LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te azil ifadesini içeren 696 kelime bulundu...

a'la suresi / a'lâ suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in seksenyedinci suresi olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.

a'raf suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 7. suresidir. Mekke-i Mükerremede nâzil olmuştur. Suret-ül Mikat, Suret-ül Misak, Elif lâm mim sâd gibi isimleri de vardır.

abese suresi / abese sûresi

  • Kur'an-ı Kerim'de sekseninci surenin ismi olup, Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Saliha Suresi, Sefere Suresi de denilir.
  • Kur'ân-ı kerîmin sekseninci sûresi. Mekke-i mükerremede nâzil oldu (indi). Kırk iki âyet-i kerîmedir. Birinci âyet-i kerîmede yüzçevirdi, iltifat etmedi mânâsına olan Abese lafzı sûreye isim olmuştur. Sûrede, Kur'ân-ı kerîmin Allahü teâlâ tarafından bir mev'ize (nasihat, öğüt) olduğu bildirilmekte,

abt

  • Deveyi ve koyunu hastalanmadan sağ iken boğazlamak.
  • Kazılmamış yeri kazmak.
  • Yarmak.

acur

  • Kabakgillerden bir hıyar cinsi. Üstü hafif olukludur. Bazıları tüylüce olur.

adaptasyon

  • Tatbik etme işi. Bir şeyin bir başkasına göre ayarlanması. Bir canlının, yaşadığı muhite uyması işi. (Fransızca)
  • Yabancı dilde yazılmış bir eseri yerli adlar ile ve yerli hayata uydurarak çevirme. (Fransızca)

adiyat suresi / âdiyat suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 100. suresinin ismi olup, Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.

ahd-i atik

  • Tevrat, Zebur ve Mezamir'in bazıları, Yahudilerin eski ve mukaddes kitapları.

ahkaf suresi

  • Kur'an-ı Kerim'de kırkaltıncı sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.

ahlak-ı fazıla / ahlâk-ı fâzıla

  • İyi ahlâk, faziletli huylar.

ahna'

  • Çok alçak gönüllülük, mütevazilik.

ahyed

  • Hz. Peygamberin (A.S.M.) Tevrattaki bir ismidir. (Bazı metinlerde Uheyd, Uhidu, Uheydu, Uhyidu şeklinde yazılıdır.)

ahzab suresi

  • Kur'ân-ı Kerimde otuzüçüncü surenin adı olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.

akderi

  • Eski zamanda kağıt yerine kullanılan ve üzerine yazı yazılan deri.

akta' / aktâ' / اقطاع

  • Kesmeler, kırılmalar.
  • Beylik araziler.
  • Alâkasızlıklar.
  • Kesmeler. (Arapça)
  • Beylik araziler. (Arapça)

al-i imran suresi / âl-i imran suresi

  • Kur'an-ı Kerimin üçüncü suresinin ismi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. Bu sureye Eman, Kenz, Ma'niyye, Mücadele, İstiğfar Suresi ve Tayyibe de denilir.

alak suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in doksanaltıncı suresinin adıdır. İkra' Suresi de denilir. Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.

aleyhimürrıdvan / aleyhimürrıdvân

  • Allahü teâlânın rızâsı onların üzerine olsun veya Allahü teâlâ onlardan râzı olsun mânâsına duâ ve hürmet ifâdesi. İkiden fazla Eshâb-ı kirâmın ismi anıldığında, işitildiğinde ve yazıldığında söylenir ve yazılır. Bir kişi için aleyhirrıdvân, iki kişi için aleyhimerrıdvân denir.

aleyhissalatü ves-selam / aleyhissalâtü ves-selâm

  • Peygamberler bilhassa Peygamber efendimizin ism-i şerîfi söylenince, yazılınca ve işitilince söylenen ve yazılan salât ve selâm (hayr duâlar) onun üzerine olsun mânâsına duâ ve tâzim (saygı) ifâdesi. İki kişi için aleyhimesselâm daha fazla için aleyh imüssalâtü ves selâm denir.

aman-name

  • Bir şahsa iltimas yapması için, başka bir kimseye hitaben yazılan pusula, yazı. (Farsça)

amazon

  • Milattan önce yaşamış İskitlerin kadın askerlerine verilen isim. Göğüslerini dağlatarak küçükten harbe alıştırılan bu İskit kadınlarının şiddetli muharebeler yaptıkları yazılıdır.
  • Güney Amerika'da büyük bir nehir adı.

amel defteri

  • İnsanların dünyâda iken yaptığı bütün işlerinin yazıldığı ve Arasât meydanında herkese verilecek olan defter.

amelehu

  • "Tarafından yapıldı." mânâsına gelir ve bir sanat eserinde san'atkârın imzasından önce yazılır.

amm / âmm

  • Herkese âit. Umuma âit. Hususi ve bazılara mahsus olmayan. Umumi.

an mim amed

  • Tar: İslâmiyeti ve Türkçeyi öğretmek maksadıyla, devşirilerek toplanan ve Türk köylülerine satılan acemi oğlanlardan, müddetini tamamlayarak Rumeli Ağasının tezkeresiyle ulüfeye yazılanların kayıtlarına verilen işaret. (Farsça)

arabi aylar / arabî aylar

  • Hicrî senenin on iki ayı. Hicrî takvimde kullanılan Arabî ayların adları sırasıyla şunlardır: Muharrem, Safer, Rebî'ul-evvel, Rebî'ul-âhir, Cemâzil-evvel, Cemâzil-âhir, Receb, Şa'bân, Ramazan, Şevvâl, Zilka'de, Zilhicce.

araiz

  • (Tekili: Ariza) Arz olunan meseleler. Küçükten büyüğe yazılan yazılar.

arazi-i mektume / arâzi-i mektume

  • Huk: Beytülmâle haber verilmeksizin kullanılan mahlul veya müstahik-i tapu araziler.

arazi-i metruke / arâzi-i metrûke

  • Terk edilmiş, bırakılmış topraklar, araziler.

arazi-i miriyye / arâzi-i mîriyye

  • Mîrî yâni devlete âit topraklar. Harp ile alınarak, gâziler arasında taksim edilmeyip, beytülmâle (devlet hazînesine) bırakılan veya uşr yâhut harac toprağı iken sâhibi ölüp, hiç mîrasçısı bulunmayan topraklar. Arâzi-i Memleket, Arâzi-i Emîriyye de denir.

arazi-i öşriyye / arâzi-i öşriyye

  • Huk: Ziraat olundukça her sene hâsılatından beytülmâle, beytüssadakaya konulmak üzere, fakirlerin hakkı olan öşür alınan arâziler.

arazi-i uşriyye / arâzi-i uşriyye

  • Mahsûlünden (ürününden) uşur denilen zekatın alındığı topraklar. Müslüman devletlerde harb ile alınıp gâzîlere (askerlere) taksim edilen veya isteyerek İslâm'ı kabûl edenlerin ellerinde bırakılan yâhut devlet reisinin (başkanının) izni ile müslümanlar tarafından işlenip faydalanılır hâle getirilen m

ariza

  • Büyük bir kimseye hürmetle yazılan veya verilen şey, istirhamnâme, hediye.

arş-ı kemalat / arş-ı kemâlât

  • Mükemmelliklerin, faziletlerin arşı, zirvesi.

asar-ı sabıka-i nuraniye / âsâr-ı sâbıka-i nuraniye

  • Geçmiş dönemlerde yazılan nurlu eserler, kitaplar.

asfiya-i muhakkikin / asfiya-i muhakkikîn

  • Hakikatı tam araştıran, delillerle isbat eden, ilim ve fazilette terakki etmiş olan büyük İslâm âlimleri.

asm

  • "Aleyhissalâtüvesselâm" duasının kısa yazılışı.

asr

  • (Asır) Bir devrelik zaman.
  • İkindi vakti.
  • Zamanın bir cüz'ü.
  • Konuşan kimselerin başkaları ile beraber yaşadığı müddet.
  • Yüz yıl.
  • Eskiden bazılarınca kırk, elli veya altmış yıllık müddet.
  • İnsanın ortalama yaşayış zamanı.
  • Gece ve gündüzden

atbin / âtbin

  • Sözü doğru faziletli kimse. (Farsça)

atras

  • (Tekili: Tırs) Yazılmış sayfalar.

ava'

  • Alçak kimse.
  • Menazil-i kamerden bir menzildir ve beş yıldızlıdır.

aval

  • Bir ticaret senedine yazılan kefillik. Böyle bir kefalete girişen kimse. (Fransızca)

avazil

  • (Tekili: Âzil) Başa kakıcı kimseler.

ayet-el kürsi / âyet-el kürsî

  • Kur'ân-ı kerîmde Bekara sûresinin, fazîletiyle bilinen 255. âyet-i kerîmesi.

azaim

  • Kötü şeyleri defetmek için yazılan duâlar.

azimet / azîmet / عَز۪يمَتْ

  • Daha fazîletli olanı tercîh.

azl

  • Azil, atma, dökme, çıkarma.

azze vecelle

  • Allahü teâlânın ismi söyleyince, işitince ve yazınca "O, Azîz ve Celîldir (yücedir)" mânâsına söylenilen ve yazılan saygı ifâdesi.

ba'ziyet

  • Bazılarına âit oluş. Herkese âit olmama. Herkesle alâkalı olmama. Bir şeyin bir kısmı ve bir miktarı.

ba-i kasem / bâ-i kasem

  • Arabçada yemin maksadı ile kelime başına getirilen bâ. "Billâhi" gibi.
  • Farsçada: Bâ diye yazılırsa; ile, beraber, birlikte, sâhip mânalarına gelir. Arapçadaki Zû gibidir.

bahariyye

  • Edb: Birini övmek için yazılan ve bahar tasviriyle başlayan kaside.
  • Tar : Yeniçeri ağasından itibaren padişah tarafından Yeniçeri kâtibiyle ocak ağalarına verilen baharlık.

bakara suresi / bakara sûresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 2. Sûresi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. (Bu sûre, Mûsâ Aleyhisselâm'ın risâleti ile o milletin seciyelerine girmiş olan bakarperestlik mefküresini kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhi ile anlatır ve şu cüz'i hadise ile beşerin dünyevî menfaatlarına en çok vesile olan ş

barla

  • Nur Risalelerinin yazıldığı belde.

başmuharrir

  • Başyazar, bir süreli yayında başmakaleleri, başyazıları yazan yazar.

bazil

  • (Çoğulu: Büzül-Bevâzil) Sekiz dokuz yaşında olan deve.
  • Devenin, önce biten dişi.
  • Şey.
  • Kan akan baş yarığına "şecce-i bâzile" denir.

baziyet / bâziyet

  • Bazenlik, bazılık.

bed'

  • (Çoğulu: Ebdâ-Büdü') İslâm içinde kazılan kuyu.
  • Evvel, ibtidâ, başlangıç.
  • Hisse, nasip.
  • Başlama, başlayış, ilk.

beduh

  • Eski yazıda mektub zarfları üzerine yazılması ve zarfa basılan mühüre kazdırılması mûtad ve aslı meçhul bir sözdür.

beled suresi / beled sûresi

  • (El-beled) Kur'an-ı Kerim'de 90. sure olup Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur.

beraa

  • (Beria, Berua) İlim ve fazilet ve cemalde üstünlük (manasına fiil kökü.)

berkenar

  • Hâşiye. Kenara yazılan yazı. Kenarda. (Farsça)

bevbat

  • Sahra, çöl, geniş kumluk araziler.

bevn

  • İki şey arasındaki mesafe. Uzaklık.
  • Fazilet, meziyet.

beyhaki / beyhakî

  • (Hi: 384-458) Büyük hadis ve fıkıh âlimlerinden olup asıl adı Ebubekir Ahmed bin Hüseyn'dir. İmam-ı Şâfii mezhebinde sözü sened yerine geçen büyük bir hadis âlimidir. Kendisi gibi daha birçok faziletli âlimler yetiştiren Beyhak bölgesinin Hüsrevcurd köyündendir. "Kitab-ün Nusus-uş-Şafiî" ile "Kitab-

beyn-el guzat / beyn-el guzât

  • Gaziler arasında.

beytullah

  • Mekke-i mükerremede Mescid-i harâmın ortasında bulunan mukaddes binâ. Kâbe-i muazzama; müslümanların kıblesi; Fazîlet ve kıymetini bildirmek için Beytullah buyurulmuştur.
  • Câmi, mescid.

beyus / beyûs

  • Arzu, istek, taleb. (Farsça)
  • Ümit. (Farsça)
  • Tamah. (Farsça)
  • Alçak gönüllülük. Mütevazilik. (Farsça)

bina-yı mechul

  • Fiilde fâilin, öznenin meçhul olması hâli. Meselâ: "Yazmak" fiilinin binâ-yı meçhulü olan "yazıldı" kelimesinde olduğu gibi. Fiilde fâilin belli olması hâlinde de "binâ-yı malûm" denir. "Nuri yazdı" gibi.

bülten

  • Halka bilgi veren, özet olarak yazılmış resmi yazı. (Fransızca)
  • Bir müessesenin, kurumun faaliyetlerini tanıtan ve belli zaman aralıklarıyla yayınlanan mevkute. (Fransızca)

bür'

  • (Büru') Hastanın iyileşmeğe başlaması.
  • Kurtulmak.
  • Fazilette ve bilgide üstünlük.

büru'

  • Fazilet, ilim ve iyilikte benzerlerine olan üstünlük.
  • (Hasta) iyiliğe yüz tutma.

büruc suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 85. suresi olup Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur.

butin

  • Menazil-i Kamer'den üç yıldız.

buyrultu

  • Sadrazam, kaptan-ı derya, vezir, beylerbeyi gibi devlet erkânının yazılı emirleri. (Türkçe)

casiye suresi / câsiye suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 45. sûresi olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur. Şeriat, Dehir Suresi de denir.

cebel

  • Dağ, yüksek tepe.
  • Mc: Bir kavmin meşhuru ve büyüğü, âlim ve fâzıl kimse.

celcelutiye / celcelûtiye

  • Peygamberimizin (a.s.m.) derslerine dayanarak, ebced ve cifir hesabıyla ilgili, Hz. Ali tarafından yazılan bir kaside.

celi

  • Parlak, açık, âşikâr, meydanda.
  • Kur'an harfleri ile yazılan bir çeşit yazı.

celle celalüh / celle celâlüh

  • "O yücedir" mânâsına Allahü teâlânın ismi-i şerîfi söylenince, yazılınca ve işitilince, söylenilen ta'zîm (hürmet, saygı) ifâdesi.

cemreviyye

  • Divân şairleri tarafından bayramlar, baharlar gibi cemre sebebiyle, muasır olan büyük makamlı ve rütbeli kişiler için yazılan şiirler.

cevahir

  • (Tekili: Cevher) Cevherler. Çok kıymet verilen ve az bulunan şeyler, çok kıymetli mâden veya taşlar.
  • Mc: Çok kıymetli söz veya faydalı yazılar.

cevher

  • Bir şeyin özü, esası.
  • Kıymetli taş.
  • Çelik üzerindeki nakış.
  • Edb: Noktalı harf.
  • Yalnız noktalı harflerin ebcedîsi hesab edilerek yazılan manzum tarih.
  • Harflerin noktası.
  • Fls: Varlığı kendinden olan, var olmak için kendi dışında başka birşeye muh

cevzel

  • (Çoğulu: Cevâzil) Güvercin yavrusu.
  • İğne deliği.

cinn suresi / cinn sûresi

  • Kur'ân-ı Kerim'in 72. sûresi olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.

cülusiyye / cülûsiyye / جلوسيه

  • Taht'a çıkan hükümdarlar veya padişâhlar için yazılmış yazı veya söylenmiş şiir.
  • Hükümdarın tahta çıktığı ilk gün verdiği bahşiş.
  • Tahta çıkan hükümdarın dağıttığı bahşiş. (Arapça)
  • Tahta çıkan hükümdar için yazılan şiir. (Arapça)

cum'a suresi / cum'a sûresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 62. ve Medine-i Münevvere'de nâzil olan sûresi.

cümle-i mu'terize

  • Cümlenin mânasını açıklamak için parantez içine yazılan cümle.

daak

  • Davarın ayağıyla kazılmış yer.

dal

  • Ağacın ilk verdiği kol.
  • Kur'ân hattiyle yazılan () harfinin okunuşu (Ebcedi değeri dörttür.) Noktasız olduğundan "dâl-i mühmele" de denir.

davud / dâvud

  • Kur'an-ı Kerim'de ismi geçer ve Benî İsrail Peygamberlerindendir. Hz. Süleyman'ın (A.S.) babasıdır. Hem Peygamber, hem Sultandı. İbranice Zebur kitabı kendisine nâzil olmuştur. Sesi çok güzeldi. M.Ö. 1010 da vefat ettiği nakledilir.

defter-i a'mal / defter-i a'mâl / دَفْتَرِ اَعْمَالْ

  • Amellerin (yazıldığı) defter.

defter-i hasenat / defter-i hasenât

  • Sevap ve iyiliklerin yazıldığı mânevî defter.

derc

  • İçine almak. Katmak.
  • Kitaba koymak.
  • Nakışlı kâğıt üzerine yazılan yazı.
  • Hattatın yazılmış kâğıt tomarı.

derece-i şehadet ve gazilik

  • Şehitlik ve gazilik derecesi.

destgah-ı levh-i mahfuz-u hakikat / destgâh-ı levh-i mahfuz-u hakikat

  • Gerçekte herşeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı kader levhasının tezgâhı.

dikte

  • Başkası tarafından yazılmak üzere söyleyip yazdırma. (Fransızca)
  • Karşı koymayacak olan birisine, aşırı arzu ve isteklerini bildirip kabul ettirme. (Fransızca)

dramatik

  • yun. Drama benzer. Heyecan verici, acıklı.
  • Temsil yapılmak üzere yazılan heyecan verici veya acıklı tiyatro eseri. Acıklı olanına Trajedi, gülünç olanına da Komedi denir.

dua-yı fazılane / dua-yı fâzılâne

  • Yüksek, faziletli dualarınız.

ebced hesabı / ebced hesâbı

  • Ebced harf tertibinde görüldüğü gibi, Kur'ân-ı Kerim daha nâzil olmadan harflere rakam değeri verilerek tarih yazılır ve hâdiseler kaydedilirdi. Bundan böyle Arab, Fars ve Türk Ebediyatında hâdiselerin tarihleri Ebced hesâbı ile yazılırdı. Birçok muharebe, zafer, büyüklerin doğum ve ölümü, yüksek me
  • Her harfi bir rakamı gösteren arabî harflerle yazılı sekiz kelimeden meydana gelen bir hesab sistemi. Hâdiselerin zamânının tesbiti ve hatırda daha kolay kalması için rakamları harf olan târih düşürme sanatı.

eberr

  • Çok faziletli, şerefli. Çok sâdık ve dindar. Çok iyilik sever.
  • Şenlikten uzak, bedevi.

ebu kalemun

  • Bir nevi kumaş ki, göze türlü türlü görünür. Bâzıları "gülistân-ı kemhâ" derler.

ecel-i muallak / ecel-i muallâk

  • Levh-i Mahv İsbat'ta mukadder olarak yazılı, bâzı şartlarla mukayyed olan ecel. Ecel-i müsemma.
  • Mânevî kader levhasında yazılı olan ve gerçekleşmesi bazı şartlara bağlı olan ecel.

ecille

  • (Tekili: Celil) Fazilet, ilim ve rütbe itibariyle daha yüksek olanlar. Büyükler.

eddai

  • "Mâlum bir duâcı. Duâcınız. Hayrınızı isteyen" meâlinde imza yerine yazılan bir tâbir.

edebiyat

  • Düşünce, duygu veya herhangi bir hakikatı veya herhangi bir fikri yazı veya sözle, manzum veya nesir halinde güzel şekilde ifâde san'atı. Bu san'atla uğraşan ilim kolu.
  • Edebiyata âit yazıları toplayan kitap.Edebiyatın sözlük anlamından biri de edebe, yani terbiyeye uygun söz söylemek

efadıl

  • (Efâzıl) Faziletliler, iyiliksever ve temiz kimseler.

efazıl / efâzıl

  • (Tekili: Efdal) Fâzıllar, faziletliler. Mümtaz ve çok bilgili kimseler.

efazıl-ı beni adem / efâzıl-ı benî âdem

  • İnsanlığın en faziletlileri.

efazıl-ı beşer / efâzıl-ı beşer

  • İnsanlığın en faziletlileri.

efdal / efdâl / افضل / اَفْضَلْ

  • Daha faziletli, daha lâyık, daha iyi.
  • Faziletli, üstün.
  • Daha faziletli, en faziletli.
  • Daha faziletli.
  • Daha fazîletli.

efdaliyet / efdâliyet

  • Faziletçe üstünlük. Fazileti, iyiliği ziyâde olmak.
  • Faziletli oluş, üstünlük.

efdalü'l-halk

  • Yaratılmışların en faziletlisi, en üstünü.

eflec

  • (Felc. den) Seyrek, sık olmayan diş. Bazıları dökülmüş olan diş.
  • Geniş omuzlu, kollarının arası açık olan adam.
  • Nüzul hastalığına tutulmuş olan kimse.

efsun / efsûn

  • Fen yolu ile tecrübe edilmemiş maddeler ve Kur'ân-ı kerîmden olmayan, mânâsız yazılar kullanmak. Mânâsı bilinmeyen ve îmânın gitmesine sebeb olan şeyleri okumak.

ehl-i fazl

  • Fazilet sahibi olanlar.

ehl-i fazl ve kemal / ehl-i fazl ve kemâl

  • Fazilet ve kemâl sahibi olanlar.

ehl-i ilim ve kemal

  • Fazilet ve ilim sahibi kimseler.

elbette

  • (Te'kid edâtı) Kat'i veya kat'iye yakın hükümlerde kullanılır. Yazılı sözlerde daha çok "elbet" şeklinde geçer.

emirname

  • Âmirin emri yazılı olan kağıt. Üst makamdan verilen emir kağıdı. (Farsça)

enbiya suresi

  • Kur'ân-ı Kerim'in 21.suresi olup Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur.

enfal / enfâl

  • Devlet reîsinin, herkesin elde ettiği kendisinin diyerek, harbe teşvik için gâzilere (İslâm askerlerine) ganîmet hisselerinden fazla olarak verdiği mallar. Tekîli nefeldir. Gâzileri böyle teşvik etmeye tenfîl denir.

enmuzec-i kemal / enmûzec-i kemâl

  • Yüksek fazilet ve olgunluk örneği.

epik

  • Mevzuu kahramanca olan yazıların frenkçe ismi. (Fransızca)

erbab-ı fazilet / erbâb-ı fazilet

  • Faziletli, güzel ahlâk sahibi kimseler.

erd-şir

  • Eski İran hükümdarlarından bazılarının adıdır. (Farsça)

erkam / erkâm / ارقام

  • Rakamlar. Sayı işaretleri.
  • Yazılar.
  • Rakamlar. (Arapça)
  • Yazılar. (Arapça)

eş'ar

  • (Tekili: Şa'r) Kıllar. Tüyler. Tüycükler.
  • (Şiir) Şiirler, manzum ve güzel yazılar.

evla ve efdal / evlâ ve efdâl

  • Daha iyi ve daha faziletli.

evliya-yı kamilin / evliya-yı kâmilîn

  • Olgun, kemâl ve fazilet sahibi olan Allah'ın velî kulları.

fadıl

  • (Bak: Fâzıl)

fadıl-fazıl / fâdıl-fâzıl

  • Faziletli, fazilet sahibi, erdemli.

fadl

  • İhsân.
  • Üstünlük, fazîlet.

fadl-fazl

  • İyilik, fazilet, erdem.

fahr

  • Övünme. Yaptığını sayarak övünme. Övülmeye sebeb olacak kimse. Fazilet. Büyüklük. Şeref.

fakirhane / fakirhâne

  • Mütevazilikle söz söyleyen kişinin evi.

farziye

  • (Çoğulu: Farziyyât) Bazılarına göre kabul edilir sayılan. Mevhum ve itibarî olan. Aslı isbat edilmemiş hüküm.

fazail / fazâil

  • Faziletler.
  • Faziletler, üstünlükler.

fazail-i ahlak / fazail-i ahlâk

  • Ahlâk faziletleri.

fazail-i aliye / fazail-i âliye

  • Yüksek faziletler.

fazail-simat

  • Alâmet ve işaretleri faziletten ibaret olan.

fazıl / fâzıl

  • (Fâdıl) Fazilet sâhibi. Üstün kimse.
  • Faziletli, üstün, değerli.
  • Faziletli, üstün.

fazıl-ı muhterem / fâzıl-ı muhterem

  • Saygı ve hürmete lâyık ve çok faziletli kişi.

fazıle

  • (Çoğulu: Fevâzıl) İnsandan başkalarına da geçebilen huy, haslet.

fazilet-i a'mal / fazilet-i a'mâl

  • Amellerdeki fazilet, üstünlük.

fazilet-i uhreviye

  • Âhirete ait fazilet, üstünlük.

fazilet-meab / fazîlet-meâb

  • Faziletli, üstün özelliklere sahip.

faziletfüruş

  • Kendini faziletli göstermeğe çalışan. Fazilet satan. (Farsça)

faziletkar / faziletkâr / fazîletkâr

  • Erdemli, faziletli, üstün niteliklere sahip.
  • Faziletli, üstün nitelikli.

faziletmeab / faziletmeâb

  • Çok faziletli, erdemli, üstün özelliklere sahip.
  • Faziletin sığınağı olan kimse, yâni çok faziletli. (Farsça)

faziletmend

  • Faziletli, iyi huylu.
  • Faziletli, iyi huylu. (Farsça)

faziletperver

  • Fazilet sahibi, faziletsever. (Farsça)
  • Fazilet sever, erdem sahibi.

fazl u kerem

  • Bilginlere, faziletli kişilere yaraşır olgunluk ve cömertlik.

fazl u rahmet

  • Faziletli kişinin lütfu, merhameti ve acıması.

fazl-ı israil-i kudret / fazl-ı isrâil-i kudret

  • Lâkabı İsrâîl olan güçlü Yakup'un (a.s.) üstünlüğü, fazileti.

ferman

  • Emir, buyruk, padişah tarafından verilen yazılı emir.

ferman-ı rabbani / fermân-ı rabbânî

  • Bütün varlıkları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutan Allah'ın emir ve buyruklarının yazılı olduğu Hizbü'l-Ekber.

fevazıl

  • (Tekili: Fâzıla)

feyz

  • (Çoğulu: Füyuz) Bolluk, bereket.
  • İlim, irfan. Mübareklik.
  • Şan, şöhret.
  • İhsan, fazıl, kerem. Yüksek rütbe almak.
  • Suyun çoğalıp çay gibi taşması. Çok akar su.
  • Bir haberi fâş etmek.
  • İçindeki düşüncesini izhar etmek.

fezail / fezâil

  • Faziletler, üstün özellikler.
  • Faziletler, meziyetler, üstün özellikler.
  • Faziletler, üstün nitelikler.

fezail-i a'mal / fezâil-i a'mâl

  • Amellerin faziletleri, üstünlükleri.

fezail-i ilmiye / fezâil-i ilmiye

  • İlmi faziletler, üstünlükler.

fi'l-i mechul

  • Gr: Faili yani öznesi bilinmeyen fiil. Edilgen fiil. Mesela: Yazılmak, içilmek, vurulmak gibi.

fiil

  • (Fi'l) Müessirin te'siri. Amel, iş.
  • Gr: Hâdiseye veya zamana delâlet eden kelime. (Sarf bilgisinde geniş izahı vardır.) Türkçede; gelme, gitme, yazma, okuma, gezme gibi kelimelere de fiil denir. (Fi'l diye de yazılır.)

fıkra

  • Yazıda bir bahis.
  • Parağraf.
  • Kanun maddelerinden her bir kısım.
  • Kısa haber.
  • Küçük hikâye.
  • Omurga kemiklerinin her biri.
  • Bend.
  • Kıssa.
  • Gazetelerde gündelik hâdiselerin kısaca yazılmış şekli.

fil suresi

  • Kur'an-ı Kerim'de 105. sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.

fudala

  • (Tekili: Fazıl) Faziletliler. Fâzıllar.

fuhul-i ulema

  • İlim ve faziletçe emsallerinden üstün olan âlimler.

fuhul-u ulema / fuhûl-u ulemâ

  • İlim ve faziletçe benzerlerinden üstün olan âlimler.

fütüvvet

  • Cömertlik. Başkasını, kendisine tercih etmek. Başkalarının işlerini düzeltmeye çalışmak ve faydasına koşmak. Fütüvvetin başka değişik târifleri de yapılmıştır. Bunlardan bâzıları şöyledir: Kendi nefsinde başkasının üzerine bir meziyet, üstünlük görme mek. Hatâlarını îtirâf edenleri affetmek, hiç kim

fuzla / fuzlâ

  • (Müe.) Daha, en faziletli. Çok faziletli.
  • En faziletli.

gafr

  • Örtmek, setr etmek.
  • Menazil-i kamerden üç küçük yıldız.

gayur

  • Hamiyetli. Çok çalışkan. Dayanıklı. Çok gayretli.
  • Kıskanç. ("Gayyur" diye yazılması yanlıştır.)

gazeliyyat

  • Gazel tarzında yazılmış şiirler.

gubari / gubarî

  • Eski harflerle yazılan bir çeşit ince yazı. Bu isim Arapça toz demek olan gubardan alınmıştır. Yazı, toz gibi ince yazıldığı için bu adı almıştır. Eski Türk devletlerinde güvercin postalarıyla gönderilen mektuplar bu yazı ile yazılırdı.

guzat / guzât

  • (Tekili: Gazi) Din için harbedenler. Gaziler.
  • Gâziler. Düşmanla savaşmış İslâm askerleri.
  • Gaziler, din için savaşanlar.

haber

  • Herhangi bir konuda alınan yazılı veya sözlü bilgi.
  • Sünnet, hadîs-i şerîf.
  • Eshâb-ı kirâm, Tâbiîn ve Tebe-i tâbiînden bildirilen söz.

hadaik-ı hassa / hadaik-ı hâssa

  • Saray bahçeleri. Bunlar biri saray içinde, diğeri saray dışında olmak üzere iki kısımdı. Saray içindeki bahçe ve bostan işleriyle meşgul olanlara "Has Bahçe Bostancıları"; saray dışındakilere ise "Hassa Bostancıları" denilirdi. Saray dışı bahçe ve bostanların bazıları şunlardı: Kadıköy bağı, Davut P

hadis-i mütevatir / hadîs-i mütevâtir

  • Bir çok Sahâbînin Peygamber efendimizden ve başka bir çok kimsenin de bunlardan işittiği ve kitâba yazılıncaya kadar, böyle pek çok kimsenin haber verdiği hadîs-i şerîfler.

hafir / hafîr

  • Kazılmış yer. Çukur. Mezar.

hafriyat / hafriyât / حَفْرِيَاتْ

  • Yeri kazıp derinleştirmeler. Kazılar.
  • Kazılar.
  • Kazı, kazılar.

hakk / حك

  • Kazıma. (Arapça)
  • Hâkkedilmek: Kazılmak. (Arapça)
  • Hâkketmek: Kazımak. (Arapça)

haliçe

  • Küçük halı. Kilim. Seccâde. (Kaliçe de yazılır.)

halife-i evvel

  • Devlet dairelerinde yazı işlerinde çalışanlar. Tanzimattan evvel kalem teşkilâtı; halife, halife-i sâni, halife-i evvel olmak üzere üç derece idi. Ondan sonra bir kısım dairelerde bunun yerine baş kâtib, bazılarında da mümeyyiz-i evvel denilmiştir.

halit / halît

  • Huk: Yol ve su gibi umumi olan araziler hukukunda ortak olan kimse.
  • Şerik, ortak.
  • Karışmış.

hamegüzar / hâmegüzar

  • Kalemle yazılmış. (Farsça)

hamiş

  • Mektubun altına sonradan yazılan sözler. Hâşiye.

hamse

  • Mesnevi şekliyle yazılmış beş kitabdan ibaret bir takım demektir ki, böyle eser meydana getirmiş olanlara "Hamsenüvîs", yâhut "Hamseci" denilir. XII. yüzyıla kadar hamse-nüvîslik mutâd değildi. 1195'de vefat etmiş olan Genceli Şeyh Nizamî, manzum olarak beş kitab yazmış ve hepsine birden "penc genç"

hanadık

  • (Tekili: Handek) Hendekler. Bir mekânın etrafına kazılan geniş ve derin çukurlar.

handek

  • Kale ve tarla gibi yerlerin etrafına kazılan geniş ve derin çukur. Hendek.

hane-i avarız

  • Avarız ve bedel-i nüzul ve buna benzer vergiler ve tekâlifin toplanmasında tutulan ölçü. Buradaki hanenin, lügat mânası olan evle münasebeti yoktur. Kasabalar, köyler nüfuslarına ve emlâk ve arazilerinin miktar ve hâsılatlarına göre hane itibar edilir ve mahallî masraflarla sair vergiler ona göre ta

harf-i zaid / harf-i zâid

  • Gr: Kelimenin bazı tasrifinde düşen harf. Fazla, zâid harf. Te'kid için yazılan harf. Sonradan ilâve olan harf.

harfi / harfî

  • Harfe âit.
  • Sahibi tanıtmak için olan.
  • Başkasının mânası için yazılan.

hargele

  • Eşek sürüsü. (Farsça)
  • Terbiyesiz, görgüsüz ve azılı kimseler. (Farsça)

haşiye

  • Sahife kenarına veya altına yazılan izah. Bir kitabın izah ve şerhini yapan yazı. Kenar, pervaz.

haşr suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 59. suresi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.

hasret-name

  • Edb: Ayrılık münasebetiyle yazılan mektub. Hasreti belirten yazı, hasret mektubu.

hatavat

  • (Tekili: Hatvât - Hatuvât - Hutuvât olarak da yazılır) (Hatve) Adımlar, hatveler.

hatıra

  • Hatıra gelen. Hatırda kalan şey.
  • Bir kimseyi veya bir hâdiseyi hatırlatması için yazılan veya saklanan veya birisine verilen şey.

hatt-ı fazılane / hatt-ı fâzılâne

  • Faziletli, değerli yazınız.

hatt-ı şehriyari / hatt-ı şehriyarî

  • Tar: Padişahın yazısı manâsına gelen bir kelimedir. Eskiden padişahlar "hatt-ı hümayun" "hatt-ı şerif" adı verilen emirleri kendi el yazılarıyla yazdıkları gibi, başkalarına yazdırdıklarının başına da imzalarını koyarlardı. İşte bu türlü vesikalardaki padişahların el yazılarına "hatt-ı şehriyarî" de

hatt-ı zerendud

  • Altunla yazılmış celi yazılar.

havalename

  • Posta gibi vasıtalarla para göndermek üzere yazılan havale mektubu. (Farsça)

hazef

  • Eski yazıda hepsi noktasız harflerden müteşekkil olarak yazılan şiirler ve nesirler. Hüner göstermek için bu şekilde yüz beyitlik kasideler yazan şairler vardı.

hazele

  • (Tekili: Hâzil) Alçaklar, kalleşler, yüzsüzler.

hek'a

  • Menazil-i Kamer'den bir yıldız.
  • Atın göğsü üstündeki dâire.

hen'a

  • Devenin boynunun altına konan işaret.
  • Menazil-i Kamer'den bir menzil.

hendek

  • Kazılan uzun ve derin çukur.

hibe-name

  • Bir kimseye birşey hibe edip bağışlamak üzere yazılan kâğıt. (Farsça)

hica'

  • Hicvetme, yerme. Birisi hakkında alay eder tarzda yazılar yazma.

hicir

  • Başkalarından üstün ve faziletli olan. Bir kimsenin sireti ve mesleği. Huy, âdet, tabiat.

hicr

  • Ayrılık.
  • Başkalarından ayrı fâzıl ve üstün kimse.
  • Sayıklama.

hicv

  • (Hiciv) Birini şiir ile zemmetmek, onu gülünç hale koymak. Bu şekilde yazılan şiir veya manzume.
  • Alay etmek.

hicviyye

  • (Çoğulu: Hicviyyât) Hiciv tarzında yazılmış manzume.

hikemiyyat

  • Hikmet ve felsefeye âit söz ve düşünceler. Yeni yeni bilgiler veren kıssalar, ibret verici hâdiseler bildiren yazılar, sözler.

hilye

  • Güzel sıfatlar, Peygamberimizi tasvir eden yazılar.

hilye-i seadet / hilye-i seâdet

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem görünüşü veya O'nun görünen bütün uzuvlarının şeklini, sıfatlarını, isimlerini ve güzel huylarını anlatan yazılar. Süslü levhalar üzerine yazılan bu yazılara Hilye-i şerîf de denir.

hırz

  • Melce'. Sığınılacak yer.
  • Tılsım. Cenab-ı Hakk'ın muhafaza etmesine dair yazılı duâ.
  • Fık: Bir malın âdet üzere muhafazasına mahsus yer.
  • Muhafaza etmek.

hortlak

  • Bazıların hakikatsız ve batıl inanışına göre mezarda dirilip geceleri çıkarak dolaştığı tevehhüm edilen ölü. Cadı, vampir.

hoşnudluk

  • Memnuniyet, râzılık.

höyük

  • Kazıldığında içinden eski eserler çıkan alçakça toprak tepe.

hubanname

  • Edb: Güzel ve yakışıklı gençler hakkında yazılan kitap. (Güzel kadınlar hakkında yazılanlara ise "zenanname" denilir.)

huccet

  • Senet, vesîka, delîl, burhân.
  • Şer'î mahkemelerde bir dâvânın şâhitlerini dinledikten sonra kâdının verdiği hükmün yazıldığı îlâm, belge.

hüccet-i zahriye

  • Kenarında sebebi yazılı bulunan hükmün tasdikli suretini ihtiva eden hüccet.

hücec-i hattiye

  • Huk: Yazılı deliller. Bunlar tezvir ve tasni şüphesinden sâlim olduğundan onunla amel edilebilir, yani hükme medar olur, başka vech ile sübuta ihtiyaç kalmaz. (Beraetler, mahkeme kararları, tescil edilen vakriye gibi.)

hücumat-ı sitte / hücumât-ı sitte

  • Altı hücum anlamına gelen ve şeytanın desiselerine karşı yazılan bir eser; Yirmi Dokuzuncu Mektupta Altıncı Risale olan Altıncı Kısım.

hucurat suresi

  • Kur'an-ı Kerim'de 49. suredir. Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.

hud suresi

  • Kur'an-ı Kerim'de 11. sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.

hufre

  • Kazılmış çukur. Oyuk.

hükake

  • Kazılan şeyin kazıntısı, talaşı veya yongası.

hukuk

  • (Tekili: Hakk) Haklar.
  • İnsanın cemiyet hayatında riâyet etmesi lâzım gelen kaideler, esaslar, yâni; şer'i ve adli hükümler. Haklıyı haksızdan ayıran kaideler.
  • Şeriat kitablarında yazılı olan haklar, kanunlar ve kaideler.
  • Üniversitenin hukuk tahsili yaptıran kısmı.

hukuk-u mektube

  • Kanunlarda yazılı olan haklar.

hunnes-künnes

  • Hunnes, Hânis'in; Künnes de Kânis'in çoğuludur. Kânis, süpüren mânasınadır. Umumiyetle, akıp akıp yuvalarına giden veya aynı yollarında gidip gelen yıldızlar demektir. Bazılarınca gündüz gaib, gece zâhir olan yıldızlara denir. Ekseriyetle yedi seyyar yıldızlara denmiştir. (Zuhal, Müşteri, Merih, Züh

huruf-ı mukattaa / hurûf-ı mukattaa

  • Kur'ân-ı kerîmde bâzı sûre başlarında bulunan ve mânâsı açık olmayan ikisi üçü bir arada veya tek başına yazılı harfler. Elif lâm mîm, Yâsîn, Elîf lâm râ... gibi.

huruf-u muttasıla

  • Gr: Kendisinden sonra gelen harflerle bitişip yazılan harfler.

huruf-u şemsiye

  • Gr: "El" harf-i tarifinin "lâm" harfi ile yan yana geldiğinde, kendisi okunmayıp "Lâm" harfine kalboluyorsa, o harflere "huruf-u şemsiye" harfleri denir. (Te, se, dal, zel, rı, ze, sin, şın, sad, dat, tı, zı, lem, nun harfleri) Meselâ: El-turab yazılıyor, etturab okunuyor. El-şems yazılıyor, eşşems

huruf-ul mukattaa

  • Gr: Kur'an-ı Kerim'de sure başlarında bulunan, kesik kesik, ikisi üçü birleşik veya tek başına yazılı hafler. Elif Lâm Mim, Yâ Sin, Elif Lâm Râ... gibi. Bunlar İlahî birer şifre olup, mânalarını anlayanlar Resul-ü Ekrem (A.S.M.) ve O'nun vârisleridir.

hus

  • Bir kavim üzerine nâzil olan umur.

hutut

  • Çizgiler.
  • Yazılar.
  • Yollar.
  • (Tekili: Hatt) Yazılar. Çizgiler
  • Yollar.
  • Çizgiler, yazılar.

i'lanname

  • İçinde ilân yazılı olan kâğıt. (Farsça)
  • Bir hususun herkese ilân edilmesi için hükümetçe hazırlanıp bastırılan resmi kâğıt. (Farsça)

ibarat / ibârât

  • İbareler, metinler, yazılar.

ibrahim

  • Halilullah ve Halil-ür Rahman da denir. Peygamberlerden İshak ve İsmâil'in (A.S.) babasıdır. Yirmi sahifelik kitap kendisine nâzil olmuştur. Süryanice konuşurdu. Peygamberimizin de (A.S.V.) ceddi idi. Urfa'da doğduğu da rivayet edilir. Zamanın kralı Nemrud tarafından ateşe atılmak istendi, mu'cize o

ibraz-ı fazl u hüner

  • Hüner ve fazilet gösterme.

iç kale

  • Kale duvarlarıyla çevrilmiş şehir ve kasabaların bazılarının ortasında ve en yüksek yerinde yapılan küçük kaleler. Bu çeşit kalelere "bâlâ hisâr" da denilirdi. Bu iç kaleler, düşmanın, surları geçmesi hâlinde veya şehirde bir isyân çıktığı zaman, hükümdar veya kumandanın çekilip kendini müdafaa etme (Türkçe)

idgam

  • Gizlemek.
  • Bir şeyi bir yere koymak.
  • Tecvidde: Aynı cinsten olan harfleri birbirine katarak iki def'a okumak. Şeddeli okumak veya yazılmak.

iffetli

  • (İffetlü) Namus, hayâ ve iffet sahibi kadın.
  • Doğru, rüşvet yemez, haram yemez, istikametli kimse.
  • Eskiden kadınlara yazılan mektub hitabı.

ifta / iftâ

  • Fetvâ vermek, dînî bir mes'elenin hükmünü sözlü veya yazılı olarak bildirmek.

ihbarname

  • Yazılı haber. Yazı ile haber vermek. (Farsça)
  • Belirli hadiselere dair bilgi olarak, alâkalı olduğu yere verilen yazı. (Farsça)
  • Bir paranın ödenmesi veya başka bir muamelenin yapılması lüzumuna dair resmi bir daireden gönderilen ihtarnâme. (Farsça)

ihdaiyye

  • Hediye etme vesilesiyle yazılan yazı.

ihram

  • Hacıların örtündükleri dikişsiz elbise.
  • Yün yaygı. Büyük yün çarşaf.
  • Fık: Hac veya umreyi yada her ikisini eda etmek için mübah olan şeylerden bazılarını nefsine menetmek ve onlardan sakınmak.

ihsanname

  • Edb: İltifat mektubu. İltifat ve tahsini hâvi yazılan mektub. (Farsça)

ihtida'

  • Tevazu, alçak gönüllülük, mahviyet, mütevazilik.

ihtifar

  • (Hafr. dan) Kazma veya kazılma.

iksir

  • Çok te'sirli, her derde devâ sayılan mevhum cisim. Bir şeyin olmasına veya hastanın iyileşmesine sebeb olan ehemmiyetli madde.
  • Tıb: Oldukça şekerli ve kolayca alınabilen bir ilâç.
  • Eski kimyada: (Bazılarının söylediğine göre) kıymetsiz madenleri ve sair şeyleri altuna tebdile

iktitab

  • Yazılmış olan bir şeyin kopyasını çıkarma, suretini alma.

ilahi / ilahî

  • Cenâb-ı Hak ile alâkalı, Allah'a dâir. Cenab-ı Hakk'a aid ve müteallik.
  • Ey Allahım, ey İlâhım! (meâlinde duâ içinde söylenir).
  • Edb: Tasavvufî şairler tarafından dinî ve İlâhî fikirleri havi olmak üzere yazılmış olan ve makamla okunan şiirler.

ilanname / ilânnâme

  • Yazılı duyuru.

ilave

  • (Çoğulu: İlâvât) Katma, ek yapma, arttırma, zam.
  • Bir kitabın sonuna gerek yazarı ve gerek başkası tarafından sonradan eklenen kısım. Zeyil.
  • Bir gazetenin çıkardığı sayıdan başka ona ek olarak ve ayrıca çıkardığı sayı.
  • İmzadan sonra mektubun altına yazılan şey.

ilmihal / ilmihâl

  • "Hâl ilmi" mânâsında herkese gerekli olan dinî hükümleri bildirmek maksadıyla yazılan kitaplara verilen isim.

iltimasname

  • İltimas mektubu. Kayırma yapılması için yazılan mektub. (Farsça)

ilyasin / ilyasîn

  • İlyas demektir. Bazı kıraetlerde "âl yasin" okunduğundan, her iki kıraete de mutabık olmak için imlâsı, "el yasin" suretinde yazılır.Yasin, İlyas Aleyhisselâm'ın babası olmakla Âl-i Yasin, yine İlyas demek olur. Yasin bir de Resul-i Ekrem'in isimlerinden olduğuna göre, bazıları Âl-i Yasin'den murad;

imam-ı mübin / imâm-ı mübîn / اِمَامِ مُب۪ينْ

  • İlâhî ilim ve emrin bir ünvanı; gayb âlemine bakan, eşyanın geçmiş ve geleceğe ait kaidelerinin yazıldığı kader defteri.
  • Her şeyin vukūundan evvel ve sonra yazılı olduğu kader defteri; Allahın şimdiki zamandan ziyâde, geçmiş ve geleceğe bakan ilmi.

imha-yı fazilet / imhâ-yı fazilet

  • Faziletin ortadan kaldırılması.

imza-yi padişahi / imza-yi padişahî

  • Padişahın imzası. Osmanlı Padişahları tarafından vaktiyle hükümdarlara yazılan name-i hümayunların kenarlarına altun yaldızla imza konurdu. Bunlara imza-yı padişahî denilirdi.

incil-i yuhanna

  • Yuhanna İncili dört incilden birisi, Hz. İsa'nın (a.s.) havarilerinden Yuhanna tarafından yazılan İncil, Hz. İsa'ya indirilen kitap.

indelba'z

  • (İnd-el ba'z) Bazılarına göre.

inşa

  • Yapma. Vücuda getirme. Terkib etme. Bir şey peyda etmek.
  • Yaratma.
  • Edb: Yazı dersi. Nesir yazmak.
  • Güzel nesir halinde yazı yazmak veya güzel yazılmış nesir halindeki yazı.Çeşitli mektuplaşma ve güzel yazma için mektup, tezkere, istida (dilekçe), tebrik, tâziyenâme, sen

insan-ı kamil / insan-ı kâmil

  • Güzel huy, ahlâk ve yüksek fazilet sahibi olan kimse.

irade-i aliye

  • Tar: Sadrazam tarafından verilen emir. Bu emir yazılı olduğu gibi, şifâhi de olurdu. Yazılı olana "iş'arat-ı âliye" de denilirdi.

irade-i seniyye

  • Padişahın, bir işin yapılması veya yapılmaması hakkında verdiği emir. İrade eskiden şifahî, yani ağızdan emir vermek, yahut kendi el yazısı ile yazmak suretiyle verilirdi. Sonradan iradeler mabeyn baş kâtibinin imzasını taşıyan yazılı kâğıtla bildirilmeğe başlamıştır.
  • Çok yüksek ve m

isa

  • Dört büyük peygamberden birisidir. Hakiki Hristiyanlık dininin peygamberidir. Kur'an-ı Kerim'de meziyet ve senası geçmektedir. İncil, mukaddes kitabıdır. Vahiy ile kendine gönderilmiştir. Ancak kendisinden sonra Havarileri tarafından yazılmıştır.

işaret-i aliye / işaret-i âliye

  • Tar: Şeyh-ül islâm, defterdar ve yeniçeri ağası gibi maiyyet memurlarından biri tarafından yazılan takrir veya ilam üzerine sadrazamın kabul veya red şeklinde yazdığı yazı.
  • Sadaret makamından çıkan emirler.

ism-i a'zam

  • En büyük isim. Allahü teâlânın bütün sıfatlarını kendinde toplayan ism-i şerîfi. Hadîs-i şerîfte İsm-i A'zamın Bekara ve Âl-i İmrân sûrelerinde olduğu bildirilmiştir. Bâzı âlimler, İsm-i A'zamın "Allahu lâ ilâhe illâ huvel hayy-ul-kayyûm" bâzıları "Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minezzâlimî

isticvabname

  • Şahidlerin ve maznunun ifadelerinin yazılı olduğu kâğıt. (Farsça)

istid'a-name

  • Resmî bir makama dilekçe olarak yazılan pullu, damgalı yazı. (Farsça)

istikbaliyye

  • Edb: Yeni gelen bir kimsenin karşılanması sebebiyle yazılan manzume.

istimla

  • Bir şey yazılmasını istemek. Birisine birşey yazdırmak.

istinabe

  • Niyabet istemek.
  • Huk: Başka bir tarafta görülen bir muhakeme için, şahid veya maznunun yazılı ifadesinin alınması. Muhakemenin icab ettirdiği muameleleri yapması için bir mahkeme tarafından başka bir mahkemeye veya kendi âzâsından birisine salâhiyet verilmesi.

istintakname / istintaknâme

  • Huk: Sorguya çekilen kimsenin ifâdesinin yazıldığı kâğıt.

istirhamname

  • Bir rica veya arzu maksadıyla yazılan mektub. (Farsça)

istiş'ar

  • Bir mes'elenin yazılıp bildirilmesini istemek.
  • Kullanmak.
  • Ürkmek.

istitale

  • Uzanmak. Uzantı. Uzayıp gitmek.
  • Birisi üzerine faziletlilik dâvasında bulunmak.
  • Tecvidde: Harf okunduğunda sesin imtidadına, uzamasına denir. Bu harfe müstatıl harfi de denir. Bu sıfat Dad harfine aittir.
  • Tıb: Vücutta bazı organların uzaması.

ithaf

  • Yazılan kitapta birinin adını anma.

ittiza'

  • Alçak gönüllülük, tevazu, mütevazilik.
  • Devenin, boynuna basarak üstüne binebilmek için, başını aşağı eğme.

iz

  • "Hem, vakt, yevm, hîn" gibi kelimelerden sonra ek olarak kullanılır. Meselâ: Hîneizin: O vakit ki. Yevmeizin: O gün ki, kelimelerinde olduğu gibi.
  • Mâzi fiillerinden evvel "iz" gelirse: İzküntü muallimen: Muallim olduğum zaman mânasına geliyor. (iz) Yazılmasa mânası, muallim idim olur

kabr

  • Ölen insanın defnedilmesi, gömülmesi için kazılan yer, mezar.

kaddesallahü teala esrarehümül'aziz / kaddesallâhü teâlâ esrârehümül'azîz

  • Daha çok tasavvuf büyüklerinin, evliyâ zâtların isimleri anılınca ve yazılınca söylenen veya yazılan Allahü teâlâ onların kıymetli sırlarını temiz, mübârek eylesin mânâsına duâ ve saygı ifâdesi. Bir kişi için Kaddesallahü sırrehü; iki kişi için Kadde sallahü sırrehümâ denir.

kafiye

  • Tâbi olan şey.
  • Herşeyin son tarafı.
  • Edb: Manzum yazılan satırların ses bakımından sonlarının aynı olması. (Yaman, duman, saman... gibi.)

kaime

  • Uzun bir kâğıda yazılan ferman.
  • Kitap yaprağı.
  • Kâğıt para.

kainat kitab-ı kebiri / kâinat kitab-ı kebîri

  • Büyük bir kitap gibi varlıklarla yazılmış kâinat.

kainat kitabı / kâinat kitabı

  • Bir kitap gibi yazılmış bütün âlem.

kalemzede

  • Yazılmış, kaleme alınmış. (Farsça)

kamil / kâmil

  • (Kemal. den) Bütün, tam, olgun, eksiksiz, kemalde olan, kusursuz. Kemal ve fazilet sâhibi.
  • Resul-i Ekrem'in de (A.S.M.) bir vasfıdır.
  • Yaşını başını almış, terbiyeli ve görgülü kimse.
  • Âlim, bilgin kişi.
  • Bir aruz kalıbı ismi.

kamilin / kâmilîn

  • Kemâl ve fazilet sahibi, mânevî yönden olgunluğa erişmiş kimseler.

kamilin-i ehl-i suffe / kâmilîn-i ehl-i suffe

  • Suffede bulunan fazilet sahibi kâmil sahabeler.

kamilin-i nev-i beşer / kâmilîn-i nev-i beşer

  • İnsanların içinde kemâl ve fazilet sahibi, mânevî yönden olgunluğa erişmiş olanlar.

kanunname

  • Kanun kitabı, kanunların yazılı olduğu kitap.

kasaid / kasâid

  • Kasideler; kâfiyeli olarak büyük şahsiyetleri övmek için yazılan şiirler.
  • Kasideler, övgü için yazılan şiirler.

kaside / kasîde

  • Onbeş beyitten aşağı olmamak, bütün beyitlerin ikinci mısraları en başta bulunan mısra ile kafiyeli bulunmak ve daha çok büyükleri övmek üzere yazılan nazım. Koçaklama.

kaside-i ercuze / kaside-i ercûze

  • (Ürcuze) Hz. İmam-ı Ali (R.A.) tarafından bahr-ı recez vezni üzere yazılan ve istikbalden haber veren meşhur kasidenin adı.
  • Hz. Ali tarafından yazılan ve istikbalden haber veren kaside.

kaside-i manzume-i hikmet

  • Hikmetle ve düzenli bir şekilde yazılmış kaside, şiir.

kaside-i şerife

  • Şerefli kaside; on beş beyitten az olmayan ve büyük bir şahsı övmek için yazılan şiir.

katolik

  • Hıristiyanlardan bazılarınca Hz. İsa'nın (A.S.) vekili telâkki ettikleri papanın reisliği altında Hıristiyanlıkta bir mezheb ve bu mezhabe bağlı olanlar. (Fransızca)

kavanin-i şeriat ve fazilet

  • Şeriat ve fazilet kanunları.

kavisname

  • Okçular ve okçuluk hakkında yazılan eser. (Farsça)

kaza / kazâ

  • Allah'ı takdir ettiği şeyin zamanı gelince meydana gelmesi; kaderde yazılı olanın meydana gelmesi.
  • Kaderde yazılanın gerçekleşmesi.

kehf suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 18. suresidir. Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.

kelam-ı mudari / kelâm-ı mudarî / kelâm-ı mudârî

  • Arab kabilelerinden Mudar Kabilesinin konuştuğu Arapça. Kur'an-ı Kerim bu lehçe üzerine nâzil olmuştur. En fasih Arapça'dır.
  • Arap kabîlelerinden Mudar kabilesinin konuştuğu Arapça, Kur'ân-ı Kerîm bu lehçe üzerine nâzil olmuştur, en fasîh Arapça'dır.

kelimat-ı mektube

  • Yazılı kelimeler.

kelime-i mektube

  • Yazılmış kelime.

kemal / kemâl

  • Kâmillik, olgunluk. Olgunlaşma. Erginlik. Bütün güzel sıfatlarla muttasıf olmak. Fazilet.
  • Değer, baha.
  • Fazlalık.
  • Sıdk ile yapılan güzel iş.
  • Olgunluk, olma.
  • Eksiksizlik, tamlık.
  • Değer, baha.
  • Bilgi, fazilet.
  • Olgunluk, mükemmellik, eksiksiz olma, fazîlet.

kemalat / kemalât / kemâlât

  • Faziletler, olgunluklar, insanın bilgi ve güzel ahlâkça tam ve olgun olması.
  • (Tekili: Kemal) Faziletler, iyilikler, mükemmellikler. Ahlâk ve huy güzellikleri. Terbiyelilik, edeblilik.
  • Faziletler, iyilikler, ahlâk ve huy güzellikleri.
  • Olgunluklar, fazîletler, ahlâk ve huy güzellikleri.

kemalat-ı muhammediye / kemâlât-ı muhammediye

  • Hz Muhammed'e (a s m ) mahsus mükemmellikler, faziletler.

kemalat-ı şahsiye / kemâlât-ı şahsiye

  • Şahsî olgunluklar, faziletler, güzellikler.

kemalat-ı samiye / kemâlât-ı sâmiye

  • Yüksek ahlâk ve faziletler.

keşide

  • Çekilen, çekilmiş. Çekmek. (Farsça)
  • Tartılmış. Dizilmiş. Tertibedilmiş. Yazılmış. (Farsça)

kıble saati

  • Herhangi bir yerde, güneşin kıble hizâsında bulunduğu andaki vakit. Güneşin hangi saatte kıble hizâsında bulunduğu hesâb edilir ve takvimlere yazılır. Bu saatler hergün değişmektedir.

kimya-yı saadet

  • Rezaletlerden sakınıp nefsi tehzib ve tezkiye ve faziletleri kazanmak sureti ile nefsi tahliye etmek, süslemek, tezyin etmek.
  • İmâm-ı Gazalinin bir eserinin ismi.

kitab-ı kainat / kitab-ı kâinat

  • Kâinat kitabı; bir kitap gibi yazılmış olan bütün âlem.

kitabe / kitâbe

  • Kabartılarak veya oyularak sert levhalar üzerine yazılan yazı. Levha olarak yazılan manzum olmayan nesir halinde levha yazma ilmi.
  • Mezartaşı yazısı.
  • Yazılı levha.

kitabet-i fıtriye

  • Yaratılışa ait yazılar, doğal yazı.
  • Fıtri olan yazılmış şeyler.
  • Kâinat sahifelerinin kitab gibi oluşu.

kitabet-i kudsiye

  • Kutsal yazılımlar, yazılar.

klasik

  • Çok eskiden yazıldığı hâlde değerini kaybetmeyen eser veya san'at eseri. (Fransızca)
  • Âdet hâline gelmiş usul. (Fransızca)

klişe

  • Matbaada tipografik baskıda kullanılan kabartma resim veya yazılar çıkarılmış madeni levha. (Fransızca)

kuddise sirruh

  • Daha çok Allahü teâlânın sevdiği kullar olan evliyâdan birinin ismi anılınca veya yazılınca, onun sırrı (içi) temiz ve mübârek olsun mânâsına söylenen veya yazılan duâ, hürmet ve saygı ifâdesi. İki kişi için "Kuddise Sirruhümâ" ikiden çok için "Kuddi se sirruhüm" denir.

kudumiyye

  • Uzak yoldan gelen bir büyük zâta, oranın halkı tarafından takdim edilen hediye.
  • Edb: Böyle bir vaziyetten dolayı yazılan kaside.

küdye

  • Kazılması güç olan sert yer.

kühulet

  • Orta yaşlılık. (35-40 yaş arası) Olgunluk çağı. Bazılarına göre: Yirmibir ile altmış yaşa kadar olan insanın hayat devresi. Veya otuz ile elli arası.

kümmel

  • (Tekili: Kâmil) Kâmiller. Olgunlar. İlmen, dinen ve mânen kâmil olan büyük zatlar. Büyük mâneviyat ve fazilet sahibi insanlar.

kümmelin / kümmelîn

  • Kâmiller; büyük mâneviyat ve fazilet sahibi olgun kimseler.

künye

  • Bir kimsenin nereden ve kimden olduğunu bildiren ve hüviyeti yazılı olan kâğıt.
  • Künye, kişinin kimliğinin yazılı olduğu kâğıt veya levha.

kur'an hattı / kur'ân hattı

  • Kur'ân'ın yazılı olduğu alfabe, Arap alfabesi.

kur'an-ı kerim / kur'ân-ı kerîm

  • Allahü teâlânın Cebrâil aleyhisselâm vâsıtasıyla Muhammed aleyhisselâma yirmi üç senede Arabça olarak indirdiği, bize kadar ilk nâzil olduğu şekilde tevâtürle, yalan söylemeleri mümkün olmayan üstün vasıflı insanların bildirmeleri ile gelen ve mushaf larda yazılı olup, okunması ile ibâdet edilen, hi

kureyş lehçesi

  • Arab dilinin Kureyş kabîlesince konuşulan lehçesi. Kur'an-ı kerîm bu lehçe üzerine inmiş ve bu lehçe üzerine yazılmıştır.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kütüb-ü mezbure

  • Kaleme alınan, yazılan kitaplar.

kütüb-ü sitte-i hadisiye / kütüb-ü sitte-i hadîsiye

  • Hadise dair yazılan en sahih, en doğru ve kabul görmüş altı büyük hadis kitabı.

kütük

  • Bütün adların yazıldığı büyük defter.

küvviret suresi

  • Kur'an-ı Kerim'de 81. Suredir. İzeşşemsü Küvviret veya Tekvir Suresi de denir. Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.

kuyud

  • (Tekili: Kayd) Kayıtlar. Resmi muâmelelerin veya her hangi bir şeyin kayıtları, deftere geçirilmeleri, yazılmaları.

lafzan

  • Lafız itibariyle. Söz olarak. Söyleyerek. Yazılı olmıyarak.

lafzi mu'cize / lâfzî mu'cize

  • Kur'ân'ın lâfzına ait mu'cize; Kur'ân'ın yazı ve hat san'atıyla yazılırken farkında olmayarak "Allah" lâfızlarının alt alta gelmesi şeklinde görünen Kur'ân mu'cizesi.

lahd

  • Kabir kazıldıktan sonra, kabrin taban sathından kıble cihetine kabir boyunca, içine ölü sığacak kadar genişlik ve derinlikte kazılan yer.

lahiya / lâhiya

  • Bir konu hakkında yazılan yazı.

layıha / lâyıha

  • Düşünülen veya tasavvur edilen bir şeyin yazılması. Tasarı.

layiha-i temyiz / lâyiha-i temyiz

  • Yargıtaya yazılan itiraz dilekçesi.

lemm

  • Parça parça şeyleri toplamak, cem' etmek.
  • Islâh etmek.
  • Bulduğu şeyi, haram helâl demeyip yemek.
  • Şiddet ve meşakkat.
  • Az şey.
  • Konmak. Nâzil olmak.

levh

  • Görünen ibretli manzara.
  • Üzerinde yazı veya şekil çizilebilir düzlük.
  • Seyredilen yerin çizili sureti.
  • Ayet, hadis veya büyüklerin ders verici sözleri. Yazılı şey.
  • Şimşek çakmak.
  • Susamak.
  • Zâhir olmak.
  • Çalıp almak.

levh-i a'la / levh-i a'lâ

  • Levh-i Mahfûz; herşeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı kader levhası, Allah'ın ilminin bir adı.

levh-i ezeli / levh-i ezelî

  • Olmuş ve olacak her şeyin üzerinde yazılı olduğu ezeli levha.

levh-i kaza ve kader / levh-i kazâ ve kader

  • Allah tarafından olacak bütün olayların belirlendiği ve yazıldığı Kazâ ve Kader Levhası.

levh-i mahfuz / levh-i mahfûz

  • Her şeyin hayatının ind-i İlâhîde yazılması. İlm-i İlâhînin bir ünvanı.
  • Herşeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı kader levhası, Allah'ın ilminin bir adı.
  • Allah yanında her şeyin yazılı bulunduğu manevî levha.

levh-i mahfuz-u a'zam / levh-i mahfûz-u a'zam / لَوْحِ مَحْفُوظِ اَعْظَمْ

  • Herşeyin yazılı olduğu en büyük kader levhası.

levh-i mahfuz-u azam / levh-i mahfuz-u âzam

  • Herşeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı büyük mânevî kader levhası.

levh-ül-mahfuz / levh-ül-mahfûz

  • Korunmuş levha; Allahü teâlânın takdir ettiği her şeyin yazılı bulunduğu, nasıl olduğu bizce bilinmeyen ve her türlü te'sirden korunmuş levha.

levha-i imaniye

  • Üzerinde imanî bilgiler yazılan tablo.

levhimahfuz / levhimahfûz

  • Olmuş ve olacaklarla ilgili bütün bilgilerin yazılı bulunduğu kader levhası.

levhimahv

  • Varlıkların yazılıp silindiği levha.

lihye-i şerif

  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'e (A.S.M.) âit sakaldan bazıları. Sakal-ı Şerif.

liyakat

  • İktidar. Ehliyet. Hüner. Lâyık olmak. Fazilet. Kıymetlilik.

liyakatmend

  • (Çoğulu: Liyâkatmendân) Değerli, liyâkatli. (Farsça)
  • Faziletli. (Farsça)

liyakatmendan / liyakatmendân

  • (Tekili: Liyâkatmend) Değerli, liyâkatli kimseler, faziletli kişiler. (Farsça)

lokman suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 31. Suresi olup Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur.

luka

  • Meşhur olmuş dört İncil kitabından birisidir. Hz. İsa Aleyhisselâm'dan sonra mühim Hristiyan doktorlarından birisi olan Luka adındaki zatın yazdığı İncil'dir. Bu Zâtın (Mi: 70) yılında vefât ettiği yazılıdır.

luka incili / luka incîli

  • Meşhûr dört İncîl'den biri. Antakyalı papas Luka tarafından yazıldığı için bu ad verilmiştir. Şimdi elde bulunan İncîllerin en yanlış olanıdır.

ma'zel

  • (Çoğulu: Meâzil) Irak, uzak, baid.

mahfur

  • Kazılmış toprak. Hafriyat olunmuş.

mahfuz

  • Saklanmış, korunmuş.
  • Ezberlenmiş.
  • Levhi mahfuz: Allah tarafından takdir edilenlerin ezelde yazılı bulunduğu levha.

mahkuk / mahkûk / محكوک

  • Hakkedilmiş. Sert bir şey üzerine sert kalemle kazılarak yazılmış.
  • Kazılmış, kazılarak yazılmış, yontulmuş. (Arapça)

mahlasname

  • Şiir söylemeye yeni başlayan bir şâire, usta şâir tarafından mahlas verildiğine dair yazılan manzume.

mahsus

  • Ayrılmış, tâyin edilmiş.
  • Herkese âit olmayıp bazılara âit olmuş olan. Yalnız birine âid olan. Hususileşmiş. Müstakil.
  • Bile bile, istiyerek.
  • Yalandan, şakadan, lâtife olarak.

mahtut / mahtût / مخطوط

  • (Mahtute) Çizilmiş. Çizgilenmiş. Yazılmış.
  • Yazılı. (Arapça)
  • Çizili. (Arapça)

mahya

  • Ramazanlarda, kandillerde veya bayramlarda çifte minâreli olan camilerde iki minare arasına gerilen ipe asılmak suretiyle ışıklarla yazılan yazı veya yapılan resim.
  • Dam çatısında iki eğik sathın birleştiği çizgi ve buradaki aralığı kapatmak için kullanılan uzunca, oluk biçiminde kire
  • Ramazan-ı şerîf ayında, geceleri çift minâre bulunan câmilerde iki minâre arasına gerilen ve halata (kalın ipe) asılarak kandillerle (lambalarla) yazılan yazı ve şekiller.

mahzuf

  • Silinmiş.
  • Yerinden düşürülmüş. Kaldırılmış. Hazfolunmuş.
  • Edb: Noktasız harflerle yazılmış olan.

maide

  • Yemek sofrası. Üzerinde nimetler bulunan sofra. Ziyafet.
  • Kur'an'ın 5. Suresinin adıdır ve Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.

makalat

  • (Tekili: Makale) Makaleler. Söz ve yazılar. Bahisler.

maksur

  • (Kasr. dan) Kasrolunmuş, kısaltılmış, kasılmış, alıkonulmuş.
  • Mahbus.
  • Kasrolunmuş nesne.
  • Gelinin üzerine tutulan duvak.
  • Gr: Bir kısım arapça kelimelerin sonunda yâ şeklinde yazılan, fakat elif gibi okunan harf. ( : Dâ'vâ) kelimesinde olduğu gibi. Buna, "Elif-i

maktel / مقتل

  • Öldürme yeri. (Arapça)
  • Ünlü birinin ölümü üzerine yazılan şiir. (Arapça)

malum-u fazılane / mâlûm-u fâzılâne

  • "Faziletli şahsiyetlerinizce bilinen" anlamında Üstada yönelik bir ifade.

malum-u fazılaneleri / malûm-u fâzılâneleri

  • "Faziletli şahsiyetlerinizce bilinen" anlamında Üstada yönelik bir saygı ifadesi.

maneviyat adamı / mâneviyat adamı

  • Fazilet ve ahlâk gibi mânevî değerlerin korunması için gayret gösteren ve yaşayan kişi.

manzum / manzûm / مَنْظُومْ

  • Tertip, ölçü ve kafiye ile yazılmış yazı.

manzum kaside

  • Kâfiyeli bir şekilde yazılan şiir.

mastur

  • (Satır. dan) Çizilmiş, yazılmış.

matbaa

  • (Tab'. dan) Tab'edilen yer. Kitab, gazete ve sâir yazıların basıldığı yerler. Basımevi.

mazbata

  • Bir toplantıda konuşulanların neticesinin yazılı şekli. Kararnâme.

mazbut

  • Zabtolunmuş, elegeçirilmiş.
  • Sağlam.
  • Yazılmış. Kaydedilmiş. Hatırda tutulmuş. Derli toplu.
  • Muhâfazalı. Korunmuş.
  • Belli, belirtilmiş.

me'huzat / me'huzât

  • Alınmış olanlar. Alınan paralar ve bu paraların defterde yazılı kısmı.

mebde-i telif

  • Yazılma başlangıcı.

mecmua

  • Belli bir konuda kaleme alınan yazıların toplandığı eser.
  • Toplanıp biriktirilmiş, tertip ve tanzim edilmiş şeylerin hepsi.
  • Seçilmiş yazılardan meydana getirilen kitap. Risâle.
  • Kolleksiyon.
  • Yazılar topluluğu, dergi.

medde

  • Uzatma; çekim harfleri; yazıldığı halde okunmayan, kendisi harekesiz olup, kendinden önceki harfi uzatan elif, vav, ye harfleri.

medeni / medenî

  • Faziletli, terbiyeli, kibâr.
  • Medineli. Şehirli.
  • Kur'an-ı Kerimin Medine şehrinde nâzil olan âyet ve sureleri.
  • Şehirli.
  • Medine'li.
  • Terbiyeli, kibar, nazik,
  • Medine'de nazil olan sûre veya âyet.
  • Topluluk hâlinde yardımlaşarak yaşayan, kibâr, nâzik, terbiyeli, görgülü kimse.
  • Medîne'de nâzil olan âyet-i kerîmeler ve sûreler.

medeni-i bittab'

  • Doğuştan, yaradılıştan huyları ile medeni oluş.
  • Cenab-ı Hakkın yaratması ile tab'an iyi huylu, kibar, faziletli kimse.

medeniyet-i fuzla

  • En faziletli, üstün ve erdemli medeniyet.

medhiye

  • Birini medhetmek için yazılan yazı.

mediha

  • Medih için yazılan kaside, övme.

medihasenc

  • Medihnâme yazan, övücü yazılar yazan. (Farsça)

medine-i fazıla-i hayaliye / medîne-i fâzıla-i hayaliye

  • Hayalî fazilet şehri; Eflâtun'un felsefesinde hayal ettiği fazilet şehri.

medine-i fazilet-i eflatuniye / medine-i fazilet-i eflâtuniye

  • Eflâtun'un faziletli şehri; Eflâtun'un felsefesinde tarif ettiği, ancak hayalde mümkün olabilen fazilet şehri.

mekki / mekkî

  • Mekke'den olan. Mekke'ye dâir ve mensub.
  • Mekke'de nâzil olan âyet veya sure.
  • Peygamber efendimizin Mekke-i mükerremeden, Medîne-i münevvereye hicretinden (göç etmesinden) önce nâzil olan (inen) âyet-i kerîmeler. Âyet-i kerîmelerin Mekkî olmalarında âlimlerin arasında meşhûr olan görüş budur. Bu hususta başka görüşler de vardır.
  • Mekke ile ilgili, Mekkeli, Mekke'de nazil olmuş âyetler veya sûreler.

mektub / mektûb / مكتوب

  • Yazılı, yazılmış kâğıt.
  • Mektup, yazılan.
  • Yazılan.
  • Yazılı. (Arapça)
  • Mektup. (Arapça)

mektub-u sami / mektub-u sâmî

  • Başbakanlık (sadaret) makamından yazılan resmi mektublar.

mektube / mektûbe

  • Yazılmış.

mektup

  • Yazılmış.

melfufat

  • İlişik yazılar; kağıt, mektup ve sair evrak.
  • (Tekili: Melfuf) Zarf içinde veya tezkereye ilişik yazılar.

memlukane / memlukâne

  • Köleye yakışır hâlde. Kölece. (Farsça)
  • Eskiden çok defa bir büyüğe sunulan yazılarda, kendinden bahsederken kullanılırdı. (Farsça)

memşuk

  • Yazılmış olan, meşkolunmuş.
  • Uzun boylu zayıf at.

menakıb / menâkıb

  • Menkıbeler. Velîlerin, Allahü teâlânın sevgili kullarının güzel iş, hareket, söz ve kerâmetlerini konu edinen hikâye ve hâtıralar, bu hususta yazılmış kitapları. Menkabenin çokluk şeklidir.

mensur

  • (Nesr. den) Dağılmış. Saçılmış.
  • Gece vaktinde güzel kokan bir çiçek.
  • Edb: Manzum olmayan nesir halindeki yazı. Bunun mânaca çok güzel ve şiir gibi ahenkli yazılmış olanına "mensur şiir" denir.

menşur / menşûr

  • Yazılı olarak yayılan, neşredilen.
  • Yazılmış, yayınlanmış.

meratib-i kemalat / merâtib-i kemâlât

  • Fazilet ve mükemmellik mertebeleri.

merkum / مرقوم

  • (Rakam. dan) Yazılmış. Adı geçmiş. Rakamla söylenmiş. Sayılmış.
  • Basit ve âdi insan.
  • Adı geçen, anılan; yazılmış. (Arapça)

mersiye

  • Birisinin ölümü hakkında yazılan, teessürü anlatan manzume.
  • Birisinin ölümü hakkında yazılan, üzüntüyü dile getiren manzume, ağıt.

mersum

  • (Resm. den) Yazılmış, çizilmiş. Alâmetli, işaretli.
  • An'ane, gelenek, örf ü âdât.
  • Adı ve bahsi geçmiş. Bahsedilmiş.

mertebe-i iman ve ahlak ve fazilet / mertebe-i iman ve ahlâk ve fazilet

  • İman, ahlâk ve fazilet mertebesi.

mesaj

  • Sözle veya yazı ile gönderilen haber. (Fransızca)
  • Bir devlet adamının veya makam sahibi şahsiyetin, diğer bir şahsiyete veya cemaate gönderdiği yazılı haber. (Fransızca)

mesfur

  • Yazılmış, adı geçmiş. (Bu tabir, eskiden daha ziyade hakaret görmesi icabeden aşağılık kimseler hakkında kullanılırdı.)

mesnevi / mesnevî

  • Her beyti kendi arasında kafiyeli ve baştan sona aynı vezinle yazılmış manzume.
  • Mevlânâ'nın ünlü eseri.

mesneviyyat

  • (Tekili: Mesnevî) Mesnevi tarzında yazılmış olan eserler.

mestur / mestûr / مسطور

  • Satırlanmış. Çizilmiş. Yazılmış.
  • Yazılı. (Arapça)

mevazin

  • (Tekili: Mizan) Mizânlar. ölçüler. Terâziler.

mevsim-i asar / mevsim-i âsâr

  • "Eserlerin mevsimi" mânâsında, Kur'ân hakkında yazılan eserler mevsime benzetilmiştir.

mevsukan

  • Güvenilir ve sağlam şekilde, yazılı olarak kaydedilmiş.

meziyet-i dindarane / meziyet-i dindarâne

  • Dindarlık fazileti ve üstünlüğü.

mi'raciyye

  • Mi'raca âid. Mi'rac hakkında. Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Mi'rac mu'cizesi hakkında yazılmış manzume veya bu hususta yazılan eser.

mi'şar

  • Mat: Onda bir. (1/10)
  • Bâzılarınca da binde bire denir.

mi'zal

  • (Çoğulu: Meâzil) Zayıf ahmak adam.
  • Silâhsız kimse.
  • Davarını halktan ayırıp uzak yerlerde otlatan kimse.

mibzel

  • (Çoğulu: Mebâzil) Süzgeç.

mibzele

  • (Çoğulu: Mebazil) Her gün giyilen kaftan, günlük elbise.

micdah

  • (Çoğulu: Mecâdih) Kavut karıştırdıkları ağaç.
  • Menazil-i Kamerden bir yıldız.

mifzal

  • Fazilet ve şeref sahibi.

migzel

  • (Çoğulu: Megazil) İplik eğirmekte kullanılan âlet. iğ.

mihrab-ı fazilet

  • Fazilet makamı.

min

  • Arabçada harf-i cerrdir. 1- Mekân ve bir şeye başlamayı ifâde eder. Meselâ: "Haftadan haftaya" da olduğu gibi.2- Teb'iz için olur. Meselâ: "Kim bir kavme benzemeğe özenirse onlardan sayılır" cümlesinde olduğu gibi. Bazılarını, bir kısmını ifâde ediyor. 3- Cinsi beyan için olur. Meselâ: "İşlediğiniz

mıshaf

  • Kur'ân-ı kerîmin tamâmının yazılı olduğu mübârek kitab.

mıska

  • Şifâ âyet-i kerîme ve duâlarının yazılı olduğu kâğıt, muska.

mizah-nüvis

  • Eğlenceli mizahlı yazılar yazan. (Farsça)

mizancıklar

  • Küçük küçük teraziler.

mu'izz / mu'îzz

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (ism-i şerîflerinden). Kullarından bâzılarını, maddî ve mânevî mülk ve saltanat vermek sûretiyle, azîz (üstün) kılan.

mü'min-i kamil / mü'min-i kâmil

  • Kemâl ve fazilet sahibi mü'min.

mü'minun suresi / mü'minûn suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 20. suresidir. Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.

muahede-name

  • Ahdleşmenin yazıldığı ve imzalandığı kâğıt. (Farsça)

muallakat-ı seb'a / muallâkat-ı seb'a

  • Yedi askı; Kur'ân nâzil olmadan önce, cahiliyet devrinde meşhur Arap şairlerinin en beğenilmiş şiirlerinden, Kâbe'nin duvarına astıkları yazılar ve şiirler.

mualleka

  • (Çoğulu: Muallekat) Askılar. Henüz karar verilmemiş olanlar.
  • Kocası kaybolan kadın.
  • İslâmiyet'ten evvel Arabların meşhur edib ve şâirlerinin Kâbe duvarına astıkları yazılar ve şiirler.

muallekat-ı seb'a

  • (Yedi askı) Kur'ân henüz nâzil olmadan, câhiliyet devrinde meşhur Arap şâirlerinin en beğenilmiş şiirlerinden, Kâbe'nin duvarına astıkları yedi meşhur kaside.

muaraza-i bilhuruf / muâraza-i bilhuruf

  • Harflerle mücadele, yazılı ve sözlü mücadele.

mübeyyiz

  • Temize çeken. İlk yazılan müsvedde sahifeyi temizce tekrar yazan.

mücadele / mücâdele

  • Karşısındakinin câhilliğini veya haksızlığını ortaya koymak ve kendisinin akıl, fazîlet ve şeref bakımından üstün olduğunu isbât etmek için iki kişinin bir şey üzerinde tartışması.

mücerred

  • (Çoğulu: Mücerredât) Yalnız, tek.
  • Hâlis, saf, katışıksız, karışık olmayan. Tek başına.
  • Çıplak, soyulmuş.
  • Tek başına yaşayan, evlenmemiş, bekâr.
  • Edb: Kur'ân yazısında noktasız harflerle yazılı mensur veya manzume. Bu şekil yazıya mahzuf veya mühmel de denir.

müellef

  • (Ülfet. den) Yazılmış toplanmış.
  • Te'lif edilmiş, kitap olarak meydana getirilmiş, birleştirilmiş.

müellefat / müellefât / مُؤَلَّفَاتْ

  • Te'lif olunmuş olanlar. Yazılmış eserler.
  • Yazılan kitaplar.
  • Yazılmış eserler.
  • Yazılmış eserler.

müellefe

  • Alıştırılmış, yazılmış.

müfadale

  • Faziletli olmada rekabet etmek.

mufaddel

  • Faziletlendirilmiş, diğerlerinden ayrıca fazilet itibarıyla temayüz etmiş, yükselmiş.

mufaddıl

  • Faziletlendiren, iyilik eden ve nimet veren.

mufaddılin / mufaddılîn

  • Faziletliler. Yüksek ve büyük zatlar.

mufazala

  • Fazilet ve meziyetle birbiri ile yarışma.

müfessir

  • Tefsir eden, izah eden. Anlayabildiği mânayı söyleyen ve yazan.
  • Kur'an-ı Kerim'i tefsir edebilmek salahiyetini hâiz olan, âlim, fâzıl ve kuvve-i kudsiye sahibi zât.

muhabbetname

  • Sevgisini bildiren yazılı mektup.
  • Sevgisini bildiren yazılı kâğıt. Aşkını bildiren yazı. (Farsça)

muhammed suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 47. Suresi olup Kıtal Suresi de denir. Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.

muharrer / محرر

  • Yazılı, yazılmış.
  • Tahrir olunmuş.
  • Yazılmış. Yazılı.
  • Yazılmış, yazılı.
  • Yazılmış.
  • Yazılı. (Arapça)

muharrerat / muharrerât

  • Yazılı şeyler. Yazılmış kâğıtlar. Mektuplar.

muharrerat-ı resmiye / muharrerât-ı resmiye

  • Resmi mektublar veya yazılar.

muhaşşa

  • Hâşiye yazılmış. Tahşiye olunmuş.

mühbit

  • İndiren. Nâzil eden.

mühmel

  • İhmâl edilmiş. Bırakılmış. Kıymet verilmemiş. Bakılmamış.
  • Mânasız ve boş söz, cümle. Sonraya atılmış.
  • Boşlanmış.
  • Edb: Noktasız harf, noktasız harflerle yazılmış olan.
  • Ebcedde: Noktasız harflerin hesabı ile çıkan tarih.

mühr

  • Mühür. İmza yerine basılan yazılı damga. Damga. Sikke.
  • Tay.

muhtesib

  • Eskiden İslâm devletlerinde iyiliği emredip, kötülüğü yasaklayan, engel olan ve cemiyette güzel ahlâk ve fazîletlerin korunmasına ve dînî hükümlerin uygulanmasına, çarşı ve pazarların düzenine bakmakla vazîfeli, ilim, fazîlet ve kuvvet sâhibi kimse.

muhtıra

  • Hatırlatmak veya hatırlamak için yazılan tezkere.

mukadder

  • Tâyin olunmuş.
  • Kısmet. Kader. Miktarı tâyin ve takdir olunmuş olan.
  • Kazâ.
  • Kıymeti biçilmiş.
  • Beğenilmiş.
  • Yazılmış olan.
  • Edb: Yazılı olmayıp da sözün gelişinden anlaşılan. Lafzan zikredilmeyip, mânen murad edildiği anlaşılan. Meselâ: Kur'an-ı Ker

mukaddime

  • Evvel gelen. Öne geçen. Her şeyin evveli.
  • Bir kitapta asıl maksada başlamadan evvel kitapda olan bahisler hakkında ve kitabın muhteviyatına dâir yazılan makale, önsöz.
  • Alın. Nâsiye. Alındaki perçem.

mukavele / mukâvele

  • Kavilleşmek. Karşılıklı anlaşmak. Sözleşmek.
  • Anlaşmada imzalanan ve karar altına alınanların yazıldığı kâğıt.
  • Sözleşme, yazılı sözleşme.
  • Sözleşme, yazılı sözleşme.

mukavelename

  • Anlaşma yazılı olan kâğıt. Mukavele yapılan kâğıt.

mukteza

  • İktiza etmiş, lâzım gelmiş.
  • Kanun gereğince yazılmış yazı, derkenar.

mümeyyiz

  • Seçen, ayıran.
  • Dairedeki yazıları temize çeken kâtip.
  • İmtihanda ayırtman.

mün'azilin / mün'azilîn

  • (Tekili: Mün'azil) Azledilenler, vazifelerinden çıkarılanlar.

münacat / münâcat

  • Allah'a yalvarmak. Duâ. Allah'tan necat için dua.
  • Yalvarmak için yazılan duâ veya manzume.
  • Sürurlaşmak, neşelenmek.
  • Dua etme, yalvarma.
  • Divan edebiyatında Allah'a dua için yazılan manzume çeşidi.

münşeat

  • Kaleme alınmış şeyler. Nesir yazılar. Mektublar.

münsecil

  • (Sicil. den) Mahkeme defterine yazılmış, sicile geçmiş.

münşee

  • (Çoğulu: Münşaât) Müsvedde yazılan kâğıt.
  • Yelkeni çekilmiş gemi.

münteha-yı te'lif / müntehâ-yı te'lîf / مُنْتَهَايِ تَأْلِيفْ

  • Yazılan eserin sonu.

murakkam

  • (Rakam. dan) Yazılı, yazılmış.
  • Numaralanmış, numara konulmuş, sayı konulmuş.

mürettibhane

  • Matbaalarda yazıların dizilip sahife şeklinde tertib edildiği yer.

musannef

  • (Çoğulu: Musannefât) (Sınf. dan) Sıraya konulup tasnif edilmiş.
  • Te'lif edilmiş, yazılmış.

musattar

  • (Satr. dan) Yazılmış.

müsbet

  • İsbât olunan. Delilli. Açık ve sabit olan.
  • Menfinin zıddı. Pozitif, olumlu.
  • Yazılıp kaydedilmiş. Tesbit edilmiş olan.

müsenna

  • Kat kat olan.
  • İkili. İki bölümden meydana gelmiş olan. İki kat olan, iki noktalı olan, iki defa nâzil olan Sure-i Fâtiha. Gr: İki şahsa veya iki şeye delâlet eden kelime.

mushaf

  • Sahife. Sahife halinde yazılı kitap.
  • Kur'ân-ı Kerim'in bir ismi.
  • Kur'ân-ı kerîmin tamâmının yazılı olduğu kitap. Mıshaf da denir.
  • Sahife halinde yazılmış kitap.
  • Kur'ân.

muska

  • Şifâ âyet ve duâlarının yazılı olduğu, dürülüp bağlanmış rukye.

müstehab

  • Sevilmiş şey. Yapılması sevaplı olan.
  • Fık: Peygamber efendimizin (A.S.M.) bazen yapıp bazen terkeylediği şeydir. Farz ve vacibin dışındaki sevaplı iş, sevap olduğu bilinen iş. Nafile, mendub, fazilet, tatavvu, edeb namları da verilir.

müstezad

  • (Ziyade. den) Artmış, çoğalmış.
  • Edb: Aruz kalıplarından " Bahr-i recez" denilen vezin ile yazılmış manzume. (Mef'ulü mefâîlü mefâîlü faûlün) gibi. Veya (Mef'ûlü faûlün) veznine denk parça ilâvesi ile yapılır. Ziyadeli mısralı manzumelerdir.

müsvedde / مُسْوَدَّه

  • (Seved. den) Temize çekilmek üzere yazılmış şey. İlk yazılan. Acele ile temiz yazılmayan yazı.
  • İlk yazılış, karalama.
  • İlk yazılan metin.

müsvedde-i asli / müsvedde-i aslî

  • Asıl müsvedde, asıl yazı, ilk yazılan.

mutasallıf

  • Dalkavuk, şarlatan; seviyesinin üstünde fazilet ve zerafet iddiasında bulunan.

mutasallif

  • Haddinden, iktidarından hâriç fazilet ve zerafet iddiasında bulunan. Şarlatan.

mutasallifin / mutasallifîn

  • Haddinden fazla fazilet ve zerâfet iddiasından bulunanlar. Şarlatanlar.

mütefazıl

  • (Fazl. dan) Bilgi ve fazilet hususunda yarış eden.
  • Fazla, artık.

mütefazzıl

  • (Çoğulu: Mütefazzılîn) (Fazl. dan) Meziyet, fazilet ve bilgi yarışına çıkan.

mütefazzılin

  • (Tekili: Mütefazzıl) Meziyet ve fazilet yolunda yarış edenler.

müteradif

  • Birbirine bağlı, tâbi olan. Birbirinin ardınca giden.
  • Gr: Yazılışı ayrı, fakat mânası aynı olan kelime.

mütevatir hadis / mütevâtir hadîs

  • Birçok sahâbînin Resûl-i ekremden ve başka birçok kimsenin de bunlardan işittiği ve kitaba yazılıncaya kadar, böyle hep, çok kimselerin haber verdiği hadîs-i şerîfler.

müzekkire

  • Bir iş için üst makama yazılan resmi kâğıt.

müzeyyel

  • (Zeyl. den) Zeyli, ilâvesi olan.
  • Altına cevabı yazılıp geri gönderilen tezkere.
  • Eklentisi olan. Ekleme parçası olan.

müzeyyelen

  • Kâğıdın altına, ek karşılığı yazılarak.

müzzemmil

  • Tezmil eden, sarınan. Elbise içine sarınan.
  • Bazıları, "Yükü yüklenen" şeklinde mânalandırmışlardır.
  • Mc: Gizlemek. Zayıf davranmak, işe pek kıymet vermemek.
  • Büyük bir hâdise karşısında başını içeri çekmek, kaçınmak, rahata meyletmek.
  • Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) Ce

na't

  • Medih ve senâ ederek, vasıflarını göstererek bir şeyi anlatmak.
  • Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâmı medhederek yazılan kaside.

naat

  • Peygamberimizi övmek için yazılan şiir.

naharir

  • (Tekili: Nihrir) Bilgili, akıllı ve âlim kimseler. Fâzıl ve mâhir kişiler.

name-i nur

  • Nurun mektubu. Saadet verici mânâlar yazılı kâğıt.

namus

  • Irz, iffet, edeb, hayâ.
  • Şeriat.
  • Melâike.
  • İrade-i İlâhiyenin tecellisi.
  • Nizam.
  • Emniyet ve istikamet gibi faziletlerin muhassalası olan pek kıymetli haslet.
  • Bir kimsenin mahrem, gizli esrarı olup işleri ve hallerinin iç yüzüne vakıf ve muttali ki

natıs

  • Bilgili, faziletli adam.

nazar ve teveccüh-ü fazılane / nazar ve teveccüh-ü fâzılâne

  • Faziletli, değerli teveccüh ve bakış.

nazil / nâzil / نازل

  • İnen. (Arapça)
  • Nâzil olmak: İnmek. (Arapça)

nazm-ı mensur

  • Şiir gibi âhenkli yazılan düz yazı.

nazmiyyat

  • (Tekili: Nazm) Manzum yazılar.

neayim

  • Menazil-i kamerden dört nurlu yıldızın adı.

nebalet

  • Zekâ, fazilet ve neciblik sâhibi olmak.
  • Büyüklük, azamet.
  • İyi olmak.
  • Cömertlik, elaçıklık.
  • Okçu, ok yapıp satan. Okçuluk.

nebil

  • (Nebile) Akıllı, anlayışlı, zekâ sahibi.
  • Yüksek meziyet sahibi. Güzel huylu.
  • Bilgili ve faziletli kimse.

nefer

  • Bir kişi, tek kişi.
  • Asker, er. (Bazılarınca insan cemaati. Ona kadar olan adam topluluğuna denir. Üçten ona kadar olan kişilere "Reht" denir.)

nesil

  • Kazıldığında çıkan kuyu toprağı.

neşita

  • Bir şeyin, aramaksızın bulunması.
  • Ansızın bulunan nesne.
  • Gâzilerin kastettikleri yere varamadan yolda buldukları ganimet.

nesre

  • Büyük geniş gömlek.
  • Hayvanın tiksirip burnundan sümüğünü çıkarması.
  • Menazil-i kamerden iki yıldız.

nesren

  • Nesir olarak, manzum olmadan yazılan yazı.
  • Çoğaltmak suretiyle.

nevruziye / نوروزیه

  • Nevruz gününe âit olan. Hususan o gün için yazılan, söylenen manzume.
  • Nevruz için yazılan kaside. (Farsça - Arapça)

nezle

  • (Çoğulu: Nevâzil) Burnun akmasını mucib olan hastalık.
  • Vücudun herhangi bir organından cerahat veya başka bir maddenin akması.

nigaşte / nigâşte

  • Resmolunmuş. Musavver. (Farsça)
  • Yazılmış. (Farsça)

nihrir

  • (Çoğulu: Nahârir) Tecrübeli, bilgili, fâzıl, âlim, mâhir kimse.

niyazi-i mısri / niyazi-i mısrî

  • (Mi: 1618 - 1694) Malatya'nın Soğanlı köyünde doğdu. Şâir ve tasavvufçu olup Halvetî tarikatının Niyaziye veya Mısriye şubesini kurmuştur. Mısır'da Câmi-ül-Ezher'de tahsil gördü. 1646'da İstanbul'a döndü ve Sokollu Mehmed Paşa Medresesinde irşada başladı. Eserlerinden bazıları şunlardır: Risale-i Ha

nurdan sesler

  • Ali Ulvi Kurucu tarafından yazılan bir şiirin başlığı.

nüsah

  • Nüshalar, sahifeler, yazılı şeyler.

nusha

  • Muska; büyü ve tılsım gibi hastalıkve âfetlerden korunmaya vesile olması için yazılan ve üste asılan veya suyu içilen veya tütsülenen dua.

nüsha / نسخه

  • (Çoğulu: Nüsah) Yazılı şey. Yazılı bir şeyden çıkarılan suret.
  • Muska, duâlı kâğıt.
  • Gazete ve dergilerde (sayı).
  • Dualı kağıt, sahife, yazılı şey.
  • Yazılı belge. (Arapça)
  • Muska. (Arapça)
  • Süreli yayın sayısı. (Arapça)

nüsur

  • (Tekili: Nesr) Nesirler, manzum olmayan yazılar. Dağıtmalar.
  • Çok çocuk doğuran kadın.

nüvişt

  • Yazılı, yazılmış. (Farsça)
  • Mektub. (Farsça)

orhan gazi

  • (Mi: 1288 - 1359) Osmanlı Devletinin kurucusu olan Babası Osman Gazi vefat edince (1326) Onun yerine tahta geçti. Onu yetiştiren, Hocası Şeyh Edebâli idi. Genç yaşta gazi akıncılar arasına karıştı, çok cesur ve atılgandı. Akıncı Gaziler onun oğlu Süleyman Paşa kumandasında Rumeli'ye geçtiler. Türbes

pastoral

  • Yun. Kır hayatına, köy âlemine dair yazılan manzume.

pusula / پُوصُولَه

  • Not yazılı küçük kağıt.

racih

  • Üstün olan. Kıymetli, faziletli ve itibarı fazla olan.
  • Fık: Beyyinatta, bürhan ve delilin tercihinde delili üstün, beyyinesi evlâ ve makbul olan taraf.

rad

  • Cömert, eli açık, faziletli, üstün, değerli. (Farsça)

radıyallahü anh

  • Daha çok Eshâb-ı kirâmdan birinin ismi anıldığı veya yazıldığı zaman söylenen ve yazılan "Allahü teâlâ ondan râzı olsun" mânâsına duâ, hürmet ve saygı ifâdesi. İki kişi için Radıyallahü anhümâ, ikiden fazlası için Radıyallahü anhüm denir.

radıyallahü teala anha / radıyallahü teâlâ anhâ

  • Hanım sahâbîlerden birinin ismi anılınca veya yazılınca söylenen "Allahü teâlâ ondan râzı olsun" mânâsına duâ, hürmet ve saygı ifâdesi. İki hanım sahâbî için (Radıyallahü teâlâ anhümâ" ve ikiden çok için "Radıyallahü anhünne" denir.

rahimehullah

  • Daha çok Eshâb-ı kirâmdan başka İslâm büyüklerinden birisinin ismi anıldığı veya yazıldığında, söylenen ve yazılan, Allahü teâlâ ona rahmet eylesin mânâsına, duâ, hürmet ve saygı ifâdesi. İki kişi için rahimehumallah daha çok kimse için, rahimehumullah denir.

rahmetullahi aleyh

  • Daha çok Eshâb-ı kirâmdan (Peygamber efendimizin arkadaşlarından) başka din büyüklerinden birinin ismi anıldığı veya yazıldığında, söylenen veya yazılan "Allahü teâlâ ona rahmet eylesin" mânâsına duâ, hürmet ve saygı ifâdesi. İki kişi için rahmetulla hi aleyhimâ, daha çok kimse için rahmetullahi ale

rakamzede

  • Yazılan, söylenen. Yazılmış. (Farsça)

rakim

  • Yazılmış nesne. Yazı yazılacak levha.
  • Ashab-ı Kehf'in mağarasının bulunduğu dağ; veya bazılarınca mağaranın bulunduğu dere; veya Ashab-ı Kehf'in başka bir ismi.
  • Ashab-ı Kehf'in isim ve kıssalarının yazılı bulunduğu kitabe.

rakime

  • Yazılmış kâğıt. Mektub.

ramazan

  • Mübarek ayların en mühimmi ve mübarek üç ayların sonuncusu. Kur'an-ı Kerim'in nâzil olmağa başladığı oruç ayı. Arabî ve Kamerî olan takvime göre 9. ay. Oruç tutanın günahlarını yaktığı, mahveylediği için bu isim verildiği rivayet edilir.

recez

  • Vezni altı defa müstef'ilün'den ibaret olan bir nevi şiir veya bahire denir.
  • Kaside tarzında yazılan manzume.

reddiye

  • Red için yazılan yazı.

reşahat-i kalem

  • Kalem sızıntısı, kalemden dökülen fikirler, yazılar.

resail

  • (Tekili: Risale) Risaleler, bir mevzuda yazılan mektuplar veya küçük kitaplar.
  • Dergiler, mecmualar.

rezalet / rezâlet

  • Rezillik, kötü ahlâk, fazîletin zıddı.

ricaname

  • Bir iş için yazılan rica mektubu. (Farsça)
  • Bir iş için yazılan rica mektubu.

rıdvan

  • Memnunluk, razılık, hoşnudluk.
  • Cennet'in kapıcısı olan büyük melek.
  • Cennet kapıcısı olan melek.
  • Razılık, hoşnutluk.

rıka

  • Üzerine yazı yazılan deri veya kağıt parçaları.
  • Kısa mektublar.
  • Yamalar.
  • İstidalar. Müzekkereler. Dilekçeler.

rişa'

  • (Çoğulu: Erşiye) Kuyudan su çekmekte kullanılan urgan.
  • Menazil-i Kamer'den "Balık karnı" dedikleri menzilin adı.

risale / risâle

  • Mektup.
  • Bir ilme dair yazılmış küçük kitap.
  • Haber göndermek.
  • Elçinin götürdüğü mektup, name.
  • Fık: Bir kimsenin sözünü veya emrini başka birisine tebliğ etmek.
  • Mektûb; bir mes'eleye, bir ilme ve fenne dâir yazılan müstakil küçük kitâb.

rıza / rızâ / رضا

  • Razılık, memnunluk. (Arapça)
  • İstek. (Arapça)

roman

  • Hayalî veya hakiki, kitap halinde yazılmış büyük hikâye.
  • Eski Roma devletinin diline de Roman denirdi.

rübai / rübaî

  • Dörtlük olan. Dörtle ilgili.
  • Edb: Dört mısralık belli vezinlerle yazılmış manzume. Aynı esasta 24 şekilli vezinle yazılan 4 mısralık şiir.
  • Gr: Mastarını meydana getiren dört harften hepsi de aslî olan kelimeler.

rüchan

  • Üstünlük, yükseklik, üstün olma. Fazilet, haslet veya her hangi bir şey cihetiyle diğerinden üstün olmak.

ruk'a

  • (Çoğulu: Rıka'-Ruka') Kısa mektub.
  • Üzerine yazı yazılan kâğıt veya deri parçası.
  • Dilekçe.
  • Yama.

ruzname / rûznâme

  • Vakit cetveli, takvim.
  • Günlük gazete, günlük hâdiselerin yazıldığı kâğıt.
  • Bir meclis veya hey'etin müzakerat proğramı.
  • Hergünkü gelir ve giderin kaydedilip yazıldığı defter.
  • Günlük, olayların zaman sırasına göre yazıldığı defter, takvim.

sadaka-i cariye / sadaka-i câriye

  • Sürekli hayra sebep olan ve sevabı öldükten sonra da yazılmaya devam eden sadaka.

safha

  • Aynı şey üzerinde görülen değişik hâllerden her biri.
  • Bir şeyin gözle görülen yüzlerinden her biri.
  • Kısım.
  • Bir şeyin düz yüzü.
  • El ayası.
  • Bir hâdisede birbiri ardınca görülen hâllerin beheri.
  • Yazılmış ve yazılabilir sahife.

sahaif-i a'mal / sahâif-i a'mâl

  • Amellerin yazıldığı sahifeler.

sahh

  • (Sıhhat. den) Eskiden resmi yazılara konulan ve "doğrudur, yanlışsızdır" mânasına gelen bir işâretti.

şahi / şahî

  • şaha, hükümdara ait, şah ile ilgili. (Farsça)
  • Hükümdarlık, şahlık. (Farsça)
  • Eski topların bir çeşiti. (Farsça)
  • Nişastalı, yumurtalı bir helva. (Farsça)
  • Tar: Osmanlı Padişahlarından Yavuz Sultan Selim Han'ın bastığı altun para. (Bu ismin verilmesi, üzerinde "şah" kelimesinin yazılı bulunmasından (Farsça)

sahib-i kemal / sahib-i kemâl

  • Üstün özellik ve fazilet sahibi.

sahib-i kemalat / sahib-i kemâlât

  • Üstün özellik ve fazilet sahibi.

sahife-i a'mal / sahife-i a'mâl

  • İş ve davranışların yazıldığı sahifeler.

sahife-i amel

  • Amellerin yazıldığı sayfa.

sahife-i hasenat / sahife-i hasenât

  • Sevap ve iyiliklerin yazıldığı mânevî sayfa.

sahife-i mukadderat

  • Kader sayfası; Allah tarafından takdir edilen şeylerin yazılı bulunduğu sayfa.

sahife-i vech

  • Yüz sayfası; Cenâb-ı Hakkın isimlerini tecellî edip yazıldığı insan yüzü.

salah

  • Bir şeyin en iyi hâli. Rahatlık, sulh, iyileşme, düzelme, iyilik. Dine olan bağlılık. Her hayra câmi faziletlerin toplanmasında hâsıl olan yüksek bir sıfat. (Mukabili fesad ve fücurdur)

salat / salât

  • Allahü teâlâdan rahmet, meleklerden istiğfâr, mü'minlerden duâ.
  • İslâm'ın beş esâsından (temelinden) birisi olan namaz.
  • Peygamber efendimizin ism-i şerîfleri anıldığında, işitildiğinde veya yazıldığında söylenen ve yazılan "sallallahü aleyhi ve sellem". sözü ve benzerleri. Çoğ

salat u selam / salât u selâm

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem ism-i şerîfleri anılınca, işitilince veya yazılınca söylenen veya yazılan hayır duâlardan ibâret olan sözler yâni sallallahü aleyhi ve sellem, Allahümme salli ve sellim alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed, Essalâtü ves-selâmü aleyk

salih

  • (Salâh. dan) İşe yarar, elverişli, uygun, iyi. Haklı olan, itikatlı, dindar, dinî emirlere uyan.
  • Faziletli, ehl-i takva olan.

saliye

  • Edb: Yeni yılı tebrik maksadıyla sene başında yazılan tarihli medhiye.

sallallahü aleyhi ve sellem

  • Peygamber efendimizin ism-i şerîfi anıldığı, işitildiği ve yazıldığında söylenen ve yazılan, Allahü teâlâdan, O'nun dünyâda ve âhirette her türlü iyiliğe ve üstünlüğe kavuşmasını istemekten ibâret olan hayır duâ, hürmet, saygı ve bağlılık ifâdesi. Bu na salât u selâm da denir.

şartname

  • Bir sözleşmede olan şartların yazıldığı resmi kâğıt. (Farsça)

şaziliyye / şâziliyye

  • Evliyânın büyüklerinden Ebü'l-Hasen Şâzilî hazretlerinin tasavvuftaki yolu.

seb'-ül mesani

  • İki defa nazil olan ve yedi âyetten ibaret bulunan Fâtiha Suresi.
  • Mükerrer okunup tekrarlanan.

sebeb-i risale

  • Risalelerin yazılmasına vesile olan.

sebeb-i telif

  • Bir eserin yazılma sebebi.

sebülmesani / sebülmesanî

  • Tekrar tekrar okunan, iki kez nazil olan Fatiha sûresi.

şefkatname

  • Şefkatli yazılmış mektup.

sehl-i mümteni'

  • Edb: "Hem kolay, hem güç" mânasına bir tâbirdir. Yazılışı veya söylenişi kolay göründüğü hâlde taklidine kalkışınca, taklidi imkânsız eser demektir.

sehlimümteni

  • Yazılması veya söylenmesi kolay görünen, ama denendiğinde zor olduğu anlaşılan eser.

sehv-i kalem

  • Yanlış yazılış, kalem yanlışı.

sened

  • Delîl, dayanak.
  • Hadîs-i şerîfleri rivâyet edenlerin silsilesine verilen ad.
  • Bir hakkı tesbit eden yazılı vesîka.

serdefter

  • Defterin başında yazılı olan. En ileri geçen, en başta bulunan. (Farsça)

serdengeçti

  • Tar: Akıncılardan düşman ordusu içine dalmak veya muhasara altına alınan bir kaleye girmek için fedai yazılan kimseler. Bunlara ellerinde kınlarından sıyrılmış kılıçlarla bu tehlikeli işlere atıldıkları için "dalkılıç" da denilirdi. Düşman ordusuna dalacak veya kaleye girecek olanların dönmelerinden

sermeşk

  • Talebenin öğrenmesi için yazılan örnek yazı. (Farsça)

sername

  • Mektup, kitap vs. nin başına yazılan yazı. Önsöz. (Farsça)

sernüvişt

  • Yazı başlığı. (Farsça)
  • Başa yazılan, alın yazısı. Kader, mukadderat. (Farsça)

seyahatname / seyahatnâme

  • Seyahat yazıları.

seyyid

  • Efendi.
  • Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) soyundan olan, onun izinden giden.
  • Temiz ve fazilet sâhibi Müslüman zât.
  • Resül-i Ekrem (A.S.M.) herkesin imamı, büyüğü, önderi olduğundan kendisine bu isim de verilmiştir.

sifr

  • Yazılmış nesne, mektup.

şifre

  • Gizli işaretlerle yazılan yazı.

siper

  • Arkasına saklanılacak şey. Koruyan. (Farsça)
  • Mânia. Sığınak veya set arkası, duvar altı gibi kuytu yerler. (Farsça)
  • Okun, giderken kabzayı zedelememesi için sol elin üzerine konulan âlet. (Farsça)
  • Muharebede askerin kurşun ve gülleden korunması için toprak kazılarak açılan ve ön tarafına, çıkan (Farsça)

sirr

  • (Çoğulu: Esrar-Esirre) El ayasında ve alında olan hatlar.
  • Gizli nesne.
  • Cima etmek.
  • Zikir.
  • Hâlis.
  • En iyi, en faziletli.

şit

  • Hz. Âdem'in (A.S.) oğullarından ve ondan sonra peygamber olan zât olup kendisine 50 sayfalık kitab nâzil olmuştur. Kâbe-i Mükerreme'yi ilk önce taştan bina eden zât olduğu Kısas-ı Enbiya'da mezkûrdur.

şitaiyye / şitâiyye / شتائيه

  • Kışlık. (Arapça)
  • Kış için yazılan şiir. (Arapça)

şiyam

  • Yerden kazılan toprak.

siyer

  • Gidişât. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin hayâtını, güzel ahlâkını, üstün vasıflarını anlatan ilim dalı; bu hususta yazılmış kitab.

siyer-i nebeviye

  • Hz. Peygamberin (a.s.m.) yüksek ahlâk ve vasıflarına dair yazılan kitap.

siyer-i seniye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) hayatı, yüksek ahlâk ve vasıflarına dair yazılan kitap.

siyer-i seniyye

  • Hz. Peygamber'in (a.s.m.) yüksek ahlâk ve vasıflarına dair yazılan kitap.
  • Yüksek ahlâk ve yüksek vasıflar. Hazret-i Peygamberin (A.S.M.) yüksek ahlâk ve vasıflarına dair yazılan kitab.

suhuf

  • Dört büyük ilâhî kitab dışında gönderilen kitapçıklar, formalar. Peygamberlere (aleyhimüsselâm) Allahü teâlâ tarafından gelen yüz dört kitaptan ilk yüz tânesi.
  • Amel defteri. İnsanların dünyâda iken yaptıkları iyilik ve kötülüklerinin yazıldığı ve kıyâmet günü herkesin eline verilecek ola

sünnet

  • Kanun, yol, âdet.
  • Siret-i hasene.
  • Ist: Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sözü, emri, hal ve takriri. Müslümanların ittibâında ve dinlemesinde maddî ve manevî pek çok fazilet bulunan, tatbikinde mühim sevablar, terkinde mühim zararlar bulunan İslâmî emirler. Sünnet'e Farz-ı

sünusi / sünusî

  • (Seyyid Muhammed bin Ali) (Hi: 1206 - 1276) Şâzelî (Şazilî) Tarikatının sonradan teşekkül eden kollarından birisinin kurucusudur. Cezayir'in büyük velilerindendir. Memleketinin bir çok yerlerini ve Mekke-i Mükerreme'yi ziyaret etmiş; Mısır'da, Bingazi'de tederrüsle iştigal etmiştir. Bingazi'de zaviy

sur-name

  • (Suriye) Edb: Düğün, ziyafet, şenlik gibi halleri tasvir için yazılan yazılar. (Farsça)

sure-i mekkiye / sûre-i mekkiye

  • Mekke döneminde nâzil olan, inen sûre.

şurezar

  • Çorak yerler, verimsiz araziler.

şüubiyye

  • Arabiyi acemden faziletli saymayan bir taife.

ta'likat

  • Bir eseri açıklamak üzere kenarına yazılan notlar.

taahhüdname / taahhüdnâme

  • Söz verdiğine ve taahhüd ettiğine dair yazılan vesika. (Farsça)

tab olunan

  • Yazılan, basılan.

tab' edilen

  • Yazılan, basılan.

tabakat-ı ehl-i kemal / tabakat-ı ehl-i kemâl

  • Olgunluk ve fazilet sahibi insanların tabakaları.

tafaddul

  • Faziletlilik iddia etmek, üstünlük iddiasında bulunmak.

tafadul

  • Fazilet göstermek.

tafdil

  • Bir şeyi üstün kılmak. Birisini ötekisinden mühim görmek.
  • Gr: Bir şeyi "en üstün, daha üstün daha çok, en iyi, daha iyi" gibi mânâ ifâde etmesi için mukayese ve üstünlük gösteren ismini söylemek ki, buna "ism-i tafdil" denir. Ef'al () vezninde; efdal (daha faziletli), ekber; (en büyü

tağun / tâğun / طاغون

  • Azılılar. (Arapça)

tahrim suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 66. Suresidir. "Lime tüharrimu" da denir. Medine'de nâzil olmuştur.

tahrir / تحریر

  • Yazmak. Yazılmak. Kaydetmek.
  • Hürriyete kavuşturmak.
  • Yazma. (Arapça)
  • Yazılma. (Arapça)
  • Kitap yazma. (Arapça)
  • Serbest bırakma. (Arapça)
  • Tahrîr edilmek: Yazılmak. (Arapça)
  • Tahrîr etmek: Yazmak. (Arapça)
  • Tahrîr ettirilmek: Yazdırılmak. (Arapça)

tahriri / tahrîrî / تحریری

  • Yazılı. (Arapça)

tahşiye / تحشيه

  • Derkenar, haşiye yazma veya yazılma.
  • Haşiye yazma. (Arapça)
  • Tahşiye edilmek: Haşiye yazılmak. (Arapça)
  • Tahşiye etmek: Haşiye yazmak. (Arapça)

takdiri / takdirî

  • Kaderden olan. Takdir-i İlâhîye ait ve müteallik olan.
  • İtibarî.
  • Farazî.
  • Gr: Yazılı olmayıp var bilinen mâna veya kelime.

takdirname

  • Bir işin beğenildiğine ve istihsan edildiğine dâir alâkadarların imzasını taşıyan yazı. Beğenildiğine dair yazılı kâğıt. (Farsça)

takriz

  • Birşeyi veya bir eseri beğendiğini söyleme ve bu gayeyle yazılan yazı.

takrizname / takriznâme

  • Bir eser hakkında yazılan övgü ve beğeni yazısı.

talikat / tâlikât

  • Kitap okurken hatıra gelen mânâları not ederek yazılan eser.

tanzir / tanzîr / تنظير

  • Benzetme. (Arapça)
  • Nazire yazma. (Arapça)
  • Tanzîr edilmek: (Arapça)
  • Benzetilmek. (Arapça)
  • Nazire yazılmak. (Arapça)
  • Tanzîr etmek: (Arapça)
  • Benzetmek. (Arapça)
  • Nazire yazmak. (Arapça)

tarf

  • Göz, bakış, nazar. Göz ucu.
  • Soyu temiz kimse.
  • Her şeyin nihayeti, sonu.
  • Göz kapaklarını yummak veya oynatmak.
  • Göze bir şey dokundurmakla yaşartmak.
  • Koz: Menazil-i Kamer'den bir menzil adı. (Kamer menzillerinden birisinde aslanın alnını teşkil eden dört

tarih-i telif

  • Yazılış tarihi.

tarih-i telif ve istinsah

  • Yazılış ve düzeltme tarihi.

tavsif-i bi'l-fezail / tavsif-i bi'l-fezâil

  • Faziletlerini, iyiliklerini tasvir ederek anlatma.

tavsif-i bi-l-fezail

  • Faziletlerini zikrederek tavsif etmek.

te'kid / te'kîd

  • Kuvvetlendirme, sağlamlaştırma.
  • Üsteleme. Bir iş için evvelce yazılan bir yazıyı tekrarlama.
  • Sağlamlaştırma.
  • Bir iş için önce yazılanı bir daha tekrarlama.

te'kiden

  • Tekrarlama ile.
  • Sağlamlaştırarak. Te'kid suretiyle.
  • Evvelce yazılmış olan bir yazıyı tekrarlıyarak.

te'lif / te'lîf / تأليف

  • Yanyana getirme, alıştırma. (Arapça)
  • Kaleme alma, yazma. (Arapça)
  • Te'lîf edilmek: (Arapça)
  • Bir araya getirilmek, birleştirilmek. (Arapça)
  • Kaleme alınmak, yazılmak. (Arapça)
  • Te'lîf etmek: (Arapça)
  • Bir araya getirmek. (Arapça)
  • (Arapça)

te'lifat / te'lifât

  • Yazılmış eserler, kitaplar.

te'vil

  • (Tef'il veznindendir) Bir nesneye redd ve irca' etmek. Döndürmek. Te'vil kelimesi, bazı müfessirlere göre, rücu' mânasına olan "Evl: " den alınmıştır. Müfessirlerce: Bir âyet-i kerimenin mânasını bir nesneye irca' ile beyan etmektir. Bazılarınca da (Evvel: ) lâfzından alınmış olup kelâmı evveline sa

teala ve tekaddes / teâlâ ve tekaddes

  • Allahü teâlânın ism-i şerîfi anıldığında, işitildiğinde veya yazıldığında: "Yüce ve noksan sıfatlardan münezzeh (uzak, temiz)" mânâsına hürmet, saygı ifâdesi.

tebareke ve teala / tebâreke ve teâlâ

  • Allahü teâlânın ism-i şerîfi anıldığında ve yazıldığında, söylenen ve yazılan, "Yüce ve noksan sıfatlardan münezzeh (uzak, temiz)" mânâsına ta'zîm ve hürmet ifâdesi.

tebyiz

  • Karalama şeklinde yazılan bir yazıyı temize geçme.

tecvid

  • (Cevdet. den) Bir şeyi güzel yapma. Süsleme.
  • Kur'an-ı Kerim'i usulüne uygun olarak okuma ilmi ve buna dair yazılan kitap.

teemmüli / teemmülî

  • Düşünerek söylenen veya yazılan. Teemmüle ait ve müteallik.

tefaddul

  • Faziletlilik iddiasında bulunmak. Üstünlük taslamak.
  • Bir kimseyi inâyet, ihsan ve kerem ile memnun etmek.

tefazul

  • (Çoğulu: Tefâzulât) Mikdar fazlası, fark.
  • Meziyet ve fazilet yarışına çıkma.

tefazzul

  • Üstünlük taslama, fazilet satma.
  • Bağışlama, iyilik.

tekadir

  • (Tekili: Takdir) Mukadderât. Alınyazıları.
  • İhtimâller.

tekehhüf

  • (Kehf. den) Mağara biçiminde oyulup kazılma.

teksir makinası

  • Yazıları çoğaltmak için kullanılan makine.

telif edilen

  • Yazılan, kaleme alınan.

telif olunan

  • Yazılan.

telif zamanı

  • Bir kitabın yazılma süresi.

telifat / telifât

  • Yazılan yazı ve eserler.

telifi

  • Yazılması.

temyiz layihası / temyiz lâyihası

  • Hakkında bir mahkeme tarafından hüküm verilen bir davanın, bir üst mahkemede tekrar görülmesi, incelenmesi için yazılan dilekçe.

tenmik

  • (Nemk. den) Yazma. Yazılma.
  • Güzel yazı ile yazma.

terci'-i bend

  • Gazel şeklinde aynı vezinde yazılı manzumelerin "vâsıta" denilen bir beyti ile birbirine bağlanmış şekli. Vâsıta beyti tekerrür ederse terci-i bend; tebeddül ederse (değişirse) terkib-i bend olur. Bendlerin her birisine, terci-i bendlerde "terci'hâne"; terkib-i bendlerde "terkibhâne" denir. (Edb. L. (Farsça)

tercüman

  • Yazılı ve sözlü metinleri başka bir dile çeviren.

tertil

  • Muvafık ve yerli yerinde, güzel, uygun ve lâtif konuşmak.
  • Düşüne düşüne, yavaş yavaş, anlayarak okumak. Beyan eylemek ve âşikâr kılmak.
  • Kur'an-ı Kerim'i usul ve kaidesine göre, acele etmeksizin dura dura anlaya anlaya okumaktır. Kur'an-ı Kerim tertil üzere nâzil olmuştur.

teslis

  • Üçleme. Hristiyanların sonradan uydurdukları ve dinlerinin esasında olmayan bir akidedir ki; bazılarının hâşâ, Cenab-ı Hakk Üçdür, bazıları da Üçü birdir diyerek, Allah'a şerik ve ortak tanımaları. Cenab-ı Hakk'ı Üç Unsurdur diye tevehhüm etmeleri. (Ekanim-i selâse de denir.)

tevafukat-ı belagat / tevafukat-ı belâgat

  • Belâgat kuralları gözetilerek yazılmış ifadeler arasındaki uyum.

tevafukat-ı gaybiye

  • Göze görünmeyen ve bizim için gaybi olan tevafuklar. Kur'an veya kıymetli dinî eserlerde, bir kısım kudsi kelimelerin, yazılışlarında İlâhî bir takdir ile, altalta ve yanyana dizilişleri.

tevhid

  • Birleme. Bir Allah'tan başka İlâh olmadığına inanma. Lâ ilahe illallah sözünü tekrarlama. Her yerde ve her şeyde Allah'tan başkasının te'sir hâkimiyeti olmadığını anlamak, bilmek ve bilerek yaşamak.
  • Edb: Allah'ın varlığına ve birliğine dair yazılan manzume.

tevrat

  • Hz. Musâ Aleyhisselâm'a nâzil olan kitab-ı mukaddesin nâm-ı celili. (Hakiki Tevrat, Kur'an-ı Kerim ile barışıktır. Şimdiki ise, çok yerleri değiştirilmiş, tahrif edilmiştir. Bu kitabın aslından az bir şey kalmıştır. Aklı başında ve İslâmiyeti, Kur'an-ı Kerim'i tetkik eden Yahudiler de hidayeti seçmi

tevsik

  • Vesikalandırmak. Vesikalamak. Sağlamlaştırmak. Yazılı hale koymak.
  • Bir kimse hakkında -bu emindir, mutemeddir- demek.

tezbir

  • (Çoğulu: Tezbirât) (Zebr. den) Yazma veya yazılma.
  • Bez kenarına saçak yapmak.

tezkere

  • (Tezkire) Pusula.
  • Herhangi bir iş için izin verildiğini bildirmek üzere alınan resmî vesika.
  • Bazı meslek sahipleri için yazılan, o şahsın şahsî ve meslekî durumu hakkında bilgi. Biyografi.

ücra

  • Pek uçta ve kenarda olan. Uzak. (Bu kelime, Arapça zannedilerek "hücra" yazılması yanlıştır.) (Farsça)

ulüvv-ü cenablık

  • Âlî cenablık.
  • Kerem ve cömertlik sâhibi ve faziletli olmak. Büyüklük.

vasf-ı mezbur

  • Söylenen vasıf, daha önce yazılan sıfat.

vasiyetname / vasiyetnâme

  • Vasiyetin yazıldığı kağıt.
  • Vasiyet yazılan kâğıt.
  • Yazılı vasiyet. Bir kimsenin vasiyetini yazmış olduğu kâğıt. (Farsça)

vasl

  • Âşığın sevdiğine kavuşması. Kavuşmak.
  • Birleştirmek, ulaştırmak.
  • Gr: Ulama, ekleme.
  • Edb: Sözü teşkil eden cümlelerin atıf ve rabt suretiyle birbirine bağlı olarak yazılması usulü ki, buna Sebk-i Mevsul da ta'bir edilir.
  • Bir kelimenin sonundaki harfi, bir sonrak

ve'd-dua

  • "Duâlarımız sizinle birliktedir" anlamına gelen bu tâbir, evvelce mektupların altlarına yazılırdı.

vekaletname / vekâletnâme

  • Birisine vekillik verildiğini isbat eden ve ekseriya noterlikçe tanzim edilmiş bulunan yazılı kâğıt. (Farsça)

veşşemsi suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 91. suresidir. Suret-üş Şems de denir. Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur.

yez

  • Bağ, bahçe, tarla vs. gibi arazilerin etrafına çekilen dikenli çalı. Çit. (Farsça)

yuhanna incili

  • Dört incilden birisi, Hz. İsa'nın (a.s.) havarilerinden Yuhanna tarafından yazılan İncil Hz. İsa'ya indirilen kitap.

zabıt

  • Mahkeme, meclis gibi yerlerde söylenenlerin olduğu gibi yazılmışı.
  • Alâkalılarca yazılarak karşılıklı imzalanan, karşılıklı anlaşmayı bildiren yazı.
  • Yazı varakası.
  • Birçok kimselerce imzalanan rapor.

zahri / zahrî

  • (Zahriyye) Arkaya âit, arka ile alâkalı.
  • Bir kâğıdın arkasına yazılan yazı, şerh.

zalim

  • (Çoğulu: Zılem-Zılmân) Deve kuşunun erkeği.
  • Kaymağı alınmadan içilen süt.
  • Hiç bozulmamış yerden kazılan toprak.

zaman-ı telif

  • Yazılış zamanı.

zat-ı fazılane / zât-ı fâzılâne

  • Fazilet ve yüksek meziyet sahibi kişi.

zebir

  • Sıkıntı, mihnet.
  • Yazılmış şey. Mektup.

zemahşeri / zemahşerî

  • (Hi: 467-538) Türkistan'da Harzem'in Zemahşer köyünde doğdu. Hanefî fukahasındandır. Fevkalâde iktidar ve faziletine rağmen bir zamanlar itikadça Mu'tezile'den olmuştu. Meşhur bir ilm-i belâgat âlimidir.

zencir-bend

  • Zincire vurulmuş, zincirle bağlı mânasına gelir. Eskiden azılı katiller ve deliler, zincirle bağlandıkları için bu tâbir meydana gelmiştir. (Farsça)
  • Edb: Her mısranın son kelimesi, bir sonra gelen mısraın ilk kelimesini teşkil etmek şekliyle meydana getirilen manzumelere verilen addır. Divan (Farsça)

zendeka

  • Kâfirlik, dinsizlik. (Zendeka sâhibine zındık denir. Bazılarınca zındık; hem dinsiz, hem emvâl ve ezvacın iştirakine ve dehrin bekasına kail olan kimsedir.)

zeyd bin sabit

  • Sahabe-i Güzinden ve Aşere-i Mübeşşeredendir. Henüz on bir yaşında iken isteği ile İslâmiyet'i kabul etmiştir. Kur'ân-ı Kerim'i kemiklerde yazılı ve hâfızların ezberinde iken bugünkü şeklinde ilk olarak yazan, bu hizmette en büyük hizmet kendisine nasib olandır. Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) kâtipliğini

zeyliyat / zeyliyât

  • İlâve ve ek olarak yazılan şeyler.

zındık

  • Hiçbir dinde olmadığı ve Allahü teâlâya inanmadığı hâlde, müslüman görünüp müslümanlığı değiştirmeye, îmânı bozmaya, dinsizliği müslümanlık olarak yaymaya çalışan ve İslâmiyet'i içerden yıkmaya uğraşan sinsi İslâm düşmanı, azılı kâfir, münâfık. Kâdıy ânîler ve Behâîler böyledir.