LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te alka ifadesini içeren 222 kelime bulundu...

ahene

  • Demir halka. (Farsça)

amiyane / âmiyâne / عَامِيَانَه

  • Sıradan halka yakışır şekilde.

anber

  • Güzel koku. Adabalığı ve kaşalot denilen büyük balıkların barsaklarında teşekkül eden güzel kokulu madde.
  • Derisinden kalkan yapılan bir balık.

arazi-i mevat / arazi-i mevât

  • Huk: Hiç kimse tarafından kullanılmayan ve halka verilmeyen, meskun mahallerden biraz uzakta bulunan taşlık ve kıraç arazi.
  • İşlenmemiş toprak.

arnavut

  • (Rumca ve Arnavutçadan) Balkan yarımadasının batı tarafında oturan bir kavimdir. Osmanlı devrinde, Kosova, İşkodra, Manastır, Yanya vilâyetleridir. Şimdi müstakil bir devlet olup, Türkçede Arnavutluk şeklinde söylenir.

atol

  • Mercan adası. Mercan iskeletlerinin birikmesiyle meydana gelmiş olan halka biçiminde ve ortasında bir göl bulunan adacık.

atvak

  • (Tekili: Tavk) Tasmalar. Gerdanlıklar, boyuna takılan mücevherler.
  • Tâkatler, kuvvetler.
  • Boyundaki halka çizgiler.

avamperestane nümayiş

  • Avamca gösteriş, halka hoş görünmek için farklı tarzlara yeltenme.

ayişne

  • (Ayişte) Casus, ajan. (Farsça)
  • Dalkavuk. (Farsça)

badame

  • İpek kurdu. (Farsça)
  • Zincir halkası. (Farsça)
  • Et beni. (Farsça)
  • Nazarlık. (Farsça)
  • Süslü şey. (Farsça)
  • Eski hırka. (Farsça)

balkanlar

  • (Balkan Yarımadası) Yugoslavya'nın büyük kısmı ile Arnavutluk, Bulgaristan, Yunanistan ve Trakya'yı içine alan yarımada.

basbasa

  • Dalkavukların nefret edilecek hâlleri, tabasbusları, yaltaklanması.
  • Köpeğin, kuyruğunu sallayarak sokulması.

baştina

  • Osmanlı İmparatorluğu zamanında Balkanların bazı yerlerinde devlet arazisinden tapu ve miras suretiyle geçen tarla.

bende-i halka-beguş / bende-i halka-begûş

  • Kulağı halkalı olan köle, esir.
  • Mc: İtaatli, muti'.

ber-taraf

  • Bir yana atılan, ortadan kalkan.
  • Bertaraf etmek: Ortadan kaldırmak, yok etmek.

berhiz

  • Atılan, kalkan, sıçrayan. Zorbalık eden. (Farsça)

besbese

  • Haberi yaymak.
  • İşini halka bildirmek.

bezre

  • Koltuk kılının az olması. Yüzük halkası.

bülten

  • Halka bilgi veren, özet olarak yazılmış resmi yazı. (Fransızca)
  • Bir müessesenin, kurumun faaliyetlerini tanıtan ve belli zaman aralıklarıyla yayınlanan mevkute. (Fransızca)

büre

  • (Çoğulu: Bürât-Bürâ-Bürin) Deve burnuna takılan halkalar.
  • Bilezik gibi olan halkaların her birisi.

burjuva

  • Orta halli olup, ne çok zengin ve ne de çok fakir olan halk. Eskiden Avrupa'da köylü ve asilzade olmayıp şehirde yaşayan halka denirdi. Kendi başına işi ve malı olan, ücretle çalışmayan, ferde bağlı iş hayatını güden sınıftan olan. (Fransızca)

cablus

  • Dalkavukluk, yaltaklanma. (Farsça)
  • Dalkavukluk eden, yaltaklanan. (Farsça)

cablusi / cablusî

  • Dalkavukluk, yaltaklanıcılık. (Farsça)

çalbus

  • Dalkavuk, yaltakçı. (Farsça)

çaplus / çâplûs / چاپلوس

  • Dalkavuk, yaltakçı. (Farsça)
  • Dalkavuk. (Farsça)

cebe

  • Zincir veya halkadan örme zırh. Cevşen.

çelenk

  • Eskiden kadınların süs için başlarına taktıkları mücevher veya madenlerden yapılmış sorguç. Halka şeklinde çiçek veya yapraklı dal demeti. (Cenazelere çelenk göndermek İslâm âdeti değildir, israftır.) (Farsça)

çenber

  • Daire, def ve kalbur gibi şeylerin tahtadan olan dairesi. (Farsça)
  • Fıçı ve tekerlek gibi şeylere takviye edip, dağılmalarını önlemek için etrafını çevirecek tarzda geçirilen demir veya tahta halka. (Farsça)
  • Başa ve boyna bağlanan yemeni. (Farsça)
  • Esirlik, bağlılık, kölelik. (Farsça)
  • Geo: Bir düz (Farsça)

cerre çıkma

  • Eski zamanda medrese talebelerinin, mübarek üç aylar olan Receb, Şaban ve Ramazanda köylere dağılıp halka, ahaliye dini nasihatlarda bulunmak, namaz kıldırmak veya müezzinlik etmek suretiyle para ve erzak toplamaları.

ceza-üş şart

  • Şartın cevabı. Meselâ: Zeyd ayağa kalkarsa, ben de kalkarım cümlesindeki, "ben de kalkarım" ifadesi, birinci cümlenin cevabıdır.

cünnet

  • Örtü, kadın başörtüsü.
  • Yağan.
  • Kalkan.

dağdağa-i siyaset

  • Siyasî kargaşa ve çalkantılar.

dağdağa-i tagayyür

  • Değişimlerin çalkantı ve gürültüsü.

daire-i irşad

  • Doğru yolu gösterme dairesi, halkası.

daire-i zikr

  • Zikir halkası.

daraka

  • (Çoğulu: Derk- Edrâk-Dırâk) Deriden yapılmış olan kalkan.
  • Gırtlağın hançereyi meydana getiren kıkırdaklarından kalkan şeklinde olanı.

derek

  • Urgan ucuna eklenip, kovanın kulpuna bağlanan ip parçası (urgan suya değmesin diye)
  • Kiriş uçlarında olan halka (yayın başlarına geçirirler.)

dereka

  • (Çoğulu: Deruk) Sığır derisinden yapılan kalkan.

despot

  • yun. Rum piskoposu.
  • Eskiden Bizanslı ve Balkanlı derebeyi.

dırak

  • (Tekili: Daraka) Deriden mâmul kalkanlar.

dirha

  • Süngü ile oynadıkları halka.

edb

  • Ziyafet verip, halka yemek yedirmek.

eglal

  • (Tekili: Gull) Halkalar. Kelepçeler. Mahkemenin cezaya müstehak kılıp mahkum ettiği kimselerin boyun ve ayaklarına vurulan zincirler.
  • (Galel) Ağaçlar arasında korulukta akan sular.

ekşef

  • Açık nesne.
  • Savaşta kalkanı olmayan kimse.

enişe

  • Hafiye, gizli polis. (Farsça)
  • Casus. Gizli haberler öğrenerek veya sırları çözerek düşmanlara haber veren kimse. (Farsça)
  • Dalkavuk, yaltakçı. (Farsça)

esham-ı umumiye

  • Tanzimat devrinde devletin, halka borç karşılığı olarak verdiği hisse bedelleri.

etras

  • (Tekili: Türs) Türsler, harpde kullanılan kalkanlar.

evşen

  • Yaltakçı, dalkavuk.

fakha

  • Her nebatın yeni açmış çiçeği.
  • Bir yıldız adı.
  • Dübür halkası.

fakis / fakîs

  • Çiftçilerin kullandığı âletlerden halka gibi bir demir.

feris / ferîs

  • (Çoğulu: Fersâ) Ağaç halka, çenber.
  • Yaralı. Maktul.

fetha

  • (Çoğulu: Füteh-Fütuh-Fethât) Kaşı olmayan halka yüzük.
  • Büyük yüzük.
  • Tavşancıl kuşu.

gargara

  • Suyu, içilen ilâcı veya başka bir sıvıyı, boğazda oynatıp çalkalama.
  • Tavuk ve güvercinin ötmesi.
  • Can boğaza gelip tereddüt etmek.
  • Çömleğin kaynayıp fıkırdaması.
  • Çoban koyuna haykırıp çağırması.

girit madalyası

  • Tar: Biri Sultan Aziz diğeri Sultan II.Abdülhamid devrinde olmak üzere ihdas olunan madalyalar. Her ikisinin de altun ve gümüş olmak üzere iki türlüsü vardı. Girit işinde hizmeti görünen devlet ricaline altun, ikinci derecedeki memurlarla halka, gümüş olanı verilirdi.

gudruf-u halkavi / gudruf-u halkavî

  • Tıb: Kıkırdak halka.

hacfe

  • (Çoğulu: Hucuf) Sade demirden olan kalkan.

hakeme

  • (Çoğulu: Hakemât) Damak geminin halkası.

halahil

  • (Tekili: Halhal) Arap kadınlarının süs olarak ayak bileklerine taktıkları halkalar. Bunlar altun veya gümüşten yapılır.

halak

  • (Tekili: Halka) Halkalar.

halakat

  • Halkalar.

hale / hâle

  • Parlak daire, halka; ayın etrafındaki parlak halka.

halhal

  • Eskiden kadınların süs için ayaklarının topuklariyle baldırları arasına yani ayak bileklerine taktıkları altundan veya gümüşten yapılmış halka. Ayak bileziği.
  • Kadınların ayak bileklerine taktıkları altın veya gümüş halka, ayak bileziği.

halka / حلقه

  • Halka. (Arapça)

halka-i ders

  • Ders halkası.

halka-i envar

  • Nurlar halkası.

halka-i hakikat

  • Hakikat halkası; gerçeğin dünyasında kurulan halka.

halka-i irşad

  • İrşad halkası.

halka-i kübra / halka-i kübrâ

  • Büyük halka.

halka-i kübra-yı zikir / halka-i kübrâ-yı zikir

  • Büyük zikir halkası.

halka-i tahmidat-ı ahmediye

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) halkla beraber Allah'a hamdettiği hamd halkası.

halka-i tedris

  • Öğrenim, ders halkası.

halka-i tevhid

  • Tevhid halkası, Allah'ın bir olarak bilinip, ilân edildiği tevhid halkası.

halka-i zikir

  • Zikir halkası.

halka-i zikr

  • Zikir halkası.

halkabeguş

  • Kulağı küpeli, kulağı halkalı. (Farsça)
  • Mc: Köle, esir. (Farsça)

halkavi / halkavî

  • Halka şeklinde.

halkazen

  • Kapı çalan, kapı halkasını vuran. (Farsça)

halta

  • Köpeklere takılan boyun halkası. Tasma.

harizme

  • Azgın hayvanların ağzına ve ayının dudağının üstüne geçirilen demir halka.

harşef

  • (Çoğulu: Harâşif) Kalkan balığı.
  • Balık pulu.
  • Enginar bitkisi.

hatme-i ahmediye

  • Peygamberimizin (a.s.m.) geniş halk kitleleriyle beraber belirli dua ve zikirleri yapıp bitirdiği oturum veya zikir halkası.

hatme-i kübra

  • Büyük ve geniş bir topluluğun belirli zikir ve duaları okuyup bitirdikleri oturum veya zikir halkası.

hatme-i muazzama-i muhammediye / خَتْمَۀِ مُعَظَّمَۀِ مُحَمَّدِيَه

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) geniş halk kitleleriyle beraber belirli dua ve zikirleri yapıp bitirdiği oturum veya zikir halkası.
  • Çok büyük bir zikir halkasında Peygamberimizin (asm) yaptığı şekilde belirli zikirleri okuma.

havk

  • "Halka" denilen yuvarlak.

hekm

  • Halka şerle taarruz etmek.

helu'

  • Sabrı az, hırsı çok olan. Sabırsız olup her halini halka şikâyet eden insan.

henabik

  • Halka nasihat edip, dediğini kendi yapmayan kimse.

hidam

  • (Tekili: Hizmet) Hizmetler. Vazifeler.
  • (Hademe) Devenin ayaklarına bağlanan halkalar, kayışlar. Ayak bilezikleri, ayak köstekleri.

hırızma

  • Azgın hayvanların ağzına veya ayının burnuna takılan demir halka.

hırs

  • (Hurs) Takdir, kıyas.
  • Altın veya gümüşten halka.

hışt

  • Küçük mızrak şeklinde, ortasında ipten örtülü bir halka olan ve orta parmağa geçirilerek atılan eski bir savaş âleti.
  • Kerpiç.
  • Tuğla.

hitabet

  • Cemaate, topluluğa veya birisine karşı söz söylemek. Güzel ve faideli söz konuşmakla halka dinletmek. Güzel söz söyleme san'atı. Hutbe okuma. Nutuk irâdetmek.
  • Man: Makbul ve zannî mukaddemelerden terekküb eden kıyas.

hıyasa

  • Kulak halkası.
  • Dar etmek, darlaştırmak.
  • Dikmek.

hiz / hîz

  • Atılan, kalkan, sıçrayan. (Farsça)

hizan / hîzan

  • Kalkan, sıçrayan. (Farsça)
  • Bitlis vilâyetine bağlı bir kaza ismi. (Farsça)

hukeşan

  • Tar: Hacı Bektaş şeyhinin Yeniçeri Ocağı nezdindeki vekiline mahsus doksandokuzuncu ortaya 1591 senesinde tâyin olunan Bektaşi müritleri hakkında kullanılır bir tâbirdi. Yeniçeri ocağından yiyip içen ve yeniçeri odalarında yatıp kalkan bu duacıların vazifeleri sabah akşam ordunun selâmet ve muvaffak (Farsça)

huluka

  • (Çoğulu: Ahlâk-Halkân) Eski olmak.

huluskar / huluskâr / hulûskâr / خلوصكار

  • Bir insana karşı samimi muhabbeti olan. (Farsça)
  • Dalkavuk. Menfaati için sevgi ve iyi muamele gösteren. (Farsça)
  • Yağcı, dalkavuk. (Arapça - Farsça)

huluskarane / huluskârâne

  • Samimi muhabbet ve sevgi ile. (Farsça)
  • İkiyüzlülükle, dalkavuklukla. (Farsça)

hurs

  • (Çoğulu: Hursân) Altından ve gümüşten olan halka.
  • Kulağa taktıkları küçük halka.

ifakat-yaft

  • Sıhhat bulan, iyileşen, hastalıktan kalkan. (Farsça)

ihaze

  • Kalkanın elle tutulacak olan yeri.
  • Timar. Hükümdarın verdiği arazi.

ihtikar / ihtikâr

  • İnsan ve hayvan için lüzumlu gıdâ maddelerini şehre girmeden yâhut girince halka satılmadan toplayıp, stok edip, pahalandığı zaman satmak.

ihtilal-i ruhiye / ihtilâl-i ruhiye

  • Ruhî karışıklıklar, çalkantılar.

ihtilalat / ihtilâlât

  • İhtilâller, karışıklıklar, iç çalkantılar.

irman

  • Arzu, taleb, istek. (Farsça)
  • Dalkavuk. (Farsça)
  • Nedâmet, pişmanlık. (Farsça)
  • Dâvet edilmeden bir yere giden kimse. (Farsça)

irticac / irticâc

  • Çalkanmak. Heyecana gelme.
  • Sarsıntı. Muztaribane hareket etmek.
  • Çalkalanma.

irticaf

  • (Recfe. den) Sarsma, sarsıntı, çalkalama. Tahrik.

irtikaz

  • Çocuğun, ana karnında kımıldaması.
  • Çalkanıp durma.
  • Acı çekme, ıztırâb duyma.

isper

  • Savaş âletlerinden kalkan. (Farsça)

kalkale

  • Bir şeyi titretmek.
  • Tecvidde: Okurken harflerin üzerinde birden durarak harfi, mahrecinden çıkar çıkmaz kesmek suretiyle bu harfleri tekrar okumak. Kalkale ile okunan harfler şunlardır: Kaf, tı, ba, cim, dal. (Hakk kelimesinde okunduğu gibi)

kas'a-lis

  • Dalkavuk. Çanak yalayıcı.

kase-lis / kâse-lis

  • (Kâselis) Çanak yalayıcı. Çok yiyen, obur. Hırslı. (Farsça)
  • Dalkavukluk. Alçak huylu kimse. (Farsça)
  • Dilenci. (Farsça)

kase-lisan / kâse-lisan

  • (Tekili: Kâselis) Dalkavuklar, çanak yalayıcılar.

kaselis / kâselis

  • Çanak yalayıcı, dalkavuk.

katil-i ma'fuv

  • Can ve ırzını korumak için, tecavüze kalkanı öldüren kimse.

kazan kaldırmak

  • Yeniçerilerin isyanı münasebetiyle kullanılan bir tabirdi. Yeniçeriler isyan ettikleri zaman yemek pişirilen kazanlarını da, toplandıkları At Meydanı'na getirdikleri için bu tabir meydana gelmiştir. Sonradan da devlete karşı koymağa kalkanlar hakkında kullanılırdı. (Türkçe)

kelebçe

  • Yakalanan suçluların iki bileğine birden takılan demir halka. Demir bilezik.

kenif

  • (Çoğulu: Künüf) Hıfzedici, koruyan.
  • Örtücü.
  • Kalkan.
  • Deve ağılı.
  • Ayakyolu, tuvalet.

kezame

  • (Çoğulu: Kezâyim) İki kuyu arasındaki yarıklar ve delikler. (Su birinden birene akar).
  • Terazi iplerinin kendinde toplandığı halka.

kısra

  • Ekincilerin kesmik dedikleri başakta kalan buğday. Buğday çalkandığında kalbur içinde kalan kaba buğday başları.

labe

  • Yalvarma, yaltaklanma, dalkavukluk etme. Acz gösterme. (Farsça)
  • Bu yolda söylenen söz. (Farsça)

lale

  • Lâle denen meşhur çiçek.
  • Vaktiyle suçluların ve delilerin boynuna takılan halka.
  • İncir koparmak için ucu çatallı değnek.

lis

  • Yalayıcı, yalayan. Birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Kâse-lis : Çanak yalayıcı. Dalkavuk. (Farsça)

lüane

  • Halka çok lânet eden kişi.

lule

  • Çeşme, musluk gibi şeylere takılan küçük boru. (Farsça)
  • Lüle. Halka gibi dürülmüş şey. (Farsça)

ma'rife

  • Gr: Arabçada mübhem olmayan " " harf-i ta'rifi ile bildirilen kelime. Böyle bir kelimeden tenvin kalkar, kelime belirli olur.

mahz

  • Yoğurdu çalkalayıp yağını almak.

mahzum

  • Burnunun halkasıyla tutulan sığır ve deve.
  • Her delinmiş nesne.

mazmaza / مضمضه

  • Gusül veya abdest alırken, elleri yıkadıktan sonra üç kere ağız dolusu su alıp ağızda çalkalamak.
  • Gargara. (Arapça)
  • Mazmaza yapmak: Gargara yapmak, ağızda su çalkalamak. (Arapça)

mecenne

  • Kalkan, siper.
  • Delilik, mecnunluk, divanelik.

melk

  • Dalkavukluk.
  • Yumuşaklık yapmak.
  • Mahvetmek.
  • Yıkamak.
  • Emmek.
  • Vurmak.

mellah

  • Dalkavukluk eden, yaltaklanan. Tez tez yürüyen, hızlı yürüyen.

merdüm-azar

  • İnsanları inciten. Halka eziyet veren. (Farsça)

meric

  • Çalkantılı, dalgalı.

mesrude

  • Ulaştırmak.
  • Zırh halkalarının birbirine girmesi.

mevr

  • Başka te'sirle bir şeyin dalga gibi gidip gelmesi. Çalkanmak.
  • Suyun yeryüzüne yayılması.
  • Hayvanlardan yün almak.
  • Yol, tarik.
  • Toz, gubar.
  • Rücu etmek, döndürmek.

mi'van

  • Ahâliye yardım eden, halka yardımı çok olan kimse.

micenn

  • Kalkan, siper.

micvel

  • Gömlek.
  • Küçük esvap.
  • Kalkan.

mishelan / mishelân

  • Geminin iki tarafındaki iki halka.

mu'tezile

  • Hicrî ikinci asırda Vâsıl bin Atâ tarafından kurulan ve aklı, nakilden yâni dînî delillerden önde tutan bozuk fırka. "Büyük günâh işleyen kimse ne kâfirdir, ne de mü'mindir, iki menzile (yer) arasında bir menzilededir (yerdedir)" diyen Vâsıl bin Atâ, hocası Hasen-ül-Basrî'nin ders halkasından ayrıld

mücna'

  • Kalkan.

müdahene / müdâhene

  • Dalkavukluk. Menfaat beklediği bir kimseyi yüzüne karşı medhetmek. Koltuklamak. Bir kimsenin yüzüne karşı iyi görünmek. Münâfıklık.
  • Dalkavukluk.
  • Dalkavukluk, içindekinin aksiyle muamele etme, aldatma.

müdahene-kar / müdahene-kâr

  • F. Dalkavuk, koltukçu.

müdaheneci / müdâheneci

  • Dalkavuk, yaltakçı.

müdahin / müdâhin

  • Dalkavuk. Yüze gülen. Birisini yalandan yüzüne karşı medheden. Menfaat koparmak için dostluk eden.
  • Menfaat için yüze gülen, yağcılık ve dalkavukluk yapan; dalkavuk.
  • Dalkavuk.

mukabele

  • Karşılık, karşılamak.
  • Mücadele.
  • Karşılaştırmak. Karşılıklı yapılan iş, karşılıklı yapılan okuma.
  • Camide Kur'ân-ı Kerimi okuyup halka dinletmek.
  • Yüz yüze olmak.
  • Düşmanın şerrinden kurtulmak ve onun şiddetini kaldırmak için onu yıldıracak tedbirde bulunm

mükebbire

  • Büyük camilerde müezzinlerin, son cemaat yerlerinde namaz kılan halka, imamın tekbirlerini tekrar etmek üzere bulundukları çıkıntılı balkonlara verilen addır.

mürai / müraî

  • İki yüzlü kimse, dalkavuk, riyakâr, münafık.

musademat-ı azime / musademat-ı azîme

  • Büyük çarpışmalar, çalkantılar.

müsar

  • Yükseğe kalkan toz.

müselsel

  • (Silsile. den) Teselsül eden, birbirine bağlı olan, bir sırada devam eden. Zincir halkaları gibi bir sırada olan.
  • Edb: Bütün mısraları kafiyeli manzume.

müserred

  • Halkaları birbirine girmiş olan zırh.

mutasallıf

  • Dalkavuk, şarlatan; seviyesinin üstünde fazilet ve zerafet iddiasında bulunan.

mutavvak

  • (Tavk. dan) Boynu halkalı, zincirli.
  • Boynuna gerdanlık vs. takılmış. Boynuna halka olan.

mutavvaka

  • Halka biçimi boynunda tüyler olan güvercin kuşu.

mütelatım

  • (Mütelatıma) Birbirine çarpan, çarpışan, çalkalanan. Dalgalı.

mütemellik / متملك

  • Dalkavuk, yardakçı. (Arapça)

mütereffi'

  • Yukarı kalkan, yükselen.
  • Ululuk gösteren.

müteveccih

  • Bir tarafa yönelen, bir tarafa gitmeye kalkan.
  • Birine karşı sevgisi ve iyi düşünceleri olan.

mutreka

  • Üstüne sahtiyan bürünmüş kalkan.

nasnaa

  • Depretmek.
  • Devenin, kalkarken dizi üstünde çok eğlenmesi.

nehabik

  • Bildikleriyle amel etmeyip halka da öğretmeyen.

nek'a

  • Kalkan dikeni üstündeki kızıl kap.
  • Her kırmızı olan şey.

palaheng

  • Yular, dizgin. (Farsça)
  • Av veya suçlu bağlanacak kement. (Farsça)
  • Kemer. (Farsça)
  • Tazı boynuna geçirilen ağaç halka. (Farsça)

perestar / perestâr / پرستار

  • (Çoğulu: Perestarân) Hizmetçi. (Farsça)
  • Kul. (Farsça)
  • Tapan, tapıcı. (Farsça)
  • Dalkavuk. (Farsça)
  • Tapan. (Farsça)
  • Besleme. (Farsça)
  • Dalkavuk. (Farsça)

perestaran / perestarân

  • (Tekili: Perestar) Kullar, köleler. (Farsça)
  • Hizmetçiler. (Farsça)
  • Dalkavuklar, yaltakçılık yapanlar. (Farsça)
  • Tapanlar, tapıcılar. (Farsça)

perestari / perestarî

  • Hizmetçilik. (Farsça)
  • Kulluk. (Farsça)
  • Tapıcılık. (Farsça)
  • Dalkavukluk. (Farsça)

perhun

  • Pergelle çizilmiş çember, dâire, halka. (Farsça)

pranga

  • İng. Eskiden ağır cezalı mahkûmların ayaklarına takılan kalın zincir.
  • Halkalarıyla beraber iki okka yüz dirhem ağırlığındaki demire verilen addır.
  • Umumi hapishanelerde, hapishanenin iç nizamını bozan ve taşkınlık gösteren mahkûmların ayaklarına da pranga vurulurdu.

raiyyet-perver

  • Halka iyi bakan, iyi idare eden. İnsanların ihtiyacını te'min eden, onların iyiliğini seven ve onlar için iyilik isteyen. (Farsça)

rasia

  • (Çoğulu: Rasâyi) Halka.

redane

  • Tentelerin kenarlarında açılan ufak deliklerin yırtılmaması için o deliklere geçirilen mâdeni halka.

rehavet

  • Tembellik, gevşeklik, pörsüklük, ihmalkârlık.

said

  • (Suud. dan fâil) Yukarı çıkan, yükselen, kalkan.

şebhiz

  • (Çoğulu: Şebhizân) Geceleri uyanıp kalkarak iş gören. (Farsça)

sebükhiz / sebükhîz

  • Çabuk kalkan, hareket eden. (Farsça)

sefsaf

  • (Çoğulu: Sefâsif) Alçak, kemter şey, hakir iş.
  • Un elerken elekten kalkan toz.

seherhiz / seherhîz / سحرخيز

  • Sabahları erken kalkan. Erkenci. (Farsça)
  • Sabahleyin esen. (Farsça)
  • Seher vakti kalkan. (Arapça - Farsça)

semi'allahü limen hamideh

  • "Allahü teâlâ, hamd ve senâ eden kimsenin hamd, şükür ve senâsını (övgüsünü) işitir" mânâsına rükûdan kalkarken (doğrulurken) söylenen söz (tesbih).

semire

  • Kaymağı çalkalayıp bir yere toplamadan evvel üstünde görünen yağ parçaları.

serd

  • Sözü muttasıl ve güzel bir eda ile söylemek.
  • Halkaları birbirine geçirmek.
  • Delmek.
  • Dikmek.
  • Vurmak.

silsil

  • Kapı halkası.

silsile-i kainat / silsile-i kâinat

  • Kâinat halkası, varlıklar zinciri.

silsile-i nurani / silsile-i nurânî

  • Nurlu halka, zincir.

sivcar

  • Tazı ve köpeğin boynuna halka geçirmek. Tasma takmak.

şübbut

  • Kalkan balığı.

sükne

  • Kuş sürüsü.
  • Boyna takılan heykel ve halka. Boyna vurulan demir.

sulfato-misal / sulfato-misâl

  • Sulfato gibi; kınadan elde edilen ve sıtmanın tedavisinde kullanılan beyaz alkaloit (kinin) gibi.

tabasbusat

  • Dalkavukluklar, kendini küçülterek başkasına kendini beğendirmeye çalışmalar.

tasme

  • Kayış halka. Tasma. (Farsça)

tavk-ı lanet / tavk-ı lânet

  • Lânet halkası.

tefekkük

  • Zincir halkası gibi birbirinden ayrılma.

tehezzuk

  • Bir yerde karar etmeyip çalkanmak.

tekalif-i devlet / tekâlif-i devlet

  • Devletin halka yüklediği yükler; vergiler ve saireler.

tekapu / tekâpu / تكاپو

  • Öteye beriye seğirtme. Telâşla koşarak birşeyler araştırma. (Farsça)
  • Dalkavukluk. (Farsça)
  • Telaş, koşuşturma. (Farsça)
  • Dalkavukluk. (Farsça)

telatum / telâtum / تلاطم

  • Çalkantı. (Arapça)

temazmuz

  • (Tekili: Mazmaza) Mazmaza yapma. Ağzını su ile çalkalama.

temelluk

  • Dalkavukluk.
  • Yaltaklanmak.
  • Tevâzu ve yumuşaklık göstermek.
  • Dalkavukluk.

temellukkarane / temellukkârâne

  • Dalkavukluk göstererek, yaltaklanarak.

temellükkarane / temellükkârâne

  • Dalkavukluk göstererek, yaltaklanarak.

temevvüc

  • (Çoğulu: Temevvücât) Dalgalanmak. Çalkanıp dalga dalga olmak.

teraset

  • Kalkancılık.

terras

  • Kalkan kullanan. Kalkancı.

tesmia

  • Halka ibadetini ve amelini işittirme, duyurma.

tetafful

  • (Tufl. dan) Dalkavukluk.

teterrüs

  • Kalkanla siper yapmak.

tıksar

  • Halka biçiminde taç.
  • Kaınların boyunlarına yaptıkları bağ.

tirase

  • (Tekili: Türs) Ask: Kalkanlar.

tufeyli / tufeylî

  • (Davetsiz ziyafete giden Tufeyl adında birisinin ismindendir) Sahte.
  • Dalkavuk. Çanak yalayıcı.
  • Başkasının sırtından geçinen. Asalak. Parazit. Fazladan.

türras

  • Kalkancı.

türs

  • (Çoğulu: Etrâs-Tirâs-Türus) Ask: Kalkan.

tursus

  • (Çoğulu: Tarâsis) Kalkan denilen dikenli ot.

üftanühizan / üftânühîzân / افتان و خيزان

  • Düşe kalka. (Farsça)

ümmet-i kaime

  • Hakşinas, doğru, doğrudan ve Allah için kalkan, müstakim ve âdil ümmet.

üsvet

  • Beraberlik.
  • Halka reis olmak.
  • Dert ortağı. Sâdık arkadaş. Manevî tabib.
  • Nümune ve örnek tutulacak olan insan.

vaizin / vaizîn

  • (Vâizûn) Vâizler. Halka nasihat verenler.

vakvak

  • Korkak kişi.
  • Hindistan'da Vakvak beldesinde yetişen bir ağaçtır. Yüz zira' miktarı boyu olur, kalkan gibi yassı yaprağı olur.

yeleb

  • Beyaz deve.
  • Polat demir.
  • Toplamak, cem'etmek.
  • Deriden yapılmış cübbe, zırh ve gömlek.
  • Kalkan.

yetim

  • Babası ölmüş olan çocuk.
  • Tek, eşsiz, yalnız. (Çocuk baliğ olduktan sonra yetimlik ondan kalkar. Anası ölene ise daha çok öksüz denir.)

zerd

  • (Zered) (Çoğulu: Zürud) Halka halka örülmüş savaşçı zırhı.
  • Yutmak.
  • Boğmak.