LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te ansız ifadesini içeren 282 kelime bulundu...

abese irca

  • Mantık ve matematikte bir isbat şeklidir. Bir hükmün doğruluğunu isbat için, bu hükmü inkâr eden diğer hükmün yanlışlığı isbatlanır. Meselâ: Allah'ın varlığının inkâr edilmesinin imkânsızlığını veya abesiyetini göstermek, Allah'ın varlığını isbat yollarından biridir. Bu, "Abese irca" yolu ile isbat

adem-i iman

  • İmansızlık, iman etmeme.

adem-i imkan / adem-i imkân

  • İmkânsızlık. Mümkün olmayış.

adetullah / âdetullah

  • (Sünnetullah da denir.) Tabiatta canlı cansız bütün varlıkların nasıl hareket edeceklerini belirliyen Allah'ın emirleri, O'nun koyduğu değişmez düzen. Meselâ oksijenle hidrojenin birleşmesinden su meydana gelir. Işık, geldiği açıya eşit bir açı ile yansır ki, bunlar birer âdetullahdır. "Âdetullah" y

adil / âdil

  • (Âdile) Adâlet eden. Allah'ın emirlerini noksansız tatbik eden. Doğru. Doğruluk gösteren. Adâlet sahibi.

adim-ül imkan / adîm-ül imkân

  • İmkânsız. Olamaz.

adimülimkan / adîmülimkân / عدیم الامكان

  • İmkânsız. (Arapça)

alafranga

  • İtl. Frenk tarzında olan, Fransız usulü.

alem-i emr / âlem-i emr

  • Arşın üstünde olup, madde olmayan, ölçülemeyen ve herkesin anlayamayacağı âlem. Buna, âlem-i melekût ve âlem-i ervâh (rûhlar âlemi) ve mekânsızlık âlemi de denir.

anasır-ı camide / anâsır-ı câmide

  • Cansız elementler.

ani

  • Ansızın, birdenbire. Bir anda. Hemen.
  • Son derece kızgın.
  • Olgunlaşmış, kemale erişmiş.

aşk-ı kimyevi / aşk-ı kimyevî

  • Fıtrî meyil ve alâka. Kimyevî unsurlar arasında birbirlerine karşı olan cazibe ve birleşme meyelanları ki; birer İlâhi emir ve kanunlardır.Fransızcası: Affinite (afinite) dir.

asla

  • Olması imkânsız.

azasız / âzâsız

  • Organsız.

badih

  • (Bâdihe) Beklenmedik ziyaret.
  • Erkek ziyaretçi.
  • Birden bire gelen ilham.
  • Ansızın, âniden.

bagt

  • Ansızlık. Ansızdan gafil iken gelmek.

bagteten

  • Ansızın. Füc'eten. Birdenbire. Apansız.

bağteten / بغتة

  • Ansızın, zulüm, isyan.
  • Ansızın, birdenbire. (Arapça)

baskın

  • t. Ağır, sakil.
  • Basıp geçen, galip, üstün.
  • Ansızın, birdenbire hücum.

bedahet / bedâhet

  • Açıklık, bellilik.
  • Ansızın ortaya çıkma.

bedaheten

  • Birdenbire, aniden, ansızın. Düşünmeksizin. Açık ve zâhir olarak.

bedh

  • Ansızdan olmak.

bedihi / bedihî

  • Aşikâr, belli ve açık olma.
  • Ansızın zuhur eden.
  • Delil ve isbata muhtaç olmayacak derecede açıklık.

bedr

  • (Bedir) Dolunay. Ayın en parlak olduğu hâli.
  • Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere arasında bir yer ismi.
  • Bir şeyin tamam olması.
  • Sibâk ve sür'ât etmek.
  • Bir işin ansızın zâhir olması.
  • Tam ve münasib olan âzâ.
  • Dolu şey.
  • İyi hizmet ede

beht

  • Yalan söylemek.
  • Ansızın bir şeyi almak.
  • Tenbellik galebe etmek.
  • Şaşkınlık. Hayranlık.

bela-yı nagah / belâ-yı nâgâh

  • Ansızın gelen musibet. Habersiz gelen belâ.

beliğ / belîğ

  • Edb: Belâgatli kimse. Meramını tamamen, noksansız ve güzel sözlerle anlatmağa muktedir olan.
  • Kâfi derecede olan. Yeter olan.
  • Belagâtçi; belâğat ilminin inceliklerini bilen, maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen kimse.

beligane / beligâne

  • Beliğ bir şekilde, noksansız ve güzel bir şekilde.

berk-i basar

  • Gözün şimşek çakması.
  • Birdenbire tepesinde çakan şimşekten mâruz olduğu dehşet ve şiddet hâlinden mecaz olarak, ansızın başına gelen mühlik hâdisenin şiddetli âlâm ve ıztırabıyla dehşet ve hayret içinde duyulan keskin intibahı ifade eder.

bi'l-farzı'l-muhal

  • İmkansız olan bir şeyin olduğunu varsayarak.

bi-aman / bî-aman

  • Amansız.

bi-can / bî-can

  • Ruhsuz, cansız. (Farsça)

bi-gah / bî-gah

  • Vakitsiz, zamansız. (Farsça)

bi-hengam / bî-hengam

  • Vakitsiz, zamansız. (Farsça)

bi-mecal / bî-mecal

  • Mecalsiz, halsiz, dermansız, zayıf. (Farsça)

bi-mekan / bî-mekân

  • Mekânsız, yersiz, yurtsuz. (Farsça)
  • Serseri. (Farsça)

bi-payan / bî-payan

  • Sonsuz. Payansız. (Farsça)

biaman / bîaman / بى امان

  • Amansız, acımasız.
  • Amansız.
  • Amansız. (Farsça)

bican / bîcan / بى جان

  • Cansız. (Farsça)

bieman / bîeman / بى امان

  • Amansız. (Farsça)

bihayat / bîhayat / بى حيات

  • Cansız, yaşamayan. (Farsça - Arapça)

bimecal / bîmecâl / بى مجال

  • Takatsiz, dermansız. (Farsça - Arapça)

birad

  • İhtiyar, pir. Dermansız, güçsüz kimse. (Farsça)

bişar

  • Esir, kul, köle. Harpte teslim alınan kimse. (Farsça)
  • Altın, gümüş kakmalı işlemeler. (Farsça)
  • Takatsiz, dermansız, halsiz. (Farsça)

buak

  • Şiddetli sel.
  • Şiddetli ses, sadâ. Haykırış.
  • Birden bire, ansızın gelen yağmur.

burjuvazi

  • Burjuvaların meydana getirdiği içtimaî (sosyal) sınıf. Avrupa'da burjuvazi, ticaret ve sanayi ile zenginleşti. Soylular sınıfı ile mücadele ederek Fransız İhtilali ile iktidara geldi. İhtilalde işçilerin, köylülerin, fakir halk tabakalarının desteğini sağladı. Onlara eşitlik, hürriyet, adalet vaad e (Fransızca)

camid / câmid / جامد

  • (Câmide) Ruhsuz, sert, katı madde. Cansız.
  • Cansız.
  • Cansız, donuk.
  • Cansız. (Arapça)
  • Donuk. (Arapça)

camidat / câmidât

  • Camidler, cansızlar.
  • Cansızlar.

camidat-ı meyyite-i samite / câmidât-ı meyyite-i sâmite

  • Ölü ve suskun olan cansız varlıklar.

camidiyet / câmidiyet

  • Cansızlık.
  • Cansızlık.

camis

  • Cansız, camid.
  • Letâfeti gitmiş olan elbise.

cani

  • Cinayet işlemiş olan. Birisini öldürmüş veya yaralamış bulunan. Caniler nasıl haksız yere insanı öldürüyorlar ve onların hayatlarına son veriyorlarsa; kâfirler, inkârcılar, dinsizler de birer cani sayılırlar. Çünkü Allah'ın eserleri olan canlı ve cansız varlıklar onun sonsuz kudretini, ilmini, irade

cemad / cemâd / جماد

  • Cansız ve kurumuş olmak.
  • Yağmur yağmayan yer.
  • Sütü olmayan deve.
  • Donmuş, katı cisim.
  • Cansız cisim.
  • Cansız varlık. (Arapça)

cemadat / cemâdât / جمادات / جَمَادَاتْ

  • Katı cisimler, cansızlar.
  • Cansız varlıklar.
  • Cansızlar.
  • Cansız cisimler.
  • Cansız varlıklar. (Arapça)
  • (Cansız gibi görünen) donuk şeyler.

cemadat alemi / cemâdat âlemi

  • Cansız varlıklar âlemi.

cemadi / cemadî

  • Ruhu olmayan, cansız madde. Câmid cisim. (Farsça)

cemadiyet / cemâdiyet

  • Cansızlık, donukluk.
  • Cansızlık, donukluk.

cenab-ı lemyezel / cenâb-ı lemyezel

  • Yok olması, gelip geçmesi imkansız olan Allah.

cesed

  • Ceset, cansız vücut.

cevamid / cevâmid / جوامد

  • (Tekili: Câmid) Cansız, donmuş şeyler.
  • Cansızlar.
  • Cansız varlıklar. (Arapça)

cibs

  • Kansız, hissiz. Hayırsız, alçak kimse.
  • Alçı taşı, kireç.

cibt ve tagut

  • Haç ve put. Allah'tan başka canlı cansız mabut edinilmiş şeyler.

cilve-i kudret-i kudsiye

  • Allah'ın sonsuz ve noksansız kudretinin tecellisi, yansıması.

cirm

  • Vücud, ten, cüsse, hacim, büyüklük.
  • Cansız cisim.
  • Yıldız.

cumud

  • Cansızlık.

cümud / cümûd

  • Cansız, donuk.

cumud-u mutlak / cumûd-u mutlak

  • Tam anlamıyla cansızlık.

cümudet / cümûdet

  • Cansızlık, donukluk.

cümudiye

  • Cansızlık; buzdağı gibi olma.

cumudiyet

  • Cansızlık.

dar'

  • Men'etmek, engel olmak.
  • Ansızın haberli olmak.
  • Eğrilik.

dehm

  • (Çoğulu: Dühum) Ansızdan gelmek.
  • Çok fazla miktarda asker.
  • Çok adet, kesret.

dehri / dehrî

  • Zamanla ilgili, kıyamete inanmayan îmansız felsefeci.

dehriye

  • Devre ait. Zamana dair ve müteallik.
  • Âlemin ezelî ve ebedîliğini iddia edip âhirete inanmıyan münkir ve imansız bir fırka.

dehriyyun / dehriyyûn

  • Zamanı tanrılaştıran îmansız felsefeciler.

devam

  • Burada imansızlığın devamı kastediliyor.

direktuvar

  • Fransız ihtilâlinin üçüncü yılında Konvansiyon'un yerine geçen idare şekli. (Fransızca)

dümuk

  • Ansızın duhul etmek, birdenbire girmek.

ecel-i na-gehan / ecel-i nâ-gehan

  • Ansızın gelen ecel. Birdenbire âni ölüm, vefat.

ecram / ecrâm / اجرام

  • Cansız varlıklar.
  • Cansız varlıklar. (Arapça)

ecram u ecsam / ecrâm u ecsâm

  • Cansız varlıklar ve cisimler.

ecsam-ı camide-i seyyare / ecsâm-ı câmide-i seyyâre

  • Gezici ve cansız gök cisimleri.

efrenc

  • (Franc. dan) Bu kelime, Ortaçağda teşekkül ederek, o sıralarda Frankların ve bilhassa Charlemagne'in hükmü altında bulunanlara ve zamanla genişleyerek bütün Avrupalılara denmiştir. Frenk. Avrupalı ve hasseten Fransız. (Fransızca)

ehl-i ilhad

  • Doğru meslek ve dinden, Hak yolundan çıkıp bâtıl yola sapan, imansızlar, dinsizler. (Farsça)

ekmeliyyet

  • Pek mükemmel ve kusursuz olanın hâli. Kusursuzluk, mükemmellik, noksansızlık, eksiksizlik.

emr-i biemani / emr-i bîemânî

  • Amansız, acımasız emir.

emr-i küfri / emr-i küfrî

  • İmansızlığa ait bir iş ve bir husus.

Emzik / Bibs / Kidful

  • About Page template By Adobe Dreamweaver CC
    sample

    Bibs Kauçuk Emzik


    Söz konusu emzik olunca, BIBS Colour gerçek bir klasik. Yaklaşık 40 yıldır Danimarka'da tasarlanıp üretilen BIBS Colour emzikler, %100 doğal kauçuk ucuyla, hava akışı sağlayan delikleri ve cilt tahrişini önlemek için geliştirilen hafif eğimli yapısı ile gerçek bir efsane! BIBS Colour, yuvarlak ve yumuşak kauçuk uç kısmı ile anne memesine en yakın forma sahip olduğundan, çocuklar tarafından kolay kabul ediliyor. Anne memesini taklit ederek, emiş sırasında hava akışı sağlıyor. Ultra hafif ve sağlam yapısı ile bebeğinizi yormuyor. BPA, PVC ve phthalates gibi zararlı maddeler içermiyor ve dünyaca geçerli EN 1400 standardına göre üretiliyor. Hiçbir emzik markasında göremeyeceğiniz kadar fazla renk çeşitine sahip olan BIBS Colour, klasikleşen zamansız tasarımı ve elegant duruşu ile tasarım ve işlevselliği birleştiriyor. BIBS Colour, bir emzikten beklenen tüm detaylara sahip olmasının yanısıra; bir emzikten beklenmeyen güzellikte tasarımı ile, tüm dünyada hem anneleri hem çocukları kendine hayran bırakıyor…

    https://www.kidnkind.com/bibs

sample

Kidful Bitkisel Boyalı Emzik Askısı


KIDFUL Emzik Askıları, çocuk ürünlerinde kullanıma uygun olan, en kaliteli %100 gerçek deriler kullanılarak EN 12586 standartlarına göre üretilir. KIDFUL'un organik serisinde kullanılan boyalar tamamen bitkiseldir ve kimyasal madde içermez. KIDFUL'un özel olarak üretilen metal klipsi kurşun ve krom içermez. Metal klipsin kıyafetlere zarar vermemesi için, klips içerisinde plastik aparatı bulunur. KIDFUL emzik askısını, güçlü lastik ve güçlü bağlantı yapısı ile, uzun seneler yıpranma sorunu yaşamadan kullanabilirsiniz...
https://www.kidnkind.com/kidful


Kidnkind Emzik Anne Bebek ve Tekstil Ürünleri Ticaret Limited Şirketi


Web sitesi :www.kidnkind.com

Telefon : 0(216) 606 21 06

(www.kidnkind.com)

engiştal

  • Hasta ve zayıf kimse. Dermansız, bî-derman kişi. (Farsça)

esbab-ı camide / esbab-ı câmide

  • Cansız tabiî sebepler.

esrik

  • Sarhoş, mest.
  • Azgın, kızgın.
  • Zayıf, hasta, hâlsiz, dermansız, tâkatsiz.

etemm

  • Tam, en mükemmel, hiç noksansız.
  • En tam, noksansız.

evsaf-ı kemaliye / evsaf-ı kemâliye

  • Mükemmel, noksansız sıfatlar.

eynessera-min-es-süreyya

  • (İmkânsızlık bildiren bir tâbirdir ki) Yer nerede, Süreyyâ nerede?.. Süreyyâ ile yer bir olur mu? (meâlindedir ve birbirlerine zıt ve uzak olan şeyler için söylenir.)

fakr-üd dem

  • Kansızlık.

falt

  • Ansızlık.

farmason

  • Mason. Dinsiz, imansız. (Fransızca)

fart

  • İfrat, çok aşırı olmak. Aşırılık.
  • Acele etmek ve ansızın gelmek.
  • Yollara alamet olarak konulan işâret.

farz-ı muhal

  • Olması imkânsız olup, var gibi kabul edilen. Olmayacak şeyi, olmuş gibi düşünmek.

farzımuhal / farzımuhâl

  • İmkânsızı bir an mümkün sayma.

feletat

  • Lisanın döküntüleri, iradesiz ağızdan çıkan söz veya kelime.
  • Ansızlık.
  • Her ayın son geceleri.

felte

  • Ansızlık.
  • Darlık.
  • Her ayın son gecesi.

feraine

  • (Tekili: Fir'avn) Fir'avunlar. Mütekebbirler. İmansızlar.

fevkattahammül

  • (Fevk-at tahammül) Tahammülün üstünde, tahammül edilmez, dayanılmaz, dayanılması imkânsız.

fica

  • Birdenbire, ansızın.

fıkdan-ı imkan / fıkdan-ı imkân

  • İmkân azlığı, imkânsızlık.

fıtrat-ı selime

  • Selim fıtrat. Kusursuz sağlam huy.
  • Ahlâk, din. Haram ve çirkin işlerden uzak ahlâk.
  • Noksansız yaradılış.

frenk

  • Avrupalı. Fransız.

füc'e

  • Ansızın, birdenbire.

füc'eten

  • Apansızın. Birdenbire. Ansızın. Hiç beklenmedik anda.
  • Ansızın, birdenbire.

füceten / فجئة

  • Apansız, ansızın. (Arapça)

gah ü na-gah / gâh ü na-gâh

  • Vakitli vakitsiz, zamanlı zamansız.

gavur / gâvur

  • Müslüman olmayan, îmânsız.
  • Kâfir, îmansız.

gayr-ı kabil

  • Mümkün olmayan, imkânsız.
  • Mümkün ve kabil değil, imkânsız. Mümkün olmayan, olamaz.

gayr-i kabil / gayr-i kâbil / غير قابل

  • Mümkün olmayan, imkansız.

gayr-ı mümkin

  • Mümkün olmayan, imkânsız.

gayr-ı mümkün

  • İmkansız.

gayr-ı münfek

  • Birbirinden ayrılması imkânsız.

gayr-ı uzvi / gayr-ı uzvî

  • Cansız. Uzvî olmayan. (İnorganik)

har

  • Hor, hakir, âdi. Aşağı. (Dinsiz, imansız ve din düşmanı ahlaksızların ve sefihlerin vasıfları.) (Farsça)

hasm-ı biaman / hasm-ı bîaman

  • Amansız düşman. Merhamet bilmeyen düşman.

hayal-i muhal

  • İmkânsız hayal.

hayf

  • (Hayfâ) Emansızlık. Haksızlık. Zulüm. Cevr. (Vah vah, yazık, eyvah, yazıklar olsun meâlinde söylenir.)

hazm

  • Midedeki yenen şeyleri eritmek, sindirmek. Vücuda yarayacak hale getirmek.
  • Birisine ansızın hücum etmek.
  • Ansızın bir şey üzerine inmek.
  • Birisinin hakkını, malını gasb ile alıp zulmeylemek.
  • Münasebetsiz bir hale, güce gidecek bir vaziyete düşenin kendi nefsini

hümanizm

  • Lât. Edb: İslâmiyete mugayir ve aykırı eski Yunan ve Lâtin edebiyatı ve felsefesi taraftarlığı hareketi.
  • Fls: İnsan menfaatını hayatta değer ölçüsü kabul eden ve dine tâbi olmayan, insana aşırı hâkimiyet tanımak isteyen ve maddeperest, dinsiz, imansız bir cereyan, bir fikir ve bâtıl

ibda'

  • Cenab-ı Hakkın âletsiz, maddesiz, zamansız, mekânsız yaratması ve icâdı.
  • Misli gelmemiş bir eser meydana koymak, icâd, ("İbda', ihdâs, ihtirâ, icâd, sun', halk, tekvin" kelimeleri birbirine yakın mânâdadırlar.)
  • Edb: Geçmişte benzeri olmayan şiiri söylemek.

iftica'

  • Birdenbire, ansızın olma.

iftilat

  • Ansızın bir işe girişme.
  • Hatıra gelivererek şiir veya söz söyleme.

igrak

  • Suya batırmak, boğmak.
  • Kabı doldurmak.
  • Edb: İmkânsız bulunan mübalâğa.

ihriz

  • Bitkin, dermansız. Kımıldanmağa ve bir şey yapmağa hâli ve mecâli olmayan.

ihsasiyye

  • Tecrübeden ve hissedilenden gayrısını kabul etmeyen. Hissiyyun ve maddiyyun fırkasından olanlar. İmansızlık. Dinsizlik.

ilac na-pezir / ilac nâ-pezir

  • Tedavisi mümkün olmayan, ilâç kabul etmeyen. (Farsça)
  • İmkânsız, çaresiz. (Farsça)

ılgar

  • Düşman topraklarına ansızın yapılan hücum, akın.
  • Başıboş hayvanın dörtnala koşması.

ilhad / ilhâd

  • Dinden çıkmak. Dinsizlik. Dinden dönmek. Allahın varlığına, birliğine inanmamak. İmânsızlık.
  • Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiş olan, müctehid âlimlerin söz birliği ile bildirdikleri ve müslümanlar arasında yayılan îmân bilgilerine uymamak, doğru yoldan ayrılmak küfre (îmânsızlığa) sebeb olan inanış.

imkan harici / imkân harici

  • İmkânsız, imkândışı.

imkan haricinde / imkân haricinde

  • İmkânsız.

imtina / imtinâ / امتناع

  • İmkansızlık.
  • Çekinme, yanaşmama, imkânsız olma.
  • İmkansızlık, çekinme.

imtina ve muhal / imtinâ ve muhal

  • İmkânsız olma ve akla aykırı olma.

imtina' / imtinâ' / اِمْتِنَاعْ

  • Feragat edip geri durma.
  • Muvafakat etmeme. Çekinme. İstememe. Yapmama.
  • İmkânsızlık, mümkün olmayış.
  • İmkânsız olma, çekinme.

inkılab ale-l a'kıb / inkılâb ale-l a'kıb

  • Ökçeler üzerine dönmek demektir ki, asker yürüyüşünde olduğu gibi, tam sağdan veya soldan geri dönmektir. İki ökçeyi birden yerinde çevirmek suretiyle inkılâb ale-l a'kıb, ayakları çaprazlaştırdığından yürümeyi imkânsız bırakır. Kur'an'da bu tâbir ya harbde firardan kinaye veya dinde irtidaddan meca

inorganik

  • Mâden cinsinden olan, cansız maddelerden bulunan. Organik olmayan. Hayvan ve insan gibi vücud yapısına ait olmayan. (Fransızca)

insafsız

  • Vicdansız.

insafsızlık

  • Vicdansızlık.

isfirar-ı şems vakti / isfirâr-ı şems vakti

  • Güneşin sararması vakti. Tozsuz, dumansız, berrak bir havada güneş ışığının geldiği yerlerin veya kendisinin bakacak kadar sararmaya başlamasından (güneşin alt kenarının görünen ufuktan bir mızrak boyu yükseklikte olduğu vakitten) güneş batıncaya kadar geçen zaman. İslâm astronomi âlimleri, bir mızr

istihale / istihâle / استحاله

  • Bir şeyin terkib ve asıl şeklinin başka hâle değişmesi. Başkalaşmak.
  • Mümkün olmayış, imkânsızlık.
  • Başkalaşım, değişim. (Arapça)
  • İmkansızlık. (Arapça)

istikan

  • Şüphesiz ve zansız olmak.

kabr azabı / kabr azâbı

  • Îmânsız ölenin ve günahkâr müslümanın kabre konulduktan sonra çektiği, nasıl olduğunu bilemediğimiz azâb, cezâ.

kafir / kâfir

  • Îmansız.

kamil / kâmil

  • Tam ve noksansız.

kamilen / kâmilen

  • Noksansız, eksiksiz olarak. Tam olarak. Kâmil olarak. Bütünü ile. Tamamen.

karia / kâria

  • (A, uzun okunur) Ansızın gelen belâ. Kıyâmet.
  • Belâ ve musibetten hıfz-ı İlâhiye dâir okunan dua ve âyetler.
  • Peygamberimiz'in (A.S.M.) düşman üzerine saldığı asker grubu.
  • Pek şiddetli rüzgâr.
  • Pek şiddetli rüzgâr,
  • Ansızın gelen büyük belâ.
  • Kıyamet.
  • Belâdan kurtulmak üzere okunan "el-Kariâtü" sûresi.

kavari'

  • (Tekili: Karia) İnsan öleceği zaman, halet-i nezi'de okunan âyet-i kerime.
  • Şiddetli esen rüzgârlar.
  • Ansızın Allah tarafından gönderilen belâ ve musibetler.

kem-baht

  • Tâlihsiz, bahtsız, şansız. (Farsça)

kitle-i mevat

  • Cansızlar, ölüler yığını.

kudret-i kamile-i ilahiye / kudret-i kâmile-i ilâhiye

  • Allah'ın tam ve noksansız kudreti, kuvveti.

kudret-i tamme / kudret-i tâmme

  • Allah'ın eksiksiz tam kudreti, noksansız iktidarı.

küfr

  • Örtmek mânâsınadır. Kalbe âit bir sıfattır. Hak dini inkâr edip, hakkı inkâr edene ve gizleyene "kâfir" denilir. Kâfirliğin sıfatı küfürdür.
  • Allaha inanmamak. Hakkı görmemek. İmansızlık.
  • Allaha (C.C.) yakışmıyan sıfatlar uydurmak. Müslümanlığa uymayan şeylere inanmak.
  • Allah'a inanmama ve ona ortak koşma.
  • Dinsizlik, imansızlık, kâfirlik.
  • Nankörlük.
  • Kaba, ayıp söz söyleme, sövme.
  • Îmansızlık.

küfr-i hükmi / küfr-i hükmî

  • İslâmiyet'in îmânsızlık alâmeti dediği sözleri söylemek ve işleri yapmak.

küfran / küfrân

  • Îmansızlık, nankörlük.

küfür / كفر

  • Îmansızlık.
  • İmansızlık.

lailaç / lâilaç

  • Çâresiz, dermansız, imkânsız.

lakit / lakît

  • Yerden kaldırıp alınmış ve sahipsiz kalmış bir şey. Sokakta bulunan mal, para.
  • Sokağa atılmış yeni doğmuş çocuk.
  • Üzerine ansızın gelinen kuyu.

lakt

  • Dermek, toplamak, cem'etmek.
  • Ansızdan bir nesneye yetişmek.

lamehale / lâmehale

  • Hilesiz.
  • Çaresiz, imkânsız, ister istemez.

lamekan / lâmekân / lâmekan / لامكان

  • Yersiz, yurtsuz, mekansız.
  • Mekansızlık. (Arapça)

latince

  • Eski Roma'da konuşulan ve bugünkü Fransızca, İspanyolca, İtalyanca gibi dilleri doğurmuş olan ana dil ki, Hint-Avrupa dil âilesinin önemli bir kolu olan İtalik grubundandır.

ma / mâ

  • Biz mânasınadır. (Farsça)
  • Mim ile elif harfinden ibâret "Mâ". Arabçada muhtelif isimleri vardır. Ve çeşitli mânalara gelir. Cansız şeylere işaret eder. "Şu nesne, o şey ki..." mânâlarına gelerek kelimelerle birleşir. Meselâ: (Mâ-ba'd: Sondaki, alttaki.) (Farsça)

ma'nevi tevatür / ma'nevî tevâtür / مَعْنَو۪ي تَوَاتُرْ

  • Yalan üzerine birleşmesi imkânsız olan bir topluluğun aynı hâdiseyi farklı tarzlarda haber vermesi.

maddiyyun

  • Maddeciler, mâneviyata inanmayanlar îmansız felsefeciler.

maric

  • Dumansız ateş, alev.
  • Dumansız barut.

mason

  • Duvarcı mânasına bir kelimeden alınmış isimdir. Dinsiz, imânsız mânâsına kullanılır. Fermeson veya farmason da denir. (Fransızca)

materyalist

  • Maddeci, sadece maddeye inanan îmansız.

materyalizm

  • Maddecilik, maddeden başka varlık tanımayan îmansız felsefe.

mechel

  • (Çoğulu: Mecâhil) Belirtisiz, işaretsiz, nişansız.
  • Yolu ve izi olmayan çöl.

mefaka

  • Ansızın tutmak.

melahide

  • Mülhidler. Dinsizler. İmânsızlar.

menzuf

  • Susuzluktan dolayı dili kurumuş kimse.
  • Kan kaybından dolayı dermansız ve güçsüz kalmış olan insan.

mer'abe

  • Ansızın olarak birdenbire korkutmak.
  • Tenha ve korkunç yer.

meşşaiyyun

  • Meşşâiler. Derslerini gezerek veren, peygamberlere uymayarak yalnız akıl ve fikir ile hakikatı bulmaya çalışan ehl-i dalâlet. Dinsizlik yolunu açanlar, sadece akla itimad eden ve vahye tâbi olmayan imânsızlar.

metin / metîn

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kudretli, kâmil (kusursuz, noksansız) olan, hiçbir sûrette za'fiyet, âcizlik, güçsüzlük meydana gelmeyen.
  • Hadîs-i şerîfi rivâyet eden (nakleden) râvîlerin (zâtların) sıra ile isimleri demek olan sened kısmından sonra gelen hadî

mevadd-ı camide / mevadd-ı câmide

  • Cansız maddeler.

mevat

  • Ölü, cansız.
  • (Mevt. den) Cansız şeyler. Sürülmemiş topraklar.
  • Sahibsiz yerler.

mevati / mevatî

  • Mevâta yani cansız şeye ait, bununla alâkalı.
  • İşlenmemiş toprağa ait.

mevhat

  • Cansızlar.

mevtan

  • (Mevetan) Cansız.
  • Baygın.

meyt

  • (Meyyit) Ölü. Cansız. Ölmüş. Hareketsiz.

meyyit

  • (Mevt. den) Ölü. Cansız. Ölmüş.
  • Ölü, cansız.

mihanikiyyet

  • yun. (Mihanik. den) Makine sanayiini ihate eden fen ve ilimler. Makine gibi cansız şeyler.
  • Cansız ve duygusuz fakat ahenkli hareket ve hareket kabiliyeti.

muattıl

  • Îmansız, tanrıtanımaz.

muattıla

  • Îmansız, tanrıtanımaz.

mübagate

  • Ansızın üzerine saldırma, sataşma.

mübelliğ-i beliğ

  • Noksansız ve belâgatli bir şekilde tebliğ eden.

müberra

  • Beri. Müstesnâ. Fenalıktan uzak kalmış. Münezzeh. Temiz. Noksansız.

müfacat

  • Ansızın olmak.

müfacee

  • Ansızın olmak.

mugafaza

  • Ansızdan tutmak.

muhal / muhâl / محال / مُحَالْ

  • İmkânsız, vukuu mümkün olmayan. Bâtıl, boş söz.
  • Hurâfe olan nazariye.
  • Mümkün olmayan, olamaz, imkansız, olanaksız.
  • İmkânsız.
  • İmkansız, mümkün olmayan.
  • İmkânsız, olması mümkün olmayan.
  • İmkansız.
  • İmkansız. (Arapça)
  • İmkansız.

muhal ender muhal / muhâl ender muhâl / مُحَالْ اَنْدَرْ مُحَالْ

  • İmkansızlık içinde imkansızlık.
  • İmkansız içinde imkansız.

muhal içinde muhal / muhâl içinde muhâl

  • İmkânsızlık içinde imkânsızlık, akla aykırılık.

muhal-ender-muhal

  • İmkânsızlık içinde imkânsızlık, olması aslâ mümkün olmayan.

muhal-i adi / muhal-i âdi

  • Herkesin anlayabileceği imkânsızlık ve muhal. Az düşünenlerin de bilebileceği, mümkün olmayan iş.
  • Herkesin anlayabileceği imkânsızlık.

muhal-i akli / muhal-i aklî

  • Akıl yoluyla imkânsız görme, aklen muhal olan şey.

muhalat / muhâlât

  • İmkânsız, olmayacak şeyler.
  • Muhaller, imkânsız olmalar.

muhaliyet / muhâliyet

  • İmkânsızlık.
  • İmkânsız oluş.

mükemmel

  • Tamam. Olgun. Noksansız. Eksiksiz. Kemal bulmuş. Kemale erdirilmiş. Çok iyi.

mülhid

  • Dinden çıkan, dinsiz, kâfir, imânsız. Haşir ve âhirete inanmayan.

mülhidane / mülhidâne

  • Dinsizce, imansızca. Mülhid olan bir kimseye yakışır şekil ve surette. (Farsça)

mümteni / mümtenî / ممتنع

  • İmkânsız.
  • Olması imkânsız.
  • İmkansız. (Arapça)

mümteni' / مُمْتَنِعْ

  • İmkânsız, muhal, mümkün olmayan.
  • Çekinen, imtina eden.
  • İmkânsız.

mümteni-un bizzat

  • (Mümteniatün bizzât) Varlığı, vücudu hiç bir şekilde mümkün olmayan. Zâtı itibariyle imkânsız olan.

mümtenia / mümtenîa

  • Olması imkânsız olan şey.

mümteniat / mümteniât

  • Olması imkânsızlar.
  • Olması imkansız şeyler.

mümteniat-ı adiye / mümteniât-ı âdiye

  • Normalde imkânsız olan şeyler.

münezzehiyet

  • Temizlik, kusursuzluk, noksansızlık.

münkir-i hakikat

  • Hakkı, hakikatı inkâr eden.
  • İmansız.

musibet

  • Felâket, ansızın gelen belâ, uğursuz.

müstahil

  • İmkânsız, olmayacak şey. Boş.

müstahilat

  • (Tekili: Müstahil) İmkânsız şeyler.
  • Mânâsız, boş ve saçma şeyler.

müstehil / müstehîl

  • (Çoğulu: Müstehilât) (Havl. den) Mânâsız ve boş şey.
  • Mümkün olmayan, imkânsız şey.

müzmen

  • Müzmin hale gelmiş.
  • Mc: Halsiz düşmüş, dermansız kalmış, zayıflamış.

na'ş

  • Kefene sarılıp tabuta konmuş ölü.
  • Cansız vücud.

na-behengam / na-behengâm

  • Vakitsiz, mevsimsiz, zamansız. (Farsça)

na-gehan

  • Birdenbire, ansızın, âniden. (Farsça)

na-kaste

  • Eksiksiz, noksansız. Tamam. (Farsça)

nagah / nagâh / nâgâh / ناگاه

  • Birdenbire, ansızın, hemen. (Nâgeh, nâgehan, nagehâne, nagehânî) (Farsça)
  • Ansızın, birden bire.
  • Ansızın. (Farsça)

nagehan / nâgehan / ناگهان

  • Ansızın. (Farsça)

nakabil-i tarif / nâkabil-i târif

  • Tarifi imkânsız.

nazar değmesi

  • Göz değmesi, bâzı kimselerin gözlerinden çıkan zararlı şuâların, canlı ve cansız bir şeye bakıp beğendikleri zaman bozulmalarına sebeb olması.

nebh

  • Bir şeyi tenbih etmek, unuttuğunu hatırlatmak.
  • Ansızın bulunan. Yitik.
  • Ansızın yitirmek.
  • Uykudan uyanmak.
  • Şerefli olmak.
  • Meşhur olmak, ün salmak.

nefş

  • Açmak.
  • Yapmak.
  • Yün ve pamuk atmak.
  • Davarların, geceleyin yayılıp çobansız otlaması.

neşita

  • Bir şeyin, aramaksızın bulunması.
  • Ansızın bulunan nesne.
  • Gâzilerin kastettikleri yere varamadan yolda buldukları ganimet.

nisbetsiz

  • Oransız, ölçüsüz.

nisbetsizlik

  • Ölçüsüzlük, oransızlık.

noksaniyetsiz

  • Noksansız, eksiksiz.

nüfuş

  • Yabana yayılmak.
  • Davarların geceleyin yayılıp çobansız otlamaları.

nuhas

  • Bakır. Bakır para.
  • Kızgın mâden.
  • Kıtr. Ateş. Tunç ve demir döğülürken sıçrayan şerâre.
  • Dumansız alev.
  • Bir şeyin aslı.
  • Tütün.

perde-i cumud-u tabiat / perde-i cumûd-u tabiat

  • Tabiatın donuk ve cansız perdesi.
  • Tabiatın donuk, cansız perdesi.

rahis

  • Ucuz, yumuşak elbise.
  • Ansızın ölüm.

rekaket

  • Kekeleme, dil tutukluğu.
  • Sözün kusurlu oluşu. Belagattan mahrum olmak.
  • Zayıf ve ince olmak, yufka olmak.
  • El ile cismin hacmi ve cüssesini anlamak için yoklamak.
  • Gevşeklik, zayıflık, dermansızlık.

sa'k

  • Ansızın düşmek.
  • Çağırmak.
  • Helâk olmak.

sademat

  • (Tekili: Sadme) Vuruşlar, patlamalar.
  • Ansızın başa gelen belâlar.

sadme

  • Bir vuruş, çarpma, vurma, çatma.
  • Birden bire patlama.
  • Ansızın başa gelen musibet.

şahrah / şahrâh

  • En büyük, en işlek ve şaşırılması imkânsız olan yol.

salim / sâlim

  • Sağlam.
  • Sıhhatli. Sağ. Noksansız, eksiksiz.
  • Her türlü tehlikeden uzak olan. Emin ve korkusuz olan.
  • Gr: Kelimelerdeki harfler bozulmadan cemi' eki katılarak yapılan çoğul hali. Sâlimûn, sâlihât, sâdıkûn, sâdıkât gibi yapılan cemiler.
  • İçinde harf-i illet bulunma
  • Sağlam, noksansız.

sehl-i mümteni

  • İmkânsız birşeyi kolayca ifade etme.

sehl-i mümteni'

  • Edb: "Hem kolay, hem güç" mânasına bir tâbirdir. Yazılışı veya söylenişi kolay göründüğü hâlde taklidine kalkışınca, taklidi imkânsız eser demektir.

sır

  • Gizli, gizlenilen şey.
  • Âlem-i emrin (maddesiz, zamansız ve ölçüye girmeyen âlemin) beş mertebesinden biri. Tasavvuf yolculuğunda rûhun üstündeki derece.

şivaz

  • Dumansız ateş.
  • Susamak.

su'-i hatime / sû'-i hâtime

  • Îmânsız ölmek, kötü son.

süda

  • Kendi kendine çobansız gezen hayvan.
  • Bir şeyi kendi kolayına bırakmak.

şuunat-ı mukaddese / şuûnât-ı mukaddese

  • Allah'ın tertemiz ve noksansız olan işleri, mukaddes özellikleri.

tabi'iyyeciler / tabî'iyyeciler

  • Canlılarda ve cansızlardaki, akıllara hayret veren intizâmı (düzeni) ve incelikleri görerek, bir yaratanın varlığını söylemekle berâber; öldükten sonra tekrar dirilmeği, âhireti, Cennet'i ve Cehennem'i inkâr edenler (red edip, kabûl etmeyen, inanmaya nlar).

tabiat

  • Doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem.

tağut

  • Azgın, sapkın, îmansız, ilâh gibi saygı gören, heykellerine bile saygı duyulan, sapan ve saptıran.

taife-i efrenc

  • Frenk, Avrupalı, Fransız.

takahhum

  • Ansızdan bir nesneye dühul edip girmek.

takdis

  • Büyük hürmet göstermek. Mukaddes bilmek.
  • Cenab-ı Hakk'ın kusursuz, pâk ve her hususta noksansız olduğunu bildirmek, söylemek ve Allah'a (C.C.) şükretmek.

tamam

  • Bitme, bitirme, son, nihayet.
  • Tam, eksiksiz, noksansız.
  • Ne eksik ne fazla.
  • Münasib, uygun.

tamme

  • Bütün, noksansız, eksiksiz, tam.

tari / tarî

  • (Tarâ. dan) Birdenbire çıkan, ansızın görünen.

tariye

  • Ansızın gelen belâ, dâhiye.

tariz

  • Cansız, kuru nesne.
  • Meyyit, ölü.

tasvir / tasvîr

  • Kâğıda, kumaşa, duvara ve başka yerlere canlı ve cansız resimleri yapmak veya bu şekilde yapılan resimler.

tatil / tâtil

  • İnkâr, îmansızlık.

tebliğ / teblîğ

  • Peygamberlerin, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını, insanlara eksiksiz ve noksansız olarak bildirmeleri.

tecelli-i etemm / tecellî-i etemm

  • Noksansız tecelli, eksiksiz yansıma.

tekfir / tekfîr

  • Bir kimseye küfr, îmânsızlık nisbet etmek, kâfir demek.

teklif-i bilmuhal

  • İmkânsız ve olmayacak birşeyi teklif etme.

tereccuh bila müreccih / tereccuh bilâ müreccih

  • Bir şeyin kendi zâtında diğer şeye karşı bir üstünlük vasfı olmadığı hâlde, hiç sebebsiz üstün bulunması ki; böyle bir hal imkânsızdır, muhaldir.

terim

  • Fransızca olan "Terme" kelimesinden uydurulmuştur. "Istılah" veya "tabir" yerinde kullanılır.

tevatür / tevâtür / تَوَاتُرْ

  • Yalan üzerine birleşmesi imkânsız olan bir topluluğun aynı hâdiseyi haber vermesi.

uruz / urûz

  • Altın ve gümüşten başka canlı ve cansız her çeşit mal.

vehleten / وهلة

  • Birdenbire. İlkin. Ansızın.
  • Ansızın. (Arapça)

yekayek / yekâyek

  • Birer birer. Tek tek. (Farsça)
  • Ansızın. (Farsça)

yekser

  • Baştan başa. (Farsça)
  • Ansızın. (Farsça)
  • Yalnız başına. (Farsça)

yuhanna

  • Îsâ aleyhisselâma îmân eden on iki havârîden biri. İbrânî dilinde Yahyâ demektir.Rumca'da Yohannes, İngilizce'de Can, Fransızca'da Jan denir. Dört İncîl'i yazanlardan biridir. Îsâ aleyhisselâmın teyzesinin oğlu idi. Yüz senesinde Efes'te öldü. Hır istiyanlar, on ikinci ayın yirmi yedisinde y

za'fiyyet

  • Zayıflık, dermansızlık, güçsüzlük.

zafiyet / zâfiyet

  • Güçsüzlük, dermansızlık.

zaif

  • (Za'f. dan) Güçsüz, iktidarsız, kuvveti az, kuvvetsiz, tâkatsız. Kansız. Gevşek, tenbel.

zar

  • İnleyen, sesle ağlayan. (Farsça)
  • Zayıf, dermansız. (Farsça)

zat-ı hafiz-i bizeval / zât-ı hafîz-i bîzevâl

  • Herşeyi sonsuza kadar noksansız bir şekilde muhafaza eden Allah.

zati hassa / zâtî hassa

  • Bir varlığın kendisinde olan ve onsuz olması imkânsız olan özellik.