bir tabakası.

çark

  • (Çarh-Çerh) Dönen pervaneli tekerlek. (Farsça)
  • Vapur, değirmen ve dolap çarkı. (Farsça)
  • Bir makinenin dönen tekerleği, çok zaman bu tekerlek makineyi çalıştırır. Her çeşit tekerlekli makine. (Farsça)
  • Dönerek işleyen âlet. (Farsça)
  • Koz: Birbiri içinde dönen feleklerden mürekkeb kâinat, felek, efl (Farsça)

çarmih / çârmîh

  • Dört çivi. Birbiri üzerine dikey olarak konulmuş iki tahtadan meydana gelen, suçluları îdâm etmek için kullanılan haç şeklindeki darağacı. Bu cezâya çarptırılan kişi iki yana açılmış kollarından ve bağlanmış ayaklarından çivilenerek öldürülürdü.

cazibe kanunu

  • Madde âleminde geçerli olan Cenab-ı Hakk'ın tekvini bir kanunudur. Bu kanuna göre iki madde birbirini aralarındaki mesafe ile ters orantılı; kütle ve miktarlarıyla orantılı olarak çeker.

cem'iyet

  • Tenasüp ve tezat gibi söz san'atları yoluyla birbirine uyan veya zıt olan sözleri bir arada bulundurma san'atı.

cem-i ezdad

  • Birbirine zıd şeylerin bir arada bulunması.

cemaat

  • Topluluk. Bir yere toplanmış insanlar. Takım, bölük.
  • Fık: Bir imama uyup namaz kılan müslümanların heyeti. Bir mezhebe tâbi bir heyet teşkil eden ahali.
  • Aralarındaki münasebetleri din, örf ve âdetlere göre tanzim eden, akrabalık, komşuluk, hemşehrilik gibi rabıtalarla birbiri

cemahir-i müttefika

  • Birbiriyle anlaşmış, ittifak etmiş devletler. Müttefik cumhuriyetler.

cennet-i furkan

  • Furkan cenneti; hak ile batılı birbirinden ayırt eden Kur'ân cenneti.

cidar

  • Duvar.
  • İki yeri birbirinden ayıran zar, perde.

cıvata

  • Arkası iri başlı ve ucu somun geçmek üzere yivli vida. Başlıca potrelleri, demir ve tahtaları birbirine bağlamaya yarar.

conta

  • Birbirinin üzerine kapanan iki madeni parça arasında, açıklık kalmamasını te'min etmek için konulan karton, kösele, lâstik vs. şey.

cumhuriyet

  • Devlet reisi, millet veya Millet Meclisleri tarafından seçilen hükümet şekli. Demokraside temsili hükûmet şekli. Halkın hür olarak seçtiği temsilciler (Millet vekilleri ve senatörler) aracılığı ile egemenliğini, (hâkimiyetini) kullanmasına dayanan hükûmet şekli. Cumhuriyetin birbirinden farklı üç ta

cüsacis

  • Büyük deve.
  • Kılların veya otların sık ve çok olup birbirine karışması.

dalif

  • (Çoğulu: Düllef) Nişandan öteye düşen ok.
  • Ağır yük getirip adımlarını birbirine yakın atan adam.

dara'

  • Düz yer.
  • Birbirine girmiş olan sık bitmiş ağaçlar.

davc

  • (Çoğulu: Edvâc) İki şeyin birbirine eğilip ulaşması.

daveri / dâverî

  • Hâkimlik, hükümdarlık. (Farsça)
  • Mahkeme ve dâvâ. (Farsça)
  • Kötü ile iyiyi birbirinden ayırt etme. (Farsça)
  • Kavga, mücadele. (Farsça)

derem

  • Baldır etli olduğundan dolayı topuğun görünmeyip belirsiz olması ve sâir kemiklerin etlilikten belirmeyip örtülmesi.
  • Ağızdan dişlerin dökülüp yerini et bürüyüp belirsiz olması.
  • Davarın yavaş yürüyüp adımlarını birbirine yakın atması.

dereman

  • Kişinin adımlarının birbirine yakın olması. (O kimseye "dârim" derler).

dest-be-dest

  • Elden ele, el ele. (Farsça)
  • Peşin satış. (Farsça)
  • Birbirine bitişik olan. (Farsça)

devriye

  • Dairesel, çember gibi; birbirinin yerini alma.

düsür

  • (Tekili: Disar) Perçinler, halatlar, kenetler. Geminin tahtalarını birbirine bağlayan rabıtalar.

düvab

  • İşi birbirine ulaştırmak.

efanin

  • (Tekili: Üfnûn) Değişiklikler.
  • İşler, şartlar, hâller.
  • Sarmaşık gibi birbirine sarılmış sık ağaç dalları.

ehadis-i müteşabihe / ehâdîs-i müteşabihe

  • Çok mânâlara gelebilen ve bu mânâların arasında benzerlik olduğu için mânâları birbirine karıştırılan hadisler.

ehl-i iltibas / اَهْلِ اِلْتِبَاسْ

  • Birbirinden ayıramayanlar.

ehl-i vifak

  • Beğenilen işlerde birbirine muvafakat edip uyanlar, anlaşanlar.

eklektizm

  • yun. Fls: Birbirinden farklı görüşlerin bazı ortak taraflarını bulup uzlaştırıcı bir görüş ileri sürme.

elsine-i muhtelife

  • Çeşitli ve birbirinden farklı diller.

elsine-i terkibiye

  • Birbirine eklenen kelimelerle konuşulan diller. Terkibli ifâdesi çok olan, Arabçaya uymayan lisanların hususiyeti. (Arabî Lisanına "Tasrifî" denilir. Çünkü aynı kökten kelimeler rahatlıkla yapılmaktadır. Arabçaya bu hususta yetişen başka bir lisan yoktur.)

emarat-ı müteferrika

  • Birbirinden farklı emareler, ince deliller.

emsah

  • Yürürken uylukların birbirine sürtmesi.

emşak

  • Yürürken uylukların birbirine sürtmesi

emsal

  • (Tekili: Misâl) Denk. Benzer. Yaşları birbiriyle aynı olanlar.
  • Mat: Kat sayı.
  • (Mesel) Kıssalar, hikâyeler, romanlar, masallar, destanlar.

emzah

  • Yürürken uylukları birbirine sürüyüş.

ervah

  • Halk içinde yürürken at üzerindeymiş gibi görünen uzun boylu kimse.
  • Adımları birbirine yakın olan.

esakk

  • Yürürken dizlerini birbirine vuran.

esir

  • Birbirine yakın olmak, mütekarib.

esnan

  • (Tekili: Sinn) Dişler.
  • Yaşlar. İnsanın doğduğu andan ölümüne kadar uzvî sîretinde birbirini takibeden muhtelif zamanlar. (Yâni: Tufuliyet, Sabavet, Şebabet, Kühûlet ve Şeyhuhet denilen zamanlar.)

ess

  • Otun vaya saçın çok ve sık olup birbirine dolaşması.

eşya-yı mütezad

  • Birbirine zıt şeyler.

etelan

  • Adım birbirine yakın olmak.

etenan

  • Adım birbirine yakın olmak.

evşal

  • (Tekili: Veşl) Damla damla akan su.
  • Birbiri ardınca katar gibi peşpeşe gelen kimseler.

eyke

  • Sık ve birbirine karışmış ağaç.
  • Yumuşak.
  • Ağaç bitiren bataklık.

eyne's-sera mine's-süreyya / eyne's-serâ mine's-süreyyâ

  • "Yer nerede, Ülker takım yıldızı nerede?" (birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenir).

ezdad

  • Zıdlar. Mukabil ve muhalif olan şeyler. Birbirinin tersi veya zıddı olanlar.

faraklit

  • İncilde mezkur olan Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ismidir. El-Faraklit, El-Baraklit de hamdeden, hak ile bâtılı birbirinden ayıran, fâruk, hakperest mânalarına gelir.

farika / fârika

  • Ayırıcı özellik; birbirine benzememe özelliği.

faruk / fârûk

  • Hak ile bâtılı birbirinden ayıran. Haklıyı haksızı ayırmakta çok mâhir olan. (Hak ile bâtılı birbirinden tam ayırarak İslâmiyeti kabul ettiği ve islâm nurunu izhar ettiği ve imân ve küfrün arasını fark ve faslettiği için Hz. Peygamber (A.S.M.) tarafından Hz. Ömer'e (R.A.) bu isim verilmiştir.)
  • "Doğru ile yanlışı birbirinden ayıran" mânâsına hazret-i Ömer'in lakabı.

faruk-u azam hazret-i ömer / faruk-u âzam hazret-i ömer

  • Hakla batılı birbirinden ayıranların en büyüğü olan Hz. Ömer.

fasid daire / fâsid daire

  • Man: A yı B ile, B yi A ile ispat etmek. Bir düşünceyi isbat etmek için isbat edilmemiş başka bir düşünceyi delil olarak kullanmak ve bunu da isbat için isbatı istenen ilk düşünceyi doğru sayıp buna delil diye kullanmak. Yani isbat edilen ile isbat edeni birbirine delil saymak olup isabetsizdir.

fehc

  • (Çoğulu: Efhac-Fahcâ) İnsanın veya hayvanın iki baldırının arası birbirine yakın olması.

fenafilihvan

  • (Fenâ fi-l-ihvân) Tefâni. Yani; kardeşlerin birbirinde fâni olması; kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyyât ve hissiyâtı ile fikren yaşaması. Samimi ihlâs üzerine müesses en yakın dostluk, en fedakâr ve en civanmert kardeşlik.

feth-i mübin

  • Açık ve parlak zafer. Hakkı, bâtılın tahakkümünden kurtaran veya birbirine zıd olan hak ile batılın karışıklığını ayırarak hakkı galip kılan feth ve zafer Bu zafer, harp ile olabileceği gibi harpsiz de olur. (Hakikatın ve ilmin galebesi gibi.)Fetih suresinin birinci âyetinde geçen "Feth-i mübin"in i

fetk

  • Şak etme. Ayırma. Yarma. Yarılma.
  • Tıb: Dikilmiş bir şeyi söküp ayırmak.
  • Kasık yarığı, kasık zarının yarılması ile barsakların torba içine dolmasından ibaret sakatlık. Fıtık hastalığı.
  • Şafak sökmesi. Fecir ağarması.
  • Parçalanıp birbirine düşmüş cemaat.

furkan

  • Hak ile bâtılı birbirinden ayıran. İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı farkedip ayıran.
  • Kur'an-ı Kerim.
  • Kur'an-ı Kerim'in 25. suresinin ismi.
  • Ayırt edici; hak ile bâtılı birbirinden ayıran Kur'ân.

furkan-ı celilüşşan / furkan-ı celîlüşşan

  • Doğru ile yanlışı birbirinden ayıran şanı ihtişamlı, görkemli olan Kur'ân.

furkan-ı hakim / furkân-ı hakîm

  • Hak ile bâtılı gayet hikmetli bir şekilde birbirinden ayıran Kur'ân.

furkan-ı ilahi / furkan-ı ilâhî

  • Allah tarafından gönderilen ve hak ile bâtılı birbirinden ayıran Kur'ân.

fütun

  • İmtihan ve tecrübe etmek.
  • Birbiri ardınca mihnete ve şiddete düşmek.

gafk

  • Hücum etmek, vurmak.
  • Birbiri ardınca cima etmek.

galyot

  • Baş ve arka tarafları birbirinin aynı olan eski cins bir gemi.

garif / garîf

  • (Çoğulu: Guruf) Birbirine girmiş sık ve çok ağaç.

gatt

  • Birbirine tâbi olmak.
  • Gizlemek.
  • Mükedder etmek, üzmek.
  • Suya dalmak.

gayne

  • Aralarından su akamayan birbirine girmiş ve dolaşmış ağaçlar.

gayr-ı mümeyyiz

  • İyiyi ve kötüyü, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayıramayan kimse; bunak veya küçük çocuk gibi.

gayr-ı münfek

  • Birbirinden ayrılması imkânsız.

gılab

  • Birbirine galip olmasını dilemek.

gırar

  • Devenin sütünün azalması.
  • Az uyku.
  • Miktar.
  • Cihet, Misâl.
  • Yol.
  • Birbiri ardınca olmak.
  • Her nesnenin kenarı.
  • Büyük kıl çuval.

girift

  • Yakalama, tutma. (Farsça)
  • Dolaşık. Birbiri içine girik. Girintili çıkıntılı, karışık. (Farsça)
  • Motifleri birbirine girik ve içiçe geçme olan tezyinat tarzı. Buna aynı zamanda arabesk de denilir. (Farsça)
  • Türk musikisinin nefesli sazlarından olup, bugün unutulmak üzeredir. Ney'e benzer. Girift ç (Farsça)

hablü'l-metin-i milliyet / hablü'l-metîn-i milliyet

  • Kopmaz bir bağ ile insanları birbirine bağlayan milliyet, millî özellikler.

habz

  • Ekmek pişirmek.
  • Ekmek vermek.
  • Sözü birbiri ardınca söyleyip yürümek.
  • Devenin ayağını yere vurması.

haç

  • Birbirini dik olarak kesen iki doğrunun meydana getirdiği, hıristiyanlık dîninin sembolü olarak kabûl edilen şekil. Buna salîb ve istavroz da denir.

hadim-i furkan / hâdim-i furkan

  • Hak ile batılı birbirinden ayıran Kur'ân-ı Kerimin hizmetkârı.

hadis-i muddarib / hadîs-i muddarib

  • Kitab yazanlara, çeşitli yollardan, birbirine uymayan şekilde bildirilen hadîs-i şerîfler.

hadis-i mütevatir / hadîs-i mütevatir

  • Kizb üzerine ittifakları aklen tecviz olunmayan cemaatlerin birbirinden ve ilk cemaatin de bizzat Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmdan rivâyet ettiği Hadis-i şeriftir..

hafelleh

  • Ayaklarının uç kısmı birbirine yakın olup, ökçeleri uzak olan.

hafş

  • Celbetmek, çekmek.
  • Yeri kazıp oymak.
  • Birbiri ardınca tez tez gelmek.

hakikat-i furkaniye

  • Hak ile batılı birbirinden ayıran Kur'ân'ın gerçeği, öz mânâsı.

halk-ı ezdad

  • Birbirine zıd halleri bir şeyde yaratmak. Meselâ: Bir zerrede hem def edici hem de cezb edici (çekici) kuvvetin bulunmasını yaratmak.

hamile / hamîle

  • Sıklığından dolayı birbirine girmiş olan ağaçlar.
  • Ağaç ve ot bitmiş kumlu yer.
  • Döşek çarşafı.

hane-i ayine / hane-i âyine

  • Her yanı birbirinin aynı olan oda, salon veya köşk.

harekat-ı muttarıda / harekât-ı muttarıda

  • Birbirini düzenli şekilde izleyen hareketler.

harf-aşina

  • Harfleri birbirinden ayırdedebilen.
  • Mc: Sözden anlayan.

harf-i atıf

  • Gr: İki kelime veya cümleyi birbirine bağlayan harf. Vav ve fe gibi. Bunlar bir kelimeyi veya cümleyi diğer bir kelime veya cümle üzerine atıf ve rabtederler. Bu harflerden evvelkine: ma'tufun aleyh, sonrakine ise, ma'tuf denir.

hasf

  • Ayakkabı dikmek.
  • Birbirine yapıştırmak.
  • Tasmalı nâlin.
  • Ağacın yaprağının dökülmesi.

hatk

  • Yürürken adımların birbirine yakın olması.
  • Yönelmek, teveccüh etmek.

hatt-ı muvasala / hatt-ı muvâsala

  • Erişme ve vâsıl olma yolu. Birbirine kavuşup buluşma ve birleşme yeri. Birbirine münasebet kurabilme yolu. (Farsça)

havzeri / havzerî

  • Birbirinden ayrılmayı istemek.

hayt

  • İp. Kalın ip.
  • İplik. Bağ.
  • İki şeyi birbirine bağlayan.
  • Dikiş dikmek.
  • Tanyeri ağarması.

hazevan

  • Eti birbiri üstüne yığılıp cem'olmuş olan etli nesne.

hazy

  • Birbiri üzerine yığılıp toplanmak.

hebt

  • Birbiri ardınca vurmak.

hem-hudud

  • Hudutları bir olan, sınırları birbirine bitişik olan memleket veya arazi. (Farsça)

hem-kadd

  • Boyları birbirine eşit olan, uzunlukları aynı olan. (Farsça)

hem-sohbet

  • Birbiriyle konuşan, sohbet eden, arkadaş. (Farsça)

hemdiger / hemdîger / همدیگر

  • Birbiri. (Farsça)

hengame / hengâme

  • Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Kavga, gürültü. Şamata. (Farsça)

hetit / hetît

  • Birbiri ardınca tez tez gitmek.

heyca

  • Cenk, cidal, vuruşma, birbirini öldürme, kıtal.

hezb

  • (Çoğulu: Hizâb-Ehazıb) Yağmur damlası birbiri ardınca damlamak.

hicab-ı haciz / hicab-ı hâciz

  • (Hicab-ı sadr) Tıb: Göğüs ile karın uzuvlarını birbirinden ayıran perde, zar. Diyafram.

hılf

  • Birbirine yardım etmek.
  • Ahdetmek.

hoşbeş

  • Selâmsabah, hatır sorma, birbirine rastlayan iki ahbab arasında söylenilen ilk sözler.

husum

  • (Tekili: Hasim) Uğursuzluk.
  • İdman. Birbiri ardınca devam üzere olmak.
  • Bir şeyi kökünden kesip dağlayanlar.
  • Fırtına.

huzuk

  • Adımları birbirine yakın olan kısa boylu kimse.

i'tidal

  • Bir şeyde veya halde ifrat veya tefrite düşmemek. Vasat derece olmak.
  • Yumuşaklık. Uygunluk.
  • Gündüz ve gecenin birbirine denk, eşit olması.
  • Miktar ve keyfiyyet hususunda iki hâlet arasında mutavassıt olmak.

i'tikar

  • Birbirine karışıp sayılamama.

ibda'

  • Cenab-ı Hakkın âletsiz, maddesiz, zamansız, mekânsız yaratması ve icâdı.
  • Misli gelmemiş bir eser meydana koymak, icâd, ("İbda', ihdâs, ihtirâ, icâd, sun', halk, tekvin" kelimeleri birbirine yakın mânâdadırlar.)
  • Edb: Geçmişte benzeri olmayan şiiri söylemek.

ibşas

  • Bazı bitkilerin veya çiçeklerin birbirine sarılıp karışması.

icma' / icmâ'

  • Edille-i şer'iyyenin (din bilgilerinin elde edildiği delîllerin, kaynakların) üçüncüsü. Bir asırda yaşayan müctehid denilen derin âlimlerin bir mes'elenin hükmünde birleşmeleri, ictihadlarının birbirine uygun olması.
  • Beş vakit namazın farz oluşu, zinânın haram oluşu gibi ictihâd lâzı

içtimaü'z-zıddeyn

  • Birbirine zıt iki şeyin birleşmesi, bir araya gelmesi.

ıda'

  • Bir şeyi birbiri ardınca yapmak.

iddirak

  • Akıl etme, idrak etme, anlama, fehmetme.
  • Bir yere toplanmak.
  • Birbirine yetişmek.

idgam / idgâm

  • Gizlemek.
  • Bir şeyi bir yere koymak.
  • Tecvidde: Aynı cinsten olan harfleri birbirine katarak iki def'a okumak. Şeddeli okumak veya yazılmak.
  • Birbirine benzeyen iki harfi bir yazıp şeddeli okuma.

ifrat ü tefrit

  • Birbirine tamamıyla ters olan iki uç. Çok fazla ve çok az.

iftinan

  • Türlü türlü ve birbirini tutmayan düzensiz söz söyleme.
  • Fitneye düşmek.
  • Âşık olmak.

ihfa / ihfâ

  • Örtmek, gizlemek; tecvidde bir terim. On beş ihfâ harflerinden önce gelen tenvin veya sâkin nunu, izhâr (birbirinden ayırmak) ile idgâm (birbirine katmak) arasında, şeddeden uzak olarak gunne ile genizden çıkarmak.

ihtica'

  • Karşılıklı olarak birbirini hicvetme.

ihtikak

  • Hakkını istemek. Niza' etmek. Birbirine husumet etmek. Hapseylemek.
  • Fık: İki taraftan her birinin haklı olduğunu iddia etmesi.

ihtilaf-ı turuk / ihtilâf-ı turuk

  • Hedefe giden yolların birbirinden farklı ve çeşitli olması.

ikfa'

  • Edb: Sesleri birbirine yakın olan harflerle kafiye yapmak.

iktiran-ı kevakib

  • Ast: İki gezegenin zâhiren birbirine yakın bir mevziye gelmeleri veya aynı burçta bulunmaları.

iktisad

  • Tutum, biriktirme. Her hususta itidal üzere bulunmak. Lüzumundan fazla veya noksan sarfiyattan kaçınmak.
  • Edb: Beyit veya kasideyi birbirine vasl ile uzatmak.

iktital

  • Birbirini öldürme.

ilel-i müteselsile

  • Zincir gibi birbirine bağlı olup devam eden sebepler, illetler.
  • Zincir gibi birbirine bağlı olup devam eden sebepler, illetler.

ilmam

  • İki şey birbirine yaklaşma.
  • Küçük günah işleme.

iltibas / iltibâs / اِلْتِبَاسْ

  • Birbirine benzeyen şeyleri şaşırıp birbirine karıştırmak. Yanlışlık. Karışıklık.
  • Tereddüt. Şüphe.
  • Benzeyen şeyleri birbirine karıştırma. Şaşırıp yanılma.
  • Birbirinden ayıramama.

iltibas etme

  • Birini diğerine benzetme, birini diğeriyle karıştırma, birbirinden ayırt edememe.

iltibassız

  • Birbirine karışmayan.

iltiham

  • Lehimleme, birbirine yapıştırma.

iltisak

  • İki uzvun birbirine yapışık olması.
  • Bitişmek. Yapışmak. Kavuşmak. Yapışık olmak.

iltisak-ı ecfan

  • Tıb : Ağrı ve sızıdan dolayı gözkapaklarının birbirine bitişmesi.

iltiva

  • Burulmak.
  • Kıvrılmak, bükülmek.
  • Sarılıp birbirine dolaşmak.
  • Dalgalanma.
  • Eğri durma.
  • Nehrin dolaşıklı bir yatağı olma.

imtiyaz-ı etemm

  • Tamamıyla birbirinden farklı olma.

imtizaç

  • Birbiriyle karışma, kaynaşma.

imtizaçkarane / imtizaçkârâne

  • Birbiriyle karışıp, kaynaşacak bir şekilde.

inak

  • Birbirinin boynuna sarılma, kucaklaşma.

inan şirketi / inân şirketi

  • Ortakların birbirine vekil olup, kefil olmadıkları şirket.

indimac

  • Kenetlenme. Dürülüp birbirine geçme.

infitah

  • Açılma. Boşalma. Tıkanan bir şeyin açılışı.
  • Tecvidde: Harf okunduğu zaman dil ile üst çene birbirinden ayrılıp, aralarından nefes çıkması. İnfitah harfleri ise şunlardır: (Min, Nun, Elif, Hı, Zel, Vav, Cim, Dal, Sin, Ayın, Te, Fe, Ze, Kef, Lem, Ha, Se, Kaf, He, Şın, Ra, Be, Gayın, Ya

inhişaş

  • (Çoğulu: İnhişâşât) Birbirine dokunup hışırdama, hışırtı. Şakırtı, şakırdama.

inşibak

  • Şebeke şeklinde olma.
  • Balık ağı gibi birbirine geçme.

insidad-ı em'a / insidad-ı em'â

  • Tıb: Bağırsakların birbirine dolanması neticesinde tıkanması.

inzımam

  • (Zamm. dan) Bir birine ilâve olunmak, katılmak. Yapışmak. Birbiri ile alâkalı oluş.

irtikaş

  • Harpte askerlerin birbirine karışması.

irtima'

  • Birbirine atışma.

irtisa'

  • Dişler sık olma.
  • İki şey, birbirine bitişik olma.
  • Taneleri, iki taş arasında döğüp parçalama.

irtisad

  • İstif etme. Birbiri üstüne düzgün bir şekilde yerleştirme.

ism

  • (İsim) Ad, nâm.
  • Ist: Bilinen veya bilinmeyen, hissedilen veya hissedilmeyen herhangi bir şeyi birbirinden ayırmak, tanımak veyahut zihne getirmek için kullanılan söz veya lâfız.
  • Man: Tam mânalı ve hem mevzu, hem mahmul olabilen lâfızdır.

ism-i mevsule

  • O şey ki, o kimse ki, mânâlarının yerine kullanılan, "Mâ, Men, Ellezi" gibi kelimelerdir. İki kelimeyi veya mânâyı birbirine birleştiren, mânâsı kendinden sonra gelen bir cümle ile tamamlanın bir kelimedir.

ısmi'lal

  • Muhkem olmak, sağlam olmak.
  • Otların birbirine dolaşmaları.

ısparmaca

  • Deniz içinde birkaç zincirin birbirine karışması.

iştibah

  • Birbirine benzeme, karışıklık.

iştibak

  • Karışıklık; birbirine geçme.
  • (Şebeke. den) Örülmek. Örgülenmek.
  • Karşılıklı birbirine geçmek.
  • Perişanlık.
  • Zâhir olmak.
  • Koz: Güneş battıktan sonra gökte kum taneleri gibi görünen karışık yıldızlar.

iştibak-ı tesanüd-ü nazm / iştibak-ı tesânüd-ü nazm

  • Bir ağ gibi birbirine bağlanıp dayanmış olan nazım, diziliş.

ıstıdam

  • İki şeyin birbirine şiddetli çarpması.

istihlal

  • Yeni ay'ı gözleyip görmek. Hilâlin görünmesi.
  • Kılıcın kınından sıyrılıp görünmesi.
  • Edb: Bir ifadede birbirine benzer, seci'li ve kâfiyeli sözlerin söylenmesi.
  • Çocuğun doğar doğmaz hemen ağlamağa başlaması.
  • İyi ve hayırlı bir başlangıca delâlet etmek.

istikak

  • Bitkilerin sık ve çok olmalarından dolayı birbirine dolaşık olmaları.

istira'

  • İki tâne odun parçasını birbirine sürte sürte tutuşturma.
  • Çakmak taşında ateş çıkartma.

istital

  • Gözyaşları inci gibi dökülme.
  • Birbiri ardınca çıkma. Birbirinin peşinden çıkma.

ıttırad

  • İntizamlı, uygun şekilde. Saat gibi intizamlı hareket. Sıra ile birbirini takib eden. Ritmik.

ittirad

  • Düzenli, uygun biçimde sıra ile birbirini izleyen. Biteviye.

ittisal

  • Ulaşmak. Bitişmek.
  • Birbirine dokunmak. Yakınlık. Bağlılık. Kavuşmak.

izdivac

  • Çift olmak, birbirine eş olmak. Meşru nikâhla evlenmek.

izhar / izhâr

  • Açığa vurma. Meydana çıkarma.
  • Göstermek. Zâhir ve âşikâre ettirmek.
  • Yalandan gösteriş.
  • Tecvidde, iki harfin arasını birbirinden ayırıp açarak ihfâsız, idgamsız olarak okumaya denir. Bu sıfatın harfleri Huruf-ı halk denilen harflerdir.
  • Açıklamak, ortaya çıkarmak. İki harfi birbirinden ayırmak mânâsına tecvîd ilminde bir terim.

ka'kaa

  • Silâh çatırtısı. Kılınç veya süngü gibi silâhların birbirine çarpmasından çıkan ses.

kaakı'

  • Birbiri ardınca meydana gelen gök gürlemesi.

kabil

  • Gibi, türlü, biraz evvel, az önce. Aşikâr. İleri gelen. Kabul eden.
  • Sınıf, nevi, soy.
  • Kefil.
  • Birbirine muhalif kavimden üç beş kişi.

kafadar

  • Arkası sıra giden, peşinden ayrılmayan. (Farsça)
  • Kafaları birbirine uyan, kafaca birbirine denk olan arkadaş. (Farsça)

kasırga

  • Çevrintili rüzgâr. Tozu ve toprağı birbirine katarak, ağaçları sökerek bir an esip kesilen rüzgâr.

katar

  • Birbiri arkasına dizilmiş hayvan sürüsü.
  • Bir lokomotifin sürüklediği vagonların tamamı. Tren.

kayyım

  • İnsanları birbirine kardeşlikte ve sevgide bir araya toplayıp dünya ve âhirette necat ve iyilikler yolunda cem' edici olduğundan; bütün iyilikleri haseneleri toplayıcı ve muhtaçlara çok ihsan edici mânasında Peygamberimiz Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) verilen bir isim.

kaza

  • Birdenbire olan musibet. Beklenmedik belâ.
  • Vaktinde kılınmayan namazı sonradan kılmak.
  • Allah'ın takdirinin ve emrinin yerine gelmesi.
  • Hâkimlik, hâkimin hükmü.
  • İstemeden yapılan zarar.
  • Hükmeylemek, hüküm.
  • Bir şeyi birbirine lâzım kılmak.

kenet

  • (Esâsı: Kinet) İki sert cismi birbirine bağlamak için çakılan iki ucu kıvrık madeni parça.

kervan

  • Birbirini takib ederek giden insan veya hayvan sürüsü. Kafile ve hey'etle giden yolcular takımı. (Farsça)

kifa

  • Bir parça veya iki bez (ki birbirine dikip çadır eteğini yaparlar.)
  • Eşitlik, beraberlik, müsâvât.

kıran / قران

  • Yakınlaşma. (Arapça)
  • İki gezegenin aynı burçta birbirine yaklaşması. (Arapça)

kırmeta

  • Kitapla satırların veya yürürken adımların birbirine yakınlığı.

kıtal / قتال

  • Birbirini öldürme.
  • Savaş. (Arapça)
  • Birbirini öldürme. (Arapça)

kıvra'

  • Horozların birbiriyle döğüşmesi.

kıyas

  • Benzetmek, karşılaştırmak, mukâyese. İki şeyi birbiri ile karşılaştırmak. Benzeterek hüküm ve muhâkeme etmek.
  • Man: Doğru kabul edilen iki hükümden bir üçüncü hükmü çıkarmak.
  • Fık: İki belli şeyden birinin mahsus olan hükmünü, yâni, bu hükmün mislini, aralarındaki müttehid ille

kıyas maa'l-farık / kıyas maa'l-fârık

  • Birbirine benzemeyen şeyler arasında yapılan kıyas.

kıyas-ı maalfarık / kıyas-ı maalfârık

  • Birbirine benzemeyen şeyler arasında yapılan geçersiz kıyas.
  • Birbirine benzemiyen şeyler arasında yapılan kıyas. Yani, doğru olmayan ve hakikata uymayan mukayese.

kıyasımaalfarık / kıyâsımaâlfârık

  • Birbirine benzemeyenlerin karşılaştırılması.

kompleks

  • Bir anda kavranamıyacak şekilde çeşitli sebeblerden, unsurlardan meydana gelmiş. (Fransızca)
  • Basit olmayan. Mürekkep. (Fransızca)
  • İnsanların davranışlarına, ruh hâllerine yön veren birbirine bağlı şuuraltı hayallerinin bütünü. (Fransızca)

küfüvv-ü şer'i / küfüvv-ü şer'î

  • Şeriatın eşler arasında uygun gördüğü denklik; birbirine uygunluk.

kurb-i ebdan / kurb-i ebdân

  • Bedenlerin birbirine yakın olması.

kürur-u a'vam

  • Senelerin birbirini takib etmesi. Yılların ard arda geçmesi.

kutbiye

  • Deve ve koyun sütünün birbirine karışması.

kuvve-i mümeyyize

  • İnsanın iç âleminde hissedilenleri birbirinden ayırdetme kudreti.
  • Hayır ve şerri anlayıp ayıran bir duygu ve kuvvet.

labirent

  • Bir defa içine girildiğinde çıkış yolu çok güçlükle bulunabilen bina. (Fransızca)
  • Çok karışık ve birbirini kesen yol. (Fransızca)

lafk

  • İki şeyi birbirine çarpma.

laik cumhuriyet / lâik cumhuriyet

  • Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrıldığı, her türlü inanç sahibine karşı tarafsız olarak din ve vicdan hürriyetinin sağlandığı cumhuriyet.

laiklik / lâiklik

  • Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması.

lazım / lâzım

  • Birbirinden ayrılması mümkün olmayan iki şeyden birinci derecede geleni; meselâ Güneş lâzımdır, gündüz melzumdur. Kur'ân lâzımdır, onun açıklaması olan tefsir melzumdur.

lazım-ı eamm / lâzım-ı eamm

  • Birbirinden ayrılmayan iki şeyden ayrılmaya engel olana lâzım denir (matbaa ve kitap gibi; matbaa lâzımdır).

lebh

  • Bir büyük ağacın adı. (Bir kimse kabuğunu yarsa filhâl o kişiye uyuşukluk gelir; o ağaçtan tahtalar biçip gemi yaparlar. Rivâyet olunur ki, iki tahtasını birbirine bitiştirip bir yıl su içinde dursa ikisi bir olup yekpâre olur, Mısır'da yetişir. Ahter-i Kebir'den)

lefk

  • Giymek.
  • Örtünmek.
  • İki parçayı birbiri üstüne koyup dikmek.

lehk

  • şiddet.
  • Meşakkat, zahmet.
  • Birbiri içine girmek.

leys

  • (Çoğulu: Lüyus) Arslan.
  • Sinek avlayan örümcek.
  • Arasında yaş ot bitmiş olan kuru ot.
  • Birbirine girmiş ot.
  • Semiz ve şişman kimse.

lian

  • Lânetleşmek. İki kişinin birbirini lânetlemesi.
  • Fık: Zevc ile zevcenin hâkim huzurunda şer'i usulüne uygun olarak dörder defa şahitlikte bulunduktan sonra, nefislerine lânet ve gadab okumak suretiyle olan yeminleri. Buna: Mülâene, telâun, iltiân da denir.
  • Lânetleşmek. İki kişinin birbirini lânetlemesi.

livaz

  • Sığınma, iltica etme.
  • Birbirinin arkasına gizlenme.

lübed

  • Çok mal mânasınadır ki sanki birbiri üstüne yığıla yığıla keçe gibi birbirine geçmiştir.

lükya

  • Birbirini görmek.

lüzub

  • Yapıştırma, yapışma. Birbirine kafes gibi girdirip yapıştırma.
  • Sâbit olma.

ma'kusen mütenasib

  • Mat: Tersine olan müvâzene. Yâni, birbirine nisbet edilen iki şeyden, biri çoğaldığı oranda diğerinin eksilmesi veya birinin azaldığı nisbetinde diğerinin çoğalması. Ters orantılı.

maani-i amika veya müteferrika / maânî-i amîka veya müteferrika

  • Derin veya birbirinden farklı mânâlar.

maani-i mütefavite / maâni-i mütefavite

  • Birbirinden farklı mânâlar.

maani-i mütezahime / maanî-i mütezahime / maâni-i mütezahime

  • Bir kelimenin çok mânaya gelip birbiri ile yarışma hâli.
  • Birbiriyle yarışan izdiham oluşturan mânâlar.

madrubeyn

  • Mat: Birbirine çarpılan iki sayıdan herbiri.

mahk

  • İnat etmek.
  • Birbirini tutup çekmek.

masur

  • Birbirine katılmış şey. Mümtezic.

math

  • El ile vurmak.
  • Yalamak.
  • Birbiri ardınca sulamak.

mazrubeyn

  • Birbirine çarpılan iki sayıdan herbiri.

mebsuten mütenasip / mebsûten mütenasip

  • Doğru orantı; birbirine bağlı olan ve biri arttığında öteki de artan iki büyüklük arasındaki nispet.

mecami-i ahlak-ı mütezahime / mecâmi-i ahlâk-ı mütezahime

  • Hepsi de birbiriyle üstünlük yarışında olan ahlâkî vasıf mecmuaları, toplulukları.

medar-ı iltibas / medâr-ı iltibâs / مَدَارِ اِلْتِبَاسْ

  • Birbirinden ayıramamaya sebeb.

mefahim-i mütefavite / mefâhim-i mütefavite

  • Birbirinden farklı anlayışlar.

melzum

  • Mevcud bir şeyle birbirinden ayrılmayan. Mevcud bir şeyle beraber bulunması lâzım gelen. Lüzumlu olmuş olan. Lüzumlu kılınmış.
  • Birbirinden ayrılmayan iki şeyden ikinci derecede birisi geleni, ayrılmaya engel olunanı; meselâ, oğul melzumdur, babası lâzımdır (mevlûd-vâlid). Tefsir melzumdur, Kur'ân ise lâzımdır.

melzum-u ehass

  • Birbirinden ayrılmayan iki şeyden ayrılmaya engel olunan şeye melzum denir (matbaa ve kitap gibi; kitap melzumdur).

memzuc

  • Bitişik. Karışık. Karışmış. Birlik olmuş. Birbirine mezc olmuş.
  • Şakalaşmak.
  • Oynamak.
  • Kaynaşmış, birbiri içine girmiş, karışmış.

menşur

  • (Neşr. den) Neşrolunmuş. Dağıtılmış. Yayılmış. Herkese ilân edilmiş.
  • İşleri dağınık. Perişan.
  • Sultanın emri, mühürsüz mektubu, fermanı.
  • Bayrak.
  • Mat: Alt ve üst tabanları birbirine müsavi ve müvâzi (eşit ve paralel), kenarları da müsâvi ve müvâzi olup yüzleri b

mersud

  • Birbiri üstüne yığılmış kumaş.

mersus

  • Sağlam yapı. Birbirine kenetlenmiş, kurşun veya lehim ile birbirine bağlanmış sağlam yapı.

mesalih-i cüz'iye-i müteferrika

  • Birbirinden farklı, cüz'î, bireysel faydalar.

mesha'

  • İnişi ve yokuşu olmayan düz yer. Düzlük.
  • Ufak taşlı, otsuz düz yer.
  • Yürüdüğünde iki uyluğu birbirine sürüşen zayıf kadın.
  • Uylukları ince ve zayıf olan kadın.

mesrude

  • Ulaştırmak.
  • Zırh halkalarının birbirine girmesi.

mevadd-ı münasebe

  • Birbirine uyan maddeler.

mevcudat-ı müteavine / mevcudat-ı müteâvine

  • Birbiriyle yardımlaşan varlıklar.

mezc

  • Karıştırma, birbiri içinde bütünleştirme.

mezheb

  • Yol. Gidilen yol. Tutulan çığır.
  • Dinin esaslarında ve esas temel mes'elelerde bir olmakla beraber, teferruatta bazı muhtelif mes'eleler olması sebebiyle birbirinden az farklı müctehidlerin yolları. Müctehidlerden, kendilerine tâbi olunanların seçtikleri meslekleri. Füruatta Hanefi ve

misak

  • Sürme, gütme, sevketme.
  • Havada uçarken kanadını birbirine vurup uçan güvercin.

misleyn

  • Birbirine benzeyen iki şey, birbirinin aynısı olan iki şey.

mu'ayede / mu'âyede

  • Bayramlaşma. Birbirinin bayramını kutlama.

mu'cize-i tevafukıyye

  • Kur'ân'daki tevafuka ait mu'cize, kelimelerin mu'cizeli bir şekilde birbirine uygunluğu.

mu'tazıb

  • Birbirine yardım eden. Birbirine muavenette bulunan.

muakid

  • Birbiriyle akid yapan, sözleşen.

muamelat

  • İnsanların birbirine karşı tutum ve davranışları.
  • Resmî dairelerde yapılan evrak kayıt ve işlemleri.

muamele

  • (Çoğulu: Muâmelât) Hatt-ı hareket. Davranma, davranış. Birbiri ile iş görme, amel etme. Alış veriş.
  • Resmi dairelerde yapılan herhangi bir iş.

muanaka / muânaka

  • Birbirinin boynuna sarılma. Kucaklaşma.
  • Birbirinin boynuna sarılma, kucaklaşma.

muanık

  • Birbirinin boynuna sarılan. Kucaklaşan.

muanik

  • (Unk. dan) Birbirinin boynuna sarılan, kucaklaşan.

muaraza

  • Bir şeyden yan verip sapmak.
  • Biri ile yarışmak.
  • Birbirine karşı gelmek. Sözle karşılıklı mücadele. Söz mücadelesi.

muaşaka / muâşaka

  • Sevişme. Ziyadesiyle arz-ı muhabbet etme. Birbirini sevme. Karşılıklı aşk ve muhabbet.
  • Birbirine âşık olma.

muaşir

  • Muâşeret eden ve birbiriyle iyi geçinir olan.

muatat

  • Birbirine atâ etmek, karşılıklı hediyeleşmek.
  • Vermek.

muazere

  • İnadlaşmak.
  • Yardımlaşmak.
  • Birbirinden kaçmak.
  • Ekin kuvvetlenmek.

mübaadet

  • (Bu'd. dan) Birbirini sevmeyip uzak ve soğuk durma. Nefret etme.
  • İki kişi birbirinden uzaklaşma.

mübahele

  • Birbirinden nefret etme.
  • Birbirine lanet okuma. Beddua etme.

mübaşeret-i fahişe / mübâşeret-i fâhişe

  • Kadın ile erkeğin, çıplak olarak çirkin yerlerini birbiriyle sürtünmesi.

mübayenet / مُبَايَنَتْ / mübâyenet

  • Zıtlık, birbirine benzememe.
  • Birbirine benzememe, zıtlık.

mübayenet-i cevheriyye

  • Her nev'in cevherinin ve fıtrat-ı asliyesinin birbirinden farklı ve ayrı oluşu. Cevherdeki farklılık.

mübayenet-i mahiyet / مُبَايَنَتِ مَاهِيَتْ

  • İçyüzü itibariyle zıtlık, birbirine benzememe.

mücahafe

  • İzdiham etmek, kalabalık yapmak.
  • Birbirine kılıç ve bıçak çekip vuruşmak.

mücaraha

  • (Cerh. den) Karşılıklı birbirini yaralama.

mücavebet

  • (Cevab. dan) Birbirine cevap verme, cevaplaşma, mektuplaşma. Karşılıklı cevap verme.

mücazebe

  • Karşılıklı birbirini çekme ve cezbetme.

müdabere

  • (Dübr. den) İki kişi birbirine arkalarını dönme.

müdaree

  • Def'edişmek.
  • Muhalefet edişmek, birbirine zıt ve karşı olmak.

müdavele-i efkar / müdavele-i efkâr

  • Birbirinin fikirlerinden istifade ile karşılıklı konuşmak ve fikir alış-verişi yapmak. (Müdavele-i efkârdan bârika-i hakikat çıkar. N.Kemal)

müdemmec

  • Düzgün bir tarzda birbiri içine dürülmüş yuvarlak şey.

mufazala

  • Fazilet ve meziyetle birbiri ile yarışma.

mugabene

  • (Gabn. dan) İki taraf birbirini aldatma.

mugamese

  • Suya daldırışmak, birbirini suya daldırmak.

mugazebe

  • Karşılıklı olarak birbirini kızdırıp gazaba getirme.

muhabere

  • Haberleşme. Karşılıklı birbirine haber verme.

muhacat

  • (Hecv. den) Birbirini hicvetme. Karşılıklı olarak birbirlerini yerme.
  • Bilmece hususunda birbiriyle zekâ yarışına çıkma.

muhacere

  • Birbirini men'etmek, birbirine engel olmak.

muhacet

  • (Hecv. den) Karşılıklı olarak birbirini hicvetme, yerme.

mühadat

  • Birbirine bahşiş ve hediye vermek.

muhadese

  • (Hadis. den) Konuşma. Birbirine hikâye söyleme.

muhakat

  • Müşabehet eylemek. Bir kimseyi taklid etmek.
  • Birbirine hikâye söylemek.

muhalif

  • Uymayan. Birbirine benzemiyen. Birbirine zıt olan.
  • Başka şekilde düşünen.
  • Karşı duran.

muhammes

  • Beşli. Beş katlı. Tahmis edilmiş.
  • Edb: Her bendi beş mısrâlı olan manzume.
  • Birbiri ardından gelen ve kapalı olarak uç uca eklenmiş beş kenarın meydana getirebileceği çeşitli şekillerden her biri. Beşgen.

muhareşe

  • Kışkırtma, halkı birbirine düşürme.

muhasama

  • (Muhasamet) (Çoğulu: Muhâsamât) Muhalefet. İki taraf arasındaki düşmanlık. Birbiri ile çekişmek. Birbirine husumet etmek.

muhasara

  • Bir kişinin, diğer kimsenin elini tutup yürümesi veya ellerini birbirinin kuşağına sokup yürümeleri.

muhasede

  • (Hased. den) Birbirini çekememe, hased etme, kıskanma.

muhasım

  • Düşmanlık eden. Düşman olan taraflardan biri. Hasım olan. Birbirini dâva edenlerden her biri. Karşı tarafı tutan.

muhasımeyn

  • Bir dâvâ veya çekişmede birbirine karşı olan iki kimse.

muhasser vadisi / muhasser vâdisi

  • Hicaz'da, Minâ ile Müzdelife'yi birbirinden ayıran ve hacıların Minâ'ya giderken durmamaları gereken yer.

muhataba

  • Birbirine söz söyleme, hitabetme.
  • Mc: Çekişme.

mühatat

  • Birbirine atâ ve bahşiş etmek, hediye vermek.

muhaverat-ı ehl-i islam / muhaverât-ı ehl-i islâm

  • Müslümanların fikir, görüş alış-verişleri, birbiriyle konuşmaları.

muhazere

  • Birbirini korkutmak.
  • İhtiraz etmek.
  • Uyanık olmak.

muhazi / muhazî

  • (Hiza. dan) Birbirinin karşısında ve bir hizada bulunan. Paralel.

muhazza

  • Birbirini tahrik edip bir işe kandırmak.

muhtelef

  • Uyuşmamış. Birbirine uymamış. İhtilâf olunmuş.

muhtelif

  • Çeşitli. Bir türlü olmayan. Birbirine uymayan.
  • Çeşit çeşit, birbirine uymayan.

muhtelif ehl-i mesalik ve meşarib / muhtelif ehl-i mesâlik ve meşârib

  • Birbirinden farklı usûl, tarz ve yol izleyenler.

muhtelifü'd-derecat / muhtelifü'd-derecât

  • Dereceleri birbirinden farklı.

muhtemel-üz zıddeyn

  • Edb: Birbirine zıt ve iki mânâya da gelebilen ifadelere denir.

mükafele / mükâfele

  • Karşılıklı olarak birbirine kefil olma.

mukaffa

  • Kafiyeli, kafiyelenmiş. Birbirini tâkib eden.

mukallibü'l-leyli ve'n-nehar / mukallibü'l-leyli ve'n-nehâr

  • Gece ve gündüzü birbiri ardına çeviren Allah.

mukantar

  • (Kantara. dan) Kemer şeklinde olan köprü.
  • Birbiri üstüne yığılmış çok şey.
  • Muhkem.

mukaraa

  • (Kur'a. dan) Ad çekişme. Karşılıklı kur'a çekme.
  • Kılınç kullanarak döğüşmek. Cenkte, muharebede kahramanların birbiriyle vuruşmaları.
  • Bir şeyin taksiminde atışmak.

mukarib

  • Birbirine yakın ve karib olan. İyi ve kötü ortasında orta hâlli olan.

mükaşefe / mükâşefe

  • Gizli şeyleri birbirine açıp keşf ve izhar etmek, açığa çıkarmak. Meydana çıkarmak.
  • Bir hususu keşif yolu ile anlamak, bilmek.
  • Cenab-ı Hakk'ın zât ve sıfatlarına ve sâir sırlarına vukufiyyet.

mukassa

  • Kısas etmek.
  • Üzerlerinde olan borcu birbirine takas edişmek.

mukataa

  • (Kat'. dan) Kesişmek.
  • Ülfeti terk eylemek.
  • Birbirinden kesmek ve kesişmek.
  • Muayyen bir kira karşılığında arazinin kesime verilmesi.
  • Ekilen toprak için verilen muayyen vergi.

mükatebe / mükâtebe

  • Yazışma. Mektuplaşma. Birbirine yazma.
  • Fık: Azâd edilmesi, bazı şartlara -mal kazanmak veya bir müddet hizmet etmek gibi neticeye- bağlı olan köle veya câriye ve bu azad hususunda yapılan mukavele.
  • Yazışma, mektuplaşma, birbirine yazma, köle ile yapılan azatlık sözleşmesi.

mukatele

  • (A, uzun okunur) Birbirini vurmak, öldürmek. Vuruşmak, kavga, döğüş.
  • Birbirini öldürme, vuruşma, savaş.
  • Birbirini öldürme.

mukatil

  • (Katl. den) Birbirini öldüren, birbiriyle vuruşan. Düello yapan.

mülabese / mülâbese

  • Benzer şeylerin ayırt edilemiyerek birbirine karıştırılması.
  • Münasebet, yakınlık.

mülabeset / mülâbeset

  • (Lebs. den) Karışma. Münâsebet. Ülfet ve ihtilât etmek. Birbirine benzeyen iki şeyin karıştırılarak birbirine benzetilmesi.
  • Takribi cihet.
  • Karışma, münasebet, iki şeyin karıştırılarak birbirine benzetilmesi.

mülaene

  • Birbirine bedduâ etme. Lânetleşme.

mülamese

  • (Lems. den) Birbirine dokunma, değme, el ile tutma, temas etme.
  • Yapışmak.

mülatafa

  • (Mülâtefe) (Lutf. dan) Birbirine lâtife etmek. Şakalaşmak. İltifat etmek. Güzel muâmele.

mülatama

  • Birbirine şamar vurma, tokat atma.

mülaveme

  • Birbirini çekiştirme.

mülaveze

  • Birbiri ardınca gizlenmek.
  • Birbirine sığınmak.

mülk-i habis / mülk-i habîs

  • Helâl yolla kazanılan mal ile, haram yolla kazanılan malın karışmasından meydana gelen ve birbirinden kolayca ayrılamayan mülk.

mülmi'

  • Abanoz ağacının âlâsı.
  • Birbirine karışmış nesne.

mültebis

  • Birbirine karıştırılmış.

mülteff

  • (Mülteffe) Birbirine sarılmış. Karışmış.

mültesik

  • (Lüsuk. dan) Birbirine bağlanmış. Yapışık, bitişik.

mümanaa

  • Birbirine engel olma.

mümasaa

  • Birbiriyle kılıçlaşmak.

mümasaha

  • Sözle birbirine yumuşak davranma.

mümaselet

  • Benzeyiş, müşabih olmak. şekilce, suretçe birbirine benzeyiş.

mümasse

  • Birbirine değme. Dokunma, temâs etme.

mümeyyiz

  • Akıllı; faydalı ve zararlıyı birbirinden ayırabilen.

mümtezic

  • İmtizac eden. Birleşmiş olan, birleşik.
  • Birbirine tamamen uygun olarak karışmış olan.
  • Aralık bırakmayan, birbirine karışık, tamamen kapanan.
  • Birbiriyle iyi geçinen.

mümtezicen

  • Karışmış olarak. Birbirine tamamen uyar bir hâlde.

münadea

  • Süngü ile birbirine hücum etmek.
  • Kucaklaşmak.

münafat / münâfât

  • Birbirinin aksine olan. Birbirine aykırı olmak. Aykırılık, mugayeret, münafi, muhalefet.
  • Aykırılık, birbirinin aksine olma.

münaferet

  • Birbirinden kaçıp nefret etmek, karşılıklı huzursuzluk.
  • Adâvet, hased ve şeref cihetinde hakeme müracaat eylemek.
  • Birbiri ile müfahere eylemek.

münakaza

  • İki sözün mânasının birbirine zıd olması.
  • Bir sözü evvelce söylediği kelâma zıd ve muhâlif söylemek.

münakız / münâkız

  • Birbirini tutmayan, zıt olan, nakzeden.
  • Başka kelâmın mânasına muhalif olan.
  • Zıt, çelişkili, birbirini tutmayan.
  • Birbirine zıt.

münamese

  • Birbiriyle sırlaşmak.

münasara

  • Birbirine yardım etme. Muavenette bulunma.

münasebat-ı tevafukiye / münâsebât-ı tevafukiye

  • Birbirine uygun gelişmelerdeki bağlantılar, ilişkiler.

munassab

  • (Nasb. dan) Birbirinin üzerine tertiplenmiş olan.

münataha

  • Boynuzlu hayvanların birbiriyle vuruşması. Süsüşme.

munfasıl

  • İnfisal etmiş. Birbirinden ayrılmış. Yerinden ayrılmış, fasl olmuş. İşinden ayrılmış.

münferic

  • İnfirac eden. Çok açık. Açılan, genişleyen.
  • Gam, gussa ve kederden kurtulmuş.
  • Arası geniş. Açık olan. İki tarafı birbirinden uzak olan.

münharif

  • (Harf. den) İnhiraf eden, yoldan çıkmış. Eğilmiş, çarpık. Usulünden çıkmış, sağlam olmayan.
  • Tecviddeki mânâsı için "İnhirâf"a bakınız.
  • Geo: Dört kenarlı, fakat hiçbir kenarı birbirine müsâvi ve müvâzi (eşit ve paralel) olmayan şekil. Sadece iki kenarı birbirine müvâzi (parale

muntabık

  • İntibak eden. Birbirine uyan. Uygun.

müraat-ı nazir / müraat-ı nazîr

  • Edb: Mânâca birbirine uygun kelimeleri bir cümlede toplamak.

müramat

  • (Remy. den) Birbirine atma. Atışma.

murassa'

  • Süslü. Kıymetli taşlarla süslenmiş. Sırmalı.
  • Birbirine yanaştırılmış. Oturtulmuş.
  • Edb: İki mısra veya iki fıkrası birbiri ile aynı vezin ve kafiyede olan söz veya beyit.
  • Bir nevi yazı.

mürekkebat-ı müteşabike-i mütesaide-i kainat / mürekkebat-ı müteşâbike-i mütesâide-i kâinat

  • Kâinatta bir ağ gibi birbirine bağlanarak gittikçe genişleyen terkipler, bileşikler.

murtabıt / murtâbıt

  • Birbirine bağlı, birbiriyle bağlantılı.

murtabit

  • Bağlı. İrtibatlı. Birbirine bitişik. Ekli.

mürtebit

  • (Murtabıt) Bağlı, birbirine bitişik, bağlantılı, beraber.

mürtecim

  • Birbiri üstüne istif olmuş olan.

mürtekış

  • Birbirine giren. Karmakarışık olan.

müşaare

  • (Şiir. den) Karşılıklı olarak birbirine şiir söylemek. Şiir yarışı.

müsabakat / müsâbakat

  • Yarışma; birbirini geçme gayretleri.

müşabehet / müşâbehet / مُشَابَهَتْ

  • Birbirine benzeme.

müşacere

  • Sözle karşılıklı çekişme. Kavga, niza.
  • Birbirine ağaçla vurma.

müsademat

  • (Tekili: Müsademe) Vuruşmalar, birbirine çarpmalar. Müsademeler.

musademe

  • İki şeyin birbiriyle çarpışması. Çarpışmak. Vuruşmak.

müsademe

  • (Çoğulu: Müsademat) Vuruşma, birbirine çarpma.
  • Silâhlı çarpışma.

müsademe-i efkar / müsademe-i efkâr

  • Fikirlerin çarpışması, muhtelif fikirlerin birbirine karşı söylenişi.

musafaa

  • Birbirinin boynuna sarılma.

müsafat

  • Hastayı tedâvi etme.
  • Birbirine kötü muâmele yapma.

müsafeha / müsâfeha

  • İki müslümanın, sağ elin avuç içlerini birbirine yapıştırıp, iki baş parmağın yanlarını birbirine değdirerek el sıkışması.

müşagabe

  • Birbirine şer ve fenalık etmek. Aldatmak.
  • Fls: Mübahase ve münakaşayı bir gaye sayanların yolu, usulü. (Didimcilik, eristik)

müşakelet

  • Üslûp, tarz ve şekilce birbirine benzeme.

müşareket

  • Birbirine ortak olmak, ortaklık. Beraber olup bir iş yapmak.
  • Gr: İkili tarafın da isteğini bildiren fiil.
  • Karşılıklı anlaşma, birbirini anlama.

müşareme

  • Birbirinin başını yarmak.
  • Hediyeleşmek, atâ etmek.

musarra / مصرع

  • İki mısraı birbiriyle kafiyelendirilmiş beyit. (Arapça)

müşateme

  • (Şetm. den) Atışma, birbirine sövme. İki kişinin birbirine sövmesi.

müsavi

  • Birbirine denk olmak, aynı seviyede olmak. Denk, aynı derecede.

müsaviyü't-tarafeyn / müsâviyü't-tarafeyn

  • İki tarafın birbirine denk olması; varlık veya yokluk konusunda eşit durumda olma.

musayaha

  • (Sayha. dan) Birbirine haykırıp çağırışma.

müsayefe

  • (Seyf. den) Kılıçla vuruşma. birbirine kılıç çekme.

müselsel

  • (Silsile. den) Teselsül eden, birbirine bağlı olan, bir sırada devam eden. Zincir halkaları gibi bir sırada olan.
  • Edb: Bütün mısraları kafiyeli manzume.

müselselen

  • (Silsile. den) Birbirinin ardından, aralıksız. Teselsül ederek, zincirleme, birbirine bağlı olarak.

müserred

  • Halkaları birbirine girmiş olan zırh.

musfac

  • Yassı başlı.
  • Ellerini birbirine vurup sesini işittirdikleri kişi.

müştebih

  • Birbirine benzer, benzeyen; şüpheli.
  • Birbirine benzeyen.

müstetbeat-üt terakib

  • Sözdeki birbirine bağlı, işaretli mânalar.

müstetbeü't-terakip / müstetbeü't-terâkip

  • İşaret, telmih, remiz gibi asıl sözün etrafında bulunan birbirine bağlı ikinci derecedeki mânâlar; çağrışımlar.

mutabık

  • Birbirine uyan, uygun.

mutaraha

  • Birbirine söz söyleme.

mutatabık

  • Münâsib gelen. Birbirine uyan. Uygun.

mutayebe / مطایبه

  • Şakalaşma, birbirine fıkra anlatma. (Arapça)

müteadid

  • Birbirine kuvvet veren, omuz omuza veren.

müteadil

  • Birbirine denk ve eşit gelen. Teadül eden.

müteafir

  • Birbirinden nefret eden.

müteakıb

  • Sıra ile, birbiri arkasından gelen.

müteakis / müteâkis

  • Tersine dönmüş. Birbirine zıd.
  • Birbirine ters, zıt.

müteanik

  • Birbirinin boynuna sarılmış durumda olan.

müteanika

  • Birbirinin boynuna sarılmış.

mütearif

  • (Örf. den) Bilinen, bilinir, meşhur.
  • Birbirine tanıyan, tanışan.

mütearız

  • Birbirine zıt ve muhâlif olan.

müteaşir

  • Birbiriyle iyi geçinen, muâşeret eden.

müteati

  • Birbirine veren.

müteatıf

  • (Atf. dan) Kendisine atfolunan.
  • Birbirini seven.

müteavin

  • (Avn. dan) Yardımlaşan. Birbirine yardım eden.

müteazid

  • (Adad. dan) Kol kola tutunan, birbirine yardım eden, kol veren.

mütebadil

  • (Bedel. den) Birbirinin yerine geçen, tebâdül eden.
  • Nöbetle değişen.

mütebagiz

  • Birbirine düşman olan, kin güden, hased eden.

mütebaid / mütebâid

  • Birbirinden uzak.

mütebayin / mütebâyin

  • Birbirine uymayan. Birbirine zıt olan. Birbirinden ayrı.
  • Birbirinden ayrı, farklı.

mütecavibe

  • Birbirine cevap veren, birbirini destekleyen.

mütecavil

  • Birbiri etrafında dolaşan, cevelan eden.

mütecazib

  • Birbirini çeken, yakınlaştıran.

mütedahil / mütedâhil

  • İç içe, birbirinin içine girmiş vaziyette olan. Karışan.
  • Ödenmemiş, gecikmiş maaş.
  • İç içe, birbiri içinde.

mütedarib

  • (Darb. dan) Birbirine vuran karşılıklı vuruşan.

mütefavit / mütefâvit

  • Birbirinden farklı, çeşitli.
  • Zamanca birbirinden ayrı.
  • Birbirinden farklı.

mütefayid

  • Birbirinden istifade edip faydalanan.

mütegabın

  • (Gabn. den) Birbirini aldatan.

mütegalibe

  • Sıra ile birbirine galib gelen.

mütegamız

  • (Çoğulu: Mütegamızin) Birbirine göz ucu ile işâret eden.

mütegamızin / mütegamızîn

  • (Tekili: Mütegamız) Birbirine göz ucu ile işaret edenler, gözle işaretleşenler.

mütegayir / mütegâyir / متغایر

  • Mügayir olan. Birbirine zıt olan.
  • Değişik, birbirine zıt.
  • Birbirine zıt.
  • Birbirine zıt. (Arapça)

mütehabb

  • (Hubb. dan) Birbirine dost olan. Birbirini dost sayan.

mütehacim

  • Birbirine hücum eden, saldıran.

mütehacimane / mütehacimâne

  • Birbirine saldırır ve hücum eder şekilde. (Farsça)

mütehacimin / mütehacimîn

  • (Tekili: Mütehacim) Birbirine hücum edenler, saldıranlar.

mütehalif / mütehâlif / متخالف

  • Birbirine muhalif olan. Birbirine uymayan. Birbirini tutmayan.
  • Birbirine karşı, uymaz.
  • Farklı, birbirine uymayan.
  • Birbirine uymayan. (Arapça)

mütehasid

  • Birbirini kıskanan, çekemiyen. Birbirine hased eden.

mütehasım

  • (Çoğulu: Mütehasımîn) (Husumet. den) Karşılıklı düşmanlık eden ve birbirine hasım olan.
  • Karşılıklı olarak dâvâ edenlerden herbiri.

mütehassir

  • Birbirine hasretle bağlanma.

mütehatıb

  • Birbirine hitab eden, söyleşen.

mütehatir

  • Birbirini yalanlayan, tekzib eden.

mütehavir

  • Birbiriyle konuşan.

mütekabiletan

  • Birbirine karşı olan iki şey.

mütekafi / mütekâfi

  • (Mütekâfiyye) Birbirine denk ve akran olan. Eşitleşen.

mütekafiyen / mütekâfiyen

  • Birbirine eşit, denk, müsavi ve akran olarak.

mütekalib / mütekâlib

  • (Çoğulu: Mütekâlibîn) (Kelb. den) Köpek gibi birbirinin üstüne atılan.

mütekalibane / mütekâlibâne

  • Köpek gibi birbirinin üstüne sıçrayarak. (Farsça)

mütekamir

  • Birbiriyle kumar oynayan. Kumar arkadaşı.

mütekarib

  • (Kurb. dan) Yaklaşan, tekarüb eden. Birbirine yakın olan, gittikçe birbirine yaklaşan.

mütekarin

  • (Karn. dan) Birbirine birleşmiş, bitişmiş olan.
  • Yaklaşmış, yakınlaşmış, tekarün eden.

mütekasim

  • Kısmet eden.
  • Aralarında bir şey taksim edenlerin her biri.
  • Birbiriyle kasemleşen, andlaşan.

mütekatı'

  • Karşılıklı kesişen, birbirini kesen.

mütekatil

  • (Katl. den) Karşılıklı olarak birbirine öldüren, katleden.

mütekayid / mütekâyid

  • (Çoğulu: Mütekâyidîn) Birbirine hile yapan.

mütelahik

  • (Lühuk. dan) Biribirinin arkasından gelen. Birbirine katılan.

mütelakim

  • Birbirine yumruk atan, telâküm eden.

mütelasık

  • (Lüsuk. dan) Birbiriyle birleşmiş olan. Bitişik.

mütelatım

  • (Mütelatıma) Birbirine çarpan, çarpışan, çalkalanan. Dalgalı.

mütelebbid

  • Birbiri üstünü yığılıp kat kat olmuş.

mütemasil / mütemâsil

  • Birbirine benzer, eş.
  • Birbirinin benzeri, naziri olan.
  • Birbirine benzer.

mütemayiz

  • Birbirinden ayrılan, ayırt edilmiş.

mütemazih

  • Şakalaşan, birbirine lâtife ve şaka yapan.

mütenadd

  • Birbirinden ürken, korkan.

mütenadi

  • (Nida. dan) Birbirini çağıran. Birbirine nida eden.

mütenafir / mütenâfir

  • Birbirinden nefret eden, ürken. Birbirini görmek istemeyen.
  • Edb: Yanyana gelişleri ile söylemede zorluk çıkaran kelime veya harf.
  • Birbirinden nefret eden.

mütenafis

  • Çekişen. Birbiriyle münâkaşa eden.

mütenakız / mütenâkız / مُتَنَاقِضْ

  • Birbirine uymayan, birbirine zıt olan, birbirini bozup nakzeden, birbirini bozup nakzeder olan. İkinci söylediği sözü, birinci söylediği söze zıt olup uymayan.
  • Birbirine zıt, çelişen.
  • Birbirine zıt.
  • Birbirine zıt olan.

mütenasib / mütenâsib

  • Uygun, aralarında muntazam bir nisbet bulunan, muvâfık, birbirine mensub ve müşâbih olan.
  • Münasib, birbirine uygun, benzer, denk.
  • Uygun, birbirine yakışan.

mütenasiben / mütenâsiben

  • Birbirine uygun olarak.

mütenasık / mütenâsık

  • Birbirine uygun olan, münâsib ve nizam üzerine dizilmiş olan.
  • Dizili, birbirine uygun biçimde.

mütenasika

  • Bir düzen içinde, tertipli; birbirine uygun, insicamlı.

mütenasil

  • Birbirinden doğan, tenasül eden.

mütenasip / mütenâsip

  • Birbirine uygun.

mütenasır

  • Birbirine yardım eden, muavenette bulunan, yardımlaşan.

mütenazır / mütenâzır / متناظر

  • (Nazar. dan) Tenazür eden, birbirinin karşısında bulunan. Simetrik olan.
  • Birbirine bakan. (Arapça)
  • Simetrik. (Arapça)

müteradif

  • Birbirine bağlı, tâbi olan. Birbirinin ardınca giden.
  • Gr: Yazılışı ayrı, fakat mânası aynı olan kelime.

müterakib

  • (Rükub. dan) Kiremit gibi birbiri üstüne binmiş olan.

müterasıf

  • Saf şeklinde birbirine yanaşıp sıkışmış olan.

müterettibe

  • Birbirine uyumlu şekilde sıralanan.

müteşabih / müteşâbih

  • Birbirine benzeyenler.
  • Fık: Mânası açık olmayan âyet ve hadis. Kur'an-ı Kerim'in ve hadislerin mecazî mânalara gelen ifadeleri. "Muhkem" olmayan âyet veya hadis.
  • Zâhirî mânası kastedilmeyen ve teşbih ve temsil yoluyla hakikatlerin beyanında kullanılan ifade.
  • Birbirine benzeyen.
  • Kur'ân-ı Kerim'de mânâ ve lafız bakımından tevile elverişli olan âyetler. Muhkem olmayan âyet.
  • Birbirine benzer, mânâsı kapalı âyet ve hadîs.

müteşabihat / müteşabihât

  • Birbirine benzeyenler.
  • Lafız ve mânâ bakımından tevile elverişli âyetler.
  • Müteşabih olan âyetler.
  • Birbirine benzer olanlar.

müteşabik / müteşâbik

  • Beraber ve karışık olanlar, birbirine karışanlar. Birbirine karışmış ve girmiş vaziyette olan. Girift.
  • Bir ağ gibi birbiri içine girmiş.

müteşabike / müteşâbike

  • Ağ gibi, birbiri içinde ve birbiriyle beraber.
  • Birbirine girmiş, örgülenmiş, karışık.

mütesadim

  • (Sadme. den) Birbirine çarpışan, birbirine çarpıp vuran.

müteşaib

  • Şu'belenen.
  • Birbirine karışmamış.
  • Dallı, budaklı. Kollara ayrılmış.

müteşakil

  • Şekli birbirine benzeyenlerden herbiri, bir şekilde olan.
  • Bir aruz vezninin ismi.

müteşakis

  • (Şeks. den) Birbiriyle ihtilaf ve kötü muaşeret eden şahıs. Birbiriyle iyi geçinemeyen. Katı huylu.

mütesakıt

  • Birbiri ardınca dökülüp düşen.

mütesanid / mütesânid

  • Birbirine dayanıp kuvvet alan.
  • Kuvvetli itimat ile birbirine bağlı olan, tesanüd eden.
  • Dayanışma hâlinde olan, birbirini destekleyen.

mütesanidane / mütesânidâne

  • Birbirine dayanıp kuvvet vererek.

mütesanit

  • Birbirini destekleyen.

müteşarik

  • Birbiriyle ortak olan.

müteşatim

  • (Müteşâtime) Karşılıklı olarak birbirine söven.

mütesavi / mütesâvi

  • (Siva. dan) Birbirine müsavi ve eş olan.
  • Birbirine eşit.

müteşavir

  • Birbirine danışan, müşavere eden.

mütesaviy-üt tarafeyn

  • İki tarafı birbirine müsavi ve denk olan.

mütesaviyen

  • Birbirine eş değerde.

mütesaviyü't-tarafeyn / mütesâviyü't-tarafeyn

  • İki tarafı birbirine denk olan; varlık veya yokluk konusunda eşit durumda olan.

mütesayif

  • Birbirine kılıçla vuran.

müteşebbek

  • (Şebk. den) Ağ gibi birbirine geçen.

müteşebbik

  • Şebeke hâlinde olan, ağ gibi birbirine geçen.

müteselsil

  • Birbirini takib eden. Zincirleme, arasız, uzayıp giden.
  • Zincirleme, birbirini izleyen, zincir gibi birbirine bağlı olan.

müteselsile

  • Zincirleme olarak, birbirine bağlı şekilde sıralanan.

müteselsilen / متسلسلا

  • Birbirine bağlanmış sıra halinde, zincirleme şekilde.
  • Sıra ile, zincirleme olarak, birbiri peşi sıra.
  • Zincirleme olarak, birbirinin ardı sıra. (Arapça)

mütetabi'

  • (Teba'. dan) Birbiri ardınca gelen.

mütetabian

  • Birbiri ardınca. Birbirinin peşinden.

mütetabık / mütetâbık

  • Birbirine uygun olan.

mütetabıkan / mütetâbıkan

  • Birbirine uygunluk içinde.
  • Birbirine uyarak.

mütetali

  • Birbiri ardınca olup giden.

mütevadd

  • Birbirine sevgi gösteren.

mütevafık

  • Birbirine uygun olan, tevafuk eden.
  • Birbiriyle uyumlu olan.
  • Birbirine uyan.

mütevaid

  • Birbirine söz veren. Sözleşen.

mütevakil

  • Birbirini vekil eden.

mütevali / mütevâli

  • (Velâ. dan) Aralık vermeden devam eden, tevâli eden. Birbiri ardınca sıra ile olan.
  • Birbiri ardınca giden, ard arda gelen, takip eden.

mütevalid

  • Birbirinden doğup üreyen.

mütevasi

  • Birbirine teveccüh edip yönelen. Birbirine tavsiye eden.

mütevasib

  • Birbirinin üzerine sıçrayan.

mütevasık

  • Birbirine güvenip itimad etmek suretiyle anlaşan.

mütevasıl

  • (Vasl. dan) Birbirine bitişmiş. Birbirine ulaşan, gelen.

mütevati

  • Birbirine benzeyen.

mütevatir / mütevâtir

  • Yalanda birleşmeleri mümkün olmayan toplulukların birbirinden aktardığı haber veya hadis.

mütevatir hadis / mütevatir hadîs

  • Yalanda birleşmeleri mümkün olmayan toplulukların birbirinden ve ilk topluluğun da Peygamber Efendimizden (a.s.m.) aktardığı hadîs.

mütevazi

  • (Vezy. den) Birbirine müvazi olan. Paralel.

mütevazinü't-tarafeyn

  • Varlığı da yokluğu da birbirine denk, birbirinin seviyesinde.

mutezad / mûtezad

  • Birbirine zıt.

mütezadd

  • Birbirine zıt, birbirinin aksi olan.

mütezadde / mütezâdde

  • Birbirine zıt.

mütezahif

  • (Çoğulu: Mütezahifîn) Harpte birbirinin üzerine yürüyüp çatan.

mütezahim

  • (Çoğulu: Mütezahimîn) (Ziham. dan) Birbirini iterek, herbirinin üstüne çıkarak biriken kalabalık.
  • Halkın kalabalığından sıkıntıya uğrayan.

mütezahimin / mütezahimîn

  • (Tekili: Mütezahim) İzdihamdan dolayı birbirinin üstüne çıkanlar. Kalabalıktan sıkışanlar.

mütezavir

  • (Çoğulu: Mütezavirîn) Birbirini ziyaret eden. Gidip gören.

müttefik

  • İttifak eden. Birbiriyle aynı fikirde olan. Birleşmiş, anlaşmış olan.

muvahat

  • (Uhuvvet. den) Birbirini kardeşliğe kabul etme. Kardeş etme.

müvalat / müvâlât

  • Abdest alırken her uzvu ara vermeden birbiri ardınca yıkamak.
  • Dostluk, karşılıklı sevgi.Tebrik ile terdif ederim arz-ı hulûsu, Kalbimdeki sıdk u müvâlât senindir.

müvalefe

  • Birbiriyle üns tutmak, dostluk kurmak.

muvaneset

  • (Üns. den) Birbirine alışıp berâber yaşama. Ünsiyet peydâ etme.
  • İnsana alışma, insandan kaçmayış.

muvanis

  • (Üns. den) İnsana alışık, insandan kaçmayan.
  • Ünsiyet peydâ eden, birbirine alışıp birlikte yaşıyan.

muvarese

  • (Mirâs. dan) Birbirinden miras yeme.

müvarese

  • Birbirinden miras yemek.

muvasaka

  • Birbirine söz verip anlaşma.

muvasebe

  • Birbirinin üstüne atlama, zıplama, sıçrama.

müvazaa

  • Birbiriyle düzenlilik edip, başkalarına tersini göstermek.

muvazenet

  • Ölçmek. Denk olup olmadığını bilmek için tartmak, ölçmek.
  • Düşünmek.
  • İki şeyin vezince birbirine denk olması. Uygunluk.

muvazin

  • (Vezn. den) Ağırlıkça birbirine eşit ve denk olan.
  • Denk, uygun.

muzadde

  • Birbiriyle zıt olmak, terslik.

müzahame / müzâhame

  • Bir yere yığılarak fertlerin birbirine zahmet vermesi.

müzahamet

  • Birbirine zahmet verme. Kalabalıktan gelen sıkıntı, sıkıştırma.
  • Bir yere itişe kakışa hücum etme.

müzahametsiz

  • Birbirine engel olmaksızın, birbirini zorlamaksızın.

muzaheret

  • Birbirine yardım etmek.
  • Arka olma, destek olma.

müzayakasız

  • Birbirini sıkıştırıp birbirine engel olmaksızın.

muzayefe

  • Ziyâfet vermek.
  • Birbirine konaklamak.

müzayele

  • Birbirinden ayrılma.

nahr

  • Boğazlamak. Bir hayvanın göğsü üstünden bıçak vurup boğaz damarını kesmek.
  • İki şeyin birbirine göğüs göğüse olması.
  • Boyun. Boğaz çukuru.
  • Sadır.
  • Gündüzün evveli.
  • Namazda kıyamda iken sağ eli sol elin üstüne koymak.

nahv

  • (Nahiv) Yol, cihet. Etraf, yön.
  • Misâl.
  • Miktar.
  • Kasd ve azmeylemek.
  • Gr: Kelimelerin birbirine rabt, izafet ve amel eylemeleriyle ilgili olan kaideleri içine alan ilim. Nahiv ilmi ile Arapça kelimelerin yeri ve usulü bilinir, yani cümle tahlili yapılır.

nakiz

  • (Nakz. dan) Zıt, karşı. Birbirine karşı, zıt olan şey veya iş.
  • Man: Bir şeyin, bir kaziyenin hükmüne, mânasına muhalif olan veya ondan başka kaziye. Bir şeyi ref'eden şey. (Meselâ: "Her insan hayvandır. Bazı insan hayvan değildir." kaziyeleri birbirinin nakizidir. Nakiz ile zıd beyni

nakızeyn / nâkızeyn

  • Birbirine zıt iki şey.

nakzeyn

  • İki zıt, zıtlar. Birbirine muhalif iki şey.

nefs-i natıka / nefs-i nâtıka

  • Konuşan öz, insan; doğru ile yanlışı birbirinden ayıran insan mahiyetinde bulunan nur, aklî ve naklî meselelerin alâkalarını hissetmeye ve anlamaya kabiliyeti olan insan ruhu, insan.

nekaiz

  • (Tekili: Nakize) Nakizeler. Birbirine zıd şeyler.

nekre-i mevsule

  • İki kelime veya mânâyı birbirine bağlayan kelime.

neyseb

  • Karıncaların birbirine bitişerek yol almaları.

nez'

  • Halkı birbirine düşürmek, ifsâd, bozmak.

nezzare / nezzâre

  • Birbirini takip eden, birbirine bakan.

nur-u furkani / nur-u furkanî

  • Hak ile bâtılı birbirinden ayıran Kur'ân'ın nuru.

paralel

  • Yun. Müvazi.
  • Geo: Bütün noktaları birbirinden aynı uzaklıkta olan çizgi veya hat, düzlük, satıh.

perde

  • Kapı, pencere gibi yerlere asılan veya iki yeri birbirinden ayıran, görünmeğe mâni olan şey. (Farsça)
  • Mc: Irz, namus, iffet. (Farsça)
  • Bir müzik parçasını meydana getiren seslerden herbirinin kalınlık veya incelik derecesi. (Farsça)
  • Bir sahne eserinin büyük bölümlerinden her biri. (Farsça)
  • Ekran, (Farsça)

peşrev

  • (Aslı: Pişrev) Önde giden. (Farsça)
  • Türk müziğinde bir saz eseri. (Farsça)
  • Güreşten önce pehlivanların ellerini birbirine veya dizlerine çarparak ve biraz sıçrayarak yaptıkları oyun. (Farsça)
  • Bir çeşit ok. (Farsça)

pey-a-pey

  • Birbiri ardınca, birbirinin arkasından. (Farsça)
  • Azar azar, tedricen, peyderpey. (Farsça)

pey-der-pey

  • Birbiri ardınca. Yavaş yavaş, azar azar. (Farsça)

pota-i furkan

  • Hak ile batılı birbirinden ayıran Kur'ân-ı Kerim potası ve kalıbı.

ra'c

  • Şimşeklerin birbiri ardınca şakımaları.

rabıta

  • Rabteden, bağlayan, bitiştiren.
  • Münasebet, alâka, bağlılık, yakınlık. İki şeyi birbirine bağlayan tertip.
  • Nefsini dünyadan men edip âhirete, Allah'a (C.C.) bağlanmak.
  • Tertip, sıra, düzen, usûl.
  • İki şeyi birbirine bağlayan nesne.
  • İlgi, münasebet, bağlılık, mensupluk.
  • Düzen, tertip.

rabıta-i iman

  • İman bağı, insanları hususan iman edenleri birbirine bağlayan iman.

rabt

  • Bağlamak, bitiştirmek, bir şeye bağlamak.
  • Nizam vermek, intizam bulmak.
  • Gr: Cümleleri lüzumlu edatlarla birbirine bağlamak.

rabt edatı

  • Gr: Bağlama edatı. Kelimeyi veya cümleyi birbirine bağlayan harf veya kelime. (Hem, ve... gibi)

rakib

  • (Rekabet. den) Daima görüp kontrol eden, gözeten.
  • Bekçi.
  • Herhangi bir işte birbirinden üstün olmaya çalışanlardan her biri. Rekabet edenlerin beheri.
  • Esma-i Hüsna'dandır.

rampa

  • İki geminin birbirine veya bir geminin iskeleye yanaşıp bitişmesi. (Fransızca)
  • Şose veya demiryolundaki yokuş. (Fransızca)
  • Trenin eşya almağa mahsus yanaştığı set. (Fransızca)

rasf

  • Oka kiriş sarmak.
  • Birbirine zammetmek.
  • Kaldırım döşemek.

rass

  • Binayı sağlamlaştırmak.
  • Birbirine darlık getirmek.
  • Bazısını bazısına ulaştırmak.

redif

  • Arkadan gelen, birisinin ardından giden.
  • Birbiri ardınca zuhur etmek.
  • Terhis olup ihtiyata geçen asker.
  • Edb: Beytin sonunda kafiyeden sonra tekrarlanan kelime.

rekam

  • Birbiri üstüne kat kat yığılmış nesne.

rekk

  • İlzâm etmek, susturmak.
  • Birbiri üstüne bırakmak.

resd

  • Eşyaları birbiri üstüne yığmak.

reşehat-ı furkaniye / reşehât-ı furkaniye

  • Hak ile bâtılı birbirinden ayıran Kur'ân'dan sızan nurlar ve feyizler.

retk

  • Adımların birbirine yakın olması.
  • Deve kuşunun sür'atle gitmesi.

revban

  • (Çoğulu: Rübâ) Sütün yoğurt olması.
  • Sarhoşluk şiddetinden birbirine karışmış olan insanlar.

rükam

  • Yığın. Birbiri üzerine kat kat yığılmış olan.

şa'şaa

  • Parlama. Zahirî parlak görünüş.
  • Bir şeyi birbirine katıp karıştırmak.

safha

  • Aynı şey üzerinde görülen değişik hâllerden her biri.
  • Bir şeyin gözle görülen yüzlerinden her biri.
  • Kısım.
  • Bir şeyin düz yüzü.
  • El ayası.
  • Bir hâdisede birbiri ardınca görülen hâllerin beheri.
  • Yazılmış ve yazılabilir sahife.

şagva'

  • (Çoğulu: Şuguv) Dişleri birbirine muhalif olup kimi fazla kimi eksik olan kadın.

sahb

  • (Sahab) Figan, seslerin birbirine karışması, gürültü, patırtı.

salib / salîb

  • Hıristiyanlık dîninin sembolü kabûl edilen birbirini dik kesen iki doğrunun meydana getirdiği şekil, haç, istavroz.

salkame

  • Azı dişlerinin birbirine dokunması.

salsale

  • Demirlerin birbirine dokunmaktan ses çıkarmaları.

sarb

  • Sütü birbiri üstüne sağmak.
  • Bevlini hapsetmek.
  • Çok ekşimiş süt.
  • "Zamk-ı talh" denilen ağaç sakızı.

sarf

  • (Çoğulu: Süruf) Harcama, masraf, gider.
  • Fazl.
  • Hile.
  • Men etme. Bir kimseyi yolundan ve işinden ayırıp başka tarafa yöneltme.
  • Farz.
  • Gr: Bir lisanı meydana getiren kelimelerin değişmesinden, birbirinden türemesinden bahseden ilim şubesi. Kelime bilgisi. K

şebbake

  • (Çoğulu: şebâbik) Birbirine girmiş nesne.

sec'

  • Nesirde cümle sonlarının kâfiye şeklinde birbirine uygunluğu.

secdeteyn

  • Birbiri arkası yapılan iki secde.

seci'

  • Edb: Nesrin kafiyesidir. Seci'ler, ya cümlelerin sonunda yahut arasında bulunur. Sondaki seci'ler bir kelime vasıtasiyle birbirine bağlanır, onlara "Seci'-i mukayyed" denilir. Aradaki seci'ler ise yekdiğerlerine bağlı olmadıklarından onlara sec'i-i mutlak tâbir olunur. İçiçe olan seci'lere "Seci' en

secif

  • Perde, setre.
  • Bir kapıya birbiri üstüne iki perde asmak.

semit

  • Temiz pişirilmiş olan kebap.
  • Arınmış, temizlenmiş ve pâk olmuş.
  • Doldurulmuş bağırsak.
  • Birbiri üstüne yığılmış kiremit.
  • Bir kat sahtiyan.

seradan süreyya'ya kadar / serâdan süreyya'ya kadar

  • Yerden Ülker yıldızına kadar (Birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenir).

seradan süreyyaya / serâdan süreyyaya

  • Yerden Ülker yıldızına kadar; birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenen bir ifadedir.

seradan süreyyaya kadar / serâdan süreyyaya kadar

  • Yerden Ülker yıldızına kadar (Birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenir).

şerare

  • (Şerâr) Kıvılcım. Elektrik kıvılcımı. Müsbet ve menfi (+ ve -) elektrik kutuplarının birbirine çok yakın olmasından veya dokunmasından hâsıl olan kıvılcımların parlayışı.

şerc

  • Kıç, dübür.
  • Cem'etmek, toplamak. Birbiri üstüne yığmak.
  • Fırka.
  • Nev, cins.

serd

  • Sözü muttasıl ve güzel bir eda ile söylemek.
  • Halkaları birbirine geçirmek.
  • Delmek.
  • Dikmek.
  • Vurmak.

setl

  • Birbiri ardınca bir bir çıkmak.

şiddet-i imtizaç

  • Tam bir uyum; birbiriyle tam bir uyum içinde karışma, birleşme.

şiddet-i muhalefet

  • Birbirinden çok farklı ve zıt olması.

silsile

  • Birbirine bağlanan, bir sıra meydana getiren şey. Zincir. Zincir gibi birbirine ekli ve bitişik olan.
  • Soy, sop.
  • Sıradağ.
  • Seri. Dizi.
  • Ard arda gelen şeylerin meydana getirdiği sıra.

sırr-ı tezad

  • Birbirine zıt olma esprisi; zıtlık sırrı.

sırrdaş

  • Birbirinin sırrını bilen.
  • Sır saklıyan.

sistem

  • Bir bütün meydana getirecek şekilde, karşılıklı olarak birbirine bağlı unsurların hepsi. (Fransızca)
  • İlimde bir bütün meydana getirecek esasların hepsi. (Fransızca)
  • Bir nizâm dâiresinde çalışan takım. (Fransızca)
  • Proğramlı çalışmak. (Fransızca)
  • Manzume. (Fransızca)

siyyan

  • (Tekili: Siyy) Birbirine denk ve eşit. Müsavi.

siyyanen

  • Birbirine denk ve eşit olarak. Müsavi bir tarzda.

şücne

  • Sıklığından birbirine girmiş ağaçların damarları.

süveyş

  • Akdeniz'le Kızıl Deniz'i birbirine bağlayan büyük kanal.

taac'uc

  • Çeşitli seslerin birbirine karışması.

taarüf

  • Birbirini bilmek, tanımak.
  • Karşılıklı tanışma, birbirini tanıma.

tadadd

  • Birbirine düşmanlık etmek.

tadagun

  • Birbirini istemeyip garaz edişmek.

tadarr

  • Birbirine zarar etmek.

tahab

  • Birbiriyle sevişmek.

tahacüc

  • Hüccetleşmek. Birbirinden hüccet talep etmek, delil istemek.

tahadd

  • Muhalefet edişmek, birbirine karşı gelmek.

tahai

  • Birbiriyle kardeş olmak.

tahallül

  • (Hall. den) Hallolmak. Eczası birbirinden ayrılmak.

tahasür

  • Birbirinin beline elini sokup yürümek.
  • Eli böğürüne koymak.

tahatül

  • Birbirini aldatmak.

tahavüz

  • Birbirini cenkten men'etmek. Dövüşten alıkoymak.

tahaz

  • Birbirini kandırmak, aldatmak.

tahazül

  • Birbirini rüsvay etmek, kepaze etmek.

takadi

  • Birbirine hakkını vermek.

takadu'

  • Birbirine süngü ile vurmak.

takali

  • Birbirini düşman kabul etmek.

takarr

  • Birbiriyle kararlaşmak.

takarüb

  • Birbirine yakın olmak.

takasüm

  • Kısmet edişmek.
  • Birbirine yemin vermek.

takavül

  • Birbiriyle söyleşmek.

takavüm

  • Dövüşmek, vuruşmak. Birbiriyle cenge durmak.

takazüf

  • Birbirine iftira edip atışmak.

takriş

  • Birbirine rağbet etmek.

tali

  • Tilavet eden, okuyan.
  • İkinci derecede. Sonradan gelen.
  • Man: Birbirine bağlı iki kaziyeden ikincisi. Meselâ: "Duman çıkıyorsa ateş vardır" sözünde "Ateş vardır" sözü tâli'dir.

tamam-ı ıttırad-ı ahval

  • Bütün işlerin birbiriyle sürekli şekilde düzenli olması.

tarsif

  • Birbirine bitiştirip kuvvetlendirme, sağlamlaştırma.

tasaduk

  • Birbirine inanmak.

tasalsul

  • Demir ve ona benzer madenlerin birbirine değmelerinde ses çıkarmaları.

tasaru'

  • Birbiriyle güreşmek.

tasarum

  • Birbirini kesmek.

tasayuh

  • Birbirine çağırmak.

tasfik-i esnan

  • Soğuktan dişlerin birbirine çarpması.

tatalu'

  • Birbirine bakmak. Gözlemek.

tatavül

  • Uzun olmak.
  • Büyüklenmek, kibirlenmek.
  • Birbirine muhalefet etmek, karşı gelmek.

tavile

  • Birbiri ardına bağlanmış bir sıra hayvan. Hayvan katarı.
  • Tavla, ahır.
  • Çayıra salınan hayvanın ayağına bağladıkları tavla ipi.

te'hıye

  • Hayvana yatacak ahır yapmak.
  • Birbirine kardeş olmak.

te'z

  • Yara.
  • Cenk edip döğüşürken birbirine yakın olup yoldaşını gözetmek.

teadud

  • (Adud. dan) Kol kola girme.
  • Birbirini tutma. Karşılıklı yardımda bulunma. Birbirine yardım etme.

teadül

  • (Çoğulu: Teâdülât) (Adl. den) Birbirine denk gelme. Eşitlik, denklik, beraberlik.

teakub / teâkub / تعاقب

  • Birbiri ardınca olmak, peşinde olmak.
  • Bir nesneyi sonradan çoğaltmak.
  • Birbirini izleme.
  • Birbirini izleme. (Arapça)
  • Teâkub etmek: Birbirini izlemek. (Arapça)
  • Teâkud etmek: Karşılıklı akitleşmek. (Arapça)

teakubi / teâkubî

  • Arka arkaya gelme, sırayla birbirini takip etme şeklinde.

teamül

  • Olagelen iş.
  • Birbiriyle alıp vermek.
  • Yapılagelen muamele ve münasebet.
  • Usul.
  • Reaksiyon, tepki.

teanuk / teânuk

  • Birbirinin boynuna sarılma. Kucaklaşma.
  • Birbirine sarılma.

tearüf / teârüf / تعارف

  • Tanışmak. Birbirini tanımak. Birbirine tanış çıkmak.
  • Tanışma, birbirini tanıma.
  • Birbirini bilme. (Arapça)
  • Herkesçe bilinme. (Arapça)

tearuz / teâruz

  • Çatışma, birbirine zıt düşme.

tearuzan / teâruzan

  • Birbirine zıt, her biri diğeriyle çelişiyor olarak.

tearuzen

  • Birbirine zıt olarak, muarız olarak.

teati / teâtî / تعاطى

  • Birbirine verme. (Arapça)
  • Teâtî edilmek: Birbirine verilmek. (Arapça)

teatuf

  • Birbirine şefkat, muhabbet ve sevgi göstermek.
  • Birbirine bağlanma.

teavün

  • Yardımlaşmak. Birbirine muâvenet etmek.

teayüş

  • Birbiriyle dirlik etmek.

tebadül / tebâdül

  • Birbirinin yerine geçmek. Karşılıklı değişmek. Trampa.
  • Birbirinin yerine geçme, yer değiştirme.

tebagi

  • Birbirine zulüm etmek.

tebaüd-ü acib / tebâüd-ü acîb

  • Hayret verici ölçüde birbirinden uzaklaşma.

tebaüdat / tebaüdât

  • (Tekili: Tebaüd) Birbirinden uzak düşmeler. Uzaklaşmalar.

tebayün

  • İki şey arasındaki uyuşmazlık. Birbirinden ayrı ve başka olmak. İhtilâf vuku bulmak. Zıtlık.

tebayün-ü efkar / tebâyün-ü efkâr

  • Fikirlerin birbirinden farklı oluşu.

tebazül

  • Birbirine bahşiş etmek.

tebelleş

  • Birbirine geçmiş, karmakarışık, karışmış.

tebellüd

  • Ağır, tembel olma.
  • Bir şeye tahassür ve teessüf etme. Pişmanlıktan dolayı "hay meded" diye ellerini birbirine çarpma.
  • Yere düşme.

tecanüs

  • Bir cinsten olma.
  • Birbirine sıkı sıkı bağlılık, benzeyiş ve uygunluk.

tecavüb / tecâvüb

  • Birbirine cevap verme.

tecavüp / tecâvüp

  • Birbirinin ihtiyacına cevap verme.

tecazüb / tecâzüb

  • Birbirine karşı duyulan yakınlık.
  • İncizab etme. Çekme.
  • Birbirini cezbetme, yakınlaşma.

tecazüp

  • Birbirini cezbetme; birbirine duyulan yakınlık, sempati.

tecnis

  • İki şeyi birbirine benzer şekle sokma.
  • Edb: Cinas yapma. İki mânalı söz söyleme.

tedafü / tedâfü

  • Birbirine karşı savunma vaziyeti alma.

tedafü'

  • Birbirini def etme.
  • Müdafaa etme.
  • İtişme kakışma.

tedahül / tedâhül

  • İç içe olmak. Birbiri içine girmek.
  • Yığılıp kalmak. Birikmek. Karışmak.
  • Bir taksidi ödemeden ötekinin gelmesi. Ödemede gecikmek.
  • İç içe olmak, birbirine dahil olma.
  • Birbirine girme.
  • İç içe olmak, birbiri içine girmek.

tedai / tedaî

  • Birbirini bir iş için davet etmek.
  • Yıkılıp harap olmak.
  • Bir şeyi hatıra getirmek. Bir şeyin başka bir şeyi hatıra getirmesi. Çağrışım.

tedarü'

  • Def'edişmek, birbirini kovmak.

tederrü'

  • Birbirine muhâlefet etmek, birbirine karşı gelmek.

tefahuş

  • Birbirine çirkin sözler söylemek.

tefani / tefanî / tefâni

  • Birbirinde fâni olmak. Arkadaşının iyi ahlâkıyla sevinmek. Arkadaşının, kardeşinin meziyyet ve hissiyatı ile fikren yaşamak.
  • Birbirinde fâni olma; fikren arkadaşının meziyet ve hissiyatı ile yaşama, onun üstün özelliklerini kendisinin gibi kabul edip onunla iftihar etme.
  • Birbirinde fani olma.

tefaul / tefâul

  • Birbirinin fiilinden etkilenme.

tefavüd

  • Birbirinden faydalanma, yararlanma.

tefavüt / tefâvüt / تَفَاوُتْ

  • Birbirinden farklı olma.

tefekkük

  • Zincir halkası gibi birbirinden ayrılma.

tefevvüt

  • Birbirinden eksik olmak.

tefkik

  • Birbirinden ayırmak.
  • Halâs etmek, kurtarmak.

tefrik

  • Birbirinden ayırma.
  • Birbirinden ayırmak, seçmek, ayırdetmek, ayrı kılmak.
  • Korkutmak.

tegalüb

  • Birbirine galebe etmek, birbirine üstün gelmek.

tegamüz

  • (Gamze. den) (Çoğulu: Tegamüzât) Birbirine göz ucu ile işâret etme.

tegat

  • Birbirini suya daldırmak.

tegavür

  • Birbirini yağmalamak.

tehacüm

  • Birbirine hücum etme.
  • Bir yere istekle, hızlıca toplanmak, üşüşmek.

tehacür

  • Birbirinden ayrılmak.
  • Kesilmek.

tehafüt

  • Düşürmek, düşmek.
  • Birbirinin üstüne atılmak. Birbirinin ardınca olmak.

tehalüf / tehâlüf

  • Birbirine zıt olmak. Birbirine muhalif olmak, uymamak.
  • Birbirine zıt olma.

tehalüf-ü meşarib / tehâlüf-ü meşârib

  • Meşreplerin, metotların birbirinden farklı oluşu.

tehalük

  • (Çoğulu: Tehâlükât) (Helâk. dan) İstekle atılma. Tehlikeye aldırış etmeden, birbirini çiğneyecek gibi koşuşma.

tehasum / tehâsum / تخاصم

  • Birbirine düşmanlık gütme. (Arapça)
  • Birbirine düşmanlık gütme. (Arapça)

tehatub

  • (Hatb. dan) Hitablaşma. Karşılıklı birbirine hitab etme.

tehnid

  • Lâtifeleşmek, şakalaşmak, birbirine lütuf etmek.

tekabül

  • Birbirine karşılık olma, bir ayna gibi karşısında olma.

tekafi / tekâfi

  • (Tekâfü') Birbirinin dengi olma.

tekalüb / tekâlüb

  • (Kelb. den) Köpek gibi birbirine saldırma.
  • Husumet etmek, düşmanlık yapmak.

tekarüb

  • Birbirine yaklaşma. Birbirine yakın gelme.
  • Tedenni etme.
  • Birbirine yakınlaşma.

tekarün

  • (Karn. dan) Birbirinin yanına gelme. Birbirine yanaşma. Mukarenet.

tekasüf / tekâsüf

  • Kesifleşme. Yoğunlaşma. Sıklaşma.
  • Bir noktada toplanma.
  • Birbirinden ayrılan kimyevi maddelerin tekrar toplanarak birleşmeleri.

tekattül

  • Birbirini kesme, kesişme.

tekatu'

  • Kesme. Kesişme.
  • Çatışma. İki çizginin bir noktada birbirini kesmesi.

tekatül

  • (Katl. dan) Vuruşma. Birbirini öldürme. Mukatele.

tekatüm

  • Birbirinden sır saklama.

tekayüd / tekâyüd

  • (Çoğulu: Tekâyüdât) (Keyd. den) Birbirine hile yapma.

tekaz

  • Birbiriyle ödeşme.
  • Karşılaştırma.

tekazüb / tekâzüb

  • (Kizb. den) Birbirini aldatma. Birbirine yalan söyleme.

tekrarat-ı kur'aniye

  • Kur'anda birbirinin aynı olan veya birbirine benzer âyetlerin tekrar edilmiş olması.

telafif

  • Birbirine sarmaşmış bölük bölük nebatlar.
  • Büklümler, kıvrımlar.
  • Birbirine girmiş ve sarmaşmış vaziyette olma. Lif lif olma.

telah

  • Birbirine inatçılık etmek.

telahi

  • Birbirine sövmek.

telahuk / telâhuk

  • Birbirine katılmak. Birbiri arkasından gelip birleşmek.
  • Birbirine katılma, birleşme.

telahuk-u efkar / telahuk-u efkâr

  • Fikirlerin birbirine eklenmesi ve ilâve edilmesi.

telaki

  • Kavuşma. Buluşma, birbirine kavuşma.

telasuk

  • (Lüsuk. dan) Bitişme, yapışma. Birbirine bitişik olma.

telatum

  • Birbiri ile çarpışmak, vuruşmak. (Deniz dalgaları gibi)
  • Birbirine şamar vurmak.

telaun

  • Birbirine karşılıklı lânet okuma.

telavüm

  • (Levm. den) Birbirine levmetme. Birbirini çekiştirme.

telazum / telâzum

  • Karşılıklı gerektirme, birbirini gerekli kılma.

telebbüd

  • Birbiri üstüne yığılmak.
  • Bir yere gizlenip av gözlemek.

telebbüs

  • Giymek. Giyinmek.
  • İki şeyi birbirine benzeterek ayırdedememek.
  • Örtülü olmak.

temanü'

  • Çatışma ve birbirine mani olma. İhraç. Adem-i kabul. Tard.

temaşi

  • Birbiriyle yürüyüşmek, birlikte yürümek.

temass

  • (Mess. den) Yan yana bulunma.
  • Birbirine değme.
  • Münasebette bulunma.

temasül / temâsül

  • Benzeyiş. Benzeme. Birbirine benzemek. Birbirine müsavi ve müşabih olmak.
  • Hasta sıhhate, iyi olmağa yaklaşmak.
  • Mat: Kesirsiz taksim kabul etmek, kesirsiz bölünebilmek.
  • Birbirinin aynısı olma, karşılıklı benzeyiş.

temayüt

  • Birbirinden ayırmak.

temazüc

  • Birbiriyle karışmak.
  • Şakalaşma.

temyiz etme

  • Birbirinden ayırma.

tenabüz

  • Birbirine lâkap takıp çağırmak.

tenaci

  • Fısıltı ile birbirine gizli söylemek.

tenad

  • Birbirine nidâ etmek, birbirine bağırışmak.

tenadd

  • (Nudud. den) Dağılma, darmadağın ve perişan olma.
  • Birbirinden ürkme.

tenadi

  • Birbirine nida etmek, çağırmak.
  • Bir araya toplanma.

tenadüm

  • (Nedem. den) Birbiriyle konuşma. Sohbet.

tenadüs

  • Birbirine lâkap koyup bağırışmak.

tenafi

  • Birbirine zıt ve muhâlif olma.

tenafür / tenâfür / تنافر

  • Birbirinden kaçmak. Ürkmek.
  • Uzağa çekilmek.
  • Bir mes'elenin halli için hâkime başvurmak.
  • Edb: Kulağa hoş gelmeyen hece veya kelimelerin bir arada bulunması.
  • Birbirini itme, birbirinden nefret etme.
  • Birbirinden nefret etme. (Arapça)
  • Kulağa hoş gelmeyen sözcükleri sık sık kullanma. (Arapça)

tenafur-u kulub / tenafur-u kulûb

  • Kalplerin birbirinden nefret etmesi.

tenafür-ü kulub / tenafür-ü kulûb

  • Kalblerin birbirinden nefret etmesi.

tenakür

  • Bilmezlikten gelmek. Tecâhül etmek.
  • Birbirine adâvet etmek.

tenakuz / tenâkuz / تَنَاقُضْ

  • Sözün birbirini tutmaması. Konuşmada beyan edilen söz ve fikirlerin birbirine zıt olması.
  • Man: İki şeyin birbirine nakiz olması. Bir şeyin nakizi, o şeyin ref'inden (kaldırılmasından) ibarettir.
  • Çelişki, tutarsızlık, birbirini iptal edip bozma.
  • Sözün birbirini tutmaması. Çelişki.
  • Zıtlık, birbirine zıt olma.

tenasi

  • Birbirinin nâsıyesine yapışmak.
  • Birbiri karşısına düşmek.

tenasüb

  • Uygunluk, uyma, tutma. Yakınlaşma.
  • Anlamca birbirine uygun kelimeleri bir arada söze güzellik vermek amacı ile kullanmak.
  • Uygunluk, uyma, tutma. Yakınlaşma.
  • Nisbet, kıyas.
  • İki adet birbirine nisbet edilerek yapılan hesap usulü.
  • Edb: Mânaca birbirine uygun kelimeleri bir arada söze güzellik vermek maksadı ile zikretmek.

tenaşüd

  • Birbirine şiir okuma.

tenasuh

  • Birbirine nasihat etme.

tenasül

  • Birbirinden doğup üreme, türeme, nesil yetiştirme.
  • Türemek. Nesil yetiştirmek. Üremek. Birbirinden doğup türemek.

tenasüp / tenâsüp

  • Birbirine uyumluluk, uygunluk.

tenasur

  • Yardımlaşma. Karşılıklı yardım etme.
  • Haberler birbirini tasdik eylemek.

tenatüc

  • Neticelenme. Birbirini netice vermek.

tenatuh

  • (Hayvanların) birbirlerine süsüşme (si).
  • Birbirine başla vurmak.

tenatül

  • Birbirine muhâlif olmak, ters olmak.

tenazu'

  • Kavgalaşmak, çekişmek. Birbirine husumet etmek.

tenazuk

  • Birbirine öğretmek.

tenazük

  • Birbirine süngü ile vurmak.

tenazul

  • Birbiri ile oklaşmak.

tenazur

  • Birbirine karşı olmak. Simetri hâli.
  • Bakışmak. Bir iş hususunda birbirine bakmak.

terad

  • Birbirini reddetmek.

teradüf

  • Birbiri peşinden gitmek.
  • Edb: İki veya daha fazla kelimenin aynı mânada olması.

terafüd

  • Birbirine yardım etme. Yardımlaşma.

terafuk / terâfuk / ترافق

  • Yardımlaşma. (Arapça)
  • Terâfuk etmek: Birbirine yardım etmek. (Arapça)

terai / teraî

  • Aynaya bakma.
  • Birbirini görmek ve görüşmek. Bir fikir hakkında mukabil görüş, endişe mülâhaza eylemek.
  • Hurmanın kuruyup renginin belli olması.

teraküb

  • Birbirine bağlanıp kenetlenme.
  • Birbirinin üzerine binme.

teraküm

  • Birikme, yığılma.
  • Birbiri üzerine sıkışma.

terasuf

  • (Kaldırım taşları biçiminde) birbirine yanaşarak sıkışma, istif olma.

terazi

  • (Rıza. dan) Birbirini razı etme. Uyuşma.

terbiye-i furkaniye

  • Doğru ile yanlışı birbirinden ayıran Kur'ân'ın verdiği eğitim.

terci'-i bend

  • Gazel şeklinde aynı vezinde yazılı manzumelerin "vâsıta" denilen bir beyti ile birbirine bağlanmış şekli. Vâsıta beyti tekerrür ederse terci-i bend; tebeddül ederse (değişirse) terkib-i bend olur. Bendlerin her birisine, terci-i bendlerde "terci'hâne"; terkib-i bendlerde "terkibhâne" denir. (Edb. L. (Farsça)

tercih bila müreccih / tercih bilâ müreccih

  • Hiç bir üstünlük sebebi yok iken birbirine eşit iki şeyden birisini diğerine üstün tutmak.

terkib

  • Birkaç şeyin beraber olması. Birkaç şeyin karıştırılması ile meydana getirilmek.
  • Birbirine karıştırılmış maddeler.
  • Gr: Terkib-i nâkıs ve terkib-i tam olarak iki kısma ayrılır. Terkib-i nâkıs: Cümle kadar olmayan terkiblerdir. Terkib-i tam ise; bir cümleden ibarettir. Birbirin

terkib-i bend

  • Edb: Birkaç bendden meydana getirilmiş manzumenin hususan gazel şekli olup müteaddit manzumeler birer beytle birbirine bağlanmıştır.

tersi'

  • Oymacılık.
  • Mücevherler takarak süslemek.
  • Edb: Bir beyti teşkil eden mısralar ile bir fıkrayı terkib eden cümlelerdeki lâfızları vezin ve kafiye itibari ile birbirine uygun olarak tertib etmektir. Külfetli ve gayr-ı tabii bir usuldür. Meselâ: Merhum Namık Kemâlin:Ecza-i beşer

tertil / tertîl

  • Kur'ân-ı kerîmi tecvîdle yâni usûl ve kâidelerine uyarak, açık açık, tâne tâne, harfleri ve kelimeleri birbirinden ayırarak okuma.

teşabüh / teşâbüh

  • Benzeşme. Birbirine benzeme.
  • Birbirine benzeme.
  • Birbirine benzeme, benzerlik.

teşabüh-ü asar / teşabüh-ü âsâr

  • Eserlerin birbirine benzemesi; varlıklardaki benzerlik.

teşabür

  • Birbiriyle karışlarını ölçmek.
  • Kavga etmek için birbirine karşı gelmek.

teşacür

  • (şecer. den) Sopalarla vuruşma. Birbirine girme kavga, dövüş.

teşaki

  • (Şekvâ. dan) Birbirinden şikâyet etme.
  • Dertleşme.

teşakül

  • (şekl. den) şekil ve suretçe bir olma. Birbirine uyma.

tesakut

  • Birbiri ardınca düşmek. Birbirini düşürmek. Düşüşmek.

tesakutan / tesâkutan

  • Birbiri ardına düşerek.
  • Her biri diğerinin hükmünü düşürür, birbirini yok eder olarak.

tesalüf

  • (Self. den) İki kadın birbiriyle elti veya iki erkek birbiriyle bacanak olma.

tesamu'

  • İşitmek. Bir sözü birbirinden duymak.

tesamuh

  • Hoş görme. Hoş görürlük. Birbirine kolaylık gösterme. Kayıtsız olma. Gaflet etmek.
  • İhmal etmek.

tesanüd

  • Karşılıklı yardımlaşma. Birbirine istinad etme.

tesaru'

  • Güreşme. Birbiriyle güreş etme.

teşarük

  • Ortaklık etme. Birbirine ortak olma.
  • Ortaklık, birbirine ortak olma.

teşaubat / teşaubât

  • Birbirinden ayrılmış dallar, kollar.

tesaül

  • Birbirine sual etme, soru sormak.

tesavi

  • İki şeyin birbirine denk olması. Birbirine müsavi ve misil olmak. İki taraf da aynı ve bir derecede bulunmak (Tesâvi-i tarafeyn de denir.)

tesavi-i tarafeyn / tesâvi-i tarafeyn

  • İki tarafın birbirine eşit olması.

tesavi-i tarafeyn olan / tesavî-i tarafeyn olan

  • İki tarafı birbirine eşit olan; varlığı ve yokluğu eşit olan.

tesavüm

  • Alış-verişte birbirine mukavele yapmak, anlaşmak.

teşayu'

  • Birbiriyle yâr olmak.

teşbih

  • (Çoğulu: Teşbihât) Benzetmek, benzetilmek. Benzetiş. Bir vasıfta vehmetmek.
  • Edb: Aralarında maddi veya mânevi bir münasebet bulunan iki şeyi birbirine benzetmek san'atı.

teşebbük

  • (Şebeke. den) Ağ şeklini alma. Şebekeleşme.
  • Parmaklarını birbirine giriştirmek.

teselsül / تَسَلْسُلْ

  • Zincirleme. Zincir gibi birbirine bitişik kısımlar olma. Silsile peyda etme.
  • Ulaştırma.
  • Man:
  • Burhân-ı tatbîk delîli ve benzerlerinde, Allahü teâlânın varlığının lâzım olduğunu isbat etmekte kullanılan delillerden biri. Hâdislerin (sonradan var olan şeylerin) birbirinin varlığına sebeb olarak geriye doğru sonsuza kadar zincirleme birbiri ardı sıra gitmesi.
  • İddiâyla delilin birbirine bağlı olmasıyla ihtilâfın sürüp gitmesi.

teşric

  • Cem'etmek, birbiri üstüne yığmak.
  • Kerpiçi yerinden ayırmak.

tetabu'

  • Fasılasız birbiri ardından gelmek. Aralıksız birbirini takib etmek.

tetabu-u izafat

  • Bir çok kelimenin birbirine muzaf ve muzafün ileyh olması. Zincirleme isim takımı. (İhtizazat-ı esvat-ı beşeriye misalinde olduğu gibi.)

tetabuk / tetâbuk / تَطَابُقْ

  • Birbirine uygun ve muvafık olmak. Uymak. Birşeye uygun düşmek.
  • İki şeyin birbirine uygunluğu.
  • Birbirine uygun düşme.

tetavül

  • Uzun olma, uzama.
  • Zulüm etme.
  • Birbirine muhalefet, kibir ve taazzum etme.
  • Musallat olma.
  • Mugayeret eylemek.

tetra

  • Birbiri ardınca olmak. Birbirinin peşinden gelmek.

tevafuk / توافق / tevâfuk / تَوَافُقْ

  • Birbirine uygunluk. Muvâfık oluş. Rast gelme hali. Nizamlanmış biçimde birbirine uygun olmak.
  • Birbirine uygunluk.
  • Birbirine denk gelme.
  • Birbirine uygun olma.

tevafuk-u remzi / tevafuk-u remzî

  • İşaretlerin birbirine denk gelmesi, uygun düşmesi.

tevafukat-ı müteşabihe

  • Birbirine benzeyen tevafuklar, uyumluluklar.

tevafuklu

  • İçerisinde tevafuk bulunan; düzgün bir biçimde birbirine denk gelen.

tevakül

  • (Vekl. den) Birbirini vekil etme.

tevali / tevâli / tevâlî / توالى

  • Uzayıp gitmek, devam etmek. Birbiri ardınca sıra ile gelmek. Sürmek.
  • Uzayıp gitme, birbirinin ardından gelme.
  • Kesintisiz sürme, birbirini izleme. (Arapça)
  • Tevâlî etmek: Kesintisiz sürmek, birbirini izlemek. (Arapça)

tevarüd

  • Vârid olma, gelme. Yetişme, vâsıl olma.
  • Arka arkaya gelmek.
  • Edb: Birbirinden habersiz olarak iki şâirin aynı beyti veya mısrayı söylemeleri.

tevasi

  • (Vasiyet. den) Vasiyetleşme. Birbirine tavsiye etme.

tevasuk

  • (Vusuk. dan) Birbiriyle andlaşma. Birbirine güvenip itimad ederek andlaşma.

tevasül

  • Birbirine ulaşma.

tevatür

  • Kuvvetli haber.
  • Müteaddid şeyler birbiri ardınca zâhir olmak.
  • Bir hususun söylenmesi hemen herkesin ağzında olup, gezmek. Şâyia.
  • Fık: İçinde yalan ihtimali olmayan ve bir cemâate dayanan kuvvetli haber, ferdî olmayıp cemaate ait olan sağlam haber.

tevaüd

  • (Va'd. den) Birbirine söz verme. Va'dleşme.

tevazi

  • (Vezy. den) İki çizginin birbirine değmeden sonsuza kadar yanyana uzaması, paralellik.

tevazüf

  • Birbiriyle sallanıp yürümek.

tevcih

  • Döndürmek, yöneltmek.
  • Tefsir etmek.
  • Birisini bir tarafa göndermek.
  • Rütbe vermek.
  • Bir kimseye söz atmak.
  • Edb: İki zıd mânaya gelebilen ve birbirinin zıddı mânada söz kullanmak.

tevcih-i kelam / tevcih-i kelâm

  • Sözle işarette bulunmak.
  • Birbirinin zıddı muhtelif mânaya gelebilen kelimeyi sözde kullanmak.

teverrük

  • Kadınların namazda oturma şekli; kaba etlerini yere koyup, uyluklarını birbirine yaklaştırarak, ayaklarını sağ taraftan dışarı çıkarıp, sol uylukları üzerine oturmaları.

tevfik / tevfîk

  • İnsan iradesiyle ilâhî iradenin birbirine uygunluğu.

tezabüh

  • Bir karış miktarı yeri yarmak.
  • Birbirini boğazlamak.

tezacür

  • Birbirini kandırıp bir iş üzerine ümitlendirme.

tezad

  • İki şeyin birbirine zıt olması. Aksilik. Terslik.
  • Edb: Mânaca birbirine zıt olan kelimeleri bir arada toplamak.
  • İki şeyin birbirine zıt olması, aksilik, terslik.
  • Anlamca zıt olan kelimeleri bir arada toplamak.

tezafür

  • Birbirine yardımcı olma.
  • Bir yere toplanma.

tezahüm / tezâhüm

  • Birbirine sıkıntı vermek. Halk kalabalık edip birbirine sıkıntı vermek.
  • Birbirine sıkıntı verme, sürtüşme, sıkışma.

tezahür

  • Meydana çıkma, belirme, görünme. Gösteriş.
  • Birbirini korumak, birbirine arka olmak.
  • Arkalaşmak; yâni birbirine yardım etmek.
  • Avretine zıhar etmek, yani zevcesinin arkasını validesinin arkasına teşbih ederek "zuhruki kezuhri ümmî" demek.

tezakür

  • Birbirini zikretmek.

tezamür

  • Birbirini kandırmak.

tezavür

  • (Çoğulu: Tezâvürat) Birbirini ziyâret etme, gidip görme.
  • Vazgeçme, yoldan çıkma, udul etmek.
  • Eğilip meyletme.

tezvic

  • Nikâhla bir kadını aldırmak. Birbirine eş yapmak. Evlendirmek.

tiba'

  • Birbiri ardınca olmak. Peşpeşe bulunmak.

tıbak

  • Uyma, uygunluk.
  • Tabakalar. Katlar.
  • Birbirine uygun olan şey.
  • Bir şeyi diğerine uydurup müsavi ve münasib kılmak.

tıktıka

  • Taşların birbirine dokunması sonucu çıkan ses.

tuyur

  • Birbiri ardınca iade etmek, peşpeşe geri çevirmek. Tekrarlamak.

ulase

  • Yağ. Birbirine karışmış olan iki şey.

umur-i izafiye

  • Biri birisiz olmayan ve birbirine nisbet ve kıyaslamayla anlaşılan nitelikler; karanlık-aydınlık, acı-tatlı gibi.

umur-u izafiye / umur-u izâfiye

  • Birbirisiz olmayan ve birbirine nisbet ve mukayese ile anlaşılan vasıflar. (Meselâ: Karanlık olmasa, aydınlığın bilinmemesi gibi)

umur-u mütezadde

  • Aralarında uygunluk olmayan birbirine zıt şeyler.

ünsiyetkar / ünsiyetkâr

  • Birbirine alışmış.

ünsiyetkarane / ünsiyetkârâne

  • Birbirine alışmışçasına.

üşer

  • Dişlerini birbirine sürüp keskinleştirmek.

vasıta / vâsıta

  • İki şeyi birbirine ulaştıran.
  • Aracı. Arada bulunan. Vasıtalık eden.

vasl

  • Âşığın sevdiğine kavuşması. Kavuşmak.
  • Birleştirmek, ulaştırmak.
  • Gr: Ulama, ekleme.
  • Edb: Sözü teşkil eden cümlelerin atıf ve rabt suretiyle birbirine bağlı olarak yazılması usulü ki, buna Sebk-i Mevsul da ta'bir edilir.
  • Bir kelimenin sonundaki harfi, bir sonrak

vav-ı atıf

  • Atıf vavı, kelimeyi veya cümleyi birbirine bağlayan Arapçadaki vav harfi.
  • Gr: Atıf vavı, kelimeyi veya cümleyi birbirine bağlayan vav harfi.

velf

  • (Velif-Vilâf) Tez tez yelmek. Birbiri ardınca olmak.

velsan

  • Birbirinin boyunlarına el atarak yürüme.

velvele

  • Gürültü, patırtı. Birbirine karışık bağrışmalar. Şamata.

vely

  • Birbiri ardı sıra gelme. Tâkib etme.
  • Çıkma. Olma.
  • Yaz yağmurundan sonra olan yağmur.
  • Yakınlık.

velyetme

  • Birbiri ardı sıra gitmek birini takip etmek.

veylettirmek

  • Birbiri ardı sıra götürmek, birbiri ardı sıra gelmeyi sağlamak.

vifak

  • Birbirine uyma.

vila'

  • Birbirinin ardı sıra gelmek.
  • Abdest esnasında uzuvları yıkarken birisi kurumadan diğerini yıkamağa başlamak.
  • Ahbablık, yakınlık, dostluk.

yekdiger / yekdîger / یك دیگر

  • Birbiri. (Farsça)

za'zaa-i esnan / za'zaa-i esnân

  • Dişlerin şiddetle birbirine vurması.

zaviye

  • Köşe.
  • Küçük tekke.
  • İki çizginin birleşmesi ile hasıl olan köşe, şekil.
  • Mat: Birbiriyle kesişen iki satıh veya iki çizginin birleştiği yerde meydana gelen açıklık. Açı. Açı ölçü birimi 360 eşit parçaya bölündüğü takdirde "derece", 400 eşit parçaya bölündüğü takdirde "g

zecca'

  • Adımı birbirinden uzak olan.

zekk

  • Zayıf.
  • Yürürken adımların birbirine yakın olması.

zemu'

  • Aceleci ve seri kimse.
  • Sıçraması birbirine yakın olan tavşan.

zerr

  • Düğmeyi iliklemek.
  • Birbirine pekitip bağlamak.

zevf

  • Adımını birbirine yakın atmak.

zeyek

  • İki uyluk arasının geniş olup birbirine uzak olması.

zıddeyn

  • Birbirinin aksi olan iki şey. İki zıt.
  • Birbirine aksi olan iki şey, iki zıt şey.

zıddiyet

  • Birbirine muhâlif, zıt olma hâli. Zıtlık. Birbirinden nefret etme. Zıt fikir veya kanaat sahibi olanların durumu.

zıhar

  • İki şey arasında münasebet ve mutabakat meydana getirmek. İki şeyi birbirine mutabık eylemek. Arka arkaya, mukabil kılmak.
  • Karşılıklı yardımlaşmak.
  • Fık: Bir kocanın, karısını müebbeden mahremi olan birisinin bakması câiz olmayan bir yerine teşbih etmesi.Meselâ, bir adam karıs

zıvana

  • İki ucu açık küçük boru. (Farsça)
  • Birbirine geçen şeylere açılan boru şeklinde delik. (Farsça)

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın