LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te ba kelimesini içeren 1348 kelime bulundu...

a'yad / a'yâd / اعياد

  • Bayramlar. (Arapça)

aba / abâ / âbâ / آباء

  • Bazı dervişlerin ve ilmiye mensuplarının giydikleri yünden yapılmış bir giysi.
  • Babalar, atalar.
  • Babalar.
  • Babalar, atalar.

aba vü ecdad / âbâ vü ecdad

  • Babalar, dedeler, atalar.

abad / âbâd / آباد

  • Bayındır, mamûr. (Farsça)
  • Âbâd etmek/eylemek: (Farsça)
  • Mamûr etmek. (Farsça)
  • Zenginleştirmek. (Farsça)
  • Huzur vermek. (Farsça)
  • Âbâd olmak: (Farsça)
  • Mamûrlaşmak. (Farsça)
  • Zenginleşmek. (Farsça)
  • Huzura kavuşmak. (Farsça)

abadan / âbâdân / آبادان

  • Bayındır. (Farsça)

abadani / âbâdânî / آبادانى

  • Bayındırlık. (Farsça)

abdal / abdâl / آبْدَالْ

  • Bazı manevi işlerde vazifeli olan evliyadan bir topluluk.

absal

  • Bahçe, koru, park. (Farsça)

adem-i basiret

  • Basiretsizlik, görüşsüzlük.

adem-i muvaffakiyet / عدم موفقيت

  • Başarısızlık.
  • Başarısızlık.

adeta / âdeta / عادتا

  • Basbayağı. (Arapça)

adi / âdi

  • Bayağı, aşağı, sıradan.

adileştirilmek / âdileştirilmek

  • Basitleştirmek, sıradanlaştırmak.

afet / âfet

  • Başa gelen üzücü hâl.

afil / âfil

  • Batıp gidici, geçici.

afv / عفو

  • Bağışlama.
  • Bağışlamak. Kusur ve günâhı affetmek.
  • Bağışlama, af. (Arapça)

afv ü gufran / afv ü gufrân

  • Bağışlama ve yarlığama.

agaz

  • Başlama. Mübâşeret. (Farsça)

ağaz / âğâz

  • Başlama.
  • Başlama, başlangıç.

ağyar / ağyâr

  • Başkaları, diğerleri.
  • Başkaları, düşmanlar, yabancılar.
  • Başkalar, yabancılar.

ah-liümm

  • Baba ayrı, ana bir kardeş.

ahar / âhar

  • Başkası, diğeri, yabancı.
  • Başkaları, diğerleri.

aher / âher / آخر

  • Başka, diğer, gayrı.
  • Başka, diğer.
  • Başka, diğer. (Arapça)

akil-üs semek / âkil-üs semek

  • Balıkla beslenen. Balık yiyici.

akilü's-semek / âkilü's-semek

  • Balık yiyen.

akilüssemek / âkilüssemek

  • Balık yiyen.

akim kalma / akîm kalma

  • Başarısız ve sonuçsuz kalma.

aksam-ı ihsanat / aksâm-ı ihsânât

  • Bağışların kısımları.

aktar

  • Baharatçı.

aku

  • Baykuş, puhu. (Farsça)

ala

  • Bahşişler. Lütuflar. Nimetler. İhsanlar.

alafranga

  • Batı tarzında.

alaka peyda etme / alâka peyda etme

  • Bağlantı kurma.

alamet-i mümtaze ve farika / alâmet-i mümtaze ve fârika

  • Başkalarından üstün ve ayrıcalıklı olduğunu gösteren işaret.

alamet-i muvaffakiyet / alâmet-i muvaffakiyet

  • Başarı belirtisi, işareti.

alamet-i sadakat / alâmet-i sadakat

  • Bağlılık işareti.

alat-ı tab'iyye / âlât-ı tab'iyye

  • Baskı âletleri. Matbaa levâzımatı.

ale'l-hut / ale'l-hût

  • Balığın üzerinde.

ale'r-re's-i ve'l-ayn

  • Baş göz üstüne.

ale'r-re'si ve'l-ayn

  • Baş göz üstüne; seve seve.

alem

  • Bayrak, sancak, nişan.

alemdar / alemdâr / عَلَمْدَارْ

  • Bayrak tutan.
  • Bayrağı veya sancağı taşıyan. Bayraktar, sancaktar.
  • Bayraktar, önde giden.
  • Bayraktar, sancaktar.
  • Bayrakdâr.

alemdari / alemdarî

  • Bayraktarlık.

alemefraz

  • Bayrak kaldıran, bayrak çeken.

aler-re's

  • Baş üstüne. Hemen. Derhâl.

aler-re's-i vel'ayn

  • Baş göz üstüne.

aler-re'si-vel-ayn

  • Baş ve göz üstüne. (Gelen misafire karşı veya bir işi deruhte edeceğine karşı hürmet ve memnuniyetle kabul ettiğini ifâde için söylenir.)

alerresivelayn

  • Baş ve göz üstüne.

alihe / âlihe

  • Bâtıl ilâhlar, tanrılar.

ameh

  • Basiretsizlik. Tahayyür, tereddüt. Doğru ciheti bilmemek.

ami / âmî

  • Basit, sıradan.

amim-ül ihsan / amîm-ül ihsan

  • Bağışı, bahşişi, ihsanı bol ve umumi olan.

amir-i müstakil / âmir-i müstakil

  • Bağımsız, hiçbir ortağı olmayan âmir, idareci.

amiyane / âmiyâne / عاميانه

  • Bayağı, avamca. (Arapça - Farsça)

ammar

  • Bayındırlaştıran, imar eden.

amme / âmme

  • Baş yarığı, insanın beynine kadar ulaşan baştaki yara.

amürzende

  • Bağışlayan, afveden. (Farsça)

amürzgar / âmürzgâr / آمرزگار

  • Bağışlayıcı, Tanrı. (Farsça)

amürziş

  • Bağışlayış, afvediş. (Farsça)

amurziş / âmurziş / آمرزش

  • Bağışlama, affetme. (Farsça)

amürziş / âmürziş / آمرزش

  • Bağışlama. (Farsça)

anarşi / اٰنَارْش۪ي

  • Başıboşluk, kargaşa.

arefe

  • Bayramdan bir önceki gün.
  • Bayramdan bir önceki gün.

arki / arkî

  • Balık avcısı.

arz-ı beyza / arz-ı beyzâ / اَرْضِ بَيْضَا

  • Bazı evliyanın misal âleminde gördükleri beyaz (nurlu) dünya.

arzu-yu merhamet

  • Başkalarına merhamet etme, şefkat ve acıma arzusu.

arzu-yu tahkir

  • Başkalarını aşağılama arzusu.

asa / asâ

  • Baston.
  • Baston, sopa, değnek.

asabe

  • Baba tarafından akraba olanlar.
  • Baba tarafından akrabâ, hısım. Allahü teâlânın Kur'ân-ı kerîmde hisse (pay) takdîr edip bildirdiği vârislerden (Eshâb-ı ferâizden) sonra gelen ve belli bir payı olmayıp artan malı almaya hak kazanan, ölene erkek vâsıtasıyla bağlanan erkek akrabâ veya bâzı durumlarda bunlar gibi vâris olan kadınlar.

asakir-i bahriyye / asâkir-i bahriyye

  • Bahriyeliler. Deniz askerleri.

asale

  • Bal peteği, petek.

asar-ı ihsan / âsâr-ı ihsan

  • Bağış ve iyilik eserleri.

asar-ı pürnur / âsâr-ı pürnûr

  • Baştan başa nurlarla dolu olan eserler.

asayiş / âsâyiş

  • Barış, huzur ve güvenlik.

asel / عسل

  • Bal, Cennet suyu.
  • Bal. (Arapça)

aseliyyet

  • Bal hâli.

asid

  • Başında bir zahmet olup boynunu döndüremeyen ve eğilemeyen, burnundan sümüğü akan deve.

aşti / aştî

  • Barışıklık, sulh. (Farsça)

aşti-hure / aştî-hûre

  • Barış ziyafeti. (Farsça)

aşti-perver / aştî-perver

  • Barış taraflısı, sulh. (Farsça)

aşti-perverane / aştî-perverane

  • Barış taraftarına yakışacak şekilde. (Farsça)

aşti-sazi / aştî-sâzî

  • Barışseverlik, sulhseverlik. (Farsça)

asude-dil / asûde-dil

  • Başı dinç, huzuru yerinde, gönlü rahat. (Farsça)

ata / atâ / عطاء

  • Bağış, bahşiş, ihsan.
  • Bağış, ihsan, bahşiş. (Arapça)

ata-bahş

  • Bahşiş veren. (Farsça)

atabahş / atâbahş / عطا بخش

  • Bahşiş veren, ihsanda bulunan. (Arapça - Farsça)

ataya / atâyâ / عطایا

  • Bağışlar, ihsanlar, bahşişler. (Arapça)

atf

  • Bağlama, bağlaç; kendinden öncekiyle sonraki kelime veya cümle grubu arasındaki irtibatı kuran edat.

atf-ı nigah / atf-ı nigâh

  • Bakma, göz atma.

atıf

  • Bağlanma, gönderilme.

atiyyat / atiyyât / عطيات

  • Bağışlar, ihsanlar. (Arapça)

avare / âvâre / آوَارَه

  • Başıboş, serseri, boş gezen. İşsiz güçsüz. (Farsça)
  • Başı boş.

avareser

  • Başıboş. (Farsça)

avle

  • Bağırma, feryat.

avlu

  • Bahçe.

ayn-ı istibdat

  • Baskı ve zorbalığın ta kendisi.

ayn-ül kıtr

  • Bakır kaynağı.

azade

  • Bağlardan kurtulmuş. Serbest. Kayıtsız. Hür. Sâlim. Müberrâ. (Farsça)

azade-hatır / azade-hâtır

  • Başı dinç, gönlü hoş olan. (Farsça)

azade-ser

  • Başı boş. Hür.

azra / azrâ / عذرا

  • Bâkire. (Arapça)

ba'zan / بعضا

  • Bazen, kimi zaman. (Arapça)

ba'ziyet

  • Bazılarına âit oluş. Herkese âit olmama. Herkesle alâkalı olmama. Bir şeyin bir kısmı ve bir miktarı.

baba-yı atik

  • Babaeski. (Trakya'da bir şehir)

babayane / bâbâyâne / بابایانه

  • Babaca, babacan. (Farsça)

babune / bâbûne / بابونه

  • Babuna, papatya. (Farsça)

babur-name

  • Bâbur Şah'ın Vekayi ismindeki meşhur hatıra kitabı. (Farsça)

bad-ı saba / bâd-ı sabâ

  • Baharda esen hafif ve hoş rüzgar, seher yeli.

bad-peyma

  • Başıboş, boş gezen, âvâre, serseri. (Farsça)

badam / bâdâm / بادام

  • Badem. (Farsça)
  • Badem. (Farsça)

bağ / bâğ / باغ

  • Bahçe, bağ. (Farsça)

bag-ban

  • Bahçıvan, bağcı. Bahçe bekçisi. (Farsça)

bag-bani / bag-banî

  • Bahçıvanlık, bağcılık. Bağ bekçiliği. (Farsça)

bag-çe

  • Bahçe. (Farsça)

bag-van

  • Bahçıvan, bağcı. (Farsça)

bag-zar

  • Bağlık yer, bağ, bostan. (Farsça)

bagan

  • Bahçeler. Bostanlar. (Farsça)

bağban / bâğbân / باغبان

  • Bahçıvan. (Farsça)

bağçe / bâğçe / باغچه

  • Bahçe.
  • Bahçe. (Farsça)

bağçevan / باغچوان

  • Bahçıvan. (Farsça)

bağıstan

  • Bağ, bahçe.

bağistan / bağistân

  • Bağ, bahçe.
  • Bağlık ve bahçelik yer. (Farsça)
  • Bağlık bahçelik yerler.

bahane-cu / bahane-cû

  • Bahane arayan, fırsat kollayan. (Farsça)

bahanecu / bahânecû / بهانه جو

  • Bahaneci. (Farsça)

bahar haşri

  • Bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi.

bahçıvan-misal / bahçıvan-misâl

  • Bahçıvan gibi.

bahilan / bahîlân

  • Bahiller, cimriler, tamâhkârlar. (Farsça)

bahis / bâhis / باحث

  • Bahseden, söz eden. (Arapça)

bahit

  • Baht ve ikbalden vasıftır. Tâlii yaver olan adama denir. (Kamus'tan)

bahs

  • Bahis, konu

bahş / بخش

  • Bağış, ihsan.
  • Bağış. Verme. İhsan. (Farsça)
  • Bağış, verme.
  • Bağışlayan. (Farsça)
  • Bahş edilmek: (Farsça)
  • Bağışlanmak. (Farsça)
  • Verilmek. (Farsça)
  • Bahş etmek: (Farsça)
  • Bağışlamak. (Farsça)
  • Vermek. (Farsça)

bahşayende

  • Bağışlayıcı, afvedici. (Farsça)

bahşayiş

  • Bağışlayış. İhsan. İhsan etmek. Afv. Atiyye. (Farsça)

bahşende

  • Bağışlayan, ihsan eden. Afveden. (Farsça)

bahtiyar

  • Bahtlı, talihli, mes'ud, mutlu, şanslı. (Farsça)

bahtiyarane

  • Bahtiyarcasına, mutlucasına, mesut olana yakışacak şekilde. (Farsça)

bahtiyari / bahtiyârî / بختياری

  • Bahtiyarlık. (Farsça)

bakiyane / bâkiyâne

  • Bâki olana yakışır surette. Ebediyyete yakışır şekilde. Sonsuzca. (Farsça)
  • Bakice, sonsuzca.

bakiyat / bâkiyat / bâkiyât

  • Bâkî şeyler, devamlı ve kalıcı olanlar.
  • Bakiler. Devam edenler. Geri kalanlar.
  • Baki olanlar, kalıcılar.

bakteri

  • Basit, çekirdeksiz, bölünerek çoğalan tek hücreli canlılara verilen addır. Çeşitli şekilleri vardır: Kürevî (coccus), çubuk şeklinde (basil), virgül şeklinde (vibriyon), burmalı (spiril).Bakteriler ya tek tek, ya da birkaçı bir arada bulunmalarına göre de ayrı adları vardır. Havanın oksijeni ile yaş (Fransızca)

bakteri tedavisi

  • Bazı hastalıkların tedavisinde ölü veya canlı bakterilerin kullanılması ile yapılan tedavi.

bakva

  • Bâkilik, ebedilik, sonsuzluk.

barla karyesi

  • Barla köyü.

barotaksi

  • Bazı tek hücreli canlıların basınca göre hareketleri. (Fransızca)

baroterapi

  • Bazı hastalıkların basınçlı hava ile tedavisi. (Fransızca)

basar-ı basiret / basar-ı basîret

  • Basiret gözü, feraset; kalbin, hakikati anlayan gözü.

basiret-kar / basiret-kâr

  • Basiretli, ferâsetli, önceden gören. (Farsça)

basiret-kari / basiret-kârî

  • Basiretlilik, önceden görmeklik.

basitane / basitâne

  • Basitçe.
  • Basitçe.

başkent

  • Başşehir. Bir devletin idare merkezi olan şehir. Devlet merkezi. Payitaht. (Türkçe)

başkitabet / başkitâbet

  • Başyazıcılık.

başkitabet dairesi

  • Baş kâtiplik dairesi.

başmuharrir

  • Başyazar, bir süreli yayında başmakaleleri, başyazıları yazan yazar.

başmurahhas

  • Baş temsilci.
  • Baştemsilci.

başta islam olarak / başta islâm olarak

  • Başta Müslümanlar olarak.

başvekalet / başvekâlet / بَاشْ وَكَالَتْ

  • Başbakanlık.
  • Başbakanlık.
  • Başbakanlık.

başvekil

  • Başbakan.
  • Başbakan.

battal

  • Bâtıl, hükümsüz.

bayrakdar / bayrakdâr / بيدقدار

  • Bayrak taşıyan, lider.
  • Bayraktar, sancaktar. (Arapça - Farsça)

bayraktar

  • Bayrak taşıyan, temsilci.

baziyet / bâziyet

  • Bazenlik, bazılık.

be-ser

  • Baş üzerine. (Farsça)

be-ser ü çeşm

  • Başgöz üstüne. (Farsça)

be-ser ü pa / be-ser ü pâ

  • Baştan ayağa. (Farsça)

bed'en

  • Başlangıçta. İlk önce, ilkin.

bed'et

  • Başlangıç.

bed-agaz

  • Başlangıcı fena, kötü. Kötü bir şekilde başlanmış. (Farsça)

bedbaht

  • Bahtsız, talihsiz, bahtı kara. (Farsça)
  • Bahtı kara, talihsiz.

beddal

  • Bakkal.

bede'

  • Başlayış. Başlama. Bir şeyi başkasından evvel işlemek.

bedih-ül butlan

  • Bâtıl olduğu âşikar surette belli. Bâtıl, haksız bir hüküm veya görüş olduğu herkesçe bilinen.

bedihü'l-butlan / bedîhü'l-butlan

  • Batıl ve yanlışlığı apaçık ortada olan.

behamin

  • Bahar mevsimi. (Farsça)

bekà-yı istiklaliyet / bekà-yı istiklâliyet

  • Bağımsızlığın devamını sağlamak.

belh

  • Bazan, sivâ (gayri) manasını ifâde eder.

bem

  • Bazı sıfatlara katılarak mübalağa beyan eder.

bend

  • Bağ.

bende

  • Bağlı, esir, köle, hizmetçi, kul.
  • Bağlanmış olan. Köle. Esir. Hizmetçi. Hizmetkâr. Kul. (Farsça)

benu-l a'yan

  • Baba ve ana bir kardeş.

benu-l allat

  • Baba bir kardeş.

berser-zeden

  • Başa kakmak, azarlamak. (Farsça)

besait / besâit

  • Basit şeyler.

besatat

  • Basitlikler, karmaşık olmama.

besatet / besâtet

  • Basitlik, sâdelik.
  • Basitlik, sadelik, yalınlık.

besatin / besâtîn / بساتين

  • Bahçeler. (Arapça)

besbele

  • Bakla.

beserüçeşm / بسر و چشم

  • Başüstüne, başım gözüm üstüne. (Farsça)

beste

  • Bağlanmış, şarkı ahengi.

beste-gi / beste-gî

  • Bağlılık. Kapalılık. (Farsça)

betal

  • Bahâdır, yiğit, kahraman.

bevs

  • Bahsetmek.

beyyahe

  • Balık ağı.

bi-

  • Başına eklendiği kelimeyi "e" haline getirir. İle, için mânâlarını vererek Farsçadaki "be" edatıyla aynı vazifeyi görür. Harf-i cerdir. Yâni; kendinden sonraki kelimeyi esre ("İ" diye) okutur. Yemin için de kullanılır.

bi-baha / bî-baha

  • Bahasız, Çok değerli.

bi-ser / bî-ser

  • Başsız. (Farsça)

biat / bîat

  • Bağlılık yemini.

bicu gufran

  • Bağışlanma iste.

bidayet / bidâyet / بدايت / بدایت / بِدَايَتْ

  • Başlama, başlangıç.
  • Başlangıç.
  • Başlangıç. İlk önce. Evvel ve ibtida. İlk olarak.
  • Başlangıç.
  • Başlangıç.
  • Başlangıç. (Arapça)
  • Başlangıç.

bidayeten / bidâyeten

  • Başlangıçta, ilkin.
  • Başlangıçta.
  • Başlangıçta.

bidayette / bidâyette

  • Başlangıçta. (Arapça - Türkçe)

bil-istiklal

  • Başlıbaşına, istiklâl üzere.

bina-dil

  • Basiretli. Kalbi hakikatı kavrayan. (Farsça)

biser / bîser / بى سر

  • Başsız. (Farsça)

bişing

  • Balyoz. Kazma. Küskü. Burgu. (Farsça)

bita'

  • Bal şerbeti.

bornuz

  • Başlıklı ve kollu hamam havlusu.

bostan / bostân / بوستان

  • Bahçe.
  • Bahçe. (Farsça)

buğat / buğât

  • Bâğîler, âsîler. Haksız olarak devlete isyan eden, karşı gelenler. Bâğî'nin çokluk şeklidir.

buhl

  • Bahillik, eli dar olma, cimrilik, tamahkârlık, pintilik.

buhur / buhûr

  • Bahirler, denizler.

bum / bûm / بوم

  • Baykuş. (Farsça)

bürehne-ser

  • Başı açık. (Farsça)

büride-ser

  • Başı kesik. (Farsça)

büstan / büstân / بستان

  • Bahçe. (Farsça)

bustan / bûstân / بوستان

  • Bahçe. (Farsça)

bustan-ban / bustan-bân

  • Bahçıvan. (Farsça)

butimar / bûtimar / بوتيمار

  • Balıkçıl, botimar. (Farsça)

butlan / butlân / بُطْلَانْ

  • Bâtıl, geçersiz, asılsız olma.
  • Batıllık, temelsizlik, çürüklük.
  • Batıl olma.

bütul

  • Bâtıl olmak.

camih

  • Başı sert hayvan.

çap

  • Basma, baskı, tab. (Farsça)

çapulcu

  • Başkasının malını çalan, talan edip yağmalayan.

ceberut / ceberût

  • Baskı, zorlama.
  • Baskı, zorlama.

cebhane

  • Barut, kurşun, gülle, top, tüfek ve benzerleri gibi levazımat-ı harbiye ve bunların bulunduğu yer. (Farsça)

cebr-i istibdat

  • Baskı ve zulmün zorbalığı.

cedde-i sahiha

  • Babanın anası, babaanne.

cehl-i basit

  • Basit cehalet, karmaşık olmayan cahillik.

cele

  • Başın ön tarafının saçı dökülmek.

cemamih

  • Başı sert, yavuz at.

çemenistan

  • Bahçe, çimenlik. (Farsça)

cendere

  • Baskı aleti.

cennan / cennân

  • Bahçıvan.

cennet

  • Bahçe. Âhirette müslümanların nîmet ve mutluluk içerisinde sonsuz olarak yaşayacakları yer.

cereyan-ı müstebidane

  • Baskı ve zülme dayanan despotizm ve diktatörlük akımı.

çeşm-i dil

  • Basiret. Kalb gözü.

ceyyid

  • Başka mâdenle karışım hâlinde basılmış altın ve gümüş paralardan, karışımında altın ve gümüş miktârı fazla olanlar.

cide

  • Batı Karadeniz bölgesinde Kastamonu vilâyetine bağlı bir ilçe.

cihaz-ı basit

  • Basit bir organ ve cihaz.

cihet-i irtibat

  • Bağlantı yönü.

cihet-i temas / cihet-i temâs

  • Bağlantı yönü.

cihetle

  • Bakımdan.

cild-i basit

  • Basit cilt, deri.

cugd

  • Baykuş.

cuğd / جغد

  • Baykuş. (Arapça)

cülube

  • Başka yerden satmaya getirilen şey.

dar'a'

  • Başı siyah, gövdesi beyaz olan davar. (Müz: Edrâ.)

dar-ül huld / dâr-ül huld

  • Baki olan yer. Cennetin bir bahçesi. Cennet.

dar-ül mülk / dâr-ül mülk

  • Başkent, baş şehir.

darülmülk / dârülmülk / دارالملك

  • Başkent. (Arapça)

dava vekili

  • Baro teşkilatının olmadığı yerlerde kanunî izin ile vekil sıfatı kazanan ve dava takibine salâhiyeti olan kişi.

debur / debûr

  • Batı rüzgarı, batı taraftan esen yel.

dembedem

  • Bazan. Vakit vakit. Arasıra. (Farsça)

derdiser / درد سر

  • Baş belası, baş ağrısı, sorun, problem. (Farsça)

derece-i sadakat

  • Bağlılık derecesi.

devar

  • Baş dönmesi hastalığı.

devr-i istibdat

  • Baskı ve zulüm dönemi.

dibace / dîbâce

  • Başlangıç, önsöz, mukaddime.

diger

  • Başka, diğer, öteki. (Farsça)

diger-bar / diger-bâr

  • Başka zaman, başka defa. (Farsça)

diger-bin

  • Başka kişilerin faydaları için fedakârlıkta bulunan kişi. (Farsça)

diger-kam / diger-kâm

  • Başkalarını düşünen. (Farsça)

diğergam / diğergâm

  • Başkalarını düşünen, bencil olmayan.

digergun / dîgergûn / دگرگون

  • Başka. (Farsça)

digerkam / dîgerkâm / دیگركام

  • Başkalarını düşünen. (Farsça)

dilsuhte / dilsûhte / دل سوخته

  • Bağrı yanık, gönlü yaralı. (Farsça)

dınn

  • Bahillik.

divan-ı riyaset

  • Başkanlık makamı.

diyar-ı ahar / diyar-ı âhar

  • Başka, diğer memleket.
  • Başka memleket.

dogmatizm

  • Bazı fikirleri her zaman doğru ve değişmez kabul eden felsefe.

dühdün

  • Bâtıl nesne.

dühdür

  • Bâtıl nesne.

duhus

  • Bâtıl olmak.

düluk

  • Batma, güneş batması.

dürdakıs

  • Başla boyun arasında olan kemik.

düsse

  • Başa soğuk geçmek.

duva

  • Baykuş sesi.

düvar

  • Baş çevrilme.

eb

  • Baba, ata.
  • Baba.

ebatıl / ebâtıl

  • Bâtıl ve boş şeyler.

eben an-cedd

  • Babadan, dededen.

ebhas / ebhâs / ابحاث

  • Bahisler, tartışmalar. (Arapça)

ebi / ebî / ابى

  • Baba. (Arapça)

eblim

  • Bal, asel.

ebr-i bahar

  • Bahar bulutu.

ebu / ebû

  • Baba, ata.

ebu-l meymun

  • Bal, asel.

edna / ednâ

  • Basit, küçük, aşağı.

edyan-ı batıla / edyan-ı bâtıla / edyân-ı bâtıla

  • Bâtıl dinler. Bozuk, hükmü hakikatten ayrılmış olan dinler.
  • Bâtıl dinler. Hak olmayan dinler.

efkar-ı batıl / efkâr-ı bâtıl

  • Bâtıl, asılsız fikirler.

efrenc / افرنج

  • Batılı, Avrupalı. (Arapça)

ehass / اخص

  • Başlıca. (Arapça)

ehl-i bekà

  • Bâkî olanlar, sonsuza dek yaşayanlar.

ehl-i garet ve fesad

  • Baskın yapıp yağmalayan çapulcu ve bozguncu güruh.

ehl-i sehavet ve ihsan / ehl-i sehâvet ve ihsan

  • Bağış, ikram sahibi ve cömert olanlar.

ekavil-i batıla / ekavil-i bâtıla

  • Bâtıl sözler, doğru olmayan sözler.

ekeme

  • Bayır, yüksekte olan taşlık tepe.

elbaki hüve'l-baki / elbâki hüve'l-bâki

  • Bâkî olan sadece Odur.

elsine-i garbiyye

  • Batı dilleri, garb lisanları.

elyes

  • Bahadır, yiğit.

em'a / em'â / امعا

  • Bağırsaklar. (Arapça)

emr-i ahar / emr-i âhar

  • Başka bir iş ve durum.

emred

  • Bâliğ olmamış (ergenlik çağına gelmemiş), sakalı çıkmamış parlak genç.

en'am / en'âm

  • Bazı Kur'an âyetlerinin veya sûrelerinin bir araya getirilmesiyle ortaya çıkarılan dua kitabı.

endar

  • Baştan geçen bir olay, vakıa, sergüzeşt, hikâye, kıssa. (Farsça)

engübin / انگبن

  • Bal. (Farsça)
  • Bal. (Farsça)

engüşt-i sütürg

  • Baş parmak.

enva-ı ihsan / envâ-ı ihsan

  • Bağışların türleri.

enzam

  • Balıkların karınlarında peydâ olan yumurta dizileri.

enzar / enzâr / انظار

  • Bakışlar, dikkatler.
  • Bakışlar.
  • Bakışlar, gözler. (Arapça)

er'es

  • Başı büyük, kocakafa.

eras

  • Başı büyük olan kimse.

erham

  • Başı beyaz olan at.

ervah-ı afilin / ervâh-ı âfilîn / اَرْوَاحِ آفِلِينْ

  • Batıp giden ruhlar.

esasat-ı batıla / esasat-ı bâtıla

  • Batıl temeller.

eşcar-ı bağ

  • Bahçenin, bağın ağaçları.

eşedd-i istibdadat

  • Baskının en şiddetlisi.

eşedd-i istibdat

  • Baskının en şiddetlisi.

eshar-ı bahar

  • Bahar sabahları.

evail / evâil / اوائل

  • Başlangıçlar, önler, evveller, eskiler.
  • Başlangıçlar.
  • Başlar, ilk günler. (Arapça)

evvel / اَوَّلْ

  • Başlangıcı olmayan ve her şeyden önce var olan (Allah).

evvel-i bahar

  • Baharın başlangıcı.

eyyam-ı bahar

  • Bahar günleri.

ezel / ازل / اَزَلْ

  • Başlangıcı olmayan, sonsuzluk.
  • Başlangıcı olmamak, öncesizlik.
  • Başlangıcı olmama, öncesizlik.
  • Başlangıcı olmama.
  • Başlangıcı olmayan, başlangıcı olmama.

ezel ve ebed

  • Başlangıcı ve sonu olmama, öncesizlik ve sonsuzluk.

ezel ve ebed sultanı

  • Başlangıç ve sonu olmaksızın, egemenliği, saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah.

ezel-ebed sultanı

  • Başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan.

ezeli / ezelî / اَزَلِي

  • Başlangıcı olmayan.
  • Başlangıcı olmayan.
  • Başlangıcı olmayana ait.

ezeli ve ebedi / ezelî ve ebedî

  • Başlangıcı ve sonu olmayan, sonsuz.

ezeliyet

  • Başlangıcı olmayan sonsuzluk.
  • Başlangıcı olmama.
  • Ezeliyeti Müş'ir: Başlangıcı bildiren.

ezhar-ı nev-bahar / ezhar-ı nev-bahâr

  • Bahar çiçekleri.

ezhar-ı rebii / ezhar-ı rebiî

  • Bahar çiçekleri.

fa-yı atıf / fâ-yı âtıf / فَايِ عَاطِفْ

  • Bağlaç olan fe harfi.

fanid

  • Bayat şeker.

farzıkifaye / farzıkifâye

  • Bazı müminlerin yapmasıyla sorumluluktan kurtulunan vazife.

fasl-ı bahar / fasl-ı bahâr / فَصْلِ بَهَارْ

  • Bahar mevsimi.
  • Bahar mevsimi.

fatiha / fâtiha

  • Başlangıç, birinci sûre.

fedg

  • Baş yarmak.

fehlel

  • Bâtıl.

felah

  • Başlangıç, mebde'. İbtida. (Farsça)

fels

  • Bakır para, pul.

fennin iliştiği

  • Bazı materyalist bilginlerin maddî ilimleri kullanarak Kur'ân'daki bazı âyetlerin gerçek dışı olduğunu ileri sürmeleri.

ferah-gam / ferah-gâm

  • Bahtiyar, mes'ut, mutlu, saadetli. (Farsça)

ferd-i ahar / ferd-i âhar / فَرْدِ اٰخَرْ

  • Başka, diğer ferd.
  • Başka, diğer ferd.

ferruh-fal / ferruh-fâl

  • Bahtı açık, şanslı, talihli, uğurlu.Ferruhî : f. Mübareklik, uğurluluk, meymenet. (Farsça)

ferve

  • Bazı hayvanların makbul olan derileri. Kürk. (Farsça)

feryad / feryâd

  • Bağırıp çağırma. Yüksek sesle medet istemek. Figan. (Farsça)
  • Bağırıp çağırma.

feryad eden

  • Bağıran.

feryad ü figan

  • Bağırıp çağırma, ağlayıp sızlama.

feryat

  • Bağırma.

feşh

  • Başına el ile vurmak.

fetişizm

  • Bazı eşyaları putlaştırıp aşırı düşkünlük gösterme.

fevatih / fevatîh / fevâtih

  • Başlangıçlar, girişler.
  • Başlangıçlar.

fikr-i amiyane / fikr-i âmiyane

  • Bayağı fikir, alelâde düşünce.

fikr-i istibdat

  • Baskı düşüncesi.

fireng / فرنگ

  • Batı, Avrupa. (Farsça)

firengi / firengî

  • Batı kültürü.

firenk

  • Batılı.

firenkmeşreb

  • Batılıların yolunda giden.

fobi

  • Bazı şeylere karşı duyulan korku.

frengi / frengî

  • Batı dili, Batı ile ilgili.

frengistan / frengistân

  • Batı ülkeleri.

frenk

  • Batılı.

frenkçe

  • Batı diliyle.

frenkmeşreb

  • Batılıların izinde giden.

ful

  • Bakla. Fasulye.

füls-i ahmer

  • Bakır sikke, kızıl mangır.

fülus / fülûs

  • Bakır paralar.

gaffar / gaffâr / غفار

  • Bağışlayıcı Tanrı. (Arapça)

gafur / gafûr / غفور

  • Bağışlayıcı. (Arapça)

gah başed gah nebaşed / gâh bâşed gâh nebâşed

  • Bazı olur, bazı da olmaz.

galibane / galibâne

  • Başarılı ve üstün olarak.

galyot

  • Baş ve arka tarafları birbirinin aynı olan eski cins bir gemi.

gamgama

  • Bağırtı, haykırış.

gane / gâne

  • Bazı sayıların sonlarına eklenerek "lik" halinde sıfatlar yapılır. (Meselâ: Cihâr-gâne: f. Dörtlük.) (Farsça)

garb / غَرْبْ

  • Batı.
  • Batı.
  • Batı.

garben / غربا

  • Batıdan, garb cihetinden, batı tarafından.
  • Batıdan. (Arapça)

garbi / garbî

  • Batıya ait.

garbi anadolu / garbî anadolu

  • Batı Anadolu.

garbiyyun / garbiyyûn / غربيون

  • Batılılar, Avrupalılar. (Arapça)

garib

  • Batan.

garik / garîk

  • Batmış, boğulmuş.

gark / غَرْقْ

  • Batmak, suda boğulmak.
  • Batmak, suda boğulmak.
  • Batma, boğulma.
  • Batma.

gark olan

  • Batan.

garkan

  • Batarak, boğularak.

garp

  • Batı.

garp cemiyeti

  • Batı toplumu; Avrupa.

garp medeniyet-i sefihanesi

  • Batının sefih haldeki medeniyeti, haram zevk ve eğlencelere düşkün medeniyeti.

garplı

  • Batılı.

garplılaşma

  • Batılılaşma, Avrupa medeniyetini taklid etme.

garplılaşmak

  • Batılılaşmak.

garz

  • Batırma, sokma. İğne sokma.

gasb

  • Başkasının malını izinsiz (rızâsı olmaksızın) zorla elinden almak. Malı alana gâsıb, alınan mala mağsûb denir.

gaşy / غشى

  • Bayılma, kendinden geçme.
  • Bayılma, kendinden geçme. (Arapça)

gaşy-aver / gaşy-âver

  • Baygınlık veren, bayıltan. (Farsça)

gaybet

  • Başka yerde bulunmak. Hazırda olmamak. Gıybet. Bir şeyin diğer bir şey içinde gaib olması.

gayr / غير / غَيْرْ

  • Başka.
  • Başka.
  • Başka.

gayr-endiş / gayr-endîş

  • Başkalarını düşünen, şefkatli ve cömert kimse. (Farsça)

gayr-ı matbu

  • Basılmamış.

gayra

  • Başkasına.

gayrendiş / gayrendîş / غير اندیش

  • Başkalarını düşünen. (Arapça - Farsça)

gayrı

  • Başkası, diğeri. Artık.

gayri

  • Başka.

gayrın nazarı

  • Başkasının bakışı.

gayrına

  • Başkasına.

gazefe

  • Bağırtlak kuşu.

gerdenkeş / گردن كش

  • Başkaldıran, asi, dikbaşlı. (Farsça)

girih

  • Bağ, düğüm. (Farsça)

gıriv / gırîv

  • Bağırma, feryat etme, çığlık atma, bağrışma. (Farsça)

gufran / gufrân / غفران

  • Bağışlama. (Arapça)

güherçile

  • Barut yapmaya yarıyan bir madde.

gurub / gurûb / غروب

  • Batma.
  • Batma, batış.
  • Batma.
  • Batış. (Arapça)

gurub eden

  • Batan.

gurub etme

  • Batma.

gurub etmesin

  • Batmasın.

gurup

  • Batma.

gurup avanı / gurup âvânı

  • Batış anları.

haber-i meşhur / haber-i meşhûr

  • Başlangıçta râvîsi (rivâyet edeni, bildireni) sınırlı iken, sonraki devirlerde, daha çok kimse tarafından nakledilen haber, hadîs-i şerîf.

habis

  • Bağışlanan şey. Mukabilinde bir ücret istenmeyen şey. Parasız olarak verilen nesne.

hacce / hâcce / حاجه

  • Bayan hacı. (Arapça)

hadaik / hadâik / حدائق

  • Bahçeler. (Arapça)

hadalet

  • Baldırı ve kolu etli olma.

hadika / hadîka / حدیقه

  • Bahçe.
  • Bahçe.
  • Bahçe. (Arapça)

hadime / hâdime / خادمه

  • Bayan hizmetçi. (Arapça)

hadis-i mevzu' / hadîs-i mevzu'

  • Başkası tarafından söylendiği hâlde Peygamberimize (A.S.M.) isnad edilen hadis. Muan'an veya senedlerle tesbit edilmemiş hadistir. Manası yanlış demek değildir.

hadis-i mu'allak / hadîs-i mu'allak

  • Baştan bir veya birkaç râvîsi(rivâyet edeni, nakledeni) veya hiçbir râvîsi belli olmayan hadîs-i şerîfler.

hakim-i ezel ve ebed / hâkim-i ezel ve ebed / حَاكِمِ اَزَلْ وَ اَبَدْ

  • Başlangıç ve sonu olmamanın mutlak hakimi (Allah).

hakim-i ezeli / hâkim-i ezelî / حاَكِمِ اَزَل۪ي / hakîm-i ezelî / حك۪يمِ اَزَل۪ي

  • Başlangıcı olmayıp hükmedici olan (Allah).
  • Başlangıcı olmayıp her işi hikmetli olan (Allah).

halic-i faris / halîc-i fâris

  • Basra körfezi.

halis

  • Bahadır ve haris kimse.

halisen muhlisen / hâlisen muhlisen

  • Başka hiçbir amaç gözetmeksizin, tamamen saf bir niyetle.

halk-ı cedid

  • Ba'sü bade-l mevt, yeniden yaratılış. Yeniden yeniye tekrâren yaratılma. Ana karnındaki çocuğun, insan suretine inkılâb ettiği devre.

halk-ı kur'an / halk-ı kur'ân / خَلْقِ قُرْاٰنْ

  • Batıl Mu'tezile mezhebinin ortaya attığı Kurânın yaratılmış olduğu fikri.

haller

  • Bakla.

halvetgah / halvetgâh / خلوتگاه

  • Başbaşa kalınacak yer. (Arapça - Farsça)

hame

  • Balçık, çamur

hamie

  • Balçıklı, çamurlu.

hammam

  • Banyo, hamam.

hamş

  • Baldırı ince olan.

hamze

  • Baklaya benzer bir bitki.

hanşuş

  • Bakiyye, artan.

harfi nazar / harfî nazar / حَرْفِي نَظَرْ

  • Başkasını gösteren ma'na ile bakış.

hārici / hāricî / خَارِج۪ي

  • Batıl itikadi bir mezheb.

harpüşte

  • Balıksırtı şeklinde olan, harpuşta. (Farsça)

haşa-i batın / haşâ-i batın

  • Bağırsaklar.

hasas

  • Başta saçın az olması.

haseb

  • Baba tarafından gelen soyluluk, asalet.

hased

  • Başkasının iyi hallerini veya zenginliğini istemeyip, kendisinin o hallere veya zenginliğe kavuşmasını istemek. Çekememezlik. Kıskançlık. Kıskanmak.

hasis / hasîs

  • Basit, ufak, kötü.

haşr-i bahar

  • Bahar mevsiminde bitkilerden hayvanlara kadar bütün bedenlerin inşa edilmesi ve diriltilmesi.

haşr-i bahari / haşr-i baharî

  • Bahardaki diriliş, bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi.

hasr-ı nazar etmek

  • Bakışı tek bir yere yöneltmek.

hata savab cetveli

  • Basılmış bir kitabın mürettib yanlışlarını göstermek için sonuna ilâve edilen cetvel. (Hatâ: Yanlış; savab: Doğru demektir.)

hatat

  • Bağırma, çağırma, feryâd etme.

hatme

  • Baştan sona okuyup bitirme.

hatt-ı münasebet

  • Bağlantı hattı, ilgi bağı.

hatt-ı muvasala

  • Bağlantı hattı.

hatve

  • Basamak, mertebe.

havv

  • Bal, asel.

havvat

  • Bahadır, çeri, kahraman, öncü.

havyar

  • Balık yumurtası. Mersin balığı yumurtasından yapılan siyah, mugaddi ve leziz bir madde.
  • Balık yumurtası.

hayat-ı ezeliye

  • Başlangıcı olmayan devamlı hayat.

hayhay

  • Baş üstüne, seve seve yaparım, öyle ya!, şüphesiz, elbette (gibi mânâlara gelir.) (Türkçe)
  • Baş üstüne.

hayrhahlık

  • Başkasının iyiliğini istemek. Allahü teâlânın nîmetinin bir kimsenin elinde devamlı kalmasını veya onun böyle bir nîmete kavuşmasını dilemek. Hasedin, kıskançlık ve çekememezliğin zıddı.

haysiyetiyle

  • Bakımından.

hayt

  • Bağ, ip.

hayt-ı ittisal

  • Bağlayan, birleştiren bağ.

hayy-ı ezeli / hayy-ı ezelî

  • Başlangıcı olmaksızın devamlı hayat sahibi olan Allah.

hayy-ı murtabıt

  • Bağlı olan canlı.

hazar

  • Barış zamanı.

hazen

  • Baldız. (Farsça)

hazf ve kalb

  • Bazı harflerini silme ve ters çevirme; misâl olarak müdriken kelimesinin bazı harflerini silerek Arapça kök harfleri olan d-r-k'nin k-r-d (kürd) olarak ters çevrilmesi gibi.

haziz / hazîz

  • Bahtiyar. Mes'ud. Saâdetli. Nasibi olan.

hazk

  • Bağlamak.

hazl

  • Badruç adı verilen ot.

hem-daman

  • Bacanak. (Farsça)

hem-riş

  • Bacanak. İki kızkardeşle evlenen erkekler. (Farsça)

hemriş / hemrîş / همریش

  • Bacanak. (Farsça)

hendesehane-i bahri / hendesehane-i bahrî

  • Bahriye Mektebinin ilk adıdır. Abdülhamid zamanında miladi 1773 yılında Cezayirli Hasan Paşa'nın teşebbüsüyle Tersane içinde açılmıştır. Okulun ilk baş muallimi, Türk riyaziyecisi Gelenbevi İsmail Efendi'dir.Şimdiki ismiyle "Gemi İnşa Mühendisliği" olan Bahriye Mektebi, 1795 senesinde daha muntazam

hengam-ı bahar / hengâm-ı bahar

  • Bahar mevsimi.

hevahi / hevahî

  • Bâtıl nesne.

hevde

  • Bağırtlak kuşu.

hey'et-i vekile / hey'et-i vekîle / هَيْئَتِ وَك۪يلَه

  • Bakanlar kurulu.
  • Bakanlar kurulu.

hey'et-i vekile reisi

  • Bakanlar kurulu başkanı, Başbakan.

heyet-i vekile

  • Bakanlar Kurulu.

heyet-i vekile reisi

  • Bakanlar Kurulu Başkanı, Başbakan.

heyzam

  • Bahâdır, kahraman.

hibe / هبه

  • Bağış. Bir malı karşılıksız olarak başkasına verme. Hibe edilen mala hediye denir.
  • Bağışlama bağış.
  • Bağış.
  • Bağışlama, hibe. (Arapça)

hicir

  • Başkalarından üstün ve faziletli olan. Bir kimsenin sireti ve mesleği. Huy, âdet, tabiat.

hıdemm

  • Bahşişi çok olan kimse.

hıkd

  • Başkasından nefret etmek, kalbinde ona karşı kin, düşmanlık beslemek.

hikmet-i ecnebiye

  • Batı felsefesi.

hilal-i id / hilâl-i îd

  • Bayram hilâli; Ramazan'nın son günü akşamı görülen Şevval ayı hilâli.
  • Bayram hilali. Bayram edileceğinin anlaşılmasına sebeb olan hilâl.

hıns

  • Bâtıldan hakka veya haktan bâtıla meyletmek. Yeminini bozmak. Günah.

hırz-ı can

  • Bağrına basıp canı gibi korumak. Canı koruyan. Canını teslim ederek sığınmak.

hısset

  • Bayağılık, çirkinlik, değersizlik.

hitab-ı ezeli / hitab-ı ezelî

  • Başlangıçsız, çok eski söz.

hızar

  • Bahçe çevresine yapılan duvar veya çit.

hizb

  • Bazı duaların ve ayetlerin bir araya getirilmesiyle oluşan kitap.

hodbin

  • Başkasına hak tanımayıp, kendi lezzet ve menfaatını tâkib eden. Bencil. Enaniyetli. Kibirli. (Farsça)

hodrey / خودرای

  • Başınabuyruk. (Farsça - Arapça)

hortlak

  • Bazıların hakikatsız ve batıl inanışına göre mezarda dirilip geceleri çıkarak dolaştığı tevehhüm edilen ölü. Cadı, vampir.

hubut

  • Bâtıl olmak. Beyhude, işe yaramaz olmak.

hudari'

  • Bahil kimse.

hüdn

  • Barış, sulh, musalaha.

hükumet reisi / hükûmet reisi

  • Başbakan.

hükumet-i müstebid / hükûmet-i müstebid

  • Baskıcı, diktatör hükûmet.

hurafe / خرافه

  • Batıl inanç. (Arapça)

huruf-i mukattaa

  • Bazı surelerin başında bulunan ve ayrı ayrı okunan harfler.

huruf-u cazime / huruf-u câzime

  • Başına geldiği müzari fiilin sonunu cezm (sükun) olarak okutan edatlar.

huruf-u mukattaa / hurûf-u mukattaa

  • Bazı sûre başlarında bulunan ve birer İlâhî şifre niteliğinde olan harfler (Yâ sin, Elif lâm mim, Ha mim vb.).
  • Bazı sûrelerin başlarında bulunan ve birer İlâhî şifre özelliğini taşıyan Arapça hece harfleri.

huşe çin / huşe çîn

  • Başak toplayan. Salkım toplayan. (Farsça)

huşe-çin

  • Başak toplayan.

huşeçin / hûşeçîn

  • Başak toplayan; harman sonunda tarlada kalan başakları toplayan.

husumet-i gayr

  • Başkalarına düşmanlık besleme.

husyet-üs semek

  • Balık yumurtası.

hut / hût / حُوتْ

  • Balık.
  • Balık.
  • Balık.

hut burcu / hût burcu

  • Balık Burcu.

huvar

  • Bağırış, çığlık, sayha, avaz.

hüve'l-baki / hüve'l-bâkî

  • Bâkî kalan Allah'tır.

hüve-l baki / hüve-l bakî

  • Bâkî ancak O'dur. Allah (C.C.)

hüvelbaki / hüvelbâkî

  • Baki olan Allahtır.

i'mar / i'mâr / اعمار / اِعْمَارْ

  • Bayındırlaştırma, mamûr etme. (Arapça)
  • Bayındır hâle getirme, şenlendirme.

i'tifa'

  • Bağış dileme, afvedilmesini isteme.

i'tikadat-ı batıla / i'tikadât-ı bâtıla

  • Bâtıl, hak olmayan, asılsız şeylere inanışlar.

ibate ve iaşe

  • Barındırma ve besleme.

ibkà

  • Bâkîleştirme, sürekli ve kalıcı hale getirme.

ibra / ibrâ

  • Bağışlanma, temize çıkma, aklanma.

ibrahim bin edhem

  • Babası Belh Şehrinin Pâdişahı idi. Hicri 2. asırda yetişmiş büyük bir veliyullahtır. Bir çok kerametleri görülmüş, Allah rızası yolunda dünya saltanatını terk ederek fakirliği kabul etmiş ve bütün ömrünü ibadet ve taat ile geçirmiştir. Kerametleri dillere destandır.

ibriye

  • Baş konağı.

ibşas

  • Bazı bitkilerin veya çiçeklerin birbirine sarılıp karışması.

ibtal

  • Battal etmek. Çürütmek. Hükümsüz bırakmak.

ibtale

  • Bâtıl ve boş şey.

ibtida / ibtidâ

  • Baş taraf. Evvel. Başlangıç. En önce, başta.
  • Başlangıç.
  • Başlangıç, baş taraf.
  • Başlangıç.

ibtidar / ibtidâr / ابتدار

  • Başlama, girişme. (Arapça)
  • İbtidâr edilmek: Başlanmak, girişilmek. (Arapça)
  • İbtidâr etmek: Başlamak, girişmek. (Arapça)

icare-i mevkufe

  • Başkasının hakkı taalluk edip icazeti lahık olmadıkça nâfiz olmayan icaredir.

icdaf

  • Bağırıp çağırma.

id / îd / عيد

  • Bayram.
  • Bayram günü. Bayram.
  • Bayram.
  • Bayram. (Arapça)

idi / îdî

  • Bayramla alâkalı.

idiyye / îdiyye / عيدیه

  • Bayramlık, bayram bahşişi. (Arapça)

iftiat

  • Başa tülbent sarmak.

iftitah tekbiri / iftitâh tekbîri

  • Başlama tekbîri. Namazın evvelinde "Allahü ekber" demek. Buna Tahrîme tekbîri de denir.

igma'

  • Bayılma, baygınlık, kendinden geçme.

igmar

  • Batırmak.

igrar

  • Batırmak.

igtiyal

  • Baskın yapıp öldürme.

ihkad

  • Başka bir kimsede garaz ve kin uyandırma.

ihsan / ihsân

  • Bağış, ikram, lütuf.

ihsan eden

  • Bağışlayan, veren.

ihsan etmek

  • Bağışlamak.

ihsanperver

  • Bağışta bulunmayı pek seven.

ihsanperverane / ihsanperverâne

  • Bağışta bulunmayı pek sever şekilde.

ikram

  • Bağış, iyilik.

ikram buyurulan

  • Bağışlanan, ihsan edilen.

ikramat / ikrâmât

  • Bağışlar, ikramlar, ihsanlar.

ilahe'l-evveline ve'l-ahirin / ilâhe'l-evvelîne ve'l-âhirin

  • Baştakilerin ve sondakilerin İlâhı, Allah.

iltizam-perverane

  • Bağlanarak, sarılarak.

iman-ı şühudi / îmân-ı şühûdî

  • Basîret (kalb gözü) ile müşâhede ederek, görerek olan îmân.

imaret / imâret

  • Bayındırlık; bir yerin ömür sürülür, yaşanır hâle getirimesi.
  • Bayındırlık, fakirlere yemek verilen yer.

imtisalen

  • Bağlı olarak, imtisal ederek, uyarak, tâbi olarak.

inkıyad / inkıyâd / انقياد

  • Bağlanma, boyun eğme. (Arapça)

intiba ettirmek

  • Basmak, nakşetmek; iz ve tesir bırakmak.

intisab / intisâb / انتساب

  • Bağlanma, kapılanma.
  • Bağlanma, mensup olma.
  • Bağlanma.

intisaben

  • Bağlanarak, mensup olarak.

intisap

  • Bağlanma, mensup olma.

intisap etmek

  • Bağlanmak, mensup olmak.

iptida / iptidâ

  • Başlangıç.

iptidai / iptidaî

  • Basit, ilkel; ilköğretim seviyesi.

irade-i istihfaf

  • Başkalarını küçükseme ve hafife alma iradesi.

irca-i nazar

  • Bakışı gerilere çevirme, mâziye bakma.

ırıp

  • Balık tutmak için atılan büyük ağ.

irtiba'

  • Bahar mevsiminde güzel bir yerde oturma.

irtibat / irtibât / ارتباط / اِرْتِبَاطْ

  • Bağ, ilişki.
  • Bağlılık, ilgi.
  • Bağlantı, ilişki, ilgi. (Arapça)
  • Bağlanma.

irtibat etme

  • Bağlı olma, bağlanma.

işa-i sani / işâ-i sânî

  • Batıdaki mer'î ufuk hattı üzerinde beyazlığın kaybolması ile başlayan vakit; güneşin üst kenarının ufk-ı mer'î altında on dokuz derece yüksekliğe indiği ve şafağın kaybolduğu tam karanlık vakit.

isar / îsâr

  • Başkasının ihtiyâcını kendi ihtiyâcından önce düşünmek. Muhtac olduğu hâlde, elindeki malı muhtâc din kardeşine verip, yokluğa katlanmak.

ispehbed

  • Başbuğ, hükümdar, hâkan, kağan. (Farsça)

işraki / işrakî

  • Bâtıl İşrakiye felsefesine mensub. İşrakiyyunun dalâletten ve şirkten ibaret bâtıl ve hurafe fikirleri.

işrakiyye / işrâkiyye

  • Batıl bir felsefe.

istibdad / istibdâd / استبداد

  • Baskıcı yönetim.
  • Baskı, despotizm.
  • Baskı rejimi. (Arapça)

istibdadat / istibdadât / istibdâdât

  • Baskılar.
  • Baskılar, diktatörlükler.

istibdadkar / istibdâdkâr / استبدادكار

  • Baskıcı. (Arapça - Farsça)

istibdat

  • Baskı.

istibsar

  • Basiretli olmak. Düşünceli, hesaplı ve dikkatli iş yapmak ve hareket etmek.

istidradi / istidrâdî

  • Başka konu anlatılırken arada söylenen söz.

istifra'

  • Başlama.

istihale / istihâle / اِسْتِحَالَه

  • Başkalaşma.
  • Başka bir hâle dönme.

istihmam / istihmâm / استحمام

  • Banyo yapma, yıkanma. (Arapça)

istiklal / istiklâl / استقلال / اِسْتِقْلَالْ

  • Bağımsızlık.
  • Bağımsızlık.
  • Bağımsızlık.
  • Bağımsızlık. (Arapça)
  • Bağımsız olma.

istiklal harbi / istiklâl harbi

  • Bağımsızlık, Kurtuluş Savaşı.

istiklaldarane / istiklâldârâne

  • Bağımsızca.

istiklaliyet / istiklâliyet

  • Bağımsızlık.
  • Bağımsızlık.

istinabe / istinâbe / اِسْتِنَابَه

  • Başka yerde bulunan şahidin ifadesinin alınması.
  • Başka bir mahkemenin muâmeleye yetkili kılınması.

istinaf

  • Başlangıç, mahkeme.

isyan / isyân / عصيان

  • Başkaldırı. (Arapça)

isyan eden

  • Başkaldıran, ayaklanan.

isyankarane / isyânkârâne

  • Başkaldırırcasına.

it'amiyye

  • Bazı vakıf müesseselerinde fakirlerin doyurulması için ayrılan tahsisat.

itibariyle

  • Bakımından. (Arapça - Türkçe)

itlak

  • Bağlama, asma.

ıtnab-ı makbul

  • Bahsi iyice anlatmak için lüzumlu olan sözün uzatılması.

ittisal / ittisâl

  • Bağlılık, bitişiklik.

iva'

  • Barındırma, kondurma. Yerleştirme, oturtma, iskân ettirme.

ıyd

  • Bayram. Müslümanların sevinç ve neş'e günleri olan Ramazan ve Kurban bayramları.

iyd / îyd

  • Bayram.
  • Bayram.

izabe-i nuhas / izâbe-i nuhas

  • Bakırın eritilmesi.

izabe-i nühas

  • Bakırın eritilmesi.

izafe / izâfe

  • Bağlama, yükleme.

izafi / izâfî

  • Başka bir şeye göre olan; bağlı olduğu şeye göre değişen; rölatif.

jaje

  • Bâtıl, edebsizce olan söz. (Farsça)

jengari / jengarî

  • Bakır yeşili. Bakır pası renginde olan boya. (Farsça)

jimnaz

  • Bazı memleketlerde orta tahsil müesseselerine verilen isim. İdadî mektebi.

kabine

  • Bakanlar kurulu.

kabsa

  • Başı büyük ve sivri olan kadın.

kadeh

  • Bardak.

kademe kademe

  • Basamak basamak, derece derece.

kadilkudat / kâdilkudât / قاضى القضات

  • Başkadı. (Arapça)

kadim / kadîm

  • Başlangıcı olmayan.
  • Allahü teâlânın zâtına âit sıfatlarından. Varlığının evveli, başlangıcı olmayan.
  • Zaman bakımından eski olan şey.

kadir-i ezeli / kadîr-i ezelî / قَد۪يرِ اَزَل۪ي

  • Başlangıcı olmayan nihâyetsiz kudret sâhibi (Allah).

kafa / kafâ / قفا

  • Baş. (Arapça)

kah / kâh

  • Bazan.
  • Bazen.

kaide-i rabt

  • Bağlama kaidesi, bağlama cümlesi.

kalbolma

  • Başka hâle gelme. Değişme. (Türkçe)

kam-bini / kâm-binî

  • Bahtiyarlık, saadet, mutluluk. (Farsça)

kannur

  • Başı büyük kişi.

kantar / قنطار

  • Baskül. (Arapça)

kanun-u müstebidane / kanun-u müstebidâne

  • Baskı ve zorbalığa yönelik kanun.

kanun-u tebeddül ve tagayyür

  • Başkalaşım ve değişim kanunu.

karaca ahmed sultan

  • Barla ile Barla Gölü arasında "Karadut" mevkiinde, bir ziyaretgâhtır. Barla'ya yaya yirmi dakikalık bir mesafededir.

karia / kâria / قارئه

  • Bayan okuyucu. (Arapça)

karin-i evvel

  • Baş mâbeynci.

kavanin-i ezeliye / kavânin-i ezeliye

  • Başlangıcı olmayan kanunlar.

kayd-ı istibdat

  • Baskı ve despotluk bağı, kelepçesi.

kayıd / قَيْدْ

  • Bağ, sınırlama.

kayyum

  • Başlangıç, nihayet ve yeniden oluş gibi hallerden münezzeh ve ezelden ebede kaim, dâim ve var olan Allah (C.C.). Bütün eşyanın ancak kendisi ile kaim olduğu Cenab-ı Hak.

keçel

  • Başı kel olan kişi. Başında saç olmayan kimse. (Farsça)

kefil / kefîl

  • Başkasına âit bir işi veya borcu üzerine alan, sorumluluğunu yüklenen kimse. Kefîle, dâmin de denir.

kefiye

  • Başa sarılan ve omuzların üzerine kadar gelen, uçları püsküllü ince ipek örtülü kumaş.

kelle / كله

  • Baş. (Farsça)

kerempe burnu

  • Batı Karadeniz kıyısında Cide Kazasının sınırları içinde kalan kara çıkıntısı.

kerh

  • Bağdat şehrinde bir mevziin adı.

kerram

  • Bağcı.

kibt

  • Bal arısı, nahl. (Farsça)

kıtaf

  • Bağdan üzüm kesecek ve ağaçtan yemiş devşirecek vakit.

kıyfal

  • Baş damarı.

kıytas

  • Balina balığı, kadırga balığı.

kizbere

  • Baldırıkara adı verilen ot.

kübas

  • Başı büyük olan erkek.

kübbene

  • Bahil kişi.

kudahis

  • Bahâdır, kahraman, şucâ.

kuf

  • Baykuş denen bir kuş cinsi. (Farsça)

küliçe-i nühas

  • Bakır külçesi.

küre-i ahar / küre-i âhar

  • Başka gezegen.

kuyud-u ihtiraziye / kuyûd-u ihtiraziye

  • Bazı hakların kullanılabilmesi için öne sürülen şartlar ve çekinceler; tedbir ve çekince kayıtları.

lane-i peder / lâne-i peder

  • Baba yuvası. Peder evi.

lasiyyema

  • Bâhusus. Hususan. Buna gelince. Herşeyden ziyade. Ençok.

laübali / lâübâlî

  • Başkalarıyla saygısızlığa varacak şekilde senlibenli; çekinmesi ve sakınması olmayan.

levha-i temaşa / levha-i temâşâ

  • Bakılacak, seyredilecek tablo.

levz

  • Bâdem.

levzeteyn

  • Bâdemcikler, iki bâdemcik.

levzinec / levzînec

  • Bâdemli helva.

levziyyat

  • Bademle yapılmış tatlılar.

lezaiz-i bakiye / lezâiz-i bâkiye

  • Bâki, sonsuz lezzetler.

lezz

  • Bağlamak.

li-eb

  • Baba bir (kardeşler).

ligayrihi

  • Başkalarıyla.

liva / livâ / لِوَا

  • Bayrak.

lübna

  • Bal gibi yapışkanlı sütü olan bir ağaç.

lütf-u ihsan

  • Bağışın, ikramın güzelliği.

ma'kud

  • Bağlı, bağlanmış.

ma'muriyet

  • Bayındırlık, ma'murluk.

ma'na-yı harfi / ma'nâ-yı harfî / مَعْنَايِ حَرْف۪ي

  • Başkasını gösteren ve başkasına delil olan ma'na.

ma-i masdariye / mâ-i masdariye

  • Başında bulunduğu cümleyi masdar mânasına ve hükmüne sokar.

ma-i zaide / mâ-i zâide

  • Bazı edat ve fiillerin sonuna fazladan olarak gelir.

maada / maâdâ / mâadâ / مَاعَدَا

  • Başka. Fazla. Bundan gayrı. (İstisnâ kelimesidir)
  • Başka.
  • Başka.

maal-gayr

  • Başkası ile birlikte. Gayrısı ile.

maalgayr

  • Başkasıyla birlikte.

mabihi'l-imtiyaz / mâbihi'l-imtiyaz

  • Başkalarından ayıran üstünlük ve ayırt edici vasıf.

madalya

  • Başarılı kimselere takılan madeni nişan.

maden-i nühas / mâden-i nühas

  • Bakır madeni.

mafüvv / mâfüvv

  • Bağışlanmış.

mağfiret

  • Bağışlama.

mağrib / مغرب / مَغْرِبْ

  • Batı, akşam.
  • Batı, garb, batı tarafında olan yerler.
  • Batı.
  • Batı.

mağribi / mağribî

  • Batılı, mağribli.

mags

  • Bağırsak ağrısı.

magşiyane

  • Bayılmış gibi, baygıncasına. (Farsça)

magşiyyen

  • Bayılmış olarak, baygın bir halde.

magşiyyün aleyh

  • Bayılmış, baygın.

mahall-i taalluk / mahall-i taallûk

  • Bağlantılı ve ilgili olduğu yer, bölge.

mahbub-u ezeli / mahbûb-u ezelî / مَحْبُوبُ اَزَلِي

  • Başlangıcı olmayan sevgili (Allah).

mahdem

  • Baldırın köstek takacak yeri.

mahi / mâhî / ماهى

  • Balık. Semek. (Farsça)
  • Balık.
  • Balık. (Farsça)

mahidan

  • Balık havuzu. (Farsça)

mahifüruş

  • Balık satan. Balıkçı. (Farsça)

mahigir

  • Balık tutan. Balık yakalayan. Balık avlayan. (Farsça)

mahihar

  • Balık yiyen. Balık avlayan, balıkçıl. (Farsça)

mahluka

  • Başkasının olup da benimsenen manzum parça.

mahmur / mahmûr

  • Baygın göz.

mahmurane

  • Baygın bir şekilde. Mahmurcasına. (Farsça)

makazz

  • Başın arka tarafından iki kulağın arası.

makdem-i behar / makdem-i behâr

  • Baharın gelmesi.

makud / mâkûd

  • Bağlı.

mamur / mâmûr / mamûr / معمور

  • Bayındır, şenlikli.
  • Bayındır, imar edilmiş. (Arapça)
  • Mamûr edilmek: Bayındırlaştırılmak, imar edilmek. (Arapça)
  • Mamûr etmek: Bayındırlaştırmak. (Arapça)
  • Mamûr olmak: Bayındır olmak. (Arapça)

mamure / mamûre / معموره

  • Bayındır yer. (Arapça)

mamuriyet / mamûriyet / معموریت

  • Bayındırlık. (Arapça)

manyetizma / مَانْيَه تِيزْمَه

  • Başka üzerinde uyuşukluk verici tesir.
  • Bakışla etki altına alma.

manzar

  • Bakış yeri.

manzara

  • Bakılıp seyredilen yer.

maruz-u tagayyür

  • Başkalaşmaya ve değişmeye maruz.

masarin / masarîn

  • Bağırsaklar.

masdar-ı mimi / masdar-ı mimî

  • Başında mim harfi bulunan masdar. (Ketb: Yazmak) masdarının mimisi (mekteb) olduğu gibi.

masdu'

  • Baş ağrısına tutulmuş olan. Başı ağrıyan.

maşrapa

  • Bardak, içecek kabı.

matbaa / مطبعه

  • Basımevi.
  • Basımevi. (Arapça)

matbaa lisanı

  • Basın yayın kanalı.

matbu / matbû

  • Basılmış, basılan.
  • Basılmış.

matbu olan

  • Basılan.

matbu' / matbû' / مَطْبُوعْ

  • Basılmış.

matbuat / matbûât / مَطْبُوعَاتْ

  • Basın-yayın; gazeteler.
  • Basın, basılanlar.
  • Basılmış şeyler.

matbuat kanunu

  • Basın kanunu.

mebadi / mebâdi

  • Başlangıçlar, ilkeler.
  • Başlangıçlar; temel prensipler.
  • Başlangıçlar.

mebahis / mebâhis

  • Bahisler, konular.

mebde

  • Başlangıç.
  • Başlangıç.

mebde ve mead

  • Başlangıç ve dönüş, ruhun dünyaya gelişi ve dönüşü, dünya ve ahiret.

mebde' / مبدأ / مَبْدَأْ

  • Başlangıç noktası. (Arapça)
  • Başlangıç.

mebde' ve mead / mebde' ve meâd

  • Başlangıç ve sonuç, dünyâ ve âhiret; mahlûkların (yaratılmışların) nereden ve nasıl vücûda geldiği, onları kimin yarattığı, yaratılış hikmetleri, sonunda ne olacakları ve ölümden sonraki hâlleri.

mebde-i vahdet

  • Başlangıçtaki birlik; Allah'ın birliğini gösteren asıl kaynak.

mebdeiyet

  • Başlangıç olma işi.

mebhas / مبحث / مَبْحَثْ

  • Bahisler, konular.
  • Bahis.
  • Bahis yeri.

mebhus / mebhûs / مبحوث

  • Bahsolunan. Bahsolunmuş. Evvelce bahsi geçmiş.
  • Bahsedilen. (Arapça)

mecma-ı aher / mecma-ı âher

  • Başka bir toplanma yeri, öldükten sonra âhirette toplanılacak olan mahşer yeri.

medar-ı bahis / medâr-ı bahis / مَدَارِ بَحِثْ

  • Bahse sebeb.

medar-ı bahs / medâr-ı bahs

  • Bahis sebebi, söz konusu.

medar-ı bahsetmek / medâr-ı bahsetmek

  • Bahsetme sebebi.

medar-ı gıybet / medâr-ı gıybet

  • Başkalarının arkasından hoşlanmayacağı şekilde konuşmaya, çekiştirmeye sebep olan.

medar-ı mesuliyet / medâr-ı mesuliyet

  • Bazı suçlardan sorumlu tutulma sebebi.

medar-ı nazar / medâr-ı nazar

  • Bakışları üzerinde toplayan; odak noktası.

medar-ı tahakküm

  • Baskı, zorbalık sebebi.

medd-i nazar etmemek

  • Bakışlarını yöneltmemek, gözlerini dikmemek.

medine-i selam / medine-i selâm

  • Bağdat şehri.

medinetüsselam / medînetüsselam / مدینة السلام

  • Bağdat. (Arapça)

meftuhane

  • Başlangıç için verilen ziyâfet. Bir kitabı okumaya veya yeni bir derse başlarken, talebelere hocası tarafından verilen başlama ziyafeti. (Farsça)

meges-i engübin

  • Bal sineği. Arı. Nahl.

mekşuf-ür re's

  • Başı açık.

mektub-u sami / mektub-u sâmî

  • Başbakanlık (sadaret) makamından yazılan resmi mektublar.

melaze

  • Badem ağaçları olan yer.

memdude

  • Balçıklı ve kesekli yer.

menabik

  • Batman.

mensub

  • Bağlı, üye.
  • Bağlı, ait, ilgili.

mensubat / mensubât

  • Bağlılar, ilgililer.

mensubiyet

  • Bağlılık, aitlik.

mensup

  • Bağlı.

mensup olmak

  • Bağlı olmak, üye olmak.

menut / menût / منوط

  • Bağlı. (Arapça)

merbut / merbût / مربوط

  • Bağlı. Rabtedilmiş. Mensub. Ekli. Ulaşmış, bitişmiş, bitişik.
  • Bağlı.
  • Bağlı, irtibatlı.
  • Bağlı. (Arapça)

merbutiyet / merbûtiyet

  • Bağlılık.
  • Bağlılık.

merbutiyyet

  • Bağlılık.
  • Bağlılık. Mensub oluş. Mensubiyyet. Eklilik.

merci / mercî / مرجع

  • Başvurulacak, sığınılacak yer.
  • Başvuru yeri. (Arapça)

merciiyet / mercîiyet

  • Başvurulacak makam olma özelliği, kaynaklık.

merkez-i irtibat

  • Bağlantı merkezi.

mertebe-i muvaffakiyet

  • Başarı derecesi.

merzaga

  • Bataklık, çamur.

merzagi / merzagî / مرزغى

  • Bataklık. (Arapça)

mes'adet

  • Bahtiyarlık. Saadete sebeb olacak haslet. İyilik.

meşihat-ı islamiyye / meşîhat-ı islâmiyye

  • Bâb-ı fetvâ (fetvâ kapısı). Şeyhülislâmın bulunduğu yer.

meskeniyet

  • Barınak özelliği olma.

meslek-i batıla / meslek-i bâtıla

  • Bâtıl ve haktan uzak yol, yanlış meslek.

meşmeşiye

  • Bazı evliyanın keşfen gözlemledikleri gaybî veya misâlî bir âlem.

mesned-i re's

  • Başvurma yeri, müracaat makamı.

meşrutiyet

  • Başında hükümdar bulunmakla birlikte seçimle belirlenmiş bir yasama meclisine dayanan, yürütmesi denetime açık anayasal idare şekli; Osmanlılarda 1876 anayasasıyla başlayan, 1908 değişikliğiyle devam eden hukukî ve siyasi döneme verilen ad.

mesti-aver / mestî-âver

  • Bayıltıcı, sarhoş edici. (Farsça)

metbuiyet / metbûiyet

  • Başkalarının kendisine uyması, tâbi olunan kimse.

mevcudat-ı bahariye / mevcudât-ı bahariye

  • Bahar mevsimindeki renk renk, çeşit çeşit varlıklar.
  • Bahar mevsiminde ortaya çıkan varlıklar.

mevcudat-ı ilmiye

  • Başkası tarafından görünmeyen, Allah'ın ilim dairesindeki varlıklar.

mevhibe / موهبه

  • Bahşiş, ihsan, bağış.
  • Bağış. (Arapça)

mevsim-i bahar

  • Bahar mevsimi.

mevzuat

  • Bahsedilen hususlar. Bir şeyin esasını teşkil eden hususat. Tatbikat halinde olan hükümler ve kaideler.

mevzubahs etmek

  • Bahis mevzusu etmek.

mevzuu bahis

  • Bahsedilen konu.

mevzuubahis

  • Bahis konusu.

meyelan-ı teçhil / meyelân-ı teçhil

  • Başkalarını cehaletle itham etmeye, bilgisiz görmeye yönelik eğilim.

meyl-i tefevvuk

  • Başkalarından üstün olma meyli, eğilimi.

mezkur / mezkûr / مَذْكُورْ

  • Bahsi geçen.

midre

  • Bahadır, kahraman.

miftahu'n-nusret / miftâhu'n-nusret

  • Başarı ve zaferin anahtarı.

mıgşa

  • Bahadır, kahraman.

mıhtab

  • Balta gibi odun kesmekte kullanılan âlet.

mihtab

  • Balta. Odun kesmekte kullanılan âlet.

mıknatıs

  • Bazı metalleri çeken madde.

mıkra'

  • Balta gibi bir âlet olup, onunla taş parçalanır.

mikra'

  • Balta gibi bir alettir ve onunla taş parçalarlar.

milel-i saire / milel-i sâire

  • Başka, diğer milletler.

minnet etme

  • Başa kakma.

mis

  • Bakır. (Farsça)

mis'eb

  • Bal konulan tulum, bal tulumu.

misbah-ı zenebi / misbah-ı zenebî

  • Balıkların kuyruğu.

mısran

  • Basra ile Kufe şehirleri.

mu'ayede / mu'âyede

  • Bayramlaşma. Birbirinin bayramını kutlama.

mü'sad

  • Bağlanmış ve berkitilmiş nesne.

mu'tezile / مُعْتَزِلَه

  • Bâtıl i'tikādî bir mezheb.

muallimat / muallimât / معلمات

  • Bayan öğretmenler. (Arapça)

muallime / معلمه

  • Bayan öğretmen. (Arapça)

muammem

  • Başı sarıklanmış. İmamelenmiş. Sarıklı olan.

muayede / معایده

  • Bayramlaşma. (Arapça)

mübaşeret / mübâşeret

  • Başlama, girişme, dokunma.

mübevveb

  • Bab bab olmuş, bölümlere ayrılmış kitap.

mübteda / mübtedâ

  • Başlangıç, isim cümlesinde özne.

müdahale-i gayr

  • Başkasının karışması.

müddeiumumi muavini / müddeiumumî muavini

  • Başsavcı yardımcısı.

müdessi / müdessî

  • Baştan çıkartan. Doğru yoldan saptıran.

müftereyat

  • Başkasının üzerine atılan suçlar, kabahatler. İftiralar.

muganniye / مغنيه

  • Bayan şarkıcı. (Arapça)

mugterik

  • Batan, suda boğulan, garkolan.

muhavvil

  • Başka hâle koyan. Değiştiren. Tahvil eden.

mühmel

  • Başıboş, ihmal edilmiş.

muhrenbık

  • Başını eğip tınmayan, sükut eden, susan ve fırsat bulduğu gibi fevri söyleyen kimse.

muhtelife

  • Başka başka.

mukaddeme

  • Başlangıç.

mukaddime

  • Başlangıç, giriş.
  • Başlangıç, başlama, giriş.
  • Başlangıç, önsöz.

mukameha

  • Başını yukarı kaldırmak.

mukarren

  • Bağlanmış nesne.

mukarrün-bih

  • Başka birisine âit olduğu, birisi tarafından haber verilen hak. İkrâr olunan hak.

mukattaat

  • Bazı sûrelerin başlarında bulunan ve birer İlâhî şifre özelliğini taşıyan kesik harfler.

mukattaat-ı huruf / mukattaât-ı huruf

  • Bazı sûrelerin başlarında bulunan ve birer İlâhî şifre özelliğini taşıyan kesik harfler.

mukayyed / مُقَيَّدْ

  • Bağlı.

mükelleb

  • Bağlı esir.

mukmah

  • Başını kaldırıp gözünü bir yere dikip duran kişi.

muktezay-ı rahmet / muktezây-ı rahmet / مُقْتَضَايِ رَحْمَتْ

  • Bağışlama, şefkat etme, lutfetmenin gereği.

mülazemet / mülâzemet

  • Bağlanma, devam.

mülzim değil

  • Bağlayıcı değil; bağlayıcı olmadığı için uyulma zorunluluğu olmaz.

münadat

  • Bağrışma.

münafese

  • Başkasında görülen bir kemale imrenip ona yetişebilmek ve daha ileri gidebilmek için, nefislerin nefâsette, iyi şeylerde yarışması hissidir ki, nefsin şerefinden ve uluvv-i himmetinden neş'et eder. Hased ile arasında fark açıktır. Hased eden kimse, kemâle düşmandır; hased ettiği kimsenin zararından,

münasebet / münâsebet

  • Bağlantı, ilişki.

münasebet-i intisabi / münasebet-i intisabî

  • Bağlanmaya dayalı ilişki.

münasebetdar

  • Bağlantılı, alâkalı.

münasebettarane / münasebettarâne

  • Bağlantılı olarak.

münekkes

  • Başaşağı edilmiş.

münkalip

  • Başka bir hâle dönmüş, dönüşmüş.

müntahil

  • Başkasının eserini kendi malı imiş gibi gösteren.

müntekis

  • Başaşağı dönen. Tersine yuvarlanan.

müntesib

  • Bağlı, ilgili.

müntesibin / müntesibîn

  • Bağlananlar, ilgililer.

müntesip

  • Bağlanan, bağlı.

müptela / müptelâ

  • Bağımlı, düşkün.

müptela olan / müptelâ olan

  • Bağımlı olan.

murabbanişin

  • Bağdaş kurup oturan. (Farsça)

murabıt

  • Bağlı.

müracaat / mürâcaat / مُرَاجَعَتْ

  • Başvurma.
  • Başvurma.
  • Başvurma.

müracaat edilme

  • Baş vurulma.

müracaat etme

  • Başvurma.

müracaat etmek

  • Başvurmak.

mürkab

  • Baş ve boyun derisi. Baş ve boyundan soyulan deri.

murtabit

  • Bağlı. İrtibatlı. Birbirine bitişik. Ekli.

mürtabit

  • Bağlı, bağlanmış.

mürteba'

  • Bahar günlerinde ikâmet edecek yer. Yazlık. Sayfiye yeri.

müs'ad

  • Bahtiyar, mes'ud.

musaddak-gerde-i erbab-ı basiret / musaddak-gerde-i erbâb-ı basiret

  • Basiret erbabınca tasdik edilmiş; kalp gözü açık olan ileri görüşlü kimseler tarafından onaylanmış.

müsakat şirketi / müsâkât şirketi

  • Bağda üzüm, bahçelerde meyve ve bostanlarda sebze yetiştirmek için, toprak sâhibi ile çalışacak kimse arasında yapılan şirket, ortaklık.

müsake

  • Bahillik.

musalaha / musâlâha

  • Barışma, uzlaşma, barış, güvenlik.
  • Barışma, anlaşma.
  • Barışma, barış anlaşması yapma.

müsalaha / müsalâha / müsâlâha

  • Barışma.
  • Barışma.

musalaha / مصالحه

  • Barış. (Arapça)

müsalaha / مصالحه

  • Barış yapma. (Arapça)

musalaha etmek / musalâha etmek

  • Barışmak.

musalahakarane / musalâhakârâne / musâlâhakârâne

  • Barışarak, barış içinde.
  • Barışarak, barışırcasına.

müsalahaname / müsalahanâme

  • Barış antlaşması. (Farsça)

müsalemet / müsâlemet

  • Barışıklık.

müsalemetkar / müsalemetkâr / مسالمت كار

  • Barışçı, sulh taraftarı. (Farsça)
  • Barışçıl. (Arapça - Farsça)

musallat / مُسَلَّطْ

  • Başa bela olan.

müsennem

  • Balık sırtı gibi yuvarlak.

musibet / musîbet

  • Başa gelen acı verici olay.

müsta'ti / müsta'tî

  • Bahşiş isteyen.

müstağrak

  • Batmış, dolmuş.

müstakil / مستقل

  • Başlı başına, bağımsız.
  • Bağımsız. (Arapça)

müstakillen / مستقلا

  • Bağımsız olarak, başlı başına.
  • Bağımsız olarak.
  • Bağımsız olarak, ayrıca. (Arapça)

müştakk

  • Başka bir kelimeden çıkmış, türemiş.

mustasrih

  • Bağırıp ağlayan. Meded bekleyen.

müstebid

  • Başlı başına, müstakil olan. Emri altındakilere söz ve hürriyet hakkı tanımayan, istibdat yapan. Despot.

müstebidane / müstebidâne

  • Baskıcı şekilde, despotça.

müstemleke

  • Başka bir devletin idaresi altında bulunan memleket, yer, sömürge.
  • Başka bir devletin idaresi altında bulunan memleket. Hicret etmişlerle iskân edilmiş yerler. Sömürge.

müstenfik

  • Başkalarını beslemek için malını sarfeden.

müsteşfi'

  • Bağışlanmasını dileyen, affını isteyen. Şefaat için yalvaran.

müstesnaiye / müstesnâiye

  • Başkalarından üstün, başkalarından ayrı bir tarza tâbi. Başkalara benzemeyen.

müstevhib

  • Bahşiş isteyen.

müsük

  • Bahil kimse.

mutasaddırane

  • Baş köşeye kurulana yakışacak surette. (Farsça)

mutava'at / mutâva'at / مطاوعت

  • Baş eğme, boyun eğme, itaat. (Arapça)

mutayyen

  • Balçıklanmış, sıvanmış.

müteallak

  • Bağlanılan yer, taalluk edilen yer, harfi cerin dayandığı, bağlandığı kelime.

müteallil

  • Bahane ve özür ile vakit geçiren.

müteberri'

  • Bağışlayan, teberru eden. Bağışta bulunan.

mütegayyir / مُتَغَيِّرْ

  • Başkalaşan, değişken.
  • Başkalaşan.

mütekellim-i ezeli / mütekellim-i ezelî / مُتَكَلِّمِ اَزَل۪ي

  • Başlangıcı olmayıp ezelden beri konuşan (Allah).

mütekellimimaalgayr

  • Başkaları adına da konuşan.

mutemidane / mutemidâne

  • Bağlanarak, güvenerek. İtimâd etmek sureti ile. (Farsça)

mütenahhim

  • Balgam çıkaran.

mütenazıran

  • Bakışık olarak, simetrik tarzda.

müterabbi'

  • Bağdaş kurup rahatça oturmuş.

mütesaddi

  • Başlayan, teşebbüs eden.

müteselsil-i ezeli / müteselsil-i ezelî

  • Başlangıcı olmayan sonsuz bir zincir.

mütevakkıf / متوقف / مُتَوَقِّفْ

  • Bağlı.
  • Bağlı olan.
  • Bağlı. (Arapça)
  • Bağlı olan.

muvaffak / موفق / مُوَفَّقْ

  • Başarmış. Gâyesine erişmiş. Ulaşmış. Başarılı.
  • Başarılı.
  • Başarılı.
  • Başarılı.
  • Başarılı. (Arapça)
  • Muvaffak olmak: Başarmak, başarılı olmak. (Arapça)
  • Başarılı, yardıma mazhar.

muvaffak etmek

  • Başarılı etmek.

muvaffak eyleme

  • Başarılı kılma, nâil olma.

muvaffak olan

  • Başaran.

muvaffak olma

  • Başarılı olma, erişme.

muvaffak olmak

  • Başarmak.

muvaffakiyat / muvaffakiyât

  • Başarılar.
  • Başarılar.

muvaffakıyet

  • Başarı.

muvaffakiyet / موفقيت / مُوَفَّقِيَتْ

  • Başarı.
  • Başarı.
  • Başarı. (Arapça)
  • Muvaffakiyet ihraz etmek: Başarı göstermek. (Arapça)
  • Başarma, yardıma mazhar olma.

muvaffakiyetkarane / muvaffakiyetkârâne

  • Başarılı olarak.
  • Başarılı biçimde.

muvaffakiyetli

  • Başarılı.

muvaffakiyetsizlik

  • Başarısızlık.

muvaffakkıyetli

  • Başarılı.

muzaf / muzâf

  • Bağlanmış.

müzill

  • Bâzı kullarını aşağı ve zelîl eden mânâsına Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden).

na-matbu

  • Basılmamış, tab edilmemiş yazı. (Farsça)

nafıa / nâfıa / نافعه

  • Bayındırlık işleri.
  • Bayındırlık işleri. (Arapça)
  • Nâfıa müdüriyeti: Bayındırlık müdürlüğü. (Arapça)
  • Nâfıa nâzırı: Bayındırlık bakanı. (Arapça)
  • Nâfıa nezareti: Bayındırlık bakanlığı. (Arapça)
  • Nâfıa vekâleti: (Arapça)

nahhas

  • Bakırcı.

nahl / نحل

  • Balarısı.
  • Bal arısı. (Arapça)

naip / nâip

  • Başkasının yerine geçip onun işini yürüten, yerine getiren.

nakdeyn

  • Basılmış para hâlindeki altın ve gümüş.

nakh

  • Başı dimağından yarmak.

nakkaş-ı ezeli / nakkâş-ı ezelî

  • Başlangıcı ve sonu olmayıp zamanla sınırlı olmayan ve bütün varlıkları bir nakış halinde yaratan Allah.

namus-u ikram

  • Bağış ve iyilik kanunu.

nara / nâra

  • Bağırma.

nasif

  • Baş örtüsü.

nasih / nâsih

  • Battal eden, hükümsüz bırakan. Daha önceki hükmü kaldıran.

nazar / نَظَرْ

  • Bakış, görüş, göz değmesi.
  • Bakış.

nazar eden

  • Bakan.

nazar etme

  • Bakma, düşünme.

nazar etmek

  • Bakmak.

nazar-endaz

  • Bakan, seyreden.

nazar-gah / nazar-gâh

  • Bakılan yer. Nazar edilen yer. (Farsça)

nazar-ı şuhud

  • Bakıp şahit olma.

nazaran / نَظَرًا

  • Bakarak, –göre.
  • Bakışla.

nazargah / nazargâh

  • Bakılacak yer.
  • Bakış yeri, bakılan yer.

nazarı amm / nazarı âmm

  • Bakışı geniş ve kuşatıcı.

nazarın kusuru

  • Bakış, görüşün kusuru ve kısalığı.

nazır / nâzır / نَاظِرْ

  • Bakan.
  • Bakan, gözeten (Allah).

nazıra-han / nazıra-hân

  • Bakarak taklid eden. (Farsça)

nazırlık / nâzırlık

  • Bakanlık. (Arapça - Türkçe)

ne'ar

  • Baş kaldıran, âsi, kafa tutan, serkeş.

nevruz / nevrûz / نَوْرُوزْ

  • Bahar başlangıcı.
  • Baharın ilk günü.

neza'

  • Başta, alnın iki yanında saç olmayan açık yer.

nezaret

  • Bakma, gözetme.

nezaret etmek

  • Bakmak, gözetmek.

nigah / nigâh / نگاه

  • Bakış.
  • Bakış.
  • Bakış. (Farsça)
  • Nigâh eylemek: Bakmak. (Farsça)

nigeh / نگه

  • Bakış. (Farsça)

nigeh-endaz / nigeh-endâz

  • Bakan, bakıcı, bakıveren. (Farsça)

nigeran

  • Bakıveren, bakıcı. (Farsça)

nigunsar / nigunsâr

  • Başaşağı. (Farsça)

nijm

  • Bazı kış sabahları inen koyu sis. (Farsça)

nikubaht

  • Bahtı açık. (Farsça)

niseb

  • Bağlar.

nokta-i ittisal

  • Bağlantı noktası.

nokta-i nazar / نُقْطَۀِ نَظَرْ

  • Bakış açısı.
  • Bakış açısı.

noktainazar

  • Bakış açısı, görüş.

nuhame

  • Balgam.

nuhas / nuhâs

  • Bakır.

nühas

  • Bakır.

nuhasi / nuhasî

  • Bakırlı, bakırla alâkalı, bakırdan.

nukud / nukûd

  • Basılmış altın ve gümüş paralar. Müfredi (tekili) Nakddır.

nur-u ezel

  • Başlangıcı olmayan sonsuz nur.

nur-u ezeli ve ebedi / nur-u ezelî ve ebedî

  • Başlangıcı ve sonu olmayan nur.

nüsha-i ahar / nüsha-i âhar / نُسْخَۀِ آخَرْ

  • Başka nüsha.

nutk-u beliğane / nutk-u beliğâne

  • Balâgatli nutuk; kusursuz ifadelerle muhatapların hallerine ulgun olarak akıl ve kalplerini aydınlatan nutuk.

ömr-i baki / ömr-i bâkî

  • Bâkî, devamlı ve kalıcı ömür.

paşib

  • Basamak, merdiven. (Farsça)

payitaht / pâyitaht / پایتخت / پَايِ تَخْتْ

  • Başkent.
  • Başşehir.
  • Başkent. (Farsça)
  • Başkent.

payitaht-ı hükumet / payitaht-ı hükûmet

  • Başkent.

paymüzd

  • Bahşiş, ayak teri. (Farsça)

peder / پدر / پَدَرْ

  • Baba. (Farsça)
  • Baba.
  • Baba.
  • Baba. (Farsça)
  • Baba.

pederane / pederâne / پدرانه

  • Babaya yakışır şekilde.
  • Babaya yakışır tarzda, pedercesine. (Farsça)
  • Baba gibi.
  • Babaca. (Farsça)

pederi / pederî

  • Babalık, pederlik. (Farsça)

rabit

  • Bağlı, bağlanmış, merbut.

rabıta / râbıta / رابطه / رَابِطَه

  • Bağ.
  • Bağ, ilgi, irtibat.
  • Bağ.
  • Bağ.

rabıta-i ittisal

  • Bağlantı noktası.

rabıtadar / râbıtadar / رابطه دار

  • Bağlantılı, ilintili. (Arapça - Farsça)

rabt / ربط / رَبْطْ

  • Bağlama.
  • Bağlama.
  • Bağlamak.
  • Bağlama. (Arapça)
  • Rabt edilmek: Bağlanmak, tutturulmak. (Arapça)
  • Rabt etmek: Bağlamak, tutturmak. (Arapça)
  • Rabt olunmak: Bağlanmak, tutturulmak, ilişkilendirilmek. (Arapça)
  • Bağlama.

rabten

  • Bağlayarak, ilâveten.

radd-üs selam / râdd-üs selâm

  • Başkasının verdiği selamı alan.

rahma'

  • Başı beyaz olan dişi koyun.

rahmet / رَحْمَتْ

  • Bağış, acıma, esirgeme.
  • Bağışlama, şefkat etme, lutfetme.

rapt

  • Bağlanma.

rapt etmek

  • Bağlamak.

raptetmek

  • Bağlamak.
  • Bağlamak, tutturmak, ilişkilendirmek. (Arapça - Türkçe)

raptolunan

  • Bağlanan.

ravz

  • Bahçeler. Ağaçlık ve çimenlik yerler.

ravza / روضه

  • Bahçe.
  • Bahçe. (Arapça)

raye / râye

  • Bayrak, sancak.

re's / رَأْسْ

  • Baş.
  • Baş.

re's ve zeneb

  • Baş ve kuyruk.

re'sa

  • Başı ve yüzü siyah olan koyun.

re'skar / re'skâr

  • Baş, önder.

rebi' / rebî' / ربيع

  • Bahar. (Arapça)

rebii / rebiî

  • Bahara ait, baharla ilgili.

redd-i müdahale

  • Başkasının müdahalesini kabul etmeme.

rehd

  • Bastırarak ezme.

reis / reîs / رئيس

  • Baş, başkan.
  • Başkan, lider.
  • Başkan.
  • Başta bulunan kimse, başkan.
  • Başkan. (Arapça)

reis-i vükela / reis-i vükelâ

  • Başbakan.

rekabet

  • Başkalarını geçmeye çalışmak, benzerleriyle üstünlük yarışına çıkmak.

rekz-i alem

  • Bayrağı bir yere dikme.

renv

  • Bakma hususunda mübâlağa etmek.

rês

  • Baş, kafa.

revabıt / revâbıt / روابط

  • Bağlar.
  • Bağlar, ilgiler, ilişkiler. (Arapça)

revnak-ı bahar

  • Baharın güzellik ve tazeliği.

rez

  • Bağ kütüğü, asma. (Farsça)

rezban

  • Bağ bekçisi, bağcı. (Farsça)

riyaset / riyâset / ریاست

  • Başkanlık .
  • Başkanlık.
  • Başkanlık. (Arapça)
  • Riyâset etmek: Başkanlık yapmak. (Arapça)

riyasetpenah

  • Başkanlık makamında bulunan. Başkanlık eden, başkan olan. Reislik yapan. (Farsça)

riyaz / riyâz / ریاض

  • Bahçeler. (Arapça)

rububiyet-i batıla / rububiyet-i bâtıla

  • Bâtıl ilâhçılık, batıl rablık.

rüesa / rüesâ / رؤسا

  • Başkanlar, reisler. (Arapça)

rüus / rüûs

  • Başlar, kafalar.

sa'ka

  • Bayılma. Baygınlık.

sa'neb

  • Başı küçük olan kimse. Küçük başlı kişi.

saadet-mend / saâdet-mend

  • Bahtiyar, mutlu. Saâdet bulmuş olan. (Farsça)

sabr-ı cemil / sabr-ı cemîl

  • Başa gelen belâ ve musîbetten dolayı feryad etmeden, insanlara şikâyette bulunmadan yapılan sabır, gösterilen tahammül.

sada'

  • Baş ağrısı. ("Suda"' diye de okunur)

sada-yı ihtilal / sadâ-yı ihtilâl

  • Başkaldırma sâdası.

sadakat / sadâkat / صداقت

  • Bağlılık, doğruluk.
  • Bağlılık, dostluk, doğruluk.
  • Bağlılık. (Arapça)

sadakatçe

  • Bağlılık açısından.

sadaret / sadâret

  • Başbakanlık.

sadık kalmak

  • Bağlı kalmak.

sadist

  • Başkasına eziyet ve sıkıntı vermekten, sapık işleri yapmaktan zevk alan ruh hastası kimse.

sadr-ı azam

  • Baş vezir, padişahın vekili, başvekil.

sadr-ı islam / sadr-ı islâm

  • Baş vezir, padişahın vekili, başvekil.

sadrazam-misal

  • Başbakan gibi.

safh

  • Bağışlama.

sahib-zuhur

  • Baş kaldıran, isyan eden, ayaklanan. Başa geçen.

sahibe / sâhibe / صاحبه

  • Bayan sahip. (Arapça)

şahid-i ezeli / şâhid-i ezelî / شَاهِدِ اَزَلِي

  • Başlangıcı olmayan şahid (Allah).

sahife-i hayatiye-i bahariye

  • Baharın hayat sayfası.

saibe

  • Başı boş bırakılmış hayvan. Sâime.

saire

  • Başkaları, diğerleri.

şaire / şâire / شاعره

  • Bayan şair. (Arapça)

sal'

  • Baş tepesinin saçsız oluşu, kellik.

salah u selamet / salâh u selâmet

  • Barış ve selâmet.

salat-ül id / salât-ül îd

  • Bayram namazı.

salifü'z-zikr / sâlifü'z-zikr

  • Bahsi geçen, belirtilen.

şame / şâme / شامه

  • Başörtüsü. (Farsça)

şame-geş / şâme-geş

  • Başına örtü alan. (Farsça)

sanadid

  • Bahadır ve şeci' olanlar. Kahramanlar. İleri gelenler, reisler, padişahlar.

sarf-ı nazar / صَرْفِ نَظَرْ

  • Bakışını çevirme, vazgeçme.

sarf-ı nazar etme

  • Bakışı başka bir yöne çevirme, bakmama.

sarık

  • Başa sarılan bez.

şart-ı adi / şart-ı âdi

  • Bayağı olan şart.

sayd-ı mahi / sayd-ı mahî

  • Balık avı.

sayed

  • Başını yukarı kaldırıp kibirlenmek ve sağına soluna iltifat etmemek.

sayir

  • Bakan, seyreden. Seyredici.

sebeb-i istibdat

  • Baskı, zulüm sebebi.

sebeb-i tahakküm

  • Baskı ve zorbalık sebebi.

sebehlel

  • Bâtıl, boş, abes.

sebid

  • Başa yağ sürmeyi terketmek.

şebit

  • Bahadır, kahraman, yiğit.

şecce

  • Başa ve yüze vurarak meydana getirilen yara.

şecere-i bakıye / şecere-i bâkıye

  • Bakî, sonsuz bir ağaç.

şedidü'ş-şekime / şedîdü'ş-şekîme

  • Başkasına kolay kolay boyun eğmeyen, inatçı.

sefahet-i medeniyet

  • Batı medeniyetinin teşvik ettiği yasak zevk ve eğlenceye düşkünlük.

şefakat-ı übüvvet

  • Babalık şefkati.

şefkat

  • Başkasının kederiyle alâkalanmak, acıyarak sevmek. Yardıma, sevgiye muhtaç olanlara karşılıksız olarak merhamet ve sevgiyle yardıma koşmak. Karşılıksız, sâfi, ivazsız sevgi beslemek.

şefkat-i pederane / şefkat-i pederâne

  • Baba şefkati gibi.

şehd / شهد

  • Bal. Gömeç balı, asel.
  • Bal.
  • Bal. (Arapça)

şehd-amiz

  • Bal gibi tatlı. Balla karışık. (Farsça)

sel'

  • Baş yarmak.

selm / سَلْمْ

  • Barış, sulh. İtaat. Tek kulplu kova.
  • Barış.
  • Barışma, itaat.
  • Barış.

şem'-i asel

  • Bal mumu.

semarug

  • Başı yumru yumurta gibi olan mantar.

şematet / şemâtet

  • Başkasına gelen belâya, zarâra sevinmek.
  • Başkasının başına gelene sevinmek.

şematetkarane / şemâtetkârâne

  • Başkalarının üzüntüsüne, acısına hayasızca gülerek sevinmek.
  • Başkasının başına gelene sevinircesine.

semavi suhuflar / semavî suhuflar

  • Bazı peygamberlere gelen sahifeler halindeki küçük kitaplar.

semek / سمك / سَمَكْ

  • Balık.
  • Balık.
  • Balık.
  • Balık. (Arapça)
  • Balık.

semen

  • Baha, kıymet. Değer. Tutar. Satılan şeyin fiatı.

semen-i müsemma / semen-i müsemmâ

  • Bâyi' (satıcı) ile müşterinin karşılıklı rızâ ile mebî (mal) için hakîkî kıymetine uygun olsun veya olmasın, tâyin ettikleri yâni uyuştukları bedel.

semmak

  • Balıkçı.

şems-i ezel ve ebed / شَمْسِ اَزَل وَ اَبَدْ

  • Başlangıcı ve sonu olmayan güneş (Allah).

ser

  • Baş.
  • Baş.
  • Baş, tepe, uç, gaye, zirve, başkan, reis.

ser-cünban

  • Baş oynatan, baş sallayan.

ser-dade

  • Baş vermiş, baş göstermiş olan. (Farsça)

ser-füru

  • Baş eğme, söz dinleme, itaat etme.

ser-i serdar / سَرِ سَرْدَارْ

  • Baş komutan.

ser-katib / ser-kâtib

  • Başkâtip.

serağaz / serâğâz / سرآغاز

  • Başlangıç. (Farsça)

şerait-i sulhiye / şerâit-i sulhiye

  • Barışı ve barış ortamını meydana getiren şartlar.

serapa / serâpâ / سراپا / سَرَاپَا

  • Baştan başa.
  • Baştan ayağa, bir baştan bir başa, tüm. (Farsça)
  • Baştan ayağa.

seraser / serâser

  • Baştan başa, bütün, hep mecmuan, külliyen. (Farsça)
  • Baştan başa, her taraf.
  • Baştan başa.

serasker / سَرْ عَسْكَرْ

  • Baş komutan.

serbalin

  • Baş yastığı. (Farsça)

serbeha

  • Baş pahası. Diyet. Haraç. (Farsça)

serbend

  • Başa bağlanan veya sarılan şey. (Farsça)

serbeser / سَرْبَسَرْ

  • Baştan başa. (Farsça)
  • Baştan başa.
  • Baş başa.
  • Baştan başa.

serbezemin

  • Başı yere eğilmiş olan. (Farsça)

serbülend / سربلند

  • Başı yüce, yücebaşlı.. (Farsça)

serbülendi / serbülendî

  • Başı yükseklik. Yücelik. (Farsça)

serdar-ı ekrem

  • Başkumandan. Başbuğ.

serdari / serdarî

  • Başkumandanlık, serdarlık. (Farsça)

sere

  • Başparmağın ucundan şehadet parmağının ucuna kadar germek suretiyle hâsıl olan uzunluk ölçüsü. Karıştan küçüktür ve dört sere bir arşın sayılırdı.

serefraz / serefrâz

  • Başı dik alnı açık, haklı ve üstün.
  • Başı dik, üstün.

serencam / serencâm

  • Baştan geçen hâdise, olay.
  • Başa gelen olaylar.

serfeda eden / serfedâ eden

  • Başını, canını feda eden.

serfiraz / serfirâz / سرفراز

  • Başını yukarı kaldıran, yükselten. Benzerlerinden üstün olan. (Farsça)
  • Başını yukarı kaldıran, başı dik.
  • Başlar üstünde.
  • Başı yüce. (Farsça)

serfuru

  • Baş eğme.

serfüru / serfürû / سرفرو

  • Baş eğme, söz dinleme, itaat.
  • Baş eğme.
  • Başı önde, başı eğik, itaat eden. (Farsça)
  • Serfürû etmek: (Farsça)
  • İtaat etmek. (Farsça)
  • Başını eğmek. (Farsça)
  • Düşünceye dalmak. (Farsça)

sergardiyan

  • Başgardiyan.
  • Baş gardiyan.

sergerdan

  • Başı dönmüş.
  • Başı dönmüş, şaşkın. Hayran. (Farsça)

sergerde

  • Başıbozuk.

sergüzeşt / سَرْگُذَشْتْ

  • Baştan geçenler.

şerid

  • Band, halat, ip.

serkatib / serkâtib / سركاتب

  • Baş kâtib. Hükümdarların başkâtibleri. (Farsça)
  • Baş kâtib.
  • Baş yazıcı.
  • Başkâtip. (Farsça - Arapça)

serkeş

  • Baş kaldıran.
  • Baş kaldıran, inatçı, dikbaşlı, itaatsiz.

serkeşane / serkeşâne

  • Baş kaldırırcasına.
  • Başıbozuk bir şekilde.

serlevha / سرلوحه

  • Başlık.
  • Başlık. (Farsça - Arapça)

sermest

  • Başı dönmüş, kendinden geçmiş. (Farsça)
  • Başı dönmüş, kendinden geçmiş.

sermuharrir / سرمحرر

  • Baş muharrir. Baş yazar. (Farsça)
  • Başyazar. (Farsça - Arapça)

sernigun / سرنگون

  • Başaşağı, tepetakla. (Farsça)
  • Sernigûn olmak: Tepetakla olmak, başaşağı gelmek, yenilmek. (Farsça)

serpuş / serpûş / سرپوش

  • Başa giyilen başı örten külâh, takke, sarık. (Farsça)
  • Başlık, başı örten şey.
  • Başlık. (Farsça)

serpuşe

  • Başörtüsü. (Farsça)

serrişte-i bahane

  • Bahane edilecek şey.

serseri

  • Başı boş.
  • Başıboş, işsiz güçsüz, söz dinlemez, düzene uymaz.

sertac / sertâc

  • Baş tacı olan. Çok sevilen. Hürmet edilen. En ileri. (Farsça)
  • Baş tacı.
  • Baş tacı.

sertaç

  • Baş tacı olan, çok sevilen.

sertapa / sertâpâ / سرتاپا

  • Baştan ayağa. Baştan aşağı. (Farsça)
  • Baştan ayağa, baştanbaşa. (Farsça)

sertaser / sertâser / سرتاسر

  • Baştanbaşa. (Arapça)

serteser

  • Baştan başa.
  • Baştan başa.

sertiz

  • Baştarafı sivri olan, ucu sivri, keskin. (Farsça)

serüven

  • Başa gelen, heyecan verici hâdise. Sergüzeşt, macera.

server

  • Baş, reis.

serveri / serverî

  • Başlık, başkanlık, serverlik, reislik. Ululuk. (Farsça)

serzakir / serzâkir

  • Başta gelen zâkir, zikredenlerin başı. (Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dan kinâye olur.) (Farsça)
  • Baş zikirci.

serzede

  • Baş göstermiş, uç vermiş, çıkmış. (Farsça)

serzemin

  • Başını yere koyarak. (Farsça)

serzeniş

  • Başa kakma, takaza.

setr-i avret

  • Başkalarına gösterilmesi haram olan yerlerin örtünmesi.
  • Başkalarına gösterilmesi haram olan yerleri örtmek. Şer'an örtülmesi lâzım gelen yerlerini örtmek.

sevh

  • Batmak.

şevk-i bahari / şevk-i bahârî

  • Bahar neşesi.

şevkeran

  • Baldıran otu.

sevl

  • Bal arısı.

sevm-i şira'

  • Bâyi'in (satıcının) ve müşterinin, mebî'e (mala) fiyat koymaları, bir fiyatta anlaşmaları.

seyahin

  • Basra ırmağının adı.

sical

  • Bazen aleyhte bazen lehte.

şiddet-i ihtiyacın sevki

  • Bazı şeylere duyulan şiddetli ihtiyacın yönlendirmesi.

sıddıkiyet

  • Bağlılık.

sikec

  • Başı kızıl olan zehirli bir yılan.

sikke

  • Basılmış madeni para.

silif

  • Bacanak.

silm

  • Barışma.

sınvu ebi / sınvu ebî

  • Babamın kardeşi.

sipeh-büd

  • Başbuğ, başkomutan, başkumandan. (Farsça)

sipeh-keş

  • Başkumandan, başbuğ. (Farsça)

sipehsalar / sipehsâlâr / سپه سالار

  • Başkomutan. (Farsça)

siva

  • Başka, gayrı, diğer. Kasd.

sofra-i ihsan

  • Bağış, iyilik, lütuf sofrası.

şube-i müstebidane

  • Baskıcı tavrı olan şube.

suda' / sudâ' / صداع

  • Baş ağrısı. (Arapça)

şüf'a

  • Başkasına satılmış olan bir mülkü, satış değeri ile satın almak hakkı. Bu hakka mâlik olan kimseye şefî' denir.

suhare

  • Başkasıyla alay eden.

şuhh

  • Bahillik.

suhuf

  • Bâzı peygamberlere gelen sahife halindeki kitaplar.

suhuf-u semaviye / suhuf-u semâviye

  • Bazı peygamberlere gelen sahifeler halindeki küçük kitaplar.

suk'a

  • Başın ortasındaki beyazlık.

sulh / صلح / صُلْحْ

  • Barış.
  • Barış.
  • Barış.
  • Barış. (Arapça)
  • Barış.

sulhamiz / sulhâmîz / صلح آميز

  • Barışçıl. (Arapça - Farsça)

sulhen / صلحا

  • Barış yoluyla. (Arapça)

sulhkarane / sulhkârâne

  • Barışık, barış içinde.
  • Barış edercesine.

sulhperver

  • Barışsever.

sulhperverlik

  • Barışseverlik.

sulta / سلطه

  • Baskı, otorite.
  • Baskı. (Arapça)

sultan-ı ezel ve ebed / sultân-ı ezel ve ebed / سُلْطَانِ اَزَلْ وَ اَبَدْ

  • Başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan.
  • Başlangıcı ve sonu olmayan sultan (Allah).

sultan-ı ezel, ebed

  • Başlangıç ve sonu olmayan, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah.

sultan-ı ezeli ve ebedi / sultan-ı ezelî ve ebedî

  • Başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan.

sünbül

  • Başak.
  • Başak, filiz.

sünbüle / سنبله

  • Başak.
  • Başak. (Arapça)

sünnet-i kifaye / sünnet-i kifâye

  • Başkalarının meselâ beş-on kişiden birinin işlemesiyle, diğerlerinden sâkıt olan (düşen) sünnet.

şur-baht

  • Bahtsız, talihsiz. (Farsça)

sure-i el-bakara / sûre-i el-bakara

  • Bakara Sûresi.

şüru / şürû / شروع

  • Başlama. (Arapça)

şuru'

  • Başlama. Mübaşeret etme.

şüru'

  • Başlamak.

ta'yid

  • Bayram etmek.

ta'ziye / تَعْزِيَه

  • Baş sağlığı dileme.

ta'ziyename / ta'ziyenâme / تَعْزِيَه نَامَه

  • Başsağlığı mektubu.

ta'ziyet / تعزیت

  • Başsağlığı dileme. (Arapça)

ta'ziyetname / ta'ziyetnâme / تعزیت نامه

  • Başsağlığı mektubu. (Arapça - Farsça)

taalluk / taallûk

  • Bağlantılı olmak, ait olmak.
  • Bağlanmak, ilişme, ilişik olma.

taalluk etme / taallûk etme

  • Bağlantılı olma, ait olma.

taalluku olma / taallûku olma

  • Bağlantısı olma, ilişkisi bulunma.

taallül

  • Bahane arayarak işten kaçınma.

tab / tâb

  • Basma, baskı.
  • Baskı, basma.

tab eden

  • Basan.

tab edilen

  • Basılan.

tab edilme

  • Basılma.

tab etmek

  • Basmak.

tab'

  • Baskı, basma.

tab' eden

  • Basan, yayınlayan.

tab' etmek

  • Basmak.

tabhane / tabhâne / طبع خانه

  • Basımevi. (Arapça - Farsça)

tabi / tâbi / تابع

  • Bağlanan.

tabi eden / tâbi eden

  • Bağlı kılan, uyduran.

tabi olan / tâbi olan

  • Bağlanan, uyan.

tabi' / tâbi'

  • Basan, resmeden; yaratıcı, yaratan.

tacıser / tâcıser / تاج سر

  • Baştacı. (Arapça - Farsça)

tacser / tâcser / تاجسر

  • Baştacı. (Arapça - Farsça)

tadlil-i gayr

  • Başkalarını dalâlete nisbet etmek. Sapıklığına hükmetmek.

tadmid

  • Başına veya koluna merhem sürüp bez bağlamak.

tagallüb

  • Baskı ve zulüm yapma.

tagallüb etmek

  • Baskı ve zorbalık yapmak.

tagayyür

  • Başkalaşma, dönüşme.

tağayyür

  • Başkalaşma, değişikliğe uğrama.

tağayyur / تغير

  • Başkalaşma.

tagayyür / تَغَيُّرْ

  • Başkalaşma.

tagayyürat / tagayyürât

  • Başkalaşmalar.

tağayyürat

  • Başkalaşmalar, değişmeler.

tagmis

  • Batırma, daldırma.

tağyir / tağyîr / تَغْي۪يرْ

  • Başkalaştırma, değiştirme, bozma.
  • Başkalaştırma.

tahakküm

  • Baskı.

tahakkümat

  • Baskılar, zorbalıklar.

tahallüm

  • Bâliğ olmak.

tahamül

  • Başkasının zahmetini yüklenmek.

tahavvül / تَحَوُّلْ

  • Başka hâle girme.

tahfe

  • Bakla otunun yukarı ucu.

tahıl

  • Bayat su. Bekleyerek bozulmuş su.

taht-ı riyaset / taht-ı riyâset / تَحْتِ رِيَاسَتْ

  • Başkanlığı altında.

taht-ı riyasetinde

  • Başkanlığı altında.

tahtgah / tahtgâh / تختگاه

  • Başkent. (Farsça)

tahvil / tahvîl / تَحْو۪يلْ

  • Başka hâle sokma.

takannu'

  • Başına örtü örtmek.

takayyüd

  • Bağlanma.

takaza / takazâ

  • Başa kakma.

takdirname / takdîrname / تقدیرنامه

  • Başarı belgesi. (Arapça - Farsça)

takni'

  • Başına örtü örttürmek.

tali'

  • Baht açıklığı.

tango

  • Batı kaynaklı bir müzik ve bu müzik eşliğinde yapılan dans türü.

tanne

  • Balçığı çok olan yer.

tarik-baht

  • Bahtı kara, şanssız, tâlihsiz. (Farsça)

tarz-ı nazar / طَرْزِ نَظَرْ

  • Bakış tarzı, şekli.
  • Bakış tarzı.

tasallut / تَسَلُّطْ

  • Başa belâ olma.

tasallut etmek

  • Baskı kurmak, hâkim olmak.

tasannuf

  • Başka eserlerden tasnif etme, derleme.

tasarrufat-ı azime-i bahariye / tasarrufât-ı azîme-i bahariye

  • Bahar mevsimindeki büyük tasarruflar, faaliyetler.

tasavvur-u basit

  • Basit düşünce.

tasavvurat-ı batıla / tasavvurât-ı bâtıla

  • Batıl şeyleri zihinde canlandırma.

tasdi' / tasdî' / تصدیع / تَصْد۪يعْ

  • Baş ağrıtma, rahatsız etme. (Arapça)
  • Tasdî' etmek: Baş ağrıtmak, rahatsız etmek. (Arapça)
  • Baş ağrıtma, rahatsız etme.

tata'tu'

  • Başını aşağı eğmek.

tavr-ı batıl / tavr-ı bâtıl

  • Bâtıl, hak olmayan tavır.
  • Bâtıl, kötü hal ve vaziyetler.

taytava

  • Bağırtlak kuşuna benzeyen alaca bir kuş. (Yüzü beyaz, başı kara olur.)

tayyan

  • Balçık yapan kimse.

taziyet / tâziyet

  • Baş sağlığı dileme.

tazyik / tazyîk

  • Baskı.
  • Baskı, sıkıştırma.

tazyikat

  • Baskılar, sıkıştırmalar.

te'lif / te'lîf

  • Başkalarının sözlerini kendine mahsus bir sıra ile toplayıp kitâb hâline getirme.

te'vil / te'vîl / تأویل

  • Başka bir yorum getirme. (Arapça)
  • Te'vîl etmek: Başka bir yorum getirmek. (Arapça)

teakkud

  • Bağlanmak.

teammuk

  • Batmak, gömülmek.

tebeddü'

  • Başlamak.

tebeddül etme

  • Başkalaşma, değişme.

teber / تبر

  • Balta. (Farsça)
  • Balta. (Farsça)

teberdar / teberdâr / تبردار

  • Baltacı. (Farsça)

teberru / teberrû / تبرع

  • Bağış, bir malın veya paranın karşılıksız olarak verilmesi.
  • Bağış.
  • Bağış. (Arapça)

teberru etme

  • Bağışta bulunma.

teberru etmek

  • Bağışlamak, karşılıksız olarak vermek.

teberru'

  • Bağış. Bir malın karşılıksız olarak verilmesi. Mecburiyet olmadığı hâlde birisine bir malı vermek. Hayırlı işlerde yardım ve ihsanda bulunmak.

teberruan / تبرعا

  • Bağışlayarak. (Arapça)

teberruat / teberrûât / teberruât / تبرعات

  • Bağışlar.
  • Bağışlar.
  • Bağışlar. (Arapça)

tecdid-i biat / tecdid-i bîat / tecdîd-i bîat / تَجْد۪يدِ ب۪يعَتْ

  • Bağlılık sözünü yenileme.
  • Bağlılığını yenileme.

tecerru'

  • Bahâdırlık ve kahramanlık etmek.

tecil

  • Başka zamana bırakma, tehir, erteleme.

tegayyür

  • Başkalaşma, dönüşme.

tegayyürat / tegayyürât

  • Başkalaşmalar.
  • Başkalaşmalar, değişmeler.

tekabkub

  • Bağırsaklarda gazların meydana getirdiği gurultu.

tekbir-i zevaid / tekbîr-i zevâid

  • Bayram namazlarında birinci rek'atte Sübhâneke'den sonra üç, ikinci rek'atte zamm-ı sûreyi okuyup rükûa gitmeden önce de üç kerre olmak üzere alınan altı vâcib tekbir. Zevâid tekbiri.

tekemküm

  • Başına külâh giymek.

telfi'

  • Başını örtmek.

temas etmek

  • Bahsetmek.

temaşa etme

  • Bakma, seyretme, gözlem yapma.

temaşa etmek / temâşâ etmek

  • Bakmak, seyretmek.

tenazur / tenâzur / تناظر

  • Bakışma, simetri.
  • Bakışma, bıkışım, simetri. (Arapça)

tenazuri / tenâzurî / تناظری

  • Bakışık, simetrik. (Arapça)

tenkis-i gayr / tenkîs-i gayr

  • Başkasını kusurlu gösterme.

terabbu'

  • Bağdaş kurarak rahatça oturma.

tertibat-ı mukaddeme / tertibât-ı mukaddeme

  • Başlangıçtaki sıralamalar, tertib ve düzenler.

teşahh

  • Bahillik edişmek.

teşdih

  • Baş yarmak.

teşebbüs etmek

  • Başvurmak, girişmek.

teşeccu'

  • Bahâdırlık göstermek, kahramanlık yapmak.

teslimiyet

  • Bağlılık, kendini Allah'ın iradesine bırakma.

tevabi / tevâbî

  • Bağlı olanlar, uyanlar.

tevakkuf / تَوَقُّفْ

  • Bağlı olma.

tevehhüm-ü batıl / tevehhüm-ü bâtıl

  • Bâtıl ve hakka ters vehim.

tevellüdat-ı semekiye / tevellüdât-ı semekiye

  • Balıkların yumurtadan çıkmaları.

tevessül

  • Başvurma, sarılma.

tevessül etme

  • Başvurma, sarılma.

tevessülen

  • Başvurarak.
  • Başvurarak, girişerek. Sebep tutarak.

tevfik etme

  • Bağdaştırma.

tevfiksizlik

  • Başarısızlık.

tezellül

  • Bayağılık, kendini aşağı tutmak. Tevâzûnun aşırı derecesi.

tımar

  • Bakım, hizmet.

tiryakilik

  • Bağımlılık.

tolga

  • Başlık, miğfer nevilerinden birinin adıdır.

traj

  • Basılan gazete veya mecmuanın baskı sayısı. (Fransızca)
  • Baskı sayısı, tiraj.

tufeyli / tufeylî

  • Başkalarının sırtından geçinen, asalak.

übüvvet / ابوت

  • Babalık. (Arapça)

übüvveten

  • Babalık sıfatıyla. Atalık cihetiyle.

ufk-u ezel

  • Başlangıcı olmayan sonsuzluk ufku.

ufk-u nazar

  • Bakış ufku, görüş mesafesi; insanın görebileceği alan.

ufre

  • Başın ortasında olan saç.

uful / ufûl

  • Batış.
  • Batma, kaybolma.

uhra / uhrâ / اخری

  • Başka, diğer, sonra.
  • Başka, diğer. (Arapça)

ukul-ü aşere / ukûl-ü aşere

  • Bazı eski felsefecilere göre kâinatı idare eden on akıl; birincisi Allah'ın yarattığı akıl, diğerleri de ondan türemiş akıllar.
  • Bazı eski felsefecilere göre kâinatı idare eden on akıl (Onlara göre birinci akıl Allah'ın yarattığı akıldır, diğerleri ise, her biri, sırasıyla bir sonrasını türetmiştir.).

ülkü

  • Bazı öz türkçecilik taraftarlarınca kullanılmış bir kelimedir. Divan-ı Lügat-ıt Türk'te "Peyman" mânasına geldiğine merhum A. Hamdi Elmalılı işaret ediyor: "Ahd ü misak" da denir. Emanî, ideal mânâsına kullananlar varsa da yanlıştır.

ulü-l ebsar

  • Basiret sâhibleri.

umran / عمران

  • Bayındırlık. (Arapça)

ümran / ümrân / عمران

  • Bayındırlık, kalkınma. (Arapça)

umur-u batıla / umur-u bâtıla

  • Bâtıl şeyler, çürük fikirler.

unzur

  • Bak, gör (Meâlinde emir).

vabeste / vâbeste / وابسته

  • Bağlı, mütevakkıf, olması bir şeye bağlı olan. (Farsça)
  • Bağlı.
  • Bağlı.
  • Bağlı. (Farsça)

vabestegan / vâbestegân / وابستگان

  • Bağlılar. (Farsça)

vahib / vâhib

  • Bağış yapan, veren.

vahl-gah / vahl-gâh

  • Bataklık. (Farsça)

vajgun / vâjgûn / واژگون

  • Baş aşağı, tepetakla, tersyüz olmuş. (Farsça)

vakt-i hazar

  • Barış zamanı.

valid / vâlid

  • Baba.
  • Baba.
  • Baba, doğurtan.

ve minellahi't-tevfik / ve minellahi't-tevfîk

  • Başarmak sadece Allah'tandır.

vech-i ahar / vech-i âhar

  • Başka sebeple.

vech-i irtibat

  • Bağlantı yönü.

veçh-i irtibat

  • Bağlantı, ilişki yönü.

vech-i nisbet

  • Bağ yönü, ilgi yönü.

vedi'

  • Başkasının malını saklamaya memur kimse.

vehb / وهب

  • Bağış, vergi. (Arapça)

vehhabilik / vehhâbîlik

  • Bazı konularda aşırılıkları olan dinî bir anlayış.

vehhabiyet / vehhâbiyet

  • Bağışlayıcılık.

vehm-i batıl / vehm-i bâtıl

  • Bâtıl ve gerçeğe uymayan vehim.

vekaleten / vekâleten

  • Başkası adına.

vekil / vekîl

  • Başkası adına iş gören.

vesayet / vesâyet

  • Başkası adına iş yapma.

vesile / vesîle

  • Bahane, sebep, fırsat, uygun durum.

vesile-i cebir

  • Baskı, zorlama aracı.

vesile-i şefaat

  • Bağışlanma sebebi.

vilayat-ı garbiye / vilâyât-ı garbiye

  • Batı illeri.

yamur

  • Başının ortasında bir sürü boynuzları olan bir cins geyiğin erkeği.

yetim / yetîm

  • Babası ölmüş olan çocuk; tek, yalnız.
  • Babası ölmüş çocuk.

yez

  • Bağ, bahçe, tarla vs. gibi arazilerin etrafına çekilen dikenli çalı. Çit. (Farsça)

yoga

  • Bâtıl Hind felsefe sistemi. Bunlar tam bir dalgınlık ve hareketsizlik ile ve çile çekmekle gayelerine ulaşacaklarını sanarlar.

zafer

  • Başarma, üstün gelme.

zaman-ı istibdat

  • Baskı, zulüm dönemi.

zeluli / zelulî

  • Başı yumuşak. Dayanıklı. Sabırlı, tahammüllü.

zemir

  • Bahadır, kahraman, yiğit.

zengar / zengâr

  • Bakır pası nev'inden bir mâden. Boyacılar kullanılır. Öldürücüdür. Yeşil renktedir.

zere'

  • Başın önünde vâki olan beyazlık.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın