LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te aydin ifadesini içeren 228 kelime bulundu...

afraze

  • Nur. Aydınlık, ışık. (Farsça)
  • Kandil fitili. (Farsça)

akademi heyeti muvacehesinde

  • Aydın, âlim ve bilginlerden oluşan ilmî kurul önünde, karşısında.

alat-ı tenvir / âlât-ı tenvir

  • Aydınlatma âletleri, cihazları.

alem-i nur / âlem-i nur

  • Nur âlemi, aydınlık olan âlem, âhiret.

alem-tab / âlem-tab

  • Dünyayı aydınlatan, cihanı parlatan. (Farsça)

alemtab / âlemtâb / عالمتاب

  • Dünyayı aydınlatan. (Arapça - Farsça)

arif-i münevver / ârif-i münevver

  • İrfan sahibi aydın.

avam / avâm

  • Amme'nin çoğulu, halk, topluluk.
  • Müctehid (âyet ve hadîslerden şer'î yâni dînî hükümler çıkaran İslâm âlimi) olmayan, mukallid (yâni mezhebinin usûl ve kâidelerini anlayıp taklîd eden).
  • Dînî ilimlerden haberi olmayan câhiller.
  • Olgunlaşmamış, irşâda (öğrenip, aydınlanmaya) muht

aydın

  • Aydınlık.
  • Açık, âşikâr, açıkça görünen.
  • Mübârek, mesut. Bilgili, okumuş, görgülü.Bugün bazı çevrelerde batı ilim ve felsefesini tahsil edip benimseyenlere de "aydın" denilmektedir. Aklı gözüne inmiş, yani herşeyi maddi ölçülerle yorumlamaya alışmış, kalbi maddeci felsefe ile

azva

  • (Tekili: Zav ve Zû) Parıltılar, ışıklar, aydınlıklar.

bahr-i muhit-i nur / bahr-i muhît-i nur

  • Aydınlığı her yeri kaplayan nur denizi.

bahr-i münir

  • Aydınlatan deniz.

beyaz

  • Aklık, beyazlık.
  • Aydınlık.
  • Yumurta akı.
  • Müsveddenin temize çekilmesi.

bidar-dil / bîdar-dil

  • Uyanık, aydın. (Farsça)

bühur

  • Işıklı, nurlu, aydınlık.

cadde-i nuraniye

  • Nurlu, aydınlık cadde.

çeragan

  • Etrafı aydınlatma, şenlik. Kandil donanması, çırağan. (Farsça)

çerağan / çerâğân / چراغان

  • Aydınlatma, donatma. (Farsça)

cihan-efruz

  • Cihanı, dünyayı aydınlatan. (Farsça)

cihan-füruz

  • Cihanı aydınlatan.

daire-i tenvir

  • Nurlandırma dairesi, aydınlatma alanı.

dilefruz / dilefrûz / دل افروز

  • Gönül aydınlatan, sevgili. (Farsça)

dolunay

  • t. Ayın yuvarlağına karşı gelen yarım küre yüzeyinin tamamıyla aydınlık görünmesi hâli. Ayın 14 veya 15 nci günleri.
  • Bedir.

ebu leheb

  • (Ebi Leheb) Asıl adı: Abduluzza'dır. Güneş gibi, âlemleri aydınlatan Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm'ın nurundan gözünü kapadı ve küfre hizmete çalıştı, iman etmedi. Peygamberimizin amcası idi. Karısı ve oğulları sırf düşmanlık için çalıştılar. Adı "Alev babası" mânasında olan "Ebu Leheb" kaldı

ebyaz

  • Beyaz, aydınlık.

efkar-ı nuriye / efkâr-ı nuriye

  • Nurlu, aydın fikirler, düşünceler.

efruhte

  • Şu'lelenmiş, parlamış, ziyalanmış, nurlanmış, ışıklanmış, aydınlanmış. (Farsça)
  • Yanmış, tutuşmuş. (Farsça)

efruz

  • (Efruhten: Tutuşturmak, ziyalandırmak mastarının emir kökü) Şule. Aydınlatıcı. Parıltı. (Farsça)

ehl-i kalb ve fikir

  • Hem kalbi, hem aklı aydınlanmış olan.

elektrik-i muzi / elektrik-i muzî

  • Parlak ışık veren, aydınlatan lamba.

elektrik-i nevvare

  • Aydınlatan elektrik.

elektrizasyon

  • Elektrik vererek aydınlatma.

entellektüel

  • (Bak: Münevver) Aydın. Akıl ve zihinle ilgili. (Fransızca)

envar / envâr

  • (Tekili: Nur) Nurlar, ışıklar, aydınlıklar. Maddi veya mânevi karanlıktan kurtarmaya vâsıta olanlar.
  • Nurlar, aydınlıklar.

envar-ı azime / envâr-ı azîme

  • Büyük, nurlar, aydınlıklar.

envar-ı hakaik / envâr-ı hakaik

  • Hakikatlerin nurları, aydınlığı.

envar-ı imaniye / envâr-ı imaniye

  • İman nurları, aydınlıkları.

envar-ı islamiye / envâr-ı islâmiye

  • İslâmiyetin insanlığı aydınlatan nurları.

eşi'a

  • (Tekili: Şuâ) Şualar. Aydınlıklar.

evsaf-ı nisbiye / evsâf-ı nisbiye

  • Ölçü ve kıyasa göre olan vasıflar. (Sıcaklık, soğuklukla bilindiği, karanlık derecesi aydınlıkla görüldüğü gibi.) (Farsça)

eyyam-ı biyd / eyyâm-ı biyd

  • Ayın ışığının en aydınlık olduğu kamerî aylarının 13, 14 ve 15. günleri.

falak

  • Tomruk.
  • Falaka.
  • Sabah aydınlığı.

fecr

  • Sabaha karşı, güneş doğmadan önce, ufkun gün doğusu tarafında görünen aydınlık, tan yerinin ağarması.
  • Fecir; sabaha karşı güneş doğmadan önce, ufkun aydınlığı, tan yerinin ağarması.

fecr-i kazib / fecr-i kâzib / فجركاذب

  • Gerçek tan ağartısından önceki geçici aydınlık

fecr-i kazip / fecr-i kâzip

  • Yalancı fecir, tan yeri ağarmadan önce kısa bir müddet beliren geçici aydınlık.

fecr-i sabah

  • Sabahın ilk aydınlığı.

fecr-i sadık / fecr-i sâdık

  • Gerçek aydınlık, tan yerinin ağarması, gerçek sabah.
  • Sabaha karşı şark ufkunda yayılmaya başlayan beyaz bir aydınlık. Bunun mukabili birinci fecirdir ki, bir aydınlıktan sonra tekrar aydınlık gider. Bu birinci aydınlığa fecr-i kâzib denir. Sabah namazının vakti, fecr-i sâdıkta başlar.

feht

  • Ay aydınlığı, ay ışığı.

felak / felâk

  • Tan zamanı.
  • Sabah aydınlığı.

fevaid-i tenvir / fevâid-i tenvir

  • Aydınlatmanın, nurlandırmanın faydaları.

fikr-i münevver

  • Aydın fikir, düşünce.

fürug

  • Işık. Ziya. Aydınlık. Nur.

giti-füruz / gîtî-fürûz

  • Dünyayı aydınlatan.

hasenat-ı muzie / hasenat-ı muzîe

  • Aydınlatıcı güzellikler, iyilikler.

hatt-ı butlan

  • İptal etmek gayesiyle bir kaydın veya künyenin üzerine çekilen çizgi.

havass-ı beşeriye / havâss-ı beşeriye

  • İnsanların âlim ve aydın kesimi.

hayye ale'l-felah / hayye ale'l-felâh

  • Toplanıp felaha gelin, haydin felaha.

hayye ale's-salah

  • Toplanıp namaza gelin, haydin namaza.

hayyeales-salah-hayyealel-felah / hayyeales-salâh-hayyealel-felâh

  • Ezân ve ikâmet okunurken söylenen "Haydin namaza" ve "Haydin kurtuluşa" mânâsına mü'minleri kurtuluşa, seâdete sebeb olan namaza çağıran iki mübârek söz.

hor

  • Kıymetsiz, ehemmiyetsiz. Adi. (Farsça)
  • Güneş, ışık, aydınlık. (Farsça)
  • Yiyen, yiyici anlamında olup, birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Miras-hor : Miras yiyen. (Farsça)

hükema-i işrakıyyun / hükema-i işrâkıyyun

  • Bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunan filozoflar.

hükema-yı işrakıyyun / hükema-yı işrâkıyyun

  • Bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunan İslâm filozofları.

idare fitili

  • Eskiden geceleyin yatak odalarını aydınlatmak için zeytinyağı konmuş küçük bir tabağın içinde yakılan bir çeşit fitilin adıdır. Küçük petrol lâmbalarına da idâre denildiği için bunların fitillerine de bu ad verilir.

idare kandili

  • Yatak odalarını aydınlatmağa ve elde gezdirmeğe mahsus küçük, ışığı az lâmba.

ifaze-i nur

  • Nur saçma, aydınlatma.

inare / inâre / اناره

  • (Nur. dan) Nurlandırma, aydınlatma, ışıklandırma.
  • Aydınlatma. (Arapça)

isfar / isfâr

  • Sabah namazının ortalık aydınlanırken kılınışı.
  • Sabah namazını ortalık aydınlanıncaya kadar geciktirmek.

ışık tufanı

  • Şiddetli ışık, aydınlık.

ism-i nur

  • Bütün varlığı aydınlatan, bütün nurlar kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan ve her çeşit nuru yaratan anlamına gelen Allah'ın Nur ismi.

ispiralya

  • İtl. Gemi güvertelerinde kamaraları aydınlatmak için açılan küçük kaporta.

işrak / işrâk / اشراق

  • Doğma. (Arapça)
  • Aydınlatma. (Arapça)

işrakiyun / işrâkiyun

  • Bilginin kaynağının mânevi aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünde olan İslâm felsefecileri.

işrakıyyun / işrâkıyyun

  • Bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunanlar.

istinare

  • Parlatmak. Parlak ve aydınlıklı olmak.
  • Ateş istemek.

istiza'

  • Işıklanma, aydınlanma.

istizae

  • (Ziya. dan) Işıklanma, aydınlanma, ziyalanma, nurlanma.

ittihad-ı münevver-i islam / ittihad-ı münevver-i islâm

  • İslâmın nurlu birliği; tüm dünyayı aydınlatan İslâm birliği.

izae / izâe / اضائه

  • (İzâet) (Zû. dan) Işık verme, aydınlatma, ziya verme.
  • Aydınlatma, ışıklandırma.
  • Aydınlatma.
  • Aydınlatma. (Arapça)

ızaet

  • Parlatmak. Işıtmak. Işıklı olmak. Aydınlık etmek.

kalb-i münevver

  • Aydınlanmış, nurlu kalp.

kamer-i münir / kamer-i münîr

  • Nurlandıran ve aydınlatan ay.

karine-i münevvire

  • Işıklandıran, aydınlatan ipucu.

karir-ül ayn

  • Memnun, mesrur, gözü aydın.

kasr-ı meşid-i nurani / kasr-ı meşîd-i nuranî

  • Temelleri sağlam ve etrafına aydınlık saçan saray.

kasr-ı nurani-yi islamiyet / kasr-ı nurânî-yi islâmiyet

  • İslâmiyetin nurlu ve aydınlık sarayı.

kur'an-ı hakimin nuru / kur'ân-ı hakîmin nuru

  • Her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve mu'cizeler bulunan Kur'ân'ın nuru, aydınlığı.

kurret-ül a'yun

  • Gözlerin nuru.
  • Çok sevilen ve göz aydınlığına sebeb olanlar.

levlake

  • Eğer sen olmasaydın (meâlindedir).

leyl-i münevver

  • Aydınlık gece.

makam-ı nur-u tevhid / makam-ı nur-u tevhîd

  • Her şeyin bir olan Allah'a ait olduğunu gösteren tevhid nurunun aydınlattığı yüksek manevî makam.

meclis-efruz

  • Meclisi parlatan. Meclisi aydınlatan. (Farsça)

meclis-füruz

  • Meclisi parlatan. Meclisi aydınlatan. (Farsça)

meclisefruz / meclisefrûz / مجلس افروز

  • Meclisi aydınlatan, meclisi şenlendiren. (Arapça - Farsça)

medar-ı tenevvür

  • Aydınlanma sebebi.

meksuf

  • Küsufa uğramış, ziyâsı, aydınlığı tutulmuş. Kararmış.

melami'

  • (Tekili: Lem'a) Parıltılar. Aydınlıklar.

melez

  • (Meles) İki ırkın karışması neticesi hâsıl olan yeni bir nesil. Ayrı iki cinsten doğmuş olan.
  • Aydınlıkla karanlık arası, alaca karanlık.

menar

  • Fener, aydınlatıcı ışık.

menar-ı neyyir

  • Nur saçan ve çevresini aydınlatan lâmba.

meş'ale

  • Karanlıkları aydınlatmaya yarayan âlet; lâmba.
  • Aydınlatıcı âlet. Lâmba, kandil. Ucunda ateş yanan değnek.

meşale

  • Aydınlatan ışık.

mısbah

  • Kandil. Çıra. Meş'ale. Lâmba. (Aya, güneşe, yıldızlara ve mecâzen de Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) bu isim verilmiştir.)Sabah ve sabahat maddesinden ism-i âlettir ki; sabah gibi lâtif ve kuvvetli aydınlık veren lâmba demektir.

mukmir

  • (Kamer. den) Mehtaplı. Ay ışığıyla aydınlanmış.

mumdar

  • Mum tutan, aydınlatan.

münevver / منور

  • Aydın, düşünür.
  • Kalbi aydınlanmış, mânevî kirlerden ve paslardan temizlenmiş.
  • Nurlanmış, aydın.
  • Aydınlanmış, parlak. (Arapça)
  • Aydın fikirli. (Arapça)
  • Münevver eylemek: Aydınlatmak. (Arapça)

münevvere

  • Aydınlanmış, nurlanmış.

münevveriyet

  • Nurlu oluş, münevverlik. Aydınlık.

münevveriyet-i efkar / münevveriyet-i efkâr

  • Fikir aydınlığı.

münevverü'l-efkar / münevverü'l-efkâr

  • Fikir ve düşünceleri aydın.

münevverü'l-fikir

  • Fikir ve düşüncesi aydın.

münevvir

  • Herşeyi nurlandıran, aydınlatan, ışıklandıran, Allah.
  • Mc: Hakaik-ı Kur'âniye, hakaik-ı imâniye, ibâdet ve tâat gibi nurlarla nurlandıran.
  • Nur veren, aydınlatan.

mürşid-i mucib / mürşîd-i mûcîb

  • Sorulara cevap verip irşad eden, aydınlatıcı cevap veren.

muşrık

  • Parlak, aydınlatan, nur saçan.

mütefeyyiz

  • Feyizlenen, feyiz alan, ilim ışığıyla aydınlanan.

muzi / muzî

  • Aydınlatan, ışık veren, parlak.
  • Işık veren, aydınlatan.

muzi' / muzî'

  • Aydınlatan. Işık veren.

muzie / muzîe

  • Işık verici, aydınlatıcı.

necm-i nur-efşan / necm-i nur-efşân

  • Aydınlık saçan yıldız.

negatif

  • Mat: Sıfırdan küçük, önünde eksi işareti bulunan sayı. Menfi. (Fransızca)
  • Gerçekteki karanlık ve aydınlık kısımları tersine gösteren fotoğraf camı veya filmi. ( Bak: Menfi) (Fransızca)

nehar

  • (Çoğulu: Enhür) Fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar olan aydınlık.
  • Toy kuşunun yavrusu.
  • Altın.

nehar-ı ebyaz

  • Beyaz gündüz, gözün gündüz aydınlığına benzeyen beyazı.

nevvar

  • Nurlu, aydın. Aydınlık.
  • Nurlu, aydınlık.

nevvare

  • Aydınlatan.

neyyir-i hürriyet

  • Hürriyetin ışığı, aydınlığı.

neyyir-i saadet

  • Saadet, mutluluk ışığı, aydınlığı.

nur / nûr

  • Aydınlık. Parıltı. Parlaklık. Her çeşit zulmetin zıddı. Işık.
  • Kur'ân-ı Kerim. İman. İslâmiyet. Peygamber.
  • Zulmeti def eden, şule, ışık.
  • Aydınlık.
  • Işık, aydınlık.
  • Aydınlık, ışık.
  • Aydınlık, ışık, feyz, bereket ihsân.
  • Kur'ân-ı kerîm.
  • Îmân.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından. Tam ve kusursuz olarak zâhir olup her şeyi ortaya çıkarıcı, yaratıcı veya göktekileri ve yerdekileri nûru ile hidâyet edici, doğru yolu gösterici, gökleri; güneş, ay ve yıld

nur cemal / nur cemâl

  • Nur gibi etrafı aydınlatan güzellik.

nur ism-i azimi / nur ism-i azîmi

  • Bütün varlığı aydınlatan, bütün nurlar kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan ve her çeşit nuru yaratan anlamında Allah'ın büyük ismi.

nur ism-i celili / nur ism-i celîli

  • Bütün varlığı aydınlatan, bütün nurlar kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan ve her çeşit nuru yaratan anlamında Allah'ın yüce ismi.

nur-ı ilahi / nûr-ı ilâhî

  • İlâhî nûr. Allahü teâlânın ihsân ettiği mânevî aydınlık, mânevî ilim.

nur-u asli / nur-u aslî

  • Asıl nur, gerçek aydınlatıcı nur ve ışık.

nur-u berzah

  • Kabir hayatının aydınlığı.

nur-u çırağ-ı yezdan / nur-u çırâğ-ı yezdan

  • Cenâb-ı Hakkın nurunun çırası, Allah'ın nuruyla tutuşmuş, aydınlatan bir çıra.

nur-u fikir

  • Düşünce ışığı, aydınlığı.

nur-u fikr / nûr-u fikr

  • Fikrin nuru, düşünce aydınlığı.

nur-u hikmet

  • İlim ve hikmet ışığı, aydınlığı.

nur-u iman / nur-u imân / nûr-u iman

  • İman nuru, aydınlığı.
  • İman ışığı, aydınlığı.

nur-u kabir

  • Kabri mânevî olarak aydınlatan ışık.

nur-u kalb / nûr-u kalb

  • Kalbin nuru, kalb aydınlığı.

nur-u müebbed

  • Sonsuza kadar etrafını aydınlatacak olan nur.

nur-u müferrih

  • Ferahlık verici, iç açıcı aydınlık.

nur-u münevver

  • Parlak, aydınlanmış nur.

nur-u nazar

  • Görüş aydınlığı.

nur-u nevvar

  • Etrafı aydınlatan nur.

nur-u semavi / nur-u semavî

  • Semavî nur, vahiy ile gelen aydınlık, ışık.

nur-u tarikat

  • Tasavvufa dayalı, mânevî derecelere ulaşmayı esas alan yol ve yöntemlerin aydınlığı, güzelliği.

nur-u timsal / nur-u timsâl

  • Yansımanın nuru, aydınlığı.

nurani / nurânî

  • Nurlu, aydınlık.

nurani alem / nuranî âlem

  • Nurlu, aydınlık âlem.

nurani kalbler / nuranî kalbler

  • İman nuruyla aydınlanmış kalbler.

nuraniyet / nurâniyet

  • Nurluluk, aydınlık.

nuraniyetli

  • Nurlu, aydınlık.

nurbahş

  • Işık saçan, aydınlatan, parlatan. (Farsça)

nurefşan

  • Etrafı aydınlatan, nur saçan, ışık veren. (Farsça)

nurlandıran

  • Aydınlatan.

nurlandırmak

  • Aydınlatmak, ışıklandırmak.

nurlanmak

  • Aydınlanmak.

nurlu

  • Aydınlık.

nuru'l-vücud

  • Varlığın nuru, aydınlığı.

nutk-u beliğane / nutk-u beliğâne

  • Balâgatli nutuk; kusursuz ifadelerle muhatapların hallerine ulgun olarak akıl ve kalplerini aydınlatan nutuk.

pür-fer

  • Çok parlak. Çok aydınlık. (Farsça)

pür-nur

  • Çok nurlu, çok aydınlık.

pürnur

  • Çok nurlu, çok aydınlık.

ruh-u nurani / ruh-u nuranî

  • Maddî yapısı olmayıp nurdan yaratılmış aydınlık ruh.

ruşen / rûşen / روشن

  • Aydın, parlak.
  • Parlak, aydın. Belli, âşikâr. (Farsça)
  • Aydın, parlak.
  • Parlak, aydın.
  • Aydınlık. (Farsça)
  • Açık, aşikar. (Farsça)
  • Rûşen kılmak: Açıklamak, söylemek. (Farsça)

ruşeni / ruşenî

  • Açıklık, aydınlık. (Farsça)
  • Belli olma. (Farsça)

şafak / شفق

  • Güneş doğmadan az önce beliren aydınlık.
  • Güneşin doğacağı sıradaki aydınlık. (Arapça)

şafak vakti

  • Güneş doğmadan az önce beliren aydınlık.

şah-ı levlaki / şâh-ı levlâki

  • Sen olmasaydın hitabına mazhar olan şah, Hz. Muhammed (a.s.m.).

salavat-ı nuriye / salâvat-ı nuriye

  • Peygamberimiz için yapılan, manevî yönden tüm karanlıkları aydınlatan nurlu rahmet ve esenlik duaları.

şarıka

  • (Çoğulu: Şevârık) Aydınlık, nur, ziya, ışık.

şark

  • Doğu. Güneşin doğduğu taraf.
  • Güneş ve güneşin aydınlığı.
  • Yarmak.
  • Parıldamak.
  • Avrupa kültürünün dışında kalan müslüman ülkeleri.

şebefruz / şebefrûz / شب افروز

  • (Şeb-efruz) Gece vakti ışık veren. Geceyi aydınlatan. (Farsça)
  • Geceyi aydınlatan. (Farsça)

sedef

  • Karanlık ve aydınlığın karışması.
  • Gece ve sabah.
  • Sabahın evveli.

şems-i envar / şems-i envâr

  • Etrafa nur saçarak aydınlatan güneş.

şems-i ezel ve ebed

  • Ezelden ebede kadar bütün varlık âlemini aydınlatan Allah.

şems-i ezel ve ebed sultanı

  • Ezel ve ebedin sultanı olan Güneş; bu tabir ezelden ebede kadar bütün varlık âlemini aydınlatan Allah için bir benzetme olarak kullanılır.

şems-i ezeli / şems-i ezelî

  • Ezelî Güneş; bütün varlıkları yokluk karanlığından varlık aydınlığına çıkaran ve onlara hayat veren Allah.

şems-i ezeliye

  • Ezelî Güneş; bu tabir ezelden beri bütün varlıkları aydınlatıp hayat veren Allah için bir benzetme olarak kullanılır.

şems-i hakikat ve marifet / şems-i hakikat ve mârifet

  • Hakikat ve mârifet güneşi, Allah'ı ve iman hakikatlerini bilme aydınlığı.

şems-i islamiyet / şems-i islâmiyet

  • Bir güneş gibi her yeri aydınlatan İslâmiyet.

şems-i mu'cizbeyan

  • Mu'cizeli açıklamalarıyla varlık âlemini aydınlatan güneş, Kur'ân-ı Kerim.

şems-i sermed

  • Devamlı olarak herşeyi nurlandıran ve aydınlatan Allah.

şems-i sermedi / şems-i sermedî

  • Devamlı Güneş, bu tabir devamlı olarak herşeyi nurlandıran ve aydınlatan Allah için bir benzetme olarak kullanılır.

sena

  • Şimşek parıltısı.
  • Ulviyet. Yükseklik.
  • Aydınlık.
  • Bir ot ismi.

sepidedem

  • Sabah aydınlığı. (Farsça)

şerarat-ı neyyirane / şerârât-ı neyyirâne

  • Aydınlatıcı parlak kıvılcımlar, ışık saçan kıvılcımlar.

şeriat

  • Doğru yol. Hak din yolu.
  • Büyük ve geniş cadde.
  • Nur, aydınlık, ışık.
  • Kur'an-ı Kerim ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın târif ettiği ve bildirdiği yol. Allah (C.C.) tarafından Peygamber Aleyhisselâm vâsıtasiyle vaz' ve tebliğ olunan hükümleri hâvi İlâhî kan

şevarık

  • (Tekili: Şârıka) Nurlar, aydınlıklar. Parlaklıklar.

şid

  • Nur, ziya, aydınlık. (Farsça)
  • Güneş. (Farsça)

sirac-ı vehhac / sirâc-ı vehhac

  • Etrafını aydınlatan, ışık saçan lamba; getirdiği dinle tüm karanlıkları iman nuruyla aydınlatan Hz. Muhammed (a.s.m.).

sırr-ı tenvir

  • Aydınlatma, nurlandırma sırrı.

şu'lever / شعله ور

  • Alevli. (Arapça - Farsça)
  • Parlak, aydınlık. (Arapça - Farsça)

subh-misal

  • Sabahın aydınlığı gibi, sabaha benzer.

tab / tâb / تاب

  • "Parıldayan, parlayan, parlatan, aydınlatan" anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Âlem-tab : Dünyayı aydınlatan, âlemi ışıklandıran. (Farsça)
  • Güç. (Farsça)
  • Sıcaklık. (Farsça)
  • Parlaklık. (Farsça)
  • Kıvrım. (Farsça)
  • Eğen, büken. (Farsça)
  • Aydınlatan. (Farsça)

tabaka-yı havas

  • Seçkinler tabakası, aydınlar sınıfı.

tabaka-yı ulya / tabaka-yı ulyâ

  • Yüksek tabaka; zengin, aydın ve sosyal statüsü yüksek tabaka; zenginler, yöneticiler ve saire.

taban / tâbân / تابان

  • Parlak, aydınlık. (Farsça)

tavazzuh

  • Açıklanmak. Aydınlanmak. Kesb-i vuzuh etmek.
  • Ruşenlik ve ayânlık peyda etmek.
  • Açıklığa kavuşma, aydınlanma.
  • Açıklanma, aydınlanma.

tenevvür / تنور / تَنَوُّرْ

  • Parlama, ışıldama.
  • Bir şey hakkında bilgi sahibi olma.
  • Münir ve münevver olmak. Aydın olmak. Nurlanmak.
  • Aydınlanma, nurlanma.
  • Aydınlanma. (Arapça)
  • Tenevvür etmek: Aydınlanmak. (Arapça)
  • Aydınlanma.

tenevvür etmek

  • Nurlanmak, aydınlanmak.

tenevvür-ü ezhan

  • Zihinlerin aydınlanması, nurlanması.

tenevvür-ü intibah

  • Uyanışdaki nurlanma, aydınlanma.

tenvir / tenvîr / تنویر / تَنْو۪يرْ

  • Aydınlatma, nurlandırma.
  • (Çoğulu: Tenvirât) Aydınlatma.
  • Bir şey hakkında bilgi verme. Bir şeyi münevver kılma.
  • Nurlandırma, aydınlatma.
  • Aydınlatma, ışıklandırma. (Arapça)
  • Düşünce yoluyla aydınlatma. (Arapça)
  • Tenvîr etmek: Aydınlatmak. (Arapça)
  • Aydınlatma.

tenvir buyuran

  • Aydınlatan.

tenvir buyurmak

  • Aydınlatmak.

tenvir eden

  • Aydınlatan, nurlandıran.

tenvir etme

  • Aydınlatma.

tenvir etmek

  • Aydınlatmak.

tenvir ve teyid

  • Bir meseleyi aydınlatma ve destekleyici unsurlar ortaya koyma.

tenvir-i daimi / tenvir-i daimî

  • Daimî, sürekli aydınlık, aydınlatma.

tenvir-i müddea / tenvir-i müddeâ

  • İddia edilen şeyin aydınlatılması.

tenvirat / tenvirât

  • Aydınlatmalar, nurlandırmalar.
  • (Tekili: Tenvir) Aydınlatmalar, ışıklandırmalar. Tenvir etmeler.

tenviriye

  • Aydınlatma.

terkin-i kayd

  • Kaydını silme, defterden çıkarma.

timsal-i nurani / timsal-i nurâni

  • Nurlu ve aydınlık görüntü, yansıma.

ukul-ü münevvere

  • Nurlu akıllar, aydınlanmış akıl sahipleri.

ukul-ü münevvere erbabı

  • Nurlu akıllar, aydınlanmış akıl sahipleri.

ukul-u nuraniye erbabı / ukûl-u nuraniye erbabı

  • Aydınlanmış akıl sahipleri.

ulema-yı işrakıyyun / ulema-yı işrâkıyyun

  • Bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunan âlimler.

umur-i izafiye

  • Biri birisiz olmayan ve birbirine nisbet ve kıyaslamayla anlaşılan nitelikler; karanlık-aydınlık, acı-tatlı gibi.

umur-u izafiye / umur-u izâfiye

  • Birbirisiz olmayan ve birbirine nisbet ve mukayese ile anlaşılan vasıflar. (Meselâ: Karanlık olmasa, aydınlığın bilinmemesi gibi)

vazife-i tenviriye

  • Aydınlatma görevi.

vekkad

  • Aydınlık, ışıklı, parlak.

vesile-i nuraniye

  • Nurlu vesile, aydınlık araç.

vuzuh

  • Açıklık. Açık ve anlaşılır şekilde olmak. Netlik.
  • Aydınlık.
  • Edb: İfadede açıklık.

zat-ı ruşen-zamir / zât-ı rûşen-zamir

  • Hakikatleri bilen, gönlü aydın kişi.

zav'

  • Aydınlık. Işık.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR