LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te alma ifadesini içeren 998 kelime bulundu...

abab

  • (Abb) Suyu nefes almadan içmek.
  • Işık, nur, ziyâ.

abonman

  • Bir imalâtçı ile müşteri arasında düzenli satın alma için yapılan anlaşma. (Fransızca)

acüs

  • Almak, kabzetmek.
  • Gecenin sonu.

adalet-i ictimaiyye / adâlet-i ictimâiyye

  • Sosyal adâlet; Herkesin; çalışması, bilgi ve kâbiliyeti, gördüğü iş nisbetinde ve derecesinde hakkını alması; hiç kimsenin ezilip sömürülmemesi.

adem-i iltifat

  • Yüz vermeme, kale almama.

adem-i takayyüd

  • Kayıtsızlık. Bir şeye bağlı olmayış. Kıymet vermemek. Üzerine almamak.

afv

  • Bağışlama. Allahü teâlânın, ihsânı ile, âsî ve günâhkâr kullarının kusur ve günâhlarını bağışlaması.
  • Bir kimsenin, düşmanından veya suçludan intikâm almaya, karşılığını yapmaya gücü yettiği halde bir şey yapmaması, intikâm almaması.

ah / âh / آه

  • Feryat etme, feryat. (Farsça)
  • İlenme. (Farsça)
  • Âh almak: Biri tarafından kendisine ilenilmek. (Farsça)

ahiz / âhiz

  • (Âhize) Alan. Alıcı. Ahzeden.
  • Ses alıcı âlet.
  • Kabul etme, alma.

ahşem

  • Burnu koku almayan.
  • Burnunun içi kokan kimse.

ahz / اخذ / اَخْذْ

  • Alma.
  • Tutma.
  • Kabul etme.
  • İşkence etme.
  • Alma, kabul etme.
  • Alma, tutma, kabzetme,
  • Kabul etme.
  • Tessellüm.
  • Sorgulama.
  • Alma, tutma.
  • Alma. (Arapça)
  • Ahz ü kabul etmek: Alıp kabul etmek. (Arapça)
  • Alma.

ahz ü girift

  • Ele geçirme, yakalama.
  • Esir alma.

ahz-ı asker

  • Askere alma.
  • Askere alınma.

ahz-ı envar / ahz-ı envâr

  • Nurları alma, kabul etme.

ahz-ı misak

  • Söz alma.

ahz-ı ücret / اَخْذِ اُجْرَتْ

  • Ücret alma.
  • Ücret alma.

ahz-ı ücret etme

  • Ücret alma.

ahzetmek / اخذ

  • Almak. Tasarrufuna dahil etmek. Tahsil etmek.
  • Almak.
  • Almak. (Arapça - Türkçe)

akıl-baliğ / âkıl-bâliğ

  • Faydalı ve zararlı olanı birbirinden ayırabilen ve evlenme çağına gelip gusül abdesti almaya başlayan akıllı kimse.

akim / akîm / عقيم

  • Kısır. (Arapça)
  • Sonuçsuz. (Arapça)
  • Akim kalmak: Gerçekleşememek, sonuçsuz kalmak. (Arapça)

akim kalma / akîm kalma

  • Başarısız ve sonuçsuz kalma.

akl-ı mead / akl-ı meâd

  • Ebedî rahata kavuşmak, Cennet'te ebedî kalmak ve Cehennem azâbından kurtulmak için hâlini ıslâh etmeyi, düzeltmeyi düşünen, uzak görüşlü, dünyâya değil, âhirete değer veren akıl.

aktivizm

  • Hakikatin, düşüncede kalmasından ziyade, hayat ve fiile intikalini ve bütün ilimlerin, cemiyetin gelişmesine hizmet etmesini isteyen ve böylece iradenin faaliyet ve tesirliliğini açıklayan felsefî bir meslek.

alam-ı gurbet / alâm-ı gurbet

  • Vatandan ayrı kalma elemleri, gurbet acıları.

alamet-i sukut / alâmet-i sukut

  • Düşme belirtisi, alçalma alâmeti.

alem-i harici / âlem-i hâricî / عَالَمِ خَارِجِي

  • Yalnızca Allah'ın ilminde kalmayıp hâriçte de yaratılmış âlem.

alman

  • Almanyalı, Cermen.

amer

  • (Amr, ömr, imâret) Muammer eylemek. Çok zaman yaşayıp kalmak. Muammer olmak.

anarşi

  • yun. Başıboşluk. Din ve nizam tanımamak. Din ve nizam düşmanlığı. Birden başıboş kalmak. Başta hükümet olmamak. Hükümetinin otoritesi kalmamış olan bir milletin durumu.

antika

  • yun. Kıymetli san'at eseri. Eski zamandan kalma eser.
  • Eskiden kalma kıymetli eser.

arda

  • Vaktiyle bazı çavuşların elde tuttukları uzun değnek.
  • Nişan almak için dikilen değnek.

arif / ârif

  • (İrfan. dan) Bilen, bilgide ileri olan. Aşinâ, vâkıf. Hakkı, hakkı ile bilen.
  • Sabırlı ve mütehammil.
  • Çok düşünmeğe ihtiyaç kalmaksızın, tekellüfsüz gördüğünü bilen ve anlayan.
  • Zevkî ve vicdanî irfan sâhibi olan.

ariye

  • (Ariyet) Geri verilmek üzere alınan, iğreti. Bir kimsenin geri almak üzere, karşılıksız olarak başkasının faydalanmasına terk ettiği mal. Kullanılmak üzere alınan emanet mal.

ariyyet

  • Ödünç verip almak.

asabe

  • Baba tarafından akrabâ, hısım. Allahü teâlânın Kur'ân-ı kerîmde hisse (pay) takdîr edip bildirdiği vârislerden (Eshâb-ı ferâizden) sonra gelen ve belli bir payı olmayıp artan malı almaya hak kazanan, ölene erkek vâsıtasıyla bağlanan erkek akrabâ veya bâzı durumlarda bunlar gibi vâris olan kadınlar.

asar / âsâr

  • Öç almalar. İntikamlar.
  • Eserler.
  • İzler. Nişanlar. Abideler.
  • Âdetler.

asef

  • (Asf) Büyük kadeh.
  • Bir şeyi almak.
  • Yoldan çıkmak. Zulüm eylemek. Körü körüne gitmek.
  • Birisini istihdâm eylemek. Irgatlık etmek, tarlada işçilik etmek.
  • Ölüm. (Kamus'tan alınmıştır.)

asf

  • Büyük kadeh.
  • Zulüm ve zorla bir şeyi almak.

aşı

  • Birşeyden alınıp diğer birşeye aktarılan madde.
  • Çeşitli tehlikeli hastalıkların önünü almak için aşılanan madde.
  • Yabani veya cinsi âdi bir ağaca, cinsine yakın diğer iyi bir ağaçtan vurulan kalem veya yaprak aşısı.

asir

  • Üzüm ve benzeri şeyleri şıra yapmak veya yağını almak için sıkan.

aşr

  • (Aşir) On.
  • On adetten birisini almak. On etmek.
  • Kur'ân-ı Kerim'den on âyet mikdarı kısım.

ataraksiya

  • yun. Tesirlere (etkilere) karşılık göstermeme, durgunluk hâli.
  • (Fels.) Ruhun sükunete ulaşması, arzu ve ihtiraslardan uzak kalma. Eski çağ felsefesi, hayatın gayesi, saadet olarak duygusuzluk halini gösteriyordu. İnsan arzuları sonsuz, düşmanları sonsuzdur, (mikroptan kuyruklu yıldız

atikıyyat

  • Eski eserler. Eski devirlerden kalma eserleri, - daha ziyade tarih ve san'at bakımından- tetkik eden ilim. Arkeoloji.

atrese

  • şiddetle ve zorla almak.
  • Gadap etmek.

avunmak

  • t. Oyalanmak, kendi kendini eğlendirmek.
  • İnek vs. nin gebe kalması.

ayş / عيش

  • Yaşama, keyif alma, gününü gün etme. (Arapça)

azb

  • Gizli kalma. Görünmez olma.

azil / عزل

  • Görevden alma. (Arapça)

azl / عزل

  • Görevden alma. (Arapça)

azrail / azrâil

  • Ölüm meleği. Dört büyük melekten biridir, ölenlerin ruhlarını almak görevi vardır. Diğer bir ismi de "melek-ül mevt: Ölüm meleği"dir. Yeryüzünde hayatın var olması, insanın yaratılışı tesadüfle açıklanamıyacağı gibi, ölüm de tesadüfle açıklanamaz. Hayatı yaratan ölümü de yaratmıştır. Hayat gibi ölüm
  • Dört büyük melekten biri. Rûhları almakla vazîfeli melek, melek'ül-mevt, ölüm meleği de denir.
  • Can almakla görevli melek.

babil / bâbil

  • Asurlular devrinde Irak'ta kurulan şehirlerden biri. Bağdat'ın aşağı tarafında bulunan ve büyücülüğünden dolayı, eski edebiyatımızda "Çeh-i Bâbil" olarak yer alan ve birçok dillerin meydana gelmesi bakımından da adı geçen "Bâbil Kulesi"nin bulunduğu ilkçağdan kalma bir şehir.

bahs / بحث

  • Noksanlık. Azlık. Nâkıs. Az.
  • Akarsu ile sulanmayıp yağmur suyu ile mahsül alınabilen tarla.
  • Zulüm. İşkence.
  • Uzaklık.
  • Gümrük almak.
  • Göz çıkarmak.
  • Konu. (Arapça)
  • Tartışma. (Arapça)
  • Bahs edilmek: Ele alınmak, söz edilmek. (Arapça)
  • Bahs etmek: Ele almak, söz etmek. (Arapça)

baliğ / bâliğ

  • Bülûğa eren, ergenlik çağına gelen. Cünüp olup, gusül (boy) abdesti almağa başlayan, evlenecek yaşa gelen erkek.

becayiş / becâyiş

  • Değişme. Trampa. Birini verip ötekini alma. (Farsça)
  • Birini verip ötekini alma, değişme.

bedligam

  • Serkeş at, gem almaz at. (Farsça)
  • İsyan eden, âsi, serkeş, söz dinlemiyen kimse. (Farsça)
  • Bedevi, çöl adamı. (Farsça)

beht / بهت

  • Yalan söylemek.
  • Ansızın bir şeyi almak.
  • Tenbellik galebe etmek.
  • Şaşkınlık. Hayranlık.
  • Şaşkınlık. (Arapça)
  • Behte uğramak: Şaşakalmak, şaşkınlığından donakalmak. (Arapça)

beka

  • Devamlılık. Evvelki hâl üzere kalma. Dâim ve sâbit olma.
  • İlm-i Kelâm'da : Varlığının asla sonu olmayan Cenab-ı Hakk'ın bir sıfatıdır.
  • Bâki olmak. Ebedîlik.
  • Devam, sebat, evvelki hal üzere kalmak, ölmezlik, ebedilik.

beka müddeti

  • Kalma müddeti, süresi.

bekà-i daimiye / bekà-i daimîye

  • Devamlı olarak kalma, kalıcı olma.

bend

  • Bağlanan. Bağlanmış. (Farsça)
  • Bağ. Boğum. Mafsal. (Farsça)
  • Su bendi. Baraj. (Farsça)
  • Gam. Gussa. (Farsça)
  • Mekir. (Farsça)
  • Hile. (Farsça)
  • Mülâhaza. Fıkra. Madde. (Farsça)
  • Aldatmak. (Farsça)
  • Birisini emri altına almak, bendetmek. (Farsça)
  • Edb: Baştan sona kadar aynı vezinli bir çok parçalardan meydana (Farsça)

berkarar / berkarâr / برقرار

  • Yerinde duran, karar eden. (Farsça - Arapça)
  • Berkarâr olmak: Devam etmek, kalmak. (Farsça - Arapça)

berlin

  • Almanya'nın başşehri.

bertal

  • Rüşvet almak.

bevar

  • Mahvolma, çürüme, yok olma.
  • Kadının kocaya varmayıp evde kalması.

beytutet / beytûtet

  • (Beyt. den) Gece kalma, geceleme.
  • Ayırmak, teferruk.
  • Gece baskın yapmak.

bezbeze

  • Galibiyet, zafer, galebe, üstünlük.
  • Sıkılma, daralma.
  • Kısmet, nasib, pay. Hisse.

bitab / bîtâb / بيتاب

  • Yorgun, takatsiz. (Farsça - Arapça)
  • Bîtâb kalmak: Bitkin düşmek. (Farsça - Arapça)

bitet

  • Geceleme, gece kalma.

biyonik

  • Canlıların, yaşadıkları muhit içinde değişen şartlara uygun nasıl hareket ettiklerini inceleyerek canlıları model almak suretiyle benzer hareketleri yapabilecek makinelerin yapılması işiyle uğraşan ilim ve fen.

buhran

  • Sıkıntı. Darlık. Nöbet. Kriz. Hastalığın ağır zamanı.
  • Bir işin tehlikeli ve karışık hâl alması.

büteyra

  • Sonunda evlâdı kalmayan.
  • Vitir namazını bir rekat kılmak.
  • Şems, güneş.
  • Sabah.

butu'

  • Geç kalma, gecikme.

buyiden

  • Koklamak, koku almak. (Farsça)

büyu'

  • (Tekili: Bey') Satışlar. Satın almalar.

ca'l

  • Yaratmak, halk.
  • Almak.
  • İş işlemek. Yapmak.
  • Bu kelime Kur'ân-ı Kerim'de onüç vecihle kullanılmıştır:1- Tafak ve ahz (inşâ ve ikbal) mânasına; bir işi işlemeğe müteveccih olup başlamak ve işler olmak.2- Halketmek, yaratmak.3- Kavl ve irsal.4- Tehiyye ve tesviye (tanzim

camiiyet-i lafziye / câmiiyet-i lâfziye

  • Sözün kapsamlılığı, çok geniş ve genel mânâları içine alması.

caziye

  • Doğurduktan sonra sütü azalmaya başlayan hayvan.

cehad

  • Nimet az olmak.
  • Ot uzamayıp kalmak.
  • Su az olmak.

cem-ül cem

  • Gr: Bir defa cemi'olan kelimenin tekrar bir defa daha cemi olması. (Evliya; Evliyalar gibi.)
  • Tas: Vahdet-i vücuda dalmak. Bekabillah, Cenab-ı Hak'ta fâni olmak.

cenabet / cenâbet

  • Cünüplük. Gusül (boy abdesti) almayı gerektiren durum,.
  • Gusül abdesti almayı gerektiren durum.
  • Gusül gerektiği halde henüz gusül yapmamış kimse.

cerf

  • Ahzetmek, almak.
  • Yıkmak, harap etmek.
  • Yerden bel veya kürekle bir şey atmak.

cermen

  • Germen, Alman.

cerr

  • Kendine doğru çekmek. Çekmek. Cezb.
  • Para almak.
  • Uçurum.
  • Kale hendeği.
  • Para alma.

cevb

  • Kesmek.
  • Yırtmak.
  • Mesafe almak.

cezf

  • Bir şeyi ölçmeden tartmadan almak.

cezr

  • Kök, asıl, temel. Bünyâd.
  • Kesmek.
  • Mat: Kendi misline darbolunmakla (çarpılmakla) bir sayı meydana getiren rakam (Kare kök). Üç, dokuzun cezri'dir. Dokuz, üçün meczuru'dur.
  • Derya, deniz.
  • Arı kovanından bal almak.
  • Ay ve güneşin câzibesi te'siri ile deniz

ciddiyet

  • Ciddilik, hafife almaktan ve sunîlikten uzaklık.

cimam

  • Kuyu içinde suyun toplanması ve çoğalması.

cin

  • Ateşin alev kısmından yaratılan, her şekle girebilen; evlenme, yeme-içme, çoğalmaları bulunan ve gözle görülmeyen varlıklar. Fârisî dilinde cine peri denir.

conta

  • Birbirinin üzerine kapanan iki madeni parça arasında, açıklık kalmamasını te'min etmek için konulan karton, kösele, lâstik vs. şey.

cüda / cüdâ / جدا

  • Ayrı. (Farsça)
  • Cüda kalmak: Ayrı düşmek, uzak kalmak. (Farsça)

cünüb

  • Gusletmesi (boy abdesti alması) gereken kimse.

dagf

  • Almak.

dagre

  • Bir şeyi kapıp almak.

dahr

  • Alçalma. Küçülme. Hor ve hakir olma.

dakk

  • Vurmak.
  • Çekmek. Çok yemekten dolayı vücudun ağırlaşması.
  • Kapı çalma.

dakk-ı bab etmek

  • Kapıyı vurmak, kapıyı çalmak.

dakk-ül bab / dakk-ül bâb

  • Kapı çalmak.

dalgıç

  • Mercan, inci ve saire avlamak veya denizin dibine düşmüş olan şeyleri çıkarmak için denizin dibine dalmaya alışık adam. (Türkçe)

darbele

  • Bir yürüme çeşidi.
  • Davul çalmak.

daşten

  • Tutmak, elde etmek, mâlik olmak, zimmetine geçirmek. (Farsça)
  • Zabtetmek, gasbetmek, almak. (Farsça)
  • Görüp gözetlemek. (Farsça)
  • Eskimek, yıpranmak, harab olmak, köhneleşmek. (Farsça)

deflasyon

  • Paranın piyasada azalmasıyla satın alma gücünün artması. (Fransızca)

derc / درج

  • İçine almak. Katmak.
  • Kitaba koymak.
  • Nakışlı kâğıt üzerine yazılan yazı.
  • Hattatın yazılmış kâğıt tomarı.
  • İçine alma, sokma.
  • İçine alma, biriktirme. (Arapça)
  • Derc edilmek: İçine alınmak. (Arapça)
  • Derc etmek: İçine almak. (Arapça)

dercan / dercân

  • Canına sokma, içine alma.

dercan etmek

  • Can içine almak, hayatını ona vermek.

derk / درک

  • Anlama, idrak etme. (Arapça)
  • Alma. (Arapça)
  • Derk etmek: Anlamak, idrak etmek. (Arapça)

dermeyan / dermeyân / درميان

  • Ortada. (Farsça)
  • Dermeyân edilmek: Ortaya konulmak, ele alınmak. (Farsça)
  • Dermeyân etmek: Ortaya koymak, ele almak. (Farsça)

deruhde / دَرْ عُهْدَه

  • Üstüne almak. Kendini vazifeli bilmek. (Farsça)
  • Üzerine alınan iş. (Farsça)
  • Deruhde edilmek: Üste alınmak, görev bilinmek.
  • Deruhde etmek: Üstüne almak.
  • Üzerine alma.

deruhte

  • Üzerine alma, yüklenme.

devriye

  • Dairesel, çember gibi; birbirinin yerini alma.

dil

  • t. Lisan, zeban.
  • Ağızdaki tat alma duygusu ve konuşma uzvu.
  • İnsanların konuştukları lehçelerin her birisi. Lügat.
  • Muhtelif âlât ve edevâtın uzunca ve yassı, ekseriya oynak kısımları.
  • Coğ: Denizin içine uzanmış üstü düz mumluk, uzunca kara parçası.
  • Mc:

dırr

  • Avret üzerine avret almak, evli iken bir daha evlenmek.

diyet

  • Tar: Almanya'yı meydana getiren devletlerin özel parlamentolarına verilen isim.

dumur

  • Bir uzvun maddi veya mânevi kabiliyetinin körelmesi. Gıdasızlıktan dolayı bir uzvun kuruyup kalması. Helâk. Körelmek.
  • Bir yere izinsiz gitmek.

düsur

  • Mahvolma. Eseri kalmama. Ortadan kalkma. Nişanı belirsiz olma.
  • Kaftan eskime.
  • Ev köhne olma.

ebced hesabı / ebced hesâbı

  • Her harfi bir rakamı gösteren arabî harflerle yazılı sekiz kelimeden meydana gelen bir hesab sistemi. Hâdiselerin zamânının tesbiti ve hatırda daha kolay kalması için rakamları harf olan târih düşürme sanatı.

ebter

  • Kuyruğu kesik hayvan.
  • Sonunda oğlu ve kızı kalmayan insan.
  • Ölümünden sonra adı hatırlanıp anılacak hayrı ve ihsanı kalmayan kişi.
  • Eksik, tamamlanmamış.
  • Nesli kesilen, adı, hayrı ve ihsanı kalmayan kişi.

efzayiş

  • Artma, çoğalma, tezayüd, tekessür. (Farsça)

egoizm

  • Bencillik. Kendi menfaatını ön plâna alma. Her işi ve davranışta kendini düşünme. Bencillik, hem ahlâk, hem de dinde reddedilen kötü bir huydur. Bencillikten kurtulmanın çaresi, İslâm terbiyesidir. (Fransızca)

enbuy / enbûy

  • Koklama, koku alma. (Farsça)

enkal

  • İşkence âletleri. Bukağılar, kayıt ve kelepçeler.
  • Nefsin cismani alâkalara ve bedeni lezzetlere bağlanıp kalması.

esas tutmak

  • Temel almak, temel kabul etmek.

esef

  • Hüzün, gam, nedamet, pişmanlık. Daralmak. Elden çıkan bir şey için hâsıl olan üzüntü.

evhen

  • En gevşek, çok zayıf, pek dayanıksız, kuvvetsiz tâkatı kalmamış.

fahri / fahrî / فخری

  • Onursal. (Arapça)
  • Ücret almadan, kendi isteğiyle (Arapça)

faraziye

  • (Hipotez) Var sayma, kabul. Bir hâdiseyi, bir olayı açıklamak, bir düşünceyi isbat etmek için isbatı yapılmamış başka düşünceleri dayanak olarak alma. Müsbet ilimlerde araştırmanın bir merhalesini meydana getirir. İncelenen hâdiseyi açıklaması muhtemel olan faraziyeler düşünülür. Faraziyenin doğrulu

fasd

  • Kan alma, hacamet.
  • Damar kesmek.

faza'

  • Sıkmak.
  • Çıkarmak.
  • Almak.

fazl

  • Âlimlere yakışır olgunluk.
  • İmân, cömertlik, ihsan, kerem, ilim, ma'rifet, üstünlük, hüner, tefâvüt, inayet.
  • Artmak.
  • Artık, (bunun zıddı naks'tır). Bir şeyden bakiye kalmak.

fena-i nefs / fenâ-i nefs

  • İnsanın kendine ve başkalarına bağlılığının kalmaması. Benliği unutup, bırakması. Yâni Allahü teâlâdan başka hiç bir şeyi bilmemesi ve sevmemesi.

fenafişşeyh

  • (Fenâ fiş-şeyh) Tas: Bütün maneviyatını şeyhin manevî şahsiyetinden, feyzinden almak manasına gelen bir tabirdir.

feragat

  • Tok gözlülük. Hakkından vaz geçmek, bir şey istememek. Şahsî dâvasından vaz geçmek.
  • Boşalmak, hâlî olmak.

fey-i zeval

  • Güneşin garba doğru dönmesinin başlaması, Güneş tam ortada gibiyken yerde dikili olan şeylerin gölgeleri batıdan doğuya dönüp kısalmakta son bulduğu zamandır. Bundan sonra öğle namazı vakti başlar.

feyizyab / feyizyâb

  • Feyiz alma, manen istifade etme.

feyz

  • (Çoğulu: Füyuz) Bolluk, bereket.
  • İlim, irfan. Mübareklik.
  • Şan, şöhret.
  • İhsan, fazıl, kerem. Yüksek rütbe almak.
  • Suyun çoğalıp çay gibi taşması. Çok akar su.
  • Bir haberi fâş etmek.
  • İçindeki düşüncesini izhar etmek.

fısad

  • Kan alma, hacamet.

fısk / فسق

  • Hak yolundan çıkmak, Allah'a karşı isyan etmek.
  • Sefahete dalma, ahlâksızlık, gü-nahkârlık.
  • Günahlara dalma.

fükuk

  • Yaşamak.
  • Kocalmak, ihtiyarlamak.
  • Ayrılmak.

gadab

  • Hiddet, öfke, kızgınlık.
  • Allahü teâlânın, emrine karşı gelen kullarından intikam almak istemesi.

gaddar telezzüzü

  • Çok acımasız davranın kişinin lezzet alması.

gaflet

  • Umursamazlık; âhirete, Allah'ın emir ve yasaklarına duyarsız kalma hali.

gaiza

  • Yere batan sular, eksilen su.
  • Bir malın değerinin eksilmesi, azalması.

galsame

  • Solungaç. Suda yaşıyan hayvanların nefes alma organları.
  • Gırtlak ağzı, hançere.
  • Boğaz deliğinin başlangıcı.

gamre

  • (Çoğulu: Gamerât) Tecrübesizlik, görgüsüzlük, anlayışsızlık.
  • İzdiham, kalabalık.
  • Fenalığa dalmak.
  • Şiddet.
  • Zahmet.

gams

  • Yıldız kayması.
  • Suya dalmak.

ganimin / ganimîn

  • Harbe bizzat iştirak edip, ganimet almağa hak kazanan muzaffer mücahidler.

garf

  • (Çoğulu: Guref-Agrâf) Kurtarmak.
  • El ile su almak.
  • Bir şeyi kesmek.

gasb / غصب

  • Başkasına âit bir şeyi zorla, rızası olmadan almak. Zorla almak.
  • Zorla alınan şey.
  • Zorla alma.
  • Başkasının malını izinsiz (rızâsı olmaksızın) zorla elinden almak. Malı alana gâsıb, alınan mala mağsûb denir.
  • Hakkı olmayanı zorla alma.
  • El koyma, zorla elinden alma. (Arapça)

gasbetme

  • Zorla alma.

gasl

  • Yıkama. Gusül. Şartlarına uygun şeklide boy abdesti almak.
  • Birisini döğüp vücudunu acıtmak.

gasp

  • Haksız yere zorla alma.

gatt

  • Birbirine tâbi olmak.
  • Gizlemek.
  • Mükedder etmek, üzmek.
  • Suya dalmak.

gavs

  • Suya dalmak. Dalgıçlık.
  • Mc: Bir mes'elenin derinliğine ve hakikatine muttali' olup bilmek.
  • İyi anlamak.
  • Maslahata gayret ile girmek.

gavta-gah / gavta-gâh

  • Dalma yeri. (Farsça)

gayb

  • Hazır olmama, gizli kalma. Hazır olmayan gizli kalan, görünmeyen.
  • Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerde bildirilmeyen, his organları, tecrübe ve hesâb ile anlaşılmayan gizli şeyler.
  • Akıl ve his (duyu) organları ile bilinemeyip, ancak peygamberlerin haber vermesi ile bilinen, Allahü teâ

gayz

  • Bir şeyin pahası eksilmek. Hilkati noksan olma. Kıymetten düşük şey.
  • Suyun eksilip azalması, yere çekilmesi.

gırar

  • Devenin sütünün azalması.
  • Az uyku.
  • Miktar.
  • Cihet, Misâl.
  • Yol.
  • Birbiri ardınca olmak.
  • Her nesnenin kenarı.
  • Büyük kıl çuval.

gıyasa

  • Suya dalmak.

goethe

  • Almanların ünlü şairi.

götürü satış

  • Alış-verişte bir malı tartı veya ölçü ile olmayarak toptan pazarlık sûretiyle almak veya satmak; kabala.

gümkerde

  • (Gümkerdepey) İzi kalmamış, adı sanı kaybolmuş, unutulmuş. (Farsça)
  • Yaptığı işi kimseye sezdirmeyen. (Farsça)

gümnam

  • Eseri kalmamış, adı sanı kaybolmuş, unutulmuş. (Farsça)

gunm

  • Bir şeye meşakkatsiz nâil olmak veya düşmandan doyumluk almak mânalarına gelir ve alınan doyumluğa da isim olarak ıtlak olunur ki ganimet de, her iki mânada böyledir. Şeriatta ise ganimet, küffardan anveten, yani harben alınan maldır. Binaenaleyh, velevse harbin neticesi olsun bir sulh ve ahd ile al

gusl

  • Boy abdesti. Cünüb olan her kadın ve erkeğin, hayz (âdet) ve nifası (lohusalık hâli) sona eren kadınların ağzı ve burnu ile birlikte, iğne ucu kadar kuru bir yer kalmayacak şekilde, bütün bedenini yıkaması.

gute

  • Su içine bir defa dalıp çıkma, suya dalma. (Farsça)

habe

  • Sıkılma, bunalma, darlanma, boğulma. (Farsça)

habek

  • Üzülme, sıkıntı yapma. (Farsça)
  • Sıkılma, bunalma. (Farsça)

haberpijuh

  • Haber almaya çalışan. Haber araştıran, haber toplayan. (Farsça)

habir-i basir / habîr-i basîr

  • Kendisine hiçbir şey gizli kalmayacak şekilde bilen, herşeyden haberdar olan ve her şeyi gören Allah.

habn

  • Eteğini kaldırmak.
  • Bir şeyi kabzetmek, almak.

habt-i a'mal / habt-i a'mâl

  • İrtidad eden, yâni dinden çıkan bir kimsenin, dindar iken yapmış olduğu ibadetlerinin ibtâl olup sevapsız kalması.

hacamat / hacâmat / حجامت

  • Hacâmat bıçağı denilen bir âletle, vücûdun deriye yakın damarlarını keserek kan alma. Kan almaya fasd da denir.
  • Kan alma. (Arapça)
  • Hacamat yapmak: Kan almak. (Arapça)

hacamet / hacâmet / حجامت

  • Kan alma, hacamat. (Arapça)

hacb

  • İslâm mîrâs hukûkunda bir vârisi (hisse sâhibini) diğer bir vârisin bulunmasından dolayı kısmen veya tamâmen mîrastan menetmek. Bir vârisi mîrâstan kısmen (payının azalması şekliyle) mahrûm etmeğe hacb-i noksan, mîrastan hiç alamamak şeklinde mahrûm etmeğe hacb-i hirman denir.

haccam / haccâm

  • Kan alma görevlisi.

hadd-ı büluğ / hadd-ı bülûğ

  • Ergenlik çağı; cünüp olup, gusül abdesti almaya başlama zamânı.

hadd-i sirkat

  • İslâm hukûkunda başkasının az veya çok malını gizlice, haksız olarak veya rızâsı olmayarak almak sebebiyle verilen cezâ.

hades

  • Yeni olmak. Eskiden olmayıp sonradan görülmek.
  • Taze. Yiğit. Genç.
  • Fık: Abdest almayı icabettiren hal. Bazı ibadetlerin yapılmasına mâni olan ve necaset-i hükmiye sayılan hal.
  • Pislik.

hadesten taharet / hadesten tahâret

  • Namaza başlamadan önce yerine getirilmesi gereken farzlardan biri. Abdesti olmayan kimsenin abdest alması, cünüb olanın, hayız ve nifas hâli sona eren kadının boy abdesti alması.

hadin

  • Bir kuş cinsidir. (Hiç doymak bilmez, yediğini hemen hazmedip yine yemek ister, yüksek yerleri sever, değme yer üstüne konmaz, ağaç başlarına konup bütün yemişini yer, yemişleri kalmazsa başka yerlere gider.)

hads

  • Uzun düşünce ve delile ihtiyaç kalmadan hâsıl olan ilim. Sür'at-i intikal. Ani ve doğru idrâk. Delilden neticeye çabuk varmak.

halb

  • Parçalama, pençeleme.
  • Birinin aklını başından alma.

halef an-selef

  • Seleften halefe geçme. Geçen ve gidenden, gelene kalma. Babadan evlâda geçme.

hali / hâlî / خالى

  • Boş. (Arapça)
  • Hâlî kalmak: Geri durmak. (Arapça)

hali kalma / hâli kalma

  • Boş kalma, onsuz olma.

hali kalmayan / hâli kalmayan

  • Boş kalmayan (yani her zaman bir kısım ihtilâlci insanlar bulunan).

hals

  • Bir şeyi soymak. Çalmak. Kapmak.
  • Dibinden taze yetişen çayırla karışık olan kuru çimen.

halvet / خلوت / خَلْوَتْ

  • Yalnızlık, tek başına kalma.
  • Yalnızlık, yalnız olarak kalma.
  • Yabancı bir kadınla yabancı bir erkeğin bir odada, kapalı bir yerde yalnız kalmaları.
  • Tasavvuf yolunda olgunlaşmak ve ilerlemek için belli bir müddet tenhâda kalma hali yalnız kalmak.
  • Yalnız kalma, tenhaya çekilme.
  • Tenha yer, ibadet için tenha hücre.
  • Yalnızlık. Tek başına kalmak. Tenhaya çekilme.
  • Gizlilik.
  • Tenha yerde yalnız kalmak.
  • Tenha. (Arapça)
  • Başbaşa kalma. (Arapça)
  • Yalnız kalma.

harak

  • Korkudan veya utanmaktan dolayı dehşet içinde kalmak.

harid / harîd / خرید

  • Satın alma.
  • Satın alma. (Farsça)

harş

  • Kesbetmek, almak.
  • Tırmalamak.

haşem

  • Burun içinde olan bir illettir ve kokuyu değiştirir.
  • Genzin tıkanıp burnun koku almaması.
  • Etin kokması.

hasif / hâsif

  • (Husuf. dan) Sararmış. Rengi, parlaklığı kalmamış. Husufa uğramış.

hasr

  • Bir şeyin içine alma. Yalnız bir şeye mahsus kılma.
  • Bir çember içine almak. Askerle etrafını kuşatmak.
  • Sıkıştırma. Kısaltma.
  • Okurken tutulup kalmak.
  • Vakfetmek.
  • Zaman ayırmak.

haşv-i müfsid

  • Edb: İbarede yalnız kalabalık etmekle kalmayıp mânâyı da anlaşılmaz hale getiren söz.

havan

  • İçinde çeşitli şeylerin dövülüp ufalandığı ağaç, mâden veya taştan yapılmış çukurca kap.
  • Tütün kesmekte kullanılan makine.
  • Başkalarına destek olacak gücü bulunmadığı halde, yardakçılık eden kimse.
  • Elektrikî bir boşalmanın ısı değerini gösteren âlet.
  • İçine çuku

haybet

  • Elindekilerden mahrum kalmak, kaybetmek.

hayret

  • Hiçbir cihete teveccüh edemeyip kalmak. Şaşkınlık. Ne yapacağını bilememek.

hayrhahlık

  • Başkasının iyiliğini istemek. Allahü teâlânın nîmetinin bir kimsenin elinde devamlı kalmasını veya onun böyle bir nîmete kavuşmasını dilemek. Hasedin, kıskançlık ve çekememezliğin zıddı.

haz / حَظْ

  • Lezzet alma.

hazm-ı nefs

  • Tahammül etmek. Nefsini kırmak. Meydana gelen kendi ile alâkalı gördüğü bir kusuru kendi üzerine almak. Sabreylemek. Sindirmek. (Farsça)

hazzetmek

  • Hoşlanmak, zevk ve lezzet almak.

hebul

  • Yavrusu kalmayan deve.

hemt

  • Karıştırmak. Değerini anlamadan almak.

hemz

  • Dürtme, kakma.
  • Parmaklarla sıkma.
  • Yere çalma, vurma.
  • Isırma, dişleme.

hıdane / hıdâne

  • Çocuğu kucağa almak, besleyip büyütmek üzere yanında bulundurmak. İslâm nikâhının bozulmasından sonra (ayrılıkta), çocuğu, selâhiyetli (yetkili) olan kimsenin yâni başkası ile evli olmayan annenin belirli bir yaşa gelinceye (oğlan çocuğu yedi, kız ye tişkin oluncaya) kadar yanında alıkoyması ve terb

hıdk

  • Kesmek.
  • İhâta etmek, kaplamak, içine almak.
  • Öç almak için kin besleme.

hıkd

  • Kin, buğz, adâvet.
  • İntikam almak için fırsat beklemek.
  • Kin tutma, öç almak için fırsat bekleme.

hırid / hırîd

  • Satın alma. (Farsça)

hirman

  • Mahrum olmak, mahrum kalmak. (Aslı, mahrum etmektir)

hırz-ı bigayrihi / hırz-ı bigayrihî

  • Aslında eşya saklamaya mahsus olmayan, izin almadan girilebilen ve konacak malların yanında muhafızı olan yer. (Yol, mescid, meydan gibi)

hisar

  • (Hasr. dan) Etrafını alma, kuşatma.
  • Kale. Etrafı istihkâmlı yer.
  • Kuşatma, etrafını alma.
  • Etrafı istihkamlı kale, bent.

hişmet

  • Hürmet. Heybet ve utanmak, istihyâ. Bozulup kalmak.
  • Gadap ve şiddet. Hiddet.

hiss-i samia, basıra, zaika / hiss-i sâmia, bâsıra, zâika

  • İşitme, görme, tat alma hisleri, duyguları.

hisseçin

  • Hisse alma, pay alma. (Farsça)

hissedar / حصه دار

  • Pay sahibi. (Arapça - Farsça)
  • Hissedar olmak: Payını almak. (Arapça - Farsça)

hisseyab / hisseyâb / حصه یاب

  • Pay alan. (Arapça - Farsça)
  • Hisseyâb olmak: Payını almak. (Arapça - Farsça)

hitab-ı teşrifiye / hitab-ı teşrifîye

  • Şereflendiren hitap; Allah'ın "ebedî kalmak üzere Cennete girin" şeklinde şereflendiren hitabı.

hıyar

  • Hayırlılar.
  • (Çoğulu: Hıyârât) Huk: Bir işi yapıp yapmamada serbestlik. Genel olarak bir anlaşmadan vaz geçme. Hususi bir sözleşmenin fesh veya tasdiki. Muhayyerlik. Kendisinde böyle muhayyerlik bulunan kimse, yaptığı bir akdi diğer tarafın rızasına hâcet kalmaksızın bozabilir.

hıyar-ı tağrir

  • Âkitlerden birinin diğer taraftan aldatılarak bir malı gabn-ı fâhiş ile satmasından veya satın almasından dolayı satış muamelesini fesh hususunda muhayyer olmasıdır.

hıyaz

  • Suya dalmak.

hızane

  • Bir şeyi bir şeye ilâve etmek.
  • Fık: Hak ve salâhiyeti haiz olan kimsenin belirli müddet zarfında çocuğunu besleyip büyütmek ve terbiye etmek üzere yanında bulundurması.
  • Bir şeyi kucağına almak.

hizlan / hizlân

  • (Hezlan) Yalnız başına kalıp zelil olmak, yardımcısız kalmak.
  • Muhafaza ve rahmet-i İlâhiyeden mahrumiyet.
  • İlâhî rahmetten mahrum kalmak.

hücec-i hattiye

  • Huk: Yazılı deliller. Bunlar tezvir ve tasni şüphesinden sâlim olduğundan onunla amel edilebilir, yani hükme medar olur, başka vech ile sübuta ihtiyaç kalmaz. (Beraetler, mahkeme kararları, tescil edilen vakriye gibi.)

hücud

  • Uykusuz kalma. Geceleyin az uyuma.

hükm / حكم

  • Hüküm, emir, kesin karar. (Arapça)
  • Hükmünde: Yerinde, gibi. (Arapça)
  • Hükmünü almak: Yerine geçmek, gibi olmak. (Arapça)

humud

  • Düşme. Zayıflama.
  • Sâkin olmak. Soğumak. Ateş sönmiyerek alevi azalmak.
  • Bayılmak ve kendini kaybetmek.
  • Ne helâle, ne de harama iştihası olmamak.

huneyn vak'ası

  • Hicretin sekizinci senesinde şirkten kurtulmamış bazı Arap kabileleri Mekkeyi geri almak maksadıyla hücum ettikleri zaman burada müslüman askerlere karşı gelerek başlangıçta galip gibi görünmüşlerse de daha sonra galebe ve zafer, İslâm askerlerine nasib olmuştur. Bu muhârebede Sahabe-i kiramdan birç

huz

  • Al. (Ahz: Almak mastarından) Al emri.

hüzzü'

  • Maskaralığa almak.

i'tidad

  • Yardım isteme. İmdât isteme.
  • Bir şeyi kol üzerine alma.

i'tikab

  • Veresiye vermeme. Bir malı borç olarak satmama. Parasını almadıkça malı teslim etmeme.

i'tikal

  • Sağmak için koyunun ayaklarını iki bacağı arasına alma.
  • Devenin dizini büküp bağlama.
  • Güreş yaparken rakibini sarmaya getirip yıkma.

i'tinak

  • (Unk. dan) Birbirlerinin boyunlarına sarılma.
  • Kucaklama.
  • Sıkıca kavrayıp alma.

i'tizad

  • Yardım etme. Muavenette bulunma.
  • Yardım ve imdat isteme.
  • Bir şeyi kol üzerine alma.

iale

  • Çoluk çocuğun nafakasını te'min etme. Evlâd u iyâlin maişetini tedarik etme.
  • İyali çoğalmak, çoluk çocuğu artmak.

iare-i mutlaka

  • Bir mülkün, bir eşyanın sâhibi tarafından hiç bir şart ve kayda bağlı kalmayarak başka birine ödünç verilmesi.

ibka

  • Bâkileştirmek. Devamlı etmek. Azletmeyip yerinde bırakmak. Yerinde devamlı etmek.
  • Tayinleri her sene, bir sene müddetle yapılan memurlardan bu müddet bitmeden evvel hizmetleri beğenilenlerin yeniden bir sene için yerlerinde kalmalarına müsaade edilmesi.
  • Mc: Sınıfta bırakmak.<

ibn-üs-sebil / ibn-üs-sebîl

  • Kendi memleketinde zengin ise de, bulunduğu yerde yanında malı, parası kalmamış olan ve çok alacağı varsa da, alamayıp, muhtâç kalan.

ibraname

  • Alacaklı kimse tarafından alacak ve verecek kalmadığına dair verilen kâğıt. İbrâ senedi.

ibret / عِبْرَتْ

  • İnsanın karşılaştığı, gördüğü veya işittiği hâdiselerden ders alması, kendi hâlini düşünmesi.
  • Bir şeyden ders alma.

ibrik

  • (Çoğulu: Ebârik) Topraktan, tenekeden, hattâ bakırdan, gümüşten, altundan yapılan emzikli su kabı.
  • Abdest almağa, çay, kahve v.s. yapmağa yarayan ayrı ayrı ve türlü türlü kaplar.
  • İyi ve parlak kılıç.

ibtar

  • Şaşma, tuhafına gitme, hayrette kalma.
  • Alabileceği miktardan fazla yük yükletme.

ibtilaz

  • Alma.

ibtiya'

  • Satın alma, mübâyaa etme.

ibtizar

  • Cebren ve zorla alma. Soygunculuk yapma.

icazet alma / icâzet alma

  • Eski medrese usûlüne göre bir öğrencinin hocasından öğrendiği ilimler hakkında yeterlilik belgesi alması.

icazet-i külli / icazet-i küllî

  • Vaktiyle Osmanlı serdarlarına ve sefirlerine müsâlaha, muahede akdi ve sair işler hakkında verilen mezuniyet. Tam salâhiyet demektir. Bu salâhiyeti alan kumandan veya sefir, üzerine aldığı işi merkezden sormaya ihtiyaç kalmadan maslahatın icabettirdiği ve kendi aklının erdiği vechile yapıp bitirirdi

icra dairesi

  • Borçlunun, alacaklıya karşı ödemekle yükümlü bulunduğu bir şeyi hukukî yollarla almasını sağlayan daire, kurum.

ictiba

  • Seçmek. İhtiyar ve intihâb etmek. Seçkin bir şeyi almak.
  • Tahsildarın para ve vergi toplaması.

ictihaf

  • Bir şeyden çok şey almak.
  • Üç parmakla yemek.

ictira'

  • (Cür'a. dan) Suyu soluk almadan birden içme.
  • Ağacı bir tutuşta kırma.

idhal / idhâl / ادخال

  • Dâhil etmek. İçine almak. Sokmak.
  • Dâhil etme, içine alma.
  • İçeri alma, ithal.
  • İçeri alma, sokma. (Arapça)
  • Yurt dışından getirme, dışalım, ithal. (Arapça)
  • İdhâl edilmek: (Arapça)
  • İçeri alınmak, sokulmak. (Arapça)
  • Dışalım yapılmak. (Arapça)
  • İdhâl etmek: (Arapça)
  • İçeri almak, sokmak. (Arapça)
  • Yurt dışın (Arapça)

idhal etme

  • İçeri alma.

idma'

  • Kan alma.
  • Kanatma.

ıdrar

  • Zarar vermek.
  • Avret üstüne avret almak, evli iken bir daha evlenmek.

iflas

  • Malı tükenmek, parası kalmamak. Borçlarını ödeyemiyecek hâle gelmek. Sermayesini batırmak.
  • Ahirette günahları çok olanın hüsrana düşmesi.

ifna / ifnâ

  • Yok etme, yaşamını elinden alma (tutukluluk).

ifsad

  • Bozmak. Azdırmak. Fesada uğratmak. Fitne salmak. Karıştırmak.

iftah

  • Seğirtme.
  • Sık nefes alma, hızlı hızlı soluk alma.

iftilaz

  • Kesmek, kat'.
  • Bir kimsenin bir parça malını almak.

iğnelemek

  • t. İğne ile delmek.
  • Kalıbını almak için kenarlarını iğne ile delerek işaretlemek.
  • Mc: Sözle hırpalamak. Dokunaklı konuşmak.

igtimas

  • Suya dalma.

iğtinam / iğtinâm / اغتنام

  • Ganimet bilme. (Arapça)
  • Ganimet alma. (Arapça)

igtiraf

  • Avuçla su içme, eliyle su alma.

igtisab

  • Gasb etmek. Başkasının malını zorla elinden almak.

igtisabat

  • (Tekili: İgtisab) Gasbetmeler, başkasının malını elinden zorla almalar.

iğtisal / iğtisâl

  • Gusl (boy) abdesti almak. Ağız ve burun dâhil bütün vücûdu hiç kuru yer kalmayacak şekilde baştan ayağa yıkamak.

ihanet / ihânet

  • Hâinlik etmek, güveni kötüye kullanmak, sadâkat göstermemek.
  • İsyân etmek, karşı gelmek.
  • Küçük düşürmek, tahkîr etmek, hafife almak.

ihata / ihâta

  • Etrafından çevirmek, kuşatmak, içine almak. Kuşatılmak, sarılmak.
  • Geniş bilgi ile anlamak, tam kavramak.
  • İçine alma, kapsama, kuşatma.

ihata etmek

  • İçine almak, kapsamak.

ihbar

  • Haber vermek. Haber almak. Alınan haber. Anlatmak.

ihbat

  • Mahveylemek. Battal ve geçmez hale koymak.
  • Kuyunun suyu çoğalmak veya bitmek.
  • İşin karşılığını vermek.
  • Amelin sevabını giderip, hiçe indirmek.

ihfaf / ihfâf / اخفاف

  • Hafife alma. (Arapça)

ıhfak

  • Gazâda ganimet malından pay almamak.
  • Avcıların av yakalayamaması.

ihhikak

  • Kördüğüm olma.
  • Mc: Sıkışıp kalma. Halledilmeyip çözülmez hale gelme.

ihkak

  • Mazlumun hakkını zâlimden almak. Hakkı yerine getirmek. Hak ile hasmına galib olmak.

ihras

  • Dilsiz olmak. Dilsiz kalmak.

ihraz / ihrâz

  • Nail olmak, kazanmak, almak.

ihsab

  • Ucuzlama, fiattaki azalma.

ihsar

  • (Hasr. dan) Birisini işinden alıkoymak.
  • Fık: Hac için ihrama girmiş bir zâtın, Arafat'ta durmakla ziyaret tavafından; ve umre için ihrama girmiş bir kimsenin de tavaftan men edilmesi. Böyle men edilen zâta "muhsar" denir.
  • Kısaltma, kısalma.
  • Sıkıştırma.

ihtilaf-ı din

  • Biri müslim, diğeri gayr-ı müslim olmak gibi ayrı dinde bulunmak. Din ayrılığı miras almağa mânidir. Binaenaleyh gayr-i müslim, müslimin; müslim de gayr-i müslimin mirasına nâil olamaz. Fakat müslim olmayan milletler arasında din ayrılığı miras almağa mani değildir.

ihtilas / ihtilâs / اختلاس / اِخْتِلَاسْ

  • (Çoğulu: İhtilasât) Çalma, sirkat, hırsızlık.
  • Usulca ve elçabukluğu ile aşırma.
  • Bir çeşit ok atma tavrı.
  • Zimmetine para geçirme, para çalma. (Arapça)
  • Aşırma, çalma.

ihtilasat

  • (Tekili: İhtilas) Hırsızlıklar, çalmalar, sirkatler.

ıhtitaf

  • Sür'atle ahzetmek, çok hızlı almak.

ihtiva / احتوا / ihtivâ / اِحْتِوَا

  • İçinde bulundurmak, içine almak, hâvi olmak, şâmil olmak. Bir şeyi toplamak ve korumak.
  • İçerme, içine alma.
  • İçine alma, içinde bulundurma, içerme.
  • İçine alma, kapsama.
  • İçine alma.
  • İçine alma.

ihtiva etme

  • İçine alma.

ihtiva etmek

  • İçine almak, içermek.

ihtiva eyleme

  • İçine alma, kapsama.

ihtiyat

  • Önlem alma, tedbirli hareket etme.

ihtiyat etme

  • Önlem alma, tedbirli hareket etme.

ihtiyatsızlık

  • Tedbirsizlik, önlem almama.

ihtizaz

  • Alçalma, tezellül.

ika / îkâ

  • Salma, meydana getirme.

ikamet / ikâmet

  • Bir yerde kalmak. Oturmak.
  • Müezzinin kamet getirmesi.
  • Kâmet. Erkeklerin farz namaza başlamadan önce okuması sünnet olan ezâna benzer sözlerin ismi. Ezândan farkı fazla olarak "Hayyealelfelâh"dan sonra iki defâ "Namaz başladı" mânâsına olan "kad kâmet-issalâtü denir.
  • Oturmak, bir yerde kalmak.

ikraz / ikrâz

  • Borç verme, ödünç verme. Bir kimsenin nakid para, hacim ölçüsü ile alınıp satılan malını, daha sonra mislini (benzerini) almak üzere bir şahsa vermesi.

iktibas / iktibâs / اقتباس

  • Bir söz veya yazıyı olduğu gibi veya kısaltarak almak. Birisinden ilmen istifade etmek. İstifade suretiyle almak, alınmak.
  • Söz arasında Kur'an-ı Kerimden veya Hadis-i Şeriftden veya başka makbul eserlerden bir cümlenin kâmilen veya kısmen az tasarruf ile veya tasarrufsuz alınması.
  • Ödünç almak.
  • Bir kelimeyi, bir cümleyi veya bunların mânâlarını olduğu gibi alma, aktarma.
  • Alıntı. (Arapça)
  • İktibâs edilmek: Alınmak. (Arapça)
  • İktibâs etmek: Alıntı yapmak, ödünç almak. (Arapça)

iktibas etme

  • Birşeyin bazı yönlerini alma, alıntı yapma.

iktila'

  • Kapıp alma, koparma.

iktiraz

  • (Karz. dan) Borç alma.

iktisas

  • Birinin izinden, ardından gitmek.
  • Kısas istemek. İntikam almak.
  • Kıssa.
  • Hikâyeyi veya bir haberi doğruca söylemek.

iktita'

  • Almak. Bir şeyin bir kısmını koparıp almak.

iktitab

  • Yazılmış olan bir şeyin kopyasını çıkarma, suretini alma.

iktitaf

  • Edb: Sözün özünü almak.
  • Ağaçtan meyve toplamak. Toplanma. Toplama.
  • Bir uğraşma sonucunda faydalanma.

ıkva'

  • Ev boşalmak.
  • Azık tamam olmak. Şâirin şiirin kafiyesini çeşitli yapması.

ilm-i allamü'l-guyub / ilm-i allâmü'l-guyûb

  • Gayb âlemini ve herşeyi bilen ve kendisinden hiçbir şey gizli kalmayan Allah'ın ilmi.

ilma

  • Çalma, hırsızlama, sirkat.

iltifat / iltifât / التفات

  • Lütfetme, gönül alma, güzel sözle okşama.
  • Dönme. (Arapça)
  • İlgi gösterme. (Arapça)
  • Gönül alma. (Arapça)

iltifatat / iltifâtât

  • İltifatlar, gönül almalar, lütfetmeler.

iltikat

  • Yere düşen şeyi almak.
  • Toplamak. Çeşitli kitaplardan bilgi toplamak.

iltima'

  • Parıldamak. Işıldamak.
  • Kapıp almak.

iltizam-ı hilaf / iltizam-ı hilâf

  • Muhalefet hastalığı; herşeyin muhâlif, zıt tarafını alma.

iltizaz / iltizâz / التذاذ

  • Lezzet alma. (Arapça)

imhal

  • Mühlet verme. Sonraya kalmasına müsaade etme.

imsa

  • Akşama kalma.
  • Bozma.

in'izal

  • Bir tarafa çekilme, tek başına kalma.

inbihar

  • Yorgunluktan dolayı nefes kesilip soluk soluğa kalma.

incal

  • Davarı çimene salma, yeşilliğe bırakma.

indirac

  • Dahil olma. İçeri girme, katılma.
  • Nesil tamamen tükenip halefi kalmama.

indiras

  • Zail olma, eseri kalmama, mahvolma. Bozulma.

infirad / infirâd / انفراد

  • Tek başına kalma. Yalnızlık hâli.
  • Bir başına kalma. (Arapça)
  • İnfirâd ettirilmek: Bir başına bırakılmak. (Arapça)

infirag

  • Boşalma.

infiraz

  • Bulunmama, kalmama, münferiz olma.

infisah

  • Hükümsüz kalma, fesholma. Bozulma.

infitah

  • Açılma. Boşalma. Tıkanan bir şeyin açılışı.
  • Tecvidde: Harf okunduğu zaman dil ile üst çene birbirinden ayrılıp, aralarından nefes çıkması. İnfitah harfleri ise şunlardır: (Min, Nun, Elif, Hı, Zel, Vav, Cim, Dal, Sin, Ayın, Te, Fe, Ze, Kef, Lem, Ha, Se, Kaf, He, Şın, Ra, Be, Gayın, Ya

ingımas

  • Suya dalma.

ingısas

  • Suya dalma.

ingıtat

  • Suya dalma.

inhimak

  • Ahmakça dalma.

inhimal

  • İhmal etme, önem vermeme.
  • Mühlet alma.
  • Göz yaşı dökme.
  • Ciddi bir şekilde çalışma, uğraşma.

inhina / inhinâ / انحنا

  • Eğri, yay. (Arapça)
  • Kıvrılma, bükülme, yay şeklini alma. (Arapça)

inhinak

  • Boğulma.
  • Bunalma, nefesi kesilme.

inhisar

  • Sınırlandırma, kayıt altına alma.

inhisar-ı hizmet

  • Hizmeti tekeline alma.

inkısar

  • Kısalma, kısa olma.
  • Kısalma.

insifa'

  • (Nısıf. dan) Bir şeyin ortası.
  • Bir şeyin yarısını alma.
  • Gündüzün ortası.
  • Hakka hizmet.
  • Adaletle mukabele etmek. Mazluma yardım edip zâlimden hakkını almak.

insilab

  • (Selb. den) Kaldırılma, selb olunma, giderilme. Kalmama. Mahvedilme. Soyulma, soyulmuş olma.

intifad

  • Huk: Bir şeyi tamamen alma. Tükenme, bitme.

intihab

  • Kapışmak. Yağma suretiyle mal almak.

intihal

  • Çalma. Başkasının malını kendisinin gibi iddia etme.
  • Edb: Başkasının yazısını kendisinin gibi göstermek. Onu benimsemek. Böyle şiire, sirkatî şiir de denir.
  • Çalma.

intikal

  • Bir yerden bir yere nakletmek. Tebdil-i mekân etmek.
  • Göçmek, geçmek.
  • Sirâyet. Bulaşmak.
  • Bir şeyin miras olarak kalması.
  • Bir mes'eleden diğer bir hususu veya neticeyi anlamak.

intikam / intikâm / انتقام

  • Öç almak. Hınç ve acı çıkarmak.
  • Öc alma.
  • Allahü teâlânın; zâlim, inadcı ve kibirli (büyüklenen) kimseleri şiddetli bir azâb ile cezâlandırması.
  • Öc. (Arapça)
  • İntikam almak: Öc almak. (Arapça)

intikamat

  • (Tekili: İntikam) İntikamlar, öç almalar.

intikamcu / intikamcû

  • İntikam almağa çalışan, öç almak isteyen. İntikam arıyan.

intişab

  • Odun veya mal biriktirme.
  • Tutulup kalma.

intisaf

  • Hakkını tam olarak alma, haklaşma.
  • Zaman, yarı olma. Vakit, yarıyı bulma.

intisar / intisâr

  • Yardım etmek.
  • Hakkını tamamen almak.
  • Öc ve intikam almak.
  • Hakkını alandan, yalnız hakkını geri almak, fazlasını almamak.

intiyat

  • Kendi reyi ile davranma, kendi istek ve iradesi ile hareket etme.
  • Asılı kalma.

intiza' / intizâ' / انتزاع

  • Koparıp alma, çekip koparma.
  • Söküp alma. (Arapça)

inziva / inzivâ

  • Bir köşeye çekilmek. Haramlardan ve günâhlardan korunmak, nefsini terbiye etmek ve sâdece Allahü teâlâyı anmak ve âhireti düşünmek için bir yerde yalnız kalma.

iptal

  • Sonuçsuz kalma.

irade-i istihfaf

  • Başkalarını küçükseme ve hafife alma iradesi.

irbab

  • Bir yerde mukim olma. Bir mevkide devamlı olarak kalma.

ırem

  • Irmak kenarı. "
  • Su bendi.
  • Dere, vâdi.
  • Sert yağan ve taneleri iri olan yağmur.
  • Gözsüz köstebek.
  • Kemikten etin suyunu almak.

irkak

  • Köle edinme. Cariye veya köle satın alma.
  • İnciltme.

irs

  • Vefat eden kimsenin vâsi olup malını almak.
  • Ölen yakın akrabadan kalan mal, miras, mülk.
  • Bir şeyin artığı. Fâsıla nişanları.

irsiyet / اِرْثِيَتْ

  • Miras alma, mirasçılık.
  • Mîrâs olarak kalma.

irsiyet kalma

  • Miras olarak kalma.

irtibas

  • Perişan ve zor durumda kalma.
  • Pek karışık ve sıkışık olma.

irtifak

  • Bir yere dayanma.
  • (Kap) dolma.
  • İhtiyaç duyma.
  • Arkadaşlık etme.
  • Tıb: İki kemiğin hareketsiz kalmak üzere mafsallanması.

irtihan

  • (Rehn. den) Bir şeyi rehin olarak alma veya alınma.

irtikab / irtikâb

  • Bir işe girişmek.
  • Kötü bir iş işlemek. Rüşvet almak gibi çirkin bir şey yapmak.
  • Bir makamı âlet ederek, hakkı olmayan para veya malı hile ile almak.

irtikak

  • Söz gücü olan kimsenin, söz söylemekten âciz kalması.

irtimas

  • Suya dalma, dalıp gitme. Dalgıçlık.

irtişa'

  • Rüşvetçilik. Rüşvet almak.

irtizah

  • Biraz bahşiş alma.
  • Özür dileme.

irtizak

  • (Rızk. dan) Rızık alma, rızıklanma.

işgal

  • Oyalama, alma.

işha'

  • (Şehi. den) İstenileni verme.
  • Göz dikme, almak isteme.

işhar

  • Ün alma, meşhur olma, şöhret kazanma.
  • Kadın, doğum yapacağı aya girme.

işka'

  • Şikâyet ettirme.
  • İntikam alma, öç alma.
  • Darıltma, gücendirme.

iskat

  • Düşürme, aşağı alma.
  • Hükümsüz bırakma, iptal etme.

isna

  • Yukarı kaldırmak, yükseltmek.
  • Değerini yükseltme.
  • Ateş alevinin yükselmesi.
  • Bir sene bir yerde kalmak.

israiliyat

  • Zamanla hurafeye inkılâb etmiş, Yahudilikten kalma haberler, hikâyeler. İsrail oğullarına mahsus hikâyeler, hâdiseler.

israiliyyat / isrâiliyyat

  • Yahudilikten kalma bilgiler.

ısrar

  • Bir fikir veya meşru dâvadan dönmemek. Direnmek, sebat etmek. Hayırlı bir hâl üzere sadakatla kalmayı istemek.

isti'bad

  • Köle edinmek, esir almak.

isti'bar

  • İbret alma, ders alma.
  • Rüya tabir ettirme.

isti'cab

  • (Aceb. den) Şaşma, taaccüb etme, hayrette kalma.

istiab / istiâb

  • İçine almak.
  • Kaplamak. Toplamak. Tamam etmek.
  • Tutulmak. Zapteylemek.
  • İçine alma, kaplama.
  • İçine alma, kaplama.
  • İçine alma, kaplama.

istiap

  • İçine alma, kaplama.

istiare / istiâre / اِسْتِعَارَه

  • Ariyet istemek. Ödünç almak. Birinden iğreti bir şey almak.
  • Edb: Bir kelimenin mânasını muvakkaten başka mânada kullanmak; veya herhangi bir varlığa, ya da mefhuma asıl adını değil de, benzediği başka bir varlığın adını verme san'atına istiare denir.Cesur ve kuvvetli bir insana "arsl
  • Ödünç alma.
  • Bir kelimenin mânâsını muvakkaten başka bir kelime hakkında kullanma.
  • Ödünç alma.

istib'al

  • Kadını nikâh ile alma.

ıstıbar

  • Sabretmek.
  • Kısas almak.

istibdal

  • (Bidl ve Bedel. den) Değiştirmek, değiştirilmek.
  • Bir vakfı mülk ile mübadele etmek.
  • Birşey verip yerine başka şey istemek.
  • Askerliği biten erlere tezkere verip yenilerini almak.

istibşar

  • Müjde almak. Hayırlı, iyi haber iyi sevinmek.İSTİBTA' : Ağır ağır hareket etme.
  • Gecikme, geç kalma.

isticvab

  • Cevab istemek. Sorguya çekmek.
  • Mahkemede şahidlerin ifadelerini almak. Söyletmek.

iştidad

  • (Şiddet. den) Şiddetlenme.
  • Sertleşme, katılaşma.
  • Büyüme. Artma, çoğalma, ziyâdeleşme.

istidane

  • (Deyn. den) Borç alma, alınma. Ödünç alma.

istidhak

  • (Dıhk. den) Alaya alma, eğlenme.

istifa

  • Alacağını borçludan tamam olarak almak.
  • Kabz-ı ruh etmek.

istifaza

  • Feyz alma, feyz bulma, feyizlenme. İlim, irfan ve mânevi zenginlik kazanma.

istifaze / istifâze

  • Feyz alma, feyizlenme.

istifraş

  • Yataklık yapma. Odalık alma. Yatağa alıp beraber yatma.
  • Haremi ile beraber yatma.

istiglaz

  • Bir şeyi galiz saymak, galiz bilmek.
  • Satın almaktan vazgeçmek.

istigrak

  • Gark olmak, dalmak.
  • Dalgınlık.
  • Ist: Seraba kapılmak. Manevî bir hal ile hayret ve taaccübden bayılmak derecesine gelmek.
  • Tas: Dalgınlıkla, zihni bütün bütün meşgul olmak. Aşk-ı İlâhî ile dünyayı unutup kendinden geçmek.
  • Gr: "El" harf-i ta'rifinin, isimleri umu

istiğrak / istiğrâk / استغراق

  • Tasavvuf yolunda bulunan kimsenin içinde bulunduğu mânevî hallere dalması sebebiyle kendisini ve çevresinde olanları unutması.
  • Dalma, gömülme. (Arapça)
  • Boğulma. (Arapça)
  • Kendinden geçme. (Arapça)

istihale-i in'ikasiye / istihâle-i in'ikâsiye

  • Yansımanın başkalaşması, farklı bir keyfiyet alması.

istihar

  • Geri bırakılma, geri kalma.

iştihar

  • Meşhur olma. Tanınma. Ün alma.

istihbar / istihbâr / استخبار

  • Haber sormak, haber almayı istemek.
  • Haber ve bilgi alma.
  • Haber alma.
  • Duyum, haber alma. (Arapça)

istihbarat / istihbârât / استخبارات

  • Haber almalar.
  • Duyumlar, haber almalar. (Arapça)

istihdaf / istihdâf / اِسْتِهْدَافْ

  • Hedef alma.

istihdam / istihdâm / استخدام

  • Bir hizmette kullanmak, hizmete almak, hizmet ettirmek.
  • Edb: Bir çok mânâsı olan bir kelimenin her mânâsına muvâfık kelime söylemek. Meselâ: "Avcınızın attığı da, sözleri de saçma idi" cümlesinde olduğu gibi.
  • Hizmete alma. (Arapça)

istihfaf / istihfâf / استخفاف / اِسْتِخْفَافْ

  • Hafife alma.
  • Hafife alma, önem vermeme, hor görme.
  • Hafife alma.
  • Hafife alma, küçümseme. (Arapça)
  • Hafife alma.

istihfaf etme

  • Hafife alma, değer vermeme.

istihfaf etmek

  • Hafife almak.

istihfaf-ı hayat

  • Hayatı küçümseme, hafife alma.

istihfafkarlık / istihfafkârlık

  • Küçümseme, hafife alma. (Arapça - Farsça - Türkçe)

istihkak

  • Kazanılan şey, hak edilen.
  • Hakkını almak. Hakkını istemek.

istihsan

  • Beğenmek, güzel bulmak. Bir şeyin iyi olduğu kanaatında bulunmak. Beğenilmek.
  • Fık: Kıyası terkedip, nassa, yani, âyet ve hadis-i şeriflerin hükümlerine en uygun olanı almak. Şeriatta; zorlaştırmayan hükümle, râcih delil ile amel etmektir.

istihva

  • Şaşırıp kalmak. Divane olmak. Hevâ ve hevesi hoş görmek.

istika'

  • (Saky. den) Su isteme. İçmek için su alma.
  • Kendini zorlıyarak ve sun'i olarak kusma.

iştikak

  • Türemek. Bir kökten ayrılan kelimelerin asılları ve birbirleri ile olan münâsebetleri, meydana gelişleri.
  • Çatallaşmak. Yarılmış bir şeyin bir şıkkını almak.
  • Edb: Aynı kökten türemiş olan birkaç kelimeyi bir araya getirme sanatı. Misaller:(Edipler edepli olmalı, hem de edeb-i

istikla

  • Te'hir etme. Sonraya bırakma.
  • Alıkoyma, mâni olma, engel olma.
  • Veresiye alma, borç olarak alma.

istiklal / istiklâl

  • (Kıllet. den) Kendi başına olmak, kimseye bağlı olmayış, müstakil oluş.
  • Az bulma, kâfi görmeme.
  • Rey sahibi olup keyfi iş görme ve başkasının emrine ve fikrine tâbi olmaktan uzak kalma.

istikraz

  • Borçlanmak. Ödünç almak. Borç almak.

istikrazat

  • (Tekili: İstikraz) Ödünç para almalar, borçlanmalar.

istilab

  • (Selb. den) Kapma, kapıp alma, selbetme.

istilbas

  • Geç kalma, gecikme.

istilhak

  • Kendine alma.

istilzaz / istilzâz

  • Hoşa gitmek, lezzet almak.
  • Lezzet alma.

iştimal

  • İçine almak, kaplamak. Çevirmek, ihata etmek. Şâmil olmak.

istimale

  • Avutmak. Meylettirmek. Cezbettirmek.
  • Gönül almak. Çok mal sahibi olmak.

istimlak

  • İcraî karar alma salâhiyetini hâiz bir amme hükmî şahıs (Vilâyet, Belediye v.s.) tarafından bir malın, halkın faydası için karşılığı verilip alınarak umumun istifadesine arzedilmesi.
  • Mülk satın almak.
  • Mülk sahibi olmak.

istimsal / istimsâl

  • Örnek alma.

istinca

  • Birisinden maksadını istihsal etmek.
  • İlm-i Hâlde: Pislikten temizlenmek. Abdest bozduktan sonra veya abdest almadan evvel; kan, sidik, meni' gibi şeylerin çıktıkları yeri temizlemek.

istinka / istinkâ

  • İstincâdan sonra, hiçbir pislik kalmadığına kalbde kuvvetli bir kanâat hâsıl olması.

istinkaf / istinkâf / استنكاف

  • Kabul etmeme, yüz çevirme, çekimser kalma, reddetme.
  • Kabul etmemek. Çekimser kalmak.
  • Çekimserlik. (Arapça)
  • İstinkâf etmek: Çekimser kalmak. (Arapça)

istinkah / istinkâh

  • (Nikâh. dan) Bir kadını nikâhla alma, nikâhlamak isteme.

istinsaf

  • Alacağını alma. Hakkını tamâmen alma, ödeşme.

istinsah

  • (Nush. dan) Nasihat alma. Öğüt isteme.

istintac

  • Netice almak. Netice çıkarmak.

istintak / istintâk

  • Söyletmek.
  • Huk: Sorguya çekmek. Maznundan işlediği fiile dâir ifade almak.
  • İfade alma, sorgulama.

iştira / iştirâ / اشترا

  • Satın almak. Mübayaa etmek.
  • Satın alma.
  • Satın alma.
  • Satın alma. (Arapça)
  • İştirâ etmek: Satın almak. (Arapça)

istirak

  • Sirkat etmek. Çalmak. Hırsızlık etmek.

iştirak

  • Ortak olmak. Ortaklık etmek. Bir işde yer almak. Hissedâr olmak.
  • Bir lâfızda çok mânalar müşterek olması. Meselâ: "Ayn" kelimesi. Hem göz, hem de kaynak mânasına gelir.

istirak-ı sem'

  • Haber çalmak, kulak hırsızlığı.

istirdad / istirdâd / استرداد

  • Geri almak. Geri almayı istemek.
  • Geri alma.
  • Geri isteme, geri alma. (Arapça)
  • İstirdâd edilmek: Geri alınmak. (Arapça)
  • İstirdâd etmek: Geri almak. (Arapça)

istirdad-ı hürriyet

  • Hürriyeti geri alma, getirme.

istirhan

  • (Rehn. den) Rehin alma veya rehin alınma.

istirkak

  • (Rıkk. dan) Harbde düşman tarafından esir alma.
  • Köle edinme, bir kimseyi kendine köle olarak alma.

istisak

  • Bir kimseden itimad edilir bir vesika veya senet alma.

istisar

  • Bir şeyden fazla miktarda alma, çoğaltmağa çalışma.

istisfa

  • Madeni eritip tasfiye etmek, hâlisini almak.

istishab / istishâb

  • (Sohbet. den) Yanına alma. Birlikte götürme, beraber götürme.
  • "Sohbet"den: Yanına alma, yanına alınma.

istişmam

  • Koklamak. Kokusunu almak.
  • Hissetmek, sezmek, dolayısı ile anlamak.
  • Uzaktan haber almak.

istişra

  • Satın alma. Satın almak isteme.

istisrar

  • Odalık alma.

itibar / itibâr / اعتبار

  • Saygınlık. (Arapça)
  • İtibar etmek: Değerlendirmek, dikkate almak. (Arapça)

itkan

  • Muhkem, sağlam kalma.
  • İnanma, emin olma.

ıtlak / اطلاق

  • Bırakma, salma. (Arapça)

ıtlak etmek

  • Belli bir sınır getirmeden genelleme yapma; Allah'ın kitap gönderdiği bir peygambere ve dine inanan insanları, yani Hıristiyan ve Yahudileri de hükmün kapsamı altına almak.

ittiham / ittihâm / اتهام

  • Töhmet altında kalma. (Arapça)

ittihaz / ittihâz / اتخاذ

  • Alma, sayma.
  • Alma. (Arapça)
  • Kabul etme. (Arapça)
  • Kullanma. (Arapça)
  • Değerlendirme. (Arapça)
  • İttihâz edilmek: (Arapça)
  • Alınmak. (Arapça)
  • Kabul edilmek. (Arapça)
  • Kullanılmak. (Arapça)
  • Değerlendirilmek. (Arapça)
  • İttihâz etmek: (Arapça)
  • Almak. (Arapça)

izdiyad / izdiyâd / ازدیاد

  • Ziyadeleşmek. Çoğalmak. Artmak.
  • Artış, çoğalma. (Arapça)

izmam

  • Bir kimseden söz alma.
  • Bir insanı kötülenecek bir halde bulma.

ıztırar / ıztırâr

  • Zorda kalma.

ka'r

  • Derinlik. Dip. Her şeyin dibi. Nihâyet.
  • Yemeği dipten yemek.
  • Çalmak. koparmak.

kabilesinden

  • Bir konunun sınırları içinde yer alması yönünden; türünden.

kabr ziyareti / kabr ziyâreti

  • Ölümü ve âhireti hatırlayıp ibret almak, mezarlıkta medfûn (gömülü) olanlara duâ etmek ve Kur'ân-ı kerîm okumak ve velî olan ölülerin rûhlarından istifâde etmek maksadıyla bir kabre veya mezarlığa gitmek.

kabul / kabûl / قبول

  • Bir malı satın almak için kabul ettiğini bildiren sözdür.
  • Almak, râzı olmak. Alış-veriş, kirâlama, nikâh gibi sözleşmelerde yapılan teklife rızâ göstermek.
  • Kabul etme. (Arapça)
  • Alma. (Arapça)

kabz / قَبْضْ

  • Tutma, alma, tutukluk.
  • Teslim alma.
  • El ile tutma, avuç içine alma, kavrama.
  • Bir malı teslim alma.
  • Peklik, kabız.
  • Teslim almak.
  • Tutmak. Ele almak. Kavramak. Almak.
  • Tahsil etmek. Teslim almak.
  • Amelde zorluk çekmek.
  • Kuşun süratle uçması.
  • Mülk.
  • Alma.

kabz u bast

  • Ruhen sıkıntı. Daralma ve genişleme. Sıkıntı ve ferahlık.
  • Birini diğeri üzerine tercih etme.
  • Münkabız bir adama ferahlık ve sürurluluk vermek, sevindirmek.
  • Beyan ve ifâde etmek.
  • Uzun uzun ve etraflıca anlatmak.

kabz-ı ervah / kabz-ı ervâh / قَبْضِ اَرْوَاحْ

  • Ruhları teslim alma.
  • Ruhları alma.

kabzetmek

  • Almak.

kafs

  • Zorla birşey almak.
  • Gadap, hiddet.
  • Mevt, ölüm.

kafş

  • Yemekten lezzet alma, fazla yemek yemek.
  • Pabuç.
  • Cem'etmek, toplamak.

kalıb

  • (Ka, uzun okunur) Hususi bir biçim, bir şekil alması istenen bazı şeylerin konmasına mahsus araç. (Buz kalıbı, çizme kalıbı gibi)
  • Hususi surette dökülmesi istenen şeylere mahsus zarf.
  • Beden, vücut, gövde.
  • Şekil ve suret nümunesi, örnek.
  • Bir kalıba dökülmüş vey

kamh

  • Yemeğe iştihâsı az olmak.
  • Suya dalmak.
  • Davarın başını sudan kaldırması.

kanun-u tenasül / kanun-u tenâsül

  • Üreme ve çoğalma kanunu.

kapasite

  • İçine alma, ihtiva etme kabiliyeti. (Fransızca)
  • Kabiliyet, bilgi. (Fransızca)

kar'

  • Vurmak. Çakmak. Kapı çalmak.
  • Savt. Avâz. Ses.
  • Kabak.
  • Gülsuyu kabı.
  • Eti soyulmuş kemik.

karar

  • Değişmez hâle gelmek.
  • Sabit ve sakin olmak.
  • Ne az ne çok olan tam ölçü. Ölçülülük.
  • Gitmeyip kalmak.
  • Oturaklı yer. Sâkin olacak yer.
  • Anlaşılan ve sabit hâle gelen son karar sözü.
  • Mahkemece verilen son söz ve neticeye bağlama.
  • Dolanmak.

karz

  • Ödünç verme, ödünç alma.
  • Ödünç verilen veya alınan şey, borç.

kasvet / قسوت

  • Katılık. (Arapça)
  • Gönül darlığı. (Arapça)
  • Kasvet basmak: Gönlü daralmak. (Arapça)

kat'

  • Kesme, ayırma.
  • Geçme. Yol almak. Yüzerek geçmek.
  • Delil ve bürhan ile ilzam etmek.
  • Edb: Sözün te'sirini arttırmak ve dinleyenin anlayışına bırakmak için söz bitmeden kesivermek."İmtihan geliyor. Çalışın, yoksa..."Görmüyor gittiği yanlış yolu zannım çoğunuz Size rehberl

kat' etmek

  • Aşmak, yol almak.

kat'-ı merahil / kat'-ı merâhil

  • Merhaleleri, durak yerlerini geçme. Yol alma, ilerleme.

katr

  • Damlamak. Damlatmak. Damlayan şey.
  • Develeri katarlamak.
  • Birisini şiddet ve hiddetle yere çalmak.
  • Yağmur.

keden

  • Toprak suyu çekip, yerinde bulanıklık kalmak.

kefalet / kefâlet

  • Kefillik. Bir kimse kendine âid bir işi yapamadığı veya borcunu ödeyemediği takdirde, yerine onun işini göreceğini kabul etmek.
  • Birine kefil olmak. İşini üzerine almak.
  • Bir şeye kefil olma, mesuliyeti üzerine alma.
  • Kefillik. Kefîl olmak. Bir kimsenin, borcunu ödememesi, taahhüdünü (verdiği sözü) yerine getirmemesi hâlinde onun yerine borcu ödemeği, sözü yerine getirme mes'ûliyetini (sorumluluğunu) alacaklıya karşı üzerine almak.

keffaret-i yemin

  • Yaptığı bir yemine sadık kalmayıp bozan bir müslümana lâzım gelen keffâret demektir ki: Muktedir ise, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya câriye azad etmekten; muktedir değil ise, on fakiri akşamlı sabahlı doyurmaktan veya on fakire birer parça libas giydirmekten; bu üç şeyden birine muktedir ol

kehs

  • Bir şeyi eliyle almak.

kelam-ı nefsi / kelâm-ı nefsî

  • Allahü teâlânın kelâm sıfatının harf ve ses içerisine sokulmadan yâni kelâm-ı lafzî hâlini almadan önceki hâli.

kenar

  • Çevre, kıyı, Sâhil, deniz kıyısı. (Farsça)
  • Köşe, uç. (Farsça)
  • Son, nihâyet. (Farsça)
  • Çember. (Farsça)
  • Etrâfı çevrilen şey. (Farsça)
  • Kucaklama. Kucağa alma. (Farsça)

kesret-i tenasül

  • Neslin çoğalması.

kindar

  • Kin tutan. İçinde kin ve garez besliyen. Öc ve intikam almağa düşkün. (Farsça)

kinecu

  • Öc almağa uğraşan, intikam almak için çalışan. (Farsça)

kinehah / kinehâh

  • İntikam ve öc almak istiyen. Müntakim, kinci. (Farsça)

kirdar

  • Bir kimse, tasarruf ettiği yerin bir zirâ veya iki zirâ toprağını almak için başkasına satmak.
  • Bina.
  • Ağaç.

kubbeleri habbe gösterme

  • Büyük şeyleri hafife alma, küçük gösterme.

küfale

  • Zammetmek, artırmak.
  • Boynuna almak.

kürtaj

  • Dölyatağı (rahim) veya kemik apsesi boşlukları içinde bulunan yabancı cisim veya hasta organları özel bir âletle çıkarıp almak işlemi. Rahmin temizlenmesi ameliyesi.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kuvve-i musavvire

  • Cenâb-ı Hakkın izni ve kanunu ile maddiyatın şekil ve suretini alma kabiliyeti

kuvve-i şamme / kuvve-i şâmme

  • Koku alma, koklama duygusu. Burun.
  • Koku alma duyusu (sezme kabiliyeti).

kuvve-i zaika / kuvve-i zâika / قُوَّۀِ ذَائِقَه

  • Dildeki tad alma duygusu.
  • Tad alma duyusu.
  • Tat alma duyusu.

lahm

  • Et. Her şeyin içi ve üzeri.
  • Bir işi sağlam kılmak.
  • Kırık şeyi kuyumcunun yapıştırması. Lehimlemek.
  • Bir yerde ilişip kalmak.

laks

  • Yakmak.
  • Almak.

leng

  • Topal, aksak. Yolcuların bir yerde iki gün kalması. (Farsça)
  • Tenasül organı. (Farsça)

letm

  • Davarın boğazlanacak yerine bıçak çalmak.

levh

  • Görünen ibretli manzara.
  • Üzerinde yazı veya şekil çizilebilir düzlük.
  • Seyredilen yerin çizili sureti.
  • Ayet, hadis veya büyüklerin ders verici sözleri. Yazılı şey.
  • Şimşek çakmak.
  • Susamak.
  • Zâhir olmak.
  • Çalıp almak.

lezzet-i ruhiye

  • Ruhun lezzet alması.

lücube

  • Davarın sütünün çekilip azalması.

ma vudia leh / mâ vudia leh

  • Tayin ve tahsis olunduğu şey (Meselâ 10 TL.'yi bir kitap almaya ayırmak gibi.).

ma'kusen mütenasib

  • Mat: Tersine olan müvâzene. Yâni, birbirine nisbet edilen iki şeyden, biri çoğaldığı oranda diğerinin eksilmesi veya birinin azaldığı nisbetinde diğerinin çoğalması. Ters orantılı.

maden-i zillet ve hasaret / maden-i zillet ve hasâret

  • Alçalma ve hüsran sebebi, kaynağı.

mağdur / mağdûr / مغدور

  • Haksızlığa uğramış. (Arapça)
  • Mağdur etmek: Haksızlığa uğratarak zor durumda bırakmak. (Arapça)
  • Mağdur olmak: Haksızlığa uğramayarak zor durumda kalmak. (Arapça)

mahall-i sadaka

  • Sadaka olarak verilen mal veya parayı şer'an almağa ehil olan kimse.

mahkum etmek / mahkûm etmek

  • Hüküm altına almak.

mahrum / محروم

  • Maddi veya manevi nimetlerden uzak kalmak.
  • Malı bereket bulmaz olan bedbaht. Felâhtan nasibsiz olan.
  • İffetinden dolayı zengin zannedildiğinden sadakadan mahrum olan.
  • Yoksun. (Arapça)
  • Mahrum etmek: Yoksun bırakmak. (Arapça)
  • Mahrum olmak: Yoksun kalmak. (Arapça)

mahrumiyet

  • Yoksun kalma.

mahv u nabud / mahv u nâbud

  • Hiçbir izi kalmayacak şekilde yok olma.

mahz

  • Yoğurdu çalkalayıp yağını almak.

maks

  • Suya dalmak. Daldırmak.

manyetizma / مَانْيَه تِيزْمَه

  • Telkin ve hipnoz yolu ile birini tesir altına alma.
  • Bakışla etki altına alma.

maruz / معروض

  • Arzedilen, sunulan. (Arapça)
  • Karşı karşıya kalma, tutulma. (Arapça)
  • Maruz olmak: Karşı karşıya kalmak. (Arapça)

maruz kalma

  • Tesirinde kalma.

mas'

  • Davarın kuyruğunu salması.
  • Vurmak.
  • Parlamak.

masdar

  • Bir şeyin sudur ettiği (çıktığı) menba.
  • Gr: Fiilin şahsa ve zamana bağlı olmayan şekli, fiil kökü. Okumak, yazmak, kitabet, kıraat, ahz, almak... gibi. Masdar kelimesi.; ism-i mekândır, sudur etmek mânasına gelir. Fiilin mâna ve lâfız ciheti ile mebde' ve me'hazidir.

masun / masûn / مصون

  • Korunmuş, saklanmış. (Arapça)
  • Masûn kalmak: Korunmak, zarar gelmemek. (Arapça)

mavzer

  • Alm. Mavzer adında bir Alman'ın yaptığı çaplı harp tüfeği. Askerlikte kullanılan bir silâh.

maznun / مظنون

  • Zanlı. (Arapça)
  • Maznun olmak: Zan altında kalmak. (Arapça)

me'cur

  • Karşılık almaya, mükâfata hak kazanmış kimse.
  • Kiraya verilen.

me'sere

  • (Meâsir) Eskiden kalma güzel eser.
  • Cömertlik.
  • Güzel hareket ve fiil.

mebşuş

  • (Çoğulu: Mebâşiş) Silinmiş. İzi eseri kalmamış.

medar-ı ibret / medâr-ı ibret / مَدَارِ عِبْرَتْ

  • İbret almağa yarıyan.
  • İbret almaya sebeb.

medrese-i yusufiye

  • Hz. Yusuf'un (a.s.) hapiste kalmasına benzetilerek, iman ve Kur'ân'a hizmetinden dolayı tutuklananların hapsedildiği yer mânâsında hapishane.
  • Hz. Yusuf'un (A.S.) iftira, haksızlık ve zulüm ile hapiste kalmasından kinâye olarak, İmân ve Kur'an hizmetinden dolayı tevkif edilenlerin hapsedildiği yere verilen isim.

mef'ul-ü mukadder

  • Lâfız olarak metinde yer almayan, ancak sözün gelişiyle belirlenen nesne, tümleç.

meks

  • (Çoğulu: Mükus) Bir şeyin pahası noksan olma.
  • Öşür. Vergi. Vergi almak.

melik

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Zâtında, sıfatlarında, hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şey varlığında ve varlıkta kalmasında O'na muhtaç olan, her şeyin sâhibi, yaratıcısı.
  • Pâdişâh, hükümdar.

menn

  • Nimet vermek. İyilik etmek.
  • Minnet.
  • Rıza.
  • Esiri fidye almadan, ücretsiz salıvermek.
  • Kesmek.
  • Zayıf etmek.
  • Ettiği iyiliği başa kakmak.
  • İki batman ağırlık.
  • Kudret helvası.

menzil / منزل

  • Konak. (Arapça)
  • Ev. (Arapça)
  • Bir günde gidilebilen yol. (Arapça)
  • Menzil alınmak: Yol alınmak. (Arapça)
  • Menzil almak: Yol almak. (Arapça)

meratib-i terakkiyat ve tedenniyat / merâtib-i terakkiyat ve tedenniyat

  • Yükselme ve alçalma dereceleri.

mesbe'

  • Şarabı satın almak.
  • Dağ içinde olan yol.

mesleb

  • Zorla birşey alınan yer. Zorla alma yeri.

mesmud

  • Fukarânın çok istemesinden vere vere hiç birşeyi kalmayan kimse.

meşreb-i hal / meşreb-i hâl

  • Mânevî haz ve feyiz almayı hedef kabul eden tasavvufî bir yöntem.

meşş

  • Elini bez ile silmek.
  • Bir şeyi aldıktan sonra yine almak.
  • Davarın sütünü sağıp bazısını koymak.

mevr

  • Başka te'sirle bir şeyin dalga gibi gidip gelmesi. Çalkanmak.
  • Suyun yeryüzüne yayılması.
  • Hayvanlardan yün almak.
  • Yol, tarik.
  • Toz, gubar.
  • Rücu etmek, döndürmek.

meyd

  • Deprenmek. Sallanmak.
  • Ziyaret etmek.
  • Hareket etmek.
  • Kırağı çalmak.
  • Meyletmek.
  • Neşv ü nemâ bulmak.
  • Başı dönüp midesi bulanmak.

meyl-i tahakküm

  • İnsanları zorla hâkimiyeti altına alma meyli, eğilimi.

mezak / mezâk

  • Zevk alma tarzı.

mezid / mezîd

  • Çoğalma. Ziyade etme.

mezr

  • (Mezra) Zarif adam.
  • Bir kimseye düşmanlık etmek.
  • Parmakla çimdiklemek.
  • Su kırbasını tamamen doldurmak.
  • Tadını anlamak için biraz ağzına almak, içmek.

mibza'

  • Kan almakta kullanılan âlet. Neşter.

mifsad

  • Kan almakta kullanılan âlet. Neşter.

mıknatıs

  • yun. Demir ve benzeri mâdenleri kendine çekici hususiyeti bulunan câzibe.
  • Başka te'sir altında kalmadan kuzey ve güney kutuplarına doğru yönünü değiştiren demir çubuk. (İki kutbu bulunan bu mıknatıslı çubuğun şimale bakan kısmına şimal (kuzey) ucu, cenuba çekilen ucuna da cenub (güne

mirşaha

  • Eyer altına konulan keçeyi davardan almak.

misal

  • Örnek. (Arapça)
  • Misal almak: Örnek almak. (Arapça)

misas

  • El sürme, değme, dokunma.
  • Cima etmek.
  • Almak.

miskinlik

  • Âcizlik, uyuşukluk, beceriksizlik, güçsüz ve tepkisiz kalma.

muallakiyet / معلقيت

  • Havada kalma, asılı kalma, hükümsüz olma. (Arapça)

muarız kalmak

  • Karşı gelmek, muhalif kalmak.

mübadele etme

  • Alışverişte bulunma, değiş tokuş etme, alma verme.

mübayaa / mübâyaa / مبایعه

  • Satın almak. Pazarlıkla bir şeyin değerini verip almak.
  • Satın alma.
  • Satın alma. (Arapça)
  • Mübâyaa edilmek: Alınmak, satın alınmak. (Arapça)
  • Mübâyaa etmek: Almak, satın almak. (Arapça)

mübayaat

  • (Tekili: Mübâyaa) (Bey'at. dan) Satın almalar.

mübremleşmek

  • Kaçınılmaz bir hal almak.

mübzi'

  • Kârı ve kazancı tamamen kendisine kalmak üzere birine sermaye veren.

mücazefe

  • Söz ile karşısındakinin hakkını örtmek, aldatmak.
  • Fık: Tartıp ölçmeden göz kararı ile yapılan tahmini satış. Götürü almak. Toptan satmak.

müceffef

  • Kurutulmuş. Suyu çekilmiş, nemi kalmamış, kurumuş.

mücerred kalma

  • Evlenmeme, bekâr kalma.

mudarebe şirketi / mudârebe şirketi

  • Ortaklardan bir kısmının sermâye vermesi, bir kısmının da iş yapmayı üzerine alması üzerine anlaşma yapılarak kurulan şirket, ortaklık.

müdayene

  • Borç alıp vermek. Ödünç almak ve vermek.

müflis

  • İflâs eden.
  • Dünyâda iken insanların haklarını yemiş, onları dövmüş, sıkıntı ve eziyet vermiş; bu sebeblerle âhirette hesâblar görülürken, hakkı olanlara bütün günahları verilip, hiç sevâbı kalmayan ve hak sâhiplerinin günâhlarını yüklenerek, Cehennemlik olan kimse.

müfsid

  • İfsad eden, fenalaştıran. Bozan.
  • Başlanmış ibadeti bozan.
  • Nifak koyan, fesad ilka eden. (Hiç bir müfsid, ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut, bâtılı hak görür. Evet kimse demez "ayranım ekşidir." Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz tic

mühayee / mühâyee

  • Müşterek (ortak) bir mal, bâki (sâbit) kalmak üzere bu malın menfeatini taksim etmek.

muhtevi / muhtevî / محتوی

  • İçeren, içine alan. (Arapça)
  • Muhtevî olmak: İçermek, içine almak. (Arapça)

muka

  • Islık çalmak.

müka'

  • Islık. Islık çalmak.

mukarreb

  • Yakınlaştırılmış.
  • Cennette dereceleri en yüksek olan.
  • Tasavvufta, nefslerinin sevgisinden kurtulmuş, kalbinde Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyin sevgisi kalmayan, yalnız Allahü teâlâyı isteyen.

mukim / mukîm

  • Doğduğu veya evlendiği veya hep kalmak niyyeti ile yerleştiği yerde oturan veya 104 km ve daha uzak bir yerde giriş çıkış günlerinden başka on beş gün veya daha fazla kalmaya niyet eden kimse. Mâlikî ve Şâfiî mezheblerinde dört gün kalmaya niyet eden ve kendi memleketine giren mukîm olur.

mülk

  • Sâhib olunan; insanın başkasının rızâsını ve iznini almadan kullanmağa hakkı olan şey.
  • Tasarruf, saltanat, kudret.

mülkiyet

  • İnsanın bir şeyi başkasının rızâsını, iznini almadan kullanabilme yetkisi gücü.

mültez

  • Kendisiyle rahatlama ve lezzet alma.

mümaşat / mümâşat / مماشات

  • Uysallık, suyuna gitme, alttan alma. (Arapça)

münderis

  • İndiras eden. Eseri, izi nişânı kalmamış olan.
  • Münderis olmak: İzi kalmamak.
  • İzi kalmayan.

müngazz

  • Zindeliği kalmamış.

müngazzen

  • Zindeliği kalmamış olarak.

münhasır kalma

  • Bir özellik ve konumla sınırlı kalma.

münselib

  • (Selb. den) Kaçırılmış, kalmamış, kaldırılmış. (Bu tâbir; huzur, asayiş, emniyet ve rahat hakkında kullanılır.)
  • Münselib olmak: Kalmamak.

müntakimane / müntakimâne

  • İntikam almak tarzına.

müraat-ı efham / müraât-ı efhâm

  • Zihinlere, anlayışlara uygun davranma; anlayış seviyelerini dikkate alma.

müraat-ı esbab / müraât-ı esbab

  • Sebeplere uymak, tedbir almak.

müracaat

  • (Rücu'. dan) Geri dönmek.
  • Baş vurmak, izin almak için veya bir iş için alâkadarlarla görüşmek.
  • Mütalâa istemek, danışmak.

murakabe / مراقبه

  • Denetim. (Arapça)
  • Kendi iç dünyasına dalma. (Arapça)

mürüvvet

  • İnsanlık, yiğitlik. Muhtâc olanlara, lâzım olan şeyleri vermek, başkalarına faydalı olmak, iyilik yapmak arzusu, insanlık. Adâleti yerine getirme ve hiç kimseden intikam almayı istememe.

müsadere

  • Toplama, elden alma.

musahhar etmek

  • Boyun eğdirmek, emri altına almak.

müsakat

  • (Ka, uzun okunur) Meyvesinin bir kısmını almak şartiyle bir bağı veya ağaçları bir kimseye verme.

müsarakat

  • (Sirkat. den) Hırsızlık, çalma.

müşkil istiare

  • Kapalı istiare; içinde "kendisine benzetilen"in bizzat yer almadığı ancak ona işaret edilen bir istiare.

müşrif

  • Etrafı gören, etrafa bakan.
  • Yüce yer, yüksek yer.
  • Yükselen, çıkan.
  • Bir hal almağa yüz tutmuş olan.

müteaccibane / müteaccibâne

  • Şaşakalma suretiyle. Taaccüb eder şekilde. (Farsça)

müteferricin / müteferricîn

  • (Tekili: Müteferric) Gezinenler, dolaşanlar, hava almağa eğlenmeğe gidenler.

mütekemmil

  • (Kemal. den) Olgunlaşan, tekemmül eden. Eksiği kalmayan.

mütekemmilane / mütekemmilâne

  • Olgunlaşarak, tekemmül ederek. Eksiği kalmayarak. (Farsça)

mütelezziz olmak

  • Lezzet almak.

mütelezzizane / mütelezzizâne

  • Lezzet alarak, lezzet almak suretiyle. (Farsça)

mütemmem

  • Tamamlanan, eksikleri kalmayan. Nihayete eren.

mutmainn

  • İtmi'nanlı. İçi rahat. Müsterih. Şüphesi kalmamış. Emin.

muvakere

  • Tarladan çıkan mahsulden bir kısmını almak şartıyla birlikte ekme.

müzamene

  • Zamanla çalışıp ücret almak.

na-ma'kul

  • Akla uygun gelmeyen. Akıl almayan. Mâkul olmıyan. (Farsça)

nahf

  • Aksırmak. Nefes almak.

nakm

  • (Nakmet) İntikam, öç alma. Eza vererek cezalandırma.

nakr

  • Oymak, kazmak. Taş oymak.
  • Kuşun yem toplaması.
  • Vurmak.
  • Sıklık vermek.
  • Ağaç üstüne nakşetmek.
  • Tanbur çalmak.
  • Üflemek.
  • Dille ıslık çalmak.
  • Parmak çıtlatmak.

naks

  • Nakletmek.
  • İfsad etmek, bozmak.
  • Evmek. Acele etmek.
  • Kimseye lâkap takmak.
  • Ayıplamak.
  • Kilise çanını çalmak. Çan çalmak, çana vurmak.

nakur

  • Sur gibi ağızla üflenerek çalınan boruya denir. Nakr; vurmak ve didiklemek mânalarına geldiği gibi, boru çalmak mânasına da gelir. Çünkü boru çalındığı zaman, içinden hava tazyiki ile didiklenmiş olacağı gibi, dışından da o ses, çarptığı kulakları didikleyeceği cihetle boruya "minkar" mânasıyla alâk

nareva / nârevâ / ناروا

  • Yakışık almaz. (Farsça)

nasb

  • Dikme. Bir rütbe alma. Bir memurluğa tayin edilme.
  • Gr: Arapçada kelimenin i'rabının mensub ( üstün) olması, yani; (e, a) diye okunuşu.
  • Dikme, bir rütbe alma, bir memurluğa atama. Bazı Arapça kelimelerin sonunun üstünlü olma durumu.

nasfet

  • (Nasafet) İnsaf. Haklılık. Bir şeyin yarısını almak. Hakkaniyet. İnsanları, kanunların şümulüne girmeyen hakları te'min ve ifasına zorlayan fotri adâlet hissi.

nazar / نَظَرْ

  • Dikkate alma.

nazar-ı dikkate alma

  • Bir meseleyi tüm yönleriyle ele alma.

nazar-ı dikkate almak

  • Dikkate almak, göz önünde bulundurmak.

nazar-ı ehemmiyet / نَظَرِاَهَمِّيَت

  • Önemle dikkate alma.

nazar-ı ehemmiyete almak

  • Önem vererek gündeme almak.

nazar-ı itibar

  • Dikkate alma.

nazar-ı itibara almak

  • Dikkate almak.

nazara alma

  • Dikkate alma.

nazara almak

  • Dikkate almak.

ne'ş

  • Şiddetle ve kahirle almak. Zorla almak.

nebh

  • Bir şeyi tenbih etmek, unuttuğunu hatırlatmak.
  • Ansızın bulunan. Yitik.
  • Ansızın yitirmek.
  • Uykudan uyanmak.
  • Şerefli olmak.
  • Meşhur olmak, ün salmak.

neceş

  • Değeri artırmak için almak.
  • Bir kumaşın pahasını artırmak.
  • Dağılmış şeyleri bir yere toplamak.
  • Örtmek, setretmek.
  • Müşteri kızıştırmak, bir malı satın almaya niyeti olmadığı hâlde alacakmış gibi malın fiyatını yükseltmek.

nedalet

  • Kir, pislik.
  • Çalma, sirkat etme, aşırma.

nefel

  • Düşmandan alınan mal, ganimet.
  • Ulü-l emrden müsaade almadan düşmana karşı çıkan az sayıda bir cemaat.

nefes

  • Soluk, üfürülen hava. Soluma, soluk verip alma.
  • Uzun söz.
  • Bolluk.
  • Hased etmek.
  • Edb: Bektaşi tekkelerinde okunan manzum söz.

nehafe

  • Tıksırmak, aksırmak.
  • Nefes verip almak.

nehb

  • Yağma, yağmacılık, çapul.
  • At oynatmak, koşturmak.
  • Kahr ile bir kişinin malını elinden almak.

nehhat

  • Çalıştırılan sığır.
  • İnce.
  • Hımar, eşek.
  • Sadaka toplamaya memur olan kişinin işini bitirdikten sonra ücretini alması.

nehs

  • Kabzetmek, almak.
  • Yılan sokması.
  • Eti ön dişiyle almak.

nehş

  • Yılan sokmak.
  • Almak, kabzetmek.
  • Ön dişiyle bir nesneyi ısırır gibi tutmak.
  • Et almak.

nekam

  • (A, uzun okunur) Bir kimseyi kötü bir fiilinden dolayı şiddetle cezalandırmak. İntikam almak.

nekre

  • Gr. başına "el" takısı almamış, mânâsı kapalı, belirsiz isim.

nekz

  • Vurmak.
  • Kovmak, def'etmek.
  • Yılan sokmak.
  • Azalmak.
  • Suyun, yer tarafından emilmesi.

nema / nemâ / نَمَا

  • Artma, çoğalma, büyüme, uzama.
  • Gelişme, büyüme.
  • Uzamak, artmak, çoğalmak, üremek.
  • Faiz.
  • Malın artması, çoğalması. Ziyâdeleşen mala nâmî denir.
  • Çoğalma, büyüme.

nes'e

  • Veresiye alma. Vade ile alma.
  • Tehir etmek.

nesg

  • Gitmek.
  • Almak.
  • Ağaç kesildiğinde çıkan su.
  • Vurmak.
  • Dürtmek.

nesi / nesî

  • Yer değiştirmek, geri bırakmak; Eşhur-ül-hurum (haram aylar) denilen ayları değiştirmek, geri almak.

nesie

  • Veresiye almak. Satın alınan şeyin bedelini vermeyip sonraya bırakmak.

neşv ü nema / neşv ü nemâ / نَشْوُ و نَمَا

  • Gelişme ve çoğalma.

nevaht

  • Okşama. (Farsça)
  • Saz çalma. (Farsça)

nevş

  • Bir şeyi el uzatıp almak ve istemek.
  • Yürümek.
  • Sür'atle deprenip kalkmak.
  • Alıp yemek.

neyseb

  • Karıncaların birbirine bitişerek yol almaları.

nez' / نزع

  • Çekip koparmak, ayırmak.
  • Can çekişmek.
  • Çekip almak. Kuyudan kovayı çekip çıkarmak.
  • Saymak.
  • Kaldırmak, yok etmek.
  • Can çekişme. (Arapça)
  • Sökme, koparma, zorla alma. (Arapça)
  • Nez' eylemek: Ayırmak, çekip atmak, sökmek, koparmak. (Arapça)

nikah-ı dahili / nikâh-ı dâhilî

  • İçerden evlenme, akrabadan kız alma.

nikah-ı harici / nikâh-ı hâricî

  • Dışardan evlenme, akraba hâricinden kız alma.

nikam

  • (Tekili: Nikmet) İntikamlar, öc almalar.

nıkmet

  • Şiddetli ceza, intikam alma.

nişangah / nişangâh

  • Hedef yeri. Nişan tahtası. (Farsça)
  • Silâh namlusunun üstünde bulunan, nişan almağa yarayan kısım. (Farsça)

nisbet

  • Soy bakımından bağlılık, mensub olma.
  • Tasavvufta velî bir zâtla mânevî irtibat, feyz alma, huzûr.

noksan

  • (Nuksan) Eksik, kusurlu, nâkıs.
  • Eksiklik, azlık. Eksilme, azalma.
  • Yokluk.

nüşuz / nüşûz

  • Kadının kocasına kafa tutup isyan edici bir durum almasıdır. Güya kendisini yüksek sayıp itaatını kaldırmış olur.

nüvaht

  • Çalgı çalma. (Farsça)

paguş

  • Suya dalma. (Farsça)

pala

  • Ağzı enli, ortasına doğru daha genişliyerek ucuna doğru daralmaya başlayan kalın, kısa ve ağır kılıç.

pamal / pâmâl / پامال

  • Ezilmek, çiğnenmek. (Farsça)
  • Pâmâl olmak: Ezilmek, çiğnenmek, ayaklar altında kalmak. (Farsça)

pertab

  • Atılma, sıçrama. (Farsça)
  • Hız almak için geriden koşarak atılma. (Farsça)
  • Uzağa düşen ok veya başka bir şey. (Farsça)

poz

  • Fotoğraf alınırken kendine düzen vermek, tavır takınmak. Kımıldamadan durduğu halde kalmak. (Fransızca)

prens bismark

  • (1815 - 1898) Meşhur Alman siyasilerinden ve Alman birliği için çalışanlardan birisidir. İslamiyeti ve Hz. Peygamber'i (A.S.M.) medh ü sena ederek hayranlığını bildiren bir mütefekkirdir.

puşide olma / pûşide olma

  • Örtülü, kapalı kalma.

puyan olmak

  • Koşmak. Batmak. Dalmak.

rabıta / râbıta

  • Bir velînin şeklini, sûretini hayâline getirerek onun kalbindeki feyz (bereket) ve mârifetlere (ilimlere) kavuşma yolu. Kalbini büyüklerin kalbine bağlayarak onlardan feyz alma. Her şeyi unutarak, dünyâ işlerini düşünmeyerek, sevgi ve saygı ile bir velînin mübârek yüzünü hayâlinde veya gönlünde bulu

rags

  • Nimet. Lütf-u İlâhî. Bereket. Hayır.
  • Çoğalmak ve uzamak.

ramak / رمق

  • Çok az. (Arapça)
  • Son nefeslik hayat. (Arapça)
  • Ramak kalmak: Çok az bir şey kalmak. (Arapça)

rampa

  • İki geminin birbirine veya bir geminin iskeleye yanaşıp bitişmesi. (Fransızca)
  • Şose veya demiryolundaki yokuş. (Fransızca)
  • Trenin eşya almağa mahsus yanaştığı set. (Fransızca)

rasime

  • Âdet. Eskiden kalma âdet.

recel

  • Saçın ne sarkık ve ne de çok kıvırcık olması.
  • İstedikçe emsin diye davarı yavrusuyla beraber otlağa salmak.

redd-i selam / redd-i selâm

  • Selâm verenin selâmını almak.

rehk

  • Aradan yetişip yaklaşma.
  • Yürüme.
  • şaşa kalma, taaccüb etme, hayrette kalma.
  • Kötü şeylere düşkünlük.

rekz

  • Dikme, saplanıp kalma.

remaz

  • Güneşin harâretinin çoğalması.

reşv

  • Rüşvet almak.

reyean

  • Artma, çoğalma, ziyâdeleşme, bereketlenme.
  • Her şeyin evveli, tazelik zamanı.

riba

  • Tartısı ve ölçüsü belli olan bir malı aynı cinsten daha fazla olan bir mal ile, bir karşılığı olmaksızın, peşin olarak veya veresiye değiştirmektir.
  • Faiz.
  • Muamelede meşru miktardan tecavüz.
  • Bir şeyin artması, çoğalması.
  • Verilen borç para veya mal karşılığında

riyazet-i diniye

  • Dinî riyazet, az gıda almak suretiyle nefsi terbiyeye çalışma.

röntgen

  • Röntgen adında bir Alman âliminin 1896' da keşfettiği ışıklar. Bunlar gözle görülmediği halde fotoğraf camına tesir eder, vücuddan, tahta, kâğıt gibi maddelerden bu ışık geçebilir. Bazı hastalıkların teşhis ve tedavisinde de kullanılır.
  • Vücuddaki iç uzuvların filmini çekmek.

ruhani terakki / ruhânî terakki

  • Rûhen yükselme, ruh âleminde yükselme, yol alma.

ruhsatyab / ruhsatyâb

  • İzin ve müsaade alma. (Farsça)

rüsuh

  • İlmin derinliğine inmek, dalmak, ilimde ileri gitmek.

rüşvet

  • Haksız yere para, mal v.s. almak veya vermek.

sadık kalmak

  • Bağlı kalmak.

şadırvan

  • Etrafında bulunan bir çok musluklardan ve bir fıskiyeden su akan havuz tarzında kubbeli çeşme. Şadırvanlar daha ziyade cami avlularında halkın abdest almaları için yapılırdı.

sahr

  • Masharaya almak.

şahr

  • Ağızını öttürmek.
  • Islık çalmak.
  • Sesi yükseltmek.

saht-ligam

  • Gem almaz, sert başlı at. (Farsça)

sakf

  • Hızla almak. Sür'atle ahzetmek.

şamil olma / şâmil olma

  • Kapsama, içine alma.

şamme / şâmme / شامه

  • Koku alma duygusu.
  • Koku alma duyusu. (Arapça)

sar'

  • Düşmek.
  • Yıkıp yere çalmak.
  • Edb: Şiirin beytini iki mısra' veya iki kafiyeli yapmak.
  • Tıb: Bir hastalık ki, teneffüs cihâzını his ve hareketten meneder.

sarf-ı nazar

  • Bir şeyden vazgeçme, cayma.
  • Nazar-ı itibare almama.

sathi / sathî

  • Görünüşe göre, derinliğine dalmadan, üstünkörü olarak, satha dâir ve âit.

satvet

  • Ezici kuvvet. Hışım ve şiddetle kavrayıp almak. Birisinin üzerine şiddetle sıçramak ve hamle etmek.
  • Zorluluk.

se'r

  • İntikam, öç almak.
  • Kin.
  • Kısas etmek.

seb'

  • İçmek için şarap satın almak.
  • Yakmak.
  • Bir kimseyi değnek veya kamçı ile dövmek.

sebeb-i mahrumiyet

  • Yoksun kalmanın sebebi.

sebt

  • (Çoğulu: Esbât-Sübut-Esbüt) Rahat etmek.
  • Boyun vurmak.
  • Saç sarkıtmak. Bir çeşit deve yürüyüşü.
  • Cumartesi günü.
  • Şaşırmak, hayrette kalmak.
  • Çok zeki, dâhiye.
  • Başı tıraş etmek.

şecc

  • Baş yarma ve yarılma.
  • Geminin, denizi yararak yol alması.

sefahet / سفاهت

  • Haramlara dalma.

seff

  • Dokumak.
  • Yapmak.
  • Ahzetmek, almak.
  • Toz haline getirilmiş ilâç.
  • İlâcı toz haline getirme.

şefi'

  • Şefaat eden.
  • Satılacak bir mal için satın almada üstünlük hakkı olan.

sehavet / sehâvet

  • Cömert olmak. Parayı, malı hayırlı, iyi yerlere dağıtmaktan, lezzet almak.

şehik

  • Hıçkırıkla içini çekme.
  • Nefesi dışarı çıkarma. Soluk alma.
  • Nefesi dışarı çıkararak eşeğin anırması.

şekavet

  • Her çeşit kötülük içinde olmak. Belâ ve zillete düşmek. Sıkıntıda kalmak.
  • Haydutluk, eşkiyalık.

sekte

  • Durma, kısılma.
  • Kanın birdenbire durması.
  • Bir işin görülmesinde kesiklik, durgunluk hâsıl olmak.
  • Tecvidde: Kıraat esnasında nefes almadan sesi kesmeğe denir.

selb / سلب / سَلْبْ

  • Zorla alma, kapma, soyma.
  • Nefy ve inkâr etme.
  • Kaldırma, giderme, izale.
  • Man: İki şey arasında nisbet-i vücudiyenin kalkması.
  • Kapma, alma, silme, kaldırma, red.
  • Kapma, kendine çekme. (Arapça)
  • İnkâr etme. (Arapça)
  • Selb: Etmek (Arapça)
  • Kapmak, çekmek, almak. (Arapça)
  • İnkâr etmek. (Arapça)
  • Yok etmek. (Arapça)
  • Çekip alma.

selbetmek

  • Red, inkâr etmek.
  • Kapmak, zorla almak.

selem

  • Teslim etmek.
  • Ayıplardan uzak olmak.
  • Selef.
  • Peşin para ile veresiye mal alma.
  • İleride teslim edilecek bir malın peşin para ile satılması. Yâni belli miktârda peşin para ile belli zaman sonra bilinen yerde bilinen bir malı satın almak için yapılan sözleşme. Peşin parayı verene sâhib-üs-selem veya rabb-üs-selem; veresiye mal ver me borcu altına giren satıcıya müslemün ileyh, bu
  • Peşin para ödeyip, malı daha sonra almak üzere yapılan bir alış veriş akdi.

sem'-i hikmet

  • Hikmetli sözleri dinlemek. Hikmetten ibret ve ders almak. En hayırlısına tabi olmak.

şemm

  • Koku alma.

ser / سر

  • Baş. (Farsça)
  • Başkan. (Farsça)
  • Uç. (Farsça)
  • Serden geçmek: Başından vazgeçmek, ölümü göze almak. (Farsça)

şer'

  • Emir ve nehy gibi hükümleri vaz' etmek.
  • Bir işe başlamak.
  • Dalmak.
  • Girmek.
  • Zâhir etmek, göstermek.
  • Cenab-ı Hakk'ın emri. Âyet, hadis, icma-i ümmetle ve kıyas-ı fukaha ile sâbit olan dinin temelleri, şeriat.

serdengeçti

  • Tar: Akıncılardan düşman ordusu içine dalmak veya muhasara altına alınan bir kaleye girmek için fedai yazılan kimseler. Bunlara ellerinde kınlarından sıyrılmış kılıçlarla bu tehlikeli işlere atıldıkları için "dalkılıç" da denilirdi. Düşman ordusuna dalacak veya kaleye girecek olanların dönmelerinden

serfüru / serfürû / سرفرو

  • Başı önde, başı eğik, itaat eden. (Farsça)
  • Serfürû etmek: (Farsça)
  • İtaat etmek. (Farsça)
  • Başını eğmek. (Farsça)
  • Düşünceye dalmak. (Farsça)

sevm

  • Satılık bir şeye kıymet takdir etme, paha biçme.
  • Su-i kasd. Zulüm ve minnete giriftar etmek. Derde sokmak.
  • Dağlamak.
  • Başına buyruk olup istediği yere gitmek.
  • Kuş havada dolaşmak.
  • Satışa arzetmek.
  • Satın almak istemek.
  • Fâide yetiştirmek.<

sevm-i nazar

  • Bir malı görmek yâhut göstermek üzere sâhibinin izniyle almak.

şevr

  • Davarı baharda otlamağa bırakmak.
  • Kovandan bal almak.
  • Satılığa çıkarmak.

seyr-i şuunat / seyr-i şuunât

  • Kâinattaki hâdiseleri seyredip, görüp hakikatını anlamağa çalışmak.
  • Hâdiselerin bir halde kalmayıp akışı, değişmesi.

şiddet-i istiğrak

  • Şiddetli şekilde Allah aşkıyla kendinden geçme, derine dalma.

şiddet-i tevaggul

  • Bir şeye fazlaca dalma.

sine

  • Uyuklama, uykuya dalma başlangıcı. Uyku ile uyanıklık arası. (O anda insan, sesi duyduğu halde anlamaz.)

şir'a

  • (Şeria-Meşrea) Lügat mânası, bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda insanların, hayat-ı ebediye ve saadet-i hakikiyeye vusulü için Allah'ın vaz' u teklif ettiği ahkâm-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bil'istiare ıtlak edilmiştir ki, din demekt

şira / şirâ

  • Satın alma, satın alınma.
  • Satın almak.

sirkat

  • (Serkat) Çalma. Hırsızlık.
  • Hırsızlık, çalma.

sırr-ı tenasül

  • Çoğalma, üreme sırrı.

sırr-ı tenasülat / sırr-ı tenasülât

  • Çoğalma, üreme sırrı, esprisi.

sitad

  • Alma, alış. (Farsça)

sofestai / sofestaî / sofestâî

  • (Sevfestâi) Kâinatın yaratıcısını, Cenab-ı Hakkı kabul etmemek için herşeyi inkâr eden. Müsbet veya menfi hiç bir hükme varmayan, daima şüphe içinde kalmayı esas alan felsefi bir doktrinin (Septisizm) mensubu. Septik. Alemde hakikat namına hiç bir şey tanımayan ve hakikatı araştırmaktan sarf-ı nazar
  • Şüpheci; herşeyi, hattâ kendisini dahi inkâr eden, olumlu veya olumsuz hiçbir hükme varmayan daima şüphe içinde kalmayı esas alan bir felsefi zihniyet ve tutum sahibi, septik.

sohbet-i nebeviye

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) huzuruna gelip ondan ders alma, onunla sohbet etme.

şöhretgir / şöhretgîr

  • Ün salma.

sosyal adalet / sosyal adâlet

  • Herkesin, bilgi ve kâbiliyeti ve gördüğü iş nisbetinde çalıştığının karşılığını alması, başkaları tarafından sömürülmemesi.

su-i kasd

  • Bir kimsenin aleyhinde tertib alma.
  • Adam öldürmeğe tertib alma.
  • Kötü kasd.

sübut vermek

  • Sabit kalmak.

şüf'a

  • Bir malı müşteriye, mal olduğu fiata satmak.
  • Huk: Satılmakta olan bir yerde hissesi bulunan veya oraya bitişik komşu olanın satılan şeyi almakta birinci derecede hakkı olması. Şüf'a sahibi kendinden habersiz satılan şeyi, dava ederse, bedelini ödeyerek müşteriden geri alabilir.
  • <
  • Başkasına satılmış olan bir mülkü, satış değeri ile satın almak hakkı. Bu hakka mâlik olan kimseye şefî' denir.

sükunetsiz / sükûnetsiz

  • Sakin kalmayan, hareketli.

sukut

  • Düşme. Yukardan aşağıya birden iniverme.
  • Değerini kaybetme. Bozulma.
  • Devrilme.
  • Mahvolma.
  • Ahlâk bakımından alçalma.
  • Büyük bir vazifeden ayrılma.
  • Sarkma.
  • Çocuğun eksik veya ölü olarak doğması.
  • Düşme, alçalma.
  • Düşme, alçalma.

sukut etmek

  • Düşmek, alçalmak.

sükut etmek / sükût etmek

  • Sessiz kalmak, susmak.

sukut-u ruh

  • Ruhun alçalması.

süluk / sülûk

  • Mânevî yol alma, yürüme.

süluk etme / sülûk etme

  • Yol alma.

süluk etmek / sülûk etmek

  • Yol almak.

şümul

  • Kaplamak. İhtivâ etmek. İçine almak.
  • Hükmü altına almak.

şümul-ü rahmet

  • Cenâb-ı Hakkın rahmetinin herşeyi içine alması, kuşatması.

sünbüllenmek

  • Filizlenmek, başaklanmak, çoğalmak.

sür'at-i teessür

  • Çok çabuk ve hızlı etki altında kalma.

şüzuz

  • (Şâzz. dan) Kaide ve kanun dışı kalmak. Yalnız kalmak.
  • Karşı olmak, muhalif olmak.

şüzuz etme / şüzûz etme

  • Kural dışı kalma.

şüzuz etmemek / şüzûz etmemek

  • Kural dışında, saf dışında kalmamak, istisna olmamak.

ta'bir

  • (Tâbir) İfade, anlatma. Söz. Mânası olan söz. Deyim.
  • Terim.
  • Rüya yorma. (Ubur. dan) Herhangi bir şeyden ve hâdiseden, başka bir hak ve faydalı mânaya geçmek, intikal etmek ve ibretlendirmek ve ders almak.

ta'lik / ta'lîk / تعليق

  • Askıya alma. erteleme. (Arapça)
  • Ta'lîk edilmek: Asılmak, iliştirilmek, tutturulmak. (Arapça)

ta'sib

  • İhata edip kaplamak, içine almak.
  • Bir kimsenin başına taç koymak.
  • Açlıktan dolayı karnını bağlamak.

ta'şir

  • (Çoğulu: Ta'şirât) (Öşr. den) Öşürünü alma. Onda birini alma.
  • Ona bölme.

ta'vik / ta'vîk / تعویق

  • Askıya alma, geciktirme, erteleme, oyalama. (Arapça)
  • Ta'vîk edilmek: Geciktirilmek, ertelenmek, askıya alınmak. (Arapça)
  • Ta'vîk etmek: Geciktirmek, ertelemek, askıya almak. (Arapça)

taaddüd / تعدد

  • Çoğalma, birden fazla olma, tekessür etme.
  • Çoğalma. Birden fazla olma. Tekessür etme.
  • Çokluk. (Arapça)
  • Çoğalma. (Arapça)

taahhüd / تَعَهُّدْ

  • (Ahd. den) Bir işin veya bir şeyin yapılması için söz verme, üzerine almak. İltizam etme. Resmi söz verme. Yüklenme.
  • Postaya verilen bir şeyin, yerine varmasını sağlama.
  • Üzerine alma.

taahhüd-ü rabbani / taahhüd-ü rabbânî / تَعَهُّدُ رَبَّان۪ي

  • Terbiye edici Allah'ın üzerine alması.

taahhüt

  • Söz verme, üzerine alma.

taattul

  • (Atalet. den) İşsiz kalma. İşlemez ve boşta olma.

taavvuz

  • (İvaz. dan) Bedel almak. Bir şeye karşılık almak.
  • Bir şey karşılığı olarak alınmak.

taazzüb

  • Evlenmeyip bekâr kalmak.

taazzuv / تعضو

  • Şekillenme, biçim alma, organ oluşturma. (Arapça)

tadyif

  • Konuk almak.

tafra

  • Yukarıya sıçrama atlama.
  • Yukarıdan atıp tutma.
  • İlmiye sınıfında rütbe ve derece alma.

tafv

  • Bir şeyin batmayıp su üzerinde kalması.
  • Ağaç üzerinde yaprağın belirmesi.
  • Bir işe girmek.
  • Hayvanın tepe üzerine çıkması.
  • Ceylânın koşması.

tagaddi / tagaddî

  • Gıda alma, beslenme.

tagaddi-i hüceyrat / tagaddî-i hüceyrât

  • Hücrelerin gıda alması, beslenmesi.

taglis

  • Fık: Kurban bayramının ilk gününde Müzdelife'de bulunanlar için o günün Sabah Namazını fecri müteakib daha ortalık karanlık iken kılmak. (Bu çok efdaldir)
  • Bir işi üzerine almak.
  • Sabah karanlığında sefer etmek.

tahaccür

  • Taşlaşmak. Taş kesilmek. Donup kalmak.

tahalli

  • (Halâ. dan) Boşalmak. Boş kalmak. Tenhaya çekilmek. Yalnız kalmak.

tahallüd

  • (Huld. dan) Bir yerde devamlı kalmak. Devamlı olmak.

tahallüf

  • Geride bırakılma. Arkada kalma.
  • Değişme. Uygun olmama.
  • Geri kalma, değişme.

tahammül

  • Yüklenmek. Bir yükü üstüne almak.
  • Sabretmek. Katlanmak.
  • Kaldırmak.
  • Yüklenmek, yükü üstüne almak, kaldırmak.
  • Sabretmek, katlanmak.

tahayyülat / tahayyülât

  • (Tekili: Tahayyül) Tahayyüller, hayale dalmalar, hayalde canlandırmalar.

tahayyür / تحير

  • Hayrette kalma.
  • Şaşakalmak. Hayret etmek. Şaşırmak. Hayran olmak.
  • Şaşakalma.
  • Hayranlık. (Arapça)
  • Tahayyür etmek: Hayran kalmak, şaşakalmak. (Arapça)

tahayyürat / tahayyürât

  • (Tekili: Tahayyür) Hayrete düşüp şaşakalmalar. Hayran olmalar.

tahayyüz

  • (Hayz. den) Yer tutmak, yer almak.
  • Ehemmiyet kazanmak.
  • Fiz: Herhangi bir cismin boşlukta yer alması.
  • Yer tutma, yer alma.

tahkir

  • Aşağılama, hafife alma, hakaret etme.

tahlis

  • Kurtarmak. Halâs etmek.
  • Bir şeyin özünü, hülâsasını almak.

tahsil yapma

  • Eğitim alma.

tahsin

  • (Hısn. dan) Kale gibi sağlamlaştırma.
  • Muhafaza altına alma.

tahviz

  • Suya dalmak.

takabbül

  • (Kabul. den) Kabullenme. Üstüne alma. Bir şeyi taahhüd ve iltizam etme.
  • Öpülme.

takallüd

  • (Çoğulu: Takallüdât) (Kald. dan) Bir işi üstüne almak.
  • Takınma, kuşanma. Gerdanlık veya muska gibi boyuna geçirme.
  • (Kılıç) kuşanma.

takallül

  • (Kıllet. den) Azalma, az olma.

takallus

  • Kısa olmak, kısalmak.
  • Toplanmak, cem'olmak.

takarrüş

  • Kesbetmek, almak, kazanmak.

takdim / تقدیم

  • Sunma, sunuş. (Arapça)
  • Öne alma. (Arapça)
  • Takdim edilmek: Sunulmak. (Arapça)
  • Takdim etmek: Sunmak. (Arapça)

takdim tehir

  • Öne alma-sonraya bırakma; yolculukta öğleyi ikindi vaktinde, akşamı yatsı vaktinde kılmaya tehir denilir. Bunun zıttı ise takdimdir.

takdim-te'hir

  • Öne alma-geri bırakma.

taksir

  • (Kasr. dan) Kısaltma, kısma.
  • Kusur, hata, kabahat, suç. Günah.
  • Bir işi eksik yapma.
  • Bir şeyi yapabilir iken yapmama.
  • Zayıflatmak, süstlük etmek.
  • Geri kalmak.

talak-ı bayin / talâk-ı bâyin

  • Yeniden evleniyorlarmış gibi kadının rızası ile tekrar nikâh edilmedikçe geri alınamayacağı talâk. Kadın istemiyorsa erkek zorla alamaz. İddet sırasında kadın, erkeğin evinde kalmaz. Erkek üçüncü defa verdiği bâin talaktan sonra, üzerinden hulle geçmeden karısını bir daha (kadın istese de) alamaz.

taltif / تلطيف

  • İltifat etmek. Bir iyilik yaparak gönül almak. Yumuşatmak.
  • Lütfetme, bir iyilik ederek gönlünü alma, iltifat etmek.
  • Ödüllendirme. (Arapça)
  • Gönlünü alma. (Arapça)

taltif etme

  • Ödüllendirme, gönlünü alma.

tansif

  • Yarılama, yarısını alma.

tanz / طنز

  • Alaya alma, eğlenme. (Arapça)

tarziye / تَرْضِيَه

  • Gönül alma.

tasfir

  • (Çoğulu: Tasfirât) (Safir. den) Sarartma, sarıya boyama.
  • Islık çalma.

tasmim / tasmîm / تصميم

  • Kesin karar. (Arapça)
  • Tasmîm ittihaz etmek: Karar almak. (Arapça)

tatbil

  • Davul çalma.

tatyib-i hatır / tatyib-i hâtır

  • Gönlünü hoş etme, gönlünü alma.

tavaddu'

  • Abdest almak.

tavassut

  • Ara bulma için araya girmek. Aracılık. Vasıtalık.
  • İyi ile kötü arasında mu'tedil olanını almak.

tavazzu'

  • Abdest alma.

tazammun / تضمن / تَضَمُّنْ

  • İhtiva etmek. İçine almak. İçinde başka şeyleri havi olmak. Muhit olmak.
  • Tazmini kabul etmek. Kefil olmak.
  • Man: Lâfzın, mevzuu olduğu mânanın cüz'üne delâlet etmesi.
  • İçerme, içine alma.
  • İçine alma.
  • Başka şeyler arasında bir şeyi daha içine alma.
  • Kefil olma.
  • İçine alma.
  • İçine alma.

tazammun etme

  • İçine alma, kapsama.

tazammunen

  • İçerme, içine alma şeklinde.

tazayyuk

  • (Zîk. den) Sıkışma, daralma.

tazmin

  • Kefil olmak.
  • Zarar verdiği kimsenin zarar ve ziyanını ödemek.
  • Edb: Başkasına ait bir mısra veya beyti intihâl ve tevârüd olmaksızın kendi şiirine alma san'atı.
  • Bir şeyi bir şeye dâhil etmek.
  • Zararı ödetmek.

te'haz

  • Tekrar almak.

te'lif / te'lîf / تأليف

  • Yanyana getirme, alıştırma. (Arapça)
  • Kaleme alma, yazma. (Arapça)
  • Te'lîf edilmek: (Arapça)
  • Bir araya getirilmek, birleştirilmek. (Arapça)
  • Kaleme alınmak, yazılmak. (Arapça)
  • Te'lîf etmek: (Arapça)
  • Bir araya getirmek. (Arapça)
  • (Arapça)

teahhur

  • Geri kalmak. Geciktirmek. Gecikmek.
  • Sonraya kalma, gecikme.
  • Geri kalma.

teati

  • Karşılıklı alıp vermek.
  • Bir şeye el uzatıp almak. Hakkı olmayan şeye el uzatmak.
  • Fık: Pazarlıksız ve konuşmadan fiilen vâki olan mal alış verişi.

teayyün

  • Alış-verişte söz kesilirken tâyin (belli) edilen malın, belli olarak kalması.

tebahhur

  • (Bahr. den) Bir şeyin içine dalma ve derinliğine varma. Bir ilimde derin ihtisas kazanma.

tebarük

  • Çoğalmak, ziyâde olmak.
  • Uzamak.
  • Büyüklük.
  • Genişlemek.
  • Zâhir olmak, görünmek.

tebehhür

  • Tıb: Kısa ve sık nefes alma.

tebekküm

  • (Bekem. den) Dili tutulma. Konuşurken tutulup kalma.

tebellüğ / تبلغ

  • Anlayıp alma. Yetişme, erişme.
  • Tebliği kabul etme.
  • Anlayıp almak.
  • Alma. (Arapça)
  • Tebellüğ etmek: Bizzat almak. (Arapça)

teberrük

  • Bir şeyi bereket veya saadet vesilesi sayarak almak veya vermek. Uğur ve bereket saymak.
  • Bir şeyi bereket veya saadet vesilesi sayarak almak veya vermek. Uğur ve bereket saymak.
  • Hayr-ı İlâhiye hissedâr olmak.

tecemmüm

  • (Bitki) büyüme, çoğalma.

tecerrüd / تجرد

  • Bekarlık. (Arapça)
  • Çıplaklık. (Arapça)
  • Soyutlanma. (Arapça)
  • Tecerrüd etmek: (Arapça)
  • Çıplak kalmak. (Arapça)
  • Soyutlanmak. (Arapça)

tecevvu'

  • (Cu'. dan) İsteyerek aç kalma. Açlık çekme.

teçhizat-ı hayatiye

  • Hayatta kalmak için gerekli teçhizat, donanımlar.

teczir / teczîr / تجذیر

  • (Cezr. den) Mat: Kare kökünü alma.
  • Karekök alma. (Arapça)

tedafü / tedâfü

  • Birbirine karşı savunma vaziyeti alma.

tedahül

  • İç içe olmak. Birbiri içine girmek.
  • Yığılıp kalmak. Birikmek. Karışmak.
  • Bir taksidi ödemeden ötekinin gelmesi. Ödemede gecikmek.

tedbir / تدبير / tedbîr / تَدْب۪يرْ

  • Önlem alma.
  • Sonunu görerek önlem alma.

tedenni / tedennî / تدنى

  • Alçalma, inme.
  • Alçalma, gerileme.
  • Gerileme, alçalma, düşüş. (Arapça)
  • Tedennî etmek: Gerilemek, alçalmak. (Arapça)

tedenni-i mutlak / tedennî-i mutlak

  • Sınırsız düşüş, alçalma.

tedenni-i mutlaka / tedennî-i mutlaka

  • Sınırsız dinsizlik ve alçalma.

tedenniyat / tedenniyât

  • Alçalmalar, gerilemeler.
  • Alçalmalar.

tederrüs / تدرس

  • (Çoğulu: Tederrüsât) Ders alma, okuyup öğrenme.
  • Ders alma.
  • Ders alma. (Arapça)

tederrüs etme

  • Ders alma, eğitim görme.

tederrüsat / tederrüsât

  • (Tekili: Tederrüs) Ders almalar. Okuyup öğrenmeler.

tedhiş / tedhîş / تدهيش

  • Dehşet salma, dehşete düşürme. (Arapça)

tedric

  • Azar azar, derece derece ilerlemek. Birisini bir şeye yavaş yavaş vardırmak.
  • Sıkıştırmak suretiyle çok güçsüz hâle koymak.
  • Edb: İfadenin derece derece yükselmesi veya alçalması.

tedric-i habit / tedric-i hâbit

  • Edb: İfadenin alçalması. Bir şeyi tarif ederken vasıf bakımından yukarıdan başlayıp aşağıya inmek. Bunun aksini yapmağa da Tedric-i sâid denir.

tedris ve tederrüs

  • Ders verip ders alma.

teebbüd

  • Ürküp çekinme.
  • Evlenmeme, bekâr kalma.

teehhür

  • Gecikme. Sonraya kalma. Geriye kalma.
  • Gecikme, geriye kalma.

teemmi

  • (Emet. den) Cariye edinme.
  • Dadı satın almak.

teessür

  • Kederli ve üzüntülü olarak içlenmek. Üzülmek.
  • Te'sir altında kalmak.
  • Kederlenmek.

tefe'ül

  • Kapalı bir kitabı, belirli dualar okuyarak rastgele açma ve açılan sayfayı ibret alma maksadıyla okuma işlemi.

tefekküh

  • Yemiş toplayıp vermek. Meyvedar olmak. Meyvelenmek.
  • Pişman olmak.
  • Pek hoşlanıp hayrette kalmak.

tefekkün

  • Pişman olmak.
  • Taaccüb etmek, hayrette kalmak, şaşırmak.

teferrüd

  • (Ferd. den) Tek ve yalnız kalma. Herkesten ayrılma.
  • Eşsiz, emsâlsiz ve benzersiz olma.
  • Kendi başına olma.

tefeşşu'

  • Galip olmak, yenmek.
  • Çoğalmak, çok olmak.

tefevvüh

  • (Çoğulu: Tefevvühât) (Fevh. den) Söyleme, ağza alma.
  • Dil uzatma. Münâsebetsiz söz söyleme.

tefevvüz

  • Bir işi üzerine alma.

tefeyyüz / تَفَيُّضْ

  • Ma'nen zevk alma, bereketlenme.

tefrih

  • Korkusuz kalmak.
  • Gelişme, filizleme. Yumurtadan çıkmak.

tefrit / tefrît / تَفْر۪يطْ

  • Ortanın altında kalmak, normalden aşağı olmak.
  • Ortalamanın yani vasatın çok altında kalmak, geride kalmak. Normalden aşağı olmak. (İfratın zıddı)
  • Normalin altında kalma.

tegalgul

  • Bir işin içine girme, ilmî bir meseleye dalma, onda derinleşme.
  • Hoş kokulu şeyler sürünmek.
  • Zorluk, çetinlik, güçlük.
  • Bir şeyin, ilmin içine çok dalmak.

tegavvür

  • (Gavr. dan) Derine dalma.
  • Bir şeyin esâsını arama.

tegayyüz

  • Meşeliğe otlaması için davar salmak.
  • Meşelik içinde yerleşmek.

tehallüf

  • Uygunsuzluk.
  • Kafileden geri kalma.
  • Geride bırakma.

tehavün / tehâvün / تهاون

  • Ağırdan alma.
  • Önemsememek, hafife almak, aldırış etmemek.
  • Hafife alma. (Arapça)

tehekküm

  • Alay etme, hafife alma, küçümseme.

tehekkür

  • Taaccüb etmek, hayrette kalmak, şaşırmak.

teheyyüm

  • Şaşma, şaşırma. Şaşıp kalma. Hayran olma.
  • Susuz olma.

tehezzü'

  • Maskaraya almak.

tehi

  • Boş, avare kalmak, hâlî. Eli boş.

tehzil

  • (Çoğulu: Tehzilât) Zayıflatma.
  • Alaya alma. Alay şekline sokma.

tekallüd

  • Bir şeyi üzerine alma. İltizam edip boynuna alma.
  • Kuşanma, üzerine alma.

tekari / tekâri

  • Kira almak.

tekasür / tekâsür / تكاثر

  • (Kesret. den) Çoğalma. Kesret bulma.
  • Çok öğünme. Mal ve evlâdın çokluğu ve bu çokluk ile fahirlenme.
  • Çoğalma.
  • Çoğalma. (Arapça)

tekeffül / تَكَفُّلْ

  • Boynuna almak.
  • Birine kefil olmak. Kefâlet etmek veya vermek.
  • Üzerine alma.

tekeffül-ü rabbani / tekeffül-ü rabbânî / تَكَفُّلُ رَبَّان۪ي

  • Allah'ın üzerine alması, kefil olması.
  • Rabbin üzerine alması, kefil olması.

tekellül

  • Götürü gelmek.
  • İhâta etmek, kaplamak, içine almak.

tekenni

  • (Künye. den) Künye alma. Ad alma.

tekessür / تكثر / تَكَثُّرْ

  • Çoğalmak. Kesretli olmak. Adet miktarına adet ilâve olmak.
  • Çoğalma.
  • Çoğalma.
  • Çoğalma. (Arapça)
  • Çoğalma.

telakki

  • Karşılamak. Almak. Kabul etmek.
  • Şahsi anlayış ve görüş.

telakkub

  • (Lâkab. dan) Lâkab alma. Lâkablanma.

telakkuf

  • Ağızdan söz kapmak.
  • İşitmek.
  • Yutmak.
  • Sür'atle almak.

telassus

  • Çalma. Sirkat etme. Hırsızlık yapma.

telezzüz / تلذذ / تَلَذُّذْ

  • Tat ve zevk almak. Zevklenmek.
  • Lezzet alma, lezzetlenme.
  • Lezzet alma.
  • Lezzet alma.
  • Lezzet alma.

telezzüzat / telezzüzât

  • Lezzet almalar.
  • Lezzet almalar.

telhis / telhîs

  • Kısaltma. Hülâsasını alma.
  • Birşeyi süzüp özünü alma, özetleme.
  • Kısaltma, özetleme, hulâsa-sını alma.

telif etme

  • Yazma, kaleme alma.

telvih

  • Açıklamak.
  • Zâhir ve aşikâre kılmak.
  • Susuzluktan insanın çehresi bozulmak.
  • Bir şeyi ateşle kızdırmak. Güneş veya ateşin sıcaklığı bir nesnenin rengini değiştirmek.
  • Posa hâline getirmek.
  • Kocamak. Saç ağarması.
  • Almak.
  • İşaret etmek.

tenacüş

  • Satın almak.

tenadür

  • Azalma, nâdirleşme.

tenakus / tenâkus / تناقص / تَنَاقُصْ

  • Noksanlaşmak. Azalmak. Eksilmek.
  • Eksilme, azalma, noksanlaşma.
  • Eksilme, azalma. (Arapça)
  • Tenâkus etmek: Eksilmek, azalmak. (Arapça)
  • Azalma.

tenakusat / tenakusât

  • (Tekili: Tenakus) Eksilmeler, azalmalar.

tenassuh

  • Nasihat almak, aklı başına gelmek.
  • Başkası hakkında iyilik istemek.

tenasülat / tenasülât

  • (Tekili: Tenasül) Çoğalma. Tenâsüller. Üremeler.

tenavül

  • Bir şeyi alma.
  • Yemek yeme.
  • Bahşiş ve ihsanda bulunma.

teneffüs / تنفس

  • Soluk alma, dinlenme.
  • Nefes alma, dinlenme.
  • (Nefes. den) Nefes, soluk alma. Dinlenme.
  • Tan yeri ağarma.
  • Deniz suyunun sahile vurması.
  • Üfürmek.
  • Okullarda ders araları verilen dinlenme.
  • Soluk alma. (Arapça)
  • Teneffüs edilmek: Soluk alınmak. (Arapça)
  • Teneffüs etmek: Soluk almak. (Arapça)
  • Tenemmüv etmek: Serpilmek, gelişip büyümek. (Arapça)

teneffüs etmek

  • Nefes almak.

tenezzül / تنزل

  • İnme, alçalma.
  • Alçalma. (Arapça)
  • Alçakgönüllülük. (Arapça)

tenezzül etme

  • Düşme, inme, alçalma.

tenezzül etmek

  • İnmek, alçalmak.

ter'if

  • Burnundan kan almak.

terahi / terâhî

  • İşde gayretsizlik, gevşeklik, ihmal.
  • Uzaklaşma.
  • Sonraya bırakma.
  • Gecikme, geç kalma.
  • Geri durma, geri çekilme.
  • Gecikme, sonraya bırakma, sonraya kalma.
  • İşte gayretsizlik, gevşeklik, ihmal.
  • Sonraya bırakma.
  • Gecikme, geç kalma.
  • Geri durma, geri çekilme.

terakki / terakkî

  • İlerleme. Yukarı çıkma, yükselme.
  • Artma, çoğalma.
  • Bilgi ve medeniyetçe yükseliş. (Terakkimizin şartı: 1- Mesailerin tanzimi 2- Emniyet 3- Teavün düsturunun teshilidir.) (H.Şâmiye)
  • İlerleme, yukarı çıkma, yükselme.
  • Artma, çoğalma, gelişme.

tercih bila müreccih / tercih bilâ müreccih

  • Tercih edici sebep olmaksızın tercih (seçim) yapılabilir. Yani, seçimi yapacak zat için mutlaka sebebin var olması gerekmez, hiçbir sebebe bağlı kalmadan da seçenekler arasından birini seçebilir.

terdif / terdîf / تردیف

  • Ekleme, iliştirme. (Arapça)
  • Terkiye alma. (Arapça)
  • Terdîf eylemek: Eklemek. (Arapça)

tereddüd

  • Kararsızlık. Bir mes'ele hakkında karar veremiyerek şüphede kalmak.

tereddütsüz

  • Şüphede kalmayacak şekilde.

teremmül

  • Dul kalma. (Kadının) kocası ölme.

teremrüm

  • Bir şey söyleyecekmiş gibi yapıp, söylemeyip kalma.

terettüb-ü netice / تَرَتُّبُ نَتِيجَه

  • Netice olarak gelme, sonuç alma.

terevvuh

  • Bir şeyden koku alma.
  • Mütegayyer olmak, rengi ve tadı değişmek.

terfi'

  • Yükselme. Yukarı kaldırma. İ'lâ etme.
  • Talebenin sınıf geçmesi.
  • Rütbe alma. Rütbe verme.

terfiat / terfiât

  • (Tekili: Terfi') Terfiler. Rütbe vermeler. Rütbe almalar.
  • Yukarı kaldırmalar, yükseltmeler.

teşabük

  • Şebekelenme. Karışık, dolaşık hâl alma.

teşahhusat-ı itibariye / teşahhusât-ı itibariye

  • Varlıkların duruma göre çeşitli görünümler alması.

teşahhusat-ı muvakkate / teşahhusât-ı muvakkate

  • Varlıkların geçici olarak belli bir şekil ve görünüm almaları.

tesakul

  • Ağırdan alma, oyalanma, tembellik etme.

teşebbük

  • (Şebeke. den) Ağ şeklini alma. Şebekeleşme.
  • Parmaklarını birbirine giriştirmek.

teşeffi

  • İntikam alma, kalbi buz gibi olma.
  • Rahatlamak. Şifâ bulmak.
  • Öc almak. Öc veya intikam almakla yüreği soğumak.

tesehhur

  • Alay etme, maskaraya alma.

tesehhür

  • (Sehr. den) Gece uyumayıp uyanık kalma.

teşekkül

  • şekillenme. şekil alma.
  • Meydana gelme.

tesellüm / تسلم

  • Teslim edilen şeyi tekrar teslim alma.
  • Verilen bir şeyi alıp kaydetme.
  • Teslim olma.
  • İslâm olma.
  • Verileni geri almak.
  • Teslim alma. (Arapça)
  • Tesellüm etmek: Teslim almak. (Arapça)

teserri

  • Cariye alma, odalık edinme.

teseyyüb / تثيب

  • (Seyyib. den) (Kadın) dul kalma.
  • Dul kalma. (Arapça)

teshir / teshîr

  • Büyüleme, esir etme, emir altına alma.

teşmil / teşmîl / تَشْم۪يلْ

  • İçine alma, kapsama.
  • İçine alma.

teşmil etmek

  • İçine almak, kaplamak.

tesmir

  • (Semer. den) İktisad ederek malın çoğalması.
  • Ağaçların çiçeklerini döküp yemiş bağlaması.

tesvim

  • Davarı otlamaya salmak.
  • İşaretlemek, nişan etmek.
  • Dağlamak.

teşvir

  • İçinde bulunma. İçine alma, içine alıp gizleme.
  • Satılık olan hayvanı pazara çıkarıp gösterme.

teterrüb

  • Toz toprak içinde kalma.

tevafür

  • (Çoğulu: Tevafürât) Artma, çoğalma.

tevafürat / tevafürât

  • (Tekili: Tevafür) Artmalar, çoğalmalar.

tevağğul

  • Aşırı derecede dalma, meşgul olma.

tevakkuf

  • Durma. Eğlenip kalma. Duraklama.

tevarüs / tevârüs / توارث

  • Miras alma. (Arapça)
  • Tevârüs etmek: Miras almak. (Arapça)

tevazzu'

  • Madde gibi bir mekân alma.

teve'ur

  • Bir şeyin güçlenerek halli ve yenilmesi müşkil olması.
  • Bir hususta çetin zorlukla karşılaşmak.
  • Konuşanın çapraşık söylemesinden ve anlaşılmadığından dolayı, dinleyenin hayrette kalması.

tevella

  • (Tevelli) Birisini dost edinme.
  • Bir işi üzerine alma.
  • Dönme, yönelme, i'raz etme.
  • Ehl-i Beyt'e tam sevgi.
  • Akrabalık. Karabet. Yakınlık beslemek.

tevellüh

  • (Çoğulu: Tevellühât) (Veleh. den) Şaşakalma. Şaşırıp sersemleşme.
  • Hayran etme.
  • Kadını çocuğunden ayırma.

tevlid

  • Çocuğu doğarken almak. Doğurmak. Doğurtmak.
  • Mc: Sebep olmak, vücuda getirmek.
  • Beslemek. Terbiye etmek.

tevzin-i adalet

  • Adaletin her şeyi teraziye alması; her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesindeki ölçü, tartı, denge.

tezayüd / tezâyüd / تزاید

  • (Ziyadet. den) Ziyadeleşme, artma, çoğalma.
  • Söz ve sair şeyleri tekellüfle çoğaltma.
  • Ziyadeleşme, artma, çoğalma.
  • Artma, çoğalma. (Arapça)
  • Tezâyüd etmek: Artmak, çoğalmak. (Arapça)

tezayüdat / tezayüdât

  • (Tekili: Tezayüd) Artmalar, ziyadeleşmeler, çoğalmalar.

tezekkür

  • Unuttuktan sonra hatıra getirmek. Zikretmek.
  • Bir şeyi ders gibi tekrar ile ezbere almak.
  • Birkaç kişi toplanıp iş üzerine görüşmek.

tezekkür-ü mevt

  • Ölümü hatırlama, ölümden ibret alma.

tezellül / تَذَلُّلْ

  • Zillete katlanmak. Aşağılanmak. Alçalmak. Hor ve hakir olmak. Kendini alçak tutmak.
  • Alçalma.
  • Zillete düşme, alçalma.
  • Alçalma.

tezellül etme

  • Alçalma, kendisini küçük düşürme.

tezellülat / tezellülât

  • (Tekili: Tezellül) Alçalmalar, küçülmeler, zillete katlanmalar.

tezevvüc

  • (Çoğulu: Tezevvücât) (Zevc. den) Evlenme, kadın eş alma, zevce edinme.

tezevvüd

  • Azıklanma. Yanına yiyecek alma.

tezevvuk

  • (Çoğulu: Tezevvukat) (Zevk. den) Tad alma, zevk alma. Tatma.

tezeyyüd

  • Ziyadeleşme, çoğalma, artma.
  • Tekellüfle sözü uzatma.
  • Çoğalma.

tezkiye

  • Doğruluğuna şehadet etmek.
  • Zekât vermek.
  • Zekât almak.
  • Pak ve temiz etmek.
  • Övmek, medhetmek.
  • Birisinin durumu hakkında soruşturmak.

tezkiye-i nefs

  • Nefsini temiz bilmek. Kusuru üzerine almamak. Nefsini kusursuz addetmek.
  • Nefsi kötü şeylerden temizlemek, hayra yöneltmek.

tezyif

  • Çürütmek. Küçük düşürmek. Eğlenmek, alaya almak.
  • Bir şeyin dışını tezyin ve tanzim edip, içini fena yapmak. Kötü ayar etmek.
  • Tahkir etmek.

tul-u emel

  • Bitmeyen istek.
  • Hiç ölmeyecek gibi dünyaya dalmak ve düşünmek.

tumaninet / tumânînet

  • Namaz kılarken rükû' ve secdelerde ve kavmede (rükû'dan kalktıktan sonra ayakta durmakta) ve celsede (iki secde arasında oturmada) bütün âzânın (uzuvların) hareketsiz kalması. Sübhânallah diyecek kadar bir miktar durması ise, ta'dîl-i erkândır.

türkistan

  • Türklerin anayurdu olan ve Hive, Fergana, Taşkent, Buhara, Semerkant ve Kırgız şehirlerini içine alan büyük bölge.Doğu Türkistan bugün Çin'de, Güney Türkistan ise Afganistan'da, büyük parçası olan Batı Türkistan ise Rusya'da kalmaktadır. (Farsça)

ufure

  • Üzerinde her ne varsa yenilip hiç bir şey kalmayan yer.

uhde

  • Bir işi üzerine alma. Söz verme.
  • Ahidnâme. Bir kimsenin üstünde olan iş veya şey.
  • Mes'uliyet hududu.
  • Ric'at ve taalluk dâiresi.
  • Becerme, yapma.
  • Mes'uliyet, sorumluluk.

usube

  • İhâta etmek, kaplamak, içine almak.

üveysi / üveysî / اُوَيْس۪ي

  • (Üveysî tarzı) Veysel Karanî Hazretleri gibi sevdiği ve kendisine bağlı olduğu zatı görmeden ve gaybî olarak olan muhabbet ve bağlılık; ve bu muhabbetle bağlı olduğu zattan manevî feyz almak tarzı.
  • Veysel Karânî Hazretleri gibi sevdiği ve kendisine bağlı olduğu zâtı görmeden, gıyaben bağlanma, ders alma.
  • Hz. Veysel Karanî gibi bağlandığı zatı hiç görmediği halde ondan vasıtasız ders ve feyiz alma tarzı.

uzlet

  • Yalnızlık. İnsanlardan ayrılarak bir tarafa çekilip yalnız kalmak.
  • Yalnızlık, bir tarafa çekilip kendi kendine tenha kalma.

uzube

  • (Uzbe) Bekârlık. Erginlik hâleti varken tecerrüd halinde kalmak. Evlenmemek.

vacid / vâcid

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Ma'bûd, Rab, ilâh olan, zâtında bulunması lâzım ve lâyık olan bütün sıfatları kendisinde bulunan, hiçbir şeye muhtaç olmayan, kendisinden hiçbir şey gizli kalmayan.

vahdet-i vücut

  • "Allah'ın varlığı o kadar mükemmeldir ki, diğer varlıklar Ona göre bir gölge gibidir ve ‘varlık' adını almaya lâyık değiller" tarzında, Allah'tan başka varlıkları âdeta inkar eden bir tasavvufî görüş.

vahdetü'l-vücud

  • "Allah'ın varlığı o kadar mükemmeldir ki, diğer varlıklar Ona göre bir gölge gibidir ve varlık adını almaya lâyık değildirler" şeklinde bir görüş; Allah'tan başka varlıkları yok saymak.

vahdetü'l-vücud ehli

  • "Allah'ın varlığı o kadar mükemmeldir ki, diğer varlıklar Ona göre bir gölge gibidir ve ‘varlık' adını almaya lâyık değiller" tarzındaki tasavvufî görüş sahipleri.

vaki' / vâki' / واقع

  • Olan, meydana gelen, gerçekleşmiş olan. (Arapça)
  • Vâki' olmak: (Arapça)
  • Olmak, meydana gelmek, gerçekleşmek. (Arapça)
  • Bulunmak, yer almak. (Arapça)

varis / vâris

  • Mîrasçı, akrabâlık veya başka yolla, vefât eden kimsenin bıraktığı mîrâs denen maldan almaya hak kazanan.
  • İlim ve ma'rifette mîrasçı.

vasıta-i tahakküm

  • İnsanları baskı altına alma aracı.

vatan-ı asli / vatan-ı aslî

  • Bir insanın doğup büyüdüğü veya içinde barınmak kasdedip, başka yere gitmek istemediği yerdir. Yalnız en az 15 gün kalmak istediği yer de kendisi için vatan-ı ikamettir.
  • Cennet.

vatan-ı sükna / vatan-ı süknâ

  • Hanefî mezhebinde on beş günden az kalmak için niyet edilen yâhut yarın çıkarım diyerek senelerce oturulan yer.

vehf

  • Bitkinin yapraklanması. Uzama. Çoğalma, artma.

vess

  • Suya dalmak.

veşy

  • Elbiseyi güzel nakışlamak, süslemek.
  • Nesil ve zürriyet.
  • Çoğalma.
  • Geceleyin devamlı tefekkür ve mütalâa etmek.
  • Bir çeşit elbise.

vicdan

  • İnsanın içindeki iyiyi kötüden ayırabilen ve iyilik etmekten lezzet duyan ve kötülükten elem alan manevî his.
  • Kendinden geçme, dalma.
  • Bir şeyi bir halde görme, bulma.
  • Duyma, duygu.
  • İnanç.
  • Şuur.
  • Bâtın ile Hakkı tanımak.
  • Din.

vicdani / vicdanî

  • (Vicdaniyye) Vicdanla, kalbî his ile ilgili.
  • Kendinden geçip dalmakla ilgili.

vikaye

  • Koruma. Koruyuculuk. Sahib olma. Arka çıkma. Kayırma.
  • Tıb: Herhangi bir hastalık için önleyici tedbir alma.

vukuf

  • Bir şeyi bilme. Öğrenmiş olma.
  • Bir hâlde kalma.
  • Durma, duruş.

vuslat

  • Erişmek, kavuşmak, gönlün devâmlı olarak ve kıl kadar istikâmet değiştirmeyerek Allahü teâlâya bağlı kalması.

vuzu'

  • Abdest alma. Abdest suyu. Abdest.

yağma

  • Zorla mal alma, çapul. (Farsça)
  • Bir Türk boyu. (Farsça)

yunus

  • Benî İsrail peygamberlerinden ve Kur'an-ı Kerim'de bahsi geçenlerdendir. Elyesa (A.S.) dan sonra Ninova şehrine gönderildi. Şehir ahalisi kendisine itaat etmediği için müteessir olarak bir gemiye binmiş ve oradan denize atılmış. Cenab-ı Haktan emir almadan şehri terk ettiğinden bu hâl başına gelmişt

yusufiye medresesi

  • Hz. Yusuf'un (a.s.) hapiste kalmasına benzetilerek, iman ve Kur'ân hizmetinden dolayı tutuklananların hapsedildiği yer mânâsında hapishane.

yütm

  • (Bu kelime esasen infirad mânasına gelir) Bir çocuğun pederi vefat etmekle pedersiz kalması ki: Bu, yalnız insanlara mahsustur. Hayvanatta ise vâlidesiz kalmaya denir. Yetim de denir.

zabt

  • Zabt etmek. İdâresi altına almak.
  • Sıkıca tutmak. Kendine mal etmek.
  • Kavramak.
  • Kaydetmek. Hülâsasını yazmak.
  • Bağlamak.
  • Alma, tutma, bağlama.
  • Sıkı tutma.
  • İdaresi altına alma, kendine mal etme.
  • Silah zoru ile bir yeri alma.
  • Anlama, kavrama.
  • Kaydetme, özetini yazma.

zahl

  • Öç. İntikam almak.
  • Düşmanlık, adâvet etmek, kin tutmak.

zaika / zâika / ذائقه / ذَائِقَه

  • (Zevk. den) Tatma, tad alma. Tad alıcı kuvvet, tad duyurucu hassa.
  • Tad alma duygusu, dil.
  • Tat alma duyusu. (Arapça)
  • Tad alma (duyusu).

zaika-i lisaniye / zâika-i lisaniye

  • Dilin tad alma duyusu.

zaman-ı amel

  • Üzerine alma. Deruhde etme. İltizam.

zapt

  • Kayıt, kayıt altına alma.
  • Tutma, alma, yazma.

zaraat

  • (Derâat) Alçalma. Kendini küçük görme, küçültme.

zarfiyet

  • Bir şeyin bir başka şeyi kuşatması ve içine alması.

zaruriyet / zarûrîyet

  • Mecburiyet, zorda kalma.

zebun / zebûn / زبون

  • Alçak. (Farsça)
  • Aciz, zavallı. (Farsça)
  • Güçsüz. (Farsça)
  • Zebûn etmek: (Farsça)
  • Alçaltmak. (Farsça)
  • Aciz bırakmak. (Farsça)
  • Güçsüz bırakmak. (Farsça)
  • Zebûn olmak: (Farsça)
  • Alçalmak. (Farsça)
  • Aciz kalmak. (Farsça)
  • Güçsüz kalmak. (Farsça)

zebzebe

  • Muallâkta kalma.
  • Mütereddit.
  • Titreme.
  • Asılı bir şeyi havada oynatmak.

zeferat

  • Soluk almalar.

zeka / zekâ

  • Çabuk anlama ve bilme kabiliyyeti. Fehim ve idrakte çabuk olma.
  • Ateşin alevlenmesi.
  • Güzel koku alma.

zemr

  • Düdük çalmak.

zevk

  • Lezzet alma, hoşa gitme, tatma.
  • Hoş, hoşa giden. Mânevi haz.
  • Boş vakit geçirmek. Eğlenmek.
  • Alay etmek. Güzeli çirkinden ayırma kabiliyeti.

zevk etmek

  • Tatmak, zevk almak.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR