LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te bAka ifadesini içeren 317 kelime bulundu...

ab-rane

  • Su borularına ve su yollarına bakan mühendis. (Farsça)

abil

  • Koyun, at ve deve gibi hayvanlara iyi bakan.
  • Çayırda otlayarak suya muhtaç olmayan hayvan.

adliye nezareti

  • Adalet Bakanlığı.

adliye ve dahiliye vekaleti / adliye ve dahiliye vekâleti

  • Adalet ve İçişleri Bakanlığı.

adliye vekaleti / adliye vekâleti / عَدْلِيَه وَكَالَتِي

  • Adalet Bakanlığı.
  • Adalet bakanlığı.

adliye vekili

  • Adalet Bakanı.

akbenek

  • Gözün saydam tabakasında bir yara veya çıbandan kalan ve görmeyi yavaş yavaş azaltan beyaz benek.

akide-i avam / akîde-i avâm

  • Geniş halk tabakasının akidesi, inancı.

akide-i avam-ı mü'minin / akîde-i avâm-ı mü'minîn

  • Mü'minlerden avam tabakasının inanç seviyesi.

akl-ı feal / akl-ı feâl

  • İşrâkiyye (Yeni Eflâtunculuk) felsefesinde ukûl-ı aşerenin (on akılın) sonuncusu olup, yaşadığımız âlemle alâkalı akla verilen ad. Öldürme ve yaratma işlerine bakan mertebe.

akl-ı maaş

  • Aklın en alt tabakası. Dünyada geçim işini düşünen akıl.

akmadde

  • Anatomi: Omuriliğin dış; beynin iç tabakasını meydana getiren sinir lifleri. Beyin hücrelerinin çoğunu, akmadde teşkil eder.

alay emini

  • Osmanlı İmparatorluğu zamanında bir alay askerin hesap işlerine bakan subay ki, binbaşıdan alt derecededir.

alusi / alusî

  • Nazlanarak göz ucu ile bakan kimse. (Farsça)

ankara maarif dairesi

  • Ankara Eğitim Dairesi; Millî Eğitim Bakanlığı.

arş-ı berin

  • Arş-ı âlâ. Göğün en yüksek tabakası.

aşku / aşkû

  • Tavan; kat, tabaka. (Farsça)
  • Gökyüzü. Gök. (Farsça)

atıf / âtıf

  • (Atf. dan) Yüzünü çeviren, bakan. Meyleden, yönelen.
  • Bağlaç.
  • Şefkat edici kimse. Merhametli, müşfik.
  • Yarış atlarının altıncısı.
  • Gr: İki kelimeyi birbirine bağlayan harf veya kelime.

atmosfer

  • Dünyanın çevresini kuşatan 100 km. kalınlığında, çeşitli gazlardan meydana gelen gaz tabakası. Başka gök cisimlerini kuşatan gaz tabakalarına da atmosfer denir.
  • Bir yerdeki mânevi hava.
  • Basınç birimi. 0 derecede 76 cm. yükseklikteki bir civa sütununun 1 cm. karelik alan üzeri

avam / avâm / عوام

  • Halk tabakası. (Arapça)

avam-ı ehl-i iman / avâm-ı ehl-i iman

  • İman sahiplerinin avam tabakası.

avam-ı müslimin / avâm-ı müslimîn

  • Müslüman halk tabakası.

avam-ı nas / avâm-ı nâs

  • Sıradan halk tabakası.

avam-ı ümmet / avâm-ı ümmet

  • Ümmetin avam tabakası.

ayet-i müdayene / âyet-i müdâyene

  • Kur'ân'daki (Bakara, 281) borçlu ve alacaklı hakkındaki âyet.
  • Kur'an-ı Kerim'de (Sure-i Bakara, 281. âyet) borçlu ve alacaklı hakkındaki âyet. (Bu âyet vasatî olarak bir sahife uzunluğundadır.)

ayetü'l-kürsi / âyetü'l-kürsî

  • Allah'ın varlığından ve bir kısım mühim sıfatlarından bahseden Bakara Sûresinin 255. âyeti.

ayn-ür rıza / ayn-ür rızâ

  • Rıza gözü. Kusuru görmeden bakan muhabbet gözü.

aziz-i mısır

  • Mısır Mâliye Bakanı.

bab-ı seraskeri / bab-ı seraskerî / bâb-ı seraskerî / بَابِ سَرْعَسْكَر۪ي

  • Osmanlı Devletinde askerlik işleriyle uğraşan bakanlık; askeriyenin başı.
  • Serasker kapısı. Eski Milli Müdafaa Vekâleti. Milli Savunma Bakanlığı. Şimdiki İstanbul Üniversitesi'nin kapısı.
  • Savunma Bakanlığı kapısı.

bakara suresi / bakara sûresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 2. Sûresi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. (Bu sûre, Mûsâ Aleyhisselâm'ın risâleti ile o milletin seciyelerine girmiş olan bakarperestlik mefküresini kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhi ile anlatır ve şu cüz'i hadise ile beşerin dünyevî menfaatlarına en çok vesile olan ş

bakaya

  • Artıklar, fazlalıklar.
  • Ask: Son yoklamaları yapıldıktan sonra istenildiklerinde gelmeyen veya gelip de kıtalarına varmadan savuşanlar. (Bakayadan sayılmak suçtur.)

başvekalet / başvekâlet / بَاشْ وَكَالَتْ

  • Başbakanlık.
  • Başbakanlık.
  • Başbakanlık.

başvekil

  • Başbakan.
  • Başbakan.

burjuvazi

  • Burjuvaların meydana getirdiği içtimaî (sosyal) sınıf. Avrupa'da burjuvazi, ticaret ve sanayi ile zenginleşti. Soylular sınıfı ile mücadele ederek Fransız İhtilali ile iktidara geldi. İhtilalde işçilerin, köylülerin, fakir halk tabakalarının desteğini sağladı. Onlara eşitlik, hürriyet, adalet vaad e (Fransızca)

büruc

  • (Tekili: Burc) Burç, aslında âşikar şey mânasına gelir. Her bakanın gözüne çarpacak şeklide zâhir olan yüksek köşk mânasına da kullanılmıştır.
  • Bunlara teşbihen veya zuhur mânâsıyla semâdaki bir kısım yıldızlara veya bazı yıldızların toplanmasından meydana gelen şekillere ve farazi su

cahim / cahîm

  • Şiddetli ve kat kat birbiri üzerine yanan ateş. Çukur yerde yanan ateş.
  • Cehennem'in bir tabakası.
  • Cehennem'in dördüncü tabakasına verilen ad. Güneşe ve yıldıza tapanların azab göreceği Cehennem.

çeş

  • "Deneyen, sınayan, tadına bakan" mânâsına gelerek kelimelere eklenir. (Farsça)

çeşende

  • Tadıcı, tadan, tadına bakan. (Farsça)

çeşm-i im'an / çeşm-i im'ân

  • Dikkatli bakan göz.

cihet-i melekutiyet / cihet-i melekûtiyet

  • Birşeyin iç yüzü, aslı, hakikati; varlıklara hükmeden İlâhî fiil, isim, sıfat ve şuûnâta bakan yön.

cumhur-u avam

  • Halk tabakası.

cüz'iyat tabakatı

  • Küçük varlıklardan oluşan varlık tabakaları.

dağıt

  • Emin.
  • Nâzır, bakan.
  • Şiddet veren.
  • Üzüm toplamada kullanılan âlet.

dahiliye bakanlığı

  • İçişleri Bakanlığı.

dahiliye nazırı / dahiliye nâzırı

  • İçişleri Bakanı.
  • İçişleri Bakanı.

dahiliye vekaleti / dâhiliye vekâleti / دَاخِلِيَه وَكَالَتِي

  • İçişleri Bakanlığı.
  • İçişleri Bakanlığı.

dahiliye vekili / dâhiliye vekîli / دَاخِلِيَه وَكِيلِ

  • İçişleri Bakanı.
  • İçişleri Bakanı.

dahve-i sugra

  • Güneşin bulutsuz havada bakamayacak kadar parladığı vakit. İşrâk vakti.

damar

  • t. İstidad. Huy, tabiat, inat.
  • İnsan bedeninde kanın dolaştığı yollar, şiryan.
  • Irk.
  • Toprağın içindeki maden filizleri ve su tabakası.
  • Damar veya köke benzeyip bir cismin her tarafına uzanan yollar.
  • Mermer ve ona benzer dalgalı şeylerdeki çizgiler.

defterdar / defterdâr / دفتردار

  • Defter tutan. Devletin gelir ve masraflarını tutan vazifeli memur. Eskiden Maliye Nâzırı bu nam ile anılırdı. Bir vilayetin maliye işlerine bakan memur.
  • İldeki en üst düzey maliye yetkilisi. (Arapça - Farsça)
  • Maliye bakanı. (Arapça - Farsça)

defterdarlık

  • Eskiden maliye bakanlığı.
  • Şimdi vilâyetlerin mali işlerine bakan daire.

der-ban

  • Kapıcı, kapıya bakan. (Farsça)

diskalifiye

  • Müsabaka dışı bırakılmış. (Fransızca)

divan

  • Eskiden yaşamış şâirlerin şiirlerinin toplandığı kitap.
  • Büyük meclis. Büyük ve idâre işlerine bakan bilgili, nüfuzlu kimselerin toplandıkları yer.

diyanet riyaseti dairesi

  • Diyanet İşleri Bakanlığı.

edimme

  • Derinin ikinci tabakası.

eflak / eflâk

  • Felekler, gökler.
  • Her gezegene ait gök tabakaları.

ehl-i medeniyet

  • Dünyaya yalnız dünya için ve maddî zevk ve menfaatleri için bakanlar.

ekselans

  • Eskiden bakanlar, elçiler ve cumhurbaşkanları için kullanılan bir ünvan. (Fransızca)

enzad

  • (Tekili: Nazad) Şanlı, şerefli, namlı ve tertibli kimseler.
  • Toprak tabakaları.

esfel-i safilin / esfel-i sâfilîn

  • Sefillerin en sefili. Cehennem'in en aşağı tabakasındakiler.
  • Cehennemin en alt tabakası, aşağının aşağısı.

eshab-ı tahric / eshâb-ı tahrîc

  • Hanefî mezhebinde, kısa bildirilmiş olup, iki türlü anlaşılabilen hükümleri açıklayarak bir mânâsını seçen dördüncü tabaka âlimleri.

eshab-ı temyiz / eshâb-ı temyîz

  • Hanefî mezhebinde, fıkıh âlimlerinin altıncı tabakası. Bunlar kuvvetli hükümleri zayıf olanlardan, zâhir haberleri (İmâm-ı Muhammed'in Hanefî mezhebinin temeli olan meşhûr altı kitâbında bildirdiği haberleri), nâdir haberlerden (İmâm-ı Muhammed'in, İmâm-ı a'zâm ve talebelerinin diğer kitâblarda bild

eshab-ı tercih / eshâb-ı tercîh

  • Hanefî mezhebinde, fıkıh âlimlerinin beşinci tabakası. Bunlar, ictihâd gücüne sâhib olmayan, sâdece bağlı oldukları mezhebdeki müctehidlerin ictihadları (verdikleri hükümleri) arasından delili kuvvetli olan ictihâdı seçen âlimlerdir.

eşku

  • Tavan. (Farsça)
  • Tabaka, kat, derece, mertebe. (Farsça)

eşveş

  • Göz ucuyla bakan kişi.
  • Yüksek bina.

eşya' / eşyâ'

  • (Tekili: Şia) Bölükler, bölümler, kısımlar, neviler, fırkalar, tabakalar, cinsler, çeşitler. Cemaatler, cemiyetler, topluluklar.
  • Yardımcılar.

etbak

  • (Tekili: Tabak ve Tabaka) Yemek tepsileri, sofraları. Büyük sahanlar.
  • Tabakalar, dereceler, mertebeler, katlar.
  • Kabileler, kavimler, aşiretler.

eyyühe'n-nazır / eyyühe'n-nâzır

  • Ey (bu yazıya) bakan, nazar eden.

falcı

  • Fala bakan, gaybı bildiğini iddiâ eden. Gaybı anlamak için güyâ bir takım vâsıtalara mürâcaat eden kimse. Atılan boncuk ve baklaya, koyunun kürek kemiğine ve sâir şeylere bakıp bunlardan manâ çıkarır görünen; gaybden haber verdiğini iddiâ eden kimse.

favori

  • Sakalın kulak hizasından yanağa doğru inen kısmı. (Fransızca)
  • Bir müsabakayı kazanacağı tahmin edilen şahıs, takım veya hayvan. (Fransızca)

fenn

  • Hüner. Mârifet.
  • San'at.
  • Tecrübe.
  • İlim.
  • Nevi, sınıf, çeşit, tabaka.
  • Türlü.
  • Fizik, kimya, biyoloji, matematik ilimlerinin umumi adı.
  • Tatbikat ve isbat ile meydana gelen ilim.
  • Birisini muamelede aldatmak.
  • Fend.
  • Borç

fermene

  • İşlemeli dar ve yuvarlak yanlı yelek.
  • Eskiden esnaf tabakasına mahsus elbise.

ferşten arşa

  • Yerden göğün en yüksek tabakasına.

feyyal

  • Fil çobanı. File bakan kimse.

firdevs

  • Cennette bir tabaka.

fukara-perver

  • Fakire bakan. Fukarayı koruyan. (Farsça)

fünun / fünûn

  • Nev'iler, çeşitler, sınıflar, tabakalar.
  • Hünerler, sanatlar, ilimler, fenler.

gamze-figen

  • Gamze saçan, süzgün süzgün bakan. (Farsça)

gav / gâv

  • Öküz, sığır, bakara. (Farsça)

gaym

  • Bulut.
  • Sisli bulut tabakası.
  • Pek susayıp hararetlenmek.

gayya

  • Cehennemin beşinci tabakasındaki çok korkunç bir kuyunun adı. İçine düşenin kolay kolay kurtulamıyacağı korkunç yer.

gışa

  • Örtü, perde.
  • Zar. Deri. Kabuk.
  • Üst tabaka.
  • Zarf. Mahfaza.

haniye

  • Şarap.
  • Erkeği öldükten sonra evlenmeyip, çocuğuna bakan kadın.

har-bende

  • Seyis. Eşek ve katır gibi yük hayvanlarına bakan kimse. (Farsça)
  • Tar: Saray katırcıları. (Farsça)

harbiye / حربيه

  • Harp okulu. (Arapça)
  • Harbiyeli: Harp Okulu öğrencisi. (Arapça)
  • Harbiye nezareti: Savunma bakanlığı. (Arapça)

harbiye nezareti

  • Osmanlı Devletinde Harb Bakanlığı, bugünkü Millî Savunma Bakanlığına verilen ad.

hariciye / خارجيه

  • Dışa bağlı, dışarıya ilişkin. (Arapça)
  • Dışişleri bakanlığı. (Arapça)

hatıl

  • Taş duvarı takviye etmek için her bir-iki metrede çekilen tuğla veya kereste tabakası.

havas / havâs / خَوَاصْ

  • Seçkin tabaka.

haviye / hâviye

  • (Sukut mânasından) Cehennem'in 7. tabakası. En korkunç yer.
  • Cehennem'in yedinci tabakası. Burada inanmadıkları hâlde inanmış görünen münâfıklar ile müslüman iken İslâm dînini terk eden mürtedler azâb görecektir.

hayat-ı maddiye-i nefsiye

  • Hayatın madde ve nefse bakan yönü.

hazume

  • Sığır, bakar.

heft-hun

  • Cehennemin yedi tabakası. (Farsça)

hey'et-i vekile / hey'et-i vekîle / هَيْئَتِ وَك۪يلَه

  • Bakanlar kurulu.
  • Vekiller hey'eti, icra vekileri hey'eti. Bakanlar Kurulu. Başbakanın riyaset ettiği heyet.
  • Bakanlar kurulu.

hey'et-i vekile reisi

  • Bakanlar kurulu başkanı, Başbakan.

heyet-i vekile

  • Bakanlar Kurulu.

heyet-i vekile reisi

  • Bakanlar Kurulu Başkanı, Başbakan.

heyet-i vükela / heyet-i vükelâ

  • Vekiller heyeti, Bakanlar Kurulu.

hıdr-ı bahreyn-i velayet / hıdr-ı bahreyn-i velâyet

  • İki denize (âleme) bakan Hızır'ın veliliği.

hiştendar / hîştendar

  • Kendine iyi bakan, sağlığını koruyan. (Farsça)

hızır

  • İkinci tabaka-i hayat mertebesine mazhar olan ve Kur'an-ı Kerim tefsirlerinde ismi zikredilen bir zât-ı kerim.

hükumet reisi / hükûmet reisi

  • Başbakan.

hutame

  • Cehennemin beşinci tabakası. İnatçı münkirlerin yeri olup, Gayya Kuyusunun bulunduğu kısım.
  • Cehennemin bir tabakası.
  • Cehennem'in beşinci tabakası.
  • Cehennemin adlarından biri, cehennemin beşinci tabakası.

ibrikdar

  • Eskiden sarayda büyük devlet adamlarının konaklarında su döken ve leğen ibrik işlerine bakan kimse.

icra vekilleri hey'eti

  • Vekiller heyeti. Başvekilin riyaset ettiği bakanlardan meydana gelen hey'et.

idarehane

  • Bir işe bakan hey'etin veya bir işi idare edenlerin toplanarak iş gördükleri yer ve dâire. (Farsça)
  • Dergi, gazete vs. gibi yayınların yazı işlerine bakılan dâire. (Farsça)

idbak

  • Ulaştırmak. Yapıştırmak.
  • Tecvidde: Harf okunduğu zaman dilin üst damağa yapışmasına denir. Bu sıfatın harfleri. Sad, dad, tı, zı'dır. İsimlerine müdbaka denir.

ihtisab

  • Hesab sorma, mes'uliyet.
  • İhtisab dâiresinin aldığı vergi.
  • Emr-i bilma'ruf nehy-i an-ilmünker vazifesi,
  • Ceza.
  • Eskiden belediye işlerine bakan memurun işi ve dâiresi.

illiyyun

  • (Tekili: İlliyyîn) (Aliyyu) Cennetin en yüksek tabakası. Ahirete giden tam kâmil mü'minlerin yeri. Hafaza meleklerinin divanları ismidir ki, salihlerin amelleri oraya yükseltilir. Ahirette yüksek dereceye, dergâh-ı rızâya en yakın olan derecedir.

ilm-i tabakat-ül arz

  • Arzın tabakalarından bahseden ilim. Jeoloji.

ilmiye kıyafeti

  • İlmiye mensublarının giyiniş tarzları. İlmiye kıyafeti; şalvar, cübbe ve sarıktı. Bununla birlikte ilmiye mensublarının kıyafetlerinde bazı değişiklikler de vardı. Orta derecedekiler cübbe ile sokağa çıktıkları halde üst tabakayı teşkil eden ricâl kısmı, lata yahut biniş giyerlerdi. Ayrıca ilmiyenin

ilmiye ricali

  • İlmiye tarikinin yüksek tabakasına verilen addır. Bunun yerine "ricâl-i ilmiye" tabiri de kullanılırdı. İlmiye mensubları cübbe ile sokağa çıktıkları halde ilmiye ricali lata yahut biniş giyerlerdi.

imam-ı mübin / imâm-ı mübîn / اِمَامِ مُب۪ينْ

  • İlim ve emr-i İlâhînin bir nev'ine bir ünvandır ki, âlem-i şehadetten ziyade âlem-i gayba bakıyor. Yani, zaman-ı halden ziyade mazi ve müstakbele nazar eder. Yani, her şeyin vücud-u zahirîsinden ziyade aslına, nesline ve köklerine ve tohumlarına bakar.
  • İlâhî ilim ve emrin bir ünvanı; gayb âlemine bakan, eşyanın geçmiş ve geleceğe ait kaidelerinin yazıldığı kader defteri.
  • Her şeyin vukūundan evvel ve sonra yazılı olduğu kader defteri; Allahın şimdiki zamandan ziyâde, geçmiş ve geleceğe bakan ilmi.

imtisal

  • Nümune kabul etme.
  • Uymak. Ayrılmamak üzere inkıyad etme.
  • Mesel ve kıssa söyleme.
  • Bir şeyin suretine girme.
  • Muvafakat ve mutabakat etme.
  • Katili kısas etme.

inkar-ı semavat / inkâr-ı semâvât

  • Gökyüzündeki tabakaları kabul etmeme.

iris

  • yun. Gözümüzün saydam tabakasının arkasında olup, deliği, ışığın az veya çok miktarda olmasına göre genişleyip büzülen tabaka. Kuzahiye.İRKÂ' : Geciktirme.
  • İftira etme.

isfirar-ı şems vakti / isfirâr-ı şems vakti

  • Güneşin sararması vakti. Tozsuz, dumansız, berrak bir havada güneş ışığının geldiği yerlerin veya kendisinin bakacak kadar sararmaya başlamasından (güneşin alt kenarının görünen ufuktan bir mızrak boyu yükseklikte olduğu vakitten) güneş batıncaya kadar geçen zaman. İslâm astronomi âlimleri, bir mızr

istizah

  • Belirsiz ve mübhem bir şey hakkında açık söylenmesini istemek. İzah istemek.
  • Gensoru. Bir mes'ele hakkında mebuslar tarafından başbakana veya bakanlardan birine açılan ve sonunda soruşturma yapılması istenilen sual.

kabine

  • Bakanlar kurulu.
  • Vekiller hey'eti. Bakanlar kurulu. (Fransızca)
  • Küçük oda. (Fransızca)
  • Doktorun muâyene yeri. (Fransızca)

kadı

  • Tanzimat'a kadar her türlü davaya, Tanzimat ile Medeni Kanun arasındaki dönemde ise yalnız evlenme, boşanma, nafaka, miras davalarına bakan mahkemelerin başkanları.

kararname

  • Bakanlar Kurulu'ndan çıkan resmî emirler. (Farsça)
  • Verilen karârı bildiren yazı. (Farsça)

karatis

  • (Tekili: Kırtâs) Kâğıtlar, sahifeler. Kâğıt tabakaları.

kazi

  • (A, uzun okunur) Dâvalara hüküm ve kaza eden. Şeriat kanunlarına göre dâvalara bakan hâkim. Kadı.
  • Yapan, yerine getiren.

kem göz

  • Kötü niyetle bakan göz.

kesret-i tabaka

  • Çokluk tabakaları.

kılavuz

  • Yol gösteren, rehber.
  • Vapurlara yol gösteren.
  • Bazı hayvan katarlarının önüne düşüp, onları sevkeden hayvan.
  • Eskiden evlenme işlerine vasıtalık eden kadınlar.
  • Düşman hakkında mâlumât edinmek için ordu hizmetinde kullanılan kişiler.
  • Okçuluk müsabakaların

kırtas

  • (Çoğulu: Karâtis) Kâğıt. Kâğıt tabakası, sahife.
  • Kâğıtçı.

kitab-ı mübin / kitâb-ı mübîn / كِتَابِ مُب۪ينْ

  • Kaderde olan her şeyin gerçekleşmesinde esas tutulan kānunların bütünü; Allahın geçmiş ve gelecekten ziyâde, şimdiki hâle bakan ilmi.

kondüktör

  • Kılavuz, memur, müdür. (Fransızca)
  • Trenlerde vagon ve bilet işlerine bakan vazifeli kimse. (Fransızca)

küf

  • Yetiştiği satıhta kimyevî değişikliklere sebep olan küçük boylu mantarlara verilen umumi ad.
  • Maddelerin oksitlenme neticesinde dış tarafını kaplayan tabaka. Pas.

küre-i hava

  • Dünyayı kaplayan hava tabakası. Atmosfer.

kürsi / kürsî

  • Oturulacak yüksekçe yer. Câmilerde vâizin, medreselerde müderrisin oturduğu yer.
  • Taht, serir. Erike. Koltuk.
  • Kaide.
  • Merkez.
  • Vazife.
  • Saltanat, kudret ve mülk.
  • Başkent, hükümet merkezi.
  • Mânevi makam.
  • Arş'ın altına bir semâ tabakas
  • Makam.
  • Arşın altındaki sema tabakası; Allah'ın yer ve gökleri kaplayan hükümranlığı ve ilminin tecellî ettiği yer.

kuzehiye

  • Gözün renkli olan tabakası. İris.

lazy

  • Hiçbir dîne inanmıyanlar ile müşriklerin (Allahü teâlâya ortak koşanların) azâb görecekleri, Cehennem'in altıncı tabakası.

maarif / maârif / معارف

  • Tahsil ile elde edilen ilim, malûmat, bilgi.
  • Meharet. Üstadlık. Hüner.
  • Marifetler. Mâruflar. Kültürler.
  • Çehrenin manzarada zâhir olan yerleri.
  • Bir memleketin okullarını ve tahsil ihtiyacını idâre ve te'mine çalışan bakanlık.
  • Maarif nezareti: Millî eğitim bakanlığı.
  • Bilimler. (Arapça)
  • Kültür. (Arapça)
  • Millî Eğitim Bakanlığı. (Arapça)

maarif dairesi

  • Eğitim dairesi, Millî Eğitim Bakanlığı.

maarif nazır vekili

  • Millî Eğitim Bakan Yardımcısı.

maarif nazırı

  • Milli Eğitim Bakanı.

maarif vekaleti / maarif vekâleti

  • Millî Eğitim Bakanlığı.

maarif vekili / maârif vekîli / مَعَارِفْ وَك۪يلِي

  • Milli Eğitim Bakanı.
  • Eğitim bakanı.

maarif yangını

  • Millî Eğitim Bakanlığında çıkan yangın.

maarif-i umumiye nezareti

  • Maarif vekâleti. Milli Eğitim Bakanlığı.

maddi cihet / maddî cihet

  • Maddeye bakan yön.

mahkeme-i şer'iyye

  • Şeriat mahkemesi. şeriat hükümlerine göre dâvalara bakan mahkeme.

makam-ı ali / makam-ı âlî

  • Yüce ve âli makam. Eskiden bu tabir, bakanlıklar hakkında kullanılırdı.

makam-ı külliye / makam-ı küllîye

  • Genele bakan kapsamlı makam.

maliye / ماليه

  • Devletin gelir ve masraflarının idaresi.
  • Gelir gider hesablarına bakan resmi dâire.
  • Devletin gelir ve gider işlerini takip eden bakanlık ve ona bağlı daireler. (Arapça)

mana-yı ismi / mânâ-yı ismî

  • Bir şeyin sahibine değil de, bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsı.

mana-yı sarihi / mânâ-yı sarîhî

  • Kur'ân'ın mânâ tabakalarından biri, açıkça anlaşılan mânâ.

meclis-i vükela / meclis-i vükelâ

  • Kabine toplantısı. Bakanlar kurulu toplantısı.

mektub-u sami / mektub-u sâmî

  • Başbakanlık (sadaret) makamından yazılan resmi mektublar.

melekut / melekût

  • Melekler âlemi, varlıkların ilâhî isimlere bakan iç yüzü.

mevleviyyet

  • Mevlevilik. Mevlevi tarikından olmak.
  • Mollalık.
  • Müderrislikten sonra gelen ilmiye sınıfından oluş.
  • Eyâlet kadılığı; yani, bir eyâletin bütün hukuki ve kazai işlerine bilfiil bakan kadı. "Mevâli" de denir.

mi'mar

  • İmar eden. Hüner sâhibi. İnşaat plânlarını yapan ve bunların kurulmasına bakan san'atkâr. Binâ inşa eden mühendis.

mıknatıs

  • yun. Demir ve benzeri mâdenleri kendine çekici hususiyeti bulunan câzibe.
  • Başka te'sir altında kalmadan kuzey ve güney kutuplarına doğru yönünü değiştiren demir çubuk. (İki kutbu bulunan bu mıknatıslı çubuğun şimale bakan kısmına şimal (kuzey) ucu, cenuba çekilen ucuna da cenub (güne

milli müdafaa vekaleti / millî müdafaa vekâleti

  • Millî Savunma Bakanlığı.

mir-ab

  • Bir kentin su işlerine bakan kişi. (Farsça)

mir-ahur

  • Sarayda at işlerine bakan memurun ünvanıdır. (Farsça)

model

  • Biçim, örnek, şekil. (Fransızca)
  • Resim yâhut heykel yapılırken bakarak benzetilmeğe çalışılan şey veyâ şahıs. (Fransızca)

mubassır

  • Gözetici, bekleyici, bakıcı.
  • Eskiden gümrüklerde muhafaza memuru ve mektebte talebenin inzibatına bakan memur.

müdayene ayeti / müdâyene âyeti

  • Borçlu ve alacaklı hakkındaki âyet; Bakara Sûresinin 281. âyeti.

müddei-yi umumi / müddei-yi umumî

  • Milletin umum haklarını korumak üzere muhakemede hazır bulunan vazifeli, hukuk tahsilini bitirmiş hükümet memuru. Adliye bakanlığına bağlı, icra kuvvetini birlik halinde temsil eylemek üzere teşekkül eden, adlî idare makamında bulunan şahıs. Savcı.

müdir / müdîr

  • (Müdür) İdâre eden. Çeviren bakan.
  • İdareden anlayan.
  • İdare memuru. Bir dairede memurların başı.
  • Nâhiye merkezinin idare memuru.

müfti / müftî

  • Fetvâ veren.
  • Vilâyet ve kazâlarda din işlerine bakan, İslâm âlimlerinin dînî bir konuda vermiş oldukları hükümleri yâni fetvâyı, insanlara bildiren kimse; nakleden me'mur.
  • Fetvâ veren, yâni herhangi bir şeyin, İslâm dînine uygun olup olmadığını bildiren, Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şer

mührdar

  • Eskiden bir bakanlık veya dairenin resmi mührünü kullanmakla görevli olan kimseye verilen ad. Hususi kalem müdürü. (Farsça)

muhtesib

  • (Hisab. dan) Belediye işlerine bakan memur.
  • Kanundan ziyâde idâri ve örfi işler için karar veren. İhtisâb ağası.

mukayyed

  • Kayıtlı. Serbest olmayan. Sınırlı. Bağlı.
  • Deftere geçmiş, kaydedilmiş olan. Bağlanmış. El veya ayağında zincir, kelepçe bulunan. Mevkuf olan.
  • Bir işe ehemmiyet veren. İşine önem verip bakan.

mukmehun

  • Elleri boyunlarına bağlı veya boyunlarından zincir takılı olarak azab çekenler.
  • Başı yukarı kalkmış, gözleri bir yere dikilmiş ve etrafa bakamayan somurtmuş kimseler.

münadale

  • Müsabaka yarışına girmek. Atışma. Atış müsabakası.

müneccim

  • Yıldız falına bakan, astroloji ile uğraşan.
  • Yıldızların hareketlerini gözetleyerek geleceğe dâir haber verdiğini iddiâ eden, yıldız falına bakan kimse. Astrolog.
  • İlm-i nücûm yâni astronomi ilmiyle uğraşan kimse. Astronom.

müsabakat

  • Yarış, yarışma, müsâbaka.

müsabık

  • (Sebk. dan) Müsabakaya giren, yarışmaya katılan.
  • Geçen.

musahib / مصاحب

  • Arkadaş, sohbet arkadaşı. (Arapça)
  • Padişahın özel işlerine bakan. (Arapça)

müşahidin / müşahidîn

  • (Tekili: Müşahid) Görenler, bakanlar. Müşahede edenler.

müşreib

  • Nâzır, bakan.
  • Muhtaç.

müşrif

  • Etrafı gören, etrafa bakan.
  • Yüce yer, yüksek yer.
  • Yükselen, çıkan.
  • Bir hal almağa yüz tutmuş olan.
  • Yükselen, çıkan.
  • Ölüme pek yakın bulunan.
  • Etrafa bakan, etrafı gören.
  • Vakıf malı koruyan kimse.

müstekiff

  • Bakarken gözünü muhafaza etmek için, elini kaşının üzerine koyan.
  • Dilenmek için elini uzatan.

müstemlekat nazırı / müstemlekât nâzırı

  • Sömürgelerden sorumlu bakan.

müsteşrif

  • Nâzır, bakan.
  • Eğik, mâil.

mutata'ım

  • Tadan. Tadına bakan.

mütebassır

  • (Basar. dan) Dikkatle bakan, ilerisini gören, iyice düşünen. Basiretli.

mütefe'il

  • (Çoğulu: Mütefe'ilîn) (Fâl. dan) Fala bakan, fal açan.
  • Hayra yoran, uğur sayan.

mütefe'ilin / mütefe'ilîn

  • (Tekili: Mütefe'il) Fala bakanlar.
  • Hayra yoranlar.

mütehaddi

  • Çekişen, çekişip kavga eden. Tahaddi eden.
  • Dikkatle bakan.

mütelakki

  • Telakki ve kabul eden, ...nazarıyla bakan.

mütemevvin

  • İyâline çok nafaka veren. Ailesine, çoluk çocuğuna iyi bakan.

mütenazır / mütenâzır / متناظر

  • Birbirine bakan. (Arapça)
  • Simetrik. (Arapça)

mütenazzır

  • Dikkatle bakarak düşünen. Düşünerek dikkatle bakan.

mütesabık

  • Müsabaka eden. Birinden üstün gelmek için çalışan.
  • İleri geçmek için yarışmak, birisinden ileri geçmek.

mütezevvik

  • (Zevk. den) Zevk ve safâ eden.
  • Tadına bakan. Birkaç defa tadan.

muttali'

  • Haberli. Bilgisi olan. Bir yüksek yerden bakarak görüp anlayan. Vâkıf. Derk eden.

nafıa / nâfıa / نافعه

  • Bayındırlık işleri. (Arapça)
  • Nâfıa müdüriyeti: Bayındırlık müdürlüğü. (Arapça)
  • Nâfıa nâzırı: Bayındırlık bakanı. (Arapça)
  • Nâfıa nezareti: Bayındırlık bakanlığı. (Arapça)
  • Nâfıa vekâleti: (Arapça)

naim

  • Bolluk ve bahtiyarlık içinde yaşayış. Nizam-ü hal ve mal.
  • Cennet'in sekiz kısmından dördüncü tabakası.

nakıf

  • Kırıcı, kıran.
  • Bakan, nâzır.

nazar eden

  • Bakan.

nazar-baz / nazar-bâz

  • Neşe ile bakan. (Farsça)

nazar-endaz

  • Bakan, seyreden.
  • Göz atmak. Göz atan, bakan, nazar eden. (Farsça)

nazaran

  • Bakarak, –göre.
  • Nisbeten, nisbetle kıyaslıyarak.
  • Bakarak, görerek.
  • Göre, bakarak.

nazarendaz

  • Nazar eden, bakan.

nazır / nâzır / ناظر / نَاظِرْ

  • (Çoğulu: Nüzzâr) Nazar eden, bakan.
  • Bir idarenin veya dairenin umur ve işlerine bakan en büyük memur. Bir işin idaresine memur reis.
  • Kabine azalarından herbiri. Nâzır. Vekil. Bakan.
  • Vâsinin yapacağı tasarruflara nezarette bulunmak üzere musi veya hâkim tarafından tayi
  • Bakan.
  • Nazar eden, bakan.
  • Bakan. (Arapça)
  • Nezaret eden. (Arapça)
  • Bakan, gözeten (Allah).

nazır-ı binazir / nâzır-ı bînazîr

  • Benzersiz bakıcı, dikkatle bakan.

nazıra

  • Nazar eden, nezaret eden, bakan.
  • Göz.

nazıra-han / nazıra-hân

  • Bakarak taklid eden. (Farsça)

nazırlık / nâzırlık

  • Bakanlık. (Arapça - Türkçe)

nazrakünan / nazrakünân

  • Seyrederek, bakarak. (Farsça)

nazzare

  • Bir şeye bakan kavim.

nezaret

  • (Nazar. dan) Bakmak, seyir, bakış.
  • Nâzırlık etmek. Göz etmek.
  • Tenezzüh.
  • Reislik.
  • Vekillik, nâzırlık, bakanlık.

nezzar

  • Seyreden, bakan.

nezzare / nezzâre

  • Seyirci, seyreden, bakan. Nezaret eden, müfettiş, mürakabe ve kontrol eden. Vekillik eden.
  • Birbirini takip eden, birbirine bakan.

nigeh-endaz / nigeh-endâz

  • Bakan, bakıcı, bakıveren. (Farsça)

nüzzar

  • (Tekili: Nâzır) Bakanlar. Nâzırlar.

raiyyet-perver

  • Halka iyi bakan, iyi idare eden. İnsanların ihtiyacını te'min eden, onların iyiliğini seven ve onlar için iyilik isteyen. (Farsça)

rasıd

  • (Çoğulu: Râsıdân) (Rasad. dan) Gözleyen, gözeten, rasad eden. Dikkatle bakan.

rehan

  • Bahadırlık, kahramanlık.
  • Denemek, tecrübe etmek.
  • At yarıştırmak, müsabaka.

reis-i hükumet / reis-i hükûmet

  • Hükümet başkanı, başbakan.

reis-i vükela / reis-i vükelâ

  • Başbakan.
  • Vekillerin başı. Başvekil. Başbakan.

reis-ül küttab

  • Eskiden Hâriciye Nâzırı, Dışişleri Bakanı.

renna'

  • Devamlı kadınlara bakan kimse.

revak-ı uhreviye / revâk-ı uhreviye

  • Âhirete bakan revak, kemer.

sadaret / sadâret

  • Osmanlı İmparatorluğunda başvezirlik, sadrâzamlık, başbakanlık makamı.
  • Başbakanlık.

sadrazam / sadrâzam

  • Osmanlı Devletinde hükümet başkanı, başbakan.

sadrazam-misal

  • Başbakan gibi.

şafin

  • Göz ucuyla bakan kişi.

sakar / سَقَرْ

  • Cehennemin bir tabakası.

salahiyet

  • Bir işe karışmağa veya o işi yapmağa hakkı olmak, vazifeli olmak, bir iş için emir almış olmak.
  • Bir dâvaya bakabilmek.

sayir

  • Bakan, seyreden. Seyredici.

se'ir / se'îr

  • Cehennem'i meydana getiren tabakaların ikincisi. Burada Tevrât'ı değiştirenler yanacaktır.

seciye-i avra

  • Bir gözü kör olan seciye; olaylara sadece şahsî çıkar açısından veya sadece dünyevî açıdan bakan seciye, huy.

sekar

  • Cehennem'i meydana getiren tabakalardan üçüncüsü. Burada İncîl'i değiştirenler azâb görecektir.

serasker / سرعسكر

  • Ordu kumandanı. Komutan. (Farsça)
  • Harbiye nâzırı, milli savunma bakanı. (Farsça)
  • Başkomutan. (Farsça - Arapça)
  • Savunma bakanı, harbiye nazırı. (Farsça - Arapça)

seraskeri / seraskerî / سرعسكری

  • Başkomutanlık. (Farsça - Arapça)
  • Savunma bakanlığı, harbiye nazırlığı. (Farsça - Arapça)

seray-dar

  • Eskiden büyük yerlerde yemek ve sofra işlerine bakan kimse. (Farsça)

serçeşme

  • (Çoğulu: Serçeşmegân) Çeşme başı, su başı. Pınar. (Farsça)
  • Pir, şeyh. Baş. (Farsça)
  • (Tanzimattan evvel) yardımcı askerlerin maddi işlerine bakan kimse. (Farsça)

şeyh-ül islam

  • Osmanlı Devleti zamanında din işlerine bakan ve sadrazamdan sonra gelen en yüksek vazifeli şahıs. Âlimlerin reisi.

şeyhülislam / şeyhülislâm / شَيْخُ اْلاِسْلَامْ

  • Osmanlı Devleti zamanında dînî meselelerle şerîat mahkemelerine bakan en yüksek rütbeli din adamı.
  • Din işlerine bakan ilmiye sınıfının başı.

seyis

  • Atın tımarına, yemine vesairesine bakan adam, uşak.

sınıf

  • Kısım, bölüm, tabaka.
  • Kısım, bölüm, tabaka.

stratosfer

  • Atmosferin ortalama 30 km. kalınlığındaki ikinci tabakası. (Fransızca)

sure-i bakara / sûre-i bakara

  • Kur'ân'ın 2. sûresi olan Bakara Sûresi.

sure-i el-bakara / sûre-i el-bakara

  • Bakara Sûresi.

süturban / süturbân

  • Hayvana bakan. Seyis. (Farsça)

tabaka-i arz

  • Yer tabakası.

tabaka-ı avam

  • Halk tabakası.

tabaka-i avam / tabaka-i avâm / طَبَقَۀِ عَوَامْ

  • Halk tabakası.
  • Sıradan halk tabakası.

tabaka-i azime / tabaka-i azîme

  • Büyük tabaka.

tabaka-i esiriye / tabaka-i esîriye

  • Esir maddesinden meydana gelen tabaka.

tabaka-i havaiye

  • Hava tabakası, atmosfer.

tabaka-i havas / tabaka-i havâs / طَبَقَۀِ خَوَاصْ

  • Zenginler, seçkinler tabakası.
  • Üst tabaka.

tabaka-i havass / tabaka-i havâss

  • Toplumun üst seviyesini meydana getiren seçkinler tabakası.

tabaka-i hayat

  • Hayat tabakası.
  • Hayat tabakası. Kabirdeki hayat, dünya hayatı gibi.

tabaka-i hükumet / tabaka-i hükûmet

  • Yönetim tabakası.

tabaka-i insaniye / tabaka-i insâniye

  • İnsanlık tabakası, derecesi.

tabaka-i işariye

  • İşaret edilen mânâ tabakası.

tabaka-i mahlukat / tabaka-i mahlûkat

  • Yaratılanlar varlıkların bir sınıfı, bir tabakası.

tabaka-i mesturiyet

  • Gizlilik tabakası.
  • Gizlilik tabakası. Örtülü oluş.

tabaka-i mevcudat-ı nefsiye

  • Nefsin hoşuna giden varlıklar tabakası.

tabaka-i muazzama

  • En büyük tabaka.

tabaka-i nariye / tabaka-i nâriye

  • Ateş tabakası.

tabaka-i nas / tabaka-i nâs

  • Halk tabakası.

tabaka-i semavat / tabaka-i semâvat

  • Gökyüzü tabakaları.

tabaka-i sevabit / tabaka-i sevâbit

  • Yerlerinde sabit olarak duran yıldızlar tabakası.
  • Sabit bilinen yıldızlar tabakası.

tabaka-i süfla / tabaka-i süflâ

  • Alt tabaka; fakir ve sosyal statüsü düşük tabaka.

tabaka-i türabiye

  • Toprak tabakası.

tabaka-i ula / tabaka-i ûlâ

  • İlk tabaka.

tabaka-i vücud

  • Varlık tabakası.

tabaka-yı havas

  • Seçkinler tabakası, aydınlar sınıfı.

tabaka-yı ulya / tabaka-yı ulyâ

  • Yüksek tabaka; zengin, aydın ve sosyal statüsü yüksek tabaka; zenginler, yöneticiler ve saire.

tabakat / tabakât

  • Tabakalar. Katlar. Gruplar. Dereceler.
  • Tabakalar, dereceler.
  • Tabakalar.

tabakat-ı alem / tabakat-ı âlem

  • Âlem tabakaları.

tabakat-ı arz

  • Yeryüzünü oluşturan tabakalar.

tabakat-ı beşer

  • İnsan tabakaları.

tabakat-ı beşeriye

  • İnsan tabakaları, sınıfları.

tabakat-ı ehl-i kemal / tabakat-ı ehl-i kemâl

  • Olgunluk ve fazilet sahibi insanların tabakaları.

tabakat-ı evliya / tabakat-ı evliyâ

  • Velilerin tabakaları, dereceleri.

tabakat-ı havaiye

  • Hava tabakaları, atmosfer.

tabakat-ı hitabiye

  • Hitap tabakaları.

tabakat-ı hüsün ve cemal ve fazl ve kemal / tabakat-ı hüsün ve cemâl ve fazl ve kemâl

  • Güzellik, üstünlük ve mükemmellik tabakaları.

tabakat-ı işariye

  • İşaret tabakası, derecesi.

tabakat-ı kainat / tabakat-ı kâinat

  • Kâinat tabakaları, yaratılmış sınıflar.

tabakat-ı kelamiye / tabakat-ı kelâmiye

  • Söz tabakaları, alanları.

tabakat-ı kemal ve muhabbet / tabakat-ı kemâl ve muhabbet

  • Sevgi ve olgunluk tabakaları, katmanları.

tabakat-ı kesret

  • Çokluk tabakaları; sayısız varlıklardan oluşan tabakalar.

tabakat-ı kümmelin-i insaniye / tabakat-ı kümmelîn-i insaniye

  • Mükemmel insan tabakaları, grupları.

tabakat-ı mahlukat / tabakat-ı mahlûkat

  • Varlık tabakaları.

tabakat-ı mevcudat

  • Varlıkların tabakaları, grupları.

tabakat-ı mezkure / tabakat-ı mezkûre

  • Adı geçen, ifade edilen tabakalar, sınıflar.

tabakat-ı muhtelife

  • Çeşitli tabakalar.

tabakat-ı mütefavite / tabakât-ı mütefavite

  • Farklı aşamalar, safhalar, tabakalar.

tabakat-ı rahmet

  • Rahmet tabakaları.

tabakat-ı seb'a

  • Yedi tabaka.

tabakat-ı sıfat / tabakat-ı sıfât

  • Sıfat tabakaları.

tabakat-ı ulema

  • Âlimler tabakası, âlimler sınıfı.

tabakat-ı vücud

  • Varlık tabakaları.

tabakat-ı vücut

  • Varlık tabakaları.

tabakat-ül-fukaha / tabakât-ül-fukahâ

  • Fıkıh âlimlerinin tabakası. Helâl ve haramı, emir ve yasakları bildiren fıkıh ilmi ile uğraşan âlimlerin dereceleri.
  • Fıkıh âlimlerini derecelerine göre tertîb edip (sıralayıp), hayatlarını ve eserlerini anlatan kitablar.

tefarüt

  • Müsabaka etmek, yarışmak.

tenazzur

  • Dikkatle bakarak düşünme. Düşünerek dikkatle bakma.

tercih ehli / tercîh ehli

  • Hanefî mezhebinde, dînî hükümleri bildiren fıkıh âlimlerinin beşinci tabakasında bulunan ve ictihâd (Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerden dînî hüküm çıkarma) gücüne sâhib olmayan, sâdece bağlı oldukları mezhebin kavillerinden (sözlerinden) ve hüküml erinden sahîh ve evlâ (en iyi) olanı seçen mukall

tesabuk

  • Yarış etme. Müsabaka.

tevessüm

  • Bir şeyin işaretlerine bakarak iyice anlamak.

tıbak

  • Uyma, uygunluk.
  • Tabakalar. Katlar.
  • Birbirine uygun olan şey.
  • Bir şeyi diğerine uydurup müsavi ve münasib kılmak.

tilmiz-i avrupa

  • Avrupa öğrencisi; Batı felsefesinden ders alan, hayata bu gözle bakan öğrenci.

ulliyye

  • (İlliyye) Yüksek tabaka. En yüksek. En şerefli.
  • Çardak.

vefk

  • Uygun gelme. Uyma. Mutabakat. Muvafık olma. İşi iyi gitme.
  • Tesirli dua.

vekalet / vekâlet / وكالت

  • Vekillik. Birisinin nâmına iş görme. Kendi nâmına hareket etme salâhiyetini başkasına verme. Nezâret, bakanlık.
  • Vekilin vazife gördüğü bina.
  • Vekillik, bakanlık.
  • Vekillik. (Arapça)
  • Bakanlık. (Arapça)
  • Avukatlık. (Arapça)

vekaletpenah / vekâletpenâh

  • Padişahın vekili olan, sadrâzam. Başvekil. Başbakan. (Farsça)

vekil / وكيل

  • Başkasının işini gören. Bir adamın yerine hareket etme selâhiyeti olan kimse.
  • Nâzır. Bakan.
  • Avukat. (Arapça)
  • Biri tarafından yetki verilmiş. (Arapça)
  • Bakan. (Arapça)

vekil-i dahiliye

  • İçişleri Bakanı.

velayet-i kübra

  • Büyük velilik. Akrebiyet-i İlâhiyenin inkişafına bakan ve veraset-i nübüvvetten gelen gayet kısa, fakat yüksek olan ve tarikat berzahına uğramadan zâhirden hakikata geçen velilik mesleği. (Sahabeler gibi)

vezir / vezîr / وزیر

  • Eskiden bakanlık görevini üstlenen kişi. (Arapça)

vükela / vükelâ / وكلا

  • (Tekili: Vekil) Vekiller. Bakanlar. Nâzırlar. Kendilerine iş havale edilenler.
  • Askerî âmirler, komutanlar; bakanlar.
  • Vekiller, bakanlar.
  • Vekiller. (Arapça)
  • Bakanlar. (Arapça)

yunus emre

  • (Vefat Mi: 1320) Porsuk Nehri'nin Sakarya'ya döküldüğü yere yakın Sarıköy'de doğduğu söylenir. Tasavvufî halk edebiyatının veli şâiri olan Yunus Emre, yaşadığı devirde halk tabakasını irşad ve tenvir etmiştir. Bir çok memleketleri ve bu arada Konya, Şam ve Azerbeycan'ı dolaştı. Konya'da Mevlâna ile

zahirbin / zâhirbîn / ظاهربين

  • Sadece görünüşe bakan. (Arapça - Farsça)

zahirperest / zâhirperest / ظاهرپرست

  • Sadece dış görünüşe bakan. (Arapça - Farsça)

zehravan

  • (Zehrâveyn) İki parlak şey.
  • Kur'an-ı Kerim'de Sure-i Bakara ile Âl-i İmran Surelerine birlikte verilen isim.

zıhar

  • İki şey arasında münasebet ve mutabakat meydana getirmek. İki şeyi birbirine mutabık eylemek. Arka arkaya, mukabil kılmak.
  • Karşılıklı yardımlaşmak.
  • Fık: Bir kocanın, karısını müebbeden mahremi olan birisinin bakması câiz olmayan bir yerine teşbih etmesi.Meselâ, bir adam karıs

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR