LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te aslî ifadesini içeren 693 kelime bulundu...

a'bel

  • (Çoğulu: A'bile) Çok sert taş ki, kırmızı, beyaz veya siyah renkli olur.
  • Taşlık dağ.

a'mer

  • Yaşlı kişi. İhtiyar.

a'raz / a'râz

  • Araz'lar; bir şeyin aslından olmayan şeyler; renk, koku gibi ilintiler.

aceze

  • Güçsüzler, yaşlılar.

acuz / acûz

  • Çok yaşlı kadın. Kocakarı.
  • Kılıç.
  • Şarap.
  • Sırtlan.
  • Âcizler, beceriksizler, yaşlı kadın.

acuze / acûze

  • İhtiyar, çok yaşlı kadın.

adak

  • Nezr, Allahü teâlânın rızâsının elde edilmesi veya bir isteğin yerine gelmesi veya bir belâ ve musîbetin giderilmesi maksadıyla Allahü teâlâ için oruç tutmak, kurban kesmek gibi başlıbaşına ibâdet olan veyâ benzeyen bir şeyi kendisine vâcib kabûl etm e.

afşelil

  • Sırtlan dedikleri canavar.
  • Yaşlı, eti ve derisi sarkmış kuru kadın.

ahestegi / ahestegî / âhestegî / آهستگى

  • Yavaşlık, acele etmemeklik. (Farsça)
  • Yavaşlık. (Farsça)

ahrem

  • Burnu kesik olan. Kesik burunlu.
  • Edb: Rübai vezinlerinden "Mef'ulü" ile başlıyan oniki şekilden herbiri.
  • Tıb: Omuz ucu.

ahsa

  • Çok kumlu, taşlı yer.

ahşeb

  • (Çoğulu: Ehâşib) Sert taşlı büyük dağ.
  • Haşin ve yoğun olan.

alahide / alâhide / عليحده

  • Tek başına, başlı başına. (Arapça)

alb

  • (Çoğulu: Ulub) Eser.
  • Yaşlı keler.

amelmande

  • İş yapmaz hâle gelmiş olan. Muattal. Battal. Çok yaşlı. Sakat veya hasta olup çalışamaz hâle gelmiş olan. (Farsça)

amid

  • Çok hasta.
  • Aşk hastası.
  • Başlıca nokta.
  • Önder, şef, komutan. Rehber.
  • Haraç alan kimse.

an-asl

  • Aslında, hakikatında, aslından.

ankur

  • Her nesnenin aslı.

antropomorfizm

  • Sosy. İnsan şeklinde putlara inanma ve tapma esasına dayanan batıl bir din. Allah'ı insan vasıflarıyla tasavvur eden dinî inançlar da antropomorfizm'in başka kılıkta görünüşleridir. Meselâ aslı bozulmuş Musevilik ve Hıristiyanlıkta Allahın insan şeklinde düşünülmesi antropomorfizm denilen putperestl

arazi-i mevat / arazi-i mevât

  • Huk: Hiç kimse tarafından kullanılmayan ve halka verilmeyen, meskun mahallerden biraz uzakta bulunan taşlık ve kıraç arazi.
  • İşlenmemiş toprak.

arız olma / ârız olma

  • İlişme, bulaşma; birşeyin aslından olmayıp o şeye dışarıdan gelip ilişme; sonradan ortaya çıkıp bulaşma, ilişme ortaya çıkma.

asamm

  • Sağır.
  • Sert, katı.
  • Güç, tahammül edilmez.
  • Gr: Muzaaf olan fiil. (İkinci veya üçüncü harf-i aslisi şeddeli olan fiil)

aşebe

  • Zayıflığından gövdesi kurumuş olan yaşlı kimse.
  • Büyük azı dişi.
  • Küçük adam.

aşen

  • Her nesnenin aslı ve kökü.
  • Sözü kendi kanaatine göre söylemek.

asıl maa-suret

  • Kopyasıyla beraber aslı.

asırdide / asırdîde

  • Yaşlı, gün görmüş, tecrübeli.

asl-ı i'caz / asl-ı i'câz

  • Mu'cizeliğin aslı; insanları aczde bırakan sözün aslı, esası.

asl-ı millet

  • Milletin aslı, kökü.

asl-ı nübüvvet

  • Peygamberliğin aslı, temeli.

asl-ı nur

  • Nurun aslı, temeli.

asl-ı şeriat

  • Allah tarafından bildirilen hükümlerin aslı, özü, hakikati.

asl-ı teşaub

  • Dallanmanın kaynağı, aslı.

asl-ı vesvese

  • Vesvesenin aslı.

asla'

  • Başının tepesinde ve önünde kıl olmayan.
  • Küçük başlı.

aslen

  • Kök veya soy bakımından, aslında, esasında; temelden, kökten.

aslüfasl

  • İşin aslı ve ayrıntıları.

ass

  • Her nesnenin aslı, her şeyin esası.

asva

  • Sırtlan.
  • Yaşlı kadın.

ati

  • (Utv. dan) İsyan eden, kafa tutan. Asi. Sert başlı, serkeş.

atık / âtık

  • Azad edilmiş, Serbest bırakılmış kimse.
  • Yaşlı.
  • Genç kız.
  • Temiz soylu.
  • Eski.
  • Yavru kuş.

avan

  • (Çoğulu: Uven) Her şeyin orta yaşlısı.
  • (Çoğulu: Avine-Avân) Esir.
  • Yardımcı, nâsır.

avatık

  • (Tekili: Atık) Yaşlılar.
  • Genç kızlar.
  • Hür ve serbest olanlar.
  • Yavru kuşlar.

avdeti / avdetî

  • Dönme.
  • Aslına, Müslümanlığa dönen.

ayise / âyise

  • Âdet yâni hayz görmekten ümidini kesmiş yaşlı kadın.

ayn

  • Göz, aslı, kendisi.

aynen

  • Bir şeyin aslı veya kendisi olarak. Tıpkısına, hiç bir şeyi değiştirmeden, aynı olarak.

ayzemur / ayzemûr

  • Yük taşıyamıyan büyük ve yaşlı deve.

ba-vekar

  • Ciddi, vakarlı, ağırbaşlı.

bad-gir / bad-gîr

  • Vantilatör. (Farsça)
  • Baca. (Farsça)
  • Semaver ve nargilenin başlığı. (Farsça)

bad-sene

  • Kibirli, mağrur. Büyüklük taslıyan. (Farsça)
  • Kötü niyetli. (Farsça)

bahr

  • (Çoğulu: Bihâr - Ebhâr - Ebhur - Buhur) Deniz.
  • Âlim. Çok bilen.
  • Büyük göl veya nehir.
  • Yarmak, yırtmak.
  • Çok yürüyen at.
  • İyi kimse.
  • Deve hastalığı.
  • Aruzda aslî bir vezinle ondan tevellüd eden vezinler mecmuası.

bahtak

  • Evvelce savaşlarda başa giyilen demirden yapılmış başlık. Miğfer. (Farsça)

baş

  • Reis, birinci, evvel. Başlıca, en mühim. (Türkçe)

bataet / batâet / بطائت

  • Tenbellik, yavaşlık. Ağırlık.
  • Ağırlık, yavaşlık. (Arapça)

batha

  • Çakıllı, taşlı büyük dere.
  • Dağ arasındaki dere.
  • Mekke-i Mükerreme'nin eski bir ismi.
  • Kamışlık ve sazlık yer.

bavekar / bâvekar / باوقار

  • Ağırbaşlı. (Farsça - Arapça)

bed-asl

  • Aslı kötü, soyu fena. (Farsça)

bed-ram

  • Lâtif, hoş, yakışıklı, süslü. (Farsça)
  • Sert başlı at. (Farsça)
  • Dâima, devamlı. (Farsça)

bed-reg

  • Huysuz, aslı kötü olan hayvan veya insan. (Farsça)

beduh

  • Eski yazıda mektub zarfları üzerine yazılması ve zarfa basılan mühüre kazdırılması mûtad ve aslı meçhul bir sözdür.

bejman

  • Yırtık, dökük, pejmürde, dağınık. (Farsça)
  • Hüzünlü, kederli, üzgün, yaslı. (Farsça)

bel'ak

  • Yaşlı, zayıf.
  • Bir hurma cinsi.

belagat-füruş / belâgat-füruş

  • Belâgat taslıyan. (Farsça)

belel

  • Yaşlık, rutubet, ıslaklık.
  • Zafer, galibiyet.
  • Mihnet, keder, üzüntü.
  • Mücadele, kavga.
  • Hastalıkdan iyileşen.
  • Düşkünlük.

belki

  • Aslında, gerçekte.

bellet

  • (Çoğulu: Bilel) Cisimlerin yüzeyinde olan yaşlık, ıslaklık.

beni / benî

  • Oğullar, evlâtlar, çocuklar. (Aslı: Benûn-Benîn)

benk

  • Her nesnenin aslı.

bere

  • Sipersiz ve yumuşak olan bir çeşit başlık. (Fransızca)
  • Sipersiz ve yumuşak olan bir çeşit başlık.

berh

  • Balık, semek. (Farsça)
  • Parça, kısım, hisse, nasib. (Farsça)
  • Su birikintisi. (Farsça)
  • Şimşek, berk. (Farsça)
  • Yaş olan odunun, yanarken çıkardığı yaşlık. (Farsça)

berka'

  • (Çoğulu: Berkavât) Yüksek yer.
  • Taşlı balçık.

bername

  • Mektub başlığı. (Farsça)
  • Zarfın üzerindeki adres. (Farsça)
  • Fihrist. (Farsça)

beşem

  • Kederli, hüzünlü, yaslı. (Farsça)
  • Hazmı güç olan şey. (Farsça)

betaet / betâet / بطائت

  • Ağır olma, yavaşlık.
  • Ağırlık, yavaşlık. (Arapça)

betiha

  • (Çoğulu: Bitâh-Betâyih) Ufak taşlı büyük dere.
  • Kamışlık ve sazlık yer.

bey'-i fasid / bey'-i fâsid

  • Aslı İslâmiyet'e uygun, fakat sıfatı uygun olmayan satış.

bey'-i mekruh / bey'-i mekrûh

  • Aslı ve sıfatı İslâmiyet'e uygun ise de kendisine dînin yasak etmiş olduğu bir şey karışmış olan satış.

bey'-i mevkuf / bey'-i mevkûf

  • Aslı ve sıfatı sahîh ise de başkasının hakkı karışan alış-veriş.

bey'-i sahih / bey'-i sahîh

  • Aslı ve sıfatı İslâmiyet'e uygun olan satış; doğru ve sıhhatli alış-veriş.

beydah

  • Sert başlı, haşarı at. (Farsça)

beyt-i atik

  • Kâbe-i Muazzama. (Çok eskiden beri Cenab-ı Hak tarafından her türlü tehlikelerden korunduğu ve kurtarıldığı ve hiçbir kimsenin ona mâlik olmayıp aslının hür olduğundan kinaye olarak bu isim verilmiştir.)

beyza / beyzâ

  • Yumurta.
  • Demir başlık.
  • İnsanın hayası. Husye.
  • Çok beyaz.
  • Demirden savaşçı başlığı.
  • Yumurta.
  • Millet-i beyzâ: Beyaz millet, müslümanlar.

bi-z-zat

  • Kendisi, aslında. Kendi zatı ile. Binefsihi.

bid'at

  • (Bid'a) Sonradan çıkarılan âdetler.
  • Fık: Dinin aslında olmadığı hâlde, din namına sonradan çıkmış olan adetler. Meselâ: Giyim ve kıyafetlerde, cemiyet (toplum) hayatındaki ilişkilerde, terbiye ve ahlâk kurallarında, ibadet hayatında yani dinin hükmettiği her sahada, dine uygun olmaya

bidah

  • Sert başlı, huysuz at, aygır. (Farsça)

bidayet mahkemesi

  • Bu tâbir eskiden Asliye Mahkemeleri için kullanılırdı.

bil-istiklal

  • Başlıbaşına, istiklâl üzere.

bille

  • Yaşlık, ıslaklık. Çiy dedikleri rutubet ki sabah vakitlerinde olur.

binc

  • Her nesnenin aslı ve kökü.

bizatihi / bizâtihi / bizâtihî

  • Kendi kendine, aslında, kendiliğinden, esasında, kendisi, yalnızca zâtından, aslından.
  • Bizzat, kendi başına, başlı başına.

blöf

  • ing. Karşısındakini yanıltmak veya yıldırmak için aslı olmayan şeyleri gerçekmiş gibi göstermek.

bornuz

  • Başlıklı ve kollu hamam havlusu.

bü'bü'

  • Her nesnenin aslı.
  • İzzet, kerem.
  • Zeyrek akıllı, zarif kişi.
  • Hâkim, seyyid.
  • Gözbebeği.
  • Mc: Çok kıymetli ve değerli olan şey.

buhter

  • Her şeyin esası, aslı.
  • Kısa boylu.

bülalet / bülâlet

  • Islaklık, nemlilik, yaşlık.

büniyye

  • (Çoğulu: Büniyyat) Her nesnenin aslı ve yaratılması, fıtrat.
  • Sazan balığı.
  • Meçhul yol.

bürdbar

  • Ağırbaşlı. Sabırlı, mütehammil, uysal, tahammüllü kimse. (Farsça)

bürdbari / bürdbarî

  • Ağırbaşlılık, sabırlılık. (Farsça)

bürka

  • (Çoğulu: Birak) Taşlık yer.

büruc

  • (Tekili: Burc) Burç, aslında âşikar şey mânasına gelir. Her bakanın gözüne çarpacak şeklide zâhir olan yüksek köşk mânasına da kullanılmıştır.
  • Bunlara teşbihen veya zuhur mânâsıyla semâdaki bir kısım yıldızlara veya bazı yıldızların toplanmasından meydana gelen şekillere ve farazi su

büzürg-sal

  • İhtiyar, yaşlı. (Farsça)

ca'ma

  • Yaşlı deve.

cadı

  • Avrupa'da putperestlik çağından beri gelen bir inanca göre, şeytanın gücünü kullanarak büyü yolu ile insanlara kötülük eden, felâketler getiren kadın. Bu bâtıl inanç yüzünden birçok yaşlı masum kadın, cadı diye Hristiyanların kurduğu Engizisyon mahkemeleri kararıyla yakılmıştır.

cahmeriş

  • (Çoğulu: Cehâmir) Çok yaşlı kadın.
  • Eşek sıpası.

can

  • Yaşayış. Diride olan kudret, kuvvet. Hayat cevheri. Madde ilimleri, maddenin; hayat ilimleri (biyolojik ilimler) hayatın ne olduğunu açıklıyamamışlardır. Aslında bunların konusu da madde, hayat ve ruhun kendisi değil, bunların tezahürleri yani olay haline gelen tesirleridir. Deney ilimlerini (Farsça)

cazim

  • Kat'i karar veren.
  • Gr: Cezmedici, cezmeden. Arabça bir kelimenin başına gelen bazı harfler o kelimenin sonunu sâkin okutur, o harfe de "câzim" denir. Meselâ "Lem yezuk" aslında (Yezuku) idi. Başına "lem" harfi geldiğinden " Yezuk" diye sâkin okundu.)

cedd-i emced

  • En büyük cedd. En yaşlı, en büyük baba.

celcelutiye

  • Peygamberimizin Resul-i Ekremin (A.S.M.) derslerine istinâden, aslı cifir ve ebced hesâbı ile alâkalı olarak Hz. Ali (R.A.) tarafından te'lif edilen Süryânice bir kasidedir. Esas mânası; bedi' demektir.

cell

  • (Çoğulu: Cülûl) Yerden birşey toplamak.
  • Gemi yelkeni.
  • Yaşlı olmak.
  • Kadr ve mertebesi büyük olmak.
  • Celil, büyük, ulu.

cenedil

  • (Çoğulu: Cenâdil) Taşlı yer.
  • Yuvarlak taş.

cenin

  • (Cenne. den) Ana karnındaki harekete başlıyan çocuk.
  • Gizli ve mestur, saklı olan şey.

cephane

  • (Aslı: Cebehane'dir) Barut vesair yanıcı maddelerin konulup, muhafaza edildiği yer.
  • Yanıcı maddeler levazımı.

cerec

  • Yüzüğün, parmağa geniş olması.
  • Taşlı, sert yer.
  • Muztarib. Iztırab ve acı çeken.

çetin

  • Sert.
  • İnatçı, dik başlı.
  • Zor, güç.

cevher-dar / cevher-dâr

  • Elmaslı. (Farsça)
  • Noktalı harf. Meselâ: Cim, şın harfleri gibi. (Farsça)
  • Eskiden kullanılmış tüfeklerden birinin ismi. (Farsça)
  • Siyah ve beyaz dalgalı, benekli kılıç. (Farsça)

cezm

  • Her nesnenin aslı.
  • Ağacın kökü.
  • Kesmek, kat'.

ciddi / ciddî / جدی

  • Gerçek. Hakikat.
  • Ağırbaşlı, hâlleri sakin olan kişi.
  • Mühim.
  • Ağırbaşlı. (Arapça)
  • Önemli. (Arapça)

ciddiyet

  • Ciddîlik.
  • Ağırbaşlılık, sakin hâllilik.
  • Ehemmiyet.

ciddiyyet / جدیت

  • Ciddilik. (Arapça)
  • Ağırbaşlılık. (Arapça)

cihet-i melekutiyet / cihet-i melekûtiyet

  • Birşeyin iç yüzü, aslı, hakikati; varlıklara hükmeden İlâhî fiil, isim, sıfat ve şuûnâta bakan yön.

cinas-ı nakıs / cinas-ı nâkıs

  • Edb: Cinaslı kelimelerin birinde veya birkaç harfin ziyade olması suretiyle yapılan cinas. (dem, âdem gibi.)

cıvata

  • Arkası iri başlı ve ucu somun geçmek üzere yivli vida. Başlıca potrelleri, demir ve tahtaları birbirine bağlamaya yarar.

cizirman

  • Hurma yaprağının aslı; yâni dibi ki, yaprağı dökülünce ağaçta kalır.

cünah

  • Bir şeyi basıp meylettiren sıklet demek olup, harec, sıkıntı ve alel-ıtlak ism-i vebal mânasına da gelir ki, "günah" kelimesinin aslı budur.

cürsum

  • (Çoğulu: Cerâsim) Her nesnenin aslı.

cüz-ü tamm

  • Bütün. Bir şeyin, temel vasıflarının tamamını toplayan parçası. Parçalandığı vakit ana vasfını ve asliyetini kaybeden şey.

daldal

  • Taşlı sert yer.

dall-i bi-l işare

  • (Dâllibilişâre) Sözdeki mânanın işâretine göre delil olmak. Üç nevi delâletten biri ile sevkedildiği mânanın gayrisine yâni; söylenince maksud-u asli olmayan bir mânaya delâlet eden lâfızdır. Meselâ: "Cenab-ı Hak bey'i helâl, ribâyı haram kılmıştır." ibâresi, bey', yani alış-veriş ile ribâ (fâiz) ar

dar-ı ridde / dâr-ı ridde

  • Aslında Müslim iken sonradan irtidâd eden veya bir zaman İslâmiyeti kabul etmiş iken sonradan mürted olan şahısların hâkim bulundukları yer.

dehkem

  • Yaşlı adam. İhtiyar adam.

delil-i asli / delîl-i aslî

  • Din bilgilerinin kaynakları olan Kitâb, sünnet, icmâ ve kıyâstan her biri. Aslî delîl.

delil-i fer'i / delîl-i fer'î

  • Aslî delîllere bağlı ve onlardan elde edilen ikinci derecede delîller. İstihsân, İstishâb, İstislâh, Örf ve âdet, Sahâbî (Peygamber efendimizin arkadaşlarının) kavli (sözü), fer'î delîllerden bâzısıdır.

delil-i inayet

  • Allah'ın inâyetinin tecellisinden gelen ve kâinatta görülen hikmet ve maslahatlara uygun en mükemmel nizam ve tam esaslı san'at; ve kâinattaki eşyaların menfaat ve faydalarını bildiren âyetler, bu inâyet delilini gösteriyorlar.

deluk

  • Dişleri kırılmış ve kütelmiş olan yaşlı deve.
  • Kınından çıkması kolay olan kılıç.

dem-sazi / dem-sazî

  • Dostluk, arkadaşlık. Sırdaşlık. (Farsça)

denaet

  • Alçaklık, çok fena hareket. Zillet, kötü mizac.
  • Asılsızlık, aslı olmamak.

denaset

  • Kirlilik, paslılık, temiz olmayışlılık.

denis

  • Kirli, paslı.

derdebis

  • Belâ.
  • Zahmet.
  • Boncuk.
  • Yaşlı kişi.

dide giryan / dîde giryân

  • (Gözü) yaşlı, ağlayan.

dirdih

  • Yaşlı, pir, ihtiyar kişi.

dirdim

  • Ağzında dişleri kırılmış ve kütelmiş yaşlı deve.

direng

  • Gecikme, yavaşlık, teenni, teahhur. (Farsça)
  • Dinlenme, karar, istirahat, aram. (Farsça)

dühriyy

  • Yaşlı, ihtiyar, müsinn.

dürer-i semavi / dürer-i semavî

  • Aslı vahiy ile gelen, parlak hakikatlı mânalar. Semâvi inciler.

eblec

  • Açık kaşlı.
  • Mc: Nurlu, parlak, vuzuhlu.

ebled

  • Ebleh, ahmak, bön. Söylenilen şeylere aklı hemen taalluk etmeyen kimse.
  • Açık kaşlı.
  • Şişman gövdeli kişi.

ebrak

  • Fazlaca parıltılı.
  • Taşlı, kumlu, balçıklı yer.
  • Alaca renkli at.
  • İki renkli lekeli bir şey.

ecneb

  • Muti ve münkad olmayan. İtaatkâr olmayan.
  • Garib, yabancı, ecnebi.
  • Sert başlı at.

edille-i erbaa

  • (Edille-i şer'iye) Fık: Fıkıh ilminin istinad ettiği deliller: Kitab (yani Kur'an-ı Kerim'deki deliller), sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha. (Usul-ü erbaa ve edille-i asliye tabirleri de aynı mânada kullanılır.)

ehass / اخص

  • Başlıca. (Arapça)

ehl-i bid'a

  • Dinin aslında olmadığı halde, sonradan çıkarılan zararlı âdet ve uygulamaları dine mal etmeye çalışanlar.

ehl-i bid'a ve ilhad / ehl-i bid'a ve ilhâd

  • Dinin aslında olmadığı halde, sonradan çıkarılan zararlı âdet ve uygulamaları dine mal etmeye çalışanlar ve inkârcılar.

ehl-i bid'a ve mülhid

  • Dinin aslında olmadığı halde, sonradan çıkarılan zararlı şeyleri dine mal etmeye çalışanlar ve dinsizler.

ehl-i dalalet ve bid'a / ehl-i dalâlet ve bid'a

  • Dinin aslında olmadığı halde, sonradan çıkarılan zararlı âdet ve uygulamaları dine mal etmeye çalışan, doğru ve hak yoldan sapmış olanlar.

ekeme

  • Bayır, yüksekte olan taşlık tepe.

elmas

  • Küçük kaşlı olan.

em'az

  • (Çoğulu: Emâız) Sert, sağlam, taşlı yer.

endek

  • Az, kalil. (Farsça)
  • Yaşı küçük, küçük yaşlı. (Farsça)

engam

  • Vakit, zaman, an. Mevsim. (Aslı: Encam'dır.) (Farsça)

enkaz-ı remime

  • Kazaya uğramış ve esaslı tarafları tahrib olmuş gemi veya tekne enkazı.

ergun

  • Sert başlı at. Hızlı ve oynak olarak giden at. (Farsça)

esas-ı fikirleri

  • Düşüncelerinin temeli, aslı esası.

esas-ı insaniyet / esâs-ı insâniyet

  • İnsaniyetin aslı, temeli.

esasen / esâsen / اساسا

  • Kendiliğinden, aslından, temelinden.
  • Aslında. (Arapça)

esenn

  • Daha yaşlı, en yaşlı. İhtiyar.

esfel-i safilin / esfel-i sâfilîn

  • En aşağı yer. Zaiflik, yaşlılık, boy bos, akıl ve anlayışın gidip çocuk gibi olmak, amel ve iş yapmaktan kesilip, sevâb kazanacak bir şey yapamaz hâle gelmek, erzel-i ömür. Cehennem'in aşağısı.

esirre

  • Tahtlar, oturulacak yerler.
  • Milletin belli başlı ileri gelenleri.

eşk-alud

  • Gözü yaşlı. (Farsça)

eşkalud / eşkâlûd / اشك آلود

  • Gözyaşlı. (Farsça)

eşyah

  • (Tekili: Şeyh) Şeyhler, ihtiyarlar, yaşlılar, pir-i fâniler.

ev-kema kal

  • Söylediği gibi. Söylendiği gibi.
  • Hadis-i Şerifi lâfzı ile aynen nakletmekte bir hata olmuşsa, mes'uliyetten kurtulmak için bu kelâm söylenir. "Bu naklettiğim hadisin metninde yanlışım varsa Peygamber (A.S.M.) aslında nasıl söylemiş ise aynen onu kastediyorum" demektir.

evvel-i menazil

  • İlk konaklanan yerler; kitabın ilk bölümlerinde yer alan başlıklar.

ezecc

  • Uzun ve ince kaşlı.

ezuc / ezûc

  • Hayâsız ve edebsiz adam.
  • Sert başlı at.

fa-ül fiil

  • Gr: Bir fiilin aslî harflerinden birinci harfi.

fadır

  • (Çoğulu: Füdr) Zayıf.
  • Âciz, güçsüz.
  • Yaşlı dağ keçisi.

fahl

  • Yavaşlık, hilm.

fahs

  • Bir şeyin içyüzünü araştırma, aslını tetkik etme.
  • Ayırtmak.
  • Bahsetmek.
  • Seyirtmek.
  • Sıçramak.

fakir

  • Aslî (temel) ihtiyâçlarından başka nisâb miktârı (dînen zengin sayılacak kadar) malı olmayan.
  • Tasavvufta fakir: Derviş. Her zaman her işte yalnız Allahü teâlâya muhtaç olduğunu bilen, bütün ihtiyaçlarını hep Allahü teâlâya arz eden.

fantezi

  • yun. Çeşitli ve süslü. Müsrifane süs isteğinden doğan hayal hareketi ile yapılmış süslü eşya veya süslenmek. Ağırbaşlı olmayan.

fariz

  • Yaşlı.

farziye

  • (Çoğulu: Farziyyât) Bazılarına göre kabul edilir sayılan. Mevhum ve itibarî olan. Aslı isbat edilmemiş hüküm.

fasid / fâsid

  • Bozan, bozuk.
  • Bir ibâdetin, bâtıl olması, geçersiz olması. Bâtıl.
  • Aslı İslâmiyet'e uygun olup, sıfatı uygun olmayan muâmele, akid.

fasid akd / fâsid akd

  • Aslı İslâmiyet'e uygun olduğu hâlde, sıfatı uygun olmayan her çeşit sözleşme.

fasid bey' / fâsid bey'

  • Aslı İslâmiyet'e uygun olup sıfatı uygun olmayan satış.

fasid icare / fâsid icâre

  • Aslı İslâmiyet'e uyduğu hâlde, sıfatı uygun olmayan icâre (kirâya verme).

fem

  • Ağız. Dihen. (Kelimenin aslı: "Feveh" veya "Fâh" dır.)

fer'

  • Şube, kol. İkinci derecede olan. Dal budak.
  • Bir aslın neticesi.
  • Bir cemaatın şerefli ve daha meşhuru.
  • Kazancı olan mukayyed mal. Hâzır ve muhâfaza altında olan.
  • Yükseğe çıkmak ve iki nizalı olanın arasına girip ıslah etmek.
  • Asıl mes'eleden kollara ayrı

feraset

  • (Bak: Firâset) Anlayışlılık, çabuk seziş. (Aslı firâsettir)

feriz / ferîz

  • Takdir edici.
  • Hükmedici.
  • Yaşlı, ihtiyar.

fi'l-i mezid

  • Fiilin aslına harf ilâve edilen fiil.

fidye

  • Bir şeyin yerine geçmek üzere verilen bedel.
  • Çok yaşlı ve hasta olan kimsenin tutamadığı oruç, ölüm hastalığına yakalananın kılamadığı namaz, vefât etmiş kimsenin namaz ve oruç borçları için ve hacda, ihramlının hastalık özründen dolayı ihramın bâzı yasaklarını işlemesine karşılık vermesi ge

fihris

  • (Fihrist) Bir dükkânda veya bir kitabın içerisinde ne bulunduğunu sıra ile gösteren liste. (Kataloğ)
  • (Çoğulu: Fehâris) Her nesnenin aslı.
  • Kanun.

fihristevari / fihristevâri

  • Özet şeklinde, başlıklar halinde.

filasl / فى الاصل

  • (Fi-l-asl) Aslında olduğu gibi.
  • Aslı üzere.
  • Aslında. (Arapça)

filhakika / filhakîka / فى الحقيقه

  • Gerçekte, aslında, doğrusu. (Arapça)

filvaki / filvâki / فى الواقع

  • Aslında, gerçekte. (Arapça)

finefsilemr / fînefsilemr / فى نفس الامر

  • İşin aslında, gerçekte. (Arapça)

fizr

  • Koyun sürüsü.
  • Yaşlı, ihtiyar kimse.

galat-ı rü'yet

  • Renk körlüğü. Bir rengi, aslından başka renkte görme.
  • Görme bozukluğu.

galat-ı tahakkümi / galat-ı tahakkümî

  • Bir kelimenin gerek lâfzı ve gerekse mânası itibariyle herkesin kullandığı gibi kullanılmaması.Bu, başlıca üş şeyden olur:1- Nazımda vezne uydurmak için bir kelimenin telâffuzunu değiştirmek, hecesini uzatmak ve kısaltmak yahut harfini gizlemek.2- Çeşitli mânâları olan bir kelimeyi meşhur olmayan bi

gerdenkeş / گردن كش

  • Başkaldıran, asi, dikbaşlı. (Farsça)

geven

  • Çalı. Dikenli ve bir karış kadar boyunda bir nebat. Aslı Gevân'dır. (Türkçe)

giran-seng

  • Ağır başlı kişi. Ciddi ve vakar sahibi kimse. (Farsça)
  • Sabırlı, kanaatkâr. (Farsça)

hadd-i zatında / hadd-i zâtında

  • Aslında.
  • Aslında. Yaradılışında.

hadd-i zatında: / hadd-i zâtında:

  • Aslında.

haddizat / haddizât

  • Aslı, kendisi.

haddizatında / haddizâtında

  • Aslında, yaratılışında.

hafcag

  • Tatar beyi. (Aslı: Kıpçak)

hakàiku'l-eşyai sabitetün / hakàiku'l-eşyâi sâbitetün

  • Eşyanın ve varlıkların hakikatı, aslı sabittir.

hakikat / hakîkat

  • (Çoğulu: Hakaik) Bir şeyin aslı ve esâsı. Mahiyeti. Gerçek. Doğru. Sahih. Künh. Sâbit ve vâki.
  • Kadirbilirlik. Sadâkat, doğruluk. Kâinat ve tabiat ve uluhiyet hakkında bütün teşbih ve mecazlardan âri ve zâhir olan gerçek.
  • "Mecâz" karşılığı, esas olarak kullanılan kelime.
  • <
  • Bir şeyin aslı, mahiyeti.
  • Gerçek, doğru.
  • Sadakat kadirbilirlik. Sözlük anlamıyla söylenen söz.

hakikat-ı hal

  • Hakikat-ı halde: aslında, gerçekte, işin aslında.

hakikat-i iman ve islam / hakikat-i iman ve islâm

  • İman ve İslâm gerçeği ve onların aslı, özü.

hakikat-i islamiye / hakikat-i islâmiye

  • İslâmiyet'in hakikati, aslı, esası.

hakikat-i kainat / hakikat-i kâinat

  • Yaratılmış olan herşeyin aslı, esası.

hakikat-i mirac

  • Miracın aslı ve esası, gerçek mahiyeti.

hakikat-i ubudiyet-i ahmediye / hakikat-i ubûdiyet-i ahmediye

  • Peygamberimizin kulluğunun aslı ve esası.

hakikati

  • Zâtı, kendisi, aslı.

hakikatin ruhu

  • Gerçeğin ruhu, özü, aslı ve esası.

hakim ebu abdullah

  • Muhammed bin Abdullah ibn-i Beyyi' (Hi: 321-405) Sâmâniye Devleti Nişabur Kadılığında bulunmuş büyük muhaddislerden, Şafiî fakihlerinden, asrının en büyük din âlimi diye bilinen bir zattır. Bir çok eser te'lif etmiştir. Başlıcaları: El Müstedrek Ale-s Sahihayn, Kitab-ül İlel, El-İklil, El-Emali, Ter

halil ibrahim

  • Halil İbrahim (Milaslı).

halis / خالص

  • İhlaslı, Samimi.

haram li gayrihi / harâm li gayrihi

  • Aslı harâm olmayıp, sonradan hâsıl olan bir sebepten dolayı harâm olan şey.

harf be harf

  • Aynen, aslı gibi, olduğu gibi.

harf-i mezid

  • Arabçada masdar olan kelimeye harf ilâvesi ile başka masdar yapılır. Bu ilâve edilen harflere "Harf-i mezid" denir. Meselâ: kelimesinde harf-i aslî üçtür. (mükâtebe) dendiği zaman, "Müfâale masdarı şekline göre, mim ve elif harfleri, harf-i meziddendir" denir.

harre

  • (Çoğulu: Hırâr-Hırârât-Harrun) Kara taşlı yer.

hasbe

  • Re'y. Tedbir. (Aslı: Ecir ve sevab mânasına gelen "hisbe" dir)

hassasiyet

  • Hassaslık. Duygulu olmak. İhtimamlılık. Dikkatlilik.

hassasiyyet / hassâsiyyet / حساسيت

  • Hassaslık. (Arapça)

hatm

  • Kur'ân-ı kerîmi başından (Fâtiha sûresinden başlıyarak) sonuna (Nâs sûresine) kadar okumak.

havayic-i asliye / havâyic-i asliye

  • Aslî ihtiyaçlar.

hayaliyyun mezhebi

  • Aslı olmayan ve hayalde tasavvur edilen şeyleri, gerçek olduğunu vehm edenlerin mesleği.

hayvan

  • Canlı şey, insanla beraber her canlı.
  • İnsan olmayan idraksiz canlı yaratık.
  • Yük kaldıran, araba çeken ve binilen hayvan, beygir, katır v.s.
  • Mc: Akılsız ve idraksız insan, ahmak. (Aslı "Hayevan"dır)

hayy-ı murtabit

  • Aslına bağlı olan canlı.

hayzeyun

  • Yaşlı, acûz, ihtiyar.

hecef

  • Yaşlı devekuşu.
  • Ağır ve boş kimse.

hecenna'

  • Uzun ve şişman gövdeli kimse.
  • Başı dazlak, yaşlı kimse.
  • Başı dazlak olan devekuşu.

helkam

  • Yaşlı kadın, acuze.

helva sohbetleri

  • Eskiden kış mevsiminin başlıca eğlencelerinden biriydi. Bu eğlenceler, her sınıf halk arasında rağbetteydi. Devlet erkânı, vükelâ, zengin konak sahibleri ve orta halli halk kendi imkânları ölçüsünde helva sohbetleri düzenler, eş ve ahbabına ziyafetler verirdi. Vükelânın düzenlediği sohbetler tantana

hem-saz

  • Uyan, uygun, muvafık, münâsib. (Farsça)
  • Arkadaş, refik, arkadaşlık. (Farsça)

herşebe

  • Yaşlı kuru kadın.

hevade

  • Yavaşlık.
  • Yumuşaklık.
  • Kavmin içinde salah ve muvâfakata sebep olması mümkün olan kimse.

hevzeb

  • Yaşlı deve.

hey'et-i asliye

  • Aslındaki şekil ve suret.

hey'ua

  • Kusmak, kay.
  • Yavaşlık.

heyula / heyûla / heyûlâ / هَيُولَا

  • Zihinde tasarlanan korkunç hayal.
  • Gösteriş ve iriliği olduğu halde hiçbir te'siri ve değeri olmayan şey.
  • Eski felsefede: Eşyanın aslı ve gerçek olan kısmı. Madde.
  • Korkutucu hayâl, felsefede eşyanın aslı kabul edilen şey.
  • Eski felsefecilere göre, cisimlerin aslı kabûl edilen madde.
  • Eski feylesoflara göre eşyânın aslı.

hezf

  • Yaşlı devekuşu.

hibek

  • (Çoğulu: Hubük) Rüzgârın lâtif estiği zaman denizde veya kumda meydana getirdiği yol yol kırıntılar ve dalgacıklar. Saçların kıvırcıklığından hâsıl olan dalgalanmalar. Kelimenin aslı olan "habk" sıkı bağlayıp muhkem kılmak; ve kumaşı sıkı, sağlam ve üzerinde san'at eseri zahir olacak vecihle güzel b

hibl

  • Yaşlı, ihtiyar.
  • Uzun boylu kimse.
  • Büyük deve.

hicaz demiryolu

  • Şam'dan Hayfa'ya kadar uzanan demiryolu. Yapımına 1900'de başlanan bu demiryolunun uzunluğu 1465 km, genişliği ise 1050 m. idi. Başlıca özelliği tamamıyla İslâm dünyasının yardımı ile yapılmış olmasıdır. II.Abdülhamid zamanında yapılan bu demiryolu 1908 yılında tamamlanmıştır.

hıffet

  • Hafiflik; kolaylık; Arapça'da kural olarak teleffuzu dile ağır gelen lâfızların kurallar çerçevesinde düzenlenerek kolaylık sağlama; Meselâ, kàle fiilinin aslı 'kavele' dir. Ancak söylemesi dile ağır geldiği için 'vav' harfi 'elif'e çevrilerek kàle denmiştir.

hikem-i cesime / hikem-i cesîme

  • Büyük ve esaslı hikmetler, faydalar.

hilal

  • Sâfi ve halis.
  • Sıdk ile dostluk etmek.
  • Ara. Aralık.
  • Zaman ve vakit.
  • İki şey arasına sokulmuş olan.
  • Buluttan yağmurun çıktığı yer.
  • Gr: Bir kelimenin aslını ve ondan türeyenleri gösteren tertip.
  • Kulak ve diş karıştırmak gibi şeylerde kull

hilal-ebru / hilâl-ebru

  • Kaşı ay gibi olan. Hilâl kaşlı. Yeni ay gibi kaşı olan. (Farsça)

hıllet

  • Samimî dostluk, takdir edici arkadaşlık.
  • Candan arkadaşlık.

hillet

  • (Çoğulu: Hillel - Hilâl) Samimi ve cân-ı gönülden olan dostluk. En güzel takdir edici ve samimi arkadaşlık.
  • Kılınç gediği.
  • Nakışlı deri.
  • Ağızda bâki kalan dişler.
  • Dişler arasında kalan yemek artığı.

hıllet-i ibrahim

  • İbrahim'in (a.s.) dostluğu, dostluk sıfatı olan samimî dostluk, takdir edici arkadaşlık.

hilm-i himari / hilm-i himarî

  • İfrat derecede yavaşlık, yumuşak huyluluk.

hilmiyyet

  • Yumuşaklık, yavaşlık, yumuşak huyluluk.

hınc

  • Her nesnenin aslı.
  • Meyl ettirmek, eğmek, yöneltmek.

hirdebe

  • Korkak, ihtiyar, yaşlı kimse.

hirman

  • Mahrum olmak, mahrum kalmak. (Aslı, mahrum etmektir)

hırvati / hırvatî

  • Tar: Sipahilerin başlarına giydikleri külâh tarzındaki başlık.

hırz-ı bigayrihi / hırz-ı bigayrihî

  • Aslında eşya saklamaya mahsus olmayan, izin almadan girilebilen ve konacak malların yanında muhafızı olan yer. (Yol, mescid, meydan gibi)

hışaş

  • Başı küçük adam.
  • Küçük başlı yılan.
  • Devenin burnuna geçirdikleri burunduruk.
  • Kuşlardan, dimağı olmayan.
  • Çuval.
  • Cânip, taraf.
  • Sinir.

hıssis / hıssîs

  • Hâslık.

hodser

  • Dikbaşlı, âsi, serkeş. (Farsça)
  • Kendi kendine giden, müstakil. (Farsça)

hodserane / hodserâne

  • Serkeşçesine, dik başlılıkla.
  • Dik başlılıkla, serkeşcesine. Kimseyi dinlemeden. (Farsça)

höl

  • Yaşlık, nem, rutubet.

hubar

  • Taşlı, yumuşak yer.

hüdüd

  • Çok yaşlı ihtiyar. İhtiyar ve zayıf olmak.
  • Bir binayı gürültüyle yıkıp göçürmek.

hulalet

  • Samimi dostluk arkadaşlık.

hulud

  • Ebedilik. Devam üzere olmak. Bir şey aslî hâleti üzere dâim olmak.

humasi / humasî

  • Arabçada: Aslî harfleri, yani kök harfleri beş adet olan kelime.
  • Beşe mensub.
  • Beşli.

hümumet

  • Pek fazla ihtiyarlık, çok yaşlılık.

hurafat / hurâfât

  • (Tekili: Hurafe) Aslı esası olmayan, bâtıl rivayetler. Bâtıl inanışlar. Hurafeler.
  • Aslı, esası olmayan sözler ve rivayetler, hurafeler.
  • Aslı esası olmayan saçma inanışlar.

huruf-u asliye

  • (Bak: Harf-i aslî)

i'tibaren

  • ...den beri, ... başlıyarak, ... den başlıyarak, ...den (yerinde kullanılır.)

ibaret

  • Meydana gelmiş, toplanmış. Bir şeyden teşekkül etmiş. Bir şeyin aynı. Bir şeyin içindekini ve aslını beyan. Bir halden bir hale tecavüz eylemek.
  • Rüya tabir etmek.

icfil

  • Yaşlı kadın, ihtiyar kadın.
  • Korkak adam.

iclab

  • Cem'etmek, toplamak.
  • Yoldaşlık etmek.
  • Ardından çağırmak.
  • "Gitsin" diye haykırmak.

idrak / idrâk

  • Bir şeyin aslını, mâhiyetini, hakîkatini bilmek, anlamak.

iftira

  • Birine aslı olmayan bir suç yükleme.

iftiraat

  • (Tekili: İftira) İftiralar, asılsız isnatlar, aslı esası olmayan suç yüklemeler.

ihlas-mend

  • İhlaslı, ihlas sahibi, temiz kalbli. (Farsça)

ihlas-mendane

  • Temiz yürekli kimseye yakışır şekilde, ihlaslı kişiye uygun tarzda. (Farsça)

ihlas-mendi / ihlas-mendî

  • İhlaslılık, temiz kalblilik. (Farsça)

ihtilakıyyat

  • Yalanlar, aslı olmayan sözler. Uydurma sözler.

ihtişar

  • Büyük kafalı olma, koca başlı olma.
  • Toplanma, cem' olma.

ihtiyar / ihtiyâr / اختيار

  • Yaşlanmış kimse. Yaşlı.
  • Ist: İstek, arzu. Razı olmak. Katlanmak. Seçmek. Tensib etmek. Seçilmek.
  • Seçme, isteme, yaşlı kimse.
  • İstediğini seçme.
  • Yaşlı.
  • Seçme, yaşlı.
  • Seçme. (Arapça)
  • Seçilme. (Arapça)
  • Seçme hakky. (Arapça)
  • Yaşlı. (Arapça)

ihtiyare

  • Yaşlı kadın.

ihtiyarem

  • İhtiyarım, yaşlıyım.

iktihal

  • İhtiyarlama, yaşlılanma, kocama.
  • Saç ve sakala kır düşme.

imam-ı mübin

  • İlim ve emr-i İlâhînin bir nev'ine bir ünvandır ki, âlem-i şehadetten ziyade âlem-i gayba bakıyor. Yani, zaman-ı halden ziyade mazi ve müstakbele nazar eder. Yani, her şeyin vücud-u zahirîsinden ziyade aslına, nesline ve köklerine ve tohumlarına bakar.

imame / imâme

  • Eskiden müslümanların başlarına sardığı, bugün ise, sadece din görevlilerinin namaz kıldırırken ve dînî vazîfeleri yerine getirirken giydikleri başlık üzerine sarılan sarık.
  • Tesbîhin ucundaki uzun tâne.

iman-ı tahkiki / îman-ı tahkikî

  • İnandığı şeylerin aslını, esâsını bilerek inanma; sarsılmaz iman.

imkan-ı zati / imkân-ı zâtî

  • Vukuu mümkün olan iş. Bir şeyin, aslında mümkün olması.

incil / incîl

  • Allahü teâlânın, Îsâ aleyhisselâma gönderdiği ve sonradan tahrif edilen, aslı değiştirilmiş olan mukaddes kitab.

inhitat

  • Aşağılanma, aşağı inme.
  • İhtiyarlama, yaşlıyığa yüz tutma.
  • Kuvvetten düşme.
  • Bir şişin inmesi.
  • Düşme, inme.

insan

  • (Bu kelimenin aslı, lugat âlimlerince "ins" den geldiği söylenir. Kamusta da kûfiun'a göre "Nisyan" kelimesinden geldiği zikredilmektedir.)Akıl, şuur ve imân ile diğer canlılardan ayrı, Cenab-ı Hakk'ın en mükerrem yarattığı mahluku olup, Rabbanî ni'metleri unutkanlığı dolayısıyla insan denil

irtifak

  • Bir yere dayanma.
  • (Kap) dolma.
  • İhtiyaç duyma.
  • Arkadaşlık etme.
  • Tıb: İki kemiğin hareketsiz kalmak üzere mafsallanması.

ıshab

  • Yoldaşlık yapmak.

ishan

  • Aslında kalınlık demek olan sihan ve sehânetten kalınlaştırmak demektir. Siklet de sehanetin lâzımı olmak itibariyle: "Falan kimseyi, hastalığı veya yarası ağırlaştırdı, yerinden kımıldatmaz etti." mânâsına "İshanehül maraz evilcerh" denilir. Harbde düşmanın esaslı kuvvetlerini iyiden iyiye vurarak,

ism-i evvel

  • Allah'ın her şeyin aslını ve başlangıcını ezelî ilmiyle tespit eden ve Kendisinden önce hiçbir şeyin olmadığını ifade eden ismi.

ismat

  • Susturma, sükut ettirme.
  • Men'etmek.
  • Tecvidde : Harfi söylerken lisana ağır geldiğinden, kendilerinden yalnız aslı rübâî olanlar ile, hümasi olanların terkibi men' edilmişti. İsmât sıfatının harfleri; izlâk sıfatının harfleri olan on altı harf ile harf-i meddin maadası olan on

isnadiyyat

  • İsnad ile ilgili düşünceler.
  • Aslı esası olmadığı halde birisine isnad edilen sözler.

israf

  • Lüzumsuz yere harcamak. Malı ve parayı lüzumsuz yere sarf etmek. İhtiyacından fazla istihlâk etmek ve harcamak.
  • En lüzumlu aslî vazifeleri bırakıp en lüzumsuz veya zararlı şeylerle meşgul olarak ömrünü veya gençliğini boş yere harcamak.

istiare-i musarraha

  • (Açık istiare) Teşbihin iki temel unsurundan yalnız kendisine benzetilen ile yapılan istiare.Meselâ: Büyük âlimlere; ayaklı kütüphane veya yaşlı kimselere hayatının son baharında denilmesi gibi.

istibdad

  • Başlı başına olmak. Keyfî idare sistemi.
  • Zulüm ve tahakküm. İdaresi altındakilerin istemediği şeyleri yalnız kendi keyfine göre zorla ve zulümle yaptırmaya çalışmak. Kanun ve nizamlara bağlı olmayarak, çok defa da kanun namına kanunsuzluk yaparak, keyfi hükmünü icra ettirmek. Kimseyi

istihsan

  • Güzel bulma, güzel görme.
  • Kıyas denilen delîlin iki kısmından birisi olan hafî (gizli, kapalı) kıyas, yâni asl (hakkında açıkça hüküm bulunan şey) ile, fer' (hakkında açıkça hüküm bulunmayan şey) arasında müşterek (ortak) olan ve aslın hükmünün fer'e verilmesine sebeb olan illetin (vasfın, ö

istiklaliyet / istiklâliyet

  • İstiklâl üzere bulunma. Hür ve müstakil olma. Başlı başına buyruk olma.

istisnan

  • İhtiyarlama, yaşı ilerleme, yaşlılanma.

istitradi / istitradî

  • Asli mevzudan olmayıp sırası gelmişken bir konuyu dile getirme.

ısva'

  • Kuruma, yaşlığı ve rutubeti kaybolma.

ittikan

  • Muhkem yapılmak. Esaslı ve şüphesiz yakından bilmek.

izzet-i ilmiye

  • İlmin izzeti; ilmin gerektirdiği vakar, ağırbaşlılık.

jeng-alud / jeng-âlud

  • Paslı.

jeng-beste

  • Paslı, kirli, küflü, pas tutmuş. (Farsça)

jeng-dar

  • Küflü, paslı, kirli. (Farsça)

jeng-pezir

  • Paslı, küflü, kirli.

jeng-yab

  • Paslı, küflü, kirli. (Farsça)

kaat

  • Gadap, hiddet, öfke.
  • Darlık.
  • Yaşlı koyun.
  • Davar memesi.
  • Bağırma ve çığlık şiddeti.

kabadayı

  • Mc: Cesur, kahraman, cengâver. Eskiden kabadayılar ağırbaşlı, fenalıktan kaçınır, iyiliği sever insanlar oldukları için muhitlerinde hürmet görürlerdi.
  • Kimseden korkmaz görünerek şuna buna meydan okuyan kimse, yiğit taslağı.

kabs

  • Her şeyin esası, aslı.
  • Tâlim etmek.

kafder

  • Çirkin yüzlü, katı başlı kimse.

kafender

  • Çirkin yüzlü, katı başlı kimse.

kahame

  • İlerlemiş yaşlılık.

kahb

  • Yaşlı, ihtiyar.
  • Büyük dağ.

kahil / kâhil

  • Saçına ak düşmüş adam. Yaşlı, ihtiyar. Tembel.

kahr

  • Yaşlı, ihtiyar kişi.
  • Yaşlı at.
  • Yaşlı deve.

kaime

  • Ayakta sağlam duran, esaslı.

kalafat

  • Vaktiyle Yeniçeri Ağasının giydiği kırmızı bir başlık.

kalemkari / kalemkârî / قلمكاری

  • Resimcilik, ince nakkaşlık. (Farsça)
  • İnce nakkaşın elinden çıkmış. (Farsça)
  • Nakkaşlık. (Arapça - Farsça)
  • Kalem işi. (Arapça - Farsça)

kalensüve

  • Üzerine sarık sarılarak başa giyilen külâh.
  • Mantarın başlığı, tablası.
  • Takke ve her çeşit başlık.

kalfa

  • Sarayla konaklardaki cariyeler hakkında kullanılan bir tâbir idi. Konaklarda bu tâbir, daha çok bunların eskileri ve yaşlıları hakında kullanılırdı. Gençlerine "kız" denilir ve adlarıyla çağrılırlardı.
  • Eski tarz mekteblerde öğretmen yardımcısı.
  • Bir san'atta usta ile çırak ara

kalpak

  • Kesik koni biçiminde deri, kürk veya kumaştan yapılmış başlık.

kamtarir

  • Çatık kaşlı.

kandal

  • Büyük başlı.

kandefir

  • Yaşlı kimse, acuz.

kanfaş

  • Yaşlı, ihtiyar.

kanisa

  • (Çoğulu: Kavânıs) Taşlık denilen ve kuşlarda olan bir organ.

kanun-u esasi / kanun-u esasî

  • Temel kanun. Temel ve esasa ait kanun. Bir bünyenin aslını ve mahiyetini teşkil eden kanun.

kar

  • (Çoğulu: Kur-Kirân) Zift, kara boya.
  • Deve. Dağ keçisi.
  • Ses çıkmasın diye ayağın kenarıyla yürümek.
  • Küçük tepe.
  • Kara taşlı yer.
  • Kara büyük taş.

karabet-i nesebiyye

  • Aynı soydan gelmek suretiyle olan asli hısım ve akrabalık.

karen

  • (Çoğulu: Akrân) Ok mahfazası.
  • Kılıç.
  • Ok.
  • İki deveyi biribirine çattıkları ip. Başka deveye çatılmış deve.
  • Çatık kaşlı olmak.
  • "Yakınlık" mânâsına mastar.
  • Necid ahâlisinin mikâtı olan mevzi.

karheb

  • Yaşlı, ihtiyar.
  • Yaşlı öküz.
  • Çok kıllı keçi.
  • Ulu ve şerefli kişi.

kasi'

  • Yaramaz huylu, yaşlı ve boyu kısa olan kimse.

kaus

  • Yaşlı, koca, ihtiyar.

kavda

  • (Çoğulu: Kud) Uzun boyunlu kadın.
  • Alt dişlerin uzun başlısı.

keham

  • Yaşlı, ihtiyar. (Kesmez kılıca "seyf-i kihâm"; peltek lisana "lisan-ı kihâm"; ağır yürüyüşlü ata "feres-i kihâm" derler.)

kehdel

  • Genç hâtun.
  • Yaşlı hâtun, acuze. (Ezdattandır)

kelime-i menhute

  • Aslı iki kelime olan bir tâbirin bir kelime ile söylenişi: "El Hamdüllilâh" yerine "Hamdele" söylenmesi gibi. "Bismillâh" yerine "Besmele" denmesi gibi.

kem-asl

  • Aslı ve nesli bozuk. (Farsça)

keman-ebru

  • Kaşları yay gibi olan. Keman kaşlı.

kepade-keş

  • Okçuluğa yeni başlıyan. (Farsça)

kernaf

  • (Çoğulu: Kerânif) Hurma ağacının budaklarının aslı. (Kesildikten sonra ağacında bâki kalır.)

kerrubiyyun

  • (Mukarrebûn) Sadece ibadetle meşgul olan melekler. Allah'a en yakın olan melekler. Büyük melekler. Kerubiyyun yalnız hamele-i arştır diyenler olduğu gibi, Kerrubiyyun diyenler de olmuştur. Aslı Kerubiyun'dur.

kerrus

  • Büyük başlı.

kerşeb

  • Yaşlı, ihtiyar.
  • Hali kötü olan kimse.
  • Kalın ve uzun nesne.
  • Arslan.
  • Çok yiyen, obur.

kiber

  • Ululuk. Büyüklük. Yaşlılık.

kiber-i sinn

  • Yaşlılık, ihtiyar olmak, yaş büyüklüğü.

kifaf

  • (Tekili: Aslı: Kefaf) Yetecek kadar olma. İhtiyaca yetecek kadar azık.
  • Bir şeyin güzide ve hayırlısı.
  • (Keffe) Terazi kefeleri.

kifaf-ı nefs

  • (Aslı: kefaf-ı nefs) Yalnız kendisi için yetecek kadar.
  • Ölmeyecek kadar olan rızık, gıda.

kılhım

  • Yaşlı hayvan.

kıns

  • Her nesnenin aslı ve bitecek yeri.

kirs

  • (Çoğulu: Ekrâs-Ekâris) Her nesnenin aslı.
  • Bir araya getirilmiş beytler.
  • Biri biri üstüne yığılmış kalmış davar tersi.

kırşib

  • Yaşlı davar.
  • Arslan. Çok yiyen, obur.
  • Uzun boylu kimse.
  • Kötü ahlâklı.

kıymet-i asliye

  • Aslındaki değer, önem.

kızze

  • Ufak taş.
  • Taşlı çukur yer.
  • Kızlık dedikleri hâlet.

kokona

  • Yaşlı rum kadını.

kroki

  • Bir konu veya nesnenin başlıca özelliklerini yansıtacak biçimde hazırlanmış taslağı.

kuhariye

  • Yaşlı kadın.
  • Yaşlı hayvan.

kühenpir

  • Yaşı ilerlemiş. Çok yaşlı, ihtiyar. (Farsça)

kühul

  • (Tekili: Kehl) Orta yaşlı kişiler. Olgun kimseler.

kühulet

  • Orta yaşlılık. (35-40 yaş arası) Olgunluk çağı. Bazılarına göre: Yirmibir ile altmış yaşa kadar olan insanın hayat devresi. Veya otuz ile elli arası.
  • Orta yaşlılık, olgunluk çağı.

külah / külâh

  • Tepesi sivri başlık.

künh

  • Bir şeyin aslı, cevheri, mikdarı. Dip. Kök. Özü, nihâyeti, vechi.
  • Vakit, zaman.
  • Bir şeyin özü, aslı.
  • Bir şeyin aslı, temeli, dip, kök, öz.

kuş'am

  • (Çoğulu: Kaşâım) Yaşlı ihtiyar, koca kimse.
  • Belâ.
  • Arslan.
  • Sırtlan.
  • Örümcek.
  • Karınca yuvası.

kutah-astin / kûtah-âstin

  • Aslında kötü olduğu hâlde iyi gibi görünen kimse. (Farsça)

küzum

  • Ağzında dişi olmayan yaşlı deve.

lafz-ı has

  • Bir mânâya münferiden başlı başına vaz' olunan lâfızdır. Hasan, Hüseyin, insan, erkek, kadın lâfızları gibi.

lah

  • Kelimenin sonuna ilâve olunarak "yer" mânâsını verir. Meselâ: (Senglâh: Taşlık yer.) (Farsça)

lam-ı asli / lâm-ı aslî

  • Kelimenin aslında olan Arapça "lam" harfi.

lecun

  • Halsiz, yaşlı davar.

leh

  • Bir kimseden veya birşeyden yana olma, yandaşlık.

lesak

  • Yaşlık, ıslaklık.

letafet-i asliye / letâfet-i asliye

  • Bir şeyin aslında ve temelinde bulunan tatlılık, hoşluk.

leüm

  • (Çoğulu: Liâm) Aslı alçak yaramaz kişi.

levban

  • Siyah taşlı yer.

leys

  • Adem. Yokluk. Gayr-ı mevcud. (Bunun aslı "lâyese" idi. Yâ'yı tahfif için "leyse" oldu.) Hükemâlar arasında "eys" vücud, "leys" adem mânâsında kullanılmıştır.
  • Gaflet.
  • Bahâdırlık, kahramanlık.
  • Yük çekici olmak.

li-aynihi haram / li-aynihî haram

  • Fık: Aslında herkes için haram olan şey.

ligayrihi haram / ligayrihî haram

  • Aslında helâl olup, başkasının hakkı olduğu için veya neticeleri itibarı ile haram olan şey. Meselâ cuma namazı esnasında ticaret yapmak gibi.

litlit

  • Kokar çürük diş.
  • Yaşlı kadın.

lüvbe

  • (Çoğulu: Lüeb-Lub) Kara taşlı yer.

ma'den

  • Maden.
  • Bir haslet veya hususiyetin kaynağı.
  • Herşeyin aslî mekânı, menbâ ve me'hazı olan yer.
  • Toprak, taş, kum gibi maddelerle karışık demir vesairelerin vaziyetlerine de maden denir.

ma'lumatfüruş

  • Mâlumat ve bilgi satan. Bilgiçlik taslıyan. (Farsça)

macc

  • Ağzından sular akan yaşlı deve.

magafir

  • (Tekili: Miğfer) Çelik başlıklar, miğferler.

mahçehre

  • Ay yüzlü. (Aslı: Mâhçihre'dir.) (Farsça)

mahiyet

  • Bir şeyin içyüzü, aslı, esası. Bir şeyin neden ibâret olduğu, künhü, esası, hakikatı.
  • Bir şeyin aslı, esası, içyüzü, özü.

maiyyet

  • Beraberlik, arkadaşlık, bir büyük memurun emrinde bulunma.
  • Beraberlik. Arkadaşlık.
  • Yüksek rütbeli bir kimsenin emri altında bulunan hey'et.
  • Yan. Nezd.

makrun

  • (Karn. dan) Ulaşmış. Kavuşmuş. Yakın.
  • Müsaadeye mazhar.
  • Çatık kaşlı olmak.

manşet

  • Bir gazetede ilk sayfanın en üst kısmındaki büyük puntolu başlık. (Fransızca)
  • Bir gömleğin kol kısmına geçirilen ve elbisenin kolundan dışarı çıkan kumaş parçası. (Fransızca)

masda'

  • Taşlık yerlerden geçen düz yol.

mashara

  • (Çoğulu: Mesâhır) Büyük taşlı yer.

matemdar / mâtemdâr / mâtemdar / ماتمدار

  • Mâtemli, acılı, yaslı. (Farsça)
  • Yaslı. (Arapça - Farsça)

matemi / mâtemî / ماتمى

  • Yaslı, mâtemli, üzüntülü.
  • Yaslı. (Arapça - Farsça)

matemli / mâtemli

  • Yaslı, hüzünlü.
  • Yaslı. (Arapça - Türkçe)

matemzede / mâtemzede / ماتم زده

  • Mâtemli. Yaslı.
  • Yaslı. (Arapça - Farsça)

mazamin / mazamîn

  • (Tekili: Mazmun) Mânâlar, mefhumlar, kavramlar.
  • Ödenmesi gereken şeyler.
  • Cinaslı, nükteli sözler.

mazlumiyyet

  • Mazlumluk. Zulüm görmüşlük.
  • Sessizlik, yavaşlık.

me'haz

  • Menba'. Bir şeyin alındığı, çıkarıldığı yer. Bir şeyin aslının alındığı kaynak.

me'hazi / me'hazî

  • Me'hazle ilgili. Bir şeyin aslının alındığı kaynakla ilgili.

me'vum

  • Koca başlı ve gövdeli kimse.

megafir

  • (Tekili: Miğfer) Miğferler. Eskiden muharebelerde başa giyilen demir başlıklar.

mekanet / mekânet

  • Ağır başlılık.
  • Kuvvet. Güç.

mekinet / mekînet

  • Onur, vakar, ciddiyet, ağırbaşlılık.

mekis / mekîs

  • Vakarlı. Onur sahibi. Ciddi ve ağırbaşlı kimse.

melekut / melekût

  • Birşeyin iç yüzü, aslı, esası.

melekut ciheti / melekût ciheti

  • Birşeyin iç yüzü, aslı, esası.

melekuten / melekûten

  • Birşeyin görünmeyen iç yüzü, aslı, hakikati olarak.

melekuti / melekûtî

  • Birşeyin aslına, içyüzüne ait.

melekutiyet / melekûtiyet

  • Bir şeyin görünmeyen iç yüzü, aslı, hakikati.

menasıb

  • (Tekili: Mansıb) Devletin başlıca hizmetleri. Makamlar, rütbeler, pâyeler.

meral

  • (Aslı, marâl'dır) Ceylan, karaca, dişi geyik.

merih

  • Koz: Güneş etrafında seyreden seyyarelerden dünyadan sonra güneşe en yakın olanı. (Aslı: Merrih veya Mirrih okunur.)
  • Mars.

mesha'

  • İnişi ve yokuşu olmayan düz yer. Düzlük.
  • Ufak taşlı, otsuz düz yer.
  • Yürüdüğünde iki uyluğu birbirine sürüşen zayıf kadın.
  • Uylukları ince ve zayıf olan kadın.

meşib / meşîb

  • İhtiyarlık. Yaşlılık. Saç ağarması.

meşnuf

  • Uzun başlı at.

mesünn

  • (Mesünniyyet) Yaşlı olmak.

metn

  • Sağlam ve sert yer.
  • Yüksek yer.
  • Her nesnenin yüzü, üstü, arka ve ortası.
  • "Vurmak ve seyr" mânâsına mastar.
  • Bir yazının tamamı. Yazının aslı veya sureti.

mevadd

  • (Tekili: Madde) Fezâda, boşlukta yer kaplayan varlıklar. Maddeler. Cisimler.
  • Kısımlar.
  • Kanunlar. Kaideler. İşler. Hususlar.
  • Söz ve beyana sebeb olan mevcudat. Her şeyin aslı, mayası.

mevakıf

  • Üzerinde durulması gerekli noktalar; belli konuların işlendiği başlıklar.

mevat arazi / mevât arâzi

  • Ölü arâzi. Bir kimsenin mülkünde bulunmayan, mer'a, baltalık ve harman yeri olarak kimseye verilmemiş olan ve gür sesli bir kimsenin köy ve kasaba evlerinin son bulduğu yerden bağırıp sesi duyulmayacak derecede köy ve kasabadan uzak yâni tahmînen yarım saatlik uzaklıkta olan dağlık, taşlık, kıraç, o

mevhum / mevhûm

  • Aslı olmayıp evham mahsulü olan. Vehim.
  • Vehmolunmuş, aslı esâsı yokken zihinde kurulmuş olan, kuruntuya dayanan. Hayâlî.

mi'za

  • Ufak taşlı sert yapılı sağlam yer.

migfer

  • Ateşli silâhların icadından evvel, muharebede kılıç, mızrak ve ok gibi harp âletlerinden korunmak için başa giyilen bir nevi başlık idi. Miğfer, zırh ile beraber bir bütün teşkil ederdi. Osmanlı miğferleri çeşitli şekillerde olmakla beraber genel olarak iki kısma ayrılırdı. Bir kısmı ince bakırdan,

mikaa

  • Kassarların üzerinde bez döğdükleri ağaç.
  • Kassarlar tokmağı.
  • Yaşlı ve uzun boylu kimse.

minare

  • (Çoğulu: Minarat) (Aslı menare'dir) Nur mevzii. Ezan mevkii.

mısra-i azade / mısrâ-i âzâde

  • Edb: Başlıbaşına mânası bulunan mısra.

mive

  • Meyve kelimesinin aslıdır.

muavaza / muâvaza

  • İki tarafın da ivaz vererek, anlaşarak yaptığı akit. Sayışma. Bir şeyi diğer bir şeye bedel, ivaz olarak vermek. Aslı olmadığı halde menfaat celbi için hususi bir surette müzakere ile yapılan hileli iş. Yapmacık.

mübayenet-i cevheriyye

  • Her nev'in cevherinin ve fıtrat-ı asliyesinin birbirinden farklı ve ayrı oluşu. Cevherdeki farklılık.

mübtede'

  • Aslında yok iken yeni çıkmış olan.

mücevher

  • Cevher ile süslenmiş. Elmaslı. Çok kıymetli.
  • Mc: Kıymetli fikir veya söz.
  • Edb: Yalnız noktalı olan harfleri, ebced hesabına göre sayıldığı zaman, tarih çıkan beyt veya mısra.

müfertah

  • Yassı başlı.

muhabbetullah

  • Cenab-ı Hakk'a karşı beslenen ihlâslı sevgi.

muhles

  • Orta yaşlı kimse.

muhlis / مُخْلِصْ

  • Samimi, ihlâslı; ibadet ve davranışlarda sadece Allah'ın rızasını gözeten.
  • İhlaslı, samimi, işini sadece Allah için yapan.
  • İhlâslı.

muhteris

  • İhtiraslı.

mülebbes

  • (Lebs. den) İltibaslı, karışık.
  • Giyilmiş.

muli'

  • Tutkun, düşkün, ihtiraslı.

mültemes

  • (Çoğulu: Mültemesât) (Lems. den) Kayırılan, iltimaslı.

mültemesat / mültemesât

  • (Tekili: Mültemes) Kayırılanlar, mültemesler, iltimaslılar.

münhani / münhanî

  • Eğri, kamburlu, eğilen, eğrilen. Beli bükülmüş yaşlı kişi.

müradefe

  • Müradiflik. İki veya daha fazla kelimenin aynı mânada olması.
  • Arkadaşlık, beraber yolculuk.

mürafaka

  • Yoldaşlık.

murafakat

  • Beraberlik, arkadaşlık.

murahhasiyet

  • Murahhaslık, delegelik.

mürudet

  • Son derece dikbaşlık gösterme. Çok fazla âsilik yapma.

musafaha

  • El sıkışmak. Tokalaşmak.
  • Muhabbetini, arkadaşlığını, sevgisini izhar etmek.

musahebe

  • Görüşmek, sohbet etmek. Arkadaşlık.

musahib

  • Beraber sohbet eden. Arkadaş. Arkadaşlık eden. Birlikte bulunan.

musamıs

  • Her nesnenin hâlisi ve aslı.

musas

  • Ot, nebat.
  • Her nesnenin aslı.

musfac

  • Yassı başlı.
  • Ellerini birbirine vurup sesini işittirdikleri kişi.

müsin / müsîn / مسن

  • Yaşlı, ihtiyarlamış.
  • Yaşlı, ihtiyar.
  • Yaşlı. (Arapça)

müsinn

  • Yaşlı, ihtiyar.

musırr-ı muhteris

  • Hırslı bir şekilde ısrar eden; ihtiraslı ve hırslı bir şekilde ısrarla isteyen.

müstakil

  • Başlı başına, bağımsız.

müstakill

  • Kendini idare edebilen. Başlıbaşına. Bağımsız.

müstakill-i bizzat

  • Bizzat, başlı başına, tek başına.

müstakillen

  • (Kıllet. den) Yalnız, ancak.
  • Başlı başına olarak, kendi başına, bağımsız olarak.
  • Bağımsız olarak, başlı başına.

müstebid

  • Başlı başına, müstakil olan. Emri altındakilere söz ve hürriyet hakkı tanımayan, istibdat yapan. Despot.

müsteftih

  • (Feth. den) Açan, istiftah eden, başlıyan.

mutatabbib

  • (Tıbb. dan) Yalandan hekim. Doktorluk taslıyan.

mütearribe

  • (Arab. dan) Aslında Arap olmayıp sonradan Araplaşmış kimse.

müteazzım

  • (Azamet. den) Taazzum eden, büyüklük taslıyan, mütekebbir.

müteazzımane / müteazzımâne

  • (Azamet. den) Benlik, büyüklük taslıyarak.

müteharrim

  • (Çoğulu: Müteharimîn) İhtiyar gibi görünen. Kendini ihtiyar gösteren, yaşlı gösteren.

mütekeyyisin / mütekeyyisîn

  • (Tekili: Mütekeyyis) Akıllılık taslıyanlar, tekeyyüs edenler.

mütelaşi / mütelâşî

  • Telaş eden. Izdırab ile karışık acele eden. Telaşlı.
  • Telaşlı.

mütemerridane / mütemerridâne

  • İnatla, direnerek, dikbaşlılıkla. (Farsça)

müterafık / müterâfık

  • Arkadaşlık eden, refekat eden, beraber bulunan.
  • Bir arada, karışık, karışmış.
  • Arkadaşlık eden.

muvakkar / موقر

  • (Vekar. dan) Ağırlanmış, saygı gösterilmiş olan.
  • Ağırbaşlı, vakarlı, ciddi.
  • Ağırbaşlı. (Arapça)

muvakkaran

  • Vakarla, ciddiyetle, ağırbaşlılıkla.
  • Ağırlanmış, saygı gösterilmiş olarak.

müvelled

  • Doğmuş, doğurulmuş, iki şeyin birleşmesiyle olmuş, sonradan olmuş, melez.
  • Aslında yok iken sonradan meydana gelmiş.

müvelledat / müvelledât

  • Doğmakla meydana gelmiş canlılar. Aslında yok iken sonradan meydana gelmiş olanlar.
  • Uydurma kelimeler.

muzahrefiyet

  • Sahtecilik; süsleyip cilalamak sûretiyle aslı gibi, doğal gibi göstermeye çalışmak.

na'sele

  • Yaşlıların yürüyüşü.

nab

  • (Çoğulu: Enyâb) Azı dişi.
  • Yaşlı deve.

nakir

  • Bir insanın hem cins ve aslı.
  • Gayet fakir.
  • Bir nevi kara sinek.
  • Ağzı dar olan küçük kab.
  • Hurma çekirdeğinin arkasındaki beyaz çukur.
  • Kıymetsiz şey.

narh

  • (Aslı "Nirh" dir) Yiyecek maddelerine belediyenin koyduğu fiat.

nazaran

  • Nisbeten, nisbetle kıyaslıyarak.
  • Bakarak, görerek.

ne'b

  • (Çoğulu: Niyeb) Sâfi nesne.
  • Yaşlı dişi deve.

necaset / necâset

  • Aslı îtibâriyle veya sonradan meydana gelen bir sebeble pis olan şeyler. Namaza mâni olup olmama yönünden; hafif necâset ve kaba necâset, görülüp görülmeme yönünden; mer'î (görülen) ve gayr-i mer'î (görülmeyen) ve akıcı olup olmama yönünden; mâî (akı cı) ve câmid (katı) olmak üzere kısımlara ayrılır

necib

  • Soyu ve nesli temiz, aslı kerim olan. Cömert. Asilzâde. Güzel huylu ve ahlâklı.

nedavet

  • Yaşlık, ıslaklık, nemlik, rutubet.

nedve

  • Yaşlık, nemlilik.
  • Meşveret etmek. Bir işi hakkında görüşmek.
  • Konuşmak.

nefs-i şeriat

  • Şeriatın özü, esası, aslı.

nefsü'l-emir

  • İşin hakikati, aslı.

nefsülemir

  • Birşeyin gerçek hâli ve konumu; işin aslı esası.

nehel

  • Susuz olmak.
  • İçmenin evveli.
  • Yaşlı, ihtiyar.
  • Semiz etli deve.

nem

  • Rutubet, az yaşlık. Hafif ıslaklık. (Farsça)

nemnaki / nemnakî

  • Nemlilik, ıslaklık, yaşlık, rutubet. (Farsça)

nezaket / nezâket / نزاكت

  • İncelik. (Osmanlıca > Arapça)
  • Hassaslık. (Osmanlıca > Arapça)

nezr

  • Adak yâni bir isteğin yerine gelmesi ve bir korkunun giderilmesi için, farz veya vâcib olan bir ibâdete benzeyen ve başlı başına ibâdet olan bir işi yapacağına dâir Allahü teâlâya söz verme. Mutlak ve muayyen olmak üzere iki kısımdır.

nisbi / nisbî

  • (Nisbiye) Kıyaslama ile olan. Diğerine, öncekine göre. Diğerlerine göre kıyaslıyarak olan. Nisbete, ölçüye göre.

nuhas

  • Bakır. Bakır para.
  • Kızgın mâden.
  • Kıtr. Ateş. Tunç ve demir döğülürken sıçrayan şerâre.
  • Dumansız alev.
  • Bir şeyin aslı.
  • Tütün.

nur-u muhammedi / nur-u muhammedî

  • Bütün varlıkların yaratılışının mayası, aslı, esası olan Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (a.s.m.) nuru.

nur-u vakar

  • Ağırbaşlılığın, temkinliliğin nuru.

nurdan sesler

  • Ali Ulvi Kurucu tarafından yazılan bir şiirin başlığı.

orijinal

  • Bir şeyin aslı. Tuhaf, garib hâli olan. (Fransızca)
  • Değişik. (Fransızca)
  • Nev'i şahsına mahsus, kendine mahsus. (Fransızca)
  • Vasıf ve keyfiyetleri cihetinden benzerlerinden ayrı ve üstün. (Fransızca)
  • Bir nümuneye göre olan. (Fransızca)

pak-zad

  • Temiz asıllı. Aslı temiz olan. (Farsça)

payiz

  • Güz, sonbahar. (Farsça)
  • Yaşlılık, ihtiyarlık. (Farsça)
  • Eski, köhne, yıpranmış. (Farsça)

peşrev

  • (Aslı: Pişrev) Önde giden. (Farsça)
  • Türk müziğinde bir saz eseri. (Farsça)
  • Güreşten önce pehlivanların ellerini birbirine veya dizlerine çarparak ve biraz sıçrayarak yaptıkları oyun. (Farsça)
  • Bir çeşit ok. (Farsça)

piç

  • Büklüm, kıvrım, dolaşık. (Farsça)
  • Nesebi gayr-ı sahih olan, gayr-ı meşru münâsebetten doğan çocuk. (Farsça)
  • Aslına benzemiyen. (Farsça)
  • Ağacın kökünden biten sürgün. Aşılanmamış ağaç. (Farsça)
  • Sarmaşık. (Farsça)
  • Vida. (Farsça)

pir / pîr / پير

  • Yaşlı, ihtiyar. (Farsça)
  • Reis. (Farsça)
  • Bir tarikatın kurucusu. (Farsça)
  • Herhangi bir meslek ve san'atın başlatıcısı, te'sis edicisi. (Farsça)
  • Yaşlı, ihtiyâr.
  • Mürşîd-i kâmil, tasavvuf yolunda rehber zât.
  • Yaşlı. (Farsça)
  • Tarikat kurucusu. (Farsça)

pir-i fani / pir-i fanî / pîr-i fânî

  • Pek yaşlı, zayıf adam. Dünyayı terketmiş ihtiyar.
  • Pek yaşlı ve zayıf adam, dünyayı terk etmiş ihtiyar.
  • Ölünceye kadar Ramazân orucunu veya kazâya kalmış oruçlarını tutamıyacak kadar çok yaşlı olan.

piran / pîran

  • (Tekili: Pir) İhtiyarlar, yaşlılar. (Farsça)
  • Yaşlılar, öncüler.

pirezen / pîrezen / پيره زن

  • Yaşlı kadın. (Farsça)

pirifani / pîrifâni

  • Çok yaşlı kimse.

pirsal

  • Kocamış, ihtiyar, yaşlı. (Farsça)

pirzen

  • Kocakarı, acuze. Yaşlı kadın. (Farsça)

piyade

  • Narin yapılı bir çeşit kayık adıdır. Eskiden ekseriyetle İstanbul ve civarında kullanılan bu kayıklar, pek makbul gezinti vasıtası idi.
  • Ask: Orduda tüfekle teçhiz edilmiş olan ve muharip sınıfların asli unsuru bulunan efrada da bu ad verilir. Yaya askeri.
  • Yaya.

pür-sale / pür-sâle

  • Yaşlı. Yaşı dolgun. (Farsça)

pür-temkin

  • Çok ağır başlı. Çok temkinli. (Farsça)

radhe

  • (Çoğulu: Radh-Ridh) Taşlı yer, taşlık arazi.
  • Büyük taşlardan olan çukur yer. (İçinde su birikip kalır.)

radıyallahü anh

  • Allah (C.C.) ondan razı olsun, mealinde duâdır. Aslında Allah ondan razı oldu demektir.

ratb

  • Rutubet, nemlilik yaşlık.
  • Rutubetli, yaş.
  • Yaş hurma.
  • Mülâyim, yumuşak.

refakat / refâkat / رَفَاقَتْ

  • Arkadaşlık, beraberlik.
  • Arkadaşlık.
  • Eşlik etme, arkadaşlık.
  • Arkadaşlık.

refakat-i maneviye / refakat-i mâneviye

  • Mânevî arkadaşlık, beraberlik.

reform

  • Düzeltme, tanzim. Asıl şeklini verme. Islah etme. Avrupa'da başlayan dinde reform hareketini, İslâm dinine tatbik etmenin yeri yoktur. Çünkü İslâm dini, bütün zaman ve mekânların insanlarına her cihetle cevap verecek câmiiyette olduğundan ve ilmi esaslara dayanmış olarak asliyetini muhafaza ettiğind (Fransızca)

rejim-i bid'akarane / rejim-i bid'akârâne

  • Bid'aları, dinin aslından olmayan zararlı âdet ve uygulamaları getiren rejim.

rekanet

  • Vakarlılık, ağırbaşlılık.

rekin

  • Yüce, yüksek, âli.
  • Ağırbaşlı, ciddi, vakarlı.

reşha

  • Damla, katre. Sızıntı, ter, rutubet, yaşlık.

restorasyon

  • Tarihî eserlerin aslına uygun tarzda tamiri. (Fransızca)

revayih

  • (Revâih) Râyihalar, güzel kokular. (Aslı: Revâih)

rezan

  • Ağır, ciddi, vakarlı, ağırbaşlı ve temkinli kimse.

rezanet

  • Ağırbaşlılık, vakarlılık, temkinlilik, ciddilik.

rezin

  • Vakarlı, temkinli, ağır başlı, sağlam.

rıfk

  • Yumuşaklık, yavaşlık, tatlılık, nezaket. (Zıddı: unf)

rikkat / رقت

  • İncelik, hassaslık. (Arapça)
  • Acıma. (Arapça)

rind

  • Kalender. Aldırışsız, dünya işlerini hoş gören. (Farsça)
  • Laübali meşreb feylesof. (Farsça)
  • Bâtını irfan ile müzeyyen olduğu halde zâhiri sâde görünen hakîm. Dış görünüşü laübali olduğu halde, aslında kâmil olan kimse. (Farsça)

rovelver

  • (Aslı: Revolver-Lüverver) Tabanca. Küçük silâh. Toplu tabanca. Altı patlar denilen, altı mermi alan tabanca. (Fransızca)

rübai / rübaî

  • Dörtlük olan. Dörtle ilgili.
  • Edb: Dört mısralık belli vezinlerle yazılmış manzume. Aynı esasta 24 şekilli vezinle yazılan 4 mısralık şiir.
  • Gr: Mastarını meydana getiren dört harften hepsi de aslî olan kelimeler.

rubai-i mezid / rubaî-i mezid

  • Kendisine harf ilâve edilmiş olan aslı dört harfli mastar.

rükunet

  • Ağırbaşlılık. Vakar ve temkin sâhibi olma.

rutubet

  • Yaşlık, nem, ıslaklık.
  • Havadaki veya yapı içindeki nem.

sa'la

  • Küçük başlı kadın.

sa'le

  • Eğri hurma ağacı.
  • Küçük başlı dişi devekuşu.

sa'neb

  • Başı küçük olan kimse. Küçük başlı kişi.

sabiin / sabiîn

  • (Tekili: Sâbiî) (Aslı: Sâbiiyyun) Yıldıza tapanlar. Sapıklardan olanlar.

sagat

  • Aslı "sagavet" olup, bir cihete meyil demek olan "sagav" masdarından fiil-i mâzi müfred müennesdir. Muzarisi : "tasgi" gelir. " Velitasgi ileyh"; söz dinlemek veya dikkat edip kulak vermek, imâle-i guş etmek demek olan ısga da, bundan müştaktır.

saha

  • Kirli ve paslı olmak.

sahih

  • Fık: Rükünleri ve şartları tamam olan herhangi bir ibâdet ve muâmele.
  • Hâlis, kusursuz, şüphesiz.
  • Edb: Gerek söz bakımından ve gerek mânâca noksanları bulunmayan ifade.
  • Gr: Kelimenin kök harfleri (Huruf-u asliye) : 1- Hemzeden; 2- İki aynı harf yanyana geldiği zaman, y

sahih bey' / sahîh bey'

  • Aslı ve sıfatı dîne uygun olan satış. Mûteber olması için bütün şartlarını taşıyan alış-veriş.

şahs-ı muhteris

  • İhtiraslı, hırs sahibi olan kişi.

saht-ligam

  • Gem almaz, sert başlı at. (Farsça)

sak

  • Bir şeyin aslı.
  • Topuktan baldıra doğru bacağın incik yeri.
  • Mc: Şiddet.

sal-dide

  • Yaşlı, ihtiyar. (Farsça)
  • Tecrübeli, gün görmüş. (Farsça)

sala / salâ

  • Namaza davet için çağırmak. Minarede okunan salavat, dua. (Kelimenin aslı "Essalât" veya "Salât" dır.)

saldide / sâldîde / سال دیده

  • Yaşlı. (Farsça)
  • Deneyimli. (Farsça)

salhurde

  • Çok yaşlı, pek ihtiyar. (Farsça)

sandal

  • (Çoğulu: Sanâdil) Büyük başlı deve.
  • Güzel kokulu bir ağaç.

sanduka

  • Türbelerde mezarların üzerine tahtadan sandık şeklinde yapılan ve üstüne yeşil çuha örtülen yerin adıdır. Kadın sandukaları düz olduğu halde, erkek sandukalarının baş tarafına bir ağaç konarak üzerine kavuk, taç, sikke gibi sağlığında giydikleri başlık konurdu. Açık mezarlıklarda sandukalar taştan y

sani'-i hakiki / sani'-i hakikî

  • Doğrudan doğruya, hiç bir şeye muhtaç olmadan her şeyin aslını, esasını ve teferruatını yapan, yaratan. Allah (C.C.).

şarif

  • (Çoğulu: Şürüf) Yaşlı deve.

sarık

  • Kavuk, fes, takke gibi başlıkların üzerine sarılan tülbent veya şal.

savat

  • (Aslı: Sevâd'dır) Gümüş üstüne kurşunla yapılan kara kalem nakışlar.
  • Derede hayvanlara su içirilen yer.

savm

  • Oruç. İkinci fecirden başlıyarak güneşin batmasına kadar yemekten, içmekten ve cinsi mukarenetten nefsi men'etmek suretiyle yapılan ibâdet.

sebe

  • Yaşlılıktan dolayı bunamak.

şebike

  • Kötü niyetle çalışan gizli topluluk. (Farsça)
  • Balık ağı. (Farsça)
  • Batı taraflarında Arapların kullandıkları hasırdan örülmüş bir cins başlık. (Farsça)

sebr ve taksim

  • Mantıkta bir isbatlama tarzı ve usulüdür. Bu iki kelime beraber kullanıldığı gibi, "delil-i taksim, delil-i münkasım" gibi tâbirlerle de söylenir. Bu isbatlamada bir şeyin aslında bulunan vasıflar, illet olmaktan birer birer ibtal edildikten sonra, tam illet olmaya elverişli olan tesbit edilir. (Lât

sebük

  • Hafif. Ağırbaşlılığı ve ağırlığı olmayan. (Farsça)

seda

  • Çiy denilen yaşlık, kırağı.

şehid

  • Şâhid olan.
  • Meşhude. Allah (C.C.) yolunda canını feda eden müslüman. Hak için hayatını feda ederek ölen. Allah'ın rızasına eren. (Naklinde ve gaslinde Rahmet melekleri hazır oldukları için yahut kıyamette ümem-i sâlife hakkında istişhad olunan zevattan olduğu için yahut vefat etmeyip

şehriyye

  • Çok yaşamış pir. Çok yaşlı, ihtiyar.

sema'ma'

  • Küçük başlı.
  • Yular.

şema'ma'

  • Küçük başlı.
  • Aceleci kişi.

semai müennes / semaî müennes

  • Bir kaideye bağlı olarak müennes işareti olmayıp kelimenin aslında müenneslik var gibi kabul edilen ve işitilmekle öğrenilen müennes kelime.

şemlak

  • Yaşlı, pir, ihtiyar.

sengistan

  • Taşı çok olan yer. Taşlık yer. (Farsça)

senglah / senglâh / سنگلاخ

  • Taşlık yer, taşı çok olan yer. (Farsça)
  • Taşlık arazi. (Farsça)

sengsar

  • Taşlık yer. (Farsça)

sengzar

  • Taşlık yer, taşı çok olan yer. (Farsça)

şerafeddin

  • (Aslı: Şerefüd din'dir) Dinin şerefi.

şeraket

  • Şeriklik, ortaklık.
  • Arkadaşlık, refâkat.

serbülend / سربلند

  • Başı yüce, yücebaşlı.. (Farsça)

serdar-ı ulema

  • Zamanın en bilgili ve en yaşlı âlimi.

serkeş

  • Baş kaldıran, inatçı, dikbaşlı, itaatsiz.

serkeşane / serkeşâne

  • İtaatsizlikle, dikbaşlılıkla, inatla. (Farsça)

serkeşi / serkeşî

  • İtaatsizlik, inatçılık, serkeşlik, dikbaşlılık. (Farsça)

serlevha / سرلوحه

  • Yazıda başlık. (Farsça)
  • Başlık.
  • Başlık. (Farsça - Arapça)

sername / sernâme / سرنامه

  • Mektup başlığı. (Farsça)

sernüvişt

  • Yazı başlığı. (Farsça)
  • Başa yazılan, alın yazısı. Kader, mukadderat. (Farsça)

serpaş

  • Gürz. Çomak. (Farsça)
  • Eskiden muhârebelerde giyilen demir başlık. (Farsça)

serpuş / serpûş / سرپوش

  • Başlık, başı örten şey.
  • Başlık. (Farsça)

serveri / serverî

  • Başlık, başkanlık, serverlik, reislik. Ululuk. (Farsça)

şetaret

  • Şenlik. Şatır ve şuh olmak.
  • Yarım olmak.
  • Göz ucuyla bakmak.
  • Hafiflik. (Ağırbaşlılığın zıddı.)

şeyb / شيب

  • İhtiyarlık. Yaşlılık.
  • Saç, sakal ağarması.
  • Yaşlılık, ihtiyarlık. (Arapça)

şeyh / شيخ

  • Yaşlı adam.
  • Bir kabilenin ileri geleni. Kabile reisi.
  • Tarikatta müridlerin reisi.
  • Yaşlı, ihtiyar. (Arapça)
  • Tarikat şeyhi. (Arapça)

şeyhuhet / şeyhûhet / شيخوخت

  • Yaşlılık, ihtiyarlık.
  • (Şihet-Şeyhuhiyet) İhtiyarlık, yaşlılık.
  • Yaşlılık. (Arapça)

seyran

  • (Aslı: Seyeran) Gezme, gezinme. Bakıp görme.
  • Hareket etme.
  • Açılma, ferahlanma, teferrüc.

sı'sıa

  • Sığınacak yer, sığınak, melce'.
  • Her nesnenin aslı.
  • Horozun baldırında çıkan fazlalık parmak.

sid

  • (Çoğulu: Sidân) Kurt,
  • Yaşlı keçi.
  • Arslan.

şıkşaka

  • (Çoğulu: Şekâşık) Devenin ağzında olan dağarcığı. (Ağzından çıkarıp kükretir.)
  • Zayıf, yaşlı kimse.
  • Uzun ince çubuk.
  • Ağzın çevresi.

silb

  • (Çoğulu: Silebe) Dişleri kütelmiş ve kuyruğu dökülmüş yaşlı deve.

şinak

  • (Çoğulu: Eşnâk) Sivri başlı kimse.
  • Kırba bağladıkları ip.
  • Başı büyük olan at.
  • Kuş tuzağı.

sinh

  • (Çoğulu: Esnâh) Her nesnenin aslı ve kökü.

şişhane

  • (Aslı: Şeşhane) Eskiden kullanılan namlusu altı yivli tüfek.
  • İstanbul'da bir semt adı.

sitt

  • Hanım. (Aslı seyyidet iken muharref ve âmi arapçada sitt ve sitte olarak kullanılır.)

siyahpuş

  • Siyahlar giymiş. Karalar giymiş. (Farsça)
  • Mâtemli, yaslı. (Farsça)

su'be

  • Yeşil başlı kertenkele.

subr

  • Her cismin tek kenarı ve yoğunluğu.
  • Ufak taşlı yer.

suhne

  • Kızgınlık.
  • Gözü yaşlı, dertli olmak.

sühulet / sühûlet

  • Kolaylık. Kolaylık vasıtası.
  • Yavaşlık. Nâzik muamele.
  • Elverişli. Kullanışlı.
  • Paraca kolaylık.
  • Kolaylık, kolaylık aracı, yavaşlık, nazik muamele, elverişli, kullanışlı, paraca kolaylık.

sülasi / sülasî

  • Üçlü. Üçe mensub.
  • Gr: Harf-i aslîsi üç harf olan kelime.

sülasi mezid / sülasî mezid

  • Esası, kelime kökü üç harften ibaret olduğu halde, başka harfler ilâvesiyle, başka masdar teşkil edilmiş olur. Aslı üç harfli masdar demektir.

sülasi mezidün fih / sülasî mezidün fih

  • Gr: Zaid harf almış ve kökünde üç aslî harf bulunan kelime.

sülasi mücerred / sülasî mücerred

  • Gr: Üç harfli aslî kelime kökü.

sünai / sünaî

  • İkili.
  • Gr: Aslî harfi iki harf olan kelime.

şüyuh / şüyûh / شيوخ

  • Şeyhler. (Arapça)
  • İhtiyarlar, yaşlılar. (Arapça)

ta'dil

  • (Adl. den) Aslına zarar vermeden değiştirmek. Tebdil etmek.
  • Hafifletmek.
  • Doğrulaştırmak. Vasat hale koymak.
  • Aslına zarar vermeden değiştirmek, tadil etmek, tebdil etmek, hafifletmek, doğrulaştırmak.

ta'liye-i name

  • Mektuba başlık koyma.

ta'zir

  • Kusur ve özür etme.
  • Aslı olmayan özürler beyan etme.
  • Necis bulaştırmak.

taassub / تعصب

  • Fanatiklik, katı yandaşlık. (Arapça)
  • Yobazlık. (Arapça)

taayyün

  • Meydana çıkmak, âşikâr olmak, belli başlı ve itibarlı görünen insanlardan olmak.

taayyünat

  • Meydana çıkmalar. Belli olmalar. Belli başlı adam sırasına geçmeler.

tabakhane

  • Ham derilerin işlendiği yer. (Aslı: Debbağhane)

tac

  • Hükümdarların başlarına giydikleri mücevherli ve kıymetli taşlarla süslü başlık.
  • Müslümanların, Peygamberimizin sünnetine uygun olarak veya onu temsilen başlarına sardıkları örtü; sarık, imame.
  • Gelinlerin başlarına koydukları cevahirli süslü başlık.
  • Kuşların başındaki

tahattur-u faraziyat

  • Aslı olmayan şeylerin hatıra gelmesi.

tahrif

  • Bozma, harflerle oynayarak aslını değiştirme.

tahrif olma

  • Değiştirilme, aslından uzaklaştırılma.

tais

  • Hafif başlı.

takassi

  • Bir şeyin aslını esasını araştırma.

tamir bin tamir

  • Aslı bilinmeyen kimse.
  • Pire.

tamu

  • (Aslı: Tamuğdur) Cehennem.

tanbur

  • Klâsik Türk müziğinin başlıca çalgılarından biri olan, yay veya mızrapla çalınan, uzun saplı, telli tahta çalgı.

tarafdari / tarafdârî / طرفداری

  • Yandaşlık. (Arapça - Farsça)

tarik-ı velayet serlevhası / tarik-ı velâyet serlevhası

  • Velilik yolunun başlığı; 29. Mektubun 9. kısmı olan Telvihat-ı Tis'a.

teayyün

  • Bellibaşlı olmak.
  • Meydana çıkmak. Görünmek. Belirmek.
  • Anlaşılma. Zâhir ve âşikâr olma.

tedekdük

  • Taşlıkta ve kum arasında olmak.
  • Dağ, yerinden ayrılıp pâre pâre olmak.
  • Zelzele olup yerin deprenmesi.

teharüm

  • (Herm. den) Genç olduğu hâlde, kendini ihtiyar gösterme. Yaşlı gibi görünme.

temerrüd / تمرد

  • Dikbaşlılık, direniş. (Arapça)
  • Temerrüd etmek: Direnmek, dikbaşlılık etmek. (Arapça)

temkin / temkîn / تمكين

  • Ağır başlılık, usluluk.
  • Ölçülü hareket sâhibi.
  • Vakar, izzet. İktidar, kudret.
  • Birini bir şeye muktedir kılmak.
  • Kararsızlıktan kurtulup huzur ve sükuna mazhar olmak.
  • Tedbir, ihtiyat.
  • İhtiyatlı davranma. (Arapça)
  • Sağlamlık. (Arapça)
  • Ağırbaşlılık. (Arapça)

temkinli

  • Ağırbaşlı, ihtiyatlı hareket etme.

temlih

  • Tuzlamak. Tuza yatırmak.
  • Edb: Söz arasında güzel ve mazmun (nükteli, cinaslı ve güzel) söz söylemek.

tesabuhat / tesabuhât

  • (Tekili: Tesâhub) Korumalar, sâhib olmalar.
  • Arkadaşlıklar.

tesahub / tesâhub / تصاحب

  • Sahip çıkma, benimseme.
  • Koruma.
  • Arkadaşlık etme.
  • Sahip çıkma. (Arapça)
  • Arkadaşlık etme. (Arapça)

tesbit

  • Sağlam olarak yerleştirme. Yerinden kımıldayamaz hâle getirme.
  • Bir şeyin aslını kat'i olarak bulma.

tesennün

  • Halinden dönmek.
  • Üzerinden yıl geçmek.
  • Yaşlı olmak, yaşlanmak, ihtiyarlamak.
  • (Sinn. den) Diş çıkarma.

tevrat

  • Hz. Musâ Aleyhisselâm'a nâzil olan kitab-ı mukaddesin nâm-ı celili. (Hakiki Tevrat, Kur'an-ı Kerim ile barışıktır. Şimdiki ise, çok yerleri değiştirilmiş, tahrif edilmiştir. Bu kitabın aslından az bir şey kalmıştır. Aklı başında ve İslâmiyeti, Kur'an-ı Kerim'i tetkik eden Yahudiler de hidayeti seçmi

tevsen

  • Azgın, başı sert at. (Farsça)
  • Mc: Dikbaşlı adam. (Farsça)

tıbk

  • Aynısı, tıpkısı, tam aslı, tam kendisi.

tiryak-ı marazi'l-bid'a / tiryâk-ı marazi'l-bid'a

  • İslâmiyet'in aslında olmayıp sonradan dine sokulan, Kur'ân'a ve sünnete aykırı mânevî hastalıkların ilâcı, panzehiri; On Birinci Lem'a.

tiryaku marazı'l-bid'a

  • İslâmiyetin aslında olmayıp sonradan dine sokulan, Kur'ân'a ve Sünnete muhalif manevî hastalıkların ilâcı, panzehiri.

tiryaku marazi'l-bid'a

  • İslâmiyetin aslında olmayıp, sonradan dine sokulan, Kur'ân ve sünnete muhalif mânevî hastalıkların ilâcı.

tolga

  • Başlık, miğfer nevilerinden birinin adıdır.

tura

  • (Aslı: Tuğra) t. Topuz gibi yapılmış mendil, kuşak gibi oyun âleti. Kös, davul, trampet gibi şeylere vurmaya mahsus ip veya çomak.
  • Kamçı, örme kırbaç.
  • Demet, bağ, paket.

türkü

  • (Aslı: Türkî) Türk halk musikîsi.

ubudet

  • Kulluk. (Aslında zillete derler.)

udtumme

  • Kişinin aslı.

ukad-ı hayatiye

  • Can alıcı noktalar, hayat düğümleri. Bir şeyi meydana getiren aslî rükünler.

ulvan

  • Mektup ve yazı başlığı.
  • Övünme, tefahur.

ümm

  • Ana, anne, vâlide. Nine.
  • Asıl, esas.
  • Başlıca olan şey.

ümm-ül kitab

  • Kitabın anası, esası. Levh-i Mahfuz ve ilm-i İlâhî. (Yâni: Kur'ân, İlm-i İlâhîde, Levh-i Mahfuz'da ezelî ve ebedî olarak mahfuz bulunduğundan Kur'anın aslı ve anası mânasında kullanılan bir tabirdir.)
  • Kur'an-ı Kerim'in müteşabih olmayan muhkem âyetlerine de kitabın anası, esası mânas

urba

  • (Aslı dır.) İtl. Esvab, elbise.
  • Arabçada: Ukde, köstek, büklüm, düğüm.
  • Zekâvet.
  • Mekir, hile.

ustumme

  • Her nesnenin aslı.

usul / usûl

  • Temel prensipler, bir şeyin aslını, dayandığı noktayı gösteren kurallar.

uztumme

  • İnsanın ırk ve nesebi.
  • Her şeyin aslı.

va'n

  • Sığınacak yer, melce'.
  • Ot yetişmeyen taşlık ve sert yapılı arazi.

vahdeddin

  • (Aslı: Vahîdüddin, fakat Türkçede Vahdeddin şeklinde telâffuz edilir.) Osmanlı Padişahlarının sonuncusu ve otuzaltıncısının adıdır. (Mi: 1861-1926) Zeki, dirayetli ve dindardı. Osmanlılar ve İslâm âlemi için bir felâket işareti olan Sevr Muahedesini imzalamadı. Osmanlı ordusu olarak emrine bırakılan

vak'

  • Ağırbaşlılık. Ağırlık.
  • Yüksek yer.

vaka'

  • Yufka bulut.
  • Taş.
  • Yerin taşlı olmasından ayak incinmek.
  • Cefa, eza.
  • Vurma, darp.

vakar / وقار

  • Ağırbaşlılık, ciddiyet.
  • Ağırbaşlılık, kalp rahatlığı.
  • Ağırbaşlılık. Halim ve heybetli oluş. Nâmusu muhafazayı mucib haslet. Temkinlilik. Azamet ve izzet.
  • Ağırbaşlılık, saygınlık.
  • Ağırbaşlılık. (Arapça)

vakār / وَقَارْ

  • Haysiyetini koruma, ağırbaşlılık.

vakar-ı ilmiye

  • İlimden gelen ağırbaşlılık.

vakur / vakûr / وقور

  • Ağırbaşlı, temkin sahibi. İzzetli, vakarlı.
  • Vakarlı, ağırbaşlı.
  • Ağırbaşlı.
  • Ağırbaşlı. (Arapça)

vakurane / vakûrâne / وقورانه

  • Ağırbaşlılıkla. Düşünce ve tedbirlilikle. Temkinle. (Farsça)
  • Ağırbaşlılıkla. (Arapça - Farsça)

vekar

  • Ağır başlı olup yerine göre uygun davranmak, şahsiyetli olmak.

verdane

  • Toplu oklava.
  • Koca başlı kertenkele.

vesvese

  • Şübhe. Tereddüt. Kuruntu. Aslı olmayan ihtimaller.

zahid

  • (Zühd. den) Tas: Borç olan ibadetlerden, aslî vazifelerden başka dünya süs ve makamlarından feragat eden kimse. Sofi. Müttaki. Zühd ve perhizkârlıkla muttasıf.

zampara

  • (Aslı "zenpare"dir) Kadınlar peşinde dolaşan ahlâksız erkek.

zat-ul hareke / zât-ul hareke

  • Kendi kendine hareket eden cisim. Aslında hareketli olan cisim. Otomatik.

zaten / zâten / ذاتا

  • Esâsen, aslında, asıl olarak.
  • Esasen, aslında.
  • Aslında. (Arapça)

zelul

  • Yumuşak huylu. Sert başlı olmayan. İtaatlı ve râm olan.
  • Hecin devesi.
  • İnsanların emrindeki yeryüzünün hâli.

zenim

  • Soyu bozuk, soysuz. Aslında o kavimden olmayıp sonradan ona katılan kimse.
  • Aşağılık.

zevali / zevalî

  • Zevale mensub, zevale ait ve müteallik.
  • Çok yaşlı.

zıll makamı / zıll makâmı

  • Tasavvuf yolunda bir makâm, derece. Tasavvufta asla kavuşmadan önce, aslın görüntülerinin ele geçtiği makam.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR