LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te baha ifadesini içeren 311 kelime bulundu...

a'zar

  • (Tekili: Özr) Özürler, mâniler, bahaneler, engeller.

ahmes

  • Kuvvetli, yiğit. Kahraman, cesur, şecaatli, bahadır.

ahves

  • Cesur, kahraman, yiğit, şecaatli, bahadır.

aktar

  • (Tekili: Kutr) Kuturlar. Çaplar. Dâirenin merkezinden geçen doğru hatlar.
  • Her taraf.
  • Güzel kokulu yağlar vesaire satan adam. Güzel kokular tâciri.
  • Ecza, ilâç satan adam.
  • Mahalle aralarında bazı baharatla iğne, iplik vesaire satan satıcı.
  • Baharatçı.

alb

  • Yiğit, kahraman, bahadır, cesur gibi manalara gelen bir sıfattır.

alude-gan / alude-gân

  • (Tekili: Alude) Suçlular, kabahatliler. Bulaşıklar, bulaşmışlar. (Farsça)

asar

  • Vazifeler.
  • Yükler.
  • Cürümler. Kabahatler.

attar / عطار

  • Attar, baharatçı. (Arapça)

ayet / âyet

  • Eser.
  • Kimsenin inkâr edemiyeceği açık delil. Nişân. Alâmet. İşaret.
  • Menzil, mekân.
  • Kur'ân-ı Kerim'deki her bir cümle. Mânen uyanmağa, intibâha sebeb olan hâdise. (Kur'ân-ı Kerim'de 6666 âyet vardır.)

azab

  • Dünyada işlenen suç ve kabahate karşılık olarak âhirette çekilecek ceza.
  • Eziyet. Büyük sıkıntı. Şiddetli elem.

bad-ı hazan / bâd-ı hazân

  • Sonbahar rüzgârı.

bad-ı saba / bâd-ı sabâ

  • Baharda esen hafif ve hoş rüzgar, seher yeli.

badire

  • Birdenbire meydana gelen hâl. Felâket. Musibet.
  • Kabahat.
  • Birden, zahmetsizce söylenen söz.
  • Kılıcın, namlunun veya her çeşit nebatın ucu.
  • Zor geçit.

bahadıri / bahadırî

  • Yiğitlik, bahadırlık, kahramanlık. (Farsça)

bahaim

  • (Bak: Bahayim)

bahane / bahâne / بهانه

  • Bahane. (Farsça)
  • Sebep. (Farsça)

bahane-cu / bahane-cû

  • Bahane arayan, fırsat kollayan. (Farsça)

bahanecu / bahânecû / بهانه جو

  • Bahaneci. (Farsça)

bahar / bahâr / بهار

  • Kış ile yaz arasındaki mevsim. İlk bahar. Rebi'. (Farsça)
  • İlkbahar. (Farsça)
  • Bahar. (Farsça)
  • Baharat. (Farsça)

bahar haşri

  • Bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi.

bahar-ı alem / bahâr-ı âlem

  • Âlemin baharı, bahar mevsimi.

bahar-ı hayat

  • Hayatın baharı olan gençlik çağı.

bahar-ı ömr

  • Ömrün baharı, gençlik.

bahari / baharî / bahârî / بهاری

  • İlkbahara âit. İlkbaharla ilgili.
  • İlkbahar ile ilgili. (Farsça)

baharistan

  • İlkbaharın hüküm sürdüğü zaman. (Farsça)
  • Yeşil ve çiçekli yer. (Farsça)
  • Molla Câmi'nin eseri. (Farsça)

bahariyye

  • Edb: Birini övmek için yazılan ve bahar tasviriyle başlayan kaside.
  • Tar : Yeniçeri ağasından itibaren padişah tarafından Yeniçeri kâtibiyle ocak ağalarına verilen baharlık.

batalet

  • Avarelik. İşsizlik.
  • Boş şeyler söylemek.
  • Bahadırlık. Cesurluk. Cesâret.

beha

  • (Bak: Bahâ)

behamin

  • Bahar mevsimi. (Farsça)

behbehi / behbehî

  • Etli ve gövdeli, kişi. Bahadır, yiğit, kahraman.

berg-riz

  • Yaprak döken. Sonbahar, güz. (Farsça)

beşaat

  • Kabahat, suç.
  • Yiyecek ve içeceklerdeki acılık.

besalet

  • Yiğitlik. Bahadırlık. Yürek sağlamlığı.
  • Yiğitlik, bahadırlık, sağlam yüreklilik.

betal

  • Bahâdır, yiğit, kahraman.

beze

  • Kabahat, suç, hata. Günah. (Farsça)

bi-baha / bî-baha

  • Bahasız, Çok değerli.

bühme

  • (Çoğulu: Bühüm) Cemaat, topluluk.
  • Leşker.
  • Bahâdır, kahraman.

butule

  • Çok kahraman ve bahadır olmak.

came-i idi / came-i îdî

  • Bahar çiçekleri. Kırmızı renkli elbise.
  • Bayram elbisesi.

came-i nevruzi / came-i nevruzî

  • Rengârenk elbise.
  • Bahar geldiğinde açan çeşitli çiçekler.

carim

  • Cürüm ve kabahat sahibi. Suçlu.
  • Ailesinin maişetini kazanan.
  • Kesen.
  • Hurma toplayan.

celadet

  • Yiğitlik. Bahadırlık. Kuvvet ve şiddetlilik. Muhkemlik. Salâbet, metânet.

celid

  • Fazla celâdetli, bahadır.
  • Rutûbetli, kırağı, çiğ.
  • Buz.

çem

  • Naz ve eda ile salınarak yürüme. (Farsça)
  • Ziynetli, süslü, düzgün. (Farsça)
  • Cürüm, kabahat, suç. (Farsça)
  • Taam, yemek. (Farsça)
  • Mâna. (Farsça)
  • Kazanılmış, toplanılmış. (Farsça)

cemre

  • (Çoğulu: Cimâr) Şiddetli karanlık.
  • Ateşli kömür parçası, kor.
  • İlkbaharda suya, yere, havaya düştüğü söylenen sıcaklık.
  • Hacıların Mina Vâdisinde şeytan taşlamaları.

cemreviyye

  • Divân şairleri tarafından bayramlar, baharlar gibi cemre sebebiyle, muasır olan büyük makamlı ve rütbeli kişiler için yazılan şiirler.

ceraim

  • (Tekili: Cerime) Cerimler, suçlar, kabahatlar, cinayetler.

ceraim-i müştereke

  • Müşterek işlenen suçlar. Ortak kabahatlar.

cerim

  • Kabahatli, câni, suç işlemiş.
  • (Çoğulu: Cirâm) Kuru hurma.
  • Hurma çekirdeği.

cerire

  • Kabahat, suç.

cihet

  • (Çoğulu: Cihât) Yan, yön, taraf.
  • Sebeb, mucib.
  • Vesile, bahane.
  • Evkafça olan vazife, maaş.
  • Yer, mahâl, semt.

cir'et

  • (Cer'et- Cür'et) Bahadırlık, kahramanlık, şecaat.
  • İkdâm etmek.

çire

  • Mâhir, maharetli, becerikli. (Farsça)
  • Bahadır, kahraman, yiğit, cesur. (Farsça)

çiregi / çiregî

  • Bahadırlık, kahramanlık, yiğitlik. (Farsça)
  • Ustalık. Mâhirlik. (Farsça)

cünha

  • Suç, kabahat. Te'dib cezâsına müstahak olanın suçu.

cürm

  • (Cürüm) Kabahat, kusur. Hatâ. İsyan. Günah. Kanun hilâfına hareket.
  • Suç, günah, kabahat.

cürm-nak

  • Suçlu, kabahatli. (Farsça)

cüsale

  • Sonbaharda dökülen yapraklar.

dahamis

  • Bahadır, kahraman.
  • Karayağız, iri yapılı adam.

daiye / dâiye

  • İnsanı bir şeye candan bağlamağa sürükleyen iç duygusu.
  • Mücib ve sebep.
  • Bâis olan husus, vakit ve zamanın bir hâleti.
  • Arzu, hırs.
  • Dava.
  • Bahane.

delehmes

  • Arslan.
  • Bahâdır, kahraman.
  • Çeri.
  • Kuvvetli kişi.
  • Çok karanlık olan gece.

dels

  • Karanlık, zulmet.
  • Bir şeyi saklamak, gizlemek.
  • Sonbaharda yapraklanan bir ot çeşiti.

derece-i kabahat

  • Kusur ve kabahat derecesi.

dihlas

  • Arslan.
  • Yavuz, bahâdır, kahraman, çeri kimse.

dilir

  • (Çoğulu: Dilirân ) Bahadır, cesur, cesaretli, yiğit, yürekli.

diliran / dilirân

  • (Tekili: Dilir) Bahadırlar, cesurlar, cesaretliler, yiğitler, yürekliler.

dilirane / dilirâne

  • Mertçesine, yiğitçesine, bahadırcasına. (Farsça)

düma'

  • Hastalık veya ihtiyarlık sebebiyle gözden akan yaş.
  • Bahar günlerinde üzüm çubuğundan akan su.

dünyevi haşir / dünyevî haşir

  • Büyük haşre örnek olarak bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi.

e'zar

  • Özürler. Kusurlar. Bahaneler.

ebazir

  • (Tekili: Ebzâr) Yemeklere katılan baharatlar, kurumuş kekikler.

eben

  • Töhmetli, kabahatli kişi.
  • Adâvet, düşmanlık.

ebr-i bahar

  • Bahar bulutu.

ebzar

  • (Tekili: Bezr) Yemeklere konulan baharat.

efaviye

  • Yemeklere konulan kokulu baharat.

efvah

  • Menfezler, ağızlar, delikler.
  • Mc: Yemeğe lezzet için konan baharat.

efzar

  • Ayakkabı, kundura. (Farsça)
  • Gemi yelkeni. (Farsça)
  • Yemeklere koku ve tad vermesi için konulan baharat. (Farsça)
  • San'atkârların kullandıkları san'at âletleri. (Farsça)

elyes

  • Bahadır, yiğit.

epürnak

  • Delikanlı, genç yiğit, bahadır. (Farsça)

erva'

  • Çok güzel olan genç.
  • Son derece yiğit, cesur ve bahadır adam.
  • Korkmak.

erz

  • Kıymet, baha, değer. Kadir ve itibar. (Farsça)

esbab-ı muhaffife

  • (Esbâb-ı mazeret) Yapılan bir cürmün ve kabahatın cezasını hafifletici sebebler.

eshar-ı bahar

  • Bahar sabahları.

esim

  • (İsm. den) Günahkâr, günah işlemiş, kabahatlı, cürümlü, suçlu, yalancı kişi.

esum

  • Çok yalancı, iftiracı, kabahatli ve günahkâr olan adam.

evvel-bahar

  • Nevbahar. İlkbahar.

evvel-i bahar

  • Baharın başlangıcı.

evvelbahar / اول بهار

  • İlkbahar. (Arapça - Farsça)

eyhem

  • Sağır.
  • Bahadır.

eyyam-ı bahar

  • Bahar günleri.

ezhar-ı nev-bahar / ezhar-ı nev-bahâr

  • Bahar çiçekleri.

ezhar-ı rebii / ezhar-ı rebiî

  • Bahar çiçekleri.

ezmar / ezmâr

  • (Tekili: Zimr) Kahramanlar, yiğitler, bahadırlar.

fasl-ı bahar / fasl-ı bahâr / فَصْلِ بَهَارْ

  • Bahar mevsimi.
  • İlkbahar.
  • Bahar mevsimi.

fasl-ı gül

  • Gül mevsimi, ilkbahar.

fasl-ı hazan / fasl-ı hazân

  • Sonbahar, güz.

fasl-ı nev bahar

  • İlkbahar mevsimi.

fecr

  • Sabaha karşı, güneş doğmadan önce, ufkun gün doğusu tarafında görünen aydınlık, tan yerinin ağarması.
  • Fecir; sabaha karşı güneş doğmadan önce, ufkun aydınlığı, tan yerinin ağarması.

fecr-i sadık / fecr-i sâdık

  • Sabaha karşı şark ufkunda yayılmaya başlayan beyaz bir aydınlık. Bunun mukabili birinci fecirdir ki, bir aydınlıktan sonra tekrar aydınlık gider. Bu birinci aydınlığa fecr-i kâzib denir. Sabah namazının vakti, fecr-i sâdıkta başlar.

ferverdin / ferverdîn / فروردین

  • İran takvimine göre baharın ilk ayı. (Farsça)

fi / fî

  • (Çoğulu: Fîat) Baha, fiat, kıymet.

fiat

  • (Tekili: Fî) Kıymetler, değerler, bahalar.

fityan

  • (Tekili: Fetâ) Delikanlılar, yiğitler, bahadırlar, gençler, mertler.

fusul-ü erbaa

  • Dört fasıl olan, ilkbahar, yaz, sonbahar, kış mevsimleri.

gaffar / gaffâr

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Günah, kusur ve kabahatları çok bağışlayan.

gazel

  • Tek kişinin özel bir ahenkle okuduğu manzume. (Aşk ve nefis gibi hislere ait olup, anlamı dine aykırı olursa ve kadın sesi ile câiz değildir.)
  • Edb: Klâsik şark şiirlerinin en çok kullanılan ve (5-15) beyitlik şekil.
  • Sonbaharda ağaç üzerinde kuruyan yapraklar.
  • Ceylân.<

gerden

  • Dönen. Dönücü. (Farsça)
  • Boyun. (Farsça)
  • Şeci'. Bahadır. Pehlivan. (Farsça)

gev

  • (Çoğulu: Gevân) Yiğit, bahadır, kahraman. (Farsça)

günah / گناه

  • Suç, kabahat. (Farsça)
  • Dinî suç. (Farsça)

gürd

  • Cesur, kahraman, yiğit, bahadır. (Farsça)

güz

  • Sonbahar.
  • Sonbahar.
  • Sonbahar.

güz mevsimi

  • Sonbahar.

habil / habîl

  • Yiğit, bahadır, genç, delikanlı.
  • Tuzak, ağ.

halbes

  • (Çoğulu: Halâbis) Bahadır, kahraman. Bir şeye sımsıkı bağlanıp ayrılmayan kişi.

halis

  • Bahadır ve haris kimse.

hamaset

  • Yaradılıştan olan cesâret. Bahadırlık. Cesurluk. Kahramanlık. Yiğitlik.

harif

  • Güz mevsimi, sonbahar.
  • Meyve toplama zamanı.

harife

  • (Çoğulu: Harâif) Ev için sonbahar hazırlığı.

harifi / harifî

  • Sonbaharla alâkalı.

haşr-i bahar

  • Bahar mevsiminde bitkilerden hayvanlara kadar bütün bedenlerin inşa edilmesi ve diriltilmesi.

haşr-i bahari / haşr-i baharî

  • Bahardaki diriliş, bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi.

haşr-i nebati / haşr-i nebatî

  • Bitkilerin öldükten sonra her baharda yeniden yaratılması.

hata-puş

  • Kabahatleri örtbas eden, suçları örten, hataları göstermeyen. (Farsça)

hatabahş

  • Kabahatleri affeden, kusurları bağışlayan. (Farsça)

hatia / hatîa / خطيئه

  • Kabahat. (Arapça)

hatie / hatîe

  • Hatâ. Günah. Kabahat. Suç.

havvat

  • Bahadır, çeri, kahraman, öncü.

hazan / hazân / خزان

  • Güz. Sonbahar.
  • Solgun.
  • Güz, sonbahar.
  • Sonbahar, güz.
  • Güz, sonbahar. (Farsça)

hazani / hazanî

  • Sonbahar ile alâkalı, güz mevsimine ait. (Farsça)

hazanistan

  • Sonbahar görmüş, sararıp solmuş yer. (Farsça)

hazannüma

  • Sonbahar görünüşlü. (Farsça)
  • Mc: Hüzün ve keder verici. (Farsça)

hazanreside

  • Sonbahara erişmiş, solup sararmış. (Farsça)

hengam-ı bahar / hengâm-ı bahar

  • Bahar mevsimi.

heyzam

  • Bahâdır, kahraman.

hıbb

  • Bahadırlık, kahramanlık.
  • Gammazlık.

hicac

  • Hüccet, delil, senet göstererek muaraza ve mübahase eylemek.
  • Tıb: Göz çukuru ve kaş kemiği.

hıkmık etmek

  • Bir işten veyahut bir suale cevap vermekten kaçınmak için esassız bahaneler ileri sürmeye çalışmak. Tereddütlü davranmak. (Türkçe)

hısase

  • Kabahat.
  • Alçaklık, denâet.

hiyab

  • (Hiyâbet) Kabahat, suç, günah.
  • Kötü bir durumun başlangıcı.
  • Yokluk.

hunbaha

  • Kan bahası, diyet. (Farsça)

i'tilal

  • (İllet. den) Hasta olma.
  • Hastalanma.
  • Bahane etme.
  • Her şeyden vazgeçip tek bir şeyle meşgul olma.

i'tiraf

  • (İtiraf) Kabahatini saklamamak. Suçunu söylemeği kabul etmek. Gizleyip söylemek istemediği şeyi açıklamak.

icram

  • Kabahat yapma, cürüm işleme.

ictiram

  • Kabahat yapma, cürüm işleme.

inkılab-ı sayfi / inkılâb-ı sayfî

  • İlkbaharın bitip, yaz mevsiminin balayışı. Gün dönümü. (21 hazirana rastlar.)

inkılab-ı şitevi / inkılâb-ı şitevî

  • Sonbaharın bitip, kış mevsiminin başlayışı. (Aralık ayının 21'ine rastlar.)

intaf

  • Kabahat yükleme.

intizah

  • Suç ve kabahattan sıyrılma. Temize çıkma.
  • Def-i hâcet yaptıktan sonra temizlenme. Tahâretlenme.

irtiba'

  • Bahar mevsiminde güzel bir yerde oturma.

isam

  • (İsm. den) Ceza. Bir kabahat veya suçun gerektirdiği netice, karşılık.

istenbe

  • Cesur, yiğit, bahadır, kahraman. (Farsça)
  • Çirkin. (Farsça)
  • Kâbus. (Farsça)

istiare-i musarraha

  • (Açık istiare) Teşbihin iki temel unsurundan yalnız kendisine benzetilen ile yapılan istiare.Meselâ: Büyük âlimlere; ayaklı kütüphane veya yaşlı kimselere hayatının son baharında denilmesi gibi.

istibaha

  • (Bak: İSTİBAHAT)

istimare

  • ing. Gümrük'e ticarî mallara değer takdiri.
  • Baha biçme.

itham

  • Kabahatli görmek. Suç isnad etmek. Töhmetlendirmek. Kabahatli görünmek. Töhmetli olmak.

itiraf

  • Kabahatını saklamamak, suçunu söylemeyi kabul etmek, açıklamak.

ıznan

  • Bir kimseyi kabahatlı çıkarma.

kabahat / kabahât

  • (Tekili: Kabahat) Kusurlar, kabahatler. Suçlar, çirkin hareketler.

kabaih / kabâih / قبائح

  • (Tekili: Kabayih) (Kabiha) Kabahatlar. Çirkin işler, kabih haller.
  • Kabahatlar.
  • Suçlular, kabahatliler. (Arapça)

kahraman

  • (Çoğulu: Kahramanan) Yiğit, cesur, bahadır. (Farsça)
  • Fars mitolojisinde Rüstem'in yendiği kişi. (Farsça)
  • İş buyuran, hüküm sâhibi. (Farsça)

karnabit

  • Karnıbahar.

kemal

  • Kâmillik, olgunluk. Olgunlaşma. Erginlik. Bütün güzel sıfatlarla muttasıf olmak. Fazilet.
  • Değer, baha.
  • Fazlalık.
  • Sıdk ile yapılan güzel iş.
  • Olgunluk, olma.
  • Eksiksizlik, tamlık.
  • Değer, baha.
  • Bilgi, fazilet.

kemi / kemî

  • (Çoğulu: Kümât) Yiğit, kahraman, bahadır. Savaşçı, cengâver.

kemiyy

  • Bahadır kişi.
  • Kahraman, şucâ.

kerih

  • İğrenç, tiksindirici.
  • Muharebe ve cenkte olan şiddet.
  • Pis, çirkin, fena şey.
  • Nefse kerahetlik vercek kabahat.

kınnare

  • Mezbaha.

kıymet

  • Değer, baha, semen, bedel.

koç yiğit

  • Güçlü kuvvetli, bahadır, gözünü budaktan sakınmaz, cengâver.

köhnebahar

  • Sonbahar.

kubh

  • Günah ve çirkin hareket. Kabahat. Suç.
  • Fık: Aklen ve şer'an müstehcen olup dünyada zemme, âhirette azaba ve itaba mahal olan şey.

kudahis

  • Bahâdır, kahraman, şucâ.

kuhciğer

  • Dağ yürekli, kahraman, bahâdır, yiğit. (Farsça)

kusur / kusûr

  • Eksiklik, pürüz, özür, kabahat.

leys

  • Adem. Yokluk. Gayr-ı mevcud. (Bunun aslı "lâyese" idi. Yâ'yı tahfif için "leyse" oldu.) Hükemâlar arasında "eys" vücud, "leys" adem mânâsında kullanılmıştır.
  • Gaflet.
  • Bahâdırlık, kahramanlık.
  • Yük çekici olmak.

ma'maa

  • (Çoğulu: Meâmi) Acele etmek.
  • Ateşten çıkan ses.
  • Bahâdırların cenk içindeki haykırmaları.

ma'ret

  • Kabahat, suç, ayıp, günah.

ma'sumiyet

  • Ma'sumluk, kabahatsizlik, suçsuzluk.

ma'zeret

  • Elde olmadan suç, kabahat işleme.
  • Mücbir sebeblerini söyleyerek yardım dileme. Özür dileme.

magmuz

  • Kabâhatli, suçlu.

makabih

  • (Tekili: Makbaha) Çirkin ve yakışıksız davranışlar.

makdem-i behar / makdem-i behâr

  • Baharın gelmesi.

mazeret / mâzeret

  • Özür, bahane.

me'sem

  • (Me'seme) Günah. Kabahat, suç.

menahir

  • (Tekili: Menhar) Hayvan kesilecek yerler. Hayvan boğazlıyacak yerler. Mezbahaneler.

menhar

  • (Çoğulu: Menâhir) Hayvan kesilecek yer. Hayvan boğazlanan yer. Mezbaha.

merabi'

  • (Tekili: Mürabba) Mürabbalar, kareler.
  • (Merba) İlkbaharda oturulan evler.

meşain

  • (Tekili: Şeyn) Kabahatler, ayıp ve lekeler.

meslah / مسلخ

  • Mezbaha. Davar kesilen yer.
  • Mezbaha. (Arapça)

mevasim-i erbaa

  • Dört mevsim. Rebi' (İlkbahar), Sayf (Yaz), Harif (Sonbahar), Şitâ (Kış).

mevcudat-ı bahariye / mevcudât-ı bahariye

  • Bahar mevsimindeki renk renk, çeşit çeşit varlıklar.
  • Bahar mevsiminde ortaya çıkan varlıklar.

mevsim-i bahar

  • Bahar mevsimi.

mevsim-i harif

  • Sonbahar, güz devresi.

mevsume

  • Tamamen baştan aşağı süslü zırh.
  • Bahar yağmuru ile ıslanmış toprak.

meydan dayağı

  • Eskiden askeri mekteblerle kışlalarda tatbik edilen cezalardan biridir. Meydanda tatbik edildiği için bu adı almıştır. Arkadaşını yaralamak, hoca ve zâbitine hakarette bulunmak gibi büyük kabahatlerden dolayı verilen bu dayak cezası, saf saf dizilen bütün talebelerin; asker ise kışladaki askerlerin

mezabih

  • Mezbahalar. Hayvan kesilen yerler.

midre

  • Bahadır, kahraman.

mıgşa

  • Bahadır, kahraman.

mihrab

  • Camide imamın namaz kılarken cemaatin önünde durduğu yer.
  • Şiddetli harbeden cengâver. Bahadır.
  • Evin şerefli yüksek yeri, çardak.
  • Meclisin sadrı ve ekrem mevzii.
  • Mc: Harb âleti.
  • Orman.
  • Melikin hususi makamı.
  • Mc: Şeytan ve hevâ ile muhare

mihrgan

  • Sonbahar. Güz mevsimi. (Farsça)
  • Eski İranlıların iki büyük bayramlarından birinin adı. (Farsça)

mısbah

  • Kandil. Çıra. Meş'ale. Lâmba. (Aya, güneşe, yıldızlara ve mecâzen de Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) bu isim verilmiştir.)Sabah ve sabahat maddesinden ism-i âlettir ki; sabah gibi lâtif ve kuvvetli aydınlık veren lâmba demektir.

mu'terif

  • İtiraf eden. Kendi noksan ve kabahatlerini kabul edip anlatan ve söyleyen.

muallil

  • Ta'lil eden. Sonradan bir sebeb ve bahane ileri süren.
  • Eyyam-ı acuzdan bir gün.

mücrim

  • Cürüm ve kabahat işlemiş olan. Suçlu.

müftereyat

  • Başkasının üzerine atılan suçlar, kabahatler. İftiralar.

mühacene

  • Kabahat, noksanlık, nâkıslık.
  • Asılsızlık.
  • Ayıplı söz söylemek.
  • İlmi zâyi olmak.

mukırr

  • (Karâr. dan) Doğruyu ve gerçek olanı söyliyen. Kabahat veya ayıbını gizlemeden söyliyen.
  • Fık: Birinin, kendisinde hakkı olduğunu haber veren kimse.

münevver

  • (Nur. dan) Mc: Kur'anî ve imanî eser okumakla ve ibadet ve taatla nurlanmış. Nurlandırılmış, ışıklı.
  • Uyanık. İntibaha gelmiş. Akıllı âlim. İmanî ve İslâmî tahsil ve terbiye görmüş.
  • Parlatılmış.

münib

  • Hakk'a yönelen, günahları terk ile hakka dönen. Pişman olup dönen.
  • Kâinattan yüzünü çevirip Bâki-yi Hakiki'ye yönelen.
  • Güzel yağan faydalı yağmur.
  • Bereketli ve verimli bahar.

münker

  • Allah'ın (C.C.) râzı olmadığı şey.
  • İnkâr edilmiş olan.
  • Şeriatın kabâhat ve haram diye bildirdiği şey. Makbul ve müstehab olmayıp, günah ve kabahat olan.
  • Mezardaki suâl meleklerinden birisinin ismi. Diğerinin ise "Nekir" dir.

mürabaha

  • (Bak: Murabaha)

mürteba'

  • Bahar günlerinde ikâmet edecek yer. Yazlık. Sayfiye yeri.

müşagabe

  • Birbirine şer ve fenalık etmek. Aldatmak.
  • Fls: Mübahase ve münakaşayı bir gaye sayanların yolu, usulü. (Didimcilik, eristik)

müsamaha / müsâmaha

  • Hoş görü, başkasının kabahatini görmeme.
  • Terk edilmesi gerekmeyen şeyleri başkasına faydalı olmak için terk etmek.

müteallil

  • Bahane ve özür ile vakit geçiren.

müttehem

  • (Müttehim) (Vehm. den) Kendinden şüphe olunan, ittiham olunan şey. Töhmetli. Maznun. Zan ile kendine kabahat isnad edilen.

müttehim

  • Birisine zan ile kabahat isnad eden.

na'ye

  • Birisinin öldüğünü bildiren söz.
  • Bir adamın zünub ve kabahatini izhar ve işaa eden söz.

nakise

  • Kusur, ayıb, eksiklik, kabahat, noksanlık.
  • Gıybet.

nakş-bendi / nakş-bendî

  • Kalbde zikir yoluyla, tefekkür ile İlâhî sevgiyi, uyanıklığı nakşa çalışan mânâsiyle, Şeyh Bahâüddin Nakş-bendî nâmındaki azîm bir velinin kurduğu ve en ziyade hafî zikre dayanan tarikata mensub olan. (Silsile-i Nakşî'nin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbanî (R.A.) Mektubat'ında demiş ki: "Ha (Farsça)

nebahet

  • (Nebahat) şeref, şan, onur, itibar.
  • şan, şeref ve itibar sâhibi.

nebati haşir / nebatî haşir

  • Bitkilerin öldükten sonra bahar mevsiminde yeniden diriltilmeleri.

necid

  • Kahraman, bahadır.
  • Arabistan'da bir memleket ismi.
  • Münbit yer. Fitne ve nifak yeri olan memleket.
  • Arslan.

nehaket

  • Bahadırlık, kahramanlık, şecaat.
  • Keskinlik.

nehik

  • Bahâdır, kahraman.
  • Arslan.
  • Keskin kılıç.
  • İyi huylu kimse.

nesim-i nevbahar / nesim-i nevbahâr

  • İlkbahar rüzgârı, tan yeli.

nevbahar / نوبهار

  • İlkbahar. (Farsça)
  • İlkbahar. (Farsça)

nevbahar-ı ömr

  • Ömrün ilkbaharı.

nevbahari / nevbaharî

  • İlkbaharla ilgili. (Farsça)

nevruz / nevrûz / نَوْرُوزْ

  • Yeni gün. İlkbahar. Baharın ilk günü sayılan ve güneşin Hamel (Kuzu) burcuna girdiği 22 Marta rastlayan gün. Bu tarihte gece ve gündüz müsâvi olur. İranlıların yılbaşısıdır. (Farsça)
  • İlkbaharın başlangıcı.
  • Bahar başlangıcı.
  • Baharın ilk günü.

nevruz-u sultani / nevrûz-u sultânî

  • Sultan nevruzu; Osmanlı Devletinde bizzat sarayın organize edip sultanın da katıldığı ve coşkuyla kutlanan bahar bayramı; 21 Mart.

özr / عذر

  • Özür. (Arapça)
  • Bahane. (Arapça)
  • Engel. (Arapça)

özür

  • Geçerli bahane, kusur, eksiklik.
  • Bir kusurun afvı için gösterilen sebep.
  • Bahane, sebep.
  • Mâni, engel. Kusur, nakise, sakatlık.
  • Fevz. Zafer.
  • Bir adamın kusur ve kabahatinin çok olması.
  • Fık: Abdesti bozucu ve devamlı olan şey.

payiz

  • Güz, sonbahar. (Farsça)
  • Yaşlılık, ihtiyarlık. (Farsça)
  • Eski, köhne, yıpranmış. (Farsça)

pür-hazan / pür-hazân

  • Sonbahara uğramış, solup sararmış. (Farsça)

rebi' / rebî' / ربيع

  • Bahar. (Arapça)

rebi-i evvel

  • İlkbahar. Çiçeklerin açıp otların bittiği mevsim.

rebi-i sani / rebi-i sâni

  • Sonbahar.

rebii / rebiî

  • Bahara ait, baharla ilgili.

rebis

  • Bahadır, kahraman.
  • Meşakkat.

rehan

  • Bahadırlık, kahramanlık.
  • Denemek, tecrübe etmek.
  • At yarıştırmak, müsabaka.

revnak-ı bahar

  • Baharın güzellik ve tazeliği.

riba

  • Bahar evleri, çadırlar. Arazi.
  • Yaz yağmurları.

rü'yet-i taksir / rü'yet-i taksîr

  • Kendini günâhkâr ve kabahatli, kusurlu görmek, kendini suçlamak.

sabsaba

  • Dövmek.
  • Ateş etmek.
  • Kahramanlık göstermek, bahadırlık etmek.
  • Çok inceltmek.

sahife-i hayatiye-i bahariye

  • Baharın hayat sayfası.

şahşah

  • Sözü doğru olan, yalan söylemeyen.
  • Gayretli, bahadır kimse.

salhane / salhâne

  • Mezbaha.

sameyan

  • Sıçramak.
  • Kalkmak.
  • Yürekli, cesaretli, kahraman, bahadır kişi.

sanadid

  • Bahadır ve şeci' olanlar. Kahramanlar. İleri gelenler, reisler, padişahlar.

sebahat

  • (Bak: Sibâhat)

sebbah

  • (Sibahat. dan) Suda yüzen, yüzücü.
  • Yüzgeç.

sebeb

  • Vâsıta. Âlet.
  • Alâka.
  • Bahane.
  • Edb: Harekeli bir harf ile sâkin bir harften veya iki harekeli harften meydana gelen parça.

şebit

  • Bahadır, kahraman, yiğit.

şeca'at / şecâ'at

  • Yiğitlik, bahadırlık, cesâret, kahramanlık.

şehamet

  • Akıl ve zekâ ile beraber olan yiğitlik. Kahramanlık. Cür'et. Bahadırlık.
  • Tez anlayışlı olmak.

selfa'

  • Bahadır. Kahraman ve cesâretli kimse.
  • Yüzsüz, utanmaz, hayâsız, kötü kadın.
  • Kuvvetli deve.

selh-hane

  • Hayvan kesilip yüzülen yer. Mezbâha. (Bu kelime galat olarak, "salhâne" şeklinde kullanılır.) (Farsça)

selhane / selhâne

  • Eti yenen büyük ve küçük baş hayvanların kesilip yüzüldüğü yer, mezbaha.

selhhane / selhhâne / سلخ خانه

  • Hayvan kesimi yapılan yer, mezbaha.
  • Kesim yeri, mezbaha, salhane. (Arapça - Farsça)

semacet

  • Kötü görünüş, çirkinlik.
  • Söz çirkinliği.
  • Kabahat.

semen

  • Baha, kıymet. Değer. Tutar. Satılan şeyin fiatı.

serrişte / سَرْ رِشْتَه

  • İpucu, tutamak, bahane.
  • Söyleyip durma, bahane.

serrişte-i bahane

  • Bahane edilecek şey.

sevabık

  • (Tekili: Sâbıka) Geçmiş şeyler. Geçmiş haller. Geçmişte işlenmiş suç ve kabahatlar.

şevk-i bahari / şevk-i bahârî

  • Bahar neşesi.

şevr

  • Davarı baharda otlamağa bırakmak.
  • Kovandan bal almak.
  • Satılığa çıkarmak.

şeyn

  • Kusur, ayıp, noksan, kabahat. Yaramaz şey.

sıme

  • (Çoğulu: Sumem) Bahâdır, kahraman kimse.
  • Berk, muhkem nesne.
  • Büyük erkek yılan.

subh-misal

  • Sabahın aydınlığı gibi, sabaha benzer.

şüca'

  • (Şec'a - Şica') Yiğit, cesur, bahadır. Şecaatli.

sur'a

  • Bahadırlık, kahramanlık.
  • Güreşçilik.

suraa

  • Pehlivan ve bahadır kimse.

ta'lil

  • Sebep göstermek.
  • İllet. Bahane.
  • Müessirden esere yapılan istidlâl.

ta'yir

  • (Çoğulu: Ta'yirât) Kabahati yüze vurarak utandırma.

ta'zirat

  • (Tekili: Ta'zir) Vesile ve bahane aramalar. Esassız özür bildirmeler.

ta-be-sabah / tâ-be-sabah

  • Sabaha kadar.

taallül

  • İllet ve sebep gösterme, bahane üretme.
  • (İllet. den) Vesile ve bahane arama. Bir işten kaçınma.
  • Mâzeret.
  • Bahane arayarak işten kaçınma.

tabel

  • (Tâbil) (Çoğulu: Tevâbil) Yemeklere konulan baharat.

tabeseher

  • Sabaha kadar.

tahavvüs

  • Bahadırlık, kahramanlık.
  • Sefer niyyetiyle bir yerde durmak.

tahliye

  • (Haly. den) Süslemek. Donatmak. Donatılmak.
  • Tatlılandırmak.
  • Kim: Bir madde içine hassasını veya kokusunu değiştirmek için şeker, baharat ve benzeri gibi şeyleri katmak.

takazic

  • Dövülüp ufalanarak yemeklerin üstüne ekilen otlar. Baharat.

takbih / takbîh / تَقْب۪يحْ

  • Çirkin görmek. Beğenmemek.
  • Kabahatli bulmak.
  • Kötü gördüğünü bildiren söz söylemek.
  • Çirkin görmek, beğenmemek, kabahatli bulmak, kötü gördüğünü bildirmek.
  • Kabâhatli bulma.

taksir

  • (Kasr. dan) Kısaltma, kısma.
  • Kusur, hata, kabahat, suç. Günah.
  • Bir işi eksik yapma.
  • Bir şeyi yapabilir iken yapmama.
  • Zayıflatmak, süstlük etmek.
  • Geri kalmak.

taksirat / taksîrât

  • (Tekili: Taksir) Kusurlar, suçlar, günahlar, kabahatlar.
  • Günâhlar, kabahatlar, kusûrlar.

tarik-i nakşi / tarîk-i nakşî

  • Nakşî tarikatı; Buharalı Muhammed Bahaüddin Nakşibendi Hazretleri tarafından kurulan tarikat.
  • Şeyh Bahaüddin Nakşbendî Hazretlerinin kurduğu tasavvuf yolu.

tarik-i nakşibendi / tarîk-i nakşibendî

  • Buharalı Muhammed Bahaüddin Nakşibendi Hazretleri tarafından kurulan tarikat.

tasabbüb

  • Dökülmek.
  • Bahadır olmak, kahraman olmak.
  • Sıcaklığın artması.

tasarrufat-ı azime-i bahariye / tasarrufât-ı azîme-i bahariye

  • Bahar mevsimindeki büyük tasarruflar, faaliyetler.

tebhil

  • (Bahal ve Buhl. den) Bir kimse için "pinti, hasis" deme.

tecerru'

  • Bahâdırlık ve kahramanlık etmek.

tefsik

  • (Fısk. dan) Fısk ve fücura sürükleme. Birisine fâsık, kabahatli, günahkâr demek.

tehatu'

  • Hatâ etmek, kabahat işlemek.

tehim

  • (Töhmet. den) Suçlu, kabahatlı.

temhid

  • (Mehd. den) Döşeme, yayma, düzeltme.
  • İskân etme.
  • Bir maddede özür, bahane beyan eylemek.
  • Özür sahibinin özrünü kabul ile tasdik eylemek.
  • Serd etme, izah etme, arz etme.
  • Mukaddeme yapma. Hazırlama.

tenzih / tenzîh

  • Suç ve noksanlıktan uzak saymak. Cenab-ı Hakk'ı (C.C.) her çeşit kusur, noksan, şerik gibi hallerden uzak bilip söylemek.
  • Kabahati yok olduğu anlaşılmak ve onu ifade etmek.
  • Suç ve noksanlıktan uzak saymak.
  • Kabahatsiz olduğu anlaşılmak ve onu ifade etmek.

teşci'

  • Şecâatlandırma, cesaret verme. Bahadırlık etme.

teşeccu'

  • Bahâdırlık göstermek, kahramanlık yapmak.

tevabil

  • (Tekili: Tâbel ve Tâbil) Yemeklere katılan nâne, karanfil, tarçın ve biber gibi şeyler. Baharat.

töhem

  • (Tekili: Töhmet) Suçlar, töhmetler, kabahatler.

töhmet

  • Birisine isnad edilen, fakat kat'iyyetle işleyip işlemediği belirsiz olan suç, kabahat.
  • İtham altında olma.

tühem

  • (Tekili: Töhmet) Suçlar, töhmetler, kabahatlar.

utat

  • Arslan.
  • Bahadır er, kahraman.

varid / vârid

  • (Vürud. dan) Ulaşan, yetişen, gelen, erişen. Akla gelen.
  • Olan. Bir şey hakkında söylenip tatbik edilen.
  • Hâzır, nâzır.
  • Bahadır.

vesile / vesîle / وسيله

  • (Vâsile) Bahane, sebeb.
  • Fırsat.
  • Elverişli durum.
  • Vasıta. Yol.
  • Pâye, rütbe.
  • Baba.
  • Kurbiyet.
  • Kendisi ile başkasına yaklaşılan şey.
  • Cennet'te bir menzil adı. (El-Vesiletü menziletün fi-l Cenneti hadis-i şerifi bunu te'yid ediyor.)<
  • Bahane, sebep, fırsat, uygun durum.
  • Sebep, bahane. (Arapça)
  • Yol. (Arapça)

vesilecu

  • Sebep ve bahane arayan. (Farsça)

zemer

  • İnce saçlı.
  • Bahadır, kahraman, yiğit kimse.

zemir

  • Bahadır, kahraman, yiğit.

zenb

  • Günah, suç, kabahat.
  • Suç, günah, kabahat.
  • Günah, suç, kabahat.

zencebil / zencebîl

  • Hoş kokulu bir baharat adı.
  • Hoş kokulu bir baharat, zencefil.

zınne

  • Töhmet, kabahat.