LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te arka ifadesini içeren 436 kelime bulundu...

merfu' hadis / merfû' hadîs

  • Sahâbe-i kirâmın (Resûlullah efendimizin sohbetinde yetişmiş mübârek arkadaşlarının); "Resûlullah'tan işittim, böyle buyurdu" diyerek haber verdikleri hadîs-i şerîf. Buna, hadîs-i mevsûl de denir.

a'deb

  • Erkeklerden arkadaşı ve yardımcısı olmayan.
  • Bir boynuzu kırık hayvan.

abadile / abâdile

  • Abdullahlar. Peygamber efendimizin Eshâb-ı kirâmı (arkadaşları) arasında fıkıh ve hadîs-i şerîf ilimlerinde şöhret bulmuş Abdullah adını taşıyan sahâbîler. Abâdile, Abdullah kelimesinin çokluk şeklidir. Peygamber efendimizin Eshâb-ı kirâmı arasında Abdullah isimli üç yüz kadar sahâbi bulunmaktaydı.

abdulaziz

  • 32. Osmanlı Padişahıdır. Hilâfeti (Hi: 1277-1293) seneleri arasındadır. Mithat Paşa ve arkadaşları tarafından bilek damarları kesilerek şehid edilmiştir.

adid

  • Hasım.
  • Arkadaş.
  • Isırma. Bir ısırımlık lokma.

adras

  • (Tekili: Dırs) Arka dişler, dişler.

afs

  • Hapsetmek.
  • Deve sürmek.
  • Arkasına ayağıyla vurmak.

ağıt

  • Mersiye. Ölen kimse için söylenen ve onu öven ve üzüntüyü anlatan şiir. Ölen için ağlama. (Müslümanlıkta ölenin arkasından aşırı ağlayıp dövünme iyi değildir.)

ahibba

  • Dostlar, arkadaşlar.

ahilla

  • (Ehillâ) Sadık ve samimi arkadaşlar. En sadık dostlar. Haliller.

akab / عقب

  • Topuk. Ökçe.
  • Bir şeyin hemen arkası.
  • Bir şeyin gerisinde olan zaman veya mekan.
  • Arka, art. (Arapça)
  • Topuk, ökçe. (Arapça)

akab-rev

  • Arkadan gelen. Peşe düşmüş, arkaya takılmış. (Farsça)

akabinde

  • Arkasından, hemen arkadan. Hemen ardından.

akfa

  • (Tekili: Kafâ) Başın arka kısımları. Enseler.

akib / akîb / âkib

  • Bir şeyin ardından gelen, arkası sıra giden.
  • Bir şeyin ardından gelen. Arkası sıra giden.
  • Kendisinden sonra peygamber gelmeyen Hz. Hâtem-ül Enbiyâ Peygamberimiz Resul-ü Ekrem (A.S.M.)
  • Bir diğerinin arkasından gelen.

akibinde / akîbinde

  • Sonrasında, arkasında.

akra'

  • (Tekili: Kara) Sırtlar, arkalar.

akran

  • Arkadaşlar, denkler.

aksa'

  • Boynuzu arka tarafına kaymış olan koyun.

al ve ashab / âl ve ashab

  • Aile ve arkadaşlar.

alettevali / alettevâli

  • Arası kesilmeksizin, birbiri ardınca, arka arkaya.
  • Arkası kesilmeksizin, arka arkaya.

altı cihet

  • Altı yön; üst, alt, sağ, sol, ön, arka yönleri.

an-il-gıyab

  • Kendisi yokken, gıyabında, arkadan.

anese

  • Ünsiyet etmek. Karşılıklı görüşmek, arkadaş olmak, yakınlık göstermek. (Vahşetin zıddı)

anik

  • Ense, boynun arkası.

arec / ârec

  • Dirsek, kolun arka tarafı. (Farsça)

as'ase

  • (Is'as) Yönelme. Arka çevirme.
  • Gece karanlığı gelmeğe başlamak veya gitmek.
  • Bulutun yere yakın olması.

asar / âsâr

  • Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemden veya O'nun huzûrunda bulunmakla şereflenen arkadaşlarından (Sahâbe) ve onları görmekle şereflenen müslümanlardan (Tâbiînden) bildirilen haberler.

ashab / ashâb / اصحاب

  • Arkadaşlar, sahipler.
  • Sahabîler
  • Hz. Peygamber'i (a.s.m.) dünya gözüyle gören ve onun yolundan giden Müslümanlar.
  • (Tekili: Eshâb) (Sahib) Arkadaş olanlar. Sahip olanlar, kullanma yetkisine sahip kişiler.
  • Halk, ahali.
  • Sahabeler, yani Peygamberimiz Hz. Muhammed'i (A.S.M.) görmüş ve mü'min olarak ona ve onun mesleğine bağlı kalmış olan zatlar. Bu kişiler, insanlık, doğruluk ve her türlü faz
  • Dostlar, arkadaşlar. (Arapça)
  • Sahipler. (Arapça)

ashab-ı kehf / ashâb-ı kehf / اَصْحَابِ كَهْفْ

  • Mağara arkadaşları. Bunlar, zamanlarındaki zalim hükümdarlarının şerrinden mağaraya sığınan ve orada yıllarca uyutulduktan sonra tekrar diriltilen, köpekleri ile birlikte, yedi sekiz kişiydiler.
  • Mağara arkadaşları.

ashab-ı nebi / ashab-ı nebî

  • Peygamberimizin ashabı, arkadaşları.

azame

  • Eskiden, büyük görünmesi için kadınların bağladıkları arkalık.

azm-i ku'bere

  • Tıb: Kolumuzun ön tarafında bulunan önkol kemiği. (Önkol kemiğinin arkasında dirsek kemiği bulunur).

baz

  • Yeniden, tekrar oynatan, oynayan, geri ve arka tarafa doğru... gibi manalara gelir. Kelimenin sonuna veya baş tarafına getirilerek kullanılan bir "ek" dir. Meselâ: Ateşbâz : Ateşle oynayan. (Farsça)

bektaş / bektâş

  • Akrân. Eş. Arkadaş. (Farsça)
  • Arkadaş.

benna-guş / benna-gûş

  • Kulağın aşağı sarkan yumuşak kısmı ki, küpe asılan yerdir. (Farsça)

bervar

  • Sayfiye. (Farsça)
  • Havadar köşk, mesken. (Farsça)
  • Evin küçük, arka kapısı. (Farsça)

beyincik

  • Art kafa çukurunda beyin kökünün üst arka kısmında bulunan merkezi sinir sisteminin bir organıdır. Mühim bir görevi, hareketlerimizin âhenk içinde olmasını sağlamaktır.

bezha'

  • Göğsü dışarı çıkıp arkası içeri giren kadın.

bilah / bilâh

  • Arkaları büyük olan kadınlar.

cehş

  • Medet edişmek. Başka kimseye sığınıp arkalanmak.

celenza

  • Arkası üstüne yatıp ayaklarını kaldıran kişi.

celis / celîs / جليس

  • Ekseri bir yerde oturan. Arkadaş. Birlikte oturan.
  • Arkadaş. (Arapça)

cemaat

  • Topluluk, imam arkasında namaz kılan topluluk.

cena'

  • Arka yumruluğu. Kamburluk.

cihat-ı erbaa / cihât-ı erbaa

  • Sağ, sol, ön, arka, dört yön, ana yönler.

cihat-ı sitte / cihât-ı sitte

  • Altı yön; sağ, sol, ön, arka, alt ve üst yönleri.

cıvata

  • Arkası iri başlı ve ucu somun geçmek üzere yivli vida. Başlıca potrelleri, demir ve tahtaları birbirine bağlamaya yarar.

dabir

  • Arka, kök, nihâyet. Son, âhir.
  • Bir nişandan geçen ok.

daci'

  • İşlerinde kısaltan.
  • Yatak arkadaşı.

daş

  • İsimlerin sonlarına eklenerek eşlik, refakat ve ortaklık bildirir. Meselâ: Arka-daş : Refik.

dedikodu

  • Bir müslümanın veya zımmînin (İslâm devletinin idâresi altında bulunan müslüman olmayan vatandaşın) ayıbını, onu kötülemek için arkasından söylemek.

deka'

  • (Çoğulu: Dükk-Dükük-Dekâvât) Hörgücü arkasına düşmüş dişi deve.
  • Kaygan yer.

delil-i fer'i / delîl-i fer'î

  • Aslî delîllere bağlı ve onlardan elde edilen ikinci derecede delîller. İstihsân, İstishâb, İstislâh, Örf ve âdet, Sahâbî (Peygamber efendimizin arkadaşlarının) kavli (sözü), fer'î delîllerden bâzısıdır.

dem-keşide

  • Kafadar, arkadaş. (Farsça)

dem-saz

  • Arkadaş, refik, hem-dem, dost. Sırdaş. (Farsça)

dem-sazi / dem-sazî

  • Dostluk, arkadaşlık. Sırdaşlık. (Farsça)

demsaz / demsâz / دمساز

  • Yakın arkadaş. (Farsça)
  • Sırdaş. (Farsça)

dena'

  • Arkanın yumru olması, kamburluk.

der-akab

  • Hemen, derhâl, çabuk, arkasından, akabinde. (Farsça)

dest-gir

  • Muavenet. Arka olmak. Tutucu, yardımcı, muin. Zahir. (Farsça)

dest-yar

  • Yardımcı, muin. Arka. (Farsça)

div-çe

  • Sülük. (Farsça)
  • Kadın tuzluğu adı verilen bir bitki çeşiti. (Farsça)
  • Ağaç kurdu, güve. (Farsça)
  • Arka kaşağısı. (Farsça)

dost / دوست

  • Samimi arkadaş.
  • Sevgili. (Farsça)
  • Yakın arkadaş. (Farsça)
  • Tanrı. (Farsça)

dostane / dostâne

  • Arkadaşça.

dübr

  • (Dübür) Kıç, mak'ad, süfre.
  • Bir işin nihayeti, sonu.
  • Bir şeyin arkası, gerisi.

dübür / دبر

  • Makat. (Arapça)
  • Arka. (Arapça)

duhas

  • Denizlerde çok olan büyük bir canavar. (Arkasıyla, boğulan kimselere yardım edip kurtarır, "dülfin" de derler.)

dümdar / dümdâr / دُمْدَارْ

  • Ordunun arkasındaki kuvvet.
  • Ordunun arkasında giden gurup.
  • Orduyu arkadan kollayan ardçı kuvvet.

edbar

  • (Tekili: Dübür ve Dübr) Ard ve arka taraflar. Herhangi bir şeyin sonları ve akibetleri.

efrez

  • Arkası kambur gibi olan (adam.)

egamm

  • Saçları yüzüne ve ensesine sarkan ve çok olan kimse.

ehevat

  • (Tekili: Uht) Kız kardeşler.
  • Kadın arkadaşlar.
  • Benzer şeyler.

ehl-i gıybet

  • Gıybet eden, arkadan çekiştiren kimseler.

ehl-i sünnet

  • Îtikâdda (inanılacak şeylerde) ve yapılacak işlerde Peygamber efendimizin ve O'nun Eshâbının (arkadaşlarının) ve sonra gelen müctehid İslâm âlimlerinin yolunda bulunan müslümanlar, sünnîler.

ehl-i sünnet alimleri / ehl-i sünnet âlimleri

  • İnanılması lâzım olan din bilgilerini Eshâb-ı kirâmdan (Peygamber efendimizin arkadaşlarından) doğru olarak öğrenip, kitablara yazan ve Ehl-i sünnet îtikâdında olan İslâm âlimleri.

ehl-i sünnet itikadı / ehl-i sünnet îtikâdı

  • Peygamber efendimizin veEshâb-ı kirâmın (arkadaşlarının) ve onların yolunda bulunan İslâm âlimlerinin bildirdikleri doğru îtikâd, inanış.

Emzik / Bibs / Kidful

  • About Page template By Adobe Dreamweaver CC
    sample

    Bibs Kauçuk Emzik


    Söz konusu emzik olunca, BIBS Colour gerçek bir klasik. Yaklaşık 40 yıldır Danimarka'da tasarlanıp üretilen BIBS Colour emzikler, %100 doğal kauçuk ucuyla, hava akışı sağlayan delikleri ve cilt tahrişini önlemek için geliştirilen hafif eğimli yapısı ile gerçek bir efsane! BIBS Colour, yuvarlak ve yumuşak kauçuk uç kısmı ile anne memesine en yakın forma sahip olduğundan, çocuklar tarafından kolay kabul ediliyor. Anne memesini taklit ederek, emiş sırasında hava akışı sağlıyor. Ultra hafif ve sağlam yapısı ile bebeğinizi yormuyor. BPA, PVC ve phthalates gibi zararlı maddeler içermiyor ve dünyaca geçerli EN 1400 standardına göre üretiliyor. Hiçbir emzik markasında göremeyeceğiniz kadar fazla renk çeşitine sahip olan BIBS Colour, klasikleşen zamansız tasarımı ve elegant duruşu ile tasarım ve işlevselliği birleştiriyor. BIBS Colour, bir emzikten beklenen tüm detaylara sahip olmasının yanısıra; bir emzikten beklenmeyen güzellikte tasarımı ile, tüm dünyada hem anneleri hem çocukları kendine hayran bırakıyor…

    https://www.kidnkind.com/bibs

sample

Kidful Bitkisel Boyalı Emzik Askısı


KIDFUL Emzik Askıları, çocuk ürünlerinde kullanıma uygun olan, en kaliteli %100 gerçek deriler kullanılarak EN 12586 standartlarına göre üretilir. KIDFUL'un organik serisinde kullanılan boyalar tamamen bitkiseldir ve kimyasal madde içermez. KIDFUL'un özel olarak üretilen metal klipsi kurşun ve krom içermez. Metal klipsin kıyafetlere zarar vermemesi için, klips içerisinde plastik aparatı bulunur. KIDFUL emzik askısını, güçlü lastik ve güçlü bağlantı yapısı ile, uzun seneler yıpranma sorunu yaşamadan kullanabilirsiniz...
https://www.kidnkind.com/kidful


Kidnkind Emzik Anne Bebek ve Tekstil Ürünleri Ticaret Limited Şirketi


Web sitesi :www.kidnkind.com

Telefon : 0(216) 606 21 06

(www.kidnkind.com)

enis / enîs

  • (Üns. den) Dost, arkadaş, ünsiyet edilmiş olan. Alışılmış, kendisi ile ülfet edilmiş olan. Sevgili.
  • Sulu ve ağaçlı yerlerde bulunan ve sesi gayet hoş bir kuş. Çeşitli nağmelerde öter, kâh deve gibi kükrer ve at gibi kişner; insana alışır.
  • Yaban horozu.
  • Dost, arkadaş.
  • Yarattığı varlıklara karşı çok yakın, dost olan Allah.
  • Dost, arkadaş.

ensar / ensâr

  • Hz. Muhammed (s.a.v.)'in Medineli arkadaşlarından olan ve muhacirlere yardım eden ashabı.

envah

  • (Tekili: Nevh) Nevhler, ölmüş olan bir kişinin arkasından ağlayan kadınlar, matem tutan hanımlar, ağıt yakanlar.

erciye

  • Arkaya, sonraya bırakılan şey.

erfak

  • En ziyade yumuşak.
  • Arkadaş, refik olmaya en çok lâyık, elyak.

eshab / eshâb

  • Arkadaşlar. Sâhib kelimesinin çoğuludur.
  • Peygamber efendimizi görüp îmân eden ve mü'min olarak vefât eden mübârek kimseler.
  • Bir âlimin talebeleri.

eshab-ı kehf / eshâb-ı kehf

  • Mağara arkadaşları; Îsâ aleyhisselâmdan sonra din düşmanları her tarafı kapladığı bir zamanda, dinlerini korumak için her şeylerini terk edip, hicret eden ve Efsûs (Tarsus)'daki mağarada bulunan yedi kişi ile Kıtmîr adındaki köpekleri. Kur'ân-ı kerîm de Kehf sûresinde kıssaları uzun bildirilmektedir

eshab-ı şimal / eshâb-ı şimâl

  • Cehennem ehli. Âhirette amel defterleri sol ve arka tarafından verilecek olanlar.

etraf-ı erbaa

  • Dört taraf. (Sağ, sol, ön, arka.)

ezhar

  • (Tekili: Zahr) Satıhlar, yüzler.
  • Sırtlar, arkalar. Binek hayvanının sırtları.

ezr

  • (Çoğulu: Uzur) Arka ve sırt.
  • Kuvvet.

ferse

  • İnsanın boynunda ve arkasında olan ve gittikçe zaaf verip boynunu ve belini eğip, helâk eden yel.

galyot

  • Baş ve arka tarafları birbirinin aynı olan eski cins bir gemi.

gamm-güsar

  • Teselli veren, gam ve kederi defeden dert ortağı. Arkadaş. (Farsça)

garkad

  • Bir dikenli ağaç.
  • Medine-i Münevvere'de olan kabristana "Baki-ul Garkad" denir.

gibet / gîbet

  • Bir kimsenin, yüzüne karşı söylendiği zaman hoşlanmayacağı, kalbinin kırılacağı bir sözünü, hâlini veya hareketini, arkasından, bulunmadığı yerde söylemek, hareketiyle göstermek veya îmâ etmek. Dedi-kodu.

gıyab

  • Görünmemek. Göz önünde olmamak.
  • Hazırda bulunmamak.
  • Bilinmeyen şeyler.
  • Arka. Arkasından.

gıyabi / gıyabî

  • Kendi hazır olmadığı halde, arkasından olarak.
  • Arkasından olarak. Kendi hazır olmadığı halde arkasından. Gayba âit. Gayba mensup ve müteallik.

gıyabımda

  • Arkamdan; benim hazır ve mevcut bulunmadığım durumda.

gıybet

  • Arkadan çekiştirmek. Hazır olmayan birisinin aleyhine konuşmak. Birisinin gıyabında hoşuna gitmeyen bir şeyi söylemek.
  • Arkadan çekiştirmek; hazır olmayan birisinin aleyhinde hoşlanmayacağı şekilde konuşmak.
  • Kaybolma.
  • Aleyhinde bulunma, arkasından söyleme, çekiştirme dedikodu yapma.

güsar

  • Yiyen, yiyici. İçen, içici manalarına birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Gam-güsar : Dert ortağı, arkadaş. (Farsça)

hadbe

  • Arka yumruluğu, kamburluk.

hadin / hadîn

  • (Çoğulu: Hudenâ) Sâdık dost, vefadar arkadaş.

hadis-i cibril / hadîs-i cibrîl

  • Peygamber efendimiz Eshâbı (arkadaşları) ile otururlarken, Cebrâil aleyhisselâmın insan sûretinde gelip; İslâm'ı, îmânı ve ihsânı sorduğunda Resûlullah efendimizin verdiği cevabları bildiren hadîs-i şerîf.

hadis-i mevsul / hadîs-i mevsûl

  • Sahâbînin (Resûlullah efendimizin arkadaşları); "Resûlullah'tan işittim, böyle buyurdu" diyerek haber verdiği hadîs-i şerîfler. Bunda, Resûl-i ekreme kadar rivâyet edenlerin hiç birinde kesinti olmaz.

hakke

  • Arka yükü.
  • Diş.

halef / خلف

  • Evlat, oğul. (Arapça)
  • Halef, yerine geçen, arkadan gelen (Arapça)

halefen

  • Arkadan gelerek.

half

  • Ardı. Arka. Kendinden sonra gelen. Arka taraf.
  • Arka.
  • Arka.

half-ı imam / half-ı imâm

  • İmâmın ardı, arkası.

halfi / halfî

  • Arka, ard ile alâkalı olan.

halif

  • İki dağ arasındaki yol.
  • Eski elbise.
  • Arkadan gelen. Sonradan gelen. Birinin yerine geçen.

hamim

  • Sıcak ve kızgın su.
  • Yakın hısım, soy sop.
  • Samimi arkadaş.

harif

  • (Hırfet. den) Meslekdaş, san'at arkadaşı. Teklifsiz dost.
  • Herif, âdi insan.

hatba'

  • Arkasında siyah çizgiler olan dişi eşek. (Müz: Ahtab)

hem-aver

  • Efendileri aynı olan köleler. (Farsça)
  • Arkadaş, refik. (Farsça)

hem-dem

  • Canciğer arkadaş. (Farsça)

hem-derd

  • Dert yoldaşı, dert arkadaşı. Aynı dert ve kedere düçar olanların beheri. (Farsça)

hem-dest

  • (Çoğulu: Hemdestân) Birlikte çalışan, müttefik, arkadaş. (Farsça)
  • Ortak, şerik. (Farsça)

hem-hane

  • Bir evde oturanların beheri. Arkadaş, refik. (Farsça)

hem-neberd

  • Savaş arkadaşı, muharebe arkadaşı. (Farsça)
  • Rakib. (Farsça)

hem-nefes

  • Arkadaş, musâhib. (Farsça)

hem-pa

  • Ayakdaş. Arkadaş. Yoldaş. (Farsça)

hem-rah

  • (Çoğulu: Hem-râhân) Yol arkadaşı, yoldaş. (Farsça)

hem-raz

  • Sırdaş. En yakın arkadaş. (Farsça)

hem-rev

  • Yol arkadaşı, beraber giden, yoldaş. (Farsça)

hem-sabak

  • Ders arkadaşı. Aynı dersi okuyanların beheri. (Farsça)

hem-saz

  • Uyan, uygun, muvafık, münâsib. (Farsça)
  • Arkadaş, refik, arkadaşlık. (Farsça)

hem-ser

  • Arkadaş, Karı kocadan her biri. (Farsça)

hem-sohbet

  • Birbiriyle konuşan, sohbet eden, arkadaş. (Farsça)

hem-sufre

  • Aynı sofraya oturan, sofra arkadaşı. (Farsça)

hemdem / همدم

  • Arkadaş, yakın dost, sohbet arkadaşı. (Farsça)

hempa / hempâ / همپا

  • Arkadaş, kafadar. (Farsça)

hemrah / hemrâh / همراه

  • Yoldaş, yol arkadaşı. (Farsça)

hemsohbet / هم صحبت

  • Sohbet arkadaşı. (Farsça - Arapça)

hibb

  • Seven. Dost. Muhabbet eden, arkadaş.

hicar

  • Aygır atın ön ayağını arka ayağının birisine sağlamak.
  • Devenin ayağını bileğinden semer ağacına bağladıkları ip.

hidb

  • Arkası yumru kimse, kambur.

hidbar

  • (Çoğulu: Hadâbir) Zayıflığından arkasında eti kurumuş deve.

hıllet

  • Samimî dostluk, takdir edici arkadaşlık.
  • Candan arkadaşlık.

hillet

  • (Çoğulu: Hillel - Hilâl) Samimi ve cân-ı gönülden olan dostluk. En güzel takdir edici ve samimi arkadaşlık.
  • Kılınç gediği.
  • Nakışlı deri.
  • Ağızda bâki kalan dişler.
  • Dişler arasında kalan yemek artığı.

hıllet-i ibrahim

  • İbrahim'in (a.s.) dostluğu, dostluk sıfatı olan samimî dostluk, takdir edici arkadaşlık.

hırka-i seadet / hırka-i seâdet

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem, Eshâb-ı kirâmdan (Peygamberimizin arkadaşlarından), Kâ'b bin Züheyr'e, yazdığı güzel kasîdesinden dolayı hediye ettiği bu hırka, İstanbul'da Topkapı Sarayı Müzesi Hırka-i Seâdet dâiresinde diğer kutsal emânetlerle birlikte muhâfaza edilmektedir.

hişamiyye / hişâmiyye

  • Hazret-i Ali'yi sevdiğini iddiâ ederek diğer Eshâb-ı kirâmı (Peygamberimizin arkadaşlarını) kötüleyen şîanın kollarından olan bozuk bir fırka, topluluk.

hudena

  • (Tekili: Hadîn) Sâdık dostlar, vefakâr arkadaşlar.

hulalet

  • Samimi dostluk arkadaşlık.

hullan

  • (Tekili: Halil) Sâdık dostlar, arkadaşlar.

hurc

  • Meşinden veya çadır bezi gibi şeylerden yapılmış büyük heybe ve sandık. Meşinden yapılan bu heybe ve sandıklar arka taraflarındaki meşin kollarla hayvanların semerine bağlanır ve iki hurc bir hayvana yüklenirdi. Eski zamanın uzun yolculuklarında kullanılırdı. Eskiden İstanbulun meşhur yangınlarında

huzre

  • Arka zahmeti.

idde

  • Müddet. Zaman. Vakit.
  • Küfüv. Hemta. Arkadaş.

ihanet etme

  • Hıyanet etme, arkadan vurma.

ihevat

  • (Tekili: İhve) Samimi ve sâdık arkadaşlar. Candan dostlar.
  • Tarikat arkadaşları.

ihkab

  • Arkası kesilme.

ihvan

  • ( kelimesinin cem'i) Kardeşler. Eş, dost.
  • Sâdık arkadaşlar.
  • Aynı mezheb veya tarikata mensub olanlar.
  • Kardeşler, arkadaşlar, aynı tarikata mensup olanlar.

ihvaniyat

  • Arkadaşlar, eş dost mektubları.

ihve

  • Kardeşler. Arkadaşlar.

iktıfa

  • Arkasından gitme, ardına düşme, takib.

ıktifa'

  • (Kafa. dan) Arkasından gitme, izinden gitme.

iltiyak

  • Sıkı fıkı dost olma, candan arkadaş olma.

imam-ı ahmed bin hanbel / imâm-ı ahmed bin hanbel

  • Ehl-i sünnetin (Peygamber efendimiz ve arkadaşlarının yolunda olanların) amelde dört hak mezhebinden biri olan Hanbelî mezhebinin reîsi.

inhiraf

  • Doğru yoldan sapma.
  • Dönme.
  • Bozulma. Değişme.
  • Kırıklık.
  • Tecvidde: Harf okunduğu zaman o harfde, dil ucuna veya dil arkasına doğru bir meyli bulunmasına denir. İnhirâf sıfatının harfleri Lâm ve Ra harfleridir. Bunlara Münharif denir.

inkıta'

  • Tükenme. Kesilme. Arkası gelmeme.

insitah

  • Yayılıp arka üstü yatma.
  • Satıhlı olma.

iris

  • yun. Gözümüzün saydam tabakasının arkasında olup, deliği, ışığın az veya çok miktarda olmasına göre genişleyip büzülen tabaka. Kuzahiye.İRKÂ' : Geciktirme.
  • İftira etme.

irtifak

  • Bir yere dayanma.
  • (Kap) dolma.
  • İhtiyaç duyma.
  • Arkadaşlık etme.
  • Tıb: İki kemiğin hareketsiz kalmak üzere mafsallanması.

isaka

  • Akıtma.
  • Arkadan sürme. Sevk etme.

işkil

  • Şüphe, vesvese. Vehimlenmek. (Farsça)
  • Hile, tezvir. (Farsça)
  • Sağ ön ayağı ve sol arka ayağı beyaz olan at. (Farsça)

isna aşeriyye / isnâ aşeriyye

  • Şiîliğin kollarından biri. Hazret-i Ali'nin halîfe olması açıkça emr olunmuştu, Eshâb (Peygamber efendimizin arkadaşları) bu emri yerine getirmediği için kâfir oldu diyen, Peygamber efendimizin vefâtından sonra hazret-i Ali ve sırasıyla onun iki oğlu ile torunlarını meşrû (geçerli) imâm kabûl eden v

iştibak-ün-nücum / iştibâk-ün-nücûm

  • Güneş battıktan sonra, yıldızların çoğunun görünmesi, yâni güneşin arka kenârının, şer'î ufuk altına on derece irtifâ'a (yüksekliğe) inmesi.

istidbar

  • (İdbar. dan) Yüz çevirmek. Arka dönmek.
  • Geri geri gitmek.
  • Bir kimsenin peşinden gitmek.

istilka'

  • Arka üstü yatarak uyuma.

istinca / istincâ

  • Önden ve arkadan necâset çıkınca bu yerleri yıkamak, temizlemek.

istinsaren

  • Arka çıkarak.
  • Yardım ümid ederek.

istizhar

  • Dayanmak. Güvenmek. Arka vermek.
  • Yardım istemek. Zahîr istemek.
  • Ezberlemek.
  • Aşikâr etmek.

ittiba'

  • Tabi' olma. Arkasından gitme. İtaat etme. Tebaiyyet ve imtisal etme.

ittifakıyet-i avra / ittifakıyet-i avrâ

  • Tek gözü kör olan ittifak, beraberlik; arkasında hükmeden İlâhî kudret görülmediği için sadece maddî güce sahip olduğu sanılan birlik ve beraberlik.

ittihad-ı muhammedi cemiyeti / ittihad-ı muhammedî cemiyeti

  • Süheyl Paşa, Mehmed Sadık, Ferik Rıza Paşa, Derviş Vahdeti ve arkadaşları tarafından İstanbul'da 5 nisan 1909 tarihinde kurulan bir cemiyettir.

jaketatay

  • Arkası yırtmaçlı, etekleri uzun ve ön köşeleri yuvarlakça kesilmiş olan resmi ceket. (Fransızca)

jeton

  • Para yerine kullanılan marka. (Fransızca)
  • Telefonlarda veya garsonların kasa ile hasaplaşmasında kullanılır. (Fransızca)

ka'beri / ka'berî

  • Ailesine, arkadaşına, yoldaşına, kabilesine ve halkına katılık eden, kötü ahlâklı kişi.

ka'r

  • Karnı yemekten dolmak.
  • Arkası yağlı olmak.

ka'sa

  • Devamlı olarak yerinde sabit olan kadın.
  • Arkası içerisine girdiğinden arkasını yere koyamayan kadın.

kafa

  • (Çoğulu: Akfâ) Baş. Kafa.
  • Ense, arka.
  • Akıl, zekâ, anlayış.

kafadar

  • Arkası sıra giden, peşinden ayrılmayan. (Farsça)
  • Kafaları birbirine uyan, kafaca birbirine denk olan arkadaş. (Farsça)

kafile-i rüfeka

  • Arkadaşlar topluluğu.

kafiye-perestlik

  • Kafiye için mânâyı feda edecek derecede kafiyeye önem vermek, birinci derecede kafiyeyi düşünüp, mânâyı arka plâna atmak.

kafiyeperestlik

  • Kafiye için safiyeyi feda edecek derecede kafiyeye ehemmiyet vermek. Birinci derecede kafiyeyi düşünüp, mânayı arka plana atmak.

kahkari / kahkarî

  • Birdenbire geri dönme, aniden arkaya dönme.
  • Geri çekilmekle ilgili, geri dönmekle ilgili.

kama

  • İki tarafı keskin, ucu sivri ve enli bıçak.
  • Duvara veya keresteye çakılan büyük tahta çivi.
  • Ağaç, kütük ve sâireyi yarmak için kullanılan ucu ince, arka tarafı kalın ağaç veya demir takoz.

kara

  • (Çoğulu: Ekrâ) Arka.

karbus

  • (Çoğulu: Karâbis) Eğerin ön ve arka kaşı.
  • Saç.

kare / kâre

  • Arka yükü.

karin / karîn

  • Yakın. Hısım. Akraba.
  • Arkadaş. Yaşı aynı olan arkadaş. Refik. Komşu.
  • Bir şeyi elde eden, nâil olan.
  • Pâdişahın daimi surette yakınında bulunan. Mâbeynci.
  • Yakın.
  • Bir şeye sahip olan, bir şeye nail olan.
  • Hısım, komşu, arkadaş gibi yakın.

kariye

  • (Çoğulu: Kavâri) Uzun burunlu, kısa ayaklı, arkası yeşil bir kuş.
  • Süngü demirinin keskin yeri.
  • Kılıcın ve ona benzer şeylerin keskin yeri.

karn

  • Zaman, devre.
  • Bir insanın ortalama ömrü olan altmış sene.
  • Yüz yıllık zaman. Asır.
  • Boynuz. Hayvanda başın boynuz yerleri, boynuz yerinden sarkan saç. (Karn, iki mânaya gelir. Birisi, zamandan bir müddete mukterin olan ümmet, bir zaman ahalisi olan hey'et-i içtimaiye ki

karun

  • İki şeyi bir araya getiren.
  • Tez terleyen hayvan.
  • Arka ayaklarının tırnağı ön ayağının tırnağı yerine vâki olan hayvan.
  • İleride olan memeleri geride olan memelerine pek yakın olan dişi deve.

kasara

  • (Çoğulu: Kasr-Kasarât) Boyun kökü.
  • Yoğun ağaç.
  • Gemilerin baş ve arka taraflarında güverteden daha yüksek yapılan güverte.

kasat

  • Davarın arka ayaklarının dik ve doğru olması.

katar

  • Birbiri arkasına dizilmiş hayvan sürüsü.
  • Bir lokomotifin sürüklediği vagonların tamamı. Tren.

katube

  • Arkasında semeri olan deve.

kazal

  • (Çoğulu: Kuzul-Akzile) Başın arka tarafı.

kes'

  • El veya ayak ile bir nesnenin arkasına vurmak.
  • İttibâ etmek, tâbi olmak.
  • Yemen'de bir kabile adı.

kevahil

  • (Tekili: Kâhil) Sırtlar, arkalar.
  • Gayretsizler, uyuşuklar, tembeller.

kıbb

  • Kişinin arkasında yumrulanan kemik.

kindare

  • Arkasında deve hörgücü gibi, hörgücü olan bir cins balık.

kötü arkadaş

  • İnsanın dînini, îmânını, edebini, hayâsını ahlâkını bozan, dünyâ ve âhiret seâdetini kaybettiren arkadaş.

kül'a

  • Devenin arkasında olur bir hastalık.
  • Koyun sürüsü.

kumanya

  • ing. Bir gemi içinde bulunan kimselerin beslenmeleri için gemiye doldurulan erzak. Gemi zahiresi.
  • Eskiden piyade kayığının arka kısmındaki dolapçık.
  • Gemi kileri. Geminin erzak koymağa mahsus yeri.

kun / kûn

  • Kuyruk sokumu bölgesi. Arka, mak'ad, kıç.

kurena

  • Bir padişâhın yakınında bulunan ve onun sohbetine iştirak edenler. Yakınlar. Arkadaşlar.

kurtan

  • At'ın arkasına vurdukları keçe.

kuta'

  • (Çoğulu: Kutâ-Kutevât) Atın arkalaşacak yeri.
  • Bağırtlak kuşu.

kuule

  • Ayağının arkasıyla yerden toprak saçmak.

kuvvet-üz zahr

  • Arka veren kuvvet. Yardımcı, imdadcı kuvvet. Geriden gelen yardımcı.
  • İcabında arkadan yardımcı olacak asker kuvveti. İmdâda hazır asker.

kuvvetü'z-zahr

  • Dayanak, insanların arkalarını dayadıkları güç.

kuvvetüzzahr

  • Yardıma, imdada hazır arka kuvvet, lojistik.

lando

  • Üstü önden ve arkadan açılıp kapanır, körüklü, geniş araba nevilerinden biridir. Halk arasında "Landon" şeklinde telâffuz edilen bu araba, fayton ve kupalara nazaran daha ağır ve gösterişli idi. (Fransızca)

livaz

  • Sığınma, iltica etme.
  • Birbirinin arkasına gizlenme.

lümeze

  • Bir kimsenin arkasından ayıplarını söyliyen. Gıybet eden.

ma-vera

  • Bir şeyin gerisinde, arkasında veya ötesinde bulunanlar.

mabadı var / mâbadı var

  • Devam edecek, sürecek, arkası var. (Arapça - Türkçe)

mahmul

  • Yüklenilmiş. Hamlolunmuş. Bir şey arkasına yüklenmiş olan. Üzerine alınmış.
  • Gr: Bir cümlede fâile yükletilen işi, oluşu veya hâli gösteren fiil.
  • Man: Müsned, haber. "İnsan nâtık" cümlesinde "İnsan" mevzu, "nâtık" mahmuldur.

maiyyet

  • Beraberlik, arkadaşlık, bir büyük memurun emrinde bulunma.
  • Beraberlik. Arkadaşlık.
  • Yüksek rütbeli bir kimsenin emri altında bulunan hey'et.
  • Yan. Nezd.

makad

  • Oturak yeri, arka.

makazz

  • Başın arka tarafından iki kulağın arası.

mata

  • (Çoğulu: Emtâ) Arka.

matem / mâtem

  • Ölünün arkasından ağlama; yas tutma.

mavera / mâverâ

  • Perde arkası.

mavera-i şevahik-i cibal / mâverâ-i şevâhik-i cibal

  • Yüksek dağların arkasında.

mavera-yı haşr-ı cismani / mâverâ-yı haşr-ı cismânî

  • Maddî bedenle âhiret âleminde yeniden diriltilme arka tarafı, arka plânı.

maverasında / mâverâsında

  • Arkasında, arka plânında, ötesinde.

me'cuc / me'cûc

  • Çok eski zamanlarda, bir duvar arkasında bırakılmış, kıyâmete yakın, yeryüzüne yayılacak olan Nûh aleyhisselâmın oğlu Yâfes'in soyundan gelecek olan kötü bir millet. Yüzleri yassı, gözleri küçük, kulakları çok büyük, boyları kısadır.

medar-ı gıybet / medâr-ı gıybet

  • Başkalarının arkasından hoşlanmayacağı şekilde konuşmaya, çekiştirmeye sebep olan.

mekruh / mekrûh

  • Hoş görülmeyen, beğenilmeyen şey. Peygamber efendimizin beğenmediği ve ibâdetin sevâbını gideren şeyler. Yasak olduğu haram gibi kesin olmamakla berâber, Kur'ân-ı kerîmde, şüpheli delil ile, yâni açık olmayarak bildirilmiş veya bir sahâbînin (Peygamb er efendimizin arkadaşlarının) bildirmesi ile anl

mektuf

  • İki eli arkasına bağlanmış olan.

mendub

  • Yapılması beğenilen iş. Şeriatın yasak etmediği veya emretmediği iş olmakla beraber yapılmasında sevab ve mendubiyet olan amel. Müstehab.
  • İyilikleri anlatılarak arkasından gözyaşı döküp ağlanan ölü.
  • İyilikleri sayılarak arkasından ağlanan ölü.
  • Şeriatçe yapılıp yapılmamasında bir sakınca olmayan ama uygun görülen işler.

mesbuk / mesbûk

  • Geçmiş.
  • Sebkedilmiş. Arkada bırakılmış. Başkasından geri kalmış.
  • İlmihalde: Evvelce imamla namaza durmamış olup, sonradan imama uyan.
  • Geçmiş, arkada kalmış.
  • Önde bulunan, ondan evvel geçmiş.
  • Önce namaza durmuş, sonra imama uymuş.

mescid-i nebi / mescid-i nebî

  • Peygamber efendimizin, hicretten sonra Eshâb-ı kirâm (mübârek arkadaşları) ile birlikte Medîne-i münevverede inşâ ettiği mescid, câmi. Mescid-i Resûl, Mescid-i Saâdet ve Mescid-i Şerîf de denilmektedir.

meşkul

  • Ön ayaklarıyla arka ayağının birisi bileklerine varana kadar beyaz olan at.

meters

  • Harpte, korunmak gayesiyle yapılan toprak tümsek, siper. (Farsça)
  • Kapının açılmaması için arkasına konulan ağaç. (Farsça)

metn

  • Sağlam ve sert yer.
  • Yüksek yer.
  • Her nesnenin yüzü, üstü, arka ve ortası.
  • "Vurmak ve seyr" mânâsına mastar.
  • Bir yazının tamamı. Yazının aslı veya sureti.

mey-güsar

  • İçki arkadaşı. Birlikte içki içen. (Farsça)

meydan dayağı

  • Eskiden askeri mekteblerle kışlalarda tatbik edilen cezalardan biridir. Meydanda tatbik edildiği için bu adı almıştır. Arkadaşını yaralamak, hoca ve zâbitine hakarette bulunmak gibi büyük kabahatlerden dolayı verilen bu dayak cezası, saf saf dizilen bütün talebelerin; asker ise kışladaki askerlerin

muakkibin / muakkibîn

  • Tâkipçiler, arkasından koşanlar, ardından gelenler.

muazale

  • Bir sözün mânasını başka sözle bağlayıp kelâmı arka arkaya getirme.
  • Kafiyeyi ayrılmıyacak şekilde mâkabliyle bağlama.
  • Sözde kelimeleri tekrarla kullanma.

mübelliğ

  • Tebliğ eden, bildiren, duyuran.
  • Aynı namazı imâma tâbi olarak kılarken onun aldığı namaz tekbirlerini arka saflardaki cemâate duyuran kimse.

müdabere

  • (Dübr. den) İki kişi birbirine arkalarını dönme.

mugayebe

  • Kaybolma.
  • Bir kimseyi arkasından zemmetme. Gıybet etme.

mülhid

  • Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflere yanlış mânâ vererek dinden çıkan, yâni îmânı bozuk olan, Eshâb-ı kirâma (Peygamber efendimizin arkadaşlarına) söğen.

münadim

  • Nedimlik eden. Meclis arkadaşı.

münkati'

  • Kesilen, kesik arkası gelmeyen, son bulan, süreksiz.

münsecir

  • Uzanıp sarkan.

müntebiz

  • Safın arkasında yalnız duran kişi.

müradefe

  • Müradiflik. İki veya daha fazla kelimenin aynı mânada olması.
  • Arkadaşlık, beraber yolculuk.

murafakat

  • Beraberlik, arkadaşlık.

murafık

  • Refakat eden, beraber bulunan, yoldaş, arkadaş.

mürtedif

  • Arkasından giden, ardına düşen.
  • Hayvana binen kimsenin ardına binen.

musafaha

  • El sıkışmak. Tokalaşmak.
  • Muhabbetini, arkadaşlığını, sevgisini izhar etmek.

musahebe

  • Görüşmek, sohbet etmek. Arkadaşlık.

musahib / musâhib

  • Beraber sohbet eden. Arkadaş. Arkadaşlık eden. Birlikte bulunan.
  • Sohbet eden, arkadaş.
  • Sohbet arkadaşı.

müsahib / müsâhib

  • Arkadaş.

musahib / مصاحب

  • Arkadaş, sohbet arkadaşı. (Arapça)
  • Padişahın özel işlerine bakan. (Arapça)

musahibe

  • Kadın musâhib. Kadın arkadaş.

musahip

  • Sohbet eden, arkadaş.

müsalefe

  • (Müsâlefet) Birine refakat etme, yol arkadaşı olma.
  • İleride ve önde bulunma.
  • Biriyle birlikte seyretme.

müsalif

  • Yol arkadaşı.
  • Birinden ileride bulunan.
  • Biriyle birlikte seyreden.
  • Bir işte beraber olan.

müsanede

  • (Müsânedet) Arka çıkma, yardım etme, muavenette bulunma.

müsayere

  • (Seyr. den) Birine yol arkadaşı olma.

müsennede

  • Arka yastığı, arkaya dayanılacak yer.

müsnede

  • Arka yastığı. Arkaya dayadıkları nesne.

müstashab

  • (Sohbet. den) Birine yanında arkadaş olarak bulundurulan.

mustazhir

  • (Zahr. dan) Dayanan, arka veren.

müstazhir

  • (Zahr. dan) Dayanan, arka veren.

müstazhiren

  • (Zahr. dan) Arka vererek, dayanarak.

müstedbir

  • (Dübr. den) Yüz çeviren, arkasını döndüren. İstidbâr eden.

müstelki / müstelkî

  • Arka üstü yatan veya uyuyan.

mutataffil

  • Arkasından giden, uyan.
  • Parazit olan, tatafful eden.

müteakıb

  • Sıra ile, birbiri arkasından gelen.

müteakıben

  • Arka arkaya, ardı sıra, peşinden. Sonra.

müteakiben / müteâkiben

  • Hemen arkasından, peşi sıra, daha sonra.

mütekaıs

  • Göğsü dışarı çıkıp, arkası içeri giren kimse.

mütekamir

  • Birbiriyle kumar oynayan. Kumar arkadaşı.

mütelahik

  • (Lühuk. dan) Biribirinin arkasından gelen. Birbirine katılan.

müterafık / müterâfık

  • Arkadaşlık eden, refekat eden, beraber bulunan.
  • Bir arada, karışık, karışmış.
  • Arkadaşlık eden.

mütesahib

  • (Çoğulu: Mütesâhibin) Sahib çıkan, arka olan.

mütesahibin / mütesahibîn

  • (Tekili: Mütesahıb) Sahib çıkanlar, arka olanlar.

mütetabi-ul vürud

  • Ardı arkası kesilmiyen.

mütevari

  • (Verâ. dan) Gizli, saklı. Bir şeyin arkasına veya altına çekilerek saklanan.

müvasat / müvâsât

  • Tanıdıklarını ve arkadaşlarını, kendisinde bulunan nîmetlere ortak etmek, onlarla iyi geçinmek.

muzaheret

  • Birbirine yardım etmek.
  • Arka olma, destek olma.

müzaheret / مظاهرت / müzâheret / مُظَاهَرَتْ

  • Yardım etme, koruma, arka çıkma.
  • (Zahr. dan) Arkadan yardım etmek, korumak.
  • Destek, yardım, arka çıkma. (Arapça)
  • Arka çıkma.

muzari'

  • Ortak. Arkadaş.Benzer, müşabih.
  • Gr: Geniş zamanı ifade eden fiil hali. "Yazar, okur, görür, gelir" gibi.
  • Edb: Aruz kalıplarından birisinin ismi.

nafize

  • Karından vurulup arkaya çıkmış olan yara.

nakir

  • Bir insanın hem cins ve aslı.
  • Gayet fakir.
  • Bir nevi kara sinek.
  • Ağzı dar olan küçük kab.
  • Hurma çekirdeğinin arkasındaki beyaz çukur.
  • Kıymetsiz şey.

nedim / ندیم

  • (Çoğulu: Nedmân - Nüdemâ) Sohbet arkadaşı, meclis arkadaşı.
  • Tatlı konuşan. Güzel hikâye anlatan.
  • Büyük kişileri hikâye ve fıkralarıyla eğlendiren.
  • Padişahların ve yüksek rütbeli devlet ricalinin sohbet arkadaşı. (Arapça)
  • Güzel hikaye anlatan. (Arapça)

nedime

  • Kadın nedim.
  • Zengin veya şerefli, itibarlı bir kadının arkadaşı.

nek'

  • Dizine ayağın arkasıyla vurmak.
  • Def'etmek, kovmak.

nevaciz

  • (Tekili: Nâciz) Azı dişlerinin arkasındaki altlı üstlü bulunan dişler.

nüfz

  • Arka ve kürek eti.

nusayri / nusayrî

  • Eshâb-ı kirâma (Peygamber efendimizin arkadaşlarına) iftirâ eden şîanın kollarından. On birinci imâm olan Hasen bin Ali Askerî'nin adamlarından olduğunu söyleyen İbn-i Nusayr adındaki bozuk inanışlı kimseye uyanlar.

obüs

  • Ask: Dikey veya dalıcı atış yapabilen, oldukça kısa namlulu top. Obüsler Milâdi 16. asırda icad olunmuştur. Bir mânianın arkasında bulunan ve bu sebeple doğruca görülemeyen düşman mevzilerinin yüksek münhanilerle aşırılmak suretiyle endaht yapmak maksadıyla icad edilmiştir.

örf

  • İnsanlar arasında güzel görülmüş, red ve inkâr edilmeyip mükerreren yapılagelmiş olan şeydir. Bu kelime; ihsan, ma'ruf, cud, sehâ, bezl ve atâ olunan, atiyye, tanımak, bilmek, biliş, ikrar eylemek, arka arkaya tetebbu ve tevâli etmek, Allah (C.C.) tarafından ulülemre ve Sultana tevdi' olunan

orta yol

  • Îmân ve ibâdetlerde yâni dinde Ehl-i sünnet (Peygamber efendimiz ve arkadaşlarının yolunda olan) âlimlerin gösterdiği ve bildirdiği doğru yol.

padaş

  • (Çoğulu: Padaşân) Mükâfat, ecr. (Farsça)
  • Yoldaş. Yol arkadaşı. (Farsça)

padaşan / padaşân

  • (Tekili: Padaş) Arkadaşlar, ayakdaşlar. (Farsça)
  • Mükâfatlar. (Farsça)

paldüm

  • Hayvanın semerinin ileri geri kaymaması için arka ayaklarının kaba etleri üzerinden geçirilen kayış. (Farsça)

perdenişin

  • Perde arkasında oturan. (Farsça)
  • Mc: Namuslu, temiz. (Farsça)

pes / پس

  • Arka, art, geri. (Farsça)
  • Öyle ise, imdi... (Farsça)
  • Arka, geri, öyle ise.
  • Arka. (Farsça)

pes ü piş

  • Arka ve ön.

pes-i divar / pes-i divâr

  • Duvarın arkası.

pes-i perde

  • Perde arkası.

pesperde

  • Perde arkası, gizli iş. (Farsça)

pesrev

  • Arkadan gelen. (Farsça)
  • Uşak, hizmetçi. (Farsça)

pey

  • İz, işaret, nişan. (Farsça)
  • Ard, arka, akab. (Farsça)

pey-a-pey

  • Birbiri ardınca, birbirinin arkasından. (Farsça)
  • Azar azar, tedricen, peyderpey. (Farsça)

pey-ender-pey

  • Ardısıra, arka arkaya, durmadan. Azar azar. (Farsça)

peyderpey

  • Arka arkaya, ardı sıra.

püşt / پشت

  • Sırt, arka. (Farsça)
  • Arka. (Farsça)
  • Sırt. (Farsça)
  • Homoseksüel erkek. (Farsça)

püşter

  • Arka, sırt. (Farsça)

püştvare

  • Bir hamal yükü. Bir arkalık yük. (Farsça)

rafıziler / râfızîler

  • Şîanın kollarından. İmâm-ı Zeynel'âbidîn'in vefâtından sonra oğlu Zeyd'den ayrılarak, Eshâb-ı kirâm (Peygamber efendimizin arkadaşları) düşmanlığında taşkınlık gösteren, hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer'in halîfeliklerini kabûl etmeyen kimselerin mensûb olduğu bozuk fırka. Terk edenler, ayrılanlar

rahla' / rahlâ'

  • Arkası beyaz, diğer yerleri siyah olan dişi koyun.
  • Yalnız arkası kara olan deve.

rahmetullahi aleyh

  • Daha çok Eshâb-ı kirâmdan (Peygamber efendimizin arkadaşlarından) başka din büyüklerinden birinin ismi anıldığı veya yazıldığında, söylenen veya yazılan "Allahü teâlâ ona rahmet eylesin" mânâsına duâ, hürmet ve saygı ifâdesi. İki kişi için rahmetulla hi aleyhimâ, daha çok kimse için rahmetullahi ale

rakkas / رقاص

  • Dans eden, sarkaç.
  • Dansçı. (Arapça)
  • Sarkaç. (Arapça)

recaze

  • Mahfeden küçüktür ve deve arkasına vurup üzerine binerler.

redif

  • Arkadan gelen, birisinin ardından giden.
  • Birbiri ardınca zuhur etmek.
  • Terhis olup ihtiyata geçen asker.
  • Edb: Beytin sonunda kafiyeden sonra tekrarlanan kelime.

refakat / refâkat / رَفَاقَتْ

  • Arkadaşlık, beraberlik.
  • Arkadaşlık.
  • Eşlik etme, arkadaşlık.
  • Arkadaşlık.

refakat-i maneviye / refakat-i mâneviye

  • Mânevî arkadaşlık, beraberlik.

refik / refîk / رفيق / رَفِيقْ

  • Ortak, arkadaş, eş, yardımcı, yoldaş.
  • Arkadaş, eş.
  • Koca, eş.
  • Arkadaş.
  • Dost ve arkadaş.
  • Yumuşak huylu, rıfk sâhibi.
  • Arkadaş, yoldaş. (Arapça)
  • Arkadaş.

refik-ı daimi / refik-ı daimî

  • Daimî arkadaş.

refik-i hayat

  • Hayat arkadaşı.

refik-i rah / refik-i râh

  • Yol arkadaşı.

refika / refîka / رفيقه / رَف۪يقَه

  • Eş, arkadaş.
  • Eş, zevce, hayat arkadaşı. (Arapça)
  • Arkadaş, hanım.

refika-i ebediye

  • Sonsuza kadar arkadaş olarak kalacak olan eş, hanım.

refika-i hayat

  • Hayat arkadaşı, eş.

refikaihayat

  • Hayat arkadaşı, eş.

rehak

  • Gaşyetmek, sarıp bürünmek. Bir adamın arkasından yaklaşıp çatmak.
  • Haramlara ve menhiyata dalıp, hep onunla uğraşmak.

revafıd / revâfıd

  • Râfizîler. Hazret-i Ali'yi sevmekte taşkınlık ederek diğer Eshâb-ı kirâmı (Peygamber efendimizin arkadaşlarını) kötüleyenler. Doğru yoldan sapanlar.

ridf

  • (Çoğulu: Erdâf) Arka.

rüfeka / rüfekâ / رفقا

  • (Tekili: Refik) Arkadaşlar.
  • Refikler, arkadaşlar.
  • Refikler, arkadaşlar.
  • Arkadaşlar. (Arapça)

sadr-ı evvel

  • Peygamber efendimiz ve arkadaşlarının (sahâbe-i kirâmın) ve onları gören müslümanların (Tâbiînin) yaşadığı asır.

sahabe / sahâbe

  • Sahipler, Peygamberimizin arkadaşları.

sahabet

  • Sâhib olma, sâhib çıkma.
  • Sohbetinde bulunmuş olma.
  • Yardım etme, koruma, arka olma.

sahabetkar / sahabetkâr

  • Koruyan, sahib çıkan, arka olan. (Farsça)

sahfe

  • Arka derisine yapışan yağ.

sahıb

  • Yoldaş, yol arkadaşı.
  • Gözcü. (Çoğulu: Sıhab-suhban)

sahib / sâhib

  • Sahip, koruyucu, sohbet arkadaşı.

sahibu bil-cenb

  • Arkadaş. Refik.

şarki / şarkî

  • Şark ile alâkalı. Ciheti şarka, doğuya doğru olan.

sebak-amuz / sebak-âmuz

  • Ders arkadaşı. (Farsça)

sebak-daş

  • Ders arkadaşı. (Farsça)

secdeteyn

  • Birbiri arkası yapılan iki secde.

sedh

  • Döşemek.
  • Uçuk hastalığı.
  • Bir nesneyi açıp yaymak ve arkası üstüne bırakmak.
  • Deve çökertmek.
  • Kırba doldurmak.

şefaat

  • Bağışlanmasını dileme, birine arka olma.
  • Peygamberlerin ve velilerin kıyamette günah-kâr müminlerin bağışlanması için Allah katında dilekte bulunmaları.

şeffaf

  • Saydam, bakıldığı zaman arkasındaki cisim görülen.

semhac

  • Arkası uzun olan at ve eşek.

semir

  • Arkadaş, refik.
  • Gece anlatılan kıssa ve hikâye.

şeraket

  • Şeriklik, ortaklık.
  • Arkadaşlık, refâkat.

şerik / شریك

  • Ortak.
  • Arkadaş.
  • Ortak, arkadaş.
  • Ortak. (Arapça)
  • Okul arkadaşı. (Arapça)

serv-i naz / serv-i nâz

  • Dalları yana sarkan selvi.

seth

  • Bir kimsenin arkasına vurmak.

setih

  • Arkası üstüne yatmış.
  • Dağarcık.
  • Büyük tulum.

sev'eteyn

  • Kadın ve erkeğin galiz yâni kaba avret mahalli, ön ve arka uzuvları; iki abdest bozma uzvu.

şia / şîa

  • Taraftar, yardımcılar. Hazret-i Ali'yi sevdiklerini söyleyip, diğer Eshâb-ı kirâmın (Peygamber efendimizin arkadaşlarının) kıymetini bilmeyen ve onları kötüleyen kimselerin mensûb olduğu bozuk fırka.

silka'

  • Arkası üstüne yatmak.

silsile-i aliyye

  • Yüksek silsile. Peygamber efendimizden hazret-i Ebû Bekr yoluyla ilim ve feyz alarak gelen büyük âlimler silsilesi. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, Ebû Bekr-i Sıddîk, Selmân-ı Fârisî, Kâsım bin Muhammed, Ca'fer-i Sâdık, Bâyezîd-i Bistâmî, Ebü l-Hasen Harkânî, Ebû Ali Farmedî, Yûsuf-i Hemedân

sinsin

  • (Çoğulu: senâsin) İyeği kemiklerinin arka tarafının ucu.

siper

  • Arkasına saklanılacak şey. Koruyan. (Farsça)
  • Mânia. Sığınak veya set arkası, duvar altı gibi kuytu yerler. (Farsça)
  • Okun, giderken kabzayı zedelememesi için sol elin üzerine konulan âlet. (Farsça)
  • Muharebede askerin kurşun ve gülleden korunması için toprak kazılarak açılan ve ön tarafına, çıkan (Farsça)
  • Arkasında saklanılan şey; sığınak, dayanak.

sisa'

  • (Çoğulu: Seyâsi) Davar arkası.
  • Omuz başı.

siyakat

  • Binek hayvanını arkasından sürme.

su'-i hal / sû'-i hâl

  • Kötü hal. Birini tezlîl için zahmetle etme iştigâl, Arkadaş kazanmaya, mâni sû'i hâl.

sudg

  • (Çoğulu: Esdâg) şakak.
  • şakaklardan sarkan saç.

südg

  • (Çoğulu: Esdâg) Göz ile kulak arası ve onun üzerine sarkan zülüf.

sülam

  • El arkası.

sünnet-i hasene

  • İlk asırda (Resûlullah efendimiz ve O'nun arkadaşları olan Eshâb-ı kirâm zamânında) asılları îtibâriyle bulunan, sonraları daha da geliştirilen, minâre, mektep yapmak ve kitâb yazmak gibi, İslâm'ın izin verdiği, hattâ emrettiği güzel ve faydalı işler.

sured

  • (Çoğulu: Surdân) Göçgen adı verilen küçük kuş.
  • Davar arkasında yanırdan olan beyazlık.

ta'cif

  • Arkalamak.
  • Doymaya yakın olana kadar yemek.

tabi / tâbi

  • Birinin arkasından giden, ona uyan, boyun eğen.

tabi'

  • Birinin arkası sıra giden, ona uyan. Boyun eğen. İtaat eden.
  • Gr: Kendinden evvelki kelimeye göre hareke alan.
  • Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ı görmüş olanları, ashabını görüp, onlardan hadis dinlemiş olan.

tahallüf

  • Geride bırakılma. Arkada kalma.
  • Değişme. Uygun olmama.

tahlil etmek / tahlîl etmek

  • Abdest alırken el ve ayak parmakları arasına sol, sakalın sarkan kısmının içine ise sağ elin yaş parmaklarını tarak gibi sokarak karıştırmak.

tali '

  • Doğan. Tulu' eden.
  • Kısmet, kader, baht.
  • Nişangâhın arkasına düşen ok.
  • Yeni hilâl.

tasfif

  • (Çoğulu: Tasfifât) (Saff. dan) Sıralama, saf saf dizme.
  • Sağ elinin ayasını sol elinin arkasına vurmak.

taylasan / طيلسان

  • Sarığın sarkan ucu. (Arapça)

tazhir

  • (Zahr. dan) Arkaya atma. Arkaya bırakma veya bırakılma. İhtimâl.

teakub / teâkub

  • Arka arkaya gelme, takip etme.

teakubi / teâkubî

  • Arka arkaya gelme, sırayla birbirini takip etme şeklinde.

teb'an

  • Bir şeyin arkasından gitmek ve ona tabi olmak.

tedebbür

  • Bir şeyin sonunu düşünmek, tefekkür etmek. Müdebbir olmak, tedbirli olmak.
  • Arkasını dönmek.

tedmic

  • Bir şeyi başka bir şeyin içine yerleştirme.
  • Arkasını eğmek.

tefakkud / تفقد

  • Arkasını arayıp sorma. (Arapça)

tefani / tefanî

  • Birbirinde fâni olmak. Arkadaşının iyi ahlâkıyla sevinmek. Arkadaşının, kardeşinin meziyyet ve hissiyatı ile fikren yaşamak.
  • Birbirinde fâni olma; fikren arkadaşının meziyet ve hissiyatı ile yaşama, onun üstün özelliklerini kendisinin gibi kabul edip onunla iftihar etme.

telahuk

  • Birbirine katılmak. Birbiri arkasından gelip birleşmek.

temalü'

  • Arkadaş olmak.

terafuk

  • Arkadaş olma.
  • Yardımlaşma, yardım etme.

terdifen

  • Arkasından yürüterek. Katarak.

terfik / terfîk / ترفيق

  • Arkadaş etme, arkadaş olmasını sağlama.
  • (Refik. den) Birinin yanına katma. Arkadaş etme.
  • Arkadaş etme.
  • Ayak uydurma. (Arapça)
  • Arkadaş etme. (Arapça)
  • Terfîk etmek ayak: Uydurmak. (Arapça)

terfikan

  • Birinin yanına katarak. Arkadaş ederek.

tesabuhat / tesabuhât

  • (Tekili: Tesâhub) Korumalar, sâhib olmalar.
  • Arkadaşlıklar.

tesahub / tesâhub / تصاحب

  • Sahip çıkma, benimseme.
  • Koruma.
  • Arkadaşlık etme.
  • Sahip çıkma. (Arapça)
  • Arkadaşlık etme. (Arapça)

teselsül-ü ilel

  • Sebeplerin zinciri, arka arkaya gelmesi.

tevarüd

  • Vârid olma, gelme. Yetişme, vâsıl olma.
  • Arka arkaya gelmek.
  • Edb: Birbirinden habersiz olarak iki şâirin aynı beyti veya mısrayı söylemeleri.

tezahhür

  • Arkalanmak.

tezahür

  • Meydana çıkma, belirme, görünme. Gösteriş.
  • Birbirini korumak, birbirine arka olmak.
  • Arkalaşmak; yâni birbirine yardım etmek.
  • Avretine zıhar etmek, yani zevcesinin arkasını validesinin arkasına teşbih ederek "zuhruki kezuhri ümmî" demek.

teznub

  • Kuyruğu tarafından olmaya başlayan hurma salkımı.
  • Tülbendin aşağı sarkan tarafı.

tezriye

  • Savurmak.
  • Koyunun yününü kırkıp arkasında bir miktarını bırakmak.
  • Zelil etmek, kepâze yapmak.

tilavet

  • Okumak. Takib etmek, arkasına düşmek.
  • Okumak.
  • Takip etmek, arkasına düşmek izlemek.

tuba / tûbâ

  • Kökleri yukarıda, dal ve budakları aşağıya doğru sarkan cennet ağacı.

tufye

  • Mukul ağacının yaprağı. Yılanın arkasındaki hatta teşbih edilir.

ümmet

  • Cemaat, kavim, taife.
  • Bir hâkim milletin ashabından olan hey'et-i içtimaiye.
  • Bir peygambere inanıp onun yolundan giden insanların hepsi. Bir peygamberin Hakka davet ettiği cemaat.
  • Bir dille konuşan millet.
  • Arkasına düşülecek bir cemaat veya tarikat.

üns

  • Alışkanlık, alışma.
  • Arkadaş. Hemdem.

ünsi / ünsî

  • (Ünsiye) Alışmış, ünsiyet etmiş, sokulgan.
  • Arkadaş.

üslem

  • El arkasında hınsırla pınsır arasındaki damar.

üsvet

  • Beraberlik.
  • Halka reis olmak.
  • Dert ortağı. Sâdık arkadaş. Manevî tabib.
  • Nümune ve örnek tutulacak olan insan.

va

  • "Arkada, geri" mânâlarına gelerek birleşik kelimeler yapar. (Farsça)

vasati saat / vasatî saat

  • Hakiki güneşe tâbi olmak üzere, muntazam hareket ettiği tasavvur olunan mevhum bir güneşin, o yerin nısfun nehârından (meridyeninden) arka arkaya iki defa geçişi arasındaki zamanın yirmi dörtte biri.

vefik

  • Arkadaş. Kafa dengi. Aynı fikirde olan. Uygun.
  • Arkadaş, uygun.

vera / verâ

  • Öte. Başka taraf. Arka, geri.
  • Torun.
  • Arka taraf.
  • Öte, arka, geri.

vera-i cebel

  • Dağın arkası.

vera-i perde / verâ-i perde

  • Perde arkası.
  • Perde arkası, perdenin gerisi.

vikaye

  • Koruma. Koruyuculuk. Sahib olma. Arka çıkma. Kayırma.
  • Tıb: Herhangi bir hastalık için önleyici tedbir alma.
  • Koruma, koruyuculuk, sahip olma, arka çıkma, kayırma.

vikaye etmek

  • Korumak, arka çıkmak.

yar / yâr / یار

  • Dost. (Farsça)
  • Sevgili. (Farsça)
  • Arkadaş. (Farsça)

yaran / yârân / یاران

  • Dostlar, sadık arkadaşlar, sevgililer.
  • Dostlar. Sâdık arkadaşlar. Sevgililer. (Farsça)
  • Arkadaşlar, dostlar.
  • Dostlar, arkadaşlar. (Farsça)

yeksüvare

  • (Çoğulu: Yeksüvârân) Yalnız başına ata binen.
  • Mc: Arkadaşı olmayan kimse.

yevm-i ahir / yevm-i âhir

  • Âhiret günü. Îmân edilmesi lâzım olan altı şeyden beşincisi. Arkasından gece gelmeyen gün. Bu zamânın başlangıcı insanın öldüğü gündür.

yol-daş

  • Yol arkadaşı.

zahar

  • Arka ağrısı.

zahir / zahîr / ظَه۪يرْ

  • (Zahr. dan) Kuvvetli deve.
  • Yardımcı, arka çıkan.
  • Geriden gelen kuvvet.
  • Yardımcı, arka çıkan.
  • Arka çıkan.

zahr / ظهر

  • Arka, sırt.
  • (Çoğulu: Zuhur-Ezhâr) Binek devesi.
  • Kuş yeleklerinin kısa tarafı.
  • Kara yolu.
  • Sırt, arka.
  • Yüksek yer.
  • Kur'an'ın lâfz-ı şerifi.
  • Haber.
  • Sırt, arka. (Arapça)
  • Arka yüz. (Arapça)

zahri / zahrî

  • (Zahriyye) Arkaya âit, arka ile alâkalı.
  • Bir kâğıdın arkasına yazılan yazı, şerh.

zahriye / ظهریه

  • Kağıdın arka yüzündeki yazı. (Arapça)

zecc

  • Süngünün arkasıyla vurmak.
  • Atmak.
  • Deve kuşunun yelmesi.

zela'

  • Ayağın altında ve üstünde; elin ise arkasında olan yarık.

zeml

  • Atın, davarın neşeli yürüyüşü.
  • Yük yüklemek.
  • Refik. Arkadaş.

zenme

  • Keçinin kulağı ucunda küpe gibi sarkan kıllar.
  • Devenin kulağından kesip ilişik koydukları parça.

zeria

  • (Çoğulu: Zerâi) Vesile.
  • Yol.
  • Geçit.
  • Avcının, arkasında gizlendiği deve.

zıhar

  • İki şey arasında münasebet ve mutabakat meydana getirmek. İki şeyi birbirine mutabık eylemek. Arka arkaya, mukabil kılmak.
  • Karşılıklı yardımlaşmak.
  • Fık: Bir kocanın, karısını müebbeden mahremi olan birisinin bakması câiz olmayan bir yerine teşbih etmesi.Meselâ, bir adam karıs