LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te ateş ifadesini içeren 371 kelime bulundu...

ab-ı ateşin / âb-ı âteşîn / آب آتشين

  • Ateşli su.
  • Kırmızı şarap.
  • Gözyaşı.

acz-i zati / acz-i zâtî

  • Varlığın öz niteliği olan âcizlik (ateşin öz niteliği olan sıcaklık gibi).

adiş / âdiş

  • Ateş, nar. (Farsça)

ahger / اخگر

  • Ateş koru. Yanar halde olan kömür. (Farsça)
  • Kor ateş. (Farsça)

ahker

  • Ateşli kül, kül ile karışık ince kor. (Farsça)

ahşican

  • (Tekili: Ahşic) Zıtlar. Dört unsur. (Toprak, su, ateş, hava.) (Farsça)

akrebe

  • Dişi akrep.
  • Çevik ve zeki cariye.
  • Ayakkabı bağcığı.
  • Kazan, tencere gibi eşyaları ateş üzerine asmağa yarayan "S" şeklindeki kanca.

alabanda

  • İtl. Gemilerde dümeni tam sancağa veya iskeleye kırma, yahut geminin bir tarafındaki toplara ateş etme kumandası.
  • Mc:Şiddetle kınama ve azarlama.

alat-ı nariyye / âlât-ı nariyye

  • Ateşli silâhlar.

albastı

  • Ateşli bir lohusalık hastalığı, lohusa humması.

alev

  • Ateşten çıkan parlak ve yanar hava.
  • Mızrak ucuna takılan küçük bayrak, flama.

alhece

  • Demiri ateşte kızdırıp yumuşatmak.

altıpatlar

  • Revolver denilen mükerrer ateşli, altı mermi alan tabanca.

amyant

  • Kolayca bükülebilen, ateşe dayanıklı liflerden yapılmış bir çeşit asbest.

anasır-ı erba'a / anâsır-ı erba'a / عناصر اربعه

  • Dört unsur ateş, hava, su, toprak.

anasır-ı erbaa / anâsır-ı erbaa

  • Dört unsur: Toprak, hava, su, nur (veya ateş).

anasır-ı külliye / anâsır-ı külliye

  • Büyük unsurlar; toprak, hava, su, ateş.

anasır-ı zahiriye / anâsır-ı zahiriye

  • Görünen unsurlar; toprak, ateş, hava, su.

anasır-ıerbe'a / anâsır-ıerbe'a

  • Dört temel unsur. Maddelerin asıllarını teşkil ettiği kabûl edilen dört unsur; toprak, su, hava, ateş.

aposteriori

  • Fels: Tecrübe sonunda meydana gelen bilgi ve düşünceyi anlatmak için kullanılan bir sıfat. Meselâ ateşin yakıcı olduğunu denedikten sonra anlarız. Bu bilgi, aposteriori bir bilgidir.

arv

  • Sıtma ve diğer ateşli hastalıklarda gelen ilk titreme.
  • İş için birinin yanına varma.
  • Yemişsiz bir çeşit ağaç.

asbest

  • yun. Oldukça yumuşak ve ateşle hususiyeti değişmeyen lifli bir madde.

aslad / aslâd

  • Sert, katı ve düz. (Çakmak taşı hakkında). Ateşsiz.
  • Cimri, hasis, pinti.

asüfte

  • (Asügde) Ateşle islenmiş. (Farsça)
  • Hazırlanmış, hazır. (Farsça)

ateş / âteş / آتش

  • Ateş. (Farsça)

ateş-bar / ateş-bâr

  • Ateş yağdıran. (Farsça)

ateş-baz / ateş-bâz

  • Ateşle oynayan. Hokkabaz. (Farsça)

ateş-dide

  • Ateş görmüş, ateşten geçmiş. (Farsça)
  • Mc: Büyük ıztırab çekmiş ve tecrübe geçirmiş adam. (Farsça)

ateş-efruz / ateş-efrûz

  • Ateş yakan, ateş tutuşturan. (Farsça)

ateş-efşan / ateş-efşân

  • Ateş saçan. (Farsça)

ateş-fam / ateş-fâm

  • Ateş renkli, kırmızı. (Farsça)

ateş-gun / ateş-gûn

  • Ateş gibi kıpkırmızı. (Farsça)

ateş-hiz / ateş-hîz

  • Ateşliyen, ateş veren.

ateş-i beste

  • Hâlis kırmızı renkli altın.
  • Donmuş ateş.

ateş-i cevval / âteş-i cevval

  • Daima hareket hâlinde olan yakıcı ateş.

ateş-i hecr

  • Firak ateşi, ayrılık acısı.

ateş-i maali / ateş-i maâlî

  • Yüce ateş.

ateş-i seyyal-i memat / ateş-i seyyâl-i memat

  • Ölümün akışkan (akıcı) ateşi.

ateş-i suzan / ateş-i sûzan

  • Yakıcı ateş.

ateş-nak / ateş-nâk

  • Ateşli. (Farsça)

ateş-nisar

  • Ateş saçan. (Farsça)
  • Mc: Çok öfkeli, çok kızgın. (Farsça)

ateş-nüma / ateş-nümâ

  • Ateş gösteren. (Farsça)

ateş-pa / ateş-pâ

  • Ateş gibi. (Farsça)
  • Mc: Atik, çevik. (Farsça)

ateş-pare

  • Ateş parçası. Ateş gibi. (Farsça)
  • Mc: Çok zeki, çok akıllı. (Farsça)
  • Durup dinlenmeyen. (Farsça)

ateş-paş

  • Ateş saçan. (Farsça)

ateş-perest

  • Ateşe tapan. Mecusi, müşrik.

ateş-reng

  • Ateş renginde, kızıl renkli. (Farsça)

ateş-zeban / ateş-zebân

  • Ateş dilli. Çok dokunaklı söz veya şiir söyleyen. (Farsça)

ateş-zen

  • Ateş yakmak için kullanılan alet, çakmak. (Farsça)

ateşbar / âteşbâr / آتش بار

  • Ateş yağdıran. (Farsça)

ateşefruz / âteşefrûz / آتش افروز

  • Ateş yakan. (Farsça)

ateşek

  • Küçük ateş. (Farsça)
  • Ateş böceği. (Farsça)
  • Frengi. (Farsça)
  • Berk, şimşek. (Farsça)

ateşfam / âteşfâm / آتش فام

  • Ateş rengi. (Farsça)
  • Kırmızı. (Farsça)

ateşfeşan / âteşfeşân / آتش فشان

  • Ateş saçan. (Farsça)

ateşgah / âteşgâh / آتشگاه

  • Ateşkede, ateşperest tapınağı. (Farsça)

ateşgede / âteşgede / آتشگده

  • Ateşe tapanların mabedi.
  • Ateşkede, ateşperest tapınağı. (Farsça)

ateşgun / âteşgûn / آتش گون

  • Ateş rengi, kırmızı. (Farsça)

ateşi / ateşî / âteşî / آتشى

  • Hararetli, ateşli; dokunaklı. (Farsça)
  • Ateş renginde. (Farsça)
  • Hiddetli, öfkeli. (Farsça)
  • Ateşle ilgili.
  • Ateşli. (Farsça)
  • Öfkeli, kızgın. (Farsça)
  • Acı, dokunaklı. (Farsça)
  • Cehennemlik. (Farsça)

ateşi mahluklar / âteşî mahlûklar

  • Ateşten yaratılan varlıklar.

ateşin / ateşîn / âteşîn / آتشين

  • Ateşli, canlı, ateşten. (Farsça)
  • Mc: Şiddetli, hiddetli. (Farsça)
  • Ateşten, ateşli.
  • Ateşli, canlı.
  • Ateşli. (Farsça)
  • Hararetli. (Farsça)

ateşkar / âteşkâr / آتش كار

  • Külhancı, ateşçi. (Farsça)

ateşpare / âteşpâre

  • Ateş parçası.
  • Ateş parçası.

ateşpare-i zeka / ateşpâre-i zekâ

  • Ateş saçan zekâ; çok süratli ve keskin anlayış sahibi.

ateşperest / âteşperest / آتش پرست

  • Ateşe tapan.
  • Ateşe tapan, mecûsî. Zerdüşt tarafından kurulan bâtıl dîne inanan.
  • Ateşe tapan.
  • Ateşe tapan, ateşperest. (Farsça)

ateşperestlik

  • Mecûsîlik, ateşe tapma.

atım

  • t. Ateşli silahların boşaltılması, atılması.
  • Kurşun menzili, kurşunun gidebildiği, yetiştiği mesâfe.
  • Silahın bir defa atılması için lâzım gelen barut vesaire.

atime

  • (Çoğulu: Atâim) Ateş yakılan ocak; mangal.

atme

  • Ateş kaynağı, volkanın tepesindeki lâvın çıktığı yer, krater.

azer / âzer / آذر

  • Ateş. (Farsça)
  • Şemsî senenin dokuzuncu ayı. Kasım. Her şemsî ayın dokuzuncu günü. (Farsça)
  • Mecusilere göre güneşe memur meleğin adı. (Farsça)
  • Hz. İbrahim'in (A.S.) babasının veya amcasının ismi. (Farsça)
  • Ateş. (Farsça)
  • Âzer ayı. (Farsça)

azer-gun / azer-gûn

  • Ateş renginde olan, kızıl, kırmızı. (Farsça)
  • Ay çiçeği. (Farsça)

azerasa / âzerâsâ / آذرآسا

  • Ateş gibi. (Farsça)
  • Ateş rengi. (Farsça)

azerperest

  • Ateşe tapan, mecûsi.

azerşeb

  • Batıl bir inanışa göre ateş içinde yaşadığı sanılan ve semender denilen bir hayvan. (Farsça)
  • Şimşek, berk. (Farsça)

balistik

  • yun. Merminin ateşlendikten sonra hedefe varıncaya kadar uğradığı te'sirleri tedkik edip inceleyen ilim dalı.

bar / bâr

  • Ek olup "saçan, yağdıran, döken, ışık veren" gibi mânâda kelimeler teşkil edilir. Meselâ: Ateşbâr : Ateş saçan. Ateş yağdıran. (Farsça)

barbakan

  • Emniyetle ateş etmek için sur duvarlarında açılan dar mazgal deliği. Kale kapılarının savunması için yapılan tahkimat. (Fransızca)

barut

  • yun. Güherçile ile kükürt ve kömürden mürekkeb, alev alıcı bir maddedir ki, toz halinde olup, umumiyetle ateşli silahlarda ve taş kırmak gibi işlerde kullanılır.
  • Mc: Çabuk kızan, şiddet ve hiddete kapılan.

baz

  • Yeniden, tekrar oynatan, oynayan, geri ve arka tarafa doğru... gibi manalara gelir. Kelimenin sonuna veya baş tarafına getirilerek kullanılan bir "ek" dir. Meselâ: Ateşbâz : Ateşle oynayan. (Farsça)

bazoka

  • (Bazuka) Tanklara karşı kullanılan bir çeşit silâhtır. Soba borusuna benzer, omuza konarak nişan alınıp ateşlenir.

beçe-i tavus-u ulvi / beçe-i tavus-u ulvî

  • Gökteki tavusun yavrusu.
  • Kamer, ay.
  • Güneş, şems.
  • Ateş, nar.
  • Gündüz.
  • Yâkut.

berehmen

  • (Berhemen) Puta tapan. Ateşperestlerin bilginleri ile puta tapan kimselerin papazları. (Farsça)

bevh

  • Kızgınlık ve hiddetin geçmesi.
  • Ateşin sönmesi.

bücal

  • Ateş koru. (Farsça)
  • Kömür. (Farsça)

bürhan-ı inni / bürhan-ı innî

  • Hâdiselerden kanunlarına, neticelerden sebeblerine ve eserden müessire olan delil. Dumanın ateşe delil olması gibi.
  • Olaylardan kanunlara, neticelerden sebeplere, eserden eserin sahibine (müsebbip) ulaştıran delil. Dumanın ateşe delil olup göstermesi gibi.

burhan-ı limmi / burhân-ı limmî

  • Limeli (niçinli) delîl. İlletten sebebden ma'lûle (illetin bulunduğu şeye), müessirden (eseri yapandan) esere, san'atkârdan san'ata, sebebden netîceye götüren delîl. Görülen ateşten dumanın varlığına hükmetmek böyledir.

bürhan-ı limmi / bürhan-ı limmî

  • Kanunlardan hâdiselerine, sebeblerden neticelerine ve müessirden esere olan istidlâl. Yani eseri meydana getirenden esere olan delil. Kablî delil. Ateşin dumana delil olması gibi.

cahim

  • Şiddetli ve kat kat birbiri üzerine yanan ateş. Çukur yerde yanan ateş.
  • Cehennem'in bir tabakası.

cahme

  • Nazar değdiren göz.
  • Kat kat ve şiddetli yanan ateş.

çakmaklı

  • Ağızdan dolan ve tetik yerinde bir cins çakmakla ateş alan eski tüfek çeşitlerinden biri.

cann

  • Ateşten mahlûk cinlerin babası olan.
  • Bir beyaz yılan cinsi.
  • Cin taifesi. İnsanlardan evvel yaratılan bir nevi mahlûklar, cinler.

çark-ı felek

  • Bir makine veya dolaba benzetilen gökyüzü.
  • Mc: Tâlih, baht.
  • Yakıldığı zaman dönerek ateşler püskürten bir çeşit donanma fişeği.
  • Bir nevi sarmaşıklı nebat çiçeği.

cemr

  • İnsanların bir araya toplanması.
  • Atın sıçrayarak yürümesi.
  • Ateş ve küçük taş vermek.
  • Bir kimseyi def etmek, kovmak.

cemr-ül gada

  • Ateşi çok devam eden ağacın ateşinin koru.

cemre

  • (Çoğulu: Cimâr) Şiddetli karanlık.
  • Ateşli kömür parçası, kor.
  • İlkbaharda suya, yere, havaya düştüğü söylenen sıcaklık.
  • Hacıların Mina Vâdisinde şeytan taşlamaları.

cevher-i ulvi / cevher-i ulvî

  • Ateş, nâr.
  • En yüksek cevher.
  • Ruh.

cidal

  • Sözle mücadele. Ateşli konuşma. Niza.
  • Muharebe. Cenk. Kavga.

cin

  • Ateşin alev kısmından yaratılan, her şekle girebilen; evlenme, yeme-içme, çoğalmaları bulunan ve gözle görülmeyen varlıklar. Fârisî dilinde cine peri denir.

cinn

  • Bir cins ateşten yaratılmış olup, dünyanın insandan sonra en mühim sekenesidir. Akıl ve şuur sâhibi olup pekçok şer ve isyan yapabildikleri gibi "Peygamberlerin ve semâvî kitabların irşadlarıyla" insana yetişememekle beraber terakki edip yüksek kemâlatlara çıkabilen mahluktur. İnsanlar gibi

cüzve

  • (Cezve-Cizve) (Çoğulu: Cezey-Cizey) Kalın ağaç parçası.
  • Ateş közü.

dahb

  • Bir şeyi ateşte kızdırıp pişirmek.

dan

  • Arabca, Farsça veya bazı Türkçe kelimelerin sonuna takılarak, âlet ismi veya sıfat yapılır. Meselâ: Ateş-dan : Mangal. Cüz-dan : Cüz kabı, çanta.

darame

  • Ucu ateşli kuru ot ve odun.

darm

  • Şiddetli açlık. Oburluk.
  • Ateşin yakması.

delil-i inni / delil-i innî

  • Olaylardan kanunlara, neticelerden sebeplere, eserden eserin sahibine (müsebbip) ulaştıran delil. Dumanın ateşe delil olup göstermesi gibi.

deme

  • Ateş körüğü. (Farsça)

demendan

  • Cehennem. (Farsça)
  • Ateş, nar. (Farsça)

dil-i pür-ateş / dil-i pür-âteş

  • Ateşli gönül.

dil-i suzan

  • Yanık, ateşli gönül.

dıram

  • Ateşin alevlenmesi.
  • Ateşin alevi.
  • Odun parçası, tahta parçası (tezcek ateş tutuşup alevlenir.)

duhan-ı ateş

  • Ateşin dumanı.

ecic

  • Ateş parlaması.

efvah-ı nariyye / efvah-ı nâriyye

  • Ateşli silâhlar. (Top, tüfek gibi.)

ehriman

  • (Ehrimen, Ehremen) Ateşperestlerin şer ilâhının ismi. Bâtıl bir ilâh ismi. (Farsça)
  • Ateşe tapanların kötülük tanrısı.

emraz-ı intaniyye

  • Mikroplu ve ateşli hastalıklar.

enbür

  • Ateş veya ocağı karıştırmağa mahsus âlet. (Farsça)

enbuşe

  • Patates gibi yerden çıkarılan şeyler.
  • Ağaç kökleri.

engizisyon

  • 16. ve 17. yüzyılda Hıristiyan Katolik mezhebinden ayrılan veya papaya karşı gelen kimselere karşı, arslana parçalatma, ateşte yakma gibi cezalar uygulayan mahkeme.

enise

  • Ateş, nar, od.

ermeda

  • Ateş külü.

eskab

  • Delmek.
  • Ateş yakmak.

esliha-i nariyye / esliha-i nâriyye

  • Ateşli silâhlar.

etime

  • (Çoğulu: Etâyim) Ateş yakacak yer.

eyheman

  • Ateş ve sel.

fakihet-üş şita

  • Kış meyvesi.
  • Mc: Ateş.

fi'l-i kıyasi / fi'l-i kıyasî

  • Gr: Kurallı ve kaideli fiil. (İş'ten: işlemek; ateşten: Ateşlemek gibi)

fitil

  • Eskiden ağırlık ölçüsü olarak kullanılan dirhemin kesirlerinden biri. Dirhemin dörtte birine: denk; dengin dörtte birine: Kırat; Kıratın dörtte birine: Fitil denilir.
  • Eski Fitilli tüfeklerin namlusundaki baruta ateş vermek için kullanılan kükürtlü ip veya kaytan parçası.
  • Topa

fitne-i diniye narı / fitne-i diniye nârı

  • Dine sokulan fitnenin ateşi.

gada

  • (Tekili: Gazâ) (Gadat) Dağ armudu ağaçları. Dikenli ağaçlar.
  • Ateşi uzun müddet devam eden seksek ağacı.

gebr / گبر

  • Ateşe tapan, mecusi. (Farsça)
  • Ateşperest, ateşe tapan. (Farsça)

germiyyet

  • Sıcaklık, hararet. Ateşli ve hızlı çalışma.

gırajova ateşi

  • Tar: Eskiden kale müdafaalarında hücum edenlere karşı ve deniz savaşlarında düşman gemilerini tutuşturmak için kullanılan ve su ile sönmeyen bir cins ateş. Balmumu, kükürt, ispirto, kâfuru karmasından ibarettir. Bu ya doğrudan doğruya tutuşturulur veya buna batırılmış yuvarlak yün parçaları ateşlene

hadme

  • Ateş gürültüsü.

hakister

  • Kül, ateş külü. (Farsça)

hakk-ul yakin / hakk-ul yakîn

  • (Hakk-al yakîn) Mârifet mertebesinin en yükseği. En yakînî bir surette hakikatı müşahede edip yaşamak hali. Ateşin yakıcı olduğunu bütün hislerimizle yakından duyup yaşadığımız gibi.

hamde

  • Ateş gürültüsü.

hamid

  • Alevi sönen ateş.
  • Ölü, ölmüş. Sönmüş. idrâksiz. Sâkit ve sessiz. Ölü gibi halsiz olan.

harak

  • Ateş, nâr.

hararet-i garize / hararet-i garîze

  • Normal vücut ateşi, ısısı.

harık

  • Yakan, yakıcı. Yanan, tutuşmuş. Ateş, od.

harik / harîk

  • Yangın, ateş.

harika / hârika

  • Ateş, nâr, od.

harika-i sevda / hârika-i sevdâ

  • Aşk ateşi.

harraka

  • Eskiden düşman gemilerini veya düşman şehirlerini ateşlemek için, yakıcı âletlerle donatılmış olan harp gemisi.

hashase

  • Ateş üzerinde eti pişirip kebap yapmak.
  • Bir şeyi döndürmek.

hasis

  • Gizli ses. Ateş gürültüsü.
  • Fitil.

haşş

  • Kat'etmek, kesmek.
  • Toplamak, cem'etmek.
  • Davara ot vermek.
  • Ateş yakmak.

hazef

  • Çamurdan yapılmış olup ateşte pişirilen şeyler. Çanak, çömlek.

hazi / hazî

  • Ateş yakmak.

hebv

  • Ateşin sönmesi.

hevb

  • Yol, tarik.
  • Ateş alevi.
  • Karışık sözlü kimse.

hirbiz

  • (Çoğulu: Harâbize) Mecusilerin ateşinin hizmetkârı.

hırkat

  • Ayrılık ateşi.

hızc

  • (Çoğulu: Ehzâc) Devenin içtiği havuzun dibinde kalan su.
  • Ateş yakmak.

hübüvv

  • Ateşin sönmesi.

hucze

  • (Çoğulu: Hucez) Kuşak yeri.
  • Ateşli odun parçası.

hufut

  • Sâkin olmak. Ateşin sönmesi.
  • Sesin kesilmesi.

humeme

  • (Çoğulu: Humem) Kömür.
  • Kara kül.
  • Her ateşte yanan nesne.

humma / hummâ / حما

  • Ateşli hastalık. Sıtma.
  • Bir ateşli hastalık.
  • Yüsek ateşli hastalık, nöbet.
  • Nöbet, ateş nöbeti. (Arapça)
  • Sıtma. (Arapça)

hummalı

  • Ateşli, kızgın.
  • Çok faaliyetli. Hararetli.

hümmeyat

  • (Tekili: Hümmâ) Hastalıktan dolayı vücutta meydana gelen şiddetli hararetler, ateşler.
  • Sıtmalar.
  • Nöbetli hastalıklar.

humud

  • Düşme. Zayıflama.
  • Sâkin olmak. Soğumak. Ateş sönmiyerek alevi azalmak.
  • Bayılmak ve kendini kaybetmek.
  • Ne helâle, ne de harama iştihası olmamak.

hümud

  • Elbisenin eskimesi.
  • Ateşin sönmesi.

ibaha

  • Ateşi söndürme.

ibahe / ibâhe

  • Mübah olmak.
  • Ateş söndürme.

ibrahim

  • Halilullah ve Halil-ür Rahman da denir. Peygamberlerden İshak ve İsmâil'in (A.S.) babasıdır. Yirmi sahifelik kitap kendisine nâzil olmuştur. Süryanice konuşurdu. Peygamberimizin de (A.S.V.) ceddi idi. Urfa'da doğduğu da rivayet edilir. Zamanın kralı Nemrud tarafından ateşe atılmak istendi, mu'cize o

icmar

  • Bir araya toplamak.
  • Süratle yürümek.
  • Atın sıçrayarak yürümesi.
  • Bir şeyin umumi olması. Ateşe öd ağacı koymak.
  • Bir şeyi buhurlamak. Tahmini hesab yapmak.
  • Yeni ayın görünmesi.

ıdtıram

  • Ateş yakılmak.
  • Şule vermek, ışıklandırmak.

ifrad sigası

  • Gr. tekil kipi; yani "ateş yaktı" anlamındaki "istevkade" fiilinin 3. tekil şahıs kipinde olması kastediliyor.

ifsam

  • Hastanın ateşinin düşmesi.
  • Kesilip bitme, tükenme.
  • Yağmurdan sonra hava açılma.

ihba'

  • Örtmek, saklamak, gizlemek.
  • Ateşi basıp söndürmek.

ihma

  • Bir şeyi ateşte kızdırma.

ıhmad

  • Ateşi söndürmek.

ihmad

  • Ateşin alevini söndürmek.
  • Ateşin alevini söndürme.

ihrak

  • Ateşe atmak. Yakmak. Yandırmak.
  • Bulamaç yapmak.

ihrak bi-n-nar

  • Ateşte yakma.

ihtiza

  • Ateş yakıp alevlendirme.

ikad

  • Ateş yakma, tutuşturma.

ilm-ül-yakin / ilm-ül-yakîn

  • Eserden müessire yol bulmak. İşi görüp yapanı tanımak, bilmek. Dumanı görüp, orada ateşin olduğunu anlamak böyledir.

inhimad

  • Ateşi sönmeyip alevi geçme.

intifa / intifâ / انطفا

  • Ateşin sönmesi. (Arapça)

ira

  • Bağış yapma, iyilikte bulunma.
  • Çakmaktan ateş çıkarma. Parlama.

iskab

  • Ateş yakma.

ısla'

  • Ateşte kızdırmak. Ateşte yakmak.

isna

  • Yukarı kaldırmak, yükseltmek.
  • Değerini yükseltme.
  • Ateş alevinin yükselmesi.
  • Bir sene bir yerde kalmak.

isnam

  • Ateşin alevi büyüme.
  • Duman ve toz havaya çıkma.

istahrabat

  • Ateşe tapanların ünlü ateşlerinin bulunduğu yer.

isti'şa

  • Ateş ışığıyla yol yürüme.

istikad

  • Yakma, ateşi tutuşturma.

ıstıla

  • Ateşte ısınma.

istinare

  • Parlatmak. Parlak ve aydınlıklı olmak.
  • Ateş istemek.

istira'

  • İki tâne odun parçasını birbirine sürte sürte tutuşturma.
  • Çakmak taşında ateş çıkartma.

ızram

  • Ateşi tutuşturma, ateşi alevlendirme.

kabakulak

  • Tıb: Daha ziyade tükrük bezlerini şişiren bulaşıcı ve ateşli bir hastalık.

kabes

  • Ateş parçası.
  • Ateş şulesi.
  • Öğretmek.
  • Öğrenmek.

kanun / kânun

  • Ocak. Ateş yanan yer. Zaman.
  • Kış mevsimi.
  • Sakil, ağır adam.
  • Kış mevsiminin ilk iki ayı.
  • Mangal. Soba.

kebab

  • Ateşte pişirilen et.
  • Ateşte kavrularak veya alazlanarak pişirilen her türlü yiyecek.

kebv

  • Davarın, başını vücuduna sürçmesi.
  • Çakmak çöngelip ateşi çıkmaz olmak.
  • Görmek.
  • Kabın içindekini dökmek.
  • Ateşi kül bürüyüp örtmek.

kede

  • "Mahal, ev, yer" anlamına gelir ve birleşik isimler şeklinde kullanılır. Meselâ: Ateşkede, bütkede, meykede... gibi. (Farsça)

keyd

  • Tuzak. Kötülük, hile.
  • Men'etmek.
  • Kusmak.
  • Çakmağın tezce ateşi çıkmayıp geçmek.
  • Cenk etmek, dövüşmek.
  • Karganın ötmesi.

kinin

  • Ateşli hastalıkların ve özellikle sıtmanın tedavisinde kullanılan bir tür bitki.

kirm-i şebefruz / كرم شب افروز

  • Ateş böceği.

kitle-i nariye / kitle-i nâriye / كِتْلَۀِ نَارِيَه

  • Ateşli kütle.

kızıl alev

  • İnsanlığı inkarcılığa yönelterek dünyada da, âhirette de ateşe atan dinsizlik rejimi.

kor

  • t. Her tarafı iyice yanıp içine kadar ateş hâline gelmiş kömür veya odun parçası.
  • Askeriyede kolordu.

körük

  • Ateşi havalandırmak için yapılmış bir âlet.
  • Hava ile çalışan bazı çalgıların hava vermeğe mahsus kısmı.

külhan

  • Kor hâlinde yanan ateş.
  • Hamam ocağı. Hamamda su ısıtmak için ateş yakılan yer. (Farsça)

kundak

  • Bebek sargısı, yangın çıkaran ateş parçası.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kütle-i azime-i mayia-i nariye / kütle-i azîme-i mâyia-i nâriye

  • Sıvı haldeki büyük ateş kütlesi.

küvr

  • (Çoğulu: Ekvâr-Ekvür-Kirân) Deve palanı.
  • İz.
  • Ateş yakacak yer.
  • Arı kovanı.

küvre

  • (Çoğulu: Küvr-Kirân) Ateş yakacak yer.
  • Düz nâhiye.
  • şehir.

laic

  • (Çoğulu: Levaic) Kalbini aşk ateşi saran kimse.

lav / lâv

  • Yanardağların ve volkanların ağızlarından püsküren sıvı ateş.

laza

  • Ateş. Alev.
  • Cehennem'in altıncı katı.

lazım-ı zati / lâzım-ı zâtî

  • Birşeyin bizzat kendisinde zorunlu olarak bulunan ve ondan ayrılması düşünülemeyen şey; meselâ, sıcaklık ateşin lâzım-ı zâtîsidir.

lazıme-i zaruriye-i naşie-i zatiye / lâzıme-i zâruriye-i nâşie-i zâtiye

  • Bizzat kendi zâtında var olan ve zâtından başka hiçbirşeyden kaynaklanmamış olan, bizzat kendisinde zorunlu olarak bulunan ve ondan ayrılması düşünülemeyen şey; meselâ "Sıcaklık, ateşin bizzat kendisinden kaynaklanan ayrılmaz zorunlu bir özelliğidir." denilebilir.

leheb

  • Ateşin alevlenmesi. Ateş alevi. Havaya yükselen toz.
  • Ateş alevi.

leheb-ün nar / leheb-ün nâr

  • Ateşin alevi.

leheban

  • Ateşin alevlenmesi.

levaic

  • (Tekili: Lâice) Kalbleri aşk ateşiyle yananlar.

limmi / limmî

  • Eser sahibinden eserlerine götüren delil, ateşin dumana delil olması gibi.

lisan-ün-nar / lisan-ün-nâr

  • Ateşin alevi, ateşin parıltısı.

lühab

  • Ateş alevlenmek.
  • Işıklanmak, şule vermek.
  • Ateşi yakıp tutuşturmak.

lüzum-u zati-i tabii / lüzum-u zâti-i tabiî

  • Birşeyin bizzat kendisinde zorunlu olarak doğal bir şekilde bulunan ve ondan ayrılması düşünülemeyen şey; meselâ tam olmasa da "Ateşin lüzum-u zâti-i tabiîsi sıcaklıktır." denilebilir.

ma'maa

  • (Çoğulu: Meâmi) Acele etmek.
  • Ateşten çıkan ses.
  • Bahâdırların cenk içindeki haykırmaları.

maami'

  • (Tekili: Ma'maa) Ateş çatırtıları.

mahmum

  • Hummaya, sıtmaya tutulmuş. Sıtmalı olan. Ateşli olan. Mecnun. Saçma sapan konuşan.

mahmumane

  • Sayıklarcasına, sayıklıyarak. (Farsça)
  • Ateşler içinde, ateşli olarak. (Farsça)

mahrur

  • Hararetli. Ateşli. İçi hararetli olan.

mahrurane / mahrurâne

  • Ateşli ateşli. Hararetli bir surette. (Farsça)

maric

  • Dumansız ateş, alev.
  • Dumansız barut.

mayi'-i nari / mâyi'-i nârî

  • Ateş halinde su veya buhar.

mayi-i nari / mâyi-i nârî

  • Akıcı, sıvı ateş.

me'nuse

  • Ateş.

meç

  • Ateşli silahların icadından evvel kullanılan harp âletlerinden biri. Keskin olmayan tâlim kılıcı, uzun ve ince kılıç.

mecus

  • Kulakları küçük olan adam.
  • Ateşe tapan kişi.

mecusi / mecusî / mecûsi / mecûsî / مجوسى / مَجُوس۪ي

  • Çok eskiden yaşamış, kulağı küçük olan birisinin adıdır. Ateşperestlik âyinine sebeb olduğundan "Ateşperestlere" bu isim verilmiştir.
  • Eski İran dini olan Mecusilikten olan kimse.
  • Ateşe tapanlara verilen ad.
  • Ateşperest, ateşe tapan.
  • Ateşe tapan.
  • Ateşe tapan.
  • Ateşperest, ateşe tapan. (Arapça)
  • Ateşe tapan.

mecusiyan / mecusiyân

  • (Tekili: Mecusi) Mecusiler. Ateşe tapanlar.

mermi

  • (Remiy. den) Atılmış.
  • Ateşli silâhlar içine konan kurşun, gülle. Fişek.

mermiyat

  • (Tekili: Mermi) Atılmış şeyler.
  • Ateşli silâhlarda atılan tâneler, mermiler.

merzuf

  • Ateş ile kızmış taş üzerinde pişirdikleri et.

meş'ale

  • Aydınlatıcı âlet. Lâmba, kandil. Ucunda ateş yanan değnek.

mesair

  • (Tekili: Mis'ar) Ateşi karıştırmağa yarıyan demirler.

mescur

  • Sulu süt.
  • Dizilmiş salkım olmuş inci.
  • Yanmış.
  • Kızdırılmış.
  • Doldurulmuş. Taşkın su.
  • Alevli ateş, kızgın fırın.
  • Deniz.
  • Boş.
  • Muhtelit.
  • Mc: Firavun'un battığı deniz.

mevkid

  • Ateş ocağı.

micrefe

  • (Çoğulu: Micref-Mecarif) Ateş küreği.

migfer

  • Ateşli silâhların icadından evvel, muharebede kılıç, mızrak ve ok gibi harp âletlerinden korunmak için başa giyilen bir nevi başlık idi. Miğfer, zırh ile beraber bir bütün teşkil ederdi. Osmanlı miğferleri çeşitli şekillerde olmakla beraber genel olarak iki kısma ayrılırdı. Bir kısmı ince bakırdan,

mihza

  • Ateş karıştırmakta kullanılan ağaç.

mıkbes

  • (Çoğulu: Mekâbis) Ateş parçası.

minkab

  • Delecek âlet. Ateş yakmak ve tutuşmak.

mis'ar

  • (Çoğulu: Mesâir) Uzun.
  • Ateş küsküsü yapılan ağaç. Ateş karıştırmağa mahsus âlet.

mü'sade

  • (İsad. dan ism-i mef'uldür) "Asadet-ül bab" denir ki; kapıyı kapadım, sımsıkı kilitledim demektir. Üzerlerine ateşin yakılıp fırın gibi kapısının kapanması ateşin şiddetini icab edeceğinden, Cehennemde azabların şiddet ve ebediyetinden kinayedir.

mug

  • (Çoğulu: Mugan) Mecusi. Ateşperest. Ateşe tapan. Zerdüşt dininde olan.

mug-kede

  • Meyhane. (Farsça)
  • Ateşe tapanların ibadethanesi. (Farsça)

mugan

  • (Tekili: Mug) Mecusiler, ateşe tapanlar. Zerdüştler. (Farsça)

mugane

  • Ateşe tapan mecusilerin âyini.

muhammes

  • Ateş üzerinde kızdırılıp kurutulmuş. (Kavrulmuş kahve gibi)

muhmid

  • Ateşin alevini bastıran.

muhterik

  • Ateşle yanmış olan. Yanan.

mukıd / mûkıd

  • Ateş yakan.

müsekken

  • Ateşle kızmış su.

mütareke / mütâreke / مُتَارَكَه

  • Ateşkes.
  • İki tarafın geçici bir zaman için savaşı durdurması, ateşkes.
  • Karşılıklı ateşkes.

mütese'ir

  • Çok yanmış ve tutuşmuş ateş.

mutfi / mutfî

  • Ateş, yangın v.s. söndüren.

müzennid

  • Çakmakla ateş çakan.

müzher

  • Misafir için ateş yakan kimse.

naire

  • (Çoğulu: Nevâir) Alev, ateş.
  • Hararet, sıcaklık.

nar / nâr / نار / نَارْ

  • (Çoğulu: Niran, envar, niyere, niyâr) Ateş. Cehennem.
  • Bir meyve adı.
  • Mc: Allahın gadabı.
  • Yakıcı, azab verici her şey. Şer. Dalâlet. Sefâhet.
  • Ateş.
  • Ateş.
  • Cehennem.
  • Yakıcı şey.
  • Ateş; Cehennem.
  • Ateş, cehennem.
  • Ateş. (Arapça)
  • Ateş.

nar-ı aşk / nâr-ı aşk

  • Aşk ateşi.

nar-ı beyza / nâr-ı beyzâ

  • "Akkor, beyaz ateş" mânâsında olan bu tâbir fizikte: 1800 derece kadar olan hararette erimeyen cismin sıcaklık hâli demektir.
  • Bir meyve adı.
  • Akkor, beyaz ateş.

nar-ı hayat / nâr-ı hayat / نَارِ حَيَاتْ

  • Hayat ateşi (vücûd ısısı).

nar-ı hayati / nâr-ı hayatî

  • Hayat ateşi.

nar-ı merkeziye

  • Merkezdeki ateş, sıcaklık.

nar-ı mukade / nâr-ı mûkade

  • Tutuşturulmuş ateş.

nar-ı teessüf / nâr-ı teessüf

  • Bir ateş gibi insanın içini yakan üzüntü ve kırgınlık.

nariyye

  • Nar ile alâkalı, nara mensub. Ateşten, yanıp tutuşur, patlar olan şey.

nedi'

  • Ateş veya kül içinde pişmiş olan.

nemrud

  • Zâlim ve gaddar olarak tanınmış ve Allaha karşı kibir ve isyan ile büyüklük taslamış bir kralın ismidir. Milâddan evvel 2640 yılında yaşadığı sanılmaktadır. Peygamber İbrahim Aleyhisselâm zamanında yaşamış ve onu ateşe atarak yakmak istemiş, mu'cize ile İbrahim Aleyhisselâm ateşten kurtulmuştur. Bâb

nevair

  • (Tekili: Naire) Ateşler, alevler.

nevruz günü / nevrûz günü

  • Mecûsîlerin (ateşe tapanların) Martın yirmi birinde kutladıkları mecûsî bayramı.

nigal / nigâl

  • Ateşli kömür parçası. (Farsça)

nikal / nikâl

  • Ateşli kömür parçası. (Farsça)

niran / nîran

  • (Tekili: Nur ve Nâr) Nurlar, ziyalar. Ateşler, nârlar.
  • Nurlar, ateşler.

niran-ı muhrika / nîrân-ı muhrika

  • Yakıcı ateşler.

niyar

  • (Tekili: Nâr) Ateşler.

niyere

  • (Tekili: Nâr) Ateşler.

nuhas

  • Bakır. Bakır para.
  • Kızgın mâden.
  • Kıtr. Ateş. Tunç ve demir döğülürken sıçrayan şerâre.
  • Dumansız alev.
  • Bir şeyin aslı.
  • Tütün.

od

  • Ateş, nar. (Türkçe)
  • Ateş.

perhüde

  • Saçmasapan söz, hezeyan. (Farsça)
  • Ateşten dolayı sararmış eşyâ. (Farsça)

perize

  • Ateşte pişirilen ekmek. (Farsça)
  • Kırmızı altun. (Farsça)

pres ateşeliği

  • Bir ülkenin yabancı ülkede kendini temsil için açtığı büyükelçilik bünyesinde bulunan Basın Ateşeliği.

pür-ateş ü hevl / pür-âteş ü hevl

  • Ateş ve korku dolu.

pür-nar / pür-nâr

  • Çok ateşli. Çok kızgın. Ateş dolu.

radaf

  • Üzerine ateş yakıp kızdırdıkları taş.

ramad

  • Ateş külü.
  • Kül, ateş külü.

refif

  • (Ateş) Parlamak.

sa'r

  • Ateşin alevlenmesi.

şa'r

  • (Çoğulu: Şüur-Eşâr) Kıl. Saç.
  • Ateş yakmak.
  • Cenk koparmak, kavga çıkarmak.

sabsaba

  • Dövmek.
  • Ateş etmek.
  • Kahramanlık göstermek, bahadırlık etmek.
  • Çok inceltmek.

sahv

  • Ateş ve ocaktan kül çıkarmak.

saika

  • Yıldırım. Ölüm, mevt.
  • Nüzul ateşi.
  • Semadan gelen şiddetli ses.
  • Mühlik ve azab.
  • Bulutları sevke vazifeli melek.

sam

  • Ölüm, mevt.
  • Yer altındaki altın damarı.
  • Gök kuşağı.
  • Ateş.
  • Sersemlik hastalığı.
  • Hazret-i Nuh'un (A.S.) oğullarından birinin ismi.

şap

  • (Şep) Kim: Antiseptik bir cisim olup alüminyum ve potasyum sulfatından mürekkep, tadı buruk ve suda tuz gibi erir bir cisim.
  • Hayvanların ağız ve ayaklarında görülen ateşli, salgın bir hastalık ismi.

şebb

  • Meşhur taş.
  • Ateş yakmak.
  • Cenk koparmak, kavga çıkarmak.

şebtab / şebtâb / شبتاب

  • (Şeb-tâb) Ateş böceği. (Farsça)
  • Ateş böceği. (Farsça)

şecere-i nariye / şecere-i nâriye

  • Bir ağacın dalları gibi kâinatın her yerine yayılmış olan ateş.

sekub

  • (Sekabe) Ateşin alevlenmesi.
  • Yıldızın parlaması.
  • Işıklı, ışık veren.
  • Parlamak.

selman-ı farisi / selman-ı farisî

  • İran'ın İsfahan şehrinde doğmuş olan büyük bir sahâbe. Evvelce ateşperestti, sonra Hristiyan oldu. Daha sonra papazların nasihatiyle İslâmiyetin geleceğini anlamıştı ve arıyordu. Yeni Peygamber'e (A.S.M.) kavuşmak için Şam'dan Hicaz'a geldi ve orada kendisini köle yaptılar. Peygamber Aleyhissalâtü V

şerere

  • (Çoğulu: Şirer-Şirâr) Ateş kıvılcımı.

şerşere

  • Ateş üstüne koyunca cızlayıp ötmek.
  • Yarmak.
  • Kesmek.
  • Meta, mal mülk.
  • Ağırlık. (Bu mânâya Çoğulu: Şerâşir)

şevaz

  • Tütünsüz ateş.

şeytan

  • İblis. (Cenab-ı Hakk'ın emrine isyan ettiğinden rahmetinden kovulmuş, şerleri ve muzır şeyleri temsil eder ve ateşten yaratılmıştır. Bütün melekler Cenab-ı Hakk'ın emriyle Hazret-i Âdem'e secde ettiği halde Şeytan: "O, topraktan yaratılmıştır, ben ateşten yaratıldım. Ben ondan daha kıymetli ve yükse

sezze

  • Seyâ denilen gün. Keferenin ateş gecesi günü.

siccil

  • Kumlu çamurun taşlaşmış hâli. Kumlu çamurdan terekküb ve tahaccür etmiş taş.
  • Ateşte pişerek taş gibi olmuş tuğla.

şiddet-i ateş

  • Ateşin şiddetliliği.

sıkt

  • Ana karnından ölü olarak düşen çocuk.
  • Çakmaktan düşen ateş.

sıla'

  • Kebap.
  • Isınmak için yakılan ateş.

şirar

  • Ateş kıvılcımları.
  • Şerirler. Şerli kimseler.

sirişk

  • Göz yaşı. (Farsça)
  • Ateş şeraresi. (Farsça)

sırr

  • Şiddetli ateş veya soğuk.

şivaz

  • Dumansız ateş.
  • Susamak.

şu'le

  • Alev, ateş alevi. Alevlenmiş odun.

şual

  • (Tekili: şu'le) Alevler, şu'leler. Ateş alevleri.

süar

  • Ateşin harareti.
  • Çok acıkmak.

şühübat / şühübât

  • Ateş parçaları.

suliyy

  • Ateşin yanması.

şuvaz

  • Kızgın, ateşli maden. Kızgın ateş.
  • Susama.
  • Kızgın ateş.

şuvazlı

  • Kızgın, ateşli.

suz / sûz / سوز

  • Yanma, tutuşma. Ateş. Sıcaklık. (Farsça)
  • Yanma. (Farsça)
  • Yakma. (Farsça)
  • Ateş. (Farsça)
  • Yakan. (Farsça)

suzan

  • Yakan, yakıcı. Ateşli. (Farsça)

tabaka-i nariye / tabaka-i nâriye

  • Ateş tabakası.

tabii lüzum-u zati / tabiî lüzum-u zâtî

  • Birşeyin bizzat kendisinde zorunlu olarak doğal bir şekilde bulunan ve ondan ayrılması düşünülemeyen şey; meselâ "Ateşin tabiî lüzum-u zâtîsi sıcaklıktır." denilebilir. Ancak gerçek lüzum-u zâtî Cenâb-ı Hakkın sıfatlarında vardır.

tadrim

  • Ateş yakmak.

taf'

  • Ateşin sönmesi.

tahammüd

  • Ateşin sönmeğe yüz tutması.

tahmis

  • Ateşte kızdırıp kavurmak.
  • Kahve kavrulan ve satılan yer.

tali

  • Tilavet eden, okuyan.
  • İkinci derecede. Sonradan gelen.
  • Man: Birbirine bağlı iki kaziyeden ikincisi. Meselâ: "Duman çıkıyorsa ateş vardır" sözünde "Ateş vardır" sözü tâli'dir.

tasalli

  • Ateşte yanmak.

tasliye

  • "Sallâllahü Aleyhi Vesellem" diyerek dua etmek.
  • Bir şeyi yakmak için ateşe atmak.

te'ris

  • Kandırma.
  • Ateş yakma.
  • Fitne düşürme.

teb / تب

  • Ateş, hastalık harareti. (Farsça)
  • Sıtma. (Farsça)

telazzi

  • (Ateş) alevlenmek.

telvih

  • Açıklamak.
  • Zâhir ve aşikâre kılmak.
  • Susuzluktan insanın çehresi bozulmak.
  • Bir şeyi ateşle kızdırmak. Güneş veya ateşin sıcaklığı bir nesnenin rengini değiştirmek.
  • Posa hâline getirmek.
  • Kocamak. Saç ağarması.
  • Almak.
  • İşaret etmek.

tenmiye

  • (Nemâ. dan) Büyütmek. Yetiştirmek. Artırmak. Bereketlenmek.
  • Fesad veren haber yetiştirmek.
  • Ateş içine odun atmak.

tes'ir

  • (Sa'r. dan) Ateşi yakıp alevlendirme.
  • Kıymet ve değer koyma. Narh koyma.

teşbib

  • Saç ve sakal ağarmak.
  • Ateş yakma.
  • Kasidede mahbubdan bahsetme.

teşvit

  • Tüyü ve kılı gitsin diye ateşe tutmak.

tevkid

  • Ateş tutuşturma.

tevkis

  • Küçük odun parçalarını ateşe atmak.

tevris

  • Vâris kılmak, mirâs bırakmak. Malının faydasını birisine âid kılmak.
  • Ateşi yakmak, alevlendirmek için tahrik etmek.

teznid

  • Çakmakla ateş yakma.
  • Başını devamlı önüne eğdirmek.

tıla'

  • Tâze üzüm şırasının, ateşte veya güneşte ısıtılarak üçte birinden fazlasının uçmasıyla elde edilen içki.

tufu'

  • Ateşin sönmesi.

uşve

  • Gece vakti uzaktan görünen ateş.

üvera'

  • Ateş ve güneş harareti.
  • Susuzluk harareti.

uzima

  • Vücutta bir organın ateşsiz ve ağrısız olarak şişmesi.

vakad

  • Alevlenen ateş.
  • (Ateş) yanmak ve tutuşmak.

vakas

  • Boynun kısa olması. Ateşe attıkları ufacık değnekler.
  • İki nisap zekâtın arasındaki zekâtı olmayan hayvanlar.

vakd

  • (Vakdân) Ateşin yanması, tutuşması.

vehec

  • Ateş sıcaklığı.

vehecan

  • Ateşin alevlenmesi.
  • Işıklandırmak, ziya vermek.

vehic

  • Ateşin sıcaklığı.

very

  • Çakmaktan ateş çıkması.

vukud

  • Ateş alıp yanma. Tutuşma.

yera

  • (Tekili: Yerâa) Yontulmamış kamış kalemler. Kamışlar.
  • Ateşböcekleri.

zahih

  • Ateş közünün parlaması.

zatiye / zâtiye

  • Bizzat var olan öz nitelik; sıcaklığın, ateşin kendi zâtında var olması gibi.

zefir

  • Çok şiddetli ses.
  • Hıçkırıkla nefes vermek. Göğüs geçirmek.
  • Ağlatmak.
  • İnlemek.
  • Ateş gürültüsü.
  • Eşek anırtısının evveli.
  • Belâ.

zeka / zekâ

  • Çabuk anlama ve bilme kabiliyyeti. Fehim ve idrakte çabuk olma.
  • Ateşin alevlenmesi.
  • Güzel koku alma.

zenberek

  • (Zenburek) Hareket ettirmeğe yarıyan yay. Saatin zenbereği. (Farsça)
  • Hayvan üzerinde taşınan ve ateşlenebilen küçük top. (Farsça)
  • Mc: Faaliyet ve harekete sebep olan şey. (Farsça)

zerdüşt

  • Ateşe tapan.
  • Ateşe tapan, mecusi.
  • İlk önce nur ve zulmet diye iki ilâha inanmayı uyduran adam.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR