LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te anmak ifadesini içeren 574 kelime bulundu...

abed

  • Hayâ etmek. Arlanmak.
  • Hışım etmek, kızmak.
  • Uyuz hastalığı.

abesiyyun

  • Kâinatın ve hâdiselerin başı boş, faydasız ve gayesiz, kendi kendine, Haliksız olduğuna inanmak isteyen bâtıl yoldaki felsefeciler. Zamanımızda Ekzistansializm "Varoluşculuk" adı altında yeniden ortaya çıkan bir varlık ve hayat felsefesidir. İki kola ayrılmıştır. Bunlardan uluhiyeti inkâr edenler, h

adette bid'at / âdette bid'at

  • Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem ve dört halîfesi zamânında olmayıp, ibâdet etmek ve sevâb kazanmak niyyeti ve kasdı olmaksızın sonradan meydana çıkarılan şeyler.

ahlak-ı ilahiyye / ahlâk-ı ilâhiyye

  • Allahü teâlânın sıfatlarına ve isimlerine uygun sıfatlarla sıfatlanmak. Allahü teâlânın ahlâkı ile ahlâklanmak.

akd / عقد

  • Düğümleme, bağlama. (Arapça)
  • Nikah. (Arapça)
  • Kararlaştırma. (Arapça)
  • Kurma. (Arapça)
  • Akdedilmek: Yapılmak, uygulanmak, icra edilmek. (Arapça)
  • Akdetmek/eylemek: Yapmak, uygulamak, icra etmek, imzalamak, antlaşma yapmak, sözleşme yap (Arapça)

akide-i tevhid

  • Allah'ın bir olduğuna inanmak.

akl-ı meaş / akl-ı meâş

  • Yemek, içmek, evlenmek, helâl, haram demeden kazanmak ve eğlenmek gibi hep bedenin râhatını ve nefsin menfaatini düşünüp, âhireti düşünmeyen akıl; akl-ı meâdın zıddı.

amel-i uhreviye

  • Âhireti kazanmak için yapılan amel, iş.

asem

  • Kesbetmek. Kazanmak. çalışmak.
  • Dirsekten itibaren elin kuruyup çolak ve eğri olması.
  • Ayağın topuktan kuruyup eğilmesi ve aksak olması.

asyar

  • Dayanmak.
  • Sürçmek.

aşyere

  • Dayanmak. Sürçmek.

avunmak

  • t. Oyalanmak, kendi kendini eğlendirmek.
  • İnek vs. nin gebe kalması.

bad'

  • Kesmek. Yarmak.
  • Suya kanmak.

bahş / بخش

  • Bağışlayan. (Farsça)
  • Bahş edilmek: (Farsça)
  • Bağışlanmak. (Farsça)
  • Verilmek. (Farsça)
  • Bahş etmek: (Farsça)
  • Bağışlamak. (Farsça)
  • Vermek. (Farsça)

behem-ber-ameden / behem-ber-âmeden

  • Toplanmak, cem olmak, birikme. (Farsça)
  • Mc: Kızmak, sinirlenmek, asabileşmek, müteessir olmak. ("Behemâmeden" de denir.) (Farsça)

bekke

  • Mekke-i Mükerreme'nin eski ismi.
  • Bir yerde toplanmak. Bir yere cem'olmak.
  • İzdihamlık, kalabalık.

bend / بند

  • Bağ. (Farsça)
  • Zincir. (Farsça)
  • Boğum. (Farsça)
  • Bend, fıkra. (Farsça)
  • Baraj, su bendi. (Farsça)
  • Bend olmak: Bağlanmak. (Farsça)

bera'et / berâ'et / برائت

  • Aklanma. (Arapça)
  • Berâ'et etmek: Aklanmak. (Arapça)

bergüzar / bergüzâr

  • Hatırlanmak için hediye verme.

betar

  • Çok fazla sevinmek.
  • Hayret.
  • Dehşet.
  • Tekebbürlenmek, gururlanmak.

beva'

  • Benzer, beraber, eş, denk.
  • Hazır etmek.
  • Doğrulanmak.
  • Nüzul etmek, inmek.

bevval-i çeh-i zemzem / bevvâl-i çeh-i zemzem

  • Zemzem kuyusuna işeyen.
  • Mc: Yalnız şöhret kazanmak ve adı anılmak için uygunsuz iş yapan.

beyan / beyân / بيان

  • Açıklama, ifade etme, dile getirme. (Arapça)
  • Beyân edilmek: Açıklanmak, dile getirilmek. (Arapça)
  • Beyân etmek: Açıklamak, dile getirmek. (Arapça)

bizar / bîzâr / بيزار

  • Bıkmış, usanmış. (Farsça)
  • Bîzâr olmak: Bıkmak, usanmak. (Farsça)

burs

  • Devlet veya bazı müessese yahut şahıslarca tahsil veya ilmî tetkik için gerekli masraflara kullanmak üzere verilen para. (Fransızca)

cahf

  • Tekebbürlenmek, kibirlenmek, gururlanmak.

ce'b

  • Kesbetmek, elde etmek, kazanmak.
  • Yaban eşeğinin büyüğü.
  • Kırmızı toprak boya.
  • Göbek.

cefh

  • Fahirlenmek, mütekebbirlenmek, gururlanmak, kibirlenmek.

cehş

  • Medet edişmek. Başka kimseye sığınıp arkalanmak.

cemh

  • Gururlanmak, kibirlenmek.

cerbeze

  • İşleri incelemek, anlamak kuvvetini, lüzumsuz yerlerde kullanmak, ukalâlık etmek, gereksiz aklî yorumlarda bulunmak. Hikmetin aşırısı.

cerh / جرح

  • Yaralama. (Arapça)
  • Çürütme. (Arapça)
  • Cerh edilmek: (Arapça)
  • Yaralanmak. (Arapça)
  • Çürütülmek. (Arapça)
  • Cerh etmek: (Arapça)
  • Yaralamak. (Arapça)
  • Çürütmek. (Arapça)

ceza'

  • Hüzünle ağlayıp sızlanmak. Sabırsızlık yüzünden telâş ve teessür göstermek.

cezbe

  • Çekme, çekilme. Allahü teâlânın sevdiği bir kulu kendisine çekmesi, yüksek derecelere kavuşturması. Bu da nefsi terbiye ederek, Allahü teâlâyı çok anmakla olur.

daşten

  • Tutmak, elde etmek, mâlik olmak, zimmetine geçirmek. (Farsça)
  • Zabtetmek, gasbetmek, almak. (Farsça)
  • Görüp gözetlemek. (Farsça)
  • Eskimek, yıpranmak, harab olmak, köhneleşmek. (Farsça)

dekke

  • Ufalanmak. Pâre pâre olmak.
  • Vurmak, döğmek.
  • Seki, sofa.

dekken

  • Hurdahaş olmak, yerle bir olma, ufalanmak, parça, parça olmak.

derb

  • (Dürb) Bir şeyi âdet edinmek.
  • Dadanmak, alışmak.
  • Haslet, cür'et.
  • Tecrübe etmek.
  • Denemek.

derdest / دردست

  • Yakalama. (Farsça)
  • El altında olma. (Farsça)
  • Derdest edilmek: Yakalanmak. (Farsça)
  • Derdest etmek: Yakalamak. (Farsça)

deveran / deverân / دوران

  • Dönme, dolaşma, dolaşım. (Arapça)
  • Deverân etmek: Dönmek, dolanmak. (Arapça)

dinde bid'at

  • Peygamber efendimiz ve O'nun dört halîfesi zamânında olmayıp, dinde sonradan ortaya çıkarılan bozuk inanışlar, sevap kazanmak niyetiyle yapılan ibâdetler. Dinde yapılan her türlü değişiklikler, yenilikler ve reformlar.

dünyayı terketmek / dünyâyı terketmek

  • Bütün haram olan şeyler ile berâber, mübâhları da, yâni günâh olmayan lezzetlerin çoğunu da bırakıp, yaşamak için zarûrî olan miktârını kullanmak.
  • Harâm ve şüpheli şeylerden kaçıp mübâhları kullanmak.

ebb

  • (Çoğulu: Abâb) Kuru ot. Taze ot.
  • Mer'a, otlak, çayır.
  • Kavga etmek veya bir yerden gitmek için hazırlanmak.

efsun / efsûn

  • Fen yolu ile tecrübe edilmemiş maddeler ve Kur'ân-ı kerîmden olmayan, mânâsız yazılar kullanmak. Mânâsı bilinmeyen ve îmânın gitmesine sebeb olan şeyleri okumak.

ehemmiyyet / اهميت

  • Önem. (Arapça)
  • Ehemmiyet atfetmek: Önem vermek, önemsemek. (Arapça)
  • Ehemmiyet kesb eylemek: Önem kazanmak. (Arapça)

endişenak / endîşenâk

  • Endîşenâk olmak: Kaygılanmak.

eşerr

  • Çok fazla sevinmek.
  • Tekebbürlük etmek, gururlanmak.
  • Çok şerli. En kötü ve şerli.

eza

  • Ticarette kaybetme, zarar etme.
  • Kibir ve gururunu bıraktırma.
  • Sıkıntı, eziyet, zulüm, cevr, sitem, renc, incinmek. İnsanın kerih görüp mahzun olduğu şey.
  • Hayır ve sadaka yoluyla mal vermede gururlanmak. Tetavül etmek.

fasid daire / fâsid daire

  • Man: A yı B ile, B yi A ile ispat etmek. Bir düşünceyi isbat etmek için isbat edilmemiş başka bir düşünceyi delil olarak kullanmak ve bunu da isbat için isbatı istenen ilk düşünceyi doğru sayıp buna delil diye kullanmak. Yani isbat edilen ile isbat edeni birbirine delil saymak olup isabetsizdir.

fecs

  • Büyüklenmek, ululanmak, kibirlenmek.

feda / fedâ / فدا

  • Yoluna can koyma. (Arapça)
  • Kurban. (Arapça)
  • Uğruna verme. (Arapça)
  • Fedâ edilmek: (Arapça)
  • Uğruna harcanmak. (Arapça)
  • Kurban edilmek. (Arapça)
  • Fedâ etmek: (Arapça)
  • Uğruna harcamak. (Arapça)
  • Kurban etmek. (Arapça)

fedm

  • Ahmak, bön, kalın kafalı, budala.
  • Yaşamak.
  • Yaşlanmak, ihtiyarlamak.
  • Yorulmuş, sakil kimse.

fekahe

  • Latife etmek, şaka yapmak.
  • Gururlanmak, tekebbürlenmek.

fenn-i hikmet-ül eşya

  • Tabiat bilgisi. Eşyadaki intizam, mükemmellik ve insanlara olan faydaları ve onlardan faydalanmak hakkında bilgi veren ilim kolu.

feyd

  • Sallanmak.

feza'

  • Korku. Havf.
  • Sığınma, dehalet.
  • Uykuda şiddetli korku ile uyanmak.

firifte / firîfte / فریفته

  • Aldanmış, aldatılmış. (Farsça)
  • Firîfte olmak: Aldanmak. (Farsça)

gabn

  • Alışverişte hile ile çok kazanmak. Haram olan alışveriş.

gaful

  • Aldanmak.
  • Terk etmek.
  • Belirsiz ve idraksiz olmak.

gaibane muamele / gaibâne muamele

  • Yüz yüze olmadan, üçüncü şahıs olarak anmak.

galc

  • Azgınlık.
  • Su içtikten sonra dil ile yalanmak.
  • Atın yelmeyip bir tarzda yürümesi.

gasl

  • Yıkamak, yıkanmak. Ölünün cenâze namazı kılınmadan ve kefenlenmeden önce teneşir tahtası üzerinde, ayakları kıbleye gelecek şekilde sırt üstü yatırıp, göbeğinden dizlerine kadar bir örtü ile kapatılarak yıkanması.

gatrafe

  • Büyüklenmek, ululanmak, kibirlenmek.

gavr

  • Bir şeyin dibi. Çukur.
  • Batmak.
  • Derinlik, nihayet. Kök, esas, temel.
  • Tefekkür, teemmül.
  • Dolanmak.
  • Hakikat.

gayret

  • Dikkatle ve sebatla çalışmak.
  • Kıskanmak, çekememek.
  • Hareketli ve temiz hislerle çalışmak.
  • Dine, imana, namus gibi kıymetlere tecavüz edenlere karşı müdafaa için harekete gelmek.

gazl

  • Budaklanmak.

güman

  • Zan. Tahmin. Sanmak. şüphe. (Farsça)

gusül

  • Boy abdesti. Temizlenmek. Maddi, manevi temizlik için şartları dahilinde yıkanmak. Taharet-i Kübrâ da denir.

hacil

  • Utanmış. Utanan. Utanmaktan yüzü kızaran.

hacr

  • (Hicr) Men'etmek. Birisine bir şeyi yasak etmek. Malını kullanmaktan men'etmek.
  • Kucak. Ağuş.

hacren

  • Malını kullanmaktan menetmek suretiyle.

hafer

  • Çok fazla utanmak.

hak / حق

  • Tanrı. (Arapça)
  • Doğru. (Arapça)
  • Pay. (Arapça)
  • Hak etmek: Kazanmak. (Arapça)

hamata

  • Katılık.
  • Yanmak.
  • Boğaz ağrısı.
  • Darı samanı.
  • Kalbin ortası.

hanin

  • Fazla istekten dolayı inleyiş, şiddetli ağlayış. Sızlanmak.
  • Şevk ve arzu.

harak

  • Korkudan veya utanmaktan dolayı dehşet içinde kalmak.

hark

  • Yakmak. Yanmak. Yangın.

hars

  • Tarla sürmek.
  • Maarif.
  • Mal toplamak, kazanmak.
  • Teftiş ve tedbir eylemek.

hasa'

  • Suya kanmak ve kandırmak.
  • Dolmak.
  • Doymak.
  • Ufak taş.

hased / حسد

  • Kıskanmak, çekememek. Allahü teâlânın bir kimseye ihsân ettiği nîmetin, onun elinden çıkmasını istemek. Zararlı bir şeyin ondan ayrılmasını istemek, hased olmaz, gayret olur.
  • Başkasının iyi hallerini veya zenginliğini istemeyip, kendisinin o hallere veya zenginliğe kavuşmasını istemek. Çekememezlik. Kıskançlık. Kıskanmak.
  • Kıskançlık. (Arapça)
  • Hased etmek: Kıskanmak. (Arapça)

haşr

  • (Haşir) Toplanmak, bir yere birikmek.
  • Toplama, cem'etmek.
  • Kıyametten sonra bütün insanların bir yere toplanmaları. Allahın, ölüleri diriltip mahşere çıkarması. Kıyamet.
  • Bir tohumun içinden büyük ağaçlar çıktığı gibi, her bir insanın acb-üz zeneb denilen bir nevi çekir

hatır-ı rahmani / hâtır-ı rahmânî

  • Gafletten uyanmak, kötü yoldan doğru yola kavuşmaya dâir Allahü teâlâ tarafından kalbe gelen düşünce. Buna hak hâtır (doğru düşünce) denir.

hayk

  • Sallanmak.
  • Dokumak.
  • Tesir etmek, etkilemek.

hayle

  • Zannetmek, sanmak.

hayrat / hayrât

  • Sevâb kazanmak için yapılan Allahü teâlânın beğendiği iyi işler, bütün iyilikler, hayırlar.

hazy

  • Birbiri üzerine yığılıp toplanmak.

hazzetmek

  • Hoşlanmak, zevk ve lezzet almak.

hebb

  • Uykudan uyanmak.
  • Gâib olmak.

hebh

  • Sallanmak.

hebş

  • Cem'etmek, toplamak.
  • Kazanmak, kesbetmek.

heder etmek

  • Boş yere faydasız olarak kullanmak.

herem

  • Kocamak, yaşlanmak, ihtiyar olmak.
  • Mısır'da firavunlar zamanından kalmış piramit şeklindeki mezarların beheri.
  • Geo: Mahrutî şekil, piramit.

heşim / heşîm

  • Ufalanmak. Kırılmış, ufalanmış olmak.
  • Kırılmış, ufalanmış kuru ot.

hıkmık etmek

  • Bir işten veyahut bir suale cevap vermekten kaçınmak için esassız bahaneler ileri sürmeye çalışmak. Tereddütlü davranmak. (Türkçe)

hırka-i saadet dairesi

  • İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda "mukaddes emanetlerin" bulunduğu yer. Burada yüzyıllardan beri, başta Peygamberimiz Hz.Muhammed'in (A.S.M.) hırkaları olmak üzere İslâmî nitelikte birçok mukaddes eşya saklanmaktadır. Bu eşya Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim tarafından, Mısır'ın fethinden (1517) son

hışım / خشم

  • Öfke. (Farsça)
  • Hışımlanmak: Öfkelenmek. (Farsça)

hişmet

  • Hürmet. Heybet ve utanmak, istihyâ. Bozulup kalmak.
  • Gadap ve şiddet. Hiddet.

hıyanet / hıyânet

  • Hâinlik. Vefasızlık. İtimadı kötüye kullanmak. Sözünde durmayıp oyun etmek.
  • Hâinlik. Birine kendini emîn tanıttıktan sonra, o emniyeti bozacak iş yapmak; vefâsızlık, îtimâdı kötüye kullanmak, sözünde durmamak.

hübaşe

  • (Çoğulu: Hübâşât) Kesbetmek, kazanmak, çalışmak.

hud'a

  • Hile, oyun. Aldatma. Düzen. Mekir.
  • Bir kere aldanmak.
  • Herkese aldanan. Safdil.

hufuk

  • Dolanmak.

hükre

  • Cem'olmak, toplanmak, birikmek.
  • Yiyecek maddelerini, pahalanacak diye saklamak.
  • Azlığından bir yerde toplanan su.

hulul

  • Girme. Dâhil olma. İçine gizlice giriş.
  • Birinin veya birkaç kimsenin sevgi veya itimadını kazanmak, içlerine onlardan görünüp girmek.
  • Halletmek.
  • Vuku' bulmak. Zuhur etmek.
  • Gelip çatmak.
  • Bir menzile inmek.
  • Kim: Bazı akıcı cisimlerin vücud mesâmâ

hulus

  • Hâlislik. Saflık.
  • Samimiyet. Hâlis dostluk. İçden davranmak. Her hayırlı işi ve ameli Allah rızâsını niyet ederek yapmak.

humret-i hicab / humret-i hicâb

  • Hayâdan, utanmaktan hâsıl olan kırmızılık.

hurka

  • Yanmak.
  • Hararet.
  • Yanık çıban.

hüsn-i kabul

  • Hüsn-i kabul görmek: İyi karşılanmak.
  • Hüsn-i kabul göstermek: İlgi göstermek, iyi karşılamak.

hüsn-ü istimal etmek

  • Güzel kullanmak.

hüsn-ü teveccüh

  • Sevgi ile karışık medih ve takdir. İyi karşılanmak ve alâka görmek.

i'mal

  • Yapmak. İşlemek. İhdas eylemek.
  • Kullanmak.
  • Zabt, idare ve hâkimlik etmek.
  • Fık: Sözü mühmel bırakmayıp bir mâna ile mukayyed ve yüklü eylemek.

i'tikad

  • İnanmak. İnanç. Sıdk ve doğruluğuna kalben kararlı olmak. Gönülden tasdik ederek inanmak. Dinin temelini meydana getiren şeylere inanmak.

i'timad

  • (İtimad) Güvenerek bağlanmak. Emniyet etmek. Bir şeye kalben güvenip dayanmak.

i'tizam

  • (İtizam) Büyüklük kazanmak. Azametlenmek. Büyüklenmek.

i'zam / i'zâm / اعزام

  • Gönderme. (Arapça)
  • Gönderilme. (Arapça)
  • İ'zâm edilmek: Gönderilmek, yollanmak. (Arapça)
  • İ'zâm etmek: Göndermek, yollamak. (Arapça)

ibra' / ibrâ' / ابراء

  • Aklanma. (Arapça)
  • İbrâ' etmek: Aklanmak. (Arapça)

ibtidar / ibtidâr / ابتدار

  • Başlama, girişme. (Arapça)
  • İbtidâr edilmek: Başlanmak, girişilmek. (Arapça)
  • İbtidâr etmek: Başlamak, girişmek. (Arapça)

ibtilal

  • Islanmak.

ibtina / ibtinâ / ابتنا

  • Bina etme. (Arapça)
  • Dayanma. (Arapça)
  • Bina edilme. (Arapça)
  • İbtinâ etmek: (Arapça)
  • Kurmak. (Arapça)
  • Dayanmak. (Arapça)

ibtizal

  • Çokluğu sebebiyle bir nimetin kıymetini bilmeyip, hor kullanmak.
  • Devamlı şeklide bir şeyi kullanmak.
  • Edb: Herkesin bildiği bir sözü tekrar etmek. (Mümtâziyetin zıddıdır.)

icbar / icbâr / اجبار

  • Zorlama. (Arapça)
  • İcbâr edilmek: Zorlanmak. (Arapça)
  • İcbâr etmek: Zorlamak. (Arapça)

iclihmam

  • Toplanmak, cem'olmak.

icmali iman / icmâlî îmân

  • Kısaca inanmak. Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselâm ne bildirmiş ise hepsine inandım demek.

ictima' / ictimâ' / اجتماع

  • Toplantı. Toplanmak. Bir araya gelmek. Kavuşmak.
  • Toplanma, bir araya gelme, toplantı. (Arapça)
  • Toplum. (Arapça)
  • İctimâ' etmek: Toplanmak, bir araya gelmek. (Arapça)

ictina

  • Meyve toplamak. Meyve devşirmek. Bir yere toplamak.
  • Aldanmak.

idare

  • Devrettirmek. Çekip çevirmek. Döndürmek. Kullanmak. Becermek.

ıdbab

  • Yaş olmak, ıslanmak.
  • Kin tutmak.

iddirak

  • Akıl etme, idrak etme, anlama, fehmetme.
  • Bir yere toplanmak.
  • Birbirine yetişmek.

idlal

  • Naz etmek.
  • Çok nazlanmak.

idman

  • Alıştırmak. Bir şeyde meleke kazanmak için tekrar tekrar hareket yapmak.
  • Beden terbiyesi. Jimnastik.

idrak / idrâk / ادراک

  • Kavrama, anlama. (Arapça)
  • Erişme. (Arapça)
  • İdrâk edilmek: (Arapça)
  • Kavranmak, anlaşılmak. (Arapça)
  • Yaşanmak. (Arapça)
  • İdrak: Etmek (Arapça)
  • Kavramak, anlamak. (Arapça)
  • Yaşamak, görmek. (Arapça)

ifraz / ifrâz / افراز

  • Parçalara bölme. (Arapça)
  • Parselleme. (Arapça)
  • Salgı. (Arapça)
  • İfraz edilmek: Salgılanmak, çıkarılmak. (Arapça)

igbirar

  • Kırılmak. Gücenmek.
  • Toz ile paslanmak.
  • Boz benizli olmak.

igtimam

  • Tasalanmak. Kederli olmak.

igtisal

  • Yıkanmak. Gusletmek.

iham

  • Vehme düşürmek, vehimlendirmek.
  • Edb: İki mânaya gelen bir kelimeden en az kullanılan mânayı bilerek kullanmak.

ihanet / ihânet

  • Hâinlik etmek, güveni kötüye kullanmak, sadâkat göstermemek.
  • İsyân etmek, karşı gelmek.
  • Küçük düşürmek, tahkîr etmek, hafife almak.

ıhdılal

  • Yaş olmak, ıslanmak.
  • Ağacın budak ve yapraklarının çok olması.

ihraz / ihrâz / احراز

  • Nail olmak. Erişmek.
  • Kazanmak. Kesbetmek.
  • Birisini güzel bir surette korumak.
  • Nail olmak, kazanmak, almak.
  • Kazanma, elde etme. (Arapça)
  • İhraz etmek: Kazanmak, elde etmek. (Arapça)

ihtidad

  • Keskinleşmek.
  • Hızlanmak.
  • Azmak.
  • Hiddetlenmek.

ihtikar / ihtikâr

  • Hor ve hakir görmek. Hakarete katlanmak.
  • Haksız kazanç, aşırı kâr, vurgunculuk.
  • Hakarete katlanmak.

ihtimal / ihtimâl / احتمال

  • Olasılık. (Arapça)
  • Yüklenme. (Arapça)
  • Belki. (Arapça)
  • İhtimal vermek: Sanmak, tahmin etmek. (Arapça)

ihtimal-i imani / ihtimal-i imanî

  • "Ya varsa" diye ihtimal vererek inanmak.

ihtirak

  • Yanmak, tutuşmak, yanıp kül olmak.
  • Koz: Bir gezegenin güneşe yaklaşması.

ihtişad

  • Toplanmak, birikmek, yığılmak.

ihtisas

  • Hissetmek. Sezmek. Duymak. Duygulanmak. Hislenmek.

ihtiyar

  • Yaşlanmış kimse. Yaşlı.
  • Ist: İstek, arzu. Razı olmak. Katlanmak. Seçmek. Tensib etmek. Seçilmek.

ihtizaz / ihtizâz

  • Haz duymak, ferahlanmak.
  • Titreşim.

ikmal / ikmâl / اكمال

  • Tamamlama, bitirme. (Arapça)
  • Bütünleme. (Arapça)
  • İkmâl edilmek: Tamamlanmak, bitirilmek. (Arapça)
  • İkmâl etmek: Tamamlamak, bitirmek. (Arapça)

iktiham

  • Hücum ve istilâ eylemek.
  • Dayanmak. Tahammül etmek. Katlanmak. Güçlükleri yenmek.
  • Mülâhazasız bir işe başlamak.
  • Bir şeyi hakir addetmek.

iktiraf

  • Emek çekerek kesb ü kâr eylemek, kazanmak.
  • Günah kazanmak.

iktisab / iktisâb / اكتساب

  • Kazanmak. Tahsil etmek. Elde etmek.
  • Kazanma, çalışarak kazanma. (Arapça)
  • İktisâb etmek: Kazanmak. (Arapça)
  • İktisâb eylemek: Kazanmak. (Arapça)

iktisab etmek

  • Kazanmak, edinmek.

iltihab

  • Alevlenmek. Yanmak.
  • Tıb: Bir uzuvda olan hararet, yanma. Cerahat toplanıp yaranın hararetlenmesi.

iltisak

  • Rutubetlenmek, ıslanmak.

iltisam

  • Örtünmek, yaşmaklanmak, ağzını örtmek.
  • Öpmek, takbil eylemek, öpülmek.

iltiya'

  • Heyecanlanmak, iç alevlenmesi.
  • İç sıkıntısı çekme, dertlenme.

iltiyah

  • Mayalanmak.
  • Karışmak.

iman / îmân / ایمان

  • İnanmak. İtikad. Hakkı kabul, tasdik ve iz'ân etmek. İslâmiyeti kabul edip amel etmek. Dini bütün hakikatleri kabul edip gereğini yerine getirmek.
  • İnanmak. "Allahü teâlâdan başka mâbud, ilâh olmadığına, Muhammed aleyhisselâmın O'nun kulu ve Resûlü olduğuna" ve O'nun Allahü teâlâdan getirdiklerine kalb ile inanıp dil ile söylemek.
  • İnanma. (Arapça)
  • İman etmek: İnanmak. (Arapça)

iman etmek

  • İnanmak.

iman-ı bil-ahiret / iman-ı bil-âhiret

  • Âhirete, öldükten sonra dirileceğine, haşir ve neşre, Cennet ve Cehennem'e inanmak.

iman-ı billah / iman-ı billâh

  • Allah'a ve O'nun sıfatlarına inanmak.

iman-ı gaybi / îmân-ı gaybî

  • Allahü teâlânın zâtı, sıfatları, âhiret, melekler, Cennet, Cehennem, Mîzân, Sırat gibi gözle görülmeyen şeylere görmeden inanmak.

iman-ı icmali / iman-ı icmalî / îmân-ı icmâlî

  • İcmalî iman, yani; taraf-ı Nebevîden tebliğ buyurulan şeylerin hey'et-i mecmualarına inanmak, yâni; "Her ne tebliğ buyruldu ise; cümlesi haktır" diye tasdik etmektir.
  • Kısaca inanmak, Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Allahü teâlâdan ne bildirmiş ise, hepsine inandım, demek.

iman-ı istidlali / îmân-ı istidlâlî

  • İslâm dîninin îmân ve ibâdet bilgilerini, emir ve yasakları bir âlimden veya kitaptan okuyup, öğrenerek, bilerek inanmak.

iman-ı taklidi / îmân-ı taklîdî

  • Bir hocadan veya kitaptan okuyup öğrenmeden ana, babasından ve etrâfından görüp işittiği gibi inanmak.

imtidad

  • Uzanmak. Uzayıp gitmek. Gerilip ve çekilip uzanmak.
  • Boy. Tul. Uzunluk.
  • Feza, uzay.
  • İmtidad etmek: Uzanmak.

inabe / inâbe

  • Günahları terk ile Hakka dönüş. Hakka tâbi bir mürşide bağlanmak.
  • Bir büyüğe, evliyâ bir zâta intisab etmek, bağlanmak sûretiyle yapılan tövbe.

inhida'

  • (Hud'a. dan) Aldanmak, hileye düşme.

inşirah

  • Ferahlanmak, mesrur olmak.

intifa'

  • Fayda te'min etmek. Menfaatlanmak.

intihaz

  • Ayaklanmak. Depreniş. Kalkmak.
  • Yola veya sefere çıkmak. Şüru eylemek.

intikaş

  • Nakışlanmak. Menkuş olmak.

intisab

  • (Nisbet. ten) Bir yere, bir kimseye mensub olmak. Mâiyyetine girmek. Bağlanmak.

intisap etmek

  • Bağlanmak, mensup olmak.

intişar / intişâr / انتشار

  • Yayılma. (Arapça)
  • Yayınlanma. (Arapça)
  • Üreme. (Arapça)
  • İntişâr etmek: (Arapça)
  • Yayılmak. (Arapça)
  • Yayınlanmak. (Arapça)

inziva / inzivâ

  • Bir köşeye çekilmek. Haramlardan ve günâhlardan korunmak, nefsini terbiye etmek ve sâdece Allahü teâlâyı anmak ve âhireti düşünmek için bir yerde yalnız kalma.

irsal-i mesel

  • Konuşurken meşhur hikmetli sözleri kullanmak.

irtibat

  • Bağlanmak, raptedilmek. Muhabbet, dostluk ve alâkadarlık.
  • Düşmana karşı cenk için hudutta at sahibi olmak.

irticac

  • Çalkanmak. Heyecana gelme.
  • Sarsıntı. Muztaribane hareket etmek.

irtikas

  • Baş aşağı olmak.
  • Bir hâdiseye yakalanmak.

isar / îsâr

  • Başkasının ihtiyâcını kendi ihtiyâcından önce düşünmek. Muhtac olduğu hâlde, elindeki malı muhtâc din kardeşine verip, yokluğa katlanmak.

isnad

  • Bir söz veya haberi birisine nisbet etmek.
  • Peygamberimiz'in (A.S.M.) sözlerini sırası ile kimlerden nakledildiğini bildirmek.
  • Bir nesneye, bir şeye dayanmak.
  • Birisi için, bir şeyi yaptı demek. İftira etmek.

isnan

  • (Sinn) Yaşlanmak. İhtiyarlamak.
  • Diş çıkarmak.

isti'mal / isti'mâl / استعمال

  • (Amel. den) Kullanmak. Faydalanmak.
  • Kullanma. (Arapça)
  • Kullanılma. (Arapça)
  • Yapılma. (Arapça)
  • İsti'mâl edilmek: Kullanılmak. (Arapça)
  • İsti'mâl etmek: Kullanmak. (Arapça)

isti'zam

  • Büyük tutmak ve büyük tanımak.
  • Gururlanmak. Kibirlenmek.

istiare / istiâre

  • Ariyet istemek. Ödünç almak. Birinden iğreti bir şey almak.
  • Edb: Bir kelimenin mânasını muvakkaten başka mânada kullanmak; veya herhangi bir varlığa, ya da mefhuma asıl adını değil de, benzediği başka bir varlığın adını verme san'atına istiare denir.Cesur ve kuvvetli bir insana "arsl
  • Hakiki mânâ ile mecâzi mânâ arasındaki benzerlikten dolayı bir kelimenin mânâsını geçici olarak alıp başka bir kelime için kullanma san'atı; "arslan" kelimesini "cesur adam" için kullanmak gibi.

istidrak

  • Nâil olmak, ulaşmak, varmak.
  • Anlamak.
  • Gr: Bir kelimeyi, evvelki sözden neş'et eden bir tevehhümü kaldırmak için kullanmak.

istifade

  • Faydalanmak. Faydalanmağa çalışmak.
  • Anlayıp öğrenmek.
  • Tahsil etmek.

istifade etmek

  • Faydalanmak, yararlanmak.

istiğfar / istiğfâr

  • Mağfiret (bağışlanmak) istemek. Allahü teâlâdan kusurlarının ve günâhlarının affedilmesini bağışlanmasını dilemek. Tövbe etmek.

istigna

  • Cenab-ı Hak'tan başka kimsenin minneti altına girmemek.
  • Gönül tokluğu. Elindekini kâfi bulmak. Zenginlik istememek. Muhtaç olmayıp zengin olmak.
  • Nazlanmak.
  • Azamet ve tekebbür etmek.

istigşaş

  • Nasihat edip öğüt veren ve doğru söyleyen kimseyi düşman sanmak.

istihdam

  • Bir hizmette kullanmak, hizmete almak, hizmet ettirmek.
  • Edb: Bir çok mânâsı olan bir kelimenin her mânâsına muvâfık kelime söylemek. Meselâ: "Avcınızın attığı da, sözleri de saçma idi" cümlesinde olduğu gibi.

istihlak / istihlâk

  • Boş yere harcamak.
  • Yeyip bitirmek.
  • Müstahsilin yaptığı istihsali alıp kullanmak.

istihsan

  • Korunmak. Korumak, müdâfaa etmek, karşı koymak.
  • Sağlam bir yere kapanmak.

istihsar

  • Usanmak, fütur getirmek, bıkmak.

istikaz

  • Uykudan uyanmak.

istikraz

  • Borçlanmak. Ödünç almak. Borç almak.

istimal etmek

  • Kullanmak.

istimal-i silah / istimal-i silâh

  • Söz silâhını kullanmak.

istinad / istinâd / استناد

  • Dayanma. (Arapça)
  • Güvenme. (Arapça)
  • İstinâd etmek: Dayanmak. (Arapça)

istinad etmek

  • Dayanmak.

istinan

  • Misvâk kullanma. Dişleri temizleme. (Misvâk kullanmak, sünnet-i seniyyedendir.)

istiş'ar

  • Bir mes'elenin yazılıp bildirilmesini istemek.
  • Kullanmak.
  • Ürkmek.

istisabe

  • Sevap kazanmak isteme.

istişhar

  • Şöhret sahibi olmak. Şöhret kazanmak.

istitale

  • Uzanmak. Uzantı. Uzayıp gitmek.
  • Birisi üzerine faziletlilik dâvasında bulunmak.
  • Tecvidde: Harf okunduğunda sesin imtidadına, uzamasına denir. Bu harfe müstatıl harfi de denir. Bu sıfat Dad harfine aittir.
  • Tıb: Vücutta bazı organların uzaması.

istitar / istitâr

  • Kapanmak, örtünmek.
  • Örtünmek, kapanmak.

istizhar

  • Dayanmak. Güvenmek. Arka vermek.
  • Yardım istemek. Zahîr istemek.
  • Ezberlemek.
  • Aşikâr etmek.

isyan

  • İtaatsizlik. Emre karşı gelmek. Ayaklanmak.

itikad / itikâd / اعتقاد

  • İnanç. (Arapça)
  • İtikâd etmek: İnanmak. (Arapça)

itikad etmek

  • İnanmak, iman edip kabul etmek.

itikadi / îtikâdî

  • İnanmakla ilgili.

itimad etmek

  • Güvenmek, dayanmak.

itimad-ı nefis

  • Nefsine güvenmek, nefsine dayanmak.

itiyad / itiyâd / اعتياد

  • Alışkanlık. (Arapça)
  • İtiyâd kesb etmek: Alışkanlık kazanmak. (Arapça)

itkan

  • Pürüzsüz yapmak veya yapılmak. Sağlamlaştırmak. Hakikata yakından vakıf olmak, delileriyle bilmek, inanmak. Bilerek emin olmak. Muhkem kılmak, muhkem yapmak. Sâbit kılmak.

itmam / itmâm / اتمام

  • Tamamlama, bitirme. (Arapça)
  • İtmâm edilmek: Tamamlanmak, bitirilmek. (Arapça)
  • İtmâm etmek: Tamamlamak, bitirmek. (Arapça)

itminan

  • Emniyet içinde olmak. İnanmak. Mutlak olarak bilmek. Kararlılık.

ittika / ittikâ / اتكا

  • Dayanma, yaslanma. (Arapça)
  • İttikâ etmek: Dayanmak, yaslanmak. (Arapça)

ittika' / ittikâ'

  • Dayanmak. Yaslanmak.
  • Oturmak.

ittisa

  • Bollaşmak. Genişlik kazanmak. Genişlemek. Vüs'at.

ittisaf / ittisâf

  • Vasıflanmak. Muttasıf olmak. Sıfat sahibi olmak. Bir hâl takınmak.
  • Vasıflanmak, bir sıfat sahibi olmak.

ittisak

  • Dizilmek. Bir nizam dahilinde sıralanmak.
  • Beraber olmak.
  • Tamam olmak. Toplanmak.

izafe

  • Bir şeyi bir kimseye veya bir şeye nisbet etmek, yakın etmek. İsnâd etmek. Katmak, katıştırmak.
  • Bir şey üzerine meylettirmek, havale olmak, bağlanmak.
  • Mal etmek.
  • Gr: İki isimden meydana gelen bağlılık tamlaması.

izafet

  • Bir şeyi bir kimseye veya bir şeye nisbet etmek, yakın etmek. İsnâd etmek. Katmak, katıştırmak.
  • Bir şey üzerine meylettirmek, havale olmak, bağlanmak.
  • Mal etmek.
  • Gr: İki isimden meydana gelen bağlılık tamlaması.

izah / îzâh / ایضاح

  • Açıklama. (Arapça)
  • Îzâh edilmek: Açıklanmak. (Arapça)
  • Îzâh etmek: Açıklamak. (Arapça)

izah edilmek

  • Açıklanmak.

ızmar-ı kabl-ez zikr

  • Edb: Bir kelimenin zikrinden önce ona âit zamiri kullanmak.

kabe

  • Usanmak, bıkmak.
  • Kırılmak.

kaburga

  • Göğüs kemiklerinin beheri. Göğüs kemiklerinin bel kemiğine bağlanmak suretiyle meydana getirdikleri şeklin bütünü.
  • Gemi, sandal, kayık gibi deniz nakil vasıtalarının hayvan kaburgasına benzeyen ve omurga üzerine kaldırılan eğri ağaçları.

kalb toparlanması

  • Kalbin Allahü teâlâdan başka şeylere bağlanmaktan kurtulması.

kanaat / kanâat

  • Yeme, içme ve barınacak yer husûsunda bileğin emeği, alın teri ile kazanılana râzı olmak, başkasının kazancına göz dikmemek. Kanâat, çalışmayıp, sâdece eline geçeni kullanmak, tembel oturup, başka bir şey aramamak değildir. Aksine hırslı hareketlerden kaçınıp, gönül huzûru ile yaşamaktır.

kanaat getirmek

  • Razı olmak, inanmak.

kapçak

  • Tar: Eski zaman muharebelerinde muhasara edilen kalelerin duvarlarına tırmanmak için kullanılan büyük çengel.

karar

  • Değişmez hâle gelmek.
  • Sabit ve sakin olmak.
  • Ne az ne çok olan tam ölçü. Ölçülülük.
  • Gitmeyip kalmak.
  • Oturaklı yer. Sâkin olacak yer.
  • Anlaşılan ve sabit hâle gelen son karar sözü.
  • Mahkemece verilen son söz ve neticeye bağlama.
  • Dolanmak.

karargir / karargîr / قرارگير

  • Karar verilmiş. (Arapça - Farsça)
  • Karargîr olmak: Karara bağlanmak. (Arapça - Farsça)

karş

  • Kesbetmek, kazanmak.
  • Toplamak, cem'etmek.

kasib / kâsib

  • Kazanç sahibi. Kazanmak için çalışan. Kesbeden. Marifet için çalışan.
  • Kesbeden, kazanan, kazanmak için çalışan, kazanç sahibi.

kaydetmek

  • Yazmak.
  • Bağlamak.
  • İlgilenmek, alâkalanmak.

kedş

  • şiddetle sürmek.
  • Yırtmak.
  • Kazanmak.

kelimat-ı tesbihiye ve zikriye / kelimât-ı tesbihiye ve zikriye

  • Allah'ın yüceliğini dile getirmek ve Allah'ı anmak için kullanılan kelimeler, sözler.

kelseme

  • Cem'olmak, toplanmak.

kemsere

  • Cem'olmak, toplanmak.
  • Bazısı bazısına girmek.
  • Yab yab yürümek.

kesb

  • İnsandaki seçme hareketi, istek, ihtiyâr. İsteğin uygulama safhasına sokularak ortaya konulması.
  • Kazanmak, kazanç.
  • Kazanç. Çalışmak. Sa'y ve amel ile kazanmak. Elde etmek. Edinmek. Kazanç yolu.
  • Fık: Bir insanın kendi kudret ve iktidarını bir işe sarfetmesi.

kesb etmek

  • Kazanmak.

kesb-i imtiyaz

  • Üstünlük, ayrıcalık kazanmak.

kesb-i istihkak

  • Hak etmek, kazanmak.

kesb-i muarefe

  • Tanımak, alışkanlık kazanmak.

kesb-i vukuf

  • Vukuf kazanmak, öğrenmek.

kesbetmek

  • Kazanmak.

keth

  • Kesbetmek. Çalışmak, kazanmak. Amel ve sa'yetmek.

kimya-yı saadet

  • Rezaletlerden sakınıp nefsi tehzib ve tezkiye ve faziletleri kazanmak sureti ile nefsi tahliye etmek, süslemek, tezyin etmek.
  • İmâm-ı Gazalinin bir eserinin ismi.

kinayeten

  • Hem gerçek, hem de mecâzi mânâya gelebilecek bir sözü mecaz yönüyle kullanmak suretiyle, maksadını kapalı bir şekilde, dolaylı anlatarak.

kıyam

  • Bk. kıyâm
  • Kıyam etmek: Başkaldırmak, isyan etmek, ayaklanmak.
  • Ayakta durmak. Ayağa kalkmak.
  • Ayaklanmak. İsyan.
  • Ölümden sonra tekrar dirilmek.
  • Bir işe başlamak, devam etmek.
  • Satılan bir mal hakkında müşteri ile anlaşıp kararlaşma.
  • Canlanmak.
  • Kıyâmet günü (mânâsına da gelir).
  • Namazın iftitah tekbiri

küfr

  • Örtmek mânâsınadır. Kalbe âit bir sıfattır. Hak dini inkâr edip, hakkı inkâr edene ve gizleyene "kâfir" denilir. Kâfirliğin sıfatı küfürdür.
  • Allaha inanmamak. Hakkı görmemek. İmansızlık.
  • Allaha (C.C.) yakışmıyan sıfatlar uydurmak. Müslümanlığa uymayan şeylere inanmak.

kumar

  • Para veya başka bir menfaat karşılığı oynanan oyun; birkaç kimsenin aralarında para veya mal toplayarak piyango çekip, isâbet etmeyenlerin isâbet edenlere mal veya para vermek için sözleşme veya para ile kazanmak için tahminde bulunma, toto. Karşılık lı para veya mal koyarak bahse tutuşma.

kurb

  • Yakınlık. Yakında oluş. Yakın olmak. Yakınlık kazanmak. (Zamanda, mekânda, nisbette, hatvede ve kuvvette kullanılır.)
  • Tıb: Böğür. Karnın yumuşaklığına kadar olan yer.

kurbiyyet

  • Yakınlık kazanmak. Yakınlık. Bir şeye kendi gayretiyle yakınlaşmak.

kürsüb

  • Kesbetmek, kazanmak, çalışmak.
  • Sert ve sağlam ağaç.

kusur

  • Noksanlık. Eksiklik. Noksan ve âcizlik. İhmal. Tedbirsizlik.
  • Cem' olmalar.
  • Pahalanmak.
  • Eksilmek.
  • Şiddetli olan şeyin yavaşlayıp sâkin olması.
  • Bereketlenmek.
  • İmtina', âciz olmak.
  • Bir hesabın üstü. Artan kısım.
  • (Tekili: Kasr) Kası

küta'

  • (Çoğulu: Küt'ân) Tilki eniği.
  • Kötü adam.
  • Tamamlanmak, toplanmak.

labişartın

  • (Lâ bişartın) Kayıtsız şartsız. Bir şarta dayanmaksızın.

laşe

  • Cife. Kokmuş et parçası.
  • Fık: Karada yaşayıp boğazlanmaksızın ölen veya şer-i şerife uygun olmayan şekilde kesilen kanlı hayvan ve bunların tabaklanmamış (dibagat edilmemiş) derileri.
  • Yenilmesi şer'an haram olan ölmüş hayvan.
  • Zayıf ve cılız hayvan.
  • Mc: Kıyıda

leca'

  • Sığınmak.
  • Saklanmak, gizlenmek.
  • Zaruret.

lesa

  • Islak ayakla bir şeye basmak.
  • Yaş olmak, ıslanmak.

letb

  • Gitmek.
  • Devretmek.
  • Bir şeyden ayrılmayıp, ona bağlanmak.

lühab

  • Ateş alevlenmek.
  • Işıklanmak, şule vermek.
  • Ateşi yakıp tutuşturmak.

ma'rifet

  • Bilme, bir şeyi cüz'i vecihle bilmek.
  • Hüner. Üstadlık. San'at.
  • Tuhaflık, garib hareket.
  • Vasıta, tavassut.
  • İlim ve fenlerle tahsil olunan mâlumat. İrfan kazanmak.

mağrur / مغرور

  • Gururlu, kendini beğenmiş. (Arapça)
  • Mağrûr olmak: Gururlanmak. (Arapça)

mahcub / mahcûb / محجوب

  • Örtülmüş. (Arapça)
  • Utangaç. (Arapça)
  • Mahcûb etmek: Utandırmak. (Arapça)
  • Mahcûb olmak: Utanmak. (Arapça)

mahcur / mahcûr

  • Malını kullanmaktan men edilmiş, mal üzerindeki tasarruf yetkisi elinden alınmış kimse.
  • (Hacr. den) Huk: Hacir altına alınmış, malını kullanmaktan men' edilmiş, hacredilmiş.
  • Çocukluk, sefîhlik, delilik, kölelik, bunaklık vs. gibi çeşitli sebebler yüzünden malını tasarruf hakkından, kullanmaktan men edilen kimse.

mal / mâl

  • İnsanın arzuladığı, ihtiyâç, yâni lâzım olunca, kullanmak için saklanabilen ayn, yâni madde, cisim.

maneviye / mâneviye

  • İyilik ve kötülük ilâhı diye iki ilâha inanmaktan ibaret batıl bir mezhep olup zerdüştlerden alınmıştır.

masruf / masrûf / مصروف

  • Harcanmış. (Arapça)
  • Masruf olmak: Harcanmak. (Arapça)

me'd

  • Yumuşak taze ot.
  • Titremek.
  • Sallanmak.

me'le

  • (Çoğulu: Miâl) Hazırlanmak.
  • Şişman kadın, semiz avret.
  • Bahçe.

meberrat

  • (Tekili: Meberre) Sevab için, hayır kazanmak için yapılan işler.

meberre

  • (Çoğulu: Meberrât) Sevab için, hayır kazanmak için yapılan iş.

mehd

  • Beşik. Beslenilecek, büyüyecek yer.
  • Yeryüzü.
  • Yayıp döşemek.
  • Kâr kazanmak.
  • Hazırlanmak.

melami / melâmî

  • Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için çalışan, bu yolda farzları yapıp, haramlardan sakınan, şöhretten kaçındıkları için nâfile ve sünnetleri gizli yapan kimse. Nefislerini kınadıkları için melâmî adı ile anılmışlardır.

melh

  • Kibirlenmek, gururlanmak.
  • şiddetli seyir.

men edilmek

  • Yasaklanmak.

men' / منع

  • Engel olma, alıkoyma. (Arapça)
  • Engel olunma, alıkonulma. (Arapça)
  • Yasaklama. (Arapça)
  • Yasaklanma. (Arapça)
  • Men' edilmek: Yasaklanmak. (Arapça)
  • Men' etmek: (Arapça)
  • Engel olmak, alıkoymak. (Arapça)
  • Yasaklamak. (Arapça)
    • (Arapça)

    merag

    • Davar ağnanmak ve toprağa yuvarlanmak.

    meş'

    • Kesbetmek, kazanmak.
    • Toplamak, cem'etmek. Davar sağmak.

    meşakkat / مشقت

    • Sıkıntı, güçlük. (Arapça)
    • Meşakkat çekmek: Sıkıntı çekmek, güçlüğe katlanmak. (Arapça)

    mesture

    • Örtülü kadın. İslâmiyetin emrettiği şekilde örtülmesi farz olan yerlerini örtmüş olan kadın.
    • Gizli tutulan resmi işlerde harcanmak için hükümetin emrine verilen para. (Buna tahsisat-ı mesture de denir.)

    mevr

    • Başka te'sirle bir şeyin dalga gibi gidip gelmesi. Çalkanmak.
    • Suyun yeryüzüne yayılması.
    • Hayvanlardan yün almak.
    • Yol, tarik.
    • Toz, gubar.
    • Rücu etmek, döndürmek.

    mevsık

    • İtimad etmek. Emniyet etmek. İnanmak.
    • Yemin. Sözleşme.

    meyd

    • Deprenmek. Sallanmak.
    • Ziyaret etmek.
    • Hareket etmek.
    • Kırağı çalmak.
    • Meyletmek.
    • Neşv ü nemâ bulmak.
    • Başı dönüp midesi bulanmak.

    mu'lat

    • (Çoğulu: Meâli) şeref kazanmak.
    • Yüksek derece.

    mualece

    • Bir hususa çalışıp devam etmek.
    • Hastaya bakmak. İlâç kullanmak, ilâç vermek.
    • Bir işe teşebbüs, bir işe girişmek.

    mübareze / مبارزه

    • Uğraşı, mücadele. (Arapça)
    • Savaş. (Arapça)
    • Mübareze etmek: Mücadele etmek. (Arapça)
    • Mübaşeret olunmak: Girişilmek, işe başlanmak. (Arapça)

    mübtela / مبتلا

    • Uğramış, tutulmuş, yakalanmış. (Arapça)
    • Mübtela olmak: Uğramak, tutulmak, yakalanmak. (Arapça)

    muhafaza / محافظه

    • Koruma. (Arapça)
    • Muhafaza etmek: Korumak, saklamak. (Arapça)
    • Muhafaza olunmak: Korunmak, saklanmak. (Arapça)

    muhlis

    • Hâlis olan. İhlâsı kazanmak için gayret gösteren, samimi ve itikadı doğru olan. Her hâli içten ve riyâsız olan. Katıksız.

    mührdar

    • Eskiden bir bakanlık veya dairenin resmi mührünü kullanmakla görevli olan kimseye verilen ad. Hususi kalem müdürü. (Farsça)

    muhterik

    • Muhterik olmak: Yanmak.

    mükatebe / mükâtebe

    • Yazışma. Mektuplaşma. Birbirine yazma.
    • Fık: Azâd edilmesi, bazı şartlara -mal kazanmak veya bir müddet hizmet etmek gibi neticeye- bağlı olan köle veya câriye ve bu azad hususunda yapılan mukavele.

    mukavemet

    • Karşı durmak, dayanmak. Karşı koymak. Muhalefetle kıyam etmek.

    mukavemet etmek

    • Dayanmak, karşı koymak.

    muktebesat

    • (Tekili: Muktebes) (Kabs. dan) Muktebes olan şeyler. İktibas edilmiş ve faydalanmak üzere alınmış olan şeyler.

    muktebis

    • (Çoğulu: Muktebisîn) (Kabs. dan) İktibas eden. Faydalanmak üzere aktaran. Birinin bilgisinden faydalanan.

    muktebisin / muktebisîn

    • (Tekili: Muktebis) (Kabs. dan) Aktaranlar, iktibas edenler. Faydalanmak için alanlar.

    mümarese

    • (Çoğulu: Mümaresat) Çalışarak meharet kazanmak, üstadlık etmek. Bir işe devam ederek ihtisas sahibi olmak.
    • Duruşmak.

    müncer

    • Müncer olmak: Sonuçlanmak.

    müncer olmak

    • Sonuçlanmak.

    müptela / müptelâ / مبتلا

    • Uğramış, tutulmuş, yakalanmış. (Arapça)
    • Müptelâ olmak: Tutulmak, yakalanmak, uğramak. (Arapça)

    murakabe

    • Kontrol etmek. İnceleyip vaziyeti anlamak. Teftiş etmek.
    • Kendini kontrol etmek. İç âlemine bakmak. Gözetmek.
    • Hıfz etmek.
    • Beklemek. İntizar.
    • Dalarak kendinden geçmek.
    • Tas: Kendisini tamamen nâfile ibâdet ve itaate vermek için mâbede kapanmak.

    musab / musâb / مصاب

    • Yakalanmış, tutulmuş, uğramış. (Arapça)
    • Musâb olmak: Yakalanmak, tutulmak. (Arapça)

    musaberet

    • Karşılıklı sabır. Sabırlılık. Katlanmak.

    müşerref

    • Müşerref olmak: Şeref kazanmak.

    müstefid

    • Müstefid olmak: Yararlanmak.

    mütearife / müteârife / متعارفه

    • Kanıtlanmak gerektirmeyecek kadar açık. (Arapça)

    müterezzik

    • Rızıklanan, gıdalanmakla ihtiyacını gideren.

    mütesavvıf

    • Gafletten uzak yâni her an Hakk'ı zikreden, kalbini mânevî kirlerden temizleyen ve Allahü teâlâdan başka her şeyi gönlünden çıkaran, rûhunu cenâb-ı Hakk'ın zikri ile (anmakla) süsleyen tasavvuf ehli, velî, mürşid, ahlâk-ı hasene sâhibi. Çoğulu mütesa vvifûn, mütesavvifîn ve mütesavvife'dir.

    mutlak adalet / mutlak adâlet

    • Bir şeyi yerli yerine koymak. Kendi mülkünde olanı kullanmak.

    müvasat

    • Yumuşaklıkla davranmak.

    muzaffer

    • Muzaffer olmak: Zafer kazanmak.

    müzzemmil

    • Tezmil eden, sarınan. Elbise içine sarınan.
    • Bazıları, "Yükü yüklenen" şeklinde mânalandırmışlardır.
    • Mc: Gizlemek. Zayıf davranmak, işe pek kıymet vermemek.
    • Büyük bir hâdise karşısında başını içeri çekmek, kaçınmak, rahata meyletmek.
    • Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) Ce

    nadh

    • Su serpmek, sulamak. Su içip kanmak.
    • Musallat olanı defetmek.
    • Suyun feveran etmesi, püskürmesi.

    naz / ناز

    • İşve, cilve. (Farsça)
    • Kapris. (Farsça)
    • Naz. (Farsça)
    • Naza çekmek: Nazlanmak. (Farsça)

    nebh

    • Bir şeyi tenbih etmek, unuttuğunu hatırlatmak.
    • Ansızın bulunan. Yitik.
    • Ansızın yitirmek.
    • Uykudan uyanmak.
    • Şerefli olmak.
    • Meşhur olmak, ün salmak.

    nefs-i mutmainne

    • Îmân etmiş nefs. Allahü teâlâyı anmakla huzûra eren, İslâmiyet'in emirlerini yapmak kendisine zor, ağır gelmeyen nefs.

    nehva

    • Bir şey kasdetmek. Bir şey söylemeği istemek.
    • Bir şey yapmağa evvelden hazırlanmak.

    nekad

    • (Çoğulu: Nukyud-Nikâd) Ayakları kısa, yüzü çirkin koyun.
    • Büyümesi geç olan çocuk.
    • Ağızda dişler çürüyüp ufanmak.
    • Davarın tırnağı soyulup yüzülmek.

    nekf

    • Göz yaşını yanağından parmağıyla silip gidermek.
    • Kuyudan su çekmek.
    • Arlanmak.

    nekş

    • Kuyunun çamurunu temizlemek.
    • Bir şeyi bitirmek. Bir işden fâriğ olmak.
    • Bir şey üzerine gelip toplanmak.

    neş'et / نشئت

    • Kaynaklanma, ileri gelme, doğma, doğuş. (Arapça)
    • Neş'et etmek: Kaynaklanmak, ileri gelmek. (Arapça)

    neş'et etmek

    • Meydana gelmek, kaynaklanmak.

    neşr / نشر

    • Yayma. (Arapça)
    • Yayınlama. (Arapça)
    • Yayınlanma. (Arapça)
    • Neşr etmek: (Arapça)
    • Yaymak. (Arapça)
    • Yayınlamak. (Arapça)
    • Neşr olunmak: Yayınlanmak. (Arapça)

    neşrolmak

    • Yayılmak, yayınlanmak.

    neticepezir / netîcepezîr

    • Netîcepezîr olmak: Sonuçlanmak.

    nev'

    • Çeşit, sınıf, cins.
    • Taleb etmek. Meyletmek, eğilmek. İki yana sallanmak.

    nihan / nihân / نهان

    • Gizli. (Farsça)
    • Gizlice. (Farsça)
    • Nihan olmak: Gizlenmek, saklanmak, kaybolmak. (Farsça)

    nimetlenmek

    • Allah'ın rızık olarak verdiklerinden faydalanmak.

    nurlanmak

    • Aydınlanmak.

    perva

    • Korku, çekinmek. (Farsça)
    • Alâka, ilgi, bağ. (Farsça)
    • Takat. (Farsça)
    • Durup dinlenmek. (Farsça)
    • Bilmek. (Farsça)
    • Vesvese. (Farsça)
    • Kayd. (Farsça)
    • Iztırab. (Farsça)
    • Terk, feragat. (Farsça)
    • Hayran, şaşmış. (Farsça)
    • Meyl, teveccüh, iltifat, kayırmak. (Farsça)
    • Gussalanmak. (Farsça)

    peyda etmek / peydâ etmek

    • Kazanmak, elde etmek.

    rabia-i adeviye

    • (Hi: 95 - 185) Basra'lı bir hatun. Bütün hayatını dine hizmet için vakfetmiş, zengin kimseler evlenmek teklifinde bulundukları halde; "Allah'ı anmaktan, dine hizmetten beni alıkor" fikri ile reddetmiş, fakirliği ve istiğnayı kabul edip dine hizmetten vaz geçmemiştir. Talebe okutmuş meşhur bir veliye

    rabıta

    • Rabteden, bağlayan, bitiştiren.
    • Münasebet, alâka, bağlılık, yakınlık. İki şeyi birbirine bağlayan tertip.
    • Nefsini dünyadan men edip âhirete, Allah'a (C.C.) bağlanmak.
    • Tertip, sıra, düzen, usûl.

    rabt / ربط

    • Bağlama. (Arapça)
    • Rabt edilmek: Bağlanmak, tutturulmak. (Arapça)
    • Rabt etmek: Bağlamak, tutturmak. (Arapça)
    • Rabt olunmak: Bağlanmak, tutturulmak, ilişkilendirilmek. (Arapça)

    ramazan

    • Hicrî ayların dokuzuncusu, üç ayların sonuncusu ve farz olan orucun tutulduğu ay. Ramazan yanmak demektir, çünkü bu ayda oruç tutan ve tövbe edenlerin günahları yanar, yok olur.

    rasihane / rasihâne

    • Sağlamca, sağlam delil ve bürhana dayanmak suretiyle. (Farsça)

    refh

    • Yağlanmak.

    rek'at

    • (Rik'ât) Huzur-u İlâhîde beli eğip yüzü üzeri kapanmak.
    • Bir kıyam, bir rüku' ve iki secdeden ibaret olan namazın bir rüknü.

    rekabet

    • Kıskanmak.
    • Hıfzetmek.
    • Gözetmek.
    • Terakkub üzere olmak, başkalarından ileri geçmeğe çalışmak, benzerleriyle üstünlük yarışına çıkmak.
    • Kendi işini yürütmeğe çalışmak.

    revy

    • (Davar) Suya kanmak.

    reys

    • (Reysân) Sallanmak.
    • Gururlanmak, tekebbürlenmek.

    rıyy

    • Suya kanmak.
    • Beni Amir vilâyetinde bir dağın adı.

    rüful

    • Sallanmak.
    • Gururlanmak, tekebbürlenmek.

    rüşd

    • Doğru yol bulup bağlanmak. Hak yolunda salabet, metanet ve kemal-i isabetle dosdoğru gitmek.
    • Hayra isabet etmek.
    • Büluğa ermek.
    • İstikamette olmak. Dinine ve malına zarar gelecek şeyi bilmek, doğru düşünmek.
    • Kişinin akıl ve idraki kavi ve tedbiri metin olmak.

    sabr

    • Acıya ve zorluğa katlanmak.
    • Bir musibet ve belâya uğrayanın telâş ve feryad etmeyip sonunu bekleyip tahammül ile katlanması.
    • Muharebede şecaat gösterme.
    • Bir kimseyi bir şeyden alıkoymak.
    • Öğrendiği bir şeyi başkasının da öğrenmesi için tâkat getirmek.

    safk

    • Sesi işitilen vuruş.
    • Sarfetmek.
    • Reddetmek.
    • Kanatlarını hareket ettirmek. Deprenmek.
    • Kullanmak.

    şahadet

    • (Şehâdet) Şâhidlik.
    • Bir şeyin doğruluğuna inanmak.
    • Delâlet. Alâmet, işaret, iz.
    • Allah (C.C.) rızâsı yolunda hayatını fedâ etmek. Din için muharebeden şehitlik.

    salih / sâlih

    • İyi insan. Dünyâya kıymet vermeyen, îtikâdı doğru olup, Allahü teâlânın rızâsını, sevgisini kazanmak için çalışan müslüman.

    sarf / صرف

    • Harcama. (Arapça)
    • Gramer. (Arapça)
    • Sarf olunmak: Harcanmak. (Arapça)

    sarf edilmek

    • Harcanmak.

    sarf etmek

    • Harcamak, kullanmak.

    sayd

    • Av. Avlanmak, sayda gitmek, ava gitmek.
    • Av hayvanı yâni eti yenen hayvanların etleri için, eti yenmeyenlerin ise (domuz hâriç) deri ve diş gibi yerlerinden faydalanmak veya zararlarından emin olmak için avlanan hayvan.

    se'met

    • Kederli olmak. Melül olmak.
    • Bıkmak, usanmak.

    şea'

    • Dağılıp parçalanmak.

    şeair

    • (Tekili: Şiâr) Âdetler, İslâm işaretleri. İslâmlara ait kaideler. Allah'ı anmak, hamdetmek, ezan okumak, İslâmî kıyafet gibi. Bunlara Şeair-i İslâmiye denir. Bütün müslümanlarla alâkalı mes'eleler ve alâmetler, umumun hissedar olduğu işlerdir.

    sebat

    • Yerinden oynamamak, dayanmak. Kararlı olmak.
    • Sözde durmak, ahde vefâ etmek. İman ve İslâmiyete hizmette, Allah'a ibadet ve taatta sâbit ve berkarar olmak.
    • Bir meslekte, meşru bir kanaatte veya bir fikirde kararlı bulunmak, sağlamlık göstermek.

    secde

    • Namazda yere kapanmak.

    şefkat

    • Başkasının kederiyle alâkalanmak, acıyarak sevmek. Yardıma, sevgiye muhtaç olanlara karşılıksız olarak merhamet ve sevgiyle yardıma koşmak. Karşılıksız, sâfi, ivazsız sevgi beslemek.

    şekketmek

    • Kuşkulanmak, şüphelenmek.

    şekva / şekvâ / شكوا

    • Şikayet, sızlanma. (Arapça)
    • Şekvâ etmek: Şikayet etmek. (Arapça)
    • Şekvâ eylemek: Şikayet etmek, sızlanmak. (Arapça)

    şekvalanmak / şekvâlanmak

    • Sızlanmak, şikayetçi olmak.

    şemel

    • Perâkendelik, dağınıklık.
    • Toplanmak, cem'olmak.
    • Az nesne.

    şeml

    • Az şey. Perâkendelik.
    • Örtmek, bürünmek, toplanmak.
    • Topluluk, cemaat, insan yığını.

    şemr

    • Yürürken sallanmak.

    serdümen

    • Gemilerde baş dümenci, dümen kullanmakla vazifeli tayfa. Eskiden harp gemilerinde çavuştan yüksek bir rütbe.

    şeyt

    • Helâk olmak, mahvolmak.
    • Yanmak.
    • Kaynamak.

    şikar / şikâr / شكار

    • Av. (Farsça)
    • Av hayvanı. (Farsça)
    • Şikâr etmek: Avlamak. (Farsça)
    • Şikâr olmak: Avlanmak, av olmak. (Farsça)

    silahşör

    • Silahları karıştırıcı, silahlarla oynayıp uğraşıcı.
    • Eski zamanda bir sınıf silahlı asker, hususiyle muhtelif silahları kullanmakta fevkalâde meleke ve maharet ile mümtaz olup, maiyyette istihdam olunanlara verilen addı. Yeniçeri Ocağı zâbitlerinin bir takımı hakkında da kullanılır bi

    siyaset-i hükumet / siyaset-i hükûmet

    • Hükûmet tarafından uygulanmakta olan siyaset.

    sücuda gitmek

    • Namazda yere ka-panmak.

    sünbüllenmek

    • Filizlenmek, başaklanmak, çoğalmak.

    sünud

    • Dayanmak, güvenmek, itimad.

    suz

    • (Suhten: Yanmak mastarından) "Yakan, yakıcı, yanmak, tutuşmak" mânâlarına gelerek mürekkeb kelimeler yapar. (Farsça)

    ta'lik

    • Asmak.
    • Geciktirmek.
    • Bağlanmak.
    • Bir cümlenin mazmununun husulünü diğer bir cümlenin mazmununun husulüne edat-ı şart ile rabt etmektir. Şu işi görürsen, şuna vâris olacaksın denilse, vâris olma, işin görülmesine bağlanmış olur. Buna ta'liki şart denir.
    • Muallak k

    ta'n / طعن

    • Ayıplama, kınama, kötüleme, suçlama. (Arapça)
    • Ta'n edilmek: Ayıplanmak, kınanmak, kötülenmek, suçlanmak. (Arapça)
    • Ta'n etmek: Ayıplamak, kınamak, kötülemek, suçlamak. (Arapça)

    ta'rif / ta'rîf / تعریف

    • Anlatma. (Arapça)
    • Tanımlama, tanım. (Arapça)
    • Ta'rîf edilmek: (Arapça)
    • Anlatılmak. (Arapça)
    • Tanımlanmak. (Arapça)
    • Ta'rîf etmek: (Arapça)
    • Anlatmak. (Arapça)
    • Tanımlamak. (Arapça)

    taalluk / taallûk

    • Bağlanmak, ilişme, ilişik olma.

    taarüc

    • Aksaklanmak.

    taavvuk

    • (Avk. dan) Oyalanmak. Gecikmek.

    tabasbus / تبصبص

    • Yaltaklanmak. Kendini küçülterek riyakârlıkla kendini beğendirmeğe çalışmak.
    • Yardakçılık, yaltaklanma. (Arapça)
    • Tabasbus etmek: Yaltaklanmak. (Arapça)

    tadabbür

    • Muhkem olmak, sağlamlaşmak.
    • Bağlanmak.

    tadafür

    • Bir yere toplanmak.
    • Yardım etmek, muâvenet etmek.

    tadallu'

    • Dolmak.
    • Suya kanmak.

    tadamm

    • Bir yere cem'olmak, toplanmak.

    tadfir

    • Saç örmek.
    • Yürürken çok sallanmak.
    • Çok çalışmak.

    tafsili iman / tafsîlî îmân

    • Îmân edilecek hususlara genişçe, delîlerini bilerek ve ayrı ayrı inanmak.

    tagaddi

    • (Gıda. dan) Gıdalanmak, beslenmek.
    • Sabah yemeği.

    tahabbüş

    • Cem'olmak, toplanmak.

    tahalluk

    • Ahlâklanmak. İyi huy edinmek. Yüksek İslâmi ahlâkla ahlâklanmak.

    tahallüs

    • Halâs olmak. Kurtulmak.
    • Edb: şiirde mahlâs kullanmak.

    tahami

    • İhraz etmek. Erişmek. Kazanmak.

    tahammül / تحمل

    • Yüklenmek. Bir yükü üstüne almak.
    • Sabretmek. Katlanmak.
    • Kaldırmak.
    • Yüklenmek, yükü üstüne almak, kaldırmak.
    • Sabretmek, katlanmak.
    • Dayanma, katlanma. (Arapça)
    • Tahammül etmek: Dayanmak, katlanmak. (Arapça)

    tahammül etmek

    • Dayanmak, katlanmak.

    tahammur

    • Tahammur etmek: Mayalanmak.

    tahammür

    • Mayalanmak. Ekşimek.
    • Sarhoşluk verecek hâle gelmek.

    tahammuz

    • Ekşimek. Mayalanmak. Oksitlenmek.

    taharri / taharrî / تحری

    • Arama. (Arapça)
    • Araştırma. (Arapça)
    • Taharrî edilmek: (Arapça)
    • Aranmak. (Arapça)
    • Araştırılmak. (Arapça)
    • Taharrî etmek: (Arapça)
    • Aramak. (Arapça)
    • Arştırmak. (Arapça)

    tahaşi

    • Bir yana olmak.
    • Utanmak.
    • Sıkılmak.

    tahassun

    • Bir kaleye kapanmak. Korunmak. İstihkâma çekilmek. Tahkim edilmiş bir yere sığınmak.

    tahayyüz

    • (Hayz. den) Yer tutmak, yer almak.
    • Ehemmiyet kazanmak.
    • Fiz: Herhangi bir cismin boşlukta yer alması.

    tahkir / tahkîr / تحقير

    • Küçümseme, aşağılama. (Arapça)
    • Tahkîr edilmek: Aşağılanmak. (Arapça)
    • Tahkîr etmek: Aşağılamak. (Arapça)

    tahsil etmek

    • Elde etmek, kazanmak.

    tahsis

    • (Husus. dan) Belli bir gaye için kullanmak.
    • Bir şey veya bir kimse için ayırmak.
    • Kredi. Tazminat.

    taht-ı tevkife alınmak

    • Tutuklanmak.

    takallus

    • Kısa olmak, kısalmak.
    • Toplanmak, cem'olmak.

    takarrüş

    • Kesbetmek, almak, kazanmak.

    takayyüd

    • Bağlanma. Bağlı olmak. Kayıtlı bulunmak.
    • Çalışmak. Çabalamak. Uğraşmak.
    • Dikkatli davranmak.

    talak / talâk

    • Boşamak. Boşanmak.
    • Bağlı olan bir şeyi çözmek, ayırmak.
    • Nikâhlı karısını bırakmak.
    • Boşamak, boşanmak.
    • Bağlı olan bir şeyi çözmek, ayırmak.
    • Nikâhlı karısını bırakmak.

    tasaddu'

    • (Demir) Paslanmak ve küflenmek.

    tasaduk

    • Birbirine inanmak.

    tasalli

    • Ateşte yanmak.

    tasarruf

    • İdare ile kullanmak. Sarfetmek. Tutum. Sâhib olmak. İdare etmek. Sâhiblik. Kullanma hakkı.
    • (Para veya mal) artırma.
    • Bir şeye karışıp müdahale etme.
    • İdare ile kullanmak.

    tasarruf etmek

    • Dilediği gibi kullanmak.

    tasdik / tasdîk

    • Kabûl etmek, inanmak, doğrulamak.

    tatahhur

    • Temizlenmek. Pâklanmak.
    • Günah işlemekten teberri ve imtina eylemek.

    tavazzuh

    • Açıklanmak. Aydınlanmak. Kesb-i vuzuh etmek.
    • Ruşenlik ve ayânlık peyda etmek.

    tayere

    • Uğursuzluğa inanmak.

    tazallüm / تظلم

    • Bir haksızlıktan sızlanmak. Şikâyet etmek.
    • Birinin hakkını veya malını gasbetmek.
    • Mazlum olmak.
    • Zulmü kendi nefsine isnad etmek.
    • Sızlanma, yakınma. (Arapça)
    • Tazallüm etmek: Sızlanmak, yakınmak. (Arapça)

    tazallüm-i hal / tazallüm-i hâl

    • Kendine yapılan bir hâlden, hareketten dolayı sızlanmak. Hâlinden şikâyet etmek.

    tazmin / tazmîn / تضمين

    • Zarar ödeme, tazminat verme, zarar karşılama. (Arapça)
    • Bir başka şaire ait beyti sahibinin adını da bildirerek kendi şiirinde kullanma. (Arapça)
    • Tazmîn edilmek: Tazminat verilmek, zarar karşılanmak. (Arapça)
    • Tazmîn etmek:
    • (Arapça)

    te'te

    • Tekebbürlenmek, gururlanmak. Ululanmak.

    te'ye

    • Eğlenmek, durmak, oyalanmak.

    teakkud

    • Bağlanmak.

    teakkür

    • Cem'olmak, toplanmak.
    • Açlık.

    tebadür

    • Ani olarak zihne girmek.
    • Hâdis olmak.
    • Barışmak.
    • Öğretmek.
    • Diğerini geçmek için sür'atlenmek, hızlanmak.

    tebahhur / تبحر

    • (Buhar. dan) Buharlaşmak. Tütsülenmek. Buğulanmak.
    • Kokmak.
    • Göllenme. (Arapça)
    • Derin bilgi sahibi olma, uzmanlaşma. (Arapça)
    • Tebahhur etmek: Buharlanmak. (Arapça)

    tebahtur

    • Dalgalanmak, dalgalanır olma.
    • Kibirlenerek yürüme, kibirli kibirli yürüme.

    tebasbus

    • Bir menfaate kavuşmak veya bir zarardan korunmak için tevâzu göstermek, yaltaklanmak.

    tebcil / tebcîl / تبجيل

    • Ululama. (Arapça)
    • Tebcîl edilmek: Ululanmak. (Arapça)
    • Tebcîl etmek: Ululamak. (Arapça)

    tebelluh

    • Tekebbürlenmek, gururlanmak, kibirlenmek.

    tebezzuh

    • Tekebbürlenmek, gururlanmak.

    tebezzül

    • Terk-i hıfz etmek; yâni ne olursa sakınmayıp her yerde kullanmak.

    tebrik / tebrîk / تبریك

    • Kutlama. (Arapça)
    • Tebrîk edilmek: Kutlanmak. (Arapça)
    • Tebrîk etmek: Kutlamak. (Arapça)

    tebriz

    • Dışarı çıkarmak.
    • Tekebbürlenmek, gururlanmak.
    • Göstermek, izhâr etmek.

    tecamu'

    • Cima etmek.
    • Toplanmak, cem'olmak.

    tecebbüs

    • Yürürken sallanmak.

    tecehzum

    • Ululanmak.

    tecellül

    • Ululanmak, büyüklenmek.

    tecemmu / تجمع

    • Toplanma, bir araya gelme. (Arapça)
    • Tecemmu etmek: Toplanmak, bir araya gelmek. (Arapça)

    tecerrüd / تجرد

    • Bekarlık. (Arapça)
    • Çıplaklık. (Arapça)
    • Soyutlanma. (Arapça)
    • Tecerrüd etmek: (Arapça)
    • Çıplak kalmak. (Arapça)
    • Soyutlanmak. (Arapça)

    tecerrüd etmek

    • Soyutlanmak, sıyrılmak.

    tecrid / tecrîd / تجرید

    • Soyutlama. (Arapça)
    • Tecrîd edilmek: Soyutlanmak. (Arapça)
    • Tecrîd etmek: Soyutlamak. (Arapça)

    tecrübe / تجربه

    • Deneme, sınama. (Arapça)
    • Deneyim. (Arapça)
    • Tecrübe edilmek: Denenmek, sınanmak. (Arapça)
    • Tecrübe etmek: Denemek, sınamak. (Arapça)

    tedeccüc

    • Silâhlanmak.

    tedehrüc

    • Yuvarlanmak.

    teeddüb / تأدب

    • Utanma, terbiye ile çekinme. (Arapça)
    • Teeddüb etmek: Utanmak. (Arapça)

    teehhüb

    • Hazırlanmak.

    teellüb

    • Cem'olmak, toplanmak.
    • Dağ keçisinin erkeği.

    teerrüb

    • Ululanmak, büyülenmek.
    • Kendini zeki göstermeğe çalışmak.

    teessüf / تأسف

    • Üzülme, hayıflanma. (Arapça)
    • Teessüf etmek: Üzülmek, hayıflanmak. (Arapça)

    tefahhul

    • Aygırlanmak.

    tefellül

    • (Kılıç) gedik olmak, yaralanmak. Rahnedar olmak.

    tefellüt

    • Halâs olmak, kurtulmak.
    • Aniden bağından boşanmak.

    teferruc

    • (Ferec. den) Ferahlanmak. İç açılmak.
    • Gezintiye çıkmak. Seyr.

    tefsir / تفسير

    • Yorum. (Arapça)
    • Tefsir edilmek: Yorumlanmak. (Arapça)
    • Tefsir etmek: Yorumlamak. (Arapça)

    tegaddi etmek / tegaddî etmek

    • Gıdalanmak, beslenmek.

    tegavün

    • Cem'olmak, toplanmak.
    • Kötü işe yardım etmek, şer işe muâvin olmak.

    tehacüm

    • Birbirine hücum etme.
    • Bir yere istekle, hızlıca toplanmak, üşüşmek.

    tehavün

    • Mühimsememek, ehemmiyet vermemek, ağır davranmak. Aldırış etmemek.
    • İstihkar, horlama, hakir görme.

    teheddüb

    • Saçaklanmak.

    tehendüm

    • Kapanmak.

    tehezzuk

    • Bir yerde karar etmeyip çalkanmak.

    tehiyye / تهيه

    • Hazırlama. (Arapça)
    • Tehiyye edilmek: Hazırlanmak. (Arapça)
    • Tehiyye etmek: Hazırlamak. (Arapça)

    tekallüt etmek

    • (Silah vs.) Kuşanmak; (takı, muska vs.) takınmak.

    tekasül / tekâsül

    • Üşenmek. Gevşeklik. İhtimamsız davranmak. Tembellik.

    tekavüs / tekâvüs

    • Bir yere cem'olmak, yığılmak, toplanmak.
    • Sıkışmak.

    teke'kü'

    • Cem'olmak, birikmek, toplanmak.
    • Korkak olmak.

    tekellüf

    • Kendi isteğiyle külfete girmek, bir zorluğa katlanmak.
    • Gösterişe kapılmak. Özenmek.
    • Yapmacık hâl ve hareket. Zoraki hareket.
    • Kendi isteği ile bir zorluğa katlanmak.
    • Gösterişe kapılmak. Özenmek. Yapmacık hâl ve hareket. Zoraki hareket.

    tekemmül / تكمل

    • Tamamlanma. (Arapça)
    • Olgunlaşma. (Arapça)
    • Tekemmül etmek: (Arapça)
    • Tamamlanmak. (Arapça)
    • Olgunlaşmak. (Arapça)

    tekennüf

    • Bir yere toplanmak.

    tekerrüc

    • Fâsid olmak, bozulmak.
    • Kirlenmek. Paslanmak.

    tekerrür / تكرر

    • Tekrarlanmak.
    • Tekrarlanma. (Arapça)
    • Tekerrür etmek: Tekrarlanmak. (Arapça)

    tekessüb

    • Kazanmak.

    tekessül

    • Durmak.
    • Üşenmek. Gevşek davranmak.

    tekye

    • Zikir veya ders için toplanılan yer. (Farsça)
    • Dervişlerin meskeni ve mâbedi. (Farsça)
    • Yaslanılacak, dayanılacak şey. (Farsça)
    • İtimâd etmek, dayanmak. (Farsça)

    tekzib / tekzîb / تكذیب

    • Yalanlama. (Arapça)
    • Tekzîb edilmek: Yalanlanmak. (Arapça)
    • Tekzîb etmek: Yalanlamak. (Arapça)

    telemlüm

    • Cem'olmak, toplanmak, birikmek.

    teleyyün

    • (Leyn. den) Yumuşak. Yumuşak olmak. Sulanmak.

    telezzüc

    • (Lüzucet. den) Yapışkan olma.
    • Çekilip uzanmak.

    tema'uk

    • Yuvarlanmak.

    temaruz

    • Yalandan hastalanmak. Kendini hasta gibi göstermek.

    tematti

    • (Matiyy. den) Vücutta duyulan ağırlıktan dolayı gerinme.
    • Yürürken sallanmak.

    temayüz / temâyüz / تمایز

    • Seçkinlik, üstünlük, ayrıcalık. (Arapça)
    • Temayüz etmek: Seçkinlik kazanmak, ayrıcalık kazanmak, dikkat çekmek. (Arapça)

    temekkün

    • Mekânlanmak. Yerleşmek. Yer tutmak.
    • Vakar ve temkin sahibi olmak.
    • Sultan yanında rütbe sahibi olmak.

    temelluk

    • Yaltaklanmak.
    • Tevâzu ve yumuşaklık göstermek.
    • Dalkavukluk.

    temerküz / تمركز

    • Toplanma, yığılışma. (Arapça)
    • Temerküz etmek: Toplanmak, yığılışmak. (Arapça)

    temevvüc / تموج

    • (Çoğulu: Temevvücât) Dalgalanmak. Çalkanıp dalga dalga olmak.
    • Dalgalanma. (Arapça)
    • Temevvüc etmek: Dalgalanmak. (Arapça)

    temin / temîn / تأمين

    • Gerçekleştirme, sağlama. (Arapça)
    • Gerçekleştirilme, sağlanma. (Arapça)
    • Emin kılma, güvence verme. (Arapça)
    • Temîn edilmek: (Arapça)
    • Sağlanmak, gerçekleştirilmek. (Arapça)
    • Güvenci verilmek, emin kılınmak. (Arapça)
    • Temîn etmek:(Arapça)

    tenakkur

    • Müçtemi olmak, içtima etmek, toplanmak.

    tenaküh

    • Nikâhlanmak.

    tenasüb

    • Uygunluk, uyma, tutma. Yakınlaşma.
    • Anlamca birbirine uygun kelimeleri bir arada söze güzellik vermek amacı ile kullanmak.

    tenebbüh

    • Uyanmak. Kendine gelmek. Aklını başına getirmek.

    tenekkub

    • Nikab örtmek. Nikablanmak, peçelenmek.

    tenevvür / تنور

    • Parlama, ışıldama.
    • Bir şey hakkında bilgi sahibi olma.
    • Münir ve münevver olmak. Aydın olmak. Nurlanmak.
    • Aydınlanma. (Arapça)
    • Tenevvür etmek: Aydınlanmak. (Arapça)

    tenevvür etmek

    • Nurlanmak, aydınlanmak.

    tenkih

    • Nikâh etmek, nikâhlanmak.

    tereccül

    • Paklanmak, temizlenmek.
    • Süslenmek, ziynetlenmek.
    • Saç ve sakal taramak.
    • Yayan yürümek.
    • Kuyu içine girmek.

    teressüb / ترسب

    • Dibe çökmek. Tortulanmak, ayrılmak. Durulmak. Süzülmek.
    • Tortulanma. (Arapça)
    • Teressüb etmek: Tortulanmak. (Arapça)

    tereşşüş

    • Su saçılmak.
    • Islanmak.

    terettüb

    • Sıralanmak.
    • Gerekmek. Lâzım gelmek. Netice olarak çıkmak.
    • Bir yerde aslâ kımıldamak, bir vecih üzere sâbit ve pâyidar olup durmak.
    • Zuhura gelmek.
    • Muayen sebeblerin, muayyen ve mukannen olan neticeler vermesi.

    tereyyüb

    • Cem'olmak, toplanmak, birikmek.

    terhuk

    • Yıldıramak, parıldamak.
    • Sallanmak.
    • Tekebbürlük etmek, gururlanmak.

    terk-i dünya / terk-i dünyâ

    • Dünyâyı terk etmek.
    • Mübah (dinde izin verilen) şeylerin hepsini terk edip, yalnız, yaşamak için ve dînini korumak için zarûrî, lâzım olan mübahları kullanmak, yâni mübahların zarûret miktârından fazlasını terk etmek. Böyle terk-i dünyâ çok kıymetli ve faydalı ise de çok güçtür.
    • Haram

    tertib / tertîb / ترتيب

    • (Çoğulu: Tertibât) Tanzim etme. Dizme, sıralama, düzene koymak.
    • Tedarik edip hazır ve müheyya kılmak.
    • Bir şeyi bir yere sabit ve pâyidar kılmak.
    • Mertebelere göre davranmak.
    • Hile ile aldatma.
    • Dizme. (Arapça)
    • Düzen. (Arapça)
    • Hazırlama, düzenleme. (Arapça)
    • Tertîb edilmek: Hazırlanmak, düzenlenmek. (Arapça)
    • Tertîb etmek: Hazırlamak, düzenlemek. (Arapça)

    tes'id / tes'îd / تسعيد

    • Kutlama. (Arapça)
    • Tes'îd edilmek: Kutlanmak. (Arapça)
    • Tes'îd etmek: Kutlamak. (Arapça)

    tesa'su

    • Çok yaşlanmak.
    • Artık gün geçirmek.
    • Bir nesnenin ekserisinin geçmesi.

    teşa'us

    • Tozlu topraklı olmak. Kirlenmek. Paslanmak.

    tesacül

    • Fahirlenmek gururlanmak, kibirlenmek, tefahur.

    tesadüf / tesâdüf / تصادف

    • Rastlama. (Arapça)
    • Rastlantı. (Arapça)
    • Tesâdüf edilmek: Rastlanmak. (Arapça)
    • Tesâdüf etmek: Rastlamak. (Arapça)

    tesahhub

    • Nazlanmak.

    tesci'

    • Edb: Nesirde kafiye kullanmak. Cümleleri kafiyelendirmek.

    teşe'ub

    • Budaklanmak.
    • Perâkende olmak, dağılmak, saçılmak.

    tesebbüt

    • Eğlenmek, oyalanmak. Geç gelmek.

    teşehhi / teşehhî

    • Hırsla istemek. İştahlanmak.
    • Hırsla istemek, iştahlanmak.

    tesennün

    • Halinden dönmek.
    • Üzerinden yıl geçmek.
    • Yaşlı olmak, yaşlanmak, ihtiyarlamak.
    • (Sinn. den) Diş çıkarma.

    teşezzür

    • Ayrılmak.
    • Korkmak.
    • Hazırlanmak.
    • Davara binmek.

    teşyi' / teşyî' / تشييع

    • Uğurlama. (Arapça)
    • Teşyî' edilmek: Uğurlanmak. (Arapça)
    • Teşyî' etmek: Uğurlamak. (Arapça)

    tetnih

    • Sallanmak.
    • Gururlanmak, tekebbürlenmek.

    tevafi

    • Tamam olmak, tamamlanmak.

    tevbih / tevbîh / توبيخ

    • Azarlama, azar. (Arapça)
    • Tevbîh olunmak: Azarlanmak. (Arapça)

    tevcih

    • Döndürmek, yöneltmek.
    • Tefsir etmek.
    • Birisini bir tarafa göndermek.
    • Rütbe vermek.
    • Bir kimseye söz atmak.
    • Edb: İki zıd mânaya gelebilen ve birbirinin zıddı mânada söz kullanmak.

    tevcih-i kelam / tevcih-i kelâm

    • Sözle işarette bulunmak.
    • Birbirinin zıddı muhtelif mânaya gelebilen kelimeyi sözde kullanmak.

    teveccüh

    • Bir şeye doğru yönelme, bir tarafa dönme. Çevrilme.
    • Mânen üzerine düşme.
    • Ait olmak.
    • Hoşlanmak.
    • Sevgi, alâka.

    tevehhüm

    • Evhamlanmak. Az tehlike ihtimâli olsa çok korkmak. Yok olanı var zannetmekle ye'se ve korkuya düşmek.

    tevehhüm etmek

    • Sanmak, kuruntulanmak.

    tevehhüm-i ebediyet

    • Ebedî yaşayacağını zannedip Allah'ın emirlerinden ve âhiret için hazırlanmaktan gaflet etmek. Hiç ölmeyecekmiş gibi evhâm ile sâdece bu dünyayı ve dünya menfaatlerini düşünmek.

    tevehhüm-ü ebediyet

    • Sonsuzluk kuruntusu; sonsuza kadar yaşayacağını sanmak.

    tevekkü'

    • Dayanmak.

    teveşşi

    • Saç ve sakalı kır olmak, alacalanmak.

    tevessül

    • Allah'ın dergâhına yaklaştıracak amel işlemek.
    • Sarılmak.
    • Baş vurmak.
    • İnanmak.
    • Sebeb tutmak.
    • Hırsızlık.

    tevezzüf

    • Sallanmak.
    • Evmek, acele etmek.

    tevhid / tevhîd

    • Allahü teâlânın bir olduğuna inanmak, O'na kimseyi ortak etmemek. Yâni Lâ ilâhe illallah (Allahü teâlâdan başka ibâdete lâyık bir ilâh yoktur. O'nun ortağı benzeri yoktur) sözünü, mânâsına inanarak söylemek.
    • Tasavvufta kalbi Allahü teâlâdan başka şeylere bağlılıktan kurtarmak.

    tevkif / tevkîf / توقيف

    • Durdurma. (Arapça)
    • Kapatma. (Arapça)
    • Tutuklama. (Arapça)
    • Tevkîf edilmek: (Arapça)
    • Durdurulmak. (Arapça)
    • Kapatılmak. (Arapça)
    • Tutuklanmak. (Arapça)
    • Tevkîf etmek: (Arapça)
    • Durdurmak. (Arapça)
    • Kapatmak. (Arapça)
    • Tutuklamak. (Arapça)
    • < (Arapça)

    tevkir

    • Tazim. Hürmetle anmak. İhtiram etmek.

    teyemmüm

    • Su bulunmadığı veya bulunup da özür sebebiyle kullanmak mümkün olmadığı takdirde; temiz toprak veya taş, kum, kerpiç gibi toprak cinsinden bir şey ile hadesi yâni mânevî kirliliği, abdestsizliği gidermek için, elleri toprağa sürüp yüzü ve kolları mesh etmek.

    teyh

    • (Teyhâ) Şaşkınlık.
    • Hayran olmak.
    • Tekebbürlenmek, gururlanmak.

    tezahhür

    • Arkalanmak.

    tezahürat / tezahürât

    • (Tekili: Tezahür) Görünüşler. Gösterişler. Gösteriş için toplanmak.

    tezelluk

    • Dayanmak.

    tezellül

    • Zillete katlanmak. Aşağılanmak. Alçalmak. Hor ve hakir olmak. Kendini alçak tutmak.

    tezemmüm

    • Kişi kendi üzerine hak lâzım kılmak.
    • Ahd ü eman etmek.
    • Arlanmak. Utanıp çekinmek.

    tezennür

    • Zünnar kuşanmak.

    tüede

    • Teenni etmek, acele etmeyip akıllıca davranmak.
    • Mühlet vermek.

    tükye

    • Dayanmak, itimad etmek.

    turuk

    • (Tekili: Tarîk) Yollar, tarikler. Meslekler. Usuller.
    • Aygırlanmak.

    ubudiyyet / ubûdiyyet

    • Allahü teâlânın emirlerine teslîmiyet ve boyun eğmek. Allahü teâlânın işinden râzı olmak. Her an Allahü teâlâyı hatırlamak, anmak.

    ümid / ümîd / اميد

    • Ümit, umut. (Farsça)
    • Ümîd etmek: Umutlanmak. (Farsça)

    vakad

    • (Ateş) yanmak ve tutuşmak.

    vehc

    • Alevli olmak. Alev ile yanmak. Parlamak.

    vehmetmek

    • Vehme kapılmak, kuruntulanmak.

    vekar

    • Ağır başlı olup yerine göre uygun davranmak, şahsiyetli olmak.

    velm

    • Ulaşmak, yetişmek.
    • Toplanmak, cem'olmak.

    vezen

    • Yürürken sallanmak.

    yad / yâd / یاد

    • Hatırlama. (Farsça)
    • Gönül, hatır. (Farsça)
    • Anı, hatıra. (Farsça)
    • Yâd edilmek: Anılmak, hatırlanmak. (Farsça)
    • Yâd etmek: Anmak, hatırlamak. (Farsça)

    yad edilmek / yâd edilmek

    • Anılmak, hatırlanmak.

    yad etmek / yâd etmek

    • Anmak.
    • Hatırlamak, anmak. Zikir.

    yadetmek / yâdetmek

    • Anmak, zikretmek.

    zaferyab / zaferyâb / ظفریاب

    • Üstünlük kazanan, muzaffer olan. (Arapça - Farsça)
    • Zaferyâb olmak: Üstünlük kazanmak, muzaffer olmak. (Arapça - Farsça)

    zann / ظن

    • Zan, sanı. (Arapça)
    • Zannedilmek: Sanılmak. (Arapça)
    • Zannetmek: Sanmak. (Arapça)

    zannetmek

    • Sanmak.

    zaruriyyat-ı diniyye

    • İman edilmesi zaruri olan dinin esasları, (Allah Teâlâya, Âhiret gününe, Meleklere, Peygamberlere, Kitaplara ve hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmak.)

    ze'm

    • Tahkir etmek, hakaret etmek.
    • Ayıplanmak.

    zebh / ذبح

    • Boğazlama. (Arapça)
    • Zebh edilmek: Boğazlanmak, kesilmek. (Arapça)
    • Zebh etmek: Boğazlamak, kesmek. (Arapça)

    zehv

    • Bâtıl.
    • Yalan.
    • Fahirlenmek, gururlanmak, tekebbürlenmek.
    • Güzel manzara.
    • Taze ot.
    • Otun çiçeği.
    • Titremek.
    • Yürümek.
    • Yel esmek.
    • Alacalanmış hurma koruğu.

    zerir

    • Yanmak.
    • Parlamak.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın