LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te atlı ifadesini içeren 658 kelime bulundu...

a'zeb

  • Çok tatlı. Pek hoş.

ab-ı leziz

  • Leziz, tatlı su.

abdulhamid ll

  • (mi: 1842-1918) 34' üncü Osmanlı Padişâhıdır. 33 yıl saltanatta kalmış olan bu şefkatli Sultan,İslâmiyete son derece bağlı idi. Yüksek bir siyaset adamı ve devlet işlerini bizzat takibeden bir zattı. Memlekette bolluk ve refahı te'min için çalıştı. (R.Aleyh)

abis

  • Asık suratlı, ekşi yüzlü kimse.
  • Arslan.

abus / abûs / عَبُوسْ

  • Asık suratlı.

afiyet

  • Sağlık, selâmet, sıhhatli olmak.

agah / agâh

  • (Ageh) Haberdar. Uyanık. Kalbi uyanık. Malumatlı. Basiretli. Vâkıf. Bilen. (Farsça)

ağrazlı

  • Maksatlı, kinle dolu.

ağuş-u nazendarane / âğuş-u nazendârâne

  • Şefkatli ve merhametli kucak.

ağuş-u şefkat / âğuş-u şefkat

  • Şefkatli kucak.

ahda'

  • Çok alçakgönüllü, halim, mütevazi. İtaatli.

ahir zuhur / âhir zuhur

  • Cumâ namazının dört rekat son sünneti ile iki rekat vaktin sünneti arasında kılınan dört rekatlık namaz.

ahla

  • En tatlı, çok şirin. Çok tatlı.

ahmes

  • Kuvvetli, yiğit. Kahraman, cesur, şecaatli, bahadır.

ahvat

  • En ihtiyatlı, tedbirli.

ahves

  • Cesur, kahraman, yiğit, şecaatli, bahadır.

ahyal

  • (Tekili: Hayl) : Atlar, at sürüleri. Atlı kıtalar.

ahzem

  • İşini sıkı tutan, ihtiyatlı, tedbirli.
  • Yüksek yer.
  • Göğsü büyük.

alabalık

  • Akıntısı sert olan soğuk ve tatlı sularda bulunan bir cins leziz balık. (Türkçe)

alude-gan / alude-gân

  • (Tekili: Alude) Suçlular, kabahatliler. Bulaşıklar, bulaşmışlar. (Farsça)

amr ibn-ül-as

  • Sahabe olup kumandanlıklarda ve valilikte bulunmuştur. Çok zeki ve belâgatlı bir zât olduğu söylenir. Vefatı (Hi: 43) tür.

ariz ve amik

  • Enine ve boyuna, genişliğine ve derinliğine, tafsilâtlı şekilde.

as'ar

  • Çok kibirli, mağrur.
  • Çarpık suratlı, eğri yüzlü, eğri boyunlu.

asar-ı sani / âsâr-ı sâni

  • Herşeyi mükemmel ve san'atlı bir şekilde yaratan Allah'ın eserleri.

asef

  • (Asf) Büyük kadeh.
  • Bir şeyi almak.
  • Yoldan çıkmak. Zulüm eylemek. Körü körüne gitmek.
  • Birisini istihdâm eylemek. Irgatlık etmek, tarlada işçilik etmek.
  • Ölüm. (Kamus'tan alınmıştır.)

asfiya-i müdekkikin / asfiya-i müdekkikîn

  • İslâmî hakikatların tetkik ve bilinmesinde çok dikkatli ve sâdık olan büyük İslâm âlimleri.

asga

  • Öğrenmeğe çok hevesli.
  • Çarpık suratlı.

aşina

  • Mâlumatlı, haberli olan. Arif. Bilgili. Mâlik. Tanıdık. Yabancı olmayan. (Farsça)
  • Yüzücü. (Farsça)

asude-dili / asûde-dilî

  • Gönül rahatlığı. (Farsça)

aşure / âşure

  • (Aşurâ) Arabi aylardan olan Muharrem ayının onuncu günü. Aynı günde çeşitli hububat ve kuruyemişler katılarak yapılan tatlı.
  • Bir çok meyve ve hububat karıştırılarak pişirilen tatlı; derleme, karışık.

ateş-hulk

  • Sert tabiatlı, huysuz. (Farsça)

ateş-mizac

  • Huysuz, geçimsiz, sert tabiatlı kimse. (Farsça)

ateşpare-i zeka / ateşpâre-i zekâ

  • Ateş saçan zekâ; çok süratli ve keskin anlayış sahibi.

atıf / âtıf / عاطف

  • Şefkatli. (Arapça)
  • Meyleden. (Arapça)
  • Bağlayan. (Arapça)

atl

  • şerir. Sert tabiatlı. Yaramaz.
  • Şiddetle çekmek.

atuf / atûf

  • Çok şefkatli, pek merhametli olan Allah.

azamet-i sani / azamet-i sâni

  • Herşeyi san'atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah'ın yüceliği, büyüklüğü.

azamet-i sanii / azamet-i sânii

  • Her şeyi san'atlı olarak yaratan Allah'ın büyüklüğü.

azb

  • Tatlı, lâtif, hoş ve şirin olan yiyilecek ve içilecek şey.
  • Fazla susuzluktan yemek yemeği terketme.
  • Men'etme.
  • Feragat.
  • Tatlılık.

ba-haber / bâ-haber

  • Haberi olan, haberli.
  • Zeki, akıllı.
  • İhtiyatlı, tedbirli.

ba-haberan / bâ-haberan

  • (Tekili: Bâ-haber) Haberliler, haberi olanlar. Akıllı, zeki, ihtiyatlı kimseler.

bab-ı hikmet / bâb-ı hikmet

  • Cenab-ı Hakk'ın herşeyi hikmetli ve maslahatlı yaratması bahsi.

bad-reftar

  • Rüzgâr gibi hızlı yürüyen. Çabuk ve hızlı koşan, sür'atli. (Farsça)

bad-süvar

  • Koşu atı, hızlı yürüyen at. (Farsça)
  • Hızlı giden atlı. (Farsça)

badincan

  • Patlıcan. (Farsça)

bahiz / bâhiz

  • Güçsüz, âciz. Meşakkatli.

bais-i sür'at

  • Hızlı gitmesine, sür'atli olmasına sebeb olan.

basır / bâsır

  • Gören. Dikkatli ve göz kuvveti ile gören.

bayram namazı

  • Fıtr (Ramazan) ve Kurban bayramının birinci günü güneş doğduktan yaklaşık 45 dakika sonra erkeklerin cemâat hâlinde kılmaları vâcib olan iki rek'atlik namaz.

bedihe-gu / bedihe-gû

  • Güzel ve hoş söz söyleyen. Tatlı söz söylemeye alışık olan kimse. (Farsça)

bedii / bediî

  • Güzel, beğenilen, sanatlı söz.

behzet

  • Ağırlaştırmak, meşakkatli yapmak.
  • Zebûn etmek.

bekuriyyet / bekûriyyet

  • İlk evlâtlık.

belagat / belâgat

  • Hitâbettiği kimselere göre uygun, tam yerinde, düzgün ve hakikatlı güzel söz söyleme san'atı. Muktezâ-yı hâle mutâbık söz söylemek.
  • Belâgat, hem düzgün, hem yerinde söz söylemeyi öğreten ilmin de adı olur. Ve maani, beyan, bedi' diye üç kısma ayrılır. Bu gün Edebiyat denilen bilgiye,

belagat-pira / belâgat-pirâ

  • Belâgata süs veren. Süslü ve belâgatlı konuşan.

beliğ

  • Açık, düzgün söz söyleyen.
  • Güzel, sanatlı söz. Belâ-gatli.
  • Edb: Belâgatli kimse. Meramını tamamen, noksansız ve güzel sözlerle anlatmağa muktedir olan.
  • Kâfi derecede olan. Yeter olan.

bende-i halka-beguş / bende-i halka-begûş

  • Kulağı halkalı olan köle, esir.
  • Mc: İtaatli, muti'.

berahin-i sani / berahin-i sâni

  • Herşeyi mükemmel ve san'atlı bir şekilde yaratan Allah'ın varlığının delilleri.

berşem

  • Kederin belli oluşu. (Farsça)
  • Dikkatli nazar. (Farsça)

berumendi / berûmendî

  • Faydalı, menfaatli olma. (Farsça)

bey'-i sahih / bey'-i sahîh

  • Aslı ve sıfatı İslâmiyet'e uygun olan satış; doğru ve sıhhatli alış-veriş.

bezbeze

  • Şiddetle sarsma, depretme.
  • Sür'atli yürüme. Kaçma.

bi-dari / bî-darî

  • Uyanıklık. Dikkatlilik.

bila-teemmül / bilâ-teemmül

  • Düşünmeden. Düşünmeksizin. Dikkatli olmadan.

bişkul

  • Becerikli, çevik. (Farsça)
  • İhtiyatlı, tedbirli. (Farsça)
  • Akıllı. (Farsça)
  • Kuvvet sahibi. (Farsça)

bünüvvet

  • Evlâtlık, oğulluk.
  • Oğulluk, evlatlık.

çabük-hıraman / çabük-hırâmân

  • Sür'atli yürüyen. Çabuk yürüyen. (Farsça)

çak

  • İyi, güzel, sıhhatli, şişman. (Farsça)

çalaki / çalakî

  • Çeviklik, süratlilik, tezlik. (Farsça)

canbaz

  • (Çoğulu: Canbazan) Can ile oynayan, canını tehlikeye koyan, canbaz.
  • Hayvan alış-verişi ile uğraşan kimse.
  • Aldatan, hilekâr, hile yapan.
  • Eskiden atlı fedai asker.

çar-balişt / çâr-bâlişt

  • Evvelce padişahların ve makamca büyük olanların üzerlerine oturdukları dört katlı şilte. (Farsça)
  • Dört unsur. (Farsça)

celladi / cellâdî / جلادی

  • Cellatlık. (Arapça - Farsça)

cemiyet-i hayatiye

  • Hayatın kapsamlılığı; insanın hayatının herşeyle alâkalı ve irtibatlı oluşu.

çerb-dest

  • Eli işe yatkın. Sür'atli, eli çabuk. (Farsça)

çerbi / çerbî

  • Tatlılık, yumuşaklık. (Farsça)

cerim

  • Kabahatli, câni, suç işlemiş.
  • (Çoğulu: Cirâm) Kuru hurma.
  • Hurma çekirdeği.

ceşm

  • Meşakkatli iş buyurmak, zor bir iş söylemek.

çeşm-i im'an / çeşm-i im'ân

  • Dikkatli bakan göz.

cestan

  • Atlıyan, sıçrayan. (Farsça)

çevgan

  • Cirit oyunlarında atlıların birbirlerine attıkları değnek. (Farsça)
  • Baston, ucu eğri değnek. (Farsça)

cezalet

  • Rekâketsiz ifade.
  • Güzellik.
  • Müdebbirlik, akıllılık.
  • Azim, büyük.
  • Edb: Kelimeler, ince veya sert söylenişlerine göre; elfâz-ı cezle veya elfâz-ı rakika diye ikiye ayrılır. Elfâz-ı cezle: Söylenişte tatlılığı bulunan veya heybet, ululuk, çarpışma, korkutma, yıld

çopra

  • Balık kılçığı.
  • Sık çalılık veya sazlık.
  • Uzunca boylu olan tatlı su balığı.

cum'a hutbesi / cum'â hutbesi

  • Cumânın ilk dört rek'atlik sünnetten sonra ve iki rek'atlik farzdan önce, imam tarafından cemâat huzurunda minberden Arabça olarak okunan hutbe.

cum'a namazı / cum'â namazı

  • Cumâ günü öğle vaktinde câmilerde hutbeden sonra, cemâatle kılınan iki rek'atlik farz namaz.

cümre

  • Süvari alayı, bin atlı cemaat.

cürde

  • Çorak bölge.
  • Çıplak vücut.
  • Atlı asker.

cürm-nak

  • Suçlu, kabahatli. (Farsça)

dakik / dakîk

  • İnce, ufak, nâzik.
  • Toz haline getirilmiş şey, un.
  • Dikkatli ölçülü davranan titiz kimse.
  • Dikkatli.

dana / dânâ

  • Bilgili, bilen, malûmatlı, âlim. (Farsça)

dane

  • (Diyn. den) "İtaat etti. İtaatli oldu, boyun eğdi, aziz oldu" mânasında fiil.

dava vekaleti / dâvâ vekâleti

  • Avukatlık.

dava vekilliği / dâvâ vekilliği

  • Dâvâyı savunma makamı, avukatlık.

def-i mefasid

  • Bozgunculuk yapacak fiil ve sözlerden çekinme; fesatlıklardan kaçınma.

defter

  • (Çoğulu: Defâtir) (Yunanca iki kanatlı manasına gelen bir kelimeden alınmıştır). Not yazmağa, ders için veya ticari hesablara mahsus kağıttan beyaz kitab. Pusula.
  • Liste.

dehkel

  • Zahmet, meşakkat.
  • şiddetli ve meşakkatli zaman.

demuk

  • Sür'atli, seri, hızlı.

derrak

  • (Derk. den) Çok dikkatli olan, çabuk anlayan, anlayışlı, müdrik.

destroyer

  • ing. Çok sür'atli giden küçük savaş gemisi, torpido muhribi.

determinant

  • Denklemlerin çözümlerini rahatlıkla bulmaya yarayan matematiksel tablo. (Fransızca)

dih

  • "Veren, verici" mânalarına gelir ve kelimelerle birleşir. Meselâ: Ârâm-dih : Rahatlık veren. (Farsça)

dikkat-i muvazenet

  • Dikkatli bir denge.

dil-aram / dil-ârâm

  • Gönül eğlendirici, kalbe rahatlık veren. Gönül okşayan. (Farsça)

dürer-i semavi / dürer-i semavî

  • Aslı vahiy ile gelen, parlak hakikatlı mânalar. Semâvi inciler.

eb-i müşfik

  • Şefkatli baba, merhametli peder.

eben

  • Töhmetli, kabahatli kişi.
  • Adâvet, düşmanlık.

edib

  • Edebiyatçı. Güzel ve san'atlı söz söyleyen veya yazan.
  • Edebli, terbiyeli.

ehl-i dikkat

  • Dikkatliler, dikkat sahipleri.

ehl-i insaf ve dikkat

  • İnsaf sahibi ve dikkatli kimseler.

elsine-i terkibiye

  • Birbirine eklenen kelimelerle konuşulan diller. Terkibli ifâdesi çok olan, Arabçaya uymayan lisanların hususiyeti. (Arabî Lisanına "Tasrifî" denilir. Çünkü aynı kökten kelimeler rahatlıkla yapılmaktadır. Arabçaya bu hususta yetişen başka bir lisan yoktur.)

emlah

  • (Melih. den) Pek melih, en melâhatli, çok güzel.

emn

  • Eminlik. Korkusuzluk. Emniyet. Bir şeye itimad etmek. İnsanda doğruluk ve imandan ileri gelen yüksek bir meleke ve kabiliyet. Rahatlık.

emn ü asayiş / emn ü âsâyiş

  • Eminlik ve rahatlık, korkusuzluk, tehlikesizlik, güvenlik.

endülüs

  • (Mi: 756-1031) Dört halife devrinden sonra kurulan Emevi devleti yıkıldıktan sonra Emevilerin Afrikadan Avrupa'ya geçip şimdiki Portekiz ve İspanya'da kurdukları İslâmi devletin bir ismidir. Bunlara Endülüs Emevileri denir. Abbasilerin katliâmından kurtulan Abdurrahman ismindeki zât Afrika yoluyla İ

enfa'

  • Daha nâfi. Daha menfaatli. Pek faydalı.

enzar-ı dikkat / enzâr-ı dikkat

  • Dikkatli bakışlar, dikkatli görüşler.
  • Dikkatli bakışlar.

er'ef

  • Daha rauf, çok şefkatli.

erham

  • En rahim, en merhametli, en çok şefkatli.

esahh

  • En sahîh, en sıhhatli, en doğru olan. Bir mes'elenin hükmü hakkında müctehid âlimlerin kavillerinden (sözlerinden, ictihadlarından) en doğru olanı. "Esahh" sözü, "sahîh, doğru" sözünden daha kuvvetlidir.

eşakk

  • Meşakkatli, zahmetli.

eşca'

  • Daha yiğit, pek kahraman. En şecaatli.
  • Parmak ardlarının sinirleri.

eşfak

  • Çok şefkatli.
  • Daha fazla şefkatli. Çok şefkatli.

esim

  • (İsm. den) Günahkâr, günah işlemiş, kabahatlı, cürümlü, suçlu, yalancı kişi.

esmah

  • Çok cömert, pek eli açık, en semahatli.

esnaf-ı masnuat

  • San'atlı yaratılmış varlıkların sınıfları.

esra'

  • Daha çabuk. Pek çabuk. Çok sür'atli. Çok seri.
  • (Çoğulu: Esâri) Asma filizi.
  • Başı kırmızı, gövdesi beyaz olup, kum içinde bulunan bir böcek.

esum

  • Çok yalancı, iftiracı, kabahatli ve günahkâr olan adam.

evfa

  • Çok vefalı. Çok sadakatli. Ahdine vefası kuvvetli.
  • En çok. Pek tamam.
  • Tam yetişmek.

evladiyye

  • Evlatlık, evlada mahsus.
  • Mc: Çok sağlam ve dayanıklı ev veya eşya.

evvabin namazı / evvâbîn namazı

  • Akşam namazının farzından sonra kılınan altı rek'atlik namaz.

faris / fâris / فارس

  • Atlı. (Arapça)

fasihane / fasîhane

  • Fasahatli, fasih olana yakışır tarzda. Açıklıkla. (Farsça)

fayton

  • Tek körüklü, dört tekerlekli, atlı binek arabası.

faziz

  • Tatlı su.

felekseyr

  • Hareketleri ve gidişi süratli olan. (Farsça)

feragat / ferâgat / فراغت

  • Bırakma, terketme. (Arapça)
  • Rahatlık. (Arapça)
  • Zenginlik. (Arapça)

ferah-ı kalb

  • Kalp rahatlığı.

ferahlık

  • Rahatlık.

ferec

  • Ferahlık, genişlik, rahatlık.

ferhat

  • Rahatlık. Sevinç. Meserret. Sürur.

ferman-ber

  • İtaatli ve muti olan. Hakkında emir çıkarılan. Fermanlı.

fersah

  • Üç mil, beş kilometre veya dört saatlik mesafe, muhtelif mesafelere tekabül eden bir uzunluk ölçüsü.

fetk

  • Şak etme. Ayırma. Yarma. Yarılma.
  • Tıb: Dikilmiş bir şeyi söküp ayırmak.
  • Kasık yarığı, kasık zarının yarılması ile barsakların torba içine dolmasından ibaret sakatlık. Fıtık hastalığı.
  • Şafak sökmesi. Fecir ağarması.
  • Parçalanıp birbirine düşmüş cemaat.

fevaris / fevâris / فوارس

  • (Tekili: Fâris) Atlılar, biniciler.
  • Atlılar. (Arapça)

fihriste-i san'at-ı rabbaniye / fihriste-i san'at-ı rabbâniye

  • Herşeyin Rabbi olan Allah'ın sanatlı bir şekilde yarattığı varlıkların özeti ve listesi.

fürat

  • Tatlı su.
  • Fırat Nehri.

garazalud / garazâlûd / غرض آلود

  • Maksatlı. (Arapça - Farsça)

garazkar / garazkâr / غرضكار

  • Garazlı, maksatlı. (Arapça - Farsça)

gayr-endiş / gayr-endîş

  • Başkalarını düşünen, şefkatli ve cömert kimse. (Farsça)

gerden-beste

  • Boynu bağlı. İtâatli. Boyun eğmiş. (Farsça)

germ ü serd

  • Sıcak ve soğuk.
  • Darlık genişlik, iyilik kötülük, acı tatlı.

giran-sirişt

  • (Çoğulu: Giransiriştân) Tembel, ağır tabiatlı, ağır kanlı. (Farsça)

gökdelen

  • Yirmi veya daha çok katlı bina. (Türkçe)

güvarai / güvaraî

  • Tatlılık, hoşa gitme.

hab-ı nuşin / hâb-ı nuşin

  • Tatlı uyku.

habib-i şefik

  • Şefkatli Habib.

habike / habîke

  • (Çoğulu: Habâik) Kehkeşan, samanyolu.
  • Çizgi.
  • (Çoğulu: Hubük) Dikkat ve itina ile, sağlam ve san'atlı dokunmuş, yol yol hâreli güzel kumaş.

habis / habîs

  • (Hubs. dan) Fesadcı. Hilekâr. Alçak tabiatlı. Kötü. Pis.

haccal

  • Şatafatlı, debdebeli, gösterişli.

hace-i evvel / hâce-i evvel

  • Milletin ilmen ve fikren terakki etmesi için, çeşitli bilgileri, halkın rahatlıkla anlayabileceği bir lisan ile yayan kimse.

hadak

  • Patlıcan.

hadsi / hadsî

  • Zihnin sür'atli fakat doğru bir şekilde netîceye ulaşması ile bilinen şey.

hafi okumak / hafî okumak

  • Namazda sessiz okumak. İmâmın öğlen, ikindi ve üç ve dört rek'atlı namazların üç ve dördüncü rek'atlarında sessiz okuması.

hakaik-i latife / hakaik-i lâtife

  • Tatlı, şirin hakikatlar, ince mânâlı gerçekler.

hakhaka

  • Zahmetli ve meşakkatli yolculuk yapmak.

hakikatdar / hakîkatdâr

  • Hakikatlı.

hakim-i müdakkik / hakîm-i müdakkik

  • Konuları gaye, fayda ve san'at yönünden dikkatli bir şekilde araştıran hikmetli kişi.

halavet / halâvet / حلاوت / حَلَاوَتْ

  • Tatlılık. Şirin olmak.
  • Şirinlik, tatlılık, hoşluk.
  • Tatlılık, şirinlik.
  • Zevk.
  • Tatlılık, şirinlik.
  • Tatlılık. (Arapça)
  • Tatlılık.

halavetle / halâvetle

  • Tatlı bir şekilde.

halbe

  • (Çoğulu: Halâbib) Bir yarış yapmak veya bir şeye yardım etmek için toplanan atlılar grubu.

hamra

  • (Müennes) Çok kırmızı, kızıl renk.
  • Şiddet ve meşakkatli geçen yıl.
  • Şiddetle olan ölüm.
  • Arap olmayan cinsten.
  • Yüzü kızarmış kadın.

har-meniş

  • Eşek huylu, eşek tabiatlı. (Farsça)

hasm-ı tabiat-yılan

  • Yılan tabiatlı düşman.

hassasiyet

  • Hassaslık. Duygulu olmak. İhtimamlılık. Dikkatlilik.

hatf

  • Kapmak.
  • Şimşek gibi göz kamaştırmak.
  • Sür'atli olmak.

hatıf

  • Süratli kapıp götürücü.
  • Göz kamaştırıcı şimşek.

hava-i nesimi / hava-i nesîmî

  • Hafif ve hoşça esen rüzgâr, tatlı, hoş hava.

hava-yı nesimi / havâ-yı nesîmî

  • Tatlı ve hoş bir şekilde esen rüzgar.

havz

  • Seri sevk, yeynilik, sür'atli oluş, hızlılık.

hay

  • Çiğneyen mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Şeker-hâ : Şeker çiğneyen. (Farsça)
  • Mc: Tatlı sözlü, güzel ve dokunmaz sözler söyleyen. (Farsça)

hayatdar / hayatdâr

  • Hayatlı.

hayatkarane / hayatkârâne

  • Hayatlı bir şekilde.

hayl

  • At. At sürüsü.
  • Atlı sürüsü.
  • Zümre, güruh.
  • Düşünmek, hıfzetmek.

haysal

  • Patlıcan.

hayvan / hayvân

  • Hayatlı, canlı, diri.

hayy-ı mürtebit / حَيِّ مُرْتَبِتْ

  • İrtibatlı diri.

hayz

  • Sıhhatli bir kızın veya âdet zamânı son dakikasından îtibâren tam temizlik (hiç kan gelmeden en az on beş gün) geçmiş olan kadının önünden çıkan ve Hanefî mezhebine göre en az üç gün (ilk görülmesinden îtibâren yetmiş iki saat), en çok on gün devâm eden kan.

hazer et

  • Dikkatli ol.

hazhaz

  • Seri, sür'atli, hızlı.

hazım / hâzım

  • İhtiyatlı, akıllı, işinde gözü açık olan.

hazımane / hâzımâne

  • İhtiyatlı davranan adama yakışır şekilde.

hazur

  • (Hazer. den) Çok dikkatli, çok çekingen.

hefif / hefîf

  • Sür'atli seyir.

heft-dane

  • Aşure adı verilen bir cins tatlıyı yapmakta kullanılan yedi çeşit tahıl.

helva-hane

  • İçinde helva pişirilen genişçe ve derinliği az tencere. (Farsça)
  • Tar: Saray için her türlü tatlı yiyeceklerin yapılmasına yarayan saray mutfağının bir bölümü. (Farsça)

hezreme

  • Sür'atle okumak. Sür'atli kelâm.

hezz

  • Hızlı okumak.
  • Süratli kesmek.

hichic

  • Tatlı su.
  • Erkek koyun.

hidayet / hidâyet

  • Doğru yolu gösterme, doğru, Allahü teâlânın râzı olduğu yolda bulunma.
  • Cenâb-ı Hakk'ın insanın kalbinden her sıkıntı ve darlığı çıkarıp, yerine rahatlık, genişlik verip, kendi emir ve yasaklarına uymada tam bir kolaylık ihsân etmesi ve kulun rızâsını kendi kazâ ve kaderine tâbi eylem

hile-i şer'iyye / hîle-i şer'iyye

  • Şer'î (dînî) çâre. Müslümanların, İslâmiyet'e uymaları ve haram işlememeleri için ihtiyatlı yol aramaları. Herhangi bir hususta İslâmiyete uymağa mani bir durum bulununca o şeyi yapabilmek için kolay olan bir çâre aramak veya bu sûretle bulunan çıkış yolu.

hoca tahsin efendi

  • (Vefatı: Mi. 1880) Yanya civarından (Filâtlı) olup Osmanlı Alimlerinin sonuncularındandır. Tarih-i Tekvin ve Esas-ı İlm-i Hayat gibi eserleri vardır.

hoş

  • İyi, güzel. (Farsça)
  • Tatlı. (Farsça)
  • Tuhaf, garip. (Farsça)

hoşavaz / hoşâvâz / خوش آواز

  • Tatlıses, güzelses. (Farsça)

hoşgu / hoşgû

  • Hoş konuşan, tatlı dilli. Konuşmaları kırıcı olmayan. (Farsça)

hoşgüvar

  • Hazmı kolay, tatlı, hoş, sindirici. (Farsça)

hoşgüzeşte

  • Hoş geçmiş tatlı zaman. (Farsça)

hoşruy

  • Tatlı yüzlü, sevimli. (Farsça)

hoşsohbet / خوش صحبت

  • Konuşması tatlı, sohbeti güzel. (Farsça)
  • Sohbeti tatlı.
  • Tatlı sözü, sohbeti tatlı. (Farsça - Arapça)

hulle-i san'at

  • San'atlı elbise.

hulle-i san'atnüma / hulle-i san'atnümâ

  • San'atlı elbise.

hulv

  • Tatlı.
  • Hoş ve güzel. İyi.

hulviyyat

  • Tatlı yemekler. Şekerlemeler. Tatlı şeyler.

hurdedani / hurdedanî

  • Nükte ve inceliği anlıyan, dikkatli kimse. (Farsça)

hurdeşinas

  • Dikkatli. İncelikleri ve nükteleri anlayan. (Farsça)

hurma

  • Bir sıcak iklim meyvesi. (Farsça)
  • Hurma şeklinde yapılan hamur tatlısı. (Farsça)

hutbe-i şirin / hutbe-i şîrîn / خُطْبَۀِ شِيرِينْ

  • Sevimli ve tatlı hutbe.
  • Tatlı hutbe.

hutun

  • (Hutunet) Evlenme, tezevvüc, teehhül.
  • Damatlık, damat olma.

huyul

  • (Tekili: Hayl) Atlı alaylar.
  • Atlar.
  • Kötülerin meydana getirdiği kalabalık.

huzur / huzûr / حضور

  • Hazır olmak. Mevcud bulunmak.
  • Hürmet edilmesi lâzım gelen kimsenin yanında olmak.
  • İbadet neticesi hâsıl olan rahatlık, gönül ferahlığı.
  • Birinin yanında bulunma, rahatlık.
  • Hazır olma, bulunma. (Arapça)
  • Rahatlık. (Arapça)

huzur ü sükun

  • Rahatlık ve eminlik.

huzur-aver

  • Huzur ve rahatlık verici, sükunet veren. (Farsça)

huzur-u kalb

  • Kalb huzuru, gönül rahatlığı.
  • Kalb huzuru, gönül rahatlığı.

huzzak / huzzâk

  • (Tekili: Hâzık) İşinin ehli olanlar, ustalar, mütehassıslar. Hazâkatli kimseler.

igtila'

  • Hızlı ve sür'atli yürüme. Çabuk yürüme.

ihla'

  • (Hulv. den) Tatlılandırma.

ihtimamkarane / ihtimamkârâne

  • Dikkatlice ve özenle çalışarak.

ihtiyaten / ihtiyâten / احتياطا

  • Tedbirli davranarak, ihtiyatlı olarak. (Arapça)

ihtiyatkar / ihtiyatkâr / احتياط كار

  • İhtiyatlı.
  • İhtiyatlı, ilerisini düşünen. (Farsça)
  • Tedbirli, ihtiyatlı. (Arapça - Farsça)

ihtiyatkarane / ihtiyatkârane

  • İhtiyatlı bir biçimde.

ilan-ı sani / ilân-ı sâni

  • Herşeyi san'atlı bir şekilde yaratan Allah'ı ilân.

ilel

  • (Tekili: İllet) İlletler. Esaslar. Temeller. Sebebler.
  • Sakatlıklar. Hastalıklar.

ilel ü emraz

  • Hastalıklar ve sakatlıklar.

ille

  • (İllet) Esas sebeb. Vesile.
  • Hastalık, maraz, dert, sakatlık. Mûcib, maksad, gaye.

imam-ı a'zam

  • (Hi: 80-150) Hanefi Mezhebinin imamı. Asıl ismi: Ebu Hanife Nu'man bin Sâbit'tir. Bağdatlı olup Abbasiler devrinde yaşamıştır. Fıkıh ilminin en ileri geleni olup, bu ilmin tedvin ve tervicinde çok büyük hizmet etmiştir. Böyle zâtların vicdan-ı umumiye nezdinde idareyi, hak ve adalette selâmet için,

iman / imân

  • Çok dikkatli olma.

inşirah-ı kalb / inşirâh-ı kalb

  • Kalp rahatlığı.

inzibat

  • Asayiş, düzen ve rahatlık. Umumi emniyetin iyi ve yolunda olması.
  • Sağlamlaşmak.
  • Polis vazifesini gören asker, ordu mensubu.

irha

  • Tatlılıkla ve kibarca hareket etme, yumuşak davranma, tatlı muâmele etme.

isaga

  • Kolaylıkla ve rahatlıkla yutulma.

iskete

  • Güzel ve çok öten sarı kanatlı bir cins küçük kuş.

ismah

  • Cömert ve eli açık olma.
  • İtâatli ve bağlı etme.

isti'zab

  • Birşeyi tatlı bulmak, tatlı saymak. Tatlı su istemek.

istiare-i temsiliye

  • Temsilî istiare; istiarenin, teşbih unsurlarından "benzetilen" ögesi ile yapılan, benzeyenin teferruatlı olarak tasvir edildiği istiare çeşididir. Temsilî istiarede anlatılan kavram bütün manzumeye veya yazıya işlenmiştir.

istibsar

  • Basiretli olmak. Düşünceli, hesaplı ve dikkatli iş yapmak ve hareket etmek.

istihla

  • Tatlı olmak.
  • Tatlılık istemek.

istirahat-i kalb

  • Kalp rahatlığı.

istirahat-i kalbiye

  • Kalp rahatlığı, iç huzuru.

istirfah

  • (Refh. den) Refah, rahatlık ve bolluk isteme.
  • Rahatlık ve bolluk içinde bulunma.

istısna'

  • San'atlı olarak yapmak.
  • Bir şey yapmak için san'atkârla anlaşma yapmak.

itham

  • Kabahatli görmek. Suç isnad etmek. Töhmetlendirmek. Kabahatli görünmek. Töhmetli olmak.

itmi'nan-ı vicdan / itmi'nân-ı vicdan

  • Vicdan rahatlığı, vicdanen emin olma.

itmi'nanbahş

  • Güven veren, rahatlık veren.

ıtna'

  • Sâlim olmak, sağlam ve sıhhatli olmak.

ıznan

  • Bir kimseyi kabahatlı çıkarma.

jerfbin / jerfbîn / ژرف بين

  • Dikkat sâhibi, dikkatli. (Farsça)
  • Ayrıntılı düşünen, dikkatli. (Farsça)

ka'de-i ula / ka'de-i ûlâ

  • Üç ve dört rekatli namazların ikinci rek'atındaki oturuş.

ka'ka

  • Kuru, yâbis. Meşakkatli yol.
  • Yemame'den Kûfe'ye giden geniş yol.

kabaih / kabâih / قبائح

  • Suçlular, kabahatliler. (Arapça)

kabil

  • Kabul eden. Olabilir, istidatlı, mümkün olan, önde ve ileride olan.

kabiliyet-i san'at

  • San'at kabiliyeti, bir şeyi san'atlı bir şekilde yapabilme yeteneği.

kabis

  • Hızlı giden at. Süratli at.

kalb huzuru / kalb huzûru

  • İç rahatlığı, gönül hoşluğu. Kalbin Allahü teâlâdan başkası ile olmaması; Allah'tan başkasına bağlanmaması.

kalemgir

  • Yazı yazarken kalemin kâğıda takılmadan rahatlıkla kayması. (Farsça)

kalender

  • İbâdetlerin görünmesine önem vermeyen, herkese tatlı söyleyerek kalb kazanmağa çalışan, farzları yapmaya dikkat eden ve dünyâya düşkün olmayan kimse.

kampanya

  • Sıkı bir iş ve çalışma devresi.
  • Maksatlı uğraşma. Bir maksad için faaliyete geçme.

kamtarir / kamtarîr

  • Çatık suratlı.
  • Çatık suratlı, şiddetli, sert.

kanit

  • (A, uzun okunur) (Kunut. dan) Kunut ve duâ eden.
  • İtaatlı.
  • Sükût eden.

kanu'

  • Kanaat sâhibi. Kanaatkâr, kanaatli. Hakkına razı olan.

kapıkulu

  • Osmanlı devletinin daimi ordusunu teşkil eden yaya ve atlı askerlerin bütününe verilen addır.

kasdi / kasdî

  • Bir şeye yönelme, maksatlı yapma.

kasr-ı namaz

  • Namazın kısaltılması; yolculukta 4 rekâtlık farz namazların 2 rekât olarak kılınması.

kasr-ı salat / kasr-ı salât

  • Seferde olan bir kimsenin dört rekatlı namazı ikişer rekat kılmakla namazı kısaltması.
  • Seferde olan bir kimsenin, dört rekâtlı farz namazları ikişer rekât kılması. Namazı kısaltmak.

kasr-ısalat / kasr-ısalât

  • Seferde, yolculuk hâlinde dört rek'atli farzları iki rek'at kılmak.

kasten

  • Maksatlı, kasıtlı olarak.

kasvere

  • Yaşça büyük olmak.
  • şecaatli, kuvvetli.
  • Aslan.
  • Bir nebat ismi.

kataif

  • (Tekili: Katife) Saçaklı, tüylü havlular; ehramlar.
  • Kadayıf tatlısı.

kavanin-i hadsiye / kavânin-i hadsiye

  • Ani, sür'atli seziş ve kavrayış kuralları.

kehib

  • Patlıcan.

kelam-ı beliğ / kelâm-ı belîğ

  • Belâgatli söz; açık ve kusursuz ifade.

kelepir

  • Çok ucuz ele geçen. Zahmetsiz, ücretsiz.
  • Üvey evlât. Evlâtlık.

kemal-i istirahat-i kalb / kemâl-i istirahat-i kalb

  • Tam bir kalp rahatlığı.

kemal-i merak ve dikkatle / kemâl-i merak ve dikkatle

  • Oldukça meraklı ve dikkatli bir şekilde.

kemal-i rahat / kemâl-i rahat

  • Tam anlamıyla rahatlık.

kemal-i rahat-ı kalb / kemâl-i rahat-ı kalb

  • Kalbin tam rahatlığı.

kemal-i saadet / kemâl-i saadet

  • Tam bir huzur ve rahatlık.

kemal-i sürur ve ferah / kemâl-i sürur ve ferah

  • Tam bir mutluluk ve rahatlık.

kerihet

  • Harpte şiddet.
  • Zahmetli ve meşakkatli olan.

keşkul / keşkûl / كشكول

  • Dilenci çanağı. (Farsça)
  • Keşkül, bir tür tatlı. (Farsça)

keud / keûd

  • Meşakkatli sarp yokuş.

kevser-i fesahat

  • Dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılmasından doğan tatlılık, doygunluk.

kevser-i kur'ani / kevser-i kur'ânî / كَوْثَرِ قُرْآنِي

  • Kurânın (tatlı, hoş) ırmağı.

kılafet

  • Gemi ziftleme san'atı. Kalafatlık.

kruvazör

  • Daha ziyade toplarla mücehhez açık denizlerde emniyeti te'min etmek ve konvoyları korumakla vazifeli süratli harp gemisi. (Fransızca)

kudek-meniş

  • Çocuk tabiatlı. Çocuk mizaclı. (Farsça)

kuss ibn-i saide

  • İslâmiyetten önce Arabistan'da yaşamış İyâd Kabilesinin ileri gelenlerinden, mühim hakikatlı bir şâirdir. Cârud gibi hakperesttir. Henüz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm genç iken Suk-ı Ukaz panayırındaki hitabeti ile meşhurdur. Hitabesinde bir Hak Peygamber geleceğini ve onun en güzel bir d

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kutniye

  • Aşure tatlısı.

kuvvet-i itminan

  • Güçlü bir güven, tam bir kalp rahatlığı.

la fahr / lâ fahr

  • Övgü değil (övünme maksatlı değil).

latife / latîfe

  • Hoş, tatlı söz, şaka.
  • Maddeli, zamanlı ve ölçülü olmayan Âlem-i emirdeki beş mertebeden her biri.

lebik

  • Tatlı sözlü. Yumuşak konuşan.
  • Zeki, anlayışlı, akıllı.

lehaza

  • Gözucu ile bir şeye dikkatlice bakmak.

letafet / letâfet

  • Hoşluk, yumuşaklık, tatlılık.

letafet-i asliye / letâfet-i asliye

  • Bir şeyin aslında ve temelinde bulunan tatlılık, hoşluk.

levs-ül katl

  • Birisini katletmekle müttehem olan şahısta, katlin nişânesi veyahut maktul ile aralarında zâhir bir düşmanlık bulunması gibi alâmet ve karineler.

levziyyat

  • Bademle yapılmış tatlılar.

leziz

  • (Lezize) Lezzetli. Tatlı, hoş. Tadı hoş ve güzel. (Lezzet umumidir, hâlavet ise hususidir.)

lezz

  • Uyku, nevm.
  • Sözü güzel olan, tatlı konuşan kişi.
  • Tatlı, leziz, lezzetli.

lezzat

  • (Tekili: Lezzet) Tatlılıklar. Lezzetler. Tadı hoş ve güzel olan şeyler.

lezzaz

  • Lezzetli, tatlı, leziz.

lezzet-elem

  • Tatlı-acı.

lisan-ı beliğane / lisân-ı beliğâne

  • Belâgatli dil, maksadı muhatabın hâline tam bir uygunluk içinde anlatan dil.

lisan-ı nahvi / lisan-ı nahvî

  • Arapçanın bir vasfı; intizam ve kaidelere, düsturlara bağlı belâgatlı dil.

liyakatmend

  • (Çoğulu: Liyâkatmendân) Değerli, liyâkatli. (Farsça)
  • Faziletli. (Farsça)

liyakatmendan / liyakatmendân

  • (Tekili: Liyâkatmend) Değerli, liyâkatli kimseler, faziletli kişiler. (Farsça)

lizaz

  • (Tekili: Leziz) Lezzetli ve tatlı şeyler.

lübahıye

  • Mükemmel hilkatli kadın.

lut

  • Tatlı yemekler. Lezzetli yiyecekler. (Farsça)
  • Çıplak. (Farsça)

ma'nevi huzur / ma'nevî huzûr

  • Allahü teâlâyı anarak emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınmak sûretiyle kalbde meydana gelen rahatlık.

ma'ruf

  • Bilinen, tanınmış. Belli, meşhur.
  • Şeriatın makbul kıldığı veya emrettiği.
  • Adl, ihsan, cud, tatlı dil, iyi muamele.

ma'tuk

  • (Çoğulu: Maâtik) (Atâk. dan) Azat olunmuş. Azatlı.

ma-i leziz / mâ-i leziz

  • Lezzetli ve tatlı su.

ma-i zülal / mâ-i zülâl

  • Saf, temiz, soğuk ve tatlı su.

magmuz

  • Kabâhatli, suçlu.

mahdumiyet

  • Mahdumluk, oğulluk, evlâtlık.
  • Efendilik.

mahkun-ud-dem

  • Fık: Katli lâzım olmayan kimse.

mahz-ı belagat / mahz-ı belâgat

  • Her yönüyle belâgatlı olan, tam yerinde ve tam şartlara uygun söz söylemek.

makatil

  • (Tekili: Maktel) Katlin yapıldığı yerler, öldürme fiilinin geçtiği yerler, makteller.

maktel

  • Birinin öldürüldüğü yer. Bir katlin yapıldığı yer.

marifet-i sani / mârifet-i sâni

  • Herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah'ı tanıma ve bilme.

maslahattar

  • Maslahatlı, faydalı.

masnu / masnû / مصنوع

  • San'atlı yapılmış eser.
  • Yapma, yapay. (Arapça)
  • Sanatlı. (Arapça)

masnu' / مصنوع

  • Sanatlı yapılan.

masnuat / masnûât

  • Sanatlı yapılmış eserler.

masnuat-ı sayfiyye

  • Cenab-ı Hakk'ın yaz mevsiminde yarattığı san'atlı güzel eserler.

masnuiyet / masnûiyet

  • San'atlılık, sa'at değeri olma.
  • San'atlı olma.

mayhoş

  • Biraz ekşice lezzetli tatlı. (Farsça)

mazmun

  • Meâl. Mâna. Mefhum.
  • Nükteli, san'atlı, ince söz.
  • Ödenmesi lâzım olan.
  • Fık: Gasb, telef veya zulüm sebebi ile ödenmesi lüzum etmiş şey.

med

  • Uzatma, çekme. Yayma ve döşeme.
  • Çoğaltmak.
  • Bir şeye dikkatlice bakmak.
  • Nihayet, son.
  • Sönmek. Bir şeyi söndürmek.
  • Yardım etmek, mühlet vermek.
  • Yâr ve yâver olmak.
  • Tarlaya fışkı ve gübre dökmek.
  • Sel suyu.

medar-ı rahat / medâr-ı rahat

  • Rahatlık sebebi.

mefsedet

  • Fesatlık, bozukluk.

mektub-u samedani / mektub-u samedanî

  • Hiç bir şeye muhtaç olmayan Allah'ın eserleri. Yeryüzü. İnsanlar, ağaçlar, çiçekler, çekirdekler, dağlar, denizler gibi çok hakikatlı mâna ifâde eden Allah'ın mektupları.

melahat / melâhat

  • Güzellik, tatlılık.

menfaattar

  • Menfaatli.

merbaa

  • Dört bucaklı.
  • Dört katlı.

merbut / merbût

  • Bağlı, irtibatlı.

merhametkar / merhametkâr

  • Merhametli, şefkatli.

mevat arazi / mevât arâzi

  • Ölü arâzi. Bir kimsenin mülkünde bulunmayan, mer'a, baltalık ve harman yeri olarak kimseye verilmemiş olan ve gür sesli bir kimsenin köy ve kasaba evlerinin son bulduğu yerden bağırıp sesi duyulmayacak derecede köy ve kasabadan uzak yâni tahmînen yarım saatlik uzaklıkta olan dağlık, taşlık, kıraç, o

mevkib

  • Kafile. Alay. Atlı veya yaya giden kafile. Cemaat.

mevvar

  • Seri, çabuk, hızlı, sür'atli.

meylürrahat

  • Rahatlığa meyilli olma.

mezak

  • Sür'atli yürüyen deve.

mihrban / mihrbân / مهربان

  • Sevgi dolu, şefkatli. (Farsça)

miskal

  • Yirmidört kıratlık (4,5 gr. kadar) bir ağırlık ölçüsü. (Bir kırat, beş normal arpa ağırlığında olup, bir dirhemin 1/14 üdür.)
  • Yirmidört kıratlık bir ağırlık ölçüsü. (Ondört kırat bir şer'î dirhem karşılığıdır).

mıtva'

  • Çok muti', çok itaatli.

mübagame

  • Tatlı dillilik.

mübelliğ-i beliğ

  • Noksansız ve belâgatli bir şekilde tebliğ eden.

müberhen

  • Delilli ve bürhanlı. İsbatlı. Delillerle sâbit olmuş.
  • Delilli, ispatlı.

mübrim

  • (Mübrime) Zorlıyan, zorlayıcı.
  • Mânâsız ve boş sözlerle can sıkan kimse.
  • İki katlı yapan.
  • Cür'et eden.

mücennah

  • (Cenah. dan) Cenahlı, kanatlı.

müdakkik

  • Dikkatli.

müdakkikane / müdakkikâne

  • Dikkatlice, araştırıp inceleyerek.

müdebbirane / müdebbirâne

  • Müdebbir olana yakışır şekilde. Tedbirlice. Her işi önceden ayarlayarak, dikkatlice geleceği düşünerek. (Farsça)

müdellel

  • Delilli ve isbatlı olan. İsbat ve tasdikine delil gösterilmiş olan. İsbatlı.
  • Delilli, ispatlı.
  • Delilli, ispatlı.

mufassal

  • Tafsilli, tafsilâtlı, izahlı. Geniş mâlumatlı, kısımlara ayrılıp anlatılmış.

mufassalan

  • Geniş, izahlı olarak. Tafsilâtlıca. Kısımlara ayrılıp anlatılmış olan.

müfsid

  • İfsat eden, bozan.
  • Fesatlık eden, ara açan.

müfsidin / müfsidîn

  • (Tekili: Müfsid) Bozanlar, ifsad edenler, müfsidler. Fesatlık yapanlar, ara açanlar.

muhamat

  • Korumak.
  • Avukatlık etmek.
  • Birinden birşeyi def etmek.

muhammes

  • Beşli. Beş katlı. Tahmis edilmiş.
  • Edb: Her bendi beş mısrâlı olan manzume.
  • Birbiri ardından gelen ve kapalı olarak uç uca eklenmiş beş kenarın meydana getirebileceği çeşitli şekillerden her biri. Beşgen.

muhannes

  • Kadınlaşmış erkek. Alçak tabiatlı.
  • Korkak. Nâmerd. Kalleş.

muk

  • Göz pınarı.
  • Akılsızlık.
  • Kanatlı karınca.
  • Mest üzerine giyilen çizme.

mükatebe / mükâtebe

  • Yazışma, mektuplaşma, birbirine yazma, köle ile yapılan azatlık sözleşmesi.

mükfehirr

  • Üstüste yığılmış karabulut.
  • Asık suratlı adam.
  • Yaşlanmış kimse.

mukim / mukîm

  • İkamet eden. Ayakta duran.
  • Okuyan.
  • Bir memlekette devamlı duran.
  • Fık: Vatanında veya vatanı sayılan bir yerde onbeş günden fazla kalan kimse. (18 saatlik uzağa gidene "Misâfir" denir.)
  • Esmâ-i İlâhiyyeden olup "Her şeyi ayakta tutan, devam ettiren ve kayyumiyet

muktesid / مقتصد

  • Tutumlu, iktisatlı.) (Arapça)

muktesidane / muktesidâne

  • İktisatlı bir şekilde.

muktesit

  • İktisatlı, tutumlu.

mültefitane

  • Mültefitçe. İltifatlılıkla. (Farsça)

münfelik

  • (Felak. dan) Açılan, yayılan, görülen.
  • İnfilâk eden, patlıyan.

murabba

  • Terbiye görmüş.
  • Kaynatıp kıvama geldikten sonra dondurulmuş.
  • Meyve suyu tatlısı. Reçel. Ezme.

murabbayat

  • (Tekili: Murabbâ) Kaynatılıp kıvamına getirildikten sonra dondurulmuş meyve suyu tatlıları.

mürg-i bal-şikeste / mürg-i bâl-şikeste

  • Kırık kanatlı kuş.

murtabıt

  • İrtibatlı, bağlı.

murtabit

  • Bağlı. İrtibatlı. Birbirine bitişik. Ekli.

mürtebit

  • İrtibatlı, bağlantılı.

musanna

  • Sanatlı.

musanna' / مُصَنَّعْ

  • San'atlı yapılan.

müsaraaten

  • Sür'atli ve acele olarak.

müşfik / مشفق / مُشْفِقْ

  • Şefkatli.
  • Şefkatli, merhametli, acıyan.
  • Şefkatli.
  • Şefkatli. (Arapça)
  • Şefkatli.

müşfikane / müşfikâne

  • Şefkatli bir şekilde.
  • Şefkatlice, acıyıp severek.

müsta'celen

  • (Acele. den) Çabuk ve acele olarak. Sür'atli bir tarzda.

müstaiddan / müstaiddân

  • (Tekili: Müstaid) İstidatlı kimseler, müstaid kişiler.

müsterfih

  • (Refah. dan) Rahatlık isteyen. Refah ve bolluk taleb eden.

müsterihane / müsterihâne

  • Rahatlıkla, gönül rahatlığıyla.
  • İçi rahat olarak, gönül rahatlığı ile.
  • İçi rahat olarak, gönül rahatlığı ile.

mütalaa eden / mütalâa eden

  • Dikkatli okuyan, inceleyen.

mütalaagah / mütalâagâh

  • Dikkatlice okuma ve inceleme yeri.

mütali / mütâli

  • Dikkatlice okuyup inceleyen.

mutantan

  • Debdebeli. Tantanalı. Gürültülü. Gösterişli ve şatafatlı.

mutavi'

  • İtaat eden, muti, itaatli.

mütecehhiz

  • (Cihaz. dan) Donanmış, techizatlı. Mücehhez.

mütefekkirane / mütefekkirâne

  • Derin ve dikkatli düşünerek, mütefekkire yakışır surette. (Farsça)

mütehazzir

  • (Hazer. den) Sakınan, çekinen, dikkatli davranan.

mütehazzirane / mütehazzirâne

  • Çekinerek, sakınarak, dikkatli davranarak. (Farsça)

mütekabbız

  • (Kabz. dan) Toplanıp çekilen.
  • Asık suratlı, asık, çehreli.
  • Buruşup kasılan adale.

mütekarrih

  • (Karh. dan) Yaralı, çıbanlı. Cerahatli yara veya çıban.

mütekayyid

  • (Çoğulu: Mütekayyidîn) (Kayd. dan) Dikkatli davranan.

mütekayyidane / mütekayyidâne

  • Dikkatli davranarak, kayıtlı bulunarak. (Farsça)

mütekayyidin / mütekayyidîn

  • (Tekili: Mütekayyid) (Kayd. dan) Dikkatli davrananlar, kayıtlı bulunanlar.

müteserri'

  • (Sür'at. den) Koşan, acele davranan, sür'atli hareket eden.

mütevessib

  • Sıçrayan, atlıyan.

müteyakkızane / müteyakkızâne

  • Uyanık ve dikkatlice, göz açıklığı ile. (Farsça)

muti' / mutî'

  • İtaatli. Terbiyeli. İsyan etmeyen.
  • Rahat.

mutmainane / mutmainâne

  • Şüphesizce. Rahatlık ve emniyet içinde olarak. (Farsça)

na'ma

  • Rahatlık, nimet. Minnet, ihsan ve atiyye. İyi halde bulunmak.

naciye

  • (Çoğulu: Nâciyât) Sür'atli deve.

nafi'

  • Menfaatli. Faydalı. Yarar. Şifalı.
  • Esma-i Hüsnâdan bir isim.

nafia

  • İnşaat işleri.
  • Faydalı işler. Menfaatli olanlar.

nafile

  • Fık: Farz ve vâcibden gayrı mecburiyet olmadığı hâlde yapılan ibadet. Fazladan yapılan iş.
  • Menfaatli olmayan. Ziyâdeden olan.
  • Torun.
  • Ganimet malı. Bahşiş. Atiyye.

naime

  • Rahatlık içinde nazlı büyütülmüş kadın.
  • Yumuşak yapılı hayvancıklar.

nakkaş / nakkâş

  • Herşeyi san'atlı bir şekilde nakış nakış işleyen Allah.

nakkaş-ı alim / nakkâş-ı alîm

  • Her şeyi bilen ve her şeyi san'atlı bir şekilde işleyen Allah.

nakkaş-ı hakim / nakkaş-ı hakîm

  • Varlıkları sanatlı nakışlarla donatan ve her şeyi hikmetle, yerli yerinde yaratan Allah.

nakş-ı san'at

  • San'atlı nakış, işleme.

nakş-ı san'at-ı rabbaniye / nakş-ı san'at-ı rabbâniye

  • Herşeyin Rabbi olan Allah'a ait san'atlı nakış.

nazar-ı dikkat / نَظَرِ دِقَّتْ

  • Dikkatli bakış.

nazar-ı ehl-i dikkat

  • Dikkatli olan kimselerin gözü, bakışı, ilgisi.

nazar-ı inayet / nazar-ı inâyet

  • Önem ve özen ihtiva eden dikkatli bakış,.

nazar-ı mütalaa / nazar-ı mütalâa / nazar-ı mütâlaa / نَظَرِ مُطَالَعَه

  • Dikkatlice bakıp anlamaya çalışmak.
  • Dikkatli okuma gayeli bakış.

nazar-ı şefkat

  • Şefkatli bakış.

neama'

  • Nimetler. İhsan, atiyye.
  • Rahatlık. Refah-ı hâle sebep olan şey.

nedim

  • (Çoğulu: Nedmân - Nüdemâ) Sohbet arkadaşı, meclis arkadaşı.
  • Tatlı konuşan. Güzel hikâye anlatan.
  • Büyük kişileri hikâye ve fıkralarıyla eğlendiren.

nefs-i mutmainne

  • İyiliği kötülükten ayırt ettirerek insanlık vazifesini tanıttıran ve vicdanına rahatlık veren hâl. İnsanı Allah'a yaklaştıran hâl. Günaha meyleden kötü sıfatlardan temizlenmiş ve güzel ahlâk ile muttasıf olarak kurb-u İlâhiye itmi'nan ve istikrar kazanmış olan insan iradesi. Nefsin, Allah'ın emirler

nemir

  • Tatlı su.

nermligam

  • (Nerm-ligâm) İtaatli, muti, söz dinler. (Farsça)
  • Başı sert olmayan at. (Farsça)

nesais

  • (Tekili: Nesise) Fesatlık için yapılan fısıltılar.

nesim-i seher / nesîm-i seher

  • Seher rüzgârı, tan yeli, tatlı sabah rüzgârı.

nesise

  • (Çoğulu: Nesâis) Fesatlık için yapılan fısıltı.

nevaz

  • Tatlı ve ahenkli ses.

nevaz ü namaz

  • Tatlı, ahenkli ses ve namaz.

nevend

  • (Nevende) Postacı. Atlı postacı. (Farsça)
  • Hızlı giden at. (Farsça)

nükah

  • Tatlı soğuk su.

nukuş-u hikmet

  • Her şeyi bir sebebe, gayeye, faydaya binaen yaratan Allah'ın san'atlı nakışları.

nukuş-u masnuat / nukûş-u masnûât

  • Sanatlı olarak yaratılan varlıklardaki nakışlar.

nukuş-u san'at

  • Sanatlı nakışlar.

nuş

  • İçen, içici. (Farsça)
  • Tatlı şerbet gibi içilecek şey. (Farsça)
  • Zevk ve safâ. (Farsça)

nuşhand

  • Tatlı gülüşlü. (Farsça)

nuşin / nûşin / نوشين

  • Lezzetli, tatlı. (Farsça)
  • Tatlı. (Farsça)

nutk-u beliğane / nutk-u beliğâne

  • Balâgatli nutuk; kusursuz ifadelerle muhatapların hallerine ulgun olarak akıl ve kalplerini aydınlatan nutuk.

özür

  • Bir kusurun afvı için gösterilen sebep.
  • Bahane, sebep.
  • Mâni, engel. Kusur, nakise, sakatlık.
  • Fevz. Zafer.
  • Bir adamın kusur ve kabahatinin çok olması.
  • Fık: Abdesti bozucu ve devamlı olan şey.

pak-baz

  • (Çoğulu: Pâk-bâzân) Temiz oynayan. (Farsça)
  • Mc: Sadakatli âşık. (Farsça)

pişbin

  • İlerisini gören. Basiretli, ihtiyatlı. (Farsça)

pozitif

  • Tecrübe neticesine dayanan, müsbet, isbatlı. Negatifin zıddı. (Fransızca)
  • Müsbet, ispatlı.

pür-rahm ü şefkat

  • Çok şefkatli ve merhametli.

rahat-ı kalb

  • Kalb rahatlığı, kalbin huzurlu ve tasasız oluşu.

rahat-ı ruh

  • Ruh rahatlığı.

rahmetli

  • Şefkatli.

ram olmak / ram

  • İtaat etmek, boyun eğmek.
    Ram: İtaat eden, boyun eğen, itaatli, münkad.
    Teslim olmak, hükmü altına girmek (Farsça)

ravh

  • Rahatlık.
  • Rahatlık. Rahmet ve kolaylık.
  • Serin serin esen rüzgârın vücuda dokunmasiyle verdiği serinlik ve sefa.
  • Koklamak.
  • Rahatlık.

ravhullah

  • Allah'ın verdiği rahatlık.

rebeb

  • Tatlı ve çok su.

refah

  • Huzur, rahatlık.
  • Bolluk, rahatlık.
  • Bolluk, rahatlık.

refahet

  • Bolluk, zenginlik, rahatlık.
  • Bolluk, rahatlık.

refih

  • Rahatlık ve huzur içinde geçinen. Refah ve rahat ile yaşıyan.

rehamet

  • Sözün, sesin yavaş, ince ve tatlı olması.

rekb

  • Atlılar alayı, süvari takımı.
  • Diz ile vurmak. Dizi vurmak.

resa'

  • Tatlı sütü ekşi yoğurtla karıştırmak. (O yapılan yemeğe "resise" derler.)

reşidiyye

  • Reşid olanla ilgili.
  • Şeker ve nişasta ile yapılan bir çeşit tatlı.

rev'a

  • Korkak kadın.
  • Kendisini görenleri şaşırtacak derecede güzel olan kadın veya kız. (Müz: Ervâ)REVA' : Tatlı.

revabıt-ı kevniye / revâbıt-ı kevnîye

  • Kâinatla irtibatlı meseleler, kâinatla ilgili bağlar.

revani

  • Değerli, rağbetli revaçlı. (Farsça)
  • Tepside pişirilen irmik veya undan bir tatlı çeşidi. (Farsça)

revgan

  • Yağ. (Farsça)
  • Hafif hafif esen rüzgârın verdiği serinlik, rahatlık. (Farsça)
  • Üstü yağ gibi kayan parlak nesne. (Farsça)
  • Parlak deri. (Farsça)

revgani

  • Revani tatlısı. (Farsça)

revh

  • İç açıklığı. Rahat.
  • Rahmet.
  • Hafif esen rüzgârın verdiği tatlılık, canlılık.

rıfk

  • Yumuşaklık, yavaşlık, tatlılık, nezaket. (Zıddı: unf)
  • Yumuşaklık, tatlılık.

rıfki / rıfkî

  • (Rıfkıye) Yumuşaklıkla, tatlılıkla ilgili.

rü'yet-i taksir / rü'yet-i taksîr

  • Kendini günâhkâr ve kabahatli, kusurlu görmek, kendini suçlamak.

rububiyet-i sani

  • Herşeyi mükemmel ve san'atlı bir şekilde yaratan Allah'ın bütün mahlûkatı besleyip terbiye etmesi, idaresi ve egemenliği altında bulundurması.

ruz

  • Gün, 24 saatlik müddet. (Farsça)
  • Gündüz. (Farsça)

sabig / sâbig

  • (Sâbiga) Tam. Tafsilâtlı. Uzun. Bol.

şad-hab

  • Uykusu tatlı. (Farsça)

sade

  • Basit, karışık olmayan, katıksız. (Farsça)
  • Saf, gösterişsiz, lüzumsuz bulunmayan. (Farsça)
  • Tek katlı. (Farsça)
  • Ancak, yalnız. (Farsça)
  • Süssüz. (Farsça)
  • Derin düşünemiyen, saf adam. (Farsça)

sadık / sâdık

  • Doğru, hakikatli, sadakatlı, dürüst.
  • Doğru, dürüst, sadakatli.

sadik

  • Çok sâdık, içten ve dıştan sadakatlı dost. Doğru sözlü.

sadtuy

  • Çok katlı, yüz katmerli.

safa / safâ / صفا

  • Saflık. (Arapça)
  • Gönül rahatlığı, gönlün şen olması. (Arapça)
  • Safâ eylemek: Şenlenmek. (Arapça)

safabahş / safâbahş / صفابخش

  • Gönüle rahatlık veren. (Arapça - Farsça)

sahih kan / sahîh kan

  • Sekiz yaşını bitirip, dokuz yaşına bastıktan birkaç gün veya ay, yâhut seneler sonra, sıhhatli bir kızın veya âdet zamânı son dakikasından îtibâren tam temizlik (on beş gün) geçmiş olan kadının önünden çıkan ve Hanefî mezhebine göre, en az üç gün (ye tmiş iki saat) devâm eden kan; hayız ve aybaşı ka

şairü't-tab'

  • Şair tabiatlı; gördüklerini şiir üslûbuyla anlatan.

şaka

  • Meşakkatli ve güç.
  • Musibet ânında yakasını ve yüzünü yırtan kadın.

sakamet / sakâmet / سقامت

  • Sakatlık. (Arapça)
  • Yanlışlık. (Arapça)

salah / salâh

  • Bir şeyin en iyi hâli. Rahatlık, sulh, iyileşme, düzelme, iyilik. Dine olan bağlılık. Her hayra câmi faziletlerin toplanmasında hâsıl olan yüksek bir sıfat. (Mukabili fesad ve fücurdur)
  • İyilik, rahatlık.

salih

  • (Salâh. dan) İşe yarar, elverişli, uygun, iyi. Haklı olan, itikatlı, dindar, dinî emirlere uyan.
  • Faziletli, ehl-i takva olan.

salim / sâlim

  • Sağlam.
  • Sıhhatli. Sağ. Noksansız, eksiksiz.
  • Her türlü tehlikeden uzak olan. Emin ve korkusuz olan.
  • Gr: Kelimelerdeki harfler bozulmadan cemi' eki katılarak yapılan çoğul hali. Sâlimûn, sâlihât, sâdıkûn, sâdıkât gibi yapılan cemiler.
  • İçinde harf-i illet bulunma

saltanat

  • Kudret, kuvvet.
  • Hâkimiyet, padişahlık.
  • Tantana, gösteriş, debdebe.
  • Şatafatlı hayat. Bolluk. Zenginlik.

san'at-ı eşya

  • Varlıkların san'atlı oluşu.

san'at-ı lafziye / san'at-ı lâfziye

  • İfâdenin san'atlı olması.

san'atkar / san'atkâr

  • Herşeyi san'atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah.

san'atkar-ı zülcelal / san'atkâr-ı zülcelâl

  • Sonsuz haşmet ve görkem sahibi olan ve her şeyi san'atlı bir şekilde yaratan Allah.

san'atkar-ı zülcemal / san'atkâr-ı zülcemâl

  • Sonsuz güzellik sahibi olan ve herşeyi san'atlı bir şekilde yaratan Allah.

san'atkarane / san'atkârane / san'atkârâne / صَنْعَتْكَارَانَه

  • San'atlı olarak, özenip meharetle yapılmak suretiyle, sanatkâra yakışır şekilde. (Farsça)
  • San'atlı bir biçimde.
  • San'atlı yaparak.

san'avi / san'avî

  • (San'aviye) San'atlı oluş. San'ata mensub. Muntazam yapılı.

sanatkarane / sanâtkârâne

  • Sanatlıca.

sanavi / sanâvî

  • Sanatlı.

sani / sâni

  • Herşeyi sanatlı yaratan Allah.

sani-i adl / sâni-i adl

  • Herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan ve sonsuz adâlet sahibi olan Allah.

sani-i alem / sâni-i âlem

  • Bütün varlık âlemini san'atlı bir şekilde yaratan Allah.

sani-i alim-i zülcemal / sâni-i alîm-i zülcemâl

  • Sonsuz güzellik sahibi olan ve sonsuz ilmiyle herşeyi san'atlı bir şekilde yaratan Allah.

sani-i ehad / sâni-i ehad

  • Zâtı bir olan ve herşeyi san'atlı bir şekilde yaratan Allah.

sani-i ezeli / sâni-i ezelî

  • Varlığının başlangıcı olmayan ve herşeyi san'atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah.

sani-i hakim-i müdebbir / sâni-i hakîm-i müdebbir

  • Her şeyi san'atlı olarak belli gaye ve hikmet doğrultusunda yaratan ve idare eden Allah.

sani-i hayy-ı kayyum / sâni-i hayy-ı kayyûm

  • Her an diri olan ve herşeyi san'atlı bir şekilde yaratıp ayakta tutan Allah.

sani-i kadim / sâni-i kadîm

  • Ezelden beri var olan ve varlıkları sa'natlı bir şekilde yaratan Cenâb-ı Allah.

sani-i kadim-i ezeli / sâni-i kadîm-i ezelî

  • Varlığının başlangıcı ve sonu olmayan ve her şeyi san'atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah.

sani-i külli şey / sâni-i külli şey

  • Herşeyi san'atlı bir şekilde yaratan Allah.

sani-i mevcudat / sâni-i mevcudat

  • Bütün varlıkları sanatlı bir şekilde yaratan Allah.

sani-i mu'ciznüma / sâni-i mu'ciznümâ

  • Mu'cize gösteren ve herşeyi san'atlı bir şekilde yaratan Allah.

sani-i muhteşem / sâni-i muhteşem

  • İhtişam sahibi ve herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah.

sani-i musavvir / sâni-i musavvir

  • Herşeyi istediği surette, mükemmel ve sanatlı bir şekilde yapan Allah.

sani-i rahman / sâni-i rahmân

  • Sonsuz şefkatiyle yaratıklarını esirgeyip rızıklandıran ve herşeyi mükemmel birşekilde san'atlı olarak yaratan Allah.

sani-i vahid / sâni-i vâhid

  • Tek olan ve herşeyi san'atlı yapan Allah.

sanii / sânii

  • Herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah.

saniiyet

  • Sanilik, sanatlı yapıcılık.

şarap

  • İçilecek şey; tatlı ve soğuk içecek.

sarim

  • Kesen, kesici.
  • Şecaatlı.

şebanruz

  • 24 saatlik zaman. "Gece gündüz". (Farsça)

sebati / sebatî

  • Sebatlılık. Sözünde ve kararında durma.

sebatkar / sebâtkâr

  • Sebatlı, kararlı.

şeci / şecî

  • Şecaatli, cesaretli, kahraman.

şeci'

  • Kahraman. Yiğit. Şecaatli.

şedaid

  • (Şedâyid) Afât. Meşakkatli haller. Şiddetli musibetler.

şedidü'ş-sekime / şedîdü'ş-sekîme

  • Karşı koymaya muktedir, sebatlı ve çok güçlü.

şef'

  • Çift.
  • Kurban bayramı günü.
  • Namazların her iki rek'atı demektir. Dört rek'atlı bir namazın evvelki iki rek'atında Şef'-i evvel, diğer iki rek'atına da Şef'-i Sâni denilir. Üç rek'atlı namazın üçüncü rek'atı da Şef'i sâni'dendir.

şefaat

  • Şefaat etmek. Af için vesile olmak.
  • Fık: Âhiret günü bir kısım günahkâr mü'minlerin affedilmeleri ve itaatli mü'minlerin de yüksek mertebelere ermeleri için Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ve sâir büyük zâtların Allah Teâlâ'dan (C.C.) niyaz ve istirhamda bulunmalarıdır.

şefik / şefîk / شفيق

  • Şefkatli, esirgeyen. Rikkat sahibi. Merhametli.
  • Şefkatli.
  • Şefkatli, merhamet eden ve esirgeyen Allah.
  • Müşfik, şefkatli. (Arapça)

şefikane / şefikâne / şefîkane

  • Şefkatlice.
  • Şefkatlice, merhametli olarak.

şefkatkar / şefkatkâr

  • Şefkatli.
  • Şefkatli.

şefkatkarane / şefkatkârâne

  • Şefkatli bir şekilde.

şefkatname

  • Şefkatli yazılmış mektup.

şefkatperverane / şefkatperverâne

  • Çok şefkatli ve merhametli bir şekilde.

segab

  • (Çoğulu: Sügbân) Kesmek.
  • Dere içinde yağmurdan biriken su.
  • İyi ve tatlı su.

şehba'

  • Kır renkte olan şey.
  • Kır katır, kır at.
  • Tam teçhizatlı asker birliği.
  • Pek kıtlık olan sene.

şehd-amiz

  • Bal gibi tatlı. Balla karışık. (Farsça)

şehd-i şehadet

  • İmanın, şehadetin verdiği saadet, tatlılık ve huzur. Şehadet balı.

şehla / şehlâ

  • Elâ göz. Koyu mavi göz. Tatlı şaşı.
  • Mc: Çok güzel.
  • Elâ göz, tatlı şaşı.

şekergüftar

  • Sözü şeker gibi tatlı. (Farsça)

şekerhab

  • Otururken gelen tatlı uyku. (Farsça)

şekerhand / شكرخند

  • Tatlı gülüş, sevgilinin tatlı gülüşü. (Farsça)

şekerleb / شكرلب

  • Tatlı dudaklı. (Farsça)
  • Şirin sözlü. (Farsça)

şekerpare

  • Çok tatlı ve şekerli olan bir kayısı cinsi. (Farsça)
  • Bir nakış çeşiti. (Farsça)
  • Bir cins tatlı. (Farsça)

şekerriz

  • Pek tatlı, şeker saçan. (Farsça)
  • Sevinçten dolayı gelen gözyaşı. (Farsça)

sekine / sekîne

  • Sükûn ve itmi'nan, temkin. Nefisteki telâşın kesilmesi ile hâsıl olan kalb huzuru ve sükûneti.
  • Telâş ve hafifliğin zıddıdır.
  • Kalb rahatlığı, kalb kuvveti veren çok mühim bir duânın ismi. (Bu, Sekine isimli duâ, Hazret-i Ali Radıyallâhü Anh gibi evliyânın bildiği ve içerisinde
  • Rahatlık. Kalb huzûru.
  • Sükun ve imtinan, temkin. Kalp rahatlığı, kalp huzuru veren bir duanın adı.

sekinet

  • Sükûn ve itmi'nan, temkin. Nefisteki telâşın kesilmesi ile hâsıl olan kalb huzuru ve sükûneti.
  • Telâş ve hafifliğin zıddıdır.
  • Kalb rahatlığı, kalb kuvveti veren çok mühim bir duânın ismi. (Bu, Sekine isimli duâ, Hazret-i Ali Radıyallâhü Anh gibi evliyânın bildiği ve içerisinde

şekkerin / şekkerîn

  • Şekerli, tatlı. (Farsça)

selam / selâm

  • Rahatlık, emniyet, barış, iyilik.

selam ve selamet / selâm ve selâmet

  • Esenlik, rahatlık.

selaset

  • Edb: Anlatıştaki kolaylık ve rahatlık. Açık, kolay, akıcı ve âhenkli ifade.

selsal

  • Hafif soğuk, tatlı ve lezzetli su.

selsebil

  • Cennet'te bir çeşme veya ırmak.
  • Mc: Tatlı, lâtif, leziz su.

selsel

  • Tatlı ve yumuşak su.

semerat-ı manzume ve mevzune

  • Tertipli, düzenli, ölçülü ve san'atlı meyveler.

serdi / serdî

  • Soğukluk, bürudet. (Farsça)
  • Kabalık, sertlik, hoyratlık. (Farsça)

şerekrak

  • Yeşil kanatlı, siyah burunlu, güvercin büyüklüğünde kırmızı bir kuş.

seri / serî

  • Çabuk, süratli.
  • Çabuk, süratli.

serra

  • Kolaylık, rahatlık, genişlik.
  • Sevinçli oluş.
  • Bolluk.

seyr-i seri / seyr-i serî

  • Sür'atli seyahat, hareket.

sia-i hal / sia-i hâl

  • Rahatlık, genişlik, bolluk.

şiddet-i iktisat

  • Çok iktisatlı, tutumlu olma.

sıddık

  • Çok samimi. Doğru, inançlı, sadakatli.

sıddıkin-i sahabe / sıddıkîn-i sahabe

  • Sadakatli, doğru sözlü Sahabeler.

sıdk-ı cenan

  • Kalblerin sâdık oluşu, sadakatlı.

şikestebal / şikestebâl

  • Kanadı kırık, kırık kanatlı. (Farsça)
  • Mc: Kederli, üzgün. (Farsça)

simurga

  • Kanatlı ve çok büyük hayvan olup eski devirlerde yaşadığı rivâyet edilir.

şirin / şîrin / شيرین

  • Tatlı. Sevimli. Cana yakın. (Farsça)
  • Tatlı, sevimli.
  • Tatlı. (Farsça)
  • Şirin, sevimli. (Farsça)

şirini / şirinî

  • Tatlılık, cana yakınlık, sevimlilik. (Farsça)

şirinkar / şirinkâr

  • Hoş ve tatlı muamele eden. (Farsça)

şirinzeban / şîrinzeban / شيرین زبان

  • Tatlı dilli. (Farsça)
  • Tatlı dilli. (Farsça)

siyaset

  • Memleket idare etme san'atı. Devlet idare tarzı.
  • Dünya ve âhirette necatlarına sebeb olacak bir yola, insanları irşad ile beşeriyetin salâhına çalışmak.
  • Diplomatlık. Politika.
  • Seyislik, at idare işleriyle uğraşma.

sohbet

  • Tatlı tatlı konuşma.
  • Konuşma, sevdiği kimselerle yapılan toplantı.
  • Birlikte oturup tatlı tatlı hakikat üzerine konuşmak.

şuayb

  • Ashab-ı Eyke ile Medyen ahâlisine gönderilen bir peygamberdir. Çok hakikatlı ve güzel sözlerle bu iki kavmi Hakka davet ettiği halde kendisini dinlemediler. Cenab-ı Hak Eykeliler üzerine şiddetli sıcaklık ve Medyen ahalisine de şiddetli sayha ile azab verdi ve onları mahveyledi. Şuayb Aleyhisselâm k

sübuti / sübutî

  • Varlığı kat'iyyen isbat edilene ait. Müsbet, isbatlı olan.

şüca'

  • (Şec'a - Şica') Yiğit, cesur, bahadır. Şecaatli.

sükkeri / sükkerî

  • şekerden yapılma tatlı.
  • Şekerle alâkalı.

sükunet / sükûnet / سكونت

  • Vakarlılık, ciddiyet.
  • Durgunluk. Rahatlık.
  • Hareketsizlik.
  • Sakinlik, hareketsizlik. (Arapça)
  • Rahatlık. (Arapça)
  • Sükûnet bulmak: Yatışmak, sakinleşmek. (Arapça)

sulh

  • Barış. Uyuşma.
  • Muharebeyi terk için anlaşma.
  • Rahatlık.
  • Barış.
  • Rahatlık.
  • Uyuşma. Uzlaşma.

sultan reşad

  • (Mi: 1844-1918) Meşrutiyet devri Osmanlı Padişahıdır. Merhametli ve halim tabiatlı olan bu dindar ve abdestsiz gezmiyen padişah, Mevlevi Tarikatına bağlı idi. Boş vakitlerini Mesnevi okumakla geçirirdi.

sunuat

  • Yapılanlar. San'atlı yapılan şeyler.

süvari / süvarî / süvâri / süvârî / سواری

  • Atlı.
  • Atlı asker, atlı.
  • Gemi kaptanı.
  • Ata binen, atlı asker.
  • Binici. (Farsça)
  • Atlı asker. (Farsça)
  • Gemi kaptanı. (Farsça)

ta'dud

  • Çok tatlı kara hurma.

ta'sil-i kelam / ta'sil-i kelâm

  • Sözü ballandırma. Kelâmı tatlılaştırma.

tafsilen

  • Uzun uzadıya, tafsilâtlı olarak.

tahliye

  • (Haly. den) Süslemek. Donatmak. Donatılmak.
  • Tatlılandırmak.
  • Kim: Bir madde içine hassasını veya kokusunu değiştirmek için şeker, baharat ve benzeri gibi şeyleri katmak.

takarrüm

  • Tatlı tatlı yeme.

takayyüd

  • Bağlanma. Bağlı olmak. Kayıtlı bulunmak.
  • Çalışmak. Çabalamak. Uğraşmak.
  • Dikkatli davranmak.

takbih / takbîh / تَقْب۪يحْ

  • Çirkin görmek. Beğenmemek.
  • Kabahatli bulmak.
  • Kötü gördüğünü bildiren söz söylemek.
  • Çirkin görmek, beğenmemek, kabahatli bulmak, kötü gördüğünü bildirmek.
  • Kabâhatli bulma.

tam temizlik

  • Sıhhatli bir kadının âdet zamânından sonra başlayan, on beş gün veya daha fazla devâm eden temizlik.

tartib-i lisan

  • Güzel bir söz söyleyerek dili mânen tatlılaştırma.

tasni / tasnî

  • San'atlı bir şekilde yaratma.

tasvir-i müddea / tasvir-i müddeâ

  • İddia edilen şeyin delilsiz tasviri, san'atlı bir biçimde anlatımı.

te'sil

  • Tez etmek. Sür'atli yapmak.

tecellüd

  • Tekellüfle celâdet göstermek. Kendini şecaatli ve cesâretli göstermeğe çalışmak.
  • Serkeşâne inad etmek.

teemmel

  • "Derin ve dikkatlice düşün!".

teenni / teennî

  • İhtiyatlı ve akıllıca davranma. Bir işte acele etmeyip bir düşünce dairesinde hareket etme. (Teude de denir)
  • Acele etmeden düşünerek iş görme, dikkatli davranma.
  • İlerisini düşünerek acele etmeden yavaş ve ihtiyatlı hareket etme.

teenni-i hikmet / teennî-i hikmet

  • Bilimsel bir süre veya bekleme, ihtiyatlı hareket.

teennuk

  • Nazarında ve fikrinde dikkatli olmak. İttikan. Eşyanın hikmetli, kusursuz ve pürüzsüz yapılışı.

tefsik

  • (Fısk. dan) Fısk ve fücura sürükleme. Birisine fâsık, kabahatli, günahkâr demek.

tehami

  • (Çoğulu: Tehâmiyât) Kendini sakınma, korunma.
  • Avukatlık etme.

tehim

  • (Töhmet. den) Suçlu, kabahatlı.

telattufkar / telattufkâr

  • Lütuf, nezaket ve tatlılıkla muamele eden. (Farsça)

temkin / temkîn / تمكين

  • İhtiyatlı davranma. (Arapça)
  • Sağlamlık. (Arapça)
  • Ağırbaşlılık. (Arapça)

temkinli

  • Ağırbaşlı, ihtiyatlı hareket etme.

tenahhum

  • Tükürmek.
  • Asık suratlı olmak, ekşi yüzlü olmak.

teravih

  • Ramazan gecelerinde kılınan ve sünnet olan yirmi rek'atlık namaz.

teravih namazı / terâvih namazı

  • Ramazân ayında yatsı namazından sonra kılınan yirmi rek'atlik nâfile namaz.

tereffüh

  • Refaha ermek. Bolluk ve rahatlık içinde geçinmek. Bolluğa kavuşmak.
  • Aşırı rahatlık, bolluk ve rahatlık içinde yaşama.

tereffuk

  • (Rıfk. dan) Tatlı dil ve güler yüzlülükle davranma. Yumuşaklıkla muâmele etme.

terennümat-ı hava / terennümât-ı hava

  • Havanın çıkardığı güzel ve tatlı sesler.

tesahül

  • Yumuşak davranma. Rıfk ve mülâyemetle tatlı muamele etme.
  • Gaflet ve ihmal etme.

teşakk

  • Muhalefet edişmek, uyuşamamak.
  • Zor ve meşakkatli olmak.

tesebbüt

  • Rahatlık.
  • Sâkin olmak.

tevahhi

  • Daha çabuk, acele, sür'atli.

teyakkuz-u tam

  • Tam bir uyanıklılık; bütün yönleriyle uyanık ve dikkatli olma hâli.

tezfif

  • Hazırlamak.
  • Katli sür'atlendirmek.

tiz-pay / tiz-pây

  • Tez, süratli, ayağına çabuk. (Farsça)

tündçihre

  • Asık suratlı. (Farsça)

tündmeşreb

  • Titiz, sert tabiatlı. (Farsça)

tündreftar

  • Çabuk giden, sert ve süratli giden. (Farsça)

türşru / türşrû / ترش رو

  • Suratı sirke satan, ekşi suratlı. (Farsça)

türüş-ruy

  • (Çoğulu: Türüşruyan) Asık suratlı, ekşi yüzlü.

umur-i izafiye

  • Biri birisiz olmayan ve birbirine nisbet ve kıyaslamayla anlaşılan nitelikler; karanlık-aydınlık, acı-tatlı gibi.

unuşe

  • Refah, huzur, rahatlık.
  • Adâlet. Merhamet.
  • Şarap.
  • Beğenme.

usbe

  • Cemaat. İnsanlar. Atlılar. Atlar veya kuşlardan cemaat.

useyle

  • Bal gibi tatlı olan küçük bir şey.
  • Çiftleşme, cinsî münasebet.

üstadi / üstâdî / استادی

  • Ustalık. (Farsça)
  • Üstatlık. (Farsça)

uteka

  • (Tekili: Atik) Azatlılar. Azat olmuş köle veya cariyeler.

uzubet / uzûbet / عذوبت

  • Tatlılık, şirinlik.
  • Tatlılık. (Arapça)
  • Şirinlik, alımlılık. (Arapça)

uzubet-i lisan / uzubet-i lisân

  • Tatlı dillilik. Dil tatlılığı.

vakar

  • Ağırbaşlılık, kalp rahatlığı.

varestegi / varestegî

  • Kurtulma, halâs bulma. (Farsça)
  • Rahatlık, serbestlik. (Farsça)
  • İlişiksizlik. (Farsça)

vazifeşinas

  • Vazifesini, işini dikkatli yapan, işine bağlı kimse.

vazifeşinaslık

  • Vazifesini, işini dikkatli yapma.

vedud / vedûd

  • Çok şefkatli. Kendisine çok sevgi beslenen. Cenâb-ı Hak. (Vedud ismine mazhar olan muhakkıkin-i evliya: "Bütün kâinatın mâyesi, muhabbettir. Bütün mevcudatın harekâtı muhabbetledir. Bütün mevcudattaki incizab ve cezbe ve câzibe kanunları, muhabbettendir." demişler.)
  • Çok şefkatli, kendisine çok sevgi beslenen. Esmâ-i hüsnâdan.

vekalet / vekâlet / وكالت

  • Vekillik. (Arapça)
  • Bakanlık. (Arapça)
  • Avukatlık. (Arapça)

vesi'

  • (Vesia) Vüs'atli, geniş.
  • Meydanlık.

vildan / vildân

  • Allahü teâlânın cennettekilere hizmet için nûrdan yarattığı güler yüzlü ve tatlı dilli hizmetçiler.

vitr namazı

  • Yatsı namazından sonra kılınan üç rek'atlik vâcib namaz.

vücub-u sani / vücub-u sâni

  • Herşeyi san'atlı bir şekilde yaratan Allah'ın varlığının gerekliliği.

vücud-u sani / vücud-u sâni

  • Herşeyi san'atlı bir şekilde yaratan Allah'ın varlığı.

vüsuk / vüsûk

  • Davasına olan güvenden kaynaklanan gönül rahatlığı.

yakaza

  • Uyanıklık, dikkatli olma, uyku ile uyanıklık arasındaki hal.

yakzaten

  • Uyanık olarak. Şuurlu ve dikkatli surette.

yekrişte

  • Uygun, muvafık, yaraşır. (Farsça)
  • Şefkatli. (Farsça)

yevm

  • Gün. Yirmidört saatlik zaman.
  • Sene.
  • Asır. Devir.
  • Devre.

yüsr

  • Kolaylık. Genişlik. Rahatlık. Zenginlik. Gına. Refah.

zarif-üt tab'

  • İnce, zarif tabiatlı, güzel huylu.

zarifü't-tab'

  • Zarif tabiatlı, güzel huylu.

zelul

  • Yumuşak huylu. Sert başlı olmayan. İtaatlı ve râm olan.
  • Hecin devesi.
  • İnsanların emrindeki yeryüzünün hâli.

zerde

  • Safranla pişirilen bir çeşit pirinç tatlısı. Safran, sarı renge boyadığı için bu ad verilmiştir. Eskiden düğünlerde pişirilirdi. (Farsça)
  • Safran. (Farsça)
  • Yumurta sarısı. (Farsça)

zevi-l ervah

  • Ruh sahipleri. Hayatlılar, ruhlular. Can sahibi olanlar.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın