LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te bari ifadesini içeren 204 kelime bulundu...

a'yen

  • Büyük ve iri gözlü.
  • Bakılan yer.
  • Çok açık, pek belli, bâriz.

adl-penah

  • Adâletin barındığı yer, adâlete sığınan kimse.

ahır

  • (Ahur) Hayvanların barındığı yer, dam. (Türkçe)

ale / âle

  • Güneş, yağmur gibi etkenlerden korunmak için yapılmış barınak.
  • Fakirlik.

asabiyy-ül-mizac

  • Yaradılışça sinirli olan kimse. Yaradılışı itibâriyle asabi, hırçın, öfkeli olan.

asayiş / âsâyiş

  • Barış, huzur ve güvenlik.

aşti / aştî

  • Barışıklık, sulh. (Farsça)

aşti-hure / aştî-hûre

  • Barış ziyafeti. (Farsça)

aşti-perver / aştî-perver

  • Barış taraflısı, sulh. (Farsça)

aşti-perverane / aştî-perverane

  • Barış taraftarına yakışacak şekilde. (Farsça)

aşti-saz / aştî-sâz

  • Sulhsever, sulh taraftarı. Barışsever, barışçı. (Farsça)

aşti-sazi / aştî-sâzî

  • Barışseverlik, sulhseverlik. (Farsça)

azamet-i heykel

  • Boy ve yapı itibariyle çok büyük olma.

ba'del musalaha / ba'del musâlaha

  • (Ba'de-l musâlaha) Musâlahadan, barıştan sonra.

batın / bâtın

  • İç, dâhilî. Gizli. İçyüz. Sır, esrar. Künh ve zâtı itibarı ile gizli. (Zıddı: Zâhir'dir)

bebr

  • Kaplana benzer, ondan daha büyükçe ve pek yırtıcı bir canavar ki, Hindistanda ve Afrikada bulunur. Saldırdığı zaman derisindeki tüyleri kabarıp korkunç bir manzara arzeder. Arslanı bile korkutur bir hayvandır. (Farsça)

bevari

  • (Tekili: Bâriyye) Hasırlar, ince kumaştan örülmüş hasırlar.

bevarid

  • (Tekili: Bârid) Soğutulmuş yemekler.
  • Omuzlarda boyun arasında, gerdanın yanında veya kulaklar arasında ve ensede olan etler.
  • Sakat şeyler.

bevarih

  • (Tekili: Bârih) Şiddetli sıcaklar ve şiddetli rüzgârlar ki, adına Samyeli denir.

bevarik

  • (Tekili: Bârika) Şimşek ve yıldırım parıltıları.
  • Parıltılar, gözleri kamaştırıcı olan şeyler.

binnetice

  • Netice itibariyle.

cemedi / cemedî

  • (Cemed. den) Buz gibi, çok soğuk, bârid.

cihet-i müşabehet

  • Benzeme yönü, benzeyiş itibariyle.

cismen

  • Cisim itibariyle, cisim olarak. Vücutça, bedence.

divançe

  • Kafiye itibariyle harf sırası tertibiyle yapılan küçük şiir mecmuası. (Farsça)

eali

  • (Tekili: A'lâ) İtibarı ve şerefi yüksek zâtlar. İyiler. Günahtan sakınan temiz ve sâlih amel sâhibi kimseler.

ecel-i fıtri / ecel-i fıtrî

  • Her mahlukun yaradılışı itibariyle Cenab-ı Allah (C.C.) tarafından tayin olunan vasati ömrü.
  • Biyolojik ömür.

ecille

  • (Tekili: Celil) Fazilet, ilim ve rütbe itibariyle daha yüksek olanlar. Büyükler.

el-bari / el-bâri

  • (Bak. BÂRÎ)

farziye

  • (Çoğulu: Farziyyât) Bazılarına göre kabul edilir sayılan. Mevhum ve itibarî olan. Aslı isbat edilmemiş hüküm.

fazilet

  • Değer. Meziyet, iyilik, ilim ve iman, irfan itibarı ile olan yüksek derece. Dinî ve ahlâkî vazifelere riayet derecesi. Fazl ve hüner cihetiyle olan yüksek derece. Bir şeyin başka şeylerden cemal ve kemal ve fayda cihetiyle üstünlüğü, müreccah olmasına sebep olan keyfiyet.

fıkıh

  • (Fıkh) Derin ve ince anlayış. Bir şeyi, hakkı ile, künhü ile bilmek. İnsanlar arasındaki ilişkilerle ilgili olarak dinî hükümleri ayrıntılı delilleriyle bilmek. Müslümanlar, müslüman olmaları itibariyle Allah'ın emirlerine tâbidirler, uyarlar. Fıkıh ilmi, hangi şartlarda Allah'ın hangi emrin

fıtraten

  • Yaratılış itibariyle.

galat-ı tahakkümi / galat-ı tahakkümî

  • Bir kelimenin gerek lâfzı ve gerekse mânası itibariyle herkesin kullandığı gibi kullanılmaması.Bu, başlıca üş şeyden olur:1- Nazımda vezne uydurmak için bir kelimenin telâffuzunu değiştirmek, hecesini uzatmak ve kısaltmak yahut harfini gizlemek.2- Çeşitli mânâları olan bir kelimeyi meşhur olmayan bi

galle-dan

  • Tahıl anbarı, zahire deposu. (Farsça)

gılman-ı enderun

  • Tar: Topkapı Sarayı (Yenisaray) iç oğlanları hakkında kullanılan bir tabirdir. Bunlar derece ve hizmet itibariyle başka başka odalara ayrılmışlardı.

gılman-ı hassa

  • Tar: Padişahların hususi köleleri. Bunlara ilk zamanlarda "İç oğlanları", daha sonları da "İç ağaları" da denilirdi. Bunlar, "Enderun-u Hümayun" denilen ve sarayın Babussaade'den içeride bulunan kısmında hizmet ederler; derece ve hizmet itibariyle başka başka odalarda otururlardı. Bu odalar; Büyük v

habra'

  • (Çoğulu: Habâri-Haberât) Sedir ağacı biten düz yer. Yumuşak yer.

hadis-i bi-l ma'na / hadîs-i bi-l ma'na

  • Kelâm itibarı ile değil de mânaca doğru olan hadis.

hadis-i bilmana / hadîs-i bilmânâ

  • Mânâ itibariyle doğru olan hadîs.

hakaik-i hakikiye / hakâik-i hakikiye

  • Göreceli olmayan, asıl mahiyeti ve zatı itibariyle hakikat, gerçek olan şeyler.

hangar

  • Eşyayı muhafaza etmek için yapılan üstü örtülü, yanları açık yer. (Fransızca)
  • Uçakları barındırmaya mahsus garaj. (Fransızca)

haşrin cismaniyeti

  • İnsanların öldükten sonra tekrar diriltilip Allah‘ın huzurunda toplanmasının hem beden, hem de ruh itibariyle olması.

havye

  • Tıb: Yaranın etrafındaki kabarık etler.

haysü

  • İtibariyle, bakımından.
  • Hangi yerde? Hangi?

hazar

  • Sulh zamanı. Barış zamanı.
  • Bir kimsenin huzuru, yakını.
  • Mukim olmak. Yolcu olmamak.
  • Barış zamanı.

hazar ve sefer

  • Barış ve muharebe zamanı.
  • Evde mukim olma ve yolculuk.

hazari / hazarî

  • Köyde ve kasabalarda yaşayanların yaşayış şekli ve tarzlarına ait. Şehirli.
  • Sulh ve asâyiş, sükun ve istirahat zamanlarına mensub ve müteallik. Barış ve güvenle alâkalı.

hibrir

  • (Çoğulu: Habârîr) Dağ çiçeği.

hissen

  • His itibariyle, duygulanarak, hislenerek.

hüdn

  • Barış, sulh, musalaha.

hükmi / hükmî

  • Hükme dair. Hükme âit ve müteallik. Bir karara dayanan, itibâri olan.

i'tibari / i'tibarî

  • (İtibarî) Hakiki kıymeti olmayıp kıymeti var kabul edilme. Farazî ve izafî olan. Varlığı, başka şeylere nisbet edilmesi halinde bilinen.

iade-i itibar / iâde-i itibâr

  • Ticarette iflâstan kurtulma.
  • Kaybedilen itibarı tekrar kazanma. Şerefini kurtarma.
  • İâde-i itibâr edilmek: İtibarı geri verilmek.

ibate / ibâte / اباته

  • Bir yerde barındırma. Gece yatırma.
  • Gece yatırma, geceyi geçirtme, barındırma. (Arapça)

ibate ve iaşe

  • Barındırma ve besleme.

ibrik

  • (Çoğulu: Ebârik) Topraktan, tenekeden, hattâ bakırdan, gümüşten, altundan yapılan emzikli su kabı.
  • Abdest almağa, çay, kahve v.s. yapmağa yarayan ayrı ayrı ve türlü türlü kaplar.
  • İyi ve parlak kılıç.

iç cebehane

  • Şimdiki askerî müzeye eskiden verilen addır. İç cebehâne tâbiri bilahare "Hazine-i esliha", Üçüncü Sultan Ahmed devrinde "Dâr-ül esliha", daha sonraları da "Harbiye ambarı" olarak değiştirilmiş, en sonunda "askerî müze" şeklini almıştır. (Türkçe)

ihtiyaç / ihtiyâç

  • Ruh ve nafaka (yeme, içme, barınma) için ve bedeni sıkıntıdan korumak için lâzım olan şey.

ihtiyaç eşyası / ihtiyâç eşyâsı

  • Yiyecek, giyecek ve barınmada asgarî lâzım olan miktar.

in

  • Yabani hayvanların barınağı, yuvası. Mağara.

ishan

  • Aslında kalınlık demek olan sihan ve sehânetten kalınlaştırmak demektir. Siklet de sehanetin lâzımı olmak itibariyle: "Falan kimseyi, hastalığı veya yarası ağırlaştırdı, yerinden kımıldatmaz etti." mânâsına "İshanehül maraz evilcerh" denilir. Harbde düşmanın esaslı kuvvetlerini iyiden iyiye vurarak,

ıslah / ıslâh

  • Terbiye etmek, iyi hâle getirmek.
  • Bozulan bir şeyi eski hâline getirme.
  • İnsanların aralarını düzeltmek, barıştırmak.

ıslah-ı zat-ül beyn / ıslah-ı zât-ül beyn

  • Aralarındaki kırgınlığı kaldırarak iki kişiyi barıştırma.

istiğna-yı zati / istiğnâ-yı zâtî / اِسْتِغْنَايِ ذَاتِي

  • (Allah'ın) Zatı itibarıyla hiçbir şeye ihtiyaç duymaması.

ıstılah

  • Tabir, deyim. Belirli bir topluluğun, bir lafzı lügat mânasından çıkararak başka bir mânada kullanmaları.
  • Bir ilim veya mesleğe âid kelime. Terim. Erbab-ı ilim arasındaki ve herkesin anlamadığı kelime.
  • Muvafakat. Uygunluk. Barışmak. İttifak.

itibardan hakikate

  • İtibari, varsayım olmaktan gerçek olmaya.

iva'

  • Barındırma, kondurma. Yerleştirme, oturtma, iskân ettirme.

ka'be-i ismet

  • Masumluk Kâbesi (Efendimiz (a.s.m.) masumiyeti itibariyle Kâbe'ye benzetilmiştir.).

kaideten / kâideten / قاعدة

  • Kural olarak, esas itibarıyla. (Arapça)

kanaat / kanâat

  • Yeme, içme ve barınacak yer husûsunda bileğin emeği, alın teri ile kazanılana râzı olmak, başkasının kazancına göz dikmemek. Kanâat, çalışmayıp, sâdece eline geçeni kullanmak, tembel oturup, başka bir şey aramamak değildir. Aksine hırslı hareketlerden kaçınıp, gönül huzûru ile yaşamaktır.

kavmiyeten

  • Bir kavme mensup olma itibariyle, ırk olarak.

kemiyeten

  • Sayıca, nicelik itibariyle.

kesretli

  • Çokça rastlanan, sayı itibariyle çok olan.

keştigah / keştîgâh

  • Liman. Gemilerin barındığı yer. (Farsça)

kışla

  • Askerlerin topluca barındığı büyük yapı; askerî birliklere ait bina.
  • Askerlerin barınmalarına mahsus bina veya yer.

kutb-i medar / kutb-i medâr

  • Âlemin nizâmı ile alâkalanan, bolluk-kıtlık, sağlık-hastalık, barış-savaş, rızık, yağmur ve benzeri olaylarla vazîfeli kılınan büyük zât. Kutb-ül-aktâb, Kutb-ül-ebdâl da denir.

kutb-ül-aktab / kutb-ül-aktâb

  • Âlemin nizâmı ile alâkalanan, bolluk, kıtlık, sağlık-hastalık, barış-savaş, rızık, yağmur ve benzeri olaylarla vazîfeli kılınan ricâl-i gayb yâni herkesin tanımadığı zâtların reisi. Emrinde üçler, yediler, kırklar... denilen yine bu işlerle vazîfeli seçilmiş kimseler bulunur.

kutreni / kutrenî

  • Kutur itibariyle, çap olarak.

lafzan

  • Lafız itibariyle. Söz olarak. Söyleyerek. Yazılı olmıyarak.

leym

  • İnsanlar arasında sulh etmek, barış yapmak.
  • Salâh.
  • Bir nârenciye meyvesi.

ligayrihi haram / ligayrihî haram

  • Aslında helâl olup, başkasının hakkı olduğu için veya neticeleri itibarı ile haram olan şey. Meselâ cuma namazı esnasında ticaret yapmak gibi.

maarız

  • (Tekili: Muarraz) Bir sözü söyleyip başka bir şey murad etme ve cem' olmak, toplamak itibariyle ma'razlar, ta'rizler, adem-i tasrihler, sarahatsizlikler.

mahall-i ağraz / mahall-i ağrâz

  • Kötü maksat ve kinlerin barındığı yer, ortam.

mahbub-u lizatihi / mahbub-u lizâtihî

  • Zâtı itibariyle sevilen, bizzat sevilen.

mahfuz liman

  • Bütün rüzgarlara kapalı olan ve her türlü hâllerde emniyet ile barınmağa müsâit bulunan limanlar.

manastır

  • Hıristiyanlıkta ibâdet edilen ve din adamlarından bir râhib veya râhibenin idâre edip, barındığı binâ.

mandıra

  • yun. Süt ve süt ürünlerinin elde edildiği; süt veren hayvanların barındığı yer.

manevra

  • Bir makinenin, bir cihazın işleyişini düzenleme veya idare etme işi ve şekli. (Fransızca)
  • Ask: Muharebede düşmanın savaş gücünü yok etmek maksadıyla eldeki askerî kuvvetlerin en te'sirli bir biçimde düzenlenmesini te'min eden bütün hareketler. (Fransızca)
  • Barış zamanında kıt'alara ve kurmay hey'etle (Fransızca)

maslahat

  • İş, emir, madde, keyfiyet, önemli iş.
  • Barış, dirlik-düzenlik.

mecl

  • Elin kabarması.
  • Balta gibi bir nesne tutmaktan veya çalışmaktan dolayı elin kabarıp nasırlanması.

medeni-i bittab

  • Yaratılış îtibariyle medenî olan.

melaike-i mukarrebin / melâike-i mukarrebîn

  • Makam itibariyle Allah'a yakın olan melekler.

merasi / merasî

  • (Tekili: Mersâ) Limanlar. Gemilerin sığınıp barındıkları yerler.

mersa

  • (Çoğulu: Merâsi) Liman. Gemilerin demir atıp barındığı yer.

meşati / meşatî

  • (Tekili: Meştâ) Kışlıklar. Kış mevsiminde barınılacak yerler.

meskeniyet

  • Barınak özelliği olma.

meşta

  • (Çoğulu: Meşâti) (Şitâ. dan) Kış mevsiminde barınılacak yer. Kışlık otlak, kışla.

milliyeten

  • Milliyet itibariyle, millî olarak.

mübayenet-i mahiyet / مُبَايَنَتِ مَاهِيَتْ

  • İçyüzü itibariyle zıtlık, birbirine benzememe.

müdavele-i efkar / müdavele-i efkâr

  • Birbirinin fikirlerinden istifade ile karşılıklı konuşmak ve fikir alış-verişi yapmak. (Müdavele-i efkârdan bârika-i hakikat çıkar. N.Kemal)

müennes

  • Dişi. Müzekkerin mukabili.
  • Gr: Hakiki, itibarî veya söylenişi cihetiyle "dişi" olan kelime.Müennes-i hakikî : Müzekker kelimenin sonuna bir "e-a" ilâve ederek yapılan kelime. Meselâ: (Kâtib: ): Erkek yazıcı. (Kâtibe: ): Kadın yazıcı.Sonu "e" ile biten kelimeler ekseriyetle müennestir
  • Dişi.
  • Hakiki itibarıyla ve söyleniş itibarıyla dişi olan kelime.

mufaddel

  • Faziletlendirilmiş, diğerlerinden ayrıca fazilet itibarıyla temayüz etmiş, yükselmiş.

mühadene

  • (Hıdn. dan) Barışma, sulh yapma.

muhadenet

  • Barışma.
  • Veda etme.

mühavede

  • Sulh etmek, barışmak.

muhit-i zamani ve mekani / muhît-i zamânî ve mekânî

  • Zaman ve mekân itibariyle oluşan şartlar, ortam, çevre.

mukteza-i hilkat

  • Yaradılışın gerektirdiği şey. Yaradılış itibariyle olan hal ve netice.

mümteni-un bizzat

  • (Mümteniatün bizzât) Varlığı, vücudu hiç bir şekilde mümkün olmayan. Zâtı itibariyle imkânsız olan.

munsalih

  • Sulh üzere olan. Barış hâlinde olan.

musalaha / musâlâha

  • Karşılıklı anlaşmak. Barışmak. Sulh akd etmek.
  • Barışma, uzlaşma, barış, güvenlik.
  • Barışma, anlaşma.
  • Barışma, barış anlaşması yapma.

müsalaha / müsalâha / müsâlâha

  • (Sulh. dan) Barışma. Anlaşma. Güvenlik.
  • Barışma.
  • Barışma.

musalaha / مصالحه

  • Barış. (Arapça)

müsalaha / مصالحه

  • Barış yapma. (Arapça)

musalaha etmek / musalâha etmek

  • Barışmak.

musalahakarane / musalâhakârâne / musâlâhakârâne

  • Barışarak, barış içinde.
  • Barışarak, barışırcasına.

müsalahaname / müsalahanâme

  • Barış antlaşması. (Farsça)

musalahat

  • (Tekili: Musâlaha) (Sulh. dan) Karşılıklı anlaşmalar. Barışlar.

musalahat-ı umumiye / musalâhat-ı umumiye

  • Genel barışlar.

müsalemet / müsâlemet

  • İki taraf arasında barışıklık, barış içinde olmak, sulh.
  • Karşılıklı barış içinde olma.
  • Uyuşmak; fikirler ayrıldığı, sözler çoğaldığı zaman münâkaşa etmemek; sertliği, bölücülüğü, ayrıcılığı istemeyip, barışmak istemek.
  • Barışıklık.

musalemet-i umumiye

  • Herkesi içine alan barış hâli, huzur.

müsalemet-i umumiye

  • Umumî barış ortamı; herkesi içine alan barış ve huzur.

müsalemetkar / müsalemetkâr / مسالمت كار

  • Barışçı, sulh taraftarı. (Farsça)
  • Barışçıl. (Arapça - Farsça)

musalih

  • Sulh yapan, barışan.

müşir

  • Emreden, işaret eden, bildiren.
  • Mareşal. En büyük ünvanı taşıyan asker. Silâhlı kuvvetlerde, kaide olarak barış zamanında orgeneral rütbesine kadar terfi etmek mümkündür. Mareşal rütbesi, ancak muharebe sırasında ve bir meydan muharebesi kazanmış olan generallere verilir. Asıl vazife

mütebariz

  • (Bürüz. dan) Tebarüz eden, meydana çıkan. Bâriz âşikar olan.

mütebarizin / mütebarizîn

  • (Tekili: Mütebariz) Meydana çıkanlar, belirenler, tebarüz edenler.

mütehassıl olan

  • Hâsıl olan, meydana gelen, sonuç itibariyle ortaya çıkan.

müteneffiz

  • Nüfuz sahibi, sözü geçer olan. İtibarı cari bulunan.

mütevadi'

  • Düşmanlığı ve husumeti bırakarak barışan.

müteverrim

  • (Çoğulu: Müteverrimin) (Verem. den) Kabarık, şiş. Şişiren.
  • Verem olmuş, veremli. Verem illetine giriftar olan.

muvadaa

  • Düşmanlığı bırakıp barışma. Adaveti bırakıp sulh etme.
  • Vedâlaşma.

nebras

  • (Nibrâs) (Çoğulu: Nebâris) (Süryânice) Kandil. Çıra. Lâmba.
  • Mc: Nur merkezi.

necaset / necâset

  • Aslı îtibâriyle veya sonradan meydana gelen bir sebeble pis olan şeyler. Namaza mâni olup olmama yönünden; hafif necâset ve kaba necâset, görülüp görülmeme yönünden; mer'î (görülen) ve gayr-i mer'î (görülmeyen) ve akıcı olup olmama yönünden; mâî (akı cı) ve câmid (katı) olmak üzere kısımlara ayrılır

nefha

  • Üfürmek. Üfürük.
  • Şişmek.
  • Kabarık olan.

neseben

  • Soy itibariyle.

nev-i cami / nev-i câmi

  • Pek çok özelliği üzerinde barındıran bir tür.

ordugah-ı zemin / ordugâh-ı zemin

  • Ordunun barınıp konakladığı yer; dünya.

pot

  • t. Irmakları geçmek için kullanılan sal.
  • Dikişin bir tarafında görülen kumaş kabarığı.

racih

  • Üstün olan. Kıymetli, faziletli ve itibarı fazla olan.
  • Fık: Beyyinatta, bürhan ve delilin tercihinde delili üstün, beyyinesi evlâ ve makbul olan taraf.

reb'

  • Ev, arazi. Barınılan, iskân olunan yer.

refi'-üd derecat / refi'-üd derecât

  • Derece ve itibarı yüksek olan.

risale-i harika ve camia / risale-i harika ve câmia

  • Harika ve pek çok özelliği üzerinde barındıran risale.

rızk

  • Allahü teâlânın takdir ettiği maddî ve mânevî nîmet, kısmet. Yiyecek, içecek, giyecek ve barınacak yer.

sabikun / sâbikûn

  • Asıl îtibâriyle peygamberler aleyhimüsselâm, onlara tâbi olmak bakımından Eshâb-ı kirâm, Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiîn, peygamberlere vâris olmak bakımından müctehidler, müfessirler (tefsir âlimleri), muhaddisler (hadîs âlimleri) ve tasavvuf büyükleri.

salah / salâh / صلاح

  • İyilik, bir şeyin iyi ve istenen şekilde bulunması, dindarlık, barış.
  • Düzgünlük, yolunda gitme. (Arapça)
  • Barış. (Arapça)
  • Dine bağlılık. (Arapça)

salah u selamet / salâh u selâmet

  • Barış ve selâmet.

seciyeten

  • Karakter itibariyle.

selam / selâm

  • Rahatlık, emniyet, barış, iyilik.

selm / سَلْمْ

  • Barış, sulh. İtaat. Tek kulplu kova.
  • Barış.
  • Barışma, itaat.
  • Barış.

seml

  • (c.: Esmâl) Sulh etmek, barışmak.
  • Göz çıkarmak.
  • Pâk edip temizleyip arıtmak.

şerait-i sulhiye / şerâit-i sulhiye

  • Barışı ve barış ortamını meydana getiren şartlar.

serd

  • Bârid, soğuk, bürudetli olan. (Farsça)
  • Sert, kaba, hoyrat. (Farsça)

silm

  • Barışma.
  • Barışmak, sulh, barışıklık.
  • İtaat. İslâm, müslim olmak.

sinnen

  • Yaş itibarıyla.

sireten / sîreten

  • İç yapısı, ahlâk ve sıfat itibarıyla.

sübrut

  • (Çoğulu: Sebâriyet) Az.
  • Otsuz ve susuz yer.
  • Fakir adam.

suffe

  • Peygamberimizin Mescidine bitişik olarak inşa edilen ve içinde bazı sahabelerin Peygamber Efendimizden Kur'ân ve Hadis ilimlerini öğrendiği ve barındığı yer.

sulh / صلح / صُلْحْ

  • Barış.
  • Barış.
  • Barış. Uyuşma.
  • Muharebeyi terk için anlaşma.
  • Rahatlık.
  • Barış.
  • Barış.
  • Rahatlık.
  • Uyuşma. Uzlaşma.
  • Barış. (Arapça)
  • Barış.

sulh ve müsalemet-i umumiye

  • Genel barış ve huzur.

sulh-amiz / sulh-âmiz

  • Ara bulucu, barıştırıcı. (Farsça)

sulh-name / sulh-nâme

  • Sulh, barış kâğıdı. (Farsça)

sulh-perver

  • Sulhçu. Dâimâ sulh ve sükun isteyen. Harp ve çarpışmak istemeyen. Barışsever. (Farsça)

sulh-u hudeybiye

  • Hudeybiye Barışı.

sulh-u umumi / sulh-u umumî

  • Genel barış, dünya barışı.

sulh-ü umumi / sulh-ü umumî

  • Genel barış, dünya barışı.

sulh-u umumiye

  • Herkesi içine alan barış, barış hâli.

sulhamiz / sulhâmîz / صلح آميز

  • Barışçıl. (Arapça - Farsça)

sulhen / صلحا

  • Sulh tarzında, barış yoluyla. Anlaşmak suretiyle.
  • Barış yoluyla. (Arapça)

sulhkarane / sulhkârâne

  • Barışık, barış içinde.
  • Barış edercesine.

sulhperver

  • Barışsever.

sulhperverlik

  • Barışseverlik.

sünnet-i hasene

  • İlk asırda (Resûlullah efendimiz ve O'nun arkadaşları olan Eshâb-ı kirâm zamânında) asılları îtibâriyle bulunan, sonraları daha da geliştirilen, minâre, mektep yapmak ve kitâb yazmak gibi, İslâm'ın izin verdiği, hattâ emrettiği güzel ve faydalı işler.

sureta / suretâ

  • Biçim, görünüş itibariyle.

sureten

  • Görünüş itibarıyle.
  • Suret itibariyle, suret olarak, görünüşte. Sanki.

tab'an

  • Yaratılıştan. Doğuştan. Huy ve tabiat itibariyle.

tabakatın musalahası / tabakatın musalâhası

  • Toplumsal sınıfların barışı, barış içinde olması.

taglif-i süyuf

  • Kılıçları kılıfa koyma.
  • Mc: Sulh yapma, barışma.

tahaffuz

  • Korumak, sakınmak. Kendini muhafaza etmek.
  • Barınmak.

takdim

  • (Kıdem. den) Arzetmek. Sunmak.
  • Küçük bir kimseyi yaş, amel, mevki ve takva itibariyle büyük bir kimse ile tanıştırmak.
  • Öne geçirmek, bir şeyi başka bir şeyden önde tutmak.
  • Bir büyüğün önüne geçip bir şey vermek.

takdiri / takdirî

  • Kaderden olan. Takdir-i İlâhîye ait ve müteallik olan.
  • İtibarî.
  • Farazî.
  • Gr: Yazılı olmayıp var bilinen mâna veya kelime.

tatar

  • (Tetar) (Arapçada: Teter) Bu isim, asıl itibariyle Moğol milletlerinden bir kavmin adıdır. Bu kavmin efrâdı, Cengiz Han askerlerinin pişdarları hükmünde olduğundan eski zamanlarda Moğollar mânasında kullanılmıştır.Arap ve Fars tarihlerinde de yukardaki mânada kullanılmıştır. Sonra bu isim bü

te'lif / te'lîf

  • Barıştırmak. Husumeti defetmek. Ülfet ve imtizac ettirmek.
  • Çeşitli şeyleri birleştirip karıştırmak.
  • Eser yazmak.
  • Noksan bir adedi bine çıkarmak.
  • "Ülfet"den.
  • Uzlaştırma, barıştırma.
  • Kitap, eser yazma.

te'lif-i beyn

  • Ara bulma, barıştırma, uzlaştırma.

tebadür

  • Ani olarak zihne girmek.
  • Hâdis olmak.
  • Barışmak.
  • Öğretmek.
  • Diğerini geçmek için sür'atlenmek, hızlanmak.

tebrih

  • (Çoğulu: Tebârih) İncitmek. Eza vermek.

tebuk gazvesi

  • Hicretin dokuzuncu senesinde vuku bulmuştur. Şam'da bulunan Rumlar tarafından o civarın halkı, müslümanlara karşı ayaklandırıldığı Peygamberimiz tarafından duyulduğunda, onlara karşı asker hazırlayarak Tebuk'e gitmiş ve oranın ileri gelenleri Peygamberimize gelerek barışa çalışmışlardır. Tebuk'te on

teellüf

  • Alışma. Hoş geçinme.
  • Barışma.
  • Huylanma.
  • Birikme.

terbiyeten

  • Eğitim, yetişme itibariyle.

terfi-i makam

  • Makam itibariyle terfi etme, yükselme.

tersi'

  • Oymacılık.
  • Mücevherler takarak süslemek.
  • Edb: Bir beyti teşkil eden mısralar ile bir fıkrayı terkib eden cümlelerdeki lâfızları vezin ve kafiye itibari ile birbirine uygun olarak tertib etmektir. Külfetli ve gayr-ı tabii bir usuldür. Meselâ: Merhum Namık Kemâlin:Ecza-i beşer

terzil

  • Rezil etme. İtibarını kırma.

tesalüm

  • Sulh edişmek, barışmak.

tevadu'

  • (İki taraf düşmanlıktan vazgeçip) barışma.

tevrat

  • Hz. Musâ Aleyhisselâm'a nâzil olan kitab-ı mukaddesin nâm-ı celili. (Hakiki Tevrat, Kur'an-ı Kerim ile barışıktır. Şimdiki ise, çok yerleri değiştirilmiş, tahrif edilmiştir. Bu kitabın aslından az bir şey kalmıştır. Aklı başında ve İslâmiyeti, Kur'an-ı Kerim'i tetkik eden Yahudiler de hidayeti seçmi

umur-u itibariye / umur-u itibâriye

  • İtibârî işler; öyle sayılan işler.

usuli / usulî

  • Asıllara, köklere ait; bir kimsenin soy ağacı itibariyle anne baba tarafından geriye doğru silsilesi, ataları, dedeleri.

vahid-i i'tibari / vâhid-i i'tibarî

  • Hakikatta olmayıp varlığı farazî olarak kabul edilen bir şey. Varlığına itibar edilen şey. (Ağırlık için kilo, uzunluk için metre bir vâhid-i itibarîdir.)

vakt-i hazar

  • Barış zamanı.

vatan-ı asli / vatan-ı aslî

  • Bir insanın doğup büyüdüğü veya içinde barınmak kasdedip, başka yere gitmek istemediği yerdir. Yalnız en az 15 gün kalmak istediği yer de kendisi için vatan-ı ikamettir.
  • Cennet.

vaz'an

  • Vaz' ile, vaziyeti, durumu itibariyle, yerleştirmek suretiyle.
  • Asıl lügat mânası cihetinden.

vifak

  • Dostça bir fikir üzerinde birleşmek. Samimi anlaşmak.
  • Barış.
  • Uygunluk.

zahiren

  • Dış görünüş itibariyle. Görünüşte.

zaviye / zâviye

  • Eskiden büyük kervanların geçtiği ıssız yollarda veya köy ve kasabalarda; dînî ilimlerin, İslâm ahlâkının ve fen ilimlerinin öğretilmesi, yolcuların barınması maksadıyla kurulan yer; küçük tekke.
  • Tasavvufta bulunan kimselerin, ibâdet için çekildiği tenhâ yer.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın