LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te ayna ifadesini içeren 512 kelime bulundu...

ab-gine

  • Billur. (Fransızca)
  • Ayna. (Fransızca)
  • Kılınç. (Fransızca)
  • Göz yaşı. (Fransızca)
  • Şişe, sürahi, kadeh. (Fransızca)

abgine / âbgîne / آبگينه

  • Kristal. (Farsça)
  • Kadeh. (Farsça)
  • Sürahi. (Farsça)
  • Ayna. (Farsça)
  • Gözyaşı. (Farsça)

abzih / âbzih / آبزه

  • Su kaynağı. (Farsça)
  • Gözyaşı. (Farsça)

ahlak

  • (Hulk.C.) Huy, tabiat. İnsanın davranış tarzı, tutum ve tavrı, bir cemiyette makbul ve iyi sayılan davranış kuralları. Bu kural ve kaideleri inceliyen ilim. Ahlâkın kaynağı ve mahiyetini inceliyen felsefe.Filozoflar hangi hareketlerin iyi, hangilerinin kötü olduğu ve insanın neden ahlâk kaidelerine

aks-i misali / aks-i misalî

  • Yansıma; (aynada yansıyan) görüntü.

ampirizm

  • (Deneyci felsefe) Her çeşit bilginin kaynağının duyu organlarının kullanılması sonucu kazanılan tecrübe olduğunu, duyu organlarının kullanılmadan hiçbir bilginin akılda yer alamıyacağını savunan felsefe. Akılcı felsefe gibi bu felsefenin de aşırı iddiasının yanlışlığını, tenkitçi felsefe ve psikoloj

asl-ı evvel

  • İlk temel, kaynak.

asl-ı teşaub

  • Dallanmanın kaynağı, aslı.

atme

  • Ateş kaynağı, volkanın tepesindeki lâvın çıktığı yer, krater.

ayine / âyine / آینه

  • Ayna. Mir'ât. Kendisine tecelli ve aksedeni gösteren veya bildiren şey. (Ayna, ışığı aksettirip gösterdiğinden dolayı esmâ-i İlâhiyeyi de bize gösteren ve Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarına âyinelik eden mevcudata da mecazen "âyine" denilmektedir.) (Farsça)
  • Vasıta ve mazhar mânasına da gelebilir.(Farsça)
  • Ayna.
  • Ayna.
  • Ayna. (Farsça)

ayine-i ahmediye / âyine-i ahmediye

  • Hz Muhammed'in (a.s.m.) Allah'ın bütün güzelliklerini yansıtan bir ayna olması.

ayine-i azam / âyine-i âzam

  • En büyük ayna.

ayine-i camia / âyine-i câmia

  • Kapsamlı ayna.

ayine-i cemal / âyine-i cemâl

  • Güzelliği yansıtan ayna.

ayine-i cemal-i zat-ı ehadiye / âyine-i cemâl-i zât-ı ehadiye

  • Herbir varlıkta birliğiyle tecellî eden zâtın güzelliğini gösteren ayna.

ayine-i ehad ve samed / âyine-i ehad ve samed

  • Tek ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'a ayna olan.

ayine-i ehadiyet / âyine-i ehadiyet

  • Allah'ın birliğini yansıtan ayna.

ayine-i ekber / âyine-i ekber

  • En büyük ayna.

ayine-i ervah / âyine-i ervah

  • Ruhların aynası.

ayine-i esma / âyine-i esmâ

  • Allah'ın isimlerini gösteren ayna, varlıklar.

ayine-i esma-i ilahiye / âyine-i esmâ-i ilâhiye

  • Allah'ın isimlerini gösteren ayna, varlıklar.

ayine-i esma-i rabbaniye / âyine-i esmâ-i rabbâniye

  • Bütün varlıkları idare, tedbir ve terbiye eden Allah'ın isimlerinin aynası.

ayine-i hava / âyine-i hava

  • Hava aynası.

ayine-i hayat / âyine-i hayat

  • Hayat aynası.

ayine-i insani / âyine-i insanî

  • İnsan aynası.

ayine-i iskender

  • Makedonya kralı Büyük İskender'in aynası. Rivayetlere göre, bu ayna Aristo tarafından yapılmış ve İskenderiye şehrinde yüksekçe bir yere konulmuştur. Bu sayede İskender, yüz fersah uzaklıktaki düşmanlarını aynada görürmüş.

ayine-i ism-i hayy / âyine-i ism-i hayy

  • Allah'ın, gerçek hayat sahibi olan ve her canlıya hayat veren isminin aynası, yansıdığı yer.

ayine-i kalb / âyine-i kalb

  • Kalp aynası.

ayine-i kemalat / âyine-i kemâlât

  • Mükemmellikler aynası.

ayine-i mahluk / âyine-i mahlûk

  • Cenâb-ı Allah'ın isimlerine aynalık yapan yaratıklar.

ayine-i marifet / âyine-i marifet

  • Marifet aynası; san'atçısını (Allah'ı) tanıtan ayna.

ayine-i mevcudat / âyine-i mevcudat

  • Bir ayna şeklinde olan varlıklar.

ayine-i müştak / âyine-i müştâk

  • Allah'ın güzel isimlerini bir ayna gibi üzerinde aksettiren ve Onun sonsuz güzelliğine düşkün olan insan.

ayine-i rahmet-i alem / âyine-i rahmet-i âlem

  • Kâinatı kuşatan İlâhî rahmeti yansıtan bir ayna.

ayine-i ruh / âyine-i ruh

  • Ruh aynası.

ayine-i samed / âyine-i samed

  • Samed aynası; Kendisinin hiçbir şeye ihtiyacı olmayıp herşeyin Kendisine muhtaç olduğu Cenâb-ı Hakkın tecellî ettiği ayna.

ayine-i samedani / âyine-i samedânî

  • Herşeyin kendisine muhtaç olduğu halde, hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'ın isim ve sıfatlarını yansıtan ayna.

ayine-i samedaniye / âyine-i samedâniye

  • Hiçbir şeye muhtaç olmayan ve herşeyin Kendisine muhtaç olduğu Allah'ın eserlerini gösteren ayna.

ayine-i samediyet / âyine-i samediyet

  • Herşey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'ın tecellîlerini gösteren ayna.

ayine-i tecelli / âyine-i tecellî

  • Yansıma aynası.

ayine-i vücud / âyine-i vücud

  • Varlık aynası.

ayine-i zişuur / âyine-i zîşuur

  • Şuur sahibi ayna.

ayine-misal / âyine-misal

  • Ayna gibi, aynaya benzer.

ayine-ru / ayine-rû

  • Yüzü ayna gibi parlıyan. (Farsça)

ayine-saz

  • Aynacı. (Farsça)

ayinecik / âyinecik

  • Küçük ayna.

ayinedar / âyinedar

  • Ayna tutan. (Farsça)
  • Eskiden, bir büyük adamın giyinirken aynasını tutmakla vazifeli hizmetçi. (Farsça)
  • Berber. (Farsça)
  • Ayna tutan.
  • Ayna olan.

ayinedarlık / âyinedarlık

  • Aynalık, ayna tutuculuk.

ayn

  • (Çoğulu: A'yan-A'yun-Uyûn) Göz.
  • Pınar, kaynak. Çeşme.
  • Tıpkısı, tâ kendisi.
  • Zât.
  • Eşyanın hakikatı.
  • Kavmin şereflisi.
  • Diz.
  • Altın.
  • Nazar değme.
  • Casus.
  • Her şeyin en iyisi.
  • Muayene etmek.

ayn-ı mün'akis

  • Aynaya vurup oradan ziyası, resmi, şekli gelen veya görünen şeyin kendisi.

ayn-ül kıtr

  • Bakır kaynağı.

aynü'l-hayat

  • Hayat pınarı, kaynağı.

aynülhayat

  • Hayatın pınarı, kaynağı.

azam-ı maişet / âzam-ı maişet

  • En büyük geçim kaynağı.

batarya

  • Enerji kaynağı.

bazak

  • Üzüm sıkıntısı. (Kaynatıp koyarlar ve köpüklenir.)

belağbaşı / belâğbaşı

  • Kaynak, pınar.

bevk

  • Sıçrayıp binme.
  • Toplanma. Bir araya gelme.
  • Karışma, karmakarışık olma.
  • Su kaynağını karıştırarak açma.

beytülmal

  • (Beyt-ül mâl) İlk defa Hz. Muhammed (A.S.M.) tarafından kurulan ve gelir kaynaklarıyla sarfiyat yerleri şer'î olarak tayin edilmiş İslâm devletinin mâliye hazinesi.Gelir kaynakları: 1- Zekât ve sadakalar. 2- Ganimetler. 3- Fey=Zekât ve ganimet dışında kalan ve beyt-ül male ait olan mallar.Beyt-ül ma

bi'r-i zemzeme

  • Zemzem suyunun kaynadığı zemzem kuyusu.

bih

  • Menba, kaynak. (Farsça)
  • Temel, asıl, kök. (Farsça)

bünyan-ı mersus

  • Kaynaşmış sağlam bina. Birbirine kurşunla kenetlenmiş sağlam yapı.

burhan-ı inayet

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen delili.

cemil / cemîl

  • Bütün güzelliklerin kaynağı ve sonsuz güzellik sahibi Allah.

cesaret-i imaniye

  • İmandan kaynaklanan cesaret.

cevelan / cevelân

  • Dolaşma. Kaynama. Yerinde durmayıp gezme.

ceyeşan

  • Kaynamak.
  • Hışm etmek.

cirs

  • Temel, kök, menşe, kaynak, menba.

cuş / cûş / جوش

  • Coşmak, kaynamak. Taşmak. Deprenmek. (Farsça)
  • Coşma, kaynama.
  • Coşku. (Farsça)
  • Kaynama. (Farsça)
  • Cûş eylemek: Coşmak, coşup taşmak. (Farsça)

cuş u huruş

  • Kaynayıp taşma. Neş'e ve âhenk. Coşup taşma. (Farsça)

cuş-u huruş / جوش و خروش

  • Kaynayıp taşma.

cuşak / cûşak

  • Kaynama. (Farsça)

cuşan / cûşân / جوشان

  • Coşup kaynayan. (Farsça)
  • Coşan. (Farsça)
  • Kaynayan. (Farsça)

cuşide

  • Coşmuş, kaynamış. (Farsça)

cuşiş

  • Kaynama, coşma. (Farsça)

define-i hüsn-ü maişet

  • İyi geçim kaynağı.

delil / delîl

  • Kendisi bilinince başkası bilinen şey.
  • Din bilgilerinin elde edildiği kaynak, vesîka.

delil-i asli / delîl-i aslî

  • Din bilgilerinin kaynakları olan Kitâb, sünnet, icmâ ve kıyâstan her biri. Aslî delîl.

delil-i inayet

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen delili.

delil-i şer'i / delîl-i şer'î

  • Dînî bilgilerin elde edildiği delîl, kaynak.

deneycilik

  • (Ampirizm) Fels: İnsan zihninde mevcut her bilginin ve her düşüncenin kaynağı tecrübe (deney) olduğunu iddia eden felsefi görüş. Bu görüş, tecrübenin ehemmiyetini belirtirken aklın ve dinin rolünü inkâr ediyor. Tecrübe maddi dünyayı anlamak için gerekli ama, yeterli değildir. Tecrübe görüneni ve müş

ehl-i rivayet / ehl-i rivâyet

  • Dînî kaynaklardan hüküm çıkarırken Hicâz âlimlerinin yoluna tâbi olanlar. Bunlara; ehl-i hadîs, ehl-i eser de denir.

emperyalizm

  • Bir devletin, sınırlarını genişletme politikası. Sınırları genişletmekteki gaye, başka memleketlerin zenginlik kaynaklarını ele geçirme ve insanlarını kendi hesaplarına çalıştırmaktır. Bu maksat için çok defa silâhlı harp, hem masraflı, hem de hürriyet fikriyle bağdaşmadığından zamanımızda daha sins (Fransızca)

endüstri

  • Sanayi, imalât, sanatlar. Hammaddeyi mâmul eşya hâline getirme. Bu da ikiye ayrılır. 1- Küçük sanayi: Ev ve atölyelerde basit âlet ve makinelerle eşya imalâtıdır. 2- Büyük sanayi: Su buharı, akaryakıt, elektrik, atom enerjisi gibi büyük çapta enerji kaynaklarından faydalanılarak fabrikalarda seri hâ (Fransızca)

envar-ı imaniye ve tesbihiye / envâr-ı imaniye ve tesbihiye

  • Tesbihat ve imandan kaynaklanan nurlar.

erba'in / erba'în

  • Kırk günlük riyâzet. Maddî bağları azaltıp, mânevî tarafı kuvvetlendirmek ve kalb aynasını parlatmak için, tasavvuf büyükleri tarafından konan usûllerden biri; kırk gün az yemek, az içmek, az konuşmak, çok ibâdet etmek. Buna çile de denir.

esbab-ı temzic

  • Kaynaştırma, birleştirme sebepleri.

eşi'a

  • Şualar, ışınlar, bir kaynaktan çıkıp dağılan ince ışık hüzmeleri.

eşme

  • Kumsal yerde kaynayan pınar.

fahr-i cihan

  • Cihanın, kâinatın övünç kaynağı.

fahr-i risalet

  • Peygamberliğin övünç kaynağı olan Peygamberimiz (a.s.m.).

fahr-i rusul

  • Bütün peygamberlerin övünç kaynağı Hz. Muhammed.

fahrü'l-alemin / fahrü'l-âlemin

  • Âlemlerin övünç kaynağı olan Fahr-i Âlem Hz. Muhammed (a.s.m.).

fahrü'l-islam / fahrü'l-islâm

  • İslâm dünyasının iftihar vesilesi, övünç kaynağı.

fahrüddeveran

  • Yaşadığı ve kendisinden sonra gelen dönemlerin övünç kaynağı.

faridat-ı adile / farîdât-ı âdile

  • Dînimizin dört temel kaynağından icmâ' ve kıyâs.

fehire / fehîre

  • İçine kızmış taşlar bırakarak kaynatılan ve üzerine un konulan ayran.

feveran / feverân / فوران / فَوَرَانْ

  • Kaynama, galeyân etme.
  • Damar, vurma, su fışkırtma.
  • Maddi ve manevi kaynayıp fışkırmak.
  • Köpürmek.
  • Coşmak.
  • Kokunun etrafa yayılması.
  • Depreşmek.
  • Şiddet.
  • Fışkırma. (Arapça)
  • Kaynama. (Arapça)
  • Feverân etmek: Fışkırmak. (Arapça)
  • Kaynayıp fışkırma.

feveran ve galeyana getirme

  • Kaynatıp coşturma, çoşturup çağlatma.

feverana getirmek

  • Kaynatıp fokurdatmak; coşturmak.

fevh

  • Yaradan kan fışkırması.
  • Bolluk, genişlik.
  • Güzel kokunun yayılması.
  • Kaynamak.

fevr

  • Hemen. Birdenbire. Acele. Sür'at.
  • Bir adamın geldiği semt ve cihet.
  • Suyun kaynayıp fışkırması.

feyh

  • Sıcağın şiddetlenmesi.
  • Koku yayılmak.
  • Kazan kaynamak.
  • Yara kanamak.

fitne-i nisaiye / fitne-i nisâiye / فِتْنَۀِ نِسَائِيَه

  • Kadın kaynaklı fitne.

gala

  • Kaynamak.

galeyan / galeyân / غليان / غَلَيَانْ

  • Kaynayış. Çoşup taşmak. Yerinde duramamak.
  • Tuğyan ve azgınlık.
  • Kaynama, coşma.
  • Kaynama. (Arapça)
  • Kaynama, coşma.

galeyan-ı ma' / galeyan-ı mâ'

  • Suyun kaynaması.

gamim / gamîm

  • Yoğurt yapmak için kaynatılan süt.
  • Yoğurt.

gargara

  • Suyu, içilen ilâcı veya başka bir sıvıyı, boğazda oynatıp çalkalama.
  • Tavuk ve güvercinin ötmesi.
  • Can boğaza gelip tereddüt etmek.
  • Çömleğin kaynayıp fıkırdaması.
  • Çoban koyuna haykırıp çağırması.

gatgata

  • Çömleğin kuruyup kaynaması.

germabe

  • Sıcak su hamamı. Kaynarca, kaplıca, ılıca. (Farsça)

gulgule / غلغله

  • Kaynaşma. (Farsça)

ha

  • "İşte!" mânasınadır. (Farsça)
  • Cemi edatıdır. Kelimelerle birleşerek onları çoğul yapar. Meselâ: Ayine-hâ : Aynalar. Der-hâ : Kapılar. Esb-hâ : Atlar. Zülüf-hâ : Zülüfler. (Farsça)

hads-i imani / hads-i imanî

  • İmandan kaynaklanan güçlü sezgi.

hakikatmedar / hakîkatmedâr

  • Hakikatın kaynağı.

ham'

  • (Çoğulu: Ahmâ') : Kaynata. Zevc tarafından olan kimseler.

hamat

  • Kaynana.

hasıl-ı bilmasdar / hâsıl-ı bilmasdar

  • Bir şeyin kaynağından ortaya çıkan, gerçek tesir sahibinden meydana gelen sonuç; varmak fiili masdar, acı ise hâsıl-ı bilmasdardır.

haslet-i hamra / haslet-i hamrâ

  • Güçlü haslet; hamiyet, gayret ve mahçubiyetten kaynaklanan ve yüz kızarması şeklinde kendini gösteren haslet.

hatenat

  • (Tekili: Hatene) Kaynanalar.

hatene

  • (Çoğulu: Hatenât) Kaynana.

hatne

  • Kaynana.

havya

  • Madenlerle yapılan kaynak işlerinde, lehimin eritilmesinde kullanılan âlet. Lehimi eritebilmesi için sıcak olarak kullanılması gereken bu havyaların çoğu elektrikle ısıtılır.

haytü'l-emel

  • Ümit kaynağı, tutunacak bir ümit dalı.

helime / helîme

  • Buğday ve pirinç gibi bazı hububatın kaynamasıyla hâsıl olan koyu ve yapışkanlı su.

helyostat

  • Yansıyan güneş ışınlarını, belli bir doğrultuya yöneltmeğe ve bu doğrultuda tutmaya yarayan bir ayna ile bir ayar sisteminden meydana gelen tertibat.

hikmetmedar

  • Hikmet kaynağı.

hıyata

  • Terzilik, dikiş dikme işi.
  • Tıb: Ameliyat esnasında kesilip yarılan yerin tekrar kaynaması için dikilmesi.
  • Ameliyatta dikiş için kullanılan bağırsak ve benzeri şeylerden yapılan iplik.

hudme

  • Çabuk kaynayan çömlek.

hükema-i işrakıyyun / hükema-i işrâkıyyun

  • Bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunan filozoflar.

hükema-yı işrakıyyun / hükema-yı işrâkıyyun

  • Bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunan İslâm filozofları.

hukuk-u hayatiye

  • Hayat sahibi olmaktan kaynaklanan haklar.

humtane

  • Kadının kaynanası.

huzme

  • Demet. Deste. Bir kucak şey.
  • Fiz: Bir ışık kaynağından çıkan sütun halindeki şua.

icma' / icmâ'

  • Edille-i şer'iyyenin (din bilgilerinin elde edildiği delîllerin, kaynakların) üçüncüsü. Bir asırda yaşayan müctehid denilen derin âlimlerin bir mes'elenin hükmünde birleşmeleri, ictihadlarının birbirine uygun olması.
  • Beş vakit namazın farz oluşu, zinânın haram oluşu gibi ictihâd lâzı

ictihad / ictihâd / اجتهاد

  • Çalışma, çabalama. (Arapça)
  • Görüş. (Arapça)
  • Dinî kaynaklar ışığında görüş bildirme. (Arapça)

ifave

  • Çorbanın iyisi.
  • Çömlek kaynarken yüzüne çıkan köpük.

igla'

  • Pahalandırma, fiatını yükseltme.
  • Kaynatma.

ihtilat / ihtilât / اختلاط / اِخْتِلَاطْ

  • Karışma. (Arapça)
  • Görüşme, kaynaşma. (Arapça)
  • İhtilât etmek: Karışmak. (Arapça)
  • Kaynaşma, karışma.

ihtirasat-ı hayvaniye / ihtirâsât-ı hayvâniye

  • Hayvânî ihtiraslar, hayvanî duygulardan kaynaklanan aşırı istekler, tutkular.

ihtiyaci / ihtiyacî

  • İhtiyaçtan kaynaklanan.

iki cihan fahri

  • Dünya ve âhiret âlemlerinin övünç kaynağı.

ılıca

  • Sıcak pınar suyu. Bunların yerden kaynayanına kaynarca; üzerine bina veya kubbe yapılmış olanına ise kaplıca denir.

illet ve masdar

  • Asıl sebep ve kaynak.

iltiham / iltihâm

  • Kaynaşma.

iltiyam / iltiyâm

  • Kaynaşma.

iltizam

  • Kendine lâzım kılma. İcrasına cehdettiği şeyi kendi üzerine vâcib kılma. Mülâzemet etme. Gerekli bulma.
  • Tarafgirlik etme, birinin tarafını tutma.
  • Onyedinci y.y. dan itibâren devlete gelir getiren kaynaklar, yavaş yavaş belirli bedel karşılığında şahıslara verilmeğe başlandı.

imtizac / imtizâc

  • Birleşme, kaynaşma.
  • Uyuşma, kaynaşma.

imtizaç

  • Birbiriyle karışma, kaynaşma.

imtizac etmek

  • Kaynaşmak, uyum sağlamak.

imtizac-ı kimyevi / imtizâc-ı kimyevî / اِمتِزَاجِ كِمْيَوِي

  • Kimyasal kaynaşma, karışım.

imtizacat / imtizâcât

  • Kaynaşmalar.
  • Kaynaşmalar, uyuşmalar.

imtizackar / imtizackâr / imtizâckâr

  • Uyuşarak, anlaşarak, karışarak. Kaynaşmağa müsait surette. (Farsça)
  • Uyuşan, kaynaşan.

imtizackarane / imtizâckârâne

  • Kaynaşarak, uyuşarak.

imtizaçkarane / imtizaçkârâne

  • Birbiriyle karışıp, kaynaşacak bir şekilde.

in'ikas

  • Aksetme, tersine çevrilme.
  • Işık veya sesin bir şeye çarpıp geri gelmesi.
  • Aynada parlak şeyde eşyanın temessülü.

inayet / inâyet

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik.
  • Allah'ın özel yardımı, şefkatle ilgilenmesi.

inayet-i tamme / inâyet-i tamme

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenliliğin eksiksiz ve tam oluşu.

inayet-i zahire

  • Ap açık inayet; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan ap açık düzenlilik.

incibar

  • Kırılmış olan kemiğin bağlanıp tekrar kaynaması.

inficar

  • Tan yeri ağarma. Fecir sökme.
  • Tohumun yerde çatlaması.
  • Suyun, yerden kaynayıp çıkması.

islami / islâmî

  • İslâm dininden kaynaklanan.

ism-i cemil / ism-i cemîl

  • Allah'ın bütün güzelliklerin kaynağı ve sonsuz güzellik sahibi olduğunu ifade eden ismi.

işrakiyun / işrâkiyun

  • Bilginin kaynağının mânevi aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünde olan İslâm felsefecileri.

işrakıyyun / işrâkıyyun

  • Bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunanlar.

istimzac / istimzâc

  • Kaynaşma, karışma.

istimzaç

  • Kaynaşmaya çalışma, uyum sağlamaya çalışma.

istimzaç etmek

  • Kaynaşmak, kaynaştırmak.

istinbat

  • Bir söz veya bir işten gizli bir mânâyı meydana koymak.
  • Müçtehid veya büyük bir âlimin gizli bir mânâyı içtihadı ile meydana çıkarması.
  • Bir mes'eleyi derin tetkik ile meydana çıkarması.
  • Bir mes'eleyi derin tetkik neticesinde kaynaklarından güçlükle anlamak.

iştirak

  • Ortak olmak. Ortaklık etmek. Bir işde yer almak. Hissedâr olmak.
  • Bir lâfızda çok mânalar müşterek olması. Meselâ: "Ayn" kelimesi. Hem göz, hem de kaynak mânasına gelir.

kabil-i iltiyam

  • Kaynaşabilir, kapanabilir.

kafur / kâfur / kâfûr

  • Beyaz ve yarı şeffaf, kolaylıkla parçalanan bir madde. Sert, güzel kokulu, katı ve yağlı bir madde.
  • Cennette bir kaynak ismi.
  • Bir madde ismi, cennette bir kaynak.

kalb-i kerim

  • Allah'ın lütuf ve ikramına ayna olan mübarek kalp sahibi.

kan / kân

  • Bir şeyin menbaı. (Farsça)
  • Kuyu. Kaynak. (Farsça)
  • Mâden ocağı. (Farsça)
  • Bir keyfiyetin. (niteliğin) bol olarak bulunduğu kimse. (Farsça)

kan-ı merhamet / kân-ı merhamet

  • Merhamet kaynağı.

kanun-u deha / kânun-u deha

  • Dehâ kaynağı. Dehâ ocağı, akıl, zekâ kaynağı.

kaplıca

  • Üstüne bina yapılmış sıcak maden suyu, üstü örtülü kaynarca, ılıca.

kat'iyyü'l-metin

  • Metnin (sözün) kesin ve şüphesiz oluşu; ibarenin ilk kaynaktan aynen geldiğinin kesin olarak bilinmesi (meselâ metnin âyet veya hadis olduğu kesin olarak bilinmesi).

kemal-i inayet / kemâl-i inâyet

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenliliğin mükemmelliği.

kevser

  • Kıyamete kadar gelecek Âl, Ashâb, Etbâ' ve onların iyilikleri, hayırları.
  • Bereket.
  • Kesretten mübâlağa. Çokluğun gayesine varan şey. Gayet çok şey.
  • Pek çok hayır. Hikmet, ilim. Kur'an, İslâm, tevhid. İlm-i Ledün. Ma'rifetullah.
  • Cennet ırmaklarının kaynakları.

kitab / kitâb

  • Edille-i şer'iyyenin (İslâm dînindeki hükümlerin, din bilgilerinin) birinci kaynağı olan Kur'ân-ı kerîm.
  • Amel defteri.

kudsi üstad / kudsî üstad

  • Kutsal, kutsal kaynaktan güç ve ilim alan üstad, Resul-i Ekrem Efendimizdir (a.s.m.).

künganlık / küngânlık

  • Su kaynağını bulma işi.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kütüb-i sitte

  • Altı kitab. Kur'ân-ı kerîmden sonra, İslâm dîninin ikinci kaynağı olan hadîs-i şerîfleri ihtivâ eden ve doğruluğu İslâm âlimleri tarafından tasdîk edilen altı hadîs kitâbının hepsine birden verilen ad. Bunlar; İmâm-ı Buhârî'nin Sahîh-i Buhârî'si, İmâ m-ı Müslim'in Câmi'us-Sahîh'i, İmâm-ı Mâlik'in Mu

kuvvet-i kat'iyet

  • Kesinlikten kaynaklanan kuvvet.

kuvvet-i nispet

  • Allah'a bağlı olmaktan kaynaklanan güç.

lazıme-i zaruriye-i naşie-i zatiye / lâzıme-i zâruriye-i nâşie-i zâtiye

  • Bizzat kendi zâtında var olan ve zâtından başka hiçbirşeyden kaynaklanmamış olan, bizzat kendisinde zorunlu olarak bulunan ve ondan ayrılması düşünülemeyen şey; meselâ "Sıcaklık, ateşin bizzat kendisinden kaynaklanan ayrılmaz zorunlu bir özelliğidir." denilebilir.

lücc

  • Engin sular.
  • Gümüş.
  • Ayna.
  • Kalabalık cemaat.

ma'den

  • Maden.
  • Bir haslet veya hususiyetin kaynağı.
  • Herşeyin aslî mekânı, menbâ ve me'hazı olan yer.
  • Toprak, taş, kum gibi maddelerle karışık demir vesairelerin vaziyetlerine de maden denir.

ma'den-i tekemmül / مَعْدَنِ تَكَمُّلْ

  • Mükemmelleşme kaynağı.

ma'kes

  • Akis yeri. Akseden yer. (Ayna güneşin ma'kesi olduğu gibi.)
  • Akseden yer, bir şeyin yansıdığı yer, ayna.

maden / mâden

  • Kaynak.
  • Metal, kaynak.

maden-i ahlak-ı aliye / maden-i ahlâk-ı âliye

  • Yüce ahlâkın kaynağı.

maden-i desais / maden-i desâis

  • Hile ve aldatmaların kaynağı.

maden-i envar / maden-i envâr

  • Nurların kaynağı.

maden-i feyz

  • İlham, ilim kaynağı.

maden-i hakikat

  • Gerçeklerin ve doğruların kaynağı.

maden-i hakiki / mâden-i hakikî

  • Gerçek maden, kaynak.

maden-i hasaret / maden-i hasâret

  • Hüsrana uğrama kaynağı.

maden-i hayat / mâden-i hayat

  • Hayat kaynağı.

maden-i hayat-ı içtimaiye / mâden-i hayat-ı içtimaiye

  • Sosyal hayatın madeni, kaynağı.

maden-i ilm-i hakikat / mâden-i ilm-i hakikat

  • Hakikat ilminin kaynağı.

maden-i iman / mâden-i iman

  • İmanın, inancın kaynağı.

maden-i istimdad / mâden-i istimdad

  • Yardım istenilen kaynak.

maden-i kelam / mâden-i kelâm

  • Sözün mâdeni; ifadenin kaynağı.

maden-i kemalat / maden-i kemâlât

  • Mükemmellikler mâdeni, kaynağı.

maden-i kudsi / mâden-i kudsî

  • Mukaddes, kutsal mâden, kaynak.

maden-i kuvve-i maneviye / mâden-i kuvve-i mâneviye

  • Manevî kuvvetin, moral gücünün kaynağı.

maden-i lezzet

  • Lezzet kaynağı.

maden-i manevi / maden-i mânevî

  • Mânevî kaynak.

maden-i marifet / mâden-i mârifet

  • Bilgi kaynağı.

maden-i menfaat

  • Menfaat kaynağı.

maden-i meziyet / mâden-i meziyet

  • Meziyet, ahlâk, huy mâdeni, kaynağı.

maden-i nimet

  • Nimet kaynağı.

maden-i nur / mâden-i nur

  • Nur madeni, kaynağı.

maden-i rahmet

  • Rahmet kaynağı.

maden-i saadet ve hürriyet

  • Mutluluk ve hürriyet madeni, kaynağı.

maden-i safi / maden-i safî

  • Arınmış, duru kaynak.

maden-i şefkat

  • Şefkat kaynağı.

maden-i sehavet / mâden-i sehâvet

  • Cömertlik kaynağı.

maden-i sıddıkiyet

  • Doğruluğun ve sadakatin kaynağı.

maden-i tekemmül

  • Mükemmelliğe ulaşma kaynağı.

maden-i terakkiyat / maden-i terakkiyât

  • Terakkiye, ilerlemeye kaynak olan.

maden-i ticaret

  • Ticaret kaynağı.

maden-i zillet ve hasaret / maden-i zillet ve hasâret

  • Alçalma ve hüsran sebebi, kaynağı.

mader / mâder

  • Birşeyin çıktığı yer; kaynak; ana.

mader-i hilkatin hazain-i la-tefnasındaki sehavet / mâder-i hilkatin hazâin-i lâ-tefnâsındaki sehavet

  • Yaratılış kaynağının bitmez tükenmez hazinelerindeki cömertlik.

mahzen-i ebedi / mahzen-i ebedî

  • Sonsuz kaynak.

mahzen-i esrar

  • Sırlar hazinesi, kaynağı.

mahzen-i mu'cizat

  • Mu'cizeler mahzeni, kaynağı.

makes / mâkes

  • Yansıma yeri, ayna.

makes olma / mâkes olma

  • Ayna olma.

makes-i hayatı / mâkes-i hayatı

  • Hayatının aynası.

makes-i nurani / mâkes-i nurânî

  • Nurlu ayna, nurun, ışığın yansıdığı yer.

makes-i rahmet-i alem / mâkes-i rahmet-i âlem

  • Kâinatı kuşatan İlâhî rahmetin aynası.

makes-i şuur / mâkes-i şuur

  • Şuur ve düşüncenin yansıdığı yer, ayna.

masdar / مصدر / مَصْدَرْ

  • Kaynak.
  • Bir şeyin çıktığı yer, temel, kaynak.
  • Fiil kökü.
  • Kök, kaynak.
  • Çıkış yeri, kaynak. (Arapça)
  • Masdar. (Arapça)
  • Kaynak.

masdar-ı feyz

  • Bereket, nimet kaynağı.

masdariyet

  • Kaynaklık.

mastar

  • Bir şeyin çıktığı kaynak.

matbuh

  • (Çoğulu: Matâbih) (Tabh. dan) Kaynatılmış veya haşlanmış (ilâç).
  • Pişirilmiş yemek.

matbuhat

  • (Tekili: Matbuh) Kaynatılmış veya haşlanmış ilâçlar.
  • Pişirilmiş yemekler.

maye-i ervah / mâye-i ervâh

  • Ruhların mayası; ruhlara hayat kaynağı olan.

maye-i ibret / mâye-i ibret

  • İbret aynası, ibret levhası.

mazhar eylemek

  • Eriştirmek, ayna yapmak.

mazhar-ı etemm

  • Tam ve eksiksiz bir ayna, görünme yeri.

mazhar-ı hissiyat

  • Hislerin ve duyuların aynası.

mazhar-ı muhabbet ve uhuvvet

  • Sevgi ve kardeşliği gösterme ve onlara ayna olma.

mazhar-ı rahmet-i alem / mazhar-ı rahmet-i âlem

  • Kâinatı kuşatan ilâhî rahmetin mazharı, aynası.

mazhar-ı tecelli / mazhar-ı tecellî

  • Tecellilere erişme, yansımalara ayna olma.

mazhariyet

  • Nail olma, ayna olma.

mazhariyet-i esma-i ilahiye / mazhariyet-i esmâ-i ilâhiye

  • İlâhî isimlerin tecellîlerine ayna olma.

me'haz / مأخذ / مَأْخَذْ

  • Kaynak.
  • Bir şeyin alındığı, çıkarıldığı yer, kaynak.
  • Menba'. Bir şeyin alındığı, çıkarıldığı yer. Bir şeyin aslının alındığı kaynak.
  • Kaynak.
  • Kaynak.

me'haz-ı iştikak

  • Bir kelimenin türetildiği asıl kök ve kaynak (Yahudiyet, Nasraniyet gibi).

me'haz-i sail / me'haz-i sâil

  • Soru soranın kaynağı.

me'hazi / me'hazî

  • Me'hazle ilgili. Bir şeyin aslının alındığı kaynakla ilgili.

meadin / meâdin

  • Madenler, kaynaklar.

meahiz / meâhiz / مآخذ

  • (Tekili: Me'haz) Me'hazler. Bir şeyin çıktığı veya alındığı yerler. Kaynaklar.
  • Me'hazlar, kaynaklar.
  • Kaynaklar. (Arapça)

meakis / meâkis

  • Makesler, aynalar.

mebde'

  • Başlangıç.
  • Kaynak, kök.
  • Bilgilerin ilk kısımları.
  • İlke.
  • Tasavvufta sâlikin ilk başlangıcı.
  • Baş taraf. Başlangıç. Başlama.
  • Kaynak. Kök. Temel. Esas.

mebde-i teayyün

  • İlâhî kemâllerin, yüksekliklerin ilm-i ilâhîde başlangıcı ve ilk kaynağı.

mebde-i ümid

  • Ümidin kaynağı.

mebde-i vahdet

  • Başlangıçtaki birlik; Allah'ın birliğini gösteren asıl kaynak.

mecali / mecalî

  • (Tekili: Meclâ) Aynalar.

mecla

  • (Çoğulu: Mecâli) Ayna, mir'at.
  • Çıkma ve görünme yeri.
  • Başın tepesinde kıl bitmeyen yer.

medar / medâr

  • Sebep, vesile, kaynak, yörünge.

medar olan

  • Dayanak noktası olan, kaynak olan.

medar olma / medâr olma

  • Sebep ve kaynak olma.

medar-ı acz

  • Acizlik, güçsüzlük sebebi, kaynağı.

medar-ı azamet ve kibriya / medar-ı azamet ve kibriyâ

  • Haşmet, yücelik ve büyüklük sebebi, kaynağı.

medar-ı azap

  • Azap sebebi, acı kaynağı.

medar-ı envar / medar-ı envâr

  • Nurlanma kaynağı.

medar-ı ezvak

  • Zevklerin, lezzetlerin kaynağı.

medar-ı fahr / medâr-ı fahr

  • Övünç kaynağı.

medar-ı fetva / medâr-ı fetvâ

  • Fetvâ kaynağı ve sebebi.

medar-ı feyiz ve terakki / medâr-ı feyiz ve terakki

  • Mânevi gıda, ilim ve yükselme kaynağı.

medar-ı füyuzat / medâr-ı füyuzat

  • Mânevî gıda, ilim ve nimetlerin kaynağı.

medar-ı hamd ve şükür / medâr-ı hamd ve şükür

  • Şükür ve hamd kaynağı, sebebi.

medar-ı hüsn-ü maişet

  • Güzel geçinme kaynağı.

medar-ı hüsün ve cemal / medar-ı hüsün ve cemâl

  • Maddî ve manevî güzellik kaynağı.

medar-ı irtica

  • Gericiliğin sebebi, kaynağı.

medar-ı istihracat / medâr-ı istihracat

  • Bir şeyden bir mânâ çıkarma sebebi, kaynağı.

medar-ı istikamet

  • Doğruluk kaynağı.

medar-ı istimdat

  • Medet, yardım isteme kaynağı.

medar-ı kuvvet

  • Kuvvet kaynağı.

medar-ı lezzet

  • Lezzet kaynağı.

medar-ı maişet / medâr-ı maişet

  • Geçim kaynağı.

medar-ı mefharet / medâr-ı mefharet

  • İftihar vesilesi, övünç kaynağı.

medar-ı merak / medâr-ı merak

  • Merak kaynağı.

medar-ı muhabbet

  • Sevgi kaynağı.

medar-ı rahmet

  • Rahmet kaynağı.

medar-ı saadet-i dünyeviye

  • Dünyadaki mutluluğun kaynağı, sebebi.

medar-ı şekavet ve hasaret ve elem / medar-ı şekavet ve hasâret ve elem

  • Her türlü belâ ve sıkıntının, hüsrana uğramanın ve elemin kaynağı.

medar-ı sevab / medâr-ı sevab

  • Sevap kaynağı, sebebi.

medar-ı sıhhat

  • Sağlıklı olmanın kaynağı.

medar-ı sual ve cevap / medâr-ı sual ve cevap

  • Soruya ve cevaba kaynak, sebep.

medar-ı sürur ve ferah / medâr-ı sürur ve ferah

  • Huzur ve sevinç kaynağı, sebebi.

medar-ı sürur ve saadet

  • Sevinç ve neşe kaynağı.

medar-ı taayyüş

  • Geçim kaynağı.

medar-ı teessüf / medâr-ı teessüf

  • Üzüntü veren, üzüntü kaynağı.

medar-ı tenasüp / medâr-ı tenasüp

  • Uygunluk sebebi, kaynağı.

medar-ı teselli / medâr-ı tesellî

  • Teselli kaynağı, teselli noktası.

medar-ı tevafuk / medâr-ı tevafuk

  • Uyumluluk kaynağı.

medar-ı ticaret

  • Ticaret kaynağı.

medar-ı zevk

  • Zevk sebebi, kaynağı.

mefahir-i tarihiye

  • Tarihe ait övünç kaynakları.

mefhar / مفخر

  • Övünme sebebi, övünç kaynağı.
  • Övünç kaynağı. (Arapça)

mefhar-i mevcudat

  • Varlıkların övünme sebebi, övünç kaynağı.

mehaz

  • Kaynak.

mêhaz

  • Kaynak.

mehaz / مأخذ

  • Kaynak. (Arapça)

mektub-u sadakat-medar / mektub-u sadâkat-medâr

  • Sadâkate, bağlılığa kaynak olan mektup.

memzuc

  • Kaynaşmış, birbiri içine girmiş, karışmış.

menabi / menâbi / menâbî

  • Kaynaklar.
  • Kaynaklar.

menabi' / menâbi' / منابع

  • (Tekili: Menba') Kaynaklar. Pınarlar. Nebeân eden yerler.
  • Her şeyin zâhir olduğu yerler.
  • Servetlerin çıktığı yerler.
  • Kaynaklar. (Arapça)

menabi-i aşere / menâbi-i aşere

  • On kaynak.

menabi-i din ve şeriat / menâbi-i din ve şeriat

  • Şeriat ve dinin kaynakları.

menabi-i diniye / menâbi-i diniye

  • Dinî kaynaklar.

menabi-i hayat

  • Hayat kaynakları.

menabi-i ilmiye / menâbi-i ilmiye

  • İlmin kaynakları.

menabi-i külliye / menâbi-i külliye

  • Küllî, kapsamlı kaynaklar.

menabi-i kuvvet / menâbi-i kuvvet

  • Kuvvet kaynağı.

menabi-i şeriat

  • İslâm kanunlarının kaynakları.

menabi-i servet / menâbi-i servet

  • Zenginlik kaynakları.
  • Zenginlik kaynakları.

menabiü'l-envar / menâbiü'l-envâr

  • Nurların fışkırdığı kaynaklar.

menba / menbâ / منبع

  • Kaynak.
  • Kaynak.
  • Kaynak. (Arapça)
  • Pınar. (Arapça)

menba' / منبع

  • Kaynak.
  • Kaynak. Nimetin veya herhangi bir şeyin çıktığı yer. Suyun çıktığı yer. Pınar.
  • Kaynak.

menba'-ı amik / menba'-ı amîk

  • Çok derin kaynak.

menba-ı acaip / menba-ı acâip

  • Hayrette bırakan kaynaklar.

menba-ı daimi / menba-ı daimî

  • Hiç bitmeyen kaynak.

menba-i dini / menba-i dinî

  • Dine ait kaynak.

menba-ı edep

  • Edep kaynağı.

menba-ı envar

  • Nur, ışık kaynağı.

menba-ı envar-ı hakaik / menba-ı envâr-ı hakaik

  • Hakikat nurlarının kaynağı.

menba-ı fevz-i necat

  • Kurtuluş zaferinin kaynağı.

menba-ı feyiz

  • Feyiz kaynağı.

menba-ı feyz-i iman

  • İman feyzinin, bereketinin kaynağı.

menba-ı fünun

  • İlim ve fenlerin kaynağı.

menba-ı füyuzat

  • Feyizler kaynağı.

menba-ı garaip

  • Gariplikler kaynağı.

menba-ı hak

  • Hakkın ve doğrunun kaynağı.

menba-ı hakaik

  • Hakikatlerin kaynağı.

menba-ı hakikat

  • Hakikat kaynağı.

menba-ı hakiki / menba-ı hakîki

  • Hakiki, gerçek kaynak.

menba-ı hayat-ı içtimaiye

  • Toplumsal ve sosyal hayatın kaynağı.

menba-ı hidayet / menba-ı hidâyet

  • Hidayet kaynağı.

menba-ı hurafat

  • Hurafelerin kaynağı.

menba-ı intişar

  • Yayılma kaynağı.

menba-ı istinad

  • Dayanak noktası, dayanılan kaynak.

menba-ı kemalat / menba-ı kemâlât

  • Mükemmelliklerin kaynağı.

menba-ı kevser

  • Cenneteki Kevser nehrinin kaynağı.

menba-ı kuvvet

  • Kuvvet kaynağı.

menba-ı nur

  • Nur kaynağı.

menba-ı nur-u hakikat

  • Hakikat nurunun kaynağı.

menba-ı risalet

  • Peygamberlik kaynağı.

menba-ı saadet

  • Mutluluk kaynağı.

menba-ı tefeyyüzat / menba-ı tefeyyüzât

  • Bolluk ve bereketler kaynağı.

menba-ı ulum / menba-ı ulûm

  • İlimlerin kaynağı.

menba-ı ulum-u aliye / menba-ı ulûm-u âliye

  • Yüksek ilimlerin kaynağı.

menba-ı vahdet

  • Birlik kaynağı.

menba-ı vahy

  • Vahyin kaynağı.

menbaü'l-envar / menbâü'l-envâr

  • Nurların kaynağı.

menku'

  • (Menkua) Haşlanmış. Suda kaynatılmış.

menşê

  • Esas, kök, kaynak.

menşe / منشأ

  • Kaynak.

menşe' / مَنْشَأْ

  • Kaynak, esas.
  • Kaynak.

menşe'-i asli / menşe'-i aslî / مَنْشَأِ اَصْل۪ي

  • Asıl kaynak.

menşe'-i hayat / menşe'-i hayât / مَنْشَۀِ حَيَاتْ

  • Hayat kaynağı.

menşe-i ahzan / menşe-i ahzân

  • Hüzünlerin kaynağı.

menşe-i hayat

  • Hayatın kaynağı.

menşe-i mu'cizat / menşe-i mu'cizât

  • Olağanüstü şeylerin kaynağı.

menşe-i rızk

  • Rızkın kaynağı.

mer'a

  • Aynalar.

merai / meraî

  • (Tekili: Mir'at) Aynalar, mir'atlar.

meraya / merâyâ / مَرَايَا

  • Aynalar. Mir'âtlar.
  • Tıb: Hayvanın memeye süt gelen damarları.
  • Aynalar.
  • Aynalar.
  • Aynalar.

meraya-yı esma-i ilahiye / merâyâ-yı esmâ-i ilâhiye

  • İlâhî isimlerin aynaları.

meraya-yı mevcudat / merâyâ-yı mevcudat

  • Allah'ın isim ve sıfatlarına ayna olan varlıklar.

meraya-yı nazife / merâyâ-yı nazife

  • Temiz aynalar.

merci / mercî

  • Makam, dönülecek yer, başvurulacak yer, kaynak, makam.

merci'

  • Merkez. Kaynak. Baş vurulacak yer. Müracaat edilecek yer. Dönülecek yer. Sığınılacak yer.
  • Söylenen sözün kendine fayda verdiği kimse.

merciiyet / mercîiyet

  • Başvurulacak makam olma özelliği, kaynaklık.

merkez-i menba / merkez-i menbâ

  • Kaynağın merkezi.

meslek-i tevafukiye

  • Tevafuku, bilgi kaynağı olarak kabul eden meslek, yöntem.

mesluk

  • Kaynamış.

meşrık-ı nur

  • Nurun kaynağı. Nurun geldiği cihet.

mezahir / mezâhir

  • Aynalar; görünme ve yansıma yerleri.

mezc etmek

  • Kaynaştırmak, bütünleştirmek.

mezhebde müctehid

  • Mezheb imâmının koyduğu usûl ve kâidelere uyarak, dînî delîllerden (kaynaklardan) yeni hükümler çıkarabilen İslâm âlimi. Buna müctehid-i mukayyed ve müctehid-i müntesib de denir.

mihrak

  • Fiz: Küre içi biçiminde (içbükey) bir aynaya müvâzi (paralel) gelen ışıkların, aksettikten sonra toplandıkları nokta. Yakıcı nokta.
  • Hareket merkezi.

minzar

  • Ayna. Bakma âleti. Gözlük.

mir'at / mir'ât / مرآت / مِرْآتْ

  • Ayine. Ayna.
  • Meşhur bir cins lâle.
  • Ayna.
  • Bir cins lale.
  • Ayna.
  • Ayna. (Arapça)
  • Ayna.

mir'at-ı hak / mir'ât-ı hak

  • Hakkın aynası.

mir'at-ı ma'rifet / mir'ât-ı ma'rifet / مِرْاٰتِ مَعْرِفَتْ

  • (Allahı) Tanıma aynası.

mir'at-ı marifet / mir'ât-ı marifet

  • Marifet aynası, tanıma aynası.

mir'at-ı mücella / mir'ât-ı mücellâ

  • Parlak ayna.

mir'at-ı muhammed / mir'ât-ı muhammed

  • Allah'ın isimlerine bir ayna olan Hz. Muhammed (a.s.m.).

mir'at-ı muhammediye / mir'ât-ı muhammediye

  • Allah'ın isimlerine ayna olan Hz. Muhammed (a.s.m.).

mir'at-ı rahmet-i alem / mir'ât-ı rahmet-i âlem / مِرْاٰتِ رَحْمَتِ عَالَمْ

  • Kâinatı kuşatan İlâhî rahmetin aynası.
  • Aleme rahmet aynası.

mir'at-ı ruh / mir'ât-ı ruh / mir'ât-ı rûh / مِرْآتِ رُوحْ

  • Ruh aynası.
  • Ruh aynası.

mir'at-ı üstad / mir'ât-ı üstad

  • Kur'ân hakikatlerini bir ayna gibi yansıtan Üstad.

mir'at-ı vacibü'l-vücud ve'l-mennan / mir'ât-ı vâcibü'l-vücud ve'l-mennân

  • Varlığı zorunlu olup var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan ve yarattıklarına herşeyi karşılıksız veren Allah'ın isim ve sıfatlarını yansıtan ayna.

mirat / mirât

  • Ayna.

monarşi

  • Hâkimiyetin kaynağı birtek şahısta (Kral, padişah, han v.s.) olduğu kabul edilen devlet şeklidir. Bu şahsın, yani devlet başkanının yanında bir meclis (parlamento) olursa; meşruti monarşi; olmazsa; mutlak monarşi ismini alır. Ayrıca devlet başkanının iş başına gelmesi şekline göre, irsi veya seçimli (Fransızca)

muan'an

  • An'aneli; bir haberin veya hadisin ilk kaynağına ulaşıncaya kadar "filandan, o da filandan" şeklinde isim listesiyle birlikte nakledilmesi.

müctehid-i mutlak

  • Dînî hükümleri, Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden ve diğer dînî delillerden (kaynaklardan) istinbât ederken, çıkarırken kendine mahsûs kâide ve usûl koyan müctehid. Buna, müctehid fiş-şer' ve müctehid-i müstekıl de denir.

müellif

  • Telif eden, kitap yazan.
  • İmtizaç ettiren, kaynaştıran.

müfcir

  • Birden kaynayıp akıtan. Tefeccür eden.

mugalli / mugallî

  • (Galeyân. dan) İyice kaynatılmış.
  • Ihlamur, papatya gibi çiçeklerin kaynatılmış suyu.

mugliyy

  • Kaynamış çiçek, papatya veya ıhlamur suyu.

mukayyed müctehid

  • Mezheb imâmının koyduğu usûl ve kâidelere uyarak, dînî delillerden (kaynaklardan) yeni hüküm çıkaran İslâm âlimi. Müctehid fil mezheb de denir.

mümtezic / مُمْتَزِجْ

  • Birleşen, kaynaşan.
  • Kaynaşmış.

mümtezicen

  • Kaynaşmış olarak.

münbais / منبعث

  • İleri gelen, kaynaklanan. (Arapça)

münfecir

  • Açılan, söken.
  • Yerden kaynayıp akan.

murabba

  • Terbiye görmüş.
  • Kaynatıp kıvama geldikten sonra dondurulmuş.
  • Meyve suyu tatlısı. Reçel. Ezme.

murabbayat

  • (Tekili: Murabbâ) Kaynatılıp kıvamına getirildikten sonra dondurulmuş meyve suyu tatlıları.

müştak ayinedar / müştak âyinedar

  • Allah'ın güzel isimlerini bir ayna gibi üzerinde aksettiren ve Onun sonsuz güzelliğine düşkün olan insan.

mütenemmil

  • Karınca gibi kaynaşan.

mütevellid / متولد

  • Doğan. (Arapça)
  • İleri gelen, kaynaklanan. (Arapça)

mutlak zuhur / mutlak zuhûr

  • Bir kayda bağlı olmayan zuhûr, akis. Bir şeyin bir başka şeyde görünmesi meselâ insanın aynada, Hakk'ın, velînin kalb aynasında tecellî etmesi böyledir.

müttehid

  • Birleşmiş, kaynaşmış.

nabi'

  • (Nâbia) (Nebean. dan) Yerden fışkıran, kaynayan, akan.

nagr

  • Gadap etmek, hiddetlenmek, kızmak.
  • Kin tutmak.
  • Çömlek kaynamak.

nakl

  • Kur'ân-ı Kerim, hadis-i şerif gibi İslâmın asıl kaynakları.

naşi / nâşî / ناشى

  • İleri gelen, kaynaklanan, dolayı. (Arapça)

naşie-i zatiye / nâşie-i zâtiye

  • Bizzat zâtından çıkan ve zâtından başka hiçbir şeyden kaynaklanmamış olan.

natul

  • İlaçlarla kaynatıp mâlül kişinin az az başına dökülen su.

neba

  • Kaynak olma, fışkırma.

neba'

  • Kaynak olmak, pınardan su çıkarmak, su akması.
  • Akçaağaç.

nebean / nebeân

  • Kaynayıp yerden çıkmak. Pınar suyunun çıkışı. Fışkırmak.
  • Kaynama, akma.
  • Kaynayıp çıkma.

nebean-ı rahmet / nebeân-ı rahmet

  • Rahmetin fışkırması, kaynaması.

nebiz

  • Hurma veya kuru üzümü soğuk suda bırakıp, şekeri suya geçince, kaynayıncaya kadar ısıtıldıktan sonra soğuyunca süzülerek elde edilen sıvı.

nefis

  • Can, maddî arzuların kaynağı olup sınır tanımayan bir duygu.

nefit

  • Kaynamak, galeyan.

nefite

  • Unu suya koyup kaynatıp koyulaşıncaya kadar karıştırmak.

nefs

  • Can.
  • İnsanın kendisi, kişi, beden.
  • Hakîkat, cevher, asıl, öz. İnsanda ve cinde şer, kötülük kuvveti. Şerîate yâni dîne uymayan isteklerin kaynağı. Buna nefs-i emmâre de denir.

nefs-i tağut / nefs-i tâğut

  • Her türlü lezzetlerin kaynağı olan, insanı daima kötülüğe sevk eden, Allah'a iman ve kulluktan uzaklaştıran azgın duygu.

neft

  • Çömleğin kaynayıp taşması ve içinde yemeğin kuruması.
  • Galeyan.

neş'e-i lütuf

  • Lütuf ve ikramdan kaynaklanan sevinç.

neş'et / نشئت

  • Meydana gelmek, vücuda gelmek. Büyüyüp kat ve kamet sahibi olmak. Yetişmek, ileri gelmek.
  • Çıkmak. Kaynak olmak.
  • Kaynaklanma, ileri gelme, doğma, doğuş. (Arapça)
  • Neş'et etmek: Kaynaklanmak, ileri gelmek. (Arapça)

neş'et etmek

  • Meydana gelmek, kaynaklanmak.

neşet eden

  • Kaynaklanan.

neşiş

  • Kaynayan şeyden çıkan ses.

neşneşe

  • Koyun derisini yüzmek.
  • Zırh sesi.
  • Su kaynarken ötüp ses çıkmak.

neşş

  • Kaynamak, galeyan.
  • Her nesnenin yarısı.
  • Davarın tezce derisini yüzüp etinden ayırıp çıkarmak.
  • Yirmi dirhem.
  • Karıştırmak.

örf

  • İslâm hukûkunun kaynaklarından; dînin ve aklın güzel gördüğü, beğendiği şey.

pervaz

  • Kanat açmak, uçmak. Uçan, uçucu. (Farsça)
  • Nur. (Farsça)
  • Karargâh. (Farsça)
  • Saçmak. (Farsça)
  • Hücre. (Farsça)
  • Saçak. (Farsça)
  • Ayna. Dolap. (Farsça)
  • İnce, uzun tahta. (Farsça)
  • Uçan, uçucu gibi mânâlara gelerek birleşik kelimeler yapılır. (Farsça)

ruh

  • Hayat kaynağı, can, cevher.

ruhi imtizac / ruhî imtizac

  • Ruhen kaynaşma, uyuşma, geçinme.

sada-yı semavi / sadâ-yı semâvî

  • Semâvî ses; yüce ve mukaddes kaynaktan gelen ses.

sahib-i menba-ı keramat ve hakikat / sahib-i menba-ı kerâmât ve hakikat

  • Allah'ın bir ikramı olarak verilen olağanüstü hal ve özellikler ile gerçeklerin kaynağına sahip olan.

sahire

  • İçine kızmış taş koyup kaynatılan ve üstüne yağ döküp içilen süt.

şecaat-i imaniye

  • İmandan kaynaklanan cesaretlilik, yiğitlik, kahramanlık.

secencel

  • (Secencele) Ayna.

şecere-i tayyibe

  • Temiz ağaç. Bütün iyiliklerin ve güzelliklerin kaynağı olan İslâmiyet'e verilen ad.

şekk-i itiraz

  • İtirazdan kaynaklanan şüphe.

şem'a-i feyz-i ilahi / şem'a-i feyz-i ilâhî

  • Allah'ın feyzinden gelen ışık kaynağı.

şems-i kemalat / şems-i kemâlât

  • Kemâlât güneşi, her türlü mükemmelliğin kaynağı.

senedi / senedî

  • Sağlam kaynaklara dayalı.

serçeşme / سرچشمه

  • Kaynak. (Farsça)
  • Pınarbaşı. (Farsça)
  • Önder. (Farsça)

şeyt

  • Helâk olmak, mahvolmak.
  • Yanmak.
  • Kaynamak.

şifa-yı kudsiye

  • Kutsal bir kaynaktan gelen şifa.

sıhre

  • Kaynana, kayınvâlide.

şua / şûa

  • Güneşten veya bir ışık kaynağından uzanan ışık telleri, ışın.
  • Işın; bir ışık kaynağından çıkan ışık telleri.

şua'

  • Bir ışık kaynağından uzanan ışık telleri.

sünnet

  • Yol, kânun, âdet.
  • Peygamber efendimizin mübârek sözleri, işleri ve görüp de mâni olmadığı şeyler.
  • Din bilgilerinde senet, kaynak olan dört temel delîlden biri. Hadîs-i şerîfler.
  • Şerîat yâni İslâm dîni.

tabh

  • Pişirme. Pişirilme.
  • İlâç kaynatma.

tagliye

  • Pahalanma.
  • Kaynatma.

tahric / tahrîc

  • Çıkarma, meydana koyma; hadîs-i şerîflerin kaynağını, nasıl geldiklerini, kimlerin naklettiklerini, sahih ve zayıflık gibi derecelerini bulup gösterme, bildirme işi.

tahriç

  • Hadisin asıl kaynağına ulaşma.

tahric-i hadis / tahric-i hadîs

  • Hadisin asıl kaynağına ulaşma.

tango

  • Batı kaynaklı bir müzik ve bu müzik eşliğinde yapılan dans türü.

tecemmu-u imtizac

  • Hepsinin birbirleriyle kaynaşıp uyuşması.

tefcir

  • Yerden su kaynatıp akıtma.
  • Drenaj, oluk vs. gibi su yolları yaparak, bir yerde birikmiş olan suları akıtma işi.
  • Yarmak.

tefeccür

  • (Fecr. den) (Çoğulu: Tefeccürât) Yerden su kaynayıp akma.
  • Tan yeri ağarma.
  • Çatlama, yarılma.

tegarrür

  • Gururlanma, kibirlenme.
  • Kaynamak.
  • Galeyan.

tehadür

  • Kaynamak. Galeyan.

teheyyüz

  • Kırılmış kemiğin kaynayıp bitişmesi.

tekabül

  • Birbirine karşılık olma, bir ayna gibi karşısında olma.

têlif

  • Kaynaştırma, eser yazma.

temazüc

  • Kaynaşma.

temazüç

  • Kaynaşma; iç içe geçme.

temzic

  • Kaynaştırma.
  • Birleştirme, kaynaştırma.

tenebbu'

  • Az az işlemek.
  • Yerden kaynama. Nebean etme.

tenemmül

  • (Neml. den) Karınca gibi kaynama.
  • Vücudun bir tarafı, bir organı uyuşup karıncalanma.

tenfit

  • Çok kaynatmak.
  • Neftlemek.

terai / teraî

  • Aynaya bakma.
  • Birbirini görmek ve görüşmek. Bir fikir hakkında mukabil görüş, endişe mülâhaza eylemek.
  • Hurmanın kuruyup renginin belli olması.

tıla'

  • Sürülecek şey. Sürülecek merhem, yağ veya ilâç.
  • Madeni parlatmakta kullanılan sıvı yaldız.
  • Cilâ verecek boya.
  • Diş sarılığı.
  • Üzüm suyundan kaynatmak sebebiyle üçte birinden azı giden şarap.

timar / timâr

  • Osmanlı Devleti'nin geçimlerine ve hizmetlerine âit masrafları karşılamak üzere bir kısım asker ve memurlara, muayyen bölgelerde kendi nâm ve hesaplarına tahsîl selâhiyeti ile birlikte tahsîs etmiş olduğu vergi kaynaklarına verilen isim. Dirlik.

ukub

  • Toz.
  • Çömlek kaynaması.
  • Kalabalık.

ulema-yı işrakıyyun / ulema-yı işrâkıyyun

  • Bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunan âlimler.

ülfet / الفت

  • Bir topluluğun din ve dünyâ düşüncelerinde inançlarında birbirlerine uygun olmaları. Dostluk, yakınlık kurmak, kaynaşmak.
  • Alışma, kaynaşma.
  • Görüşme, konuşma.
  • Dostluk.
  • Dostluk. (Arapça)
  • Kaynaşma. (Arapça)
  • Görüşme, konuşma. (Arapça)
  • Ülfet etmek: (Arapça)
  • Dostluk kurmak. (Arapça)
  • Kaynaşmak, alışmak. (Arapça)
  • Görüşmek, konuşmak. (Arapça)

ulum-i nakliyye / ulûm-i nakliyye

  • Din bilgileri; edille-i şer'iyye denilen dînin dört temel kaynağından yâni Kur'ân-ı kerîmden, hadîs-i şerîflerden, icmâ-ı ümmet, kıyâs-ı fukahâdan elde edilen bilgiler, ilimler.

uyun / uyûn

  • (Tekili: Ayn) Gözler.
  • Kaynaklar, pınarlar.
  • Pınarlar, su kaynakları.

vahdet-i vücud

  • Varlıkların tek asıldan çıkma inanışı.. Tasavvufî bir görüş. Varoluşun tek kaynağa bağlılığı.

varidat / vâridat

  • Kaynaklar, gelirler.

vehb

  • (H.-110) Tabiînden olan bu şahıs İsrailî rivayetlerin en mühim kaynağı addolunur. Birçok İsrailiyatı havi kitapları okumuş ve tefsire de aktarmıştır.

vezile

  • (Çoğulu: Vezâil) Cilâlı, parlak para.
  • Parlak madeni ayna.

vicdan

  • Kalbe ait hislerin mazharı ve aynası.

vicdan-ı beşer

  • Kalbî hislerin mazharı ve aynası olan insan vicdanı.

vicdani iz'an / vicdanî iz'ân

  • Kalbe ait hislerin aynası olan vicdanın kesin kabulü.

vücud-u zılli / vücud-u zıllî

  • Gölge varlık (aynadaki güneş gibi).

vüsuk / vüsûk

  • Davasına olan güvenden kaynaklanan gönül rahatlığı.

yenabi'

  • (Tekili: Yenbu') Kaynaklar, pınarlar, çeşmeler.
  • Kedi yavruları.

yenabi'-i ulum / yenabi'-i ulûm

  • İlim kaynakları, çeşmeleri.

yenabi-i ulum / yenâbî-i ulûm

  • İlimlerin kaynakları.

yenbu'

  • (Çoğulu: Yenâbi) Pınar, kaynak.
  • Kedi yavrusu.

zemberek

  • Hareketi sağlayan güç kaynağı.

zerre-i şeffafe / zerre-i şeffâfe

  • Şeffaf ve saydam zerre, ayna gibi yansıtma özelliği olan küçük maddeler.

zeyn-ab

  • (Kürdçe) Su kaynağı, pınar.

zıll-i zalil / zıll-i zalîl

  • Gölgenin gölgesi, zayıf gölge (güneşin aynadaki görüntüsüne "güneşin gölgesi" denir).

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR