REKLAM ENGELLEMEYİ GERİ ALMA KODU BURADA BAŞLAR --> REKLAM ENGELLEMEYİ GERİ ALMA KODU BURADA BİTER -->

LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te bil kelimesini içeren 313 kelime bulundu...

adem-i ilim

  • Bilmeme, ilim ve bilgisinin olmaması.

adem-i ıttıla

  • Bilememe, tanımama.

adem-i malumiyet / adem-i malûmiyet

  • Bilinmemezlik, belirsizlik.

ağleb-i hükema

  • Bilginlerin çoğu, filozofların ekseri.

aksam-ı malume / aksâm-ı malûme

  • Bilinen kısımlar.

alem-i şuhud / âlem-i şuhud

  • Bilip keşfedilen, görür gibi bilinen âlem. Görünen âlem. Dünya. Kâinat.

alemü'l-guyub / âlemü'l-guyub

  • Bilinmeyen ve görünmeyen âlem.

alim / alîm / âlim / عالم

  • Bilen. İlmi, ebedi ve ezeli olan Cenab-ı Hak. (Kur'an-ı Kerim'de bu isim 126 kerre zikredilir.)
  • Bilen, bilgili.
  • Bilen, ilim sâhibi.
  • Her şeyi bilen mânâsına Allahü teâlânın sıfatlarından biri.
  • Zamânın fen ve edebiyât bilgilerinde yetişmiş, Kur'ân-ı kerîmin ve yüzbinlerce hadîs-i şerîfin mânâsını ezberden bilen, İslâm'ın yirmi ana ilmi ve bunların kolları olan seksen ilminde mütehassıs (uzman),
  • Bilgin. (Arapça)
  • Bilen.

allame / allâme

  • Bilginlerin en bilgilisi.

amd / عَمْدْ

  • Bilerek isteyerek yapma.

amelen / عملا

  • Bilfiil, işleyerek, fiilen, çalışarak.
  • Bilfiil, işleyerek. (Arapça)

amiyane / âmiyâne

  • Bilgisizce, körü körüne.

an-cehlin

  • Bilmezlikle, bilmeyerek.

an-la şey'in

  • Bilâ mucib, sebebsiz.

ancehiyye

  • Bilmezlik. Büyüklük. Ululuk.

arif / ârif / عارف

  • Bilgide ileri olan.
  • Bilen, tanıyan, ilim ve irfân sâhibi.
  • Allahü teâlânın rızâsını kazanmış, O'ndan başkasının sevgisini kalbinden çıkarmış, tasavvufta yetişip, kemâle ermiş velî zât. Ârif-i billah da denir.
  • Mütehassıs olduğu ilmi, zorlanmadan tatbik eden, kullanabilen kimse.
  • Bilen, arif, irfan sahibi. (Arapça)

arifane / ârifâne

  • Bilen birine yakışır bir şekilde.

aşina / âşina / âşinâ

  • Bildik, tanıdık, bilen, tanıyan.
  • Bildik, tanıdık.

avamperestane / avamperestâne

  • Bilgisizce, câhilce; avamâ, sıradan kimselere yakışır şekilde.

avarif / avârif / عوارف

  • Bilginler, arifler. (Arapça)

bahusus / bâhusus / باخصوص

  • Bilhassa, özellikle.
  • Bilhassa.

bel

  • Bilâkis, belki, katiyyetle, ihtimaldir, öyle, dahi kelimeleri mânasına tercüme edilir. İ'rab edatıdır.

bera-yı malumat / berâ-yı mâlûmat

  • Bilgi vermek için.

beray-ı ma'lumat / berây-ı ma'lûmât / بَرَايِ مَعْلُومَاتْ

  • Bilgi için.

berayı malumat / berâyı malûmât / برای معلومات

  • Bilgi edinmek için, bilgi vermek için, bilgi sahibi olmak için.

berayımalumat / berâyımâlûmât

  • Bilgi için.

beyan-ı ifhamiye

  • Bildirmek ve anlatabilmek için yapılan açıklama.

beyanname / beyânnâme / بيان نامه / بَيَانْنَامَه

  • Bildiri, açıklama.
  • Bildirge. (Arapça - Farsça)
  • Bildiri.

bil-iltizam

  • Bile bile. Bir şeyi doğru ve lüzumlu görüp taraftar olmakla.

bililtizam / bililtizâm / بالالتزام

  • Bilerek, bile bile. (Arapça)

bilkast

  • Bilerek, kasıtlı olarak.

billah

  • Billahi, Allah için.

billur / billûr

  • Billûr gibi saf, temiz, beyaz.

billuri / billûrî

  • Billûr gibi saf, temiz, beyaz.

bişuur / bîşuur / بى شعور

  • Bilinçsiz. (Farsça - Arapça)

budene

  • Bıldırcın kuşu. (Farsça)

bürd

  • Bilmece, bulmaca. (Farsça)

ca'ab

  • Bileyci.

cahd

  • Bile bile inkâr etme.

cahid

  • Bildiği halde inkâr eden. Ayak direyen.

cahil / câhil / جاهل

  • Bilgisiz.
  • Bilgisiz.
  • Bilgisiz. (Arapça)

cahilane / câhilâne

  • Bilgisizce.

cam-ı gevheri / cam-ı gevherî

  • Billur kadeh.

cehalet / cehâlet

  • Bilmezlik, nâdanlık, ilimden ve her nevi müsbet mâlûmatdan habersiz olma. Cahillik.
  • Bilmeme, bilgisizlik. Din bilgilerini bilmeme. Câhillik.

cehaletperver / cehâletperver

  • Bilgisizliği seven.

cehil / جَهِلْ

  • Bilgisizlik.
  • Bilmeme.

cehl

  • Bilmezlik, cehalet.
  • Bilgisizlik.

cehl-i basit

  • Bilmediğini bilmek sûretiyle olan câhillik.

cehl-i mürekkeb

  • Bilmediği halde kendini bilmiş sayma; katmerli cehalet.
  • Bilmemekle beraber, bilmediğini de bilmemek.

cehl-i mürekkep

  • Bilmediğinden habersiz kimsenin cehaleti.

cehlistan / cehlistân

  • Bilgisizlik yeri.

çistan

  • Bilmece. (Farsça)

cühela / cühelâ

  • Bilgisizler.

cühud / cühûd

  • Bilerek inkâr etme.
  • Bilerek inkâr etme.

dahten

  • Bilmek. (Farsça)

daire-i cehl

  • Bilgisizlik dairesi.

dalalet-i fenniye / dalâlet-i fenniye

  • Bilimden gelen sapıklık, dalâlet.

dalalet-i ilmiye / dalâlet-i ilmiye

  • Bilimden gelen sapıklık, dalâlet.

dan / dân / دان

  • Bilen. (Farsça)

dana / dânâ / دانا

  • Bilgili, âlim.
  • Bilgili, bilen, malûmatlı, âlim. (Farsça)
  • Bilgili, iyi bilen. (Farsça)

danende / dânende / داننده

  • Bilgin, bilen, Haberli. (Farsça)
  • Bilen. (Farsça)

daniş / dâniş

  • Bilgi, ilim. Biliş. (Farsça)

danisten

  • Bilmek. (Farsça)

danişver / dânişver / دانشور

  • Bilgin. (Arapça)

dery

  • Bilmek.

derya-yı maarif

  • Bilgiler, bilimler denizi.

deryan

  • Bilmek, ilim.

destine

  • Bilezik, el bileziği. (Farsça)

dirayetkar / dirayetkâr

  • Bilgili, dirâyetli, kavrayışlı. (Farsça)

dirayetli / dirâyetli

  • Bilgili ve kavrama yeteneği olan. (Arapça - Türkçe)

dua-yı kavli-i ihtiyari / dua-yı kavlî-i ihtiyarî

  • Bilinçli olarak yapılan sözlü dua.

dürye

  • Bilmek.

düstur-u mütearife / düstur-u müteârife

  • Bilinen bir kural.

ebrencen

  • Bilezik. Kadınların kollarına taktıkları altından mâmul zinet eşyası. (Farsça)

ehl-i cehl

  • Bilgisizler, câhiller.

ehl-i fen

  • Bilim adamları.

ehl-i hubre / اهل خبره

  • Bilirkişi.

ehl-i vukuf / ehl-i vukûf / اهل وقوف

  • Bilirkişi.
  • Bilirkişi.

ehl-i vukuf heyeti

  • Bilirkişi kurulu, heyeti.

envar-ı marifet / envâr-ı marifet

  • Bilme ve tanıma nurları.

epsan

  • Bileği taşı. (Farsça)

eser-i kast ve şuur

  • Bilerek, isteyerek ve şuurlu bir şekilde yapılmanın izi, işareti.

esrar-ı ezel / esrâr-ı ezel

  • Bilinmeyen sonsuzluk.

eyyam en ma'lumat / eyyâm en ma'lûmat

  • Bilinen günler.

ezan / ezân

  • Bildirmek. Namaz vakitlerini bildirmek, müslümanları namaza dâvet etmek (çağırmak) için yüksek bir yerde belli olan Arabca kelimeleri sırası ile okumak.

fasık-ı hasir / fâsık-ı hâsir

  • Bilerek günah işleyip zarara uğrayan.

fazl u kerem

  • Bilginlere, faziletli kişilere yaraşır olgunluk ve cömertlik.

fen

  • Bilim dalı.

fenci

  • Bilimle uğraşan, bilim adamı.

fennen

  • Bilimsel olarak.

ferzane / ferzâne / فرزانه

  • Bilge. (Farsça)

fıkh

  • Bilmek, anlamak. İslâmiyet'i bilmek. Dinde yapılması ve sakınılması lâzım gelen işleri bildiren ilim.

gayb / غيب

  • Bilinmeyen ve görünmeyen âlem.
  • Bilinmeyen.

gaybdan

  • Bilinmeyen, görünmeyen âlemden.

gaybi / gaybî

  • Bilinmeyen, gayb âlemine ait.

gaybi ihbar / gaybî ihbar

  • Bilinmeyen, görünmeyen şeyleri haber verme.

gaybi imdat / gaybî imdat

  • Bilinmeyen, gayb âleminden gelen yardım.

gaybilik / gaybîlik

  • Bilinmezlik.

gaybiyat

  • Bilinmeyen ve görünmeyen âlemler.

gayr-ı malum / gayr-ı malûm

  • Bilinmeyen.

gayr-ı meş'ur / gayr-ı meş'ûr

  • Bilincine varılmayan.

gayr-ı şuuri / gayr-ı şuurî

  • Bilinçsiz şekilde.

haber-i gayb

  • Bilinmeyen, görünmeyen âleme ait haberler.

habirane / habirâne

  • Bilgili ve haberdar olana yakışır şekilde. (Farsça)

habr / حبر

  • Bilgin. (Arapça)

hadis-i hasen / hadîs-i hasen

  • Bildirenler (râvîler) sâdık (doğru) ve emîn (güvenilir) olmakla beraber hâfızası, anlayışı sahîh hadîsleri bildirenler kadar kuvvetli olmayan kimselerin bildirdiği hadîs-i şerîfler.

hakaik-i gaybiye

  • Bilinmeyen ve görünmeyen âlemlere ait gerçekler.

hakikat-i meçhule

  • Bilinmeyen gerçek.

hakikat-i zişuur / hakikat-i zîşuur

  • Bilinç sahibi hakikat.

hakke'l-yakin / hakke'l-yakîn

  • Bilgi ve marifet mertebelerinin en yükseği, bizzat yaşayarak elde edilen bilgi, gerçeğin özünü kavramak.

hami-i meçhul / hâmî-i meçhul

  • Bilinmeyen koruyucu.

hasen hadis / hasen hadîs

  • Bildirenler sâdık (doğru) ve emîn (güvenilir) olup, fakat hâfızası (anlayışı) sahîh hadîsleri bildirenler kadar kuvvetli olmayan râvîlerin, kimselerin bildirdiği hadîs-i şerîf.

hatta / hattâ

  • Bile, hem, üstelik.

havz-ı marifet ve muhabbet / havz-ı mârifet ve muhabbet

  • Bilgi ve sevgi havuzu; tanışmaları ve sevgileri ortak bir havuz gibi bir araya toplama.

hilaf-ı şuur / hilâf-ı şuur

  • Bilince aykırı, şuur dışı.

hoca-i dana / hoca-i dânâ

  • Bilgin hoca.

hükema / hükemâ / حكما

  • Bilgeler, hakîmler. (Arapça)

hükema-i işrakıyyun / hükema-i işrâkıyyun

  • Bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunan filozoflar.

hükema-yı işrakıyyun / hükema-yı işrâkıyyun

  • Bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunan İslâm filozofları.

hususan

  • Bilhassa, özellikle.

hususen / خصوصًا

  • Bilhassa. Ayrıca. Başkaca. Buna mahsus olarak.
  • Bilhassa.

i'lam / i'lâm / اعلام / اِعْلَامْ

  • Bildirme. (Arapça)
  • İ'lâm edilmek: Bildirilmek. (Arapça)
  • Bildirme.

i'lam etmek / i'lâm etmek

  • Bildirme, duyurma.

i'lamname / i'lâmnâme / اِعْلَامْنَامَه

  • Bildiri.

i'lem

  • Bil.

iade-i şuur

  • Bilincin iadesi, geri verilmesi.

iblag

  • Bildirmek. Yetiştirmek. Haberdar etmek. Göndermek.

iblağ etmek / iblâğ etmek

  • Bildirmek, haberdar etmek.

idealizm

  • Bilgide temel olarak düşünceyi alan ve eşyanın müstakil mevcudiyetlerini inkâr edip fikren mevcudiyetlerini kabul eden yanlış bir felsefe doktrini. (Fransızca)

ifham

  • Bildirmek. Anlatmak. Maksadı bildirmek.

ihbar / ihbâr / اخبار

  • Bildirme, haber verme. (Arapça)
  • İhbar etmek: Bildirmek, haber vermek. (Arapça)

ihbar-ı gaybi / ihbâr-ı gaybî

  • Bilinmeyen gayb âleminden, gelecekten haber verme.

ihbar-ı gaybiye

  • Bilinmeyen bir şeyle, gelecekle ilgili haber verme.

ihbarat

  • Bildirilen haberler. İhbarlar. Bildirilen hadis-i şerifler.

ihbarat-ı gaybiye ve sadıka

  • Bilinmeyen ve görünmeyen âlemler hakkında verilen doğru haberler.

ihbarname / ihbârnâme / اخبارنامه

  • Bildiri kağıdı. (Arapça - Farsça)

ilam / ilâm / îlâm

  • Bildirme, duyurma.
  • Bildirme.

ilam-ı malum / ilâm-ı malûm

  • Bilineni bildirme.

ilamname / îlâmnâme

  • Bildirme yazısı.

ilem / îlem

  • Bil!

ilemeyyühelaziz / îlemeyyühelazîz

  • Bil ey azîz!

ilim / عِلِمْ

  • Bilme.

ilm / علم

  • Bilim. (Arapça)

ilmi / ilmî / علمى

  • Bilimsel. (Arapça)

ilmü'l-guyub

  • Bilinmeyen ve görünmeyen âlemlere dair ilim.

iltizamiye

  • Bilerek yapılmış olan ve iltizama müteallik.

imtiha'

  • Bileme veya bilenilme, yahut da bilenme.

irfan / irfân

  • Bilgili, anlayışlı, anlamak, bilmek.
  • Bilme, anlama. Mârifet. Kalble bilip tanıma. Allahü teâlânın ihsânı olan mânevî, vehbî ilim. Buna ma'rifet de denir.
  • Bilme, anlama, zihni olgunluk.

irhaf

  • Bileme. Keskinleştirme.

iş'ar / iş'âr / اشعار / اِشْعَارْ

  • Bildirme, gösterme. (Arapça)
  • Bildirme.

iş'ar etmek

  • Bildirmek.

iş'ar olma

  • Bildirme, haber verme.

işrakiyun / işrâkiyun

  • Bilginin kaynağının mânevi aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünde olan İslâm felsefecileri.

işrakıyyun / işrâkıyyun

  • Bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunanlar.

isti'lam / isti'lâm / استعلام

  • Bilgi isteme. (Arapça)

ita-i malumat / itâ-i malûmat

  • Bilgi verme.

ıttıla / ıttılâ

  • Bilgi, bilme.

ıttıla' / ıttılâ' / اطلاع

  • Bilgi sahibi olma. (Arapça)

ıttılaat / ıttılâât / اطلاعات

  • Bilgiler. (Arapça)

kafd

  • Bileğin eğri olması.

kaide-i meşhur

  • Bilinen kural.

karine / karîne

  • Bilinmeyen bir şeyin anlaşılmasına yarayan ip ucu. Anlaşılması zor olan hususun hak ve hakikatına dâir cüz'i delil olan şey. İşaret.
  • Bilinmeyen bir şeyin anlaşılmasına yarayan ipucu, işaret.

kasden

  • Bile bile, isteyerek.

kasıt

  • Bilerek, isteyerek.

kasten ve bizzat

  • Bilerek ve kendisi isteyerek.

kasti / kastî

  • Bilerek, isteyerek.

kavanin-i fenniye / kavânin-i fenniye

  • Bilimsel kanunlar.

kavanin-i ilmiye / kavânîn-i ilmiye

  • Bilimsel kanunlar.

kesb-i malumat / kesb-i malûmat

  • Bilgi sahibi olma, bilgi kazanma.

ku'bere

  • Bileği meydana getiren iki kemiğin küçüğü.

küfr-i inadi / küfr-i inâdî

  • Bilerek, inâd ederek kâfir olmak, küfr-i cühûdî.

kürsu'

  • Bilek kemiğinin ucunun serçe parmak tarafında olan yumruca kısmı.

küv'

  • Bileğin başparmak tarafı.

kuvve-i alime / kuvve-i âlime

  • Bilici kuvvet. İnsan rûhuna âit iki kuvvetten birisi, akıl. Buna müdrike de denir.

kuvve-i bazu / kuvve-i bâzû

  • Bilek gücü.

la müdrike / lâ müdrike

  • Bilinçsiz, sınırsız.

laedri / laedrî

  • Bilmiyorum. (Eski zamanda şüpheci olup hiç bir şeye inanamıyan sofestailere Lâ edriye denirdi. Septisizm.

layu'ref / lâyu'ref

  • Bilinmez. Tarif edilmez.

lugaz / لغز

  • Bilmece. (Arapça)

ma'lum / ma'lûm / مَعْلُومْ

  • Bilinen, belli.
  • Bilinen şey.
  • Bilinen.

ma'lumat / ma'lûmât / مَعْلُومَاتْ

  • Bilinen şeyler, biliş, bilgi.
  • Bilinen şeyler, bilinenler. Bir iş veya mevzu hakkındaki bilgiler.
  • Bilgiler.

ma'rifet

  • Bilme, tanıma, gönülle bilme. Allahü teâlânın sıfatlarını ve isimlerini hakkıyla bilme, tanıma. Ma'rifetullah.

ma'rufat

  • Bilinen şeyler. Şeriatın emrettiği hususlar.

maarifet

  • Bilgiler, ilimler.

maarifsiz

  • Bilgisiz.

maden-i marifet / mâden-i mârifet

  • Bilgi kaynağı.

mahud / mâhud

  • Bilinen, sözü edilen.

mahudiyet / mâhudiyet

  • Bilinirlik.

mahut / mâhut

  • Bilinen, adı geçen; garanti edilen.

malum / malûm / mâlum / mâlûm / معلوم

  • Bilinen, belli.
  • Bilinen, belli.
  • Bilinen.
  • Bilinen.
  • Bilinen.
  • Bilinen. (Arapça)
  • Malûm olmak: Anlaşılmak, bilinmek. (Arapça)

malum olma / malûm olma

  • Bilinme.

malum olmayan / malûm olmayan

  • Bilinmeyen.

malumat / mâlûmât / malûmat / معلومات

  • Bilinen şeyler.
  • Bilinenler.
  • Bilgi. (Arapça)

malumatfuruş / malûmatfurûş / معلومات فروش

  • Bilgiçlik taslayan. (Arapça - Farsça)

malumatfuruşluk / malûmatfurûşluk

  • Bilgiçlik taslama. (Arapça - Farsça - Türkçe)
  • Malûmatfurûşluk etmek: Bilgiçlik taslamak. (Arapça - Farsça - Türkçe)

malumatlı / malûmatlı

  • Bilgili.

malumiyet / mâlûmiyet

  • Bilinme, belli olma.
  • Bilinir olma, bilinmişlik.
  • Bilinirlik.

malumu ilam / malûmu ilâm

  • Bilineni bildirmek.

malumun mekayisi / malûmun mekayisi

  • Bilinenin ölçüleri.

malumunuz / malûmunuz

  • Bildiğiniz gibi.

mana-yı örfi / mânâ-yı örfî

  • Bilinen, alışılan mânâ.

marifet / معرفت

  • Bilgi.

maruf / mâruf

  • Bilinen.
  • Bilinen, güzel.

marufe / mârufe

  • Bilinen, belli; meşhur.

marufiyet / mârufiyet

  • Bilinirlik, tanınır olma.
  • Bilinirlik.

maviye

  • Billur taşı.

mechul

  • Bilinmeyen. Belli olmayan.
  • Bilinmeyen, meçhul.

meçhul

  • Bilinmeyen.

mechul / mechûl / مجهول

  • Bilinmeyen. (Arapça)

mechulat / mechûlât / مجهولات

  • Bilinmeyenler. (Arapça)

mechuliyet / mechûliyet / مجهوليت

  • Bilinmezlik, mechullük.
  • Bilinmezlik. (Arapça)

menahic-i hükema / menâhic-i hükema

  • Bilgin ve filozofların metodları.

menkur / menkûr

  • Bilinmeyen; belirsiz.

meratib-i ilim

  • Bilmek mertebeleri.

meş'ur / meş'ûr / مشعور

  • Bilinçli, şuurlu. (Arapça)

mevcud-u meçhul

  • Bilinmeyen varlık.

midanem

  • Biliyorum. (Farsça)

min haysü la yeş'ur / min haysü lâ yeş'ur

  • Bilmediği bir tarzda, beklemediği şekilde.

misenn

  • Bileği taşı.

mişhaz

  • Bileği taşı.

muamma / muammâ / معما

  • Bilmece, anlaşılmaz ve karışık iş.
  • Bilmece.
  • Bilmece. (Arapça)

muammaalud / muammââlûd

  • Bilmeceli.

muarref

  • Bilinen.

mücehhelen

  • Bilinmiyerek, mücehhel olarak.

müdri / müdrî

  • Bildiren, idra eden.

mugayyebat / mugayyebât

  • Bilinmeyenler.

muhacat

  • Bilmece hususunda birbiriyle zekâ yarışına çıkma.

müktesebat / مكتسبات

  • Bilgi birikimi. (Arapça)

münekker

  • Bilinmeyen, bilinmez.
  • Bilinmeyen, meçhul.

münha

  • Bildirilmiş, tebliğ edilmiş.

müş'ir

  • Bildiren, haber veren.

müşir

  • Bildiren.

mutasallıf

  • Bilgiçlik taslayan, şarlatan, gösterişçi.

mütebahhirin / mütebahhirîn

  • Bilgileri pek çok olanlar, deniz gibi derin bilgili olanlar. Allâmeler.

mütecahil / mütecâhil

  • Bilmez görünen.

mütecahilane / mütecahilâne

  • Bilmiyor görünerek, bilmemezlikten gelerek. (Farsça)

mütefennin

  • Bilgili, sanatkâr, fen ilimlerine sahip.

mütenakir

  • Bilmezlikten gelen, bilmez görünen.

mütenekkir

  • Bilinmeyecek, tanınmayacak surete giren. Kıyafet değiştiren.

muttala

  • Bilgilenme noktası.

müzellak

  • Bilenmiş, keskin.

na-aşna

  • Bilinmeyen, yabancı. (Farsça)

na-ma'lum

  • Bilinmiyen, bilinmemiş, ma'lum olmayan. (Farsça)

namalum / nâmalûm / نامعلوم

  • Bilinmeyen. (Farsça - Arapça)

natıs

  • Bilgili, faziletli adam.

navakıf / nâvâkıf

  • Bilmeyen, anlamayan.

nazar-ı irfan

  • Bilgece bakış.

nedan

  • Bilmeyen, bilmez. (Farsça)

nehabik

  • Bildikleriyle amel etmeyip halka da öğretmeyen.

nemidanem

  • Bilmiyorum.

nizam-ı ekmel-i kasdi / nizam-ı ekmel-i kasdî

  • Bilerek kasten plânlanmış olan en mükemmel düzen.

nota

  • Bildiri.

rasğ

  • Bilek, elbileği.

remz-i hikmet

  • Bilimsel işaret.

ru-şinas

  • Bilen, tanıyan. (Farsça)

rusg

  • Bilek.

şahs-ı meçhul

  • Bilinmeyen şahıs.

salif-ül beyan

  • Bildirilmiş, beyanı geçmiş.

salif-üz zikr

  • Bildirilen, zikri geçen, mezkûr. Yukarıda ismi geçen. Yukarıda, daha evvel söylenen.

servet-i ilmiye

  • Bilgililik, âlimlik, ilim zenginliği.

şibh-i billuri / şibh-i billurî

  • Billur gibi olan.

şifahane-i hikmet

  • Bilim, hikmet şifahanesi.

şuur / شعور

  • Bilinç, idrak.
  • Bilinç. (Arapça)

şuurdarane / şuurdârâne

  • Bilinçli bir şekilde.

şuuri / şuurî

  • Bilinçli şekilde, şuurla.

şuurlu

  • Bilinçli.

şuursuz

  • Bilinçsiz.

şuursuzluk

  • Bilinçsizlik, idraksizlik.

şuuru külli / şuuru küllî

  • Bilgi ve kavrayışı kapsamlı.

ta'ammüden

  • Bilerek, isteyerek, önceden hazırlayarak yapma.

taammüd / تعمد

  • Bilerek yapma.
  • Bilerek yapma. (Arapça)

taammüden / تعمدا

  • Bilerek, kasıtlı olarak. (Arapça)

tafazzul / تفضل

  • Bilgiçlik taslama. (Arapça)

tahteşşuur / تحت الشعور

  • Bilinçaltı. (Arapça)

tahtüşşuur / tahtüşşuûr / تحت الشعور

  • Bilinçaltı. (Arapça)

te'vil

  • Bilinen anlamından başka bir anlamda yorumlama. Başka anlam verme.

tearüf

  • Bilinme, tanınma.

tebellür

  • Billurlaşma.

tebellür eden

  • Billurlaşan.

tebliğ / تبليغ

  • Bildirme, ulaştırma.
  • Bildirme.

tebliğ buyurmak

  • Bildirmek.

tebliğ edilen

  • Bildirilen.

tebliğ etme

  • Bildirme, ulaştırma.

tebliğ etmek

  • Bildirmek.

tebliğ eylemek

  • Bildirmek.

tebligat

  • Bildiri.

tebliğat / teblîğât / تبليغات

  • Bildirim.
  • Bildiriler. (Arapça)

tebliğname / tebliğnâme

  • Bildiri.

tecahül / tecâhül / تجاهل / تَجَاهُلْ

  • Bilmezlikten gelme. Bilmiyor görünme.
  • Bilmezlikten gelme.
  • Bilmezlikten gelme. (Arapça)
  • Bilmemezlikten gelme.

tecahülkar / tecahülkâr

  • Bilmezlikten gelen. (Farsça)

tecdid-i iman / tecdîd-i îmân

  • Bilerek veya bilmeyerek küfrü gerektiren (îmânı gideren) bir sözü söylemek veya bir işi yapmak yâhut böyle bir şeyi yapmış olma ihtimâli üzerine, Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah sözünü; mânâsını bilerek ve inanarak söyleyip, îmânını yenileme, tâzeleme.

techil / techîl / تجهيل

  • Bilgisizliğini çıkarma. (Arapça)

teenni-i hikmet / teennî-i hikmet

  • Bilimsel bir süre veya bekleme, ihtiyatlı hareket.

tegabi

  • Bilmez olmak. Ahmaklaşmak.

tegafül / تغافل

  • Bilmez görünmek, anlamazlıktan gelmek. Kasden kendisini gafil göstermek.
  • Bilmez görünme.
  • Bilmezlikten gelme, anlamazlıktan gelme. (Arapça)
  • Tegafül etmek: Anlamazlıktan gelmek. (Arapça)

terakkiyat-ı fenniye / terakkiyât-ı fenniye

  • Bilimsel ilerlemeler.

tetkikat-ı fenniye

  • Bilimsel araştırma ve incelemeler.

teyakkuz-ı arifane / teyakkuz-ı ârifâne

  • Bilen birine yakışır bir şekilde bir uyanıklılık.

uhciyye

  • Bilmece, bulmaca, yanıltmaca.

ulema / ulemâ / علما

  • Bilginler. (Arapça)

ulema-yı işrakıyyun / ulema-yı işrâkıyyun

  • Bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunan âlimler.

ulguze

  • Bilmece, bulmaca, yanıltmaca.

umur-u gaybiye / umûr-u gaybiye / اُمُورُ غَيْبِيَه

  • Bilinmeyen işler.

üstad-ı alim / üstad-ı alîm

  • Bilgin eğitimci, bilgin öğretmen.

vakıf / vâkıf / وَاقِفْ

  • Bilen, Allah için veren.
  • Bilen, haberdâr olan.

vakıfane / vâkıfane / vâkıfâne

  • Bilen kimseye yakışır surette, bilerek. Vâkıf şekilde. Anlamak ve bilmek suretiyle. (Farsça)
  • Bilerek, hakim olarak.

ve'l-ilmü indallah

  • Bilgi Allah katındadır.

velev / وَلَوْ

  • Bile, hatta.

vukuf

  • Bilme, biliş.

vukuflu

  • Bilen, bilgili.

vukufsuz

  • Bilgisiz. (Arapça - Türkçe)

yare / yâre

  • Bilezik. (Farsça)

zemin-i maarif

  • Bilgiler, bilimler zemini, yeri.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın