LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te alik ifadesini içeren 1009 kelime bulundu...

nehy-i anil münker

  • Günahlardan ve kötülüklerden sakındırmak, alıkoymak.

a'lal / a'lâl / اعلال

  • (Tekili: İllet) Hastalıklar, marazlar, illetler.
  • Sebepler.
  • Hastalıklar. (Arapça)
  • Sebepler. (Arapça)

a'raz

  • (Tekili: Araz) Arazlar, işaretler, nişanlar, alâmetler.
  • Tesadüfler.
  • Hastalık alâmetleri.
  • Kazalar, felâketler, musibetler.

a'şari / a'şarî / a'şârî / اعشاری

  • Ondalığa âit. Öşür hesapları nev'inden. On sayıları. Ondalık.
  • Ondalık. (Arapça)

a'vak

  • (Tekili: Avk) Mani olmalar. Alıkoymalar, durdurmalar. Vazgeçirmeler.

a'zamiyyet

  • En fazla oluş. En fazlalık.

abesiyet

  • Abeslik, saçmalık.

abesiyyun

  • Kâinatın ve hâdiselerin başı boş, faydasız ve gayesiz, kendi kendine, Haliksız olduğuna inanmak isteyen bâtıl yoldaki felsefeciler. Zamanımızda Ekzistansializm "Varoluşculuk" adı altında yeniden ortaya çıkan bir varlık ve hayat felsefesidir. İki kola ayrılmıştır. Bunlardan uluhiyeti inkâr edenler, h

acc

  • Kalabalık.

adem

  • Yokluk, varlığın zıddı.
  • Tasavvufda sâlikin (tasavvuf yolcusunun) kendisini kaplayan mânevî hal sebebiyle kendinden geçmesi hâli.

adem-i iktidar

  • İktidarsızlık. Güçsüzlük. Kuvvetsizlikten gelen hastalık.

adim / adîm

  • Mâlik ve sahib olmayan. Yok olan. Birşeyi olmayan. Fakir.

adva

  • Hastalık başkasına bulaşmak.

afiyet / âfiyet

  • Sağlık, sıhhat, bedende hastalık bulunmaması.
  • Günah işlememek.

afv-i anil ceraha

  • Huk: Kendisine cinayet yapılmış olan kimsenin, yaralanmadan dolayı malik olduğu kısas, diyet veya hükümet-i adl; yani, ehl-i vukufca tayin edilen diyet hakkını caniye bağışlamasıdır.

ağaiyet

  • Ağalık.

ahiret alimi / âhiret âlimi

  • Dünyâlığa, mala, mevkiye kıymet vermeyen, ilim ile dünyâlık elde etmeye çalışmayan, âhireti dünyâya tercih eden, ilmiyle amel eden, işi sözüne uyan, ibâdet ve tâate teşvik eden, ilmi âhiretine faydalı olan tevâzu sâhibi âlim.

ahkam-ı rububiyet / ahkâm-ı rububiyet

  • Allah'ın bütün varlık âlemini kuşatan mâlikiyeti ve rububiyetinin hükümleri.

ahsen-ül halıkin / ahsen-ül hâlıkîn

  • Hâlıkıyyet mertebelerinin en güzel ve en münteha mertebesinde olan bir Hâlık-ı Zülcelal. Her şeyi herşeyle münasebetine lâyık bir tarzda güzel yaratan Hâlık. (C.C.)

aik

  • (Aika ) Mâni'. Alıkoyan. Engel. Meşgale. Bir işten alıkoyup men ve sarfeden.

aika

  • (Çoğulu: Avâik) Alıkoymaya ve te'hire sebep olan şey, mâni, engel.

ail

  • Ailesini geçindiren, idare eden. Kalabalık ailesi olan. Fakir.

ajir

  • Göl, havuz. (Farsça)
  • Kalabalık, izdiham. (Farsça)
  • Bağırma, feryât. (Farsça)
  • Çekingen. (Farsça)
  • Akıllı, uyanık. (Farsça)
  • Amâde, hazır. (Farsça)

akam

  • Çocuksuz, çocuğu olmayan, kısır.
  • Tedavisi kabil olmayan hastalık.

akil-üs semek / âkil-üs semek

  • Balıkla beslenen. Balık yiyici.

akilü's-semek / âkilü's-semek

  • Balık yiyen.

akilüssemek / âkilüssemek

  • Balık yiyen.

akıntı

  • Bir sıvı cismin mütemadiyen hareketi, akış.
  • Nehir veya deniz suyunun bir tarafa doğru cereyanı.
  • Bazı hastalıklarda vücuttaki bir delikten cerahat akması.

akliyye

  • Akılcılık. Akıl ile anlaşılan ve bulunan. Akıl hastalıkları.

aksu

  • Gözlerde görülen bir hastalık. (Türkçe)

akya

  • Lüfer azmanı denilen iri cins bir balık.

alabalık

  • Akıntısı sert olan soğuk ve tatlı sularda bulunan bir cins leziz balık. (Türkçe)

alaik-i dünyeviye / alâik-i dünyeviye

  • Dünyevî alâkalar. İnsanı Cenab-ı Hakkın rızasından alıkoyan lüzumsuz işler.

alaka / alâka

  • İlişik, rabıta, merbutiyet.
  • Gönül bağlama, sevgi, münasebet, taalluk, irtibat, mâlikiyet. Tasarruf. Müdâhale hakkı. Hisse.
  • Edb: Bir kelimenin hakiki mânâsından mecâzi mânâsına nakledilmesinin sebebidir. (Temiz ahlâklı, güzel huylu kimselere melek denildiği gibi.)

alam u askam / âlâm u askam

  • Kederler ve hastalıklar.

alamana

  • İtl. Küçük odun gemisi.
  • Büyük balıkçı kayığı.
  • Büyük balıkçı kayıklarına mahsus büyük ağ, ığrıp.

alamat

  • Uzun ince bir cins balık. (Hint denizinde çok olur ve yılana benzer.)

alamet-i mümtaze ve farika / alâmet-i mümtaze ve fârika

  • Başkalarından üstün ve ayrıcalıklı olduğunu gösteren işaret.

alavere

  • Vapurlara kömür vermek için bordaya kurulan kademeli iskele.
  • Tulumbanın basıp emme suretiyle işlemesi.
  • Herc ü merc. Karışıklık, kargaşalık.
  • Bir şeyin elden ele verilerek veya atılarak aktarılması.

alay

  • (Ask.) 3-4 tabur piyade veya5 bölük süvari askerinden mürekkep kuvvet.
  • Debdebe ve gösterişle yapılan tören, geçit resmi.
  • Cemaat, topluluk, güruh, kalabalık, fevç.
  • Fazla miktar, muhtelif ve müteaddit kişiler veya şeyler.

albastı

  • Ateşli bir lohusalık hastalığı, lohusa humması.

ale-l-istimrar

  • Aralıksız.

alelistimrar / alelistimrâr / على الاستمرار

  • Sürekli, aralıksız. (Arapça)

aletiyet / âletiyet

  • Âletlik, vasıtalık.

alil / alîl / عليل

  • Hasta, hastalıklı, illetli. (Arapça)
  • Sakat. (Arapça)

alkam

  • Acı salatalık, hıyar.

allah

  • Bütün varlıkları yaratan Halıkımızın has ismi.

allame / allâme

  • İslâmiyetin yirmi ana ilmi ve bunların kolları olan seksen ilminde mütehassıs ve evliyâlık derecelerinde yükselmiş, ayrıca lâzım olduğu kadar zamanın fen ve edebiyat ilimlerinde de yetişmiş zât. Âlim kelimesinin mübâlağalı ismi fâilidir.

amumet / amûmet

  • Amcalık.

anafet / anâfet

  • Kabalık, sertlik.

anarşi

  • Karışıklık, kargaşalık, düzensizlik.

anber

  • Güzel koku. Adabalığı ve kaşalot denilen büyük balıkların barsaklarında teşekkül eden güzel kokulu madde.
  • Derisinden kalkan yapılan bir balık.

anef

  • Kabalık (inceliğin zıddıdır).

antikor

  • Vücuda giren hastalık mikroplarını zararsız kılmak için organizmanın bir kanun-u İlahî ile çıkardığı madde. (Fransızca)

arak

  • Kalabalık, izdiham.

aremrem

  • Kalabalık ordu, çok fazla asker.

arki / arkî

  • Balık avcısı.

aruz

  • Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere etrafındaki nahiye ve köyler.
  • Edb: Şiirin ahenk ölçülerinden, nazmın vezinlerinden bahseden ilim. Arap, Fars, Türk şiirinde kullanılan vezin ki, hecelerin uzunluk (kapalılık) ve kısalık (açıklık) değerlerine dayanır.
  • Bir beytin birinci

arv

  • Sıtma ve diğer ateşli hastalıklarda gelen ilk titreme.
  • İş için birinin yanına varma.
  • Yemişsiz bir çeşit ağaç.

arz-hane

  • İstanbuldaki Topkapı sarayında bulunan Hırka-i Şerif odasının dışında kalan aralık oda. (Farsça)

asar-ı rububiyet / âsâr-ı rububiyet

  • Allah'ın idare ve terbiye ediciliğinin, mâlikiyet ve egemenliğinin eserleri.

ashab-ı dünya

  • Yalnızca dünyaya çalışan, dünyalık kimseler.

aşı

  • Birşeyden alınıp diğer birşeye aktarılan madde.
  • Çeşitli tehlikeli hastalıkların önünü almak için aşılanan madde.
  • Yabani veya cinsi âdi bir ağaca, cinsine yakın diğer iyi bir ağaçtan vurulan kalem veya yaprak aşısı.

aşina

  • Mâlumatlı, haberli olan. Arif. Bilgili. Mâlik. Tanıdık. Yabancı olmayan. (Farsça)
  • Yüzücü. (Farsça)

asmende

  • Şaşkın, alık, dalgın. Hile ile kandıran, hileci.

aşna-yan

  • (Tekili: Aşnayî) Dostluklar, âşinalıklar, haberdarlıklar. (Farsça)

aşşar

  • A'şar tahsildarlığı yapmış olan kimse. Öşürcü, ondalıkçı.

aşub-gah / aşûb-gâh

  • Gürültülü patırtılı yer. Kargaşalık ve karışıklık yeri. (Farsça)

ateş

  • Odun vs. gibi maddelerin yanmasından hasıl olan hâl. Od, nâr. (Farsça)
  • Kızgınlık, hararet. (Farsça)
  • Hiddet, gazab, şiddet. (Farsça)
  • Hayvanın çevik, hareketli ve oynak olması. (Farsça)
  • Yangın. (Farsça)
  • Gözyaşı. (Farsça)
  • Hastalık. (Farsça)
  • Harb, savaş. (Farsça)

avk

  • (Çoğulu: A'vâk) Mâni olma, alıkoyma, durdurma, vazgeçirme, geciktirme.

ayil

  • Ailesi kalabalık olan.
  • Ailesini besleyen.
  • Aşırı.
  • Fakir.
  • Dengede olmayan terazi.

ayine-i mahluk / âyine-i mahlûk

  • Cenâb-ı Allah'ın isimlerine aynalık yapan yaratıklar.

ayinedarlık / âyinedarlık

  • Aynalık, ayna tutuculuk.

ayniyye / عينيه

  • Göz hastalıkları kliniği.
  • Pahada ağır olan ve taşınabilen şeyler.
  • Taşınabilir değerli eşya. (Arapça)
  • Göz hastalıkları bölümü. (Arapça)

azame

  • Eskiden, büyük görünmesi için kadınların bağladıkları arkalık.

azari / azarî

  • Muzırlık. Küfürbazlık. (Farsça)
  • Fenalık görmüş, kalbi kırılmış, incitilmiş olma. (Farsça)

azb

  • Kesme.
  • Isırma.
  • Azarlama.
  • Hastalıktan hırpalanma.

bab

  • Evlat sahibi erkek. Ata, ecdat. (Farsça)
  • Gemi halatlarının bağlandığı yer. (Farsça)
  • İnşaatta ağırlıkların bindirildiği direk. (Farsça)
  • Mânevi rehber, şeyh. (Farsça)
  • Bektaşi şeyhi. (Farsça)
  • Hayırhah ve muhterem. (Farsça)
  • Daha çok zencilerde olan bir hastalık cinsi.Aile reisi babadır. Babanın hayatt (Farsça)

badi

  • Sebeb. İllet. Mûcib. Vesile.
  • Zâhir ve âşikâr olan.
  • Halkeden. Hâlık. Yaratan.

bagar

  • Bir yakıcı hastalıktır ki devede vâki olur; suyu içip kanmaz ve sonunda ondan helâk olur.

bakaya

  • Artıklar, fazlalıklar.
  • Ask: Son yoklamaları yapıldıktan sonra istenildiklerinde gelmeyen veya gelip de kıtalarına varmadan savuşanlar. (Bakayadan sayılmak suçtur.)

bakteri tedavisi

  • Bazı hastalıkların tedavisinde ölü veya canlı bakterilerin kullanılması ile yapılan tedavi.

barani / bârânî

  • Çivit mavisi renginde, Osmanlılar zamanında Selânik'te dokunan bir cins çuha. Yeniçeri ve Acemi oğlanlarına aralık ve ocak (erbain) aylarında verilen yağmurluk bârâniden yapılırdı. Yağmurluk, yağmurdan muhafaza eden şey. (Farsça)
  • Yağmurla ilgili. (Farsça)

baras

  • Tedavi edilmesi mümkün olmayan ve vücutta beyaz lekeler meydana getiren bir hastalık.

bargam

  • Levreğe benzer bir cins balık.

baroterapi

  • Bazı hastalıkların basınçlı hava ile tedavisi. (Fransızca)

başeng

  • Tohumluk olmak için saklanan sarı, iri hıyar, salatalık. (Farsça)
  • Asma üzerindeki üzüm salkımı. (Farsça)

batıl satış / bâtıl satış

  • Sahîh olmayan, yâni dînen bulunması lâzım gelen şartların hepsi veya bir kısmı bulunmayan satış, alış-veriş. Satılacak malın mütekavvim olması (kullanılmasına dînen izin verilmesi, kıymetli ve kullanılabilir olması) bu şartlardandır. Buna göre; domuz, içki ve denizdeki balık mütekavvim değildir.

batş

  • Şiddetle tutup kapma. Kuvvet. Şiddet.
  • Hastalık geçtikten sonraki zayıflık.

bazgeşt / bâzgeşt

  • Nakşibendiyye yolunda on bir temel esastan biri. Sâlik'in (tasavvuf yolcusunun) Kelime-i tevîhdden sonra kalbinden; "İlâhî! Maksûdum Sensin. Matlûbum (maksadım) Senin rızândır."demesi.

be's

  • Zarar, ziyan, azap, şiddet, fenalık.
  • Azab, şiddet. Korku.
  • Zarar, ziyan.
  • Zorluk, meşakkat, zahmet.
  • Fenalık. (Arapçada: "Savaşta şiddetli harekette bulunmak veya sıkıntı ve fakirlikten fenâ durumda olmak" mânâlarına gelir.)

bed-amuz / bed-âmuz

  • Kötülük, fenalık öğrenmiş. (Farsça)
  • Fenalık, kötülük öğreten. (Farsça)

bed-hah

  • Fenalık isteyen. Herkesin kötülüğünü isteyen. Kötülük isteyen. (Farsça)

bedi'

  • (Bedia) Eşi, benzeri olmayan. Hayret verici güzellikte olan.
  • Garib. Acib.
  • Benzeri olmayan şeyleri vücuda getiren. Kimseye benzemeyen. İcad edici olan.
  • Hâlık ve Hallak-ı Cihan olan.
  • Beğenilen.
  • Yeni bulunmuş ve görülmedik tarzda olan.
  • Edb: Sözün

behak

  • İnsanın derisinde pul pul beyazlık ve alaca bir renk peyda eden bir çeşik hastalık.

behv

  • (Behve) Misafir odası.
  • Yer altında hayvan ağılı. (Bu iki mananın cem'i Ebhâ-Bühüvv şeklindedir)
  • Geniş meydan, yer.
  • Göğüsün içi, boğazdan mideye kadar olan aralık.
  • Rahim ile mahrecinin arası.

beis

  • Zarar, fenalık.

beis-be's

  • Zarar, ziyan.
  • Korku, azap, sıkıntı, fenalık.
  • Kuvvet, kudret.

bekke

  • Mekke-i Mükerreme'nin eski ismi.
  • Bir yerde toplanmak. Bir yere cem'olmak.
  • İzdihamlık, kalabalık.

beladet

  • Ahmaklık, sersemlik, kalınkafalılık. Budalalık.

belahet / belâhet

  • Ahmaklık, budalalık, düşüncesizlik.

beleh

  • Sersemlik, bönlük, ahmaklık, budalalık.

belel

  • Yaşlık, rutubet, ıslaklık.
  • Zafer, galibiyet.
  • Mihnet, keder, üzüntü.
  • Mücadele, kavga.
  • Hastalıkdan iyileşen.
  • Düşkünlük.

beliyye-i amme / beliyye-i âmme

  • Yaygın hâle gelmiş belâlar, hastalık.

belul

  • Kurtulma. Hastalıkdan, marazdan kurtulma. Halâs olma.

benes

  • Kötülükden, fenalıkdan ve iyi olmayan şeylerden çekinme ve kaçınma.

berat / berât

  • Nişan, ayrıcalık fermanı.

berh

  • Balık, semek. (Farsça)
  • Parça, kısım, hisse, nasib. (Farsça)
  • Su birikintisi. (Farsça)
  • Şimşek, berk. (Farsça)
  • Yaş olan odunun, yanarken çıkardığı yaşlık. (Farsça)

berhiz

  • Atılan, kalkan, sıçrayan. Zorbalık eden. (Farsça)

beri / berî

  • (Berâet. den) Kurtulmuş. Temiz. Kayıt ve hüküm altında olmayan. Zimmeti bulunmayan adam. Hiçbir karışıklık, kusur ve noksanı olmayan. Hastalıktan sâlim olan.

beriberi

  • (Seylanca) Asya'nın güneydoğusu ile Okyanusya, Senegal ve Brezilya'nın yerli halklarında görülen ve B vitamini eksikliğinde vücuda gelen bir hastalık.

berzah

  • İki şey arasındaki mesafe, aralık.
  • Can sıkıcı.
  • İnce uzun kara parçası.
  • Dünya.
  • Ruhların kıyamete kadar bulunacakları yer.

besere-i habise

  • Çıktığı yeri kangren eden ve adına da kara kabarcık denen öldürücü bir hastalık.

besi / besî

  • Çokluk, fazlalık, ziyadelik. (Farsça)
  • Birçok. (Farsça)

bevk

  • Fenalık, düşmanlık, keder ve belâ meydana getirme.
  • Musibet, felâket.
  • İzinsiz ve habersiz olarak bir yere aniden çıkagelme.
  • Çalıp çırpma.
  • Yalan söz.
  • Boşboğaz (adam).
  • Şiddetli yağmur.

bevka'

  • Kargaşalık, karışıklık.

bevliye

  • Tıb: İdrar yolları ve böbrek hastalıkları. Bu hastalıkların teşhis ve tedavisiyle uğraşan tıp dalı. (Üroloji)

beyah

  • (Çoğulu: Büyâh) Küçük balık.

beyn

  • Aralık, arasında, arada.
  • Arası, arasında, aralık. İki şeyin arası. İkisinin ortası. Firkat. Ayrılık.
  • Burnu ve ayakları uzun karga.

beynunet / beynûnet

  • Fâsıla, iki şey arasındaki mesafe, aralık.
  • Fark, ihtilaf, muhalefet. Zıddiyet, anlaşmazlık, terslik.
  • Ayrılmak, firkat.
  • İki şey arasındaki mesafe, aralık.
  • İhtilaf, anlaşmazlık, ara açıklığı.

beyt-i atik

  • Kâbe-i Muazzama. (Çok eskiden beri Cenab-ı Hak tarafından her türlü tehlikelerden korunduğu ve kurtarıldığı ve hiçbir kimsenin ona mâlik olmayıp aslının hür olduğundan kinaye olarak bu isim verilmiştir.)

beytar

  • Nalbant.
  • Baytar, veteriner. Hayvan hastalıkları hekimi.

beyyahe

  • Balık ağı.

bila fasıla / bilâ fasıla

  • Fasılasız, aralıksız.

bila-fasıla / bilâ-fasıla

  • Fâsılasız, aralıksız, durmadan.

bilafasıla / bilâfasıla / bilâfâsıla / بلافاصله

  • Fasılasız, aralıksız.
  • Fasılasız, aralıksız.
  • Aralıksız.
  • Aralıksız, kesintisiz. (Arapça)

bilainkıta / bilâinkıtâ / بلاانقطاع

  • Kesintisiz, aralıksız. (Arapça)

bişi / bişî

  • Fazlalık. (Farsça)

biyah

  • (Çoğulu: Büyâh) Ufak balık.

biyoterapi

  • Tıb: Bazı hastalıkların tedavisinde canlı varlıklardan faydalanma usûlü.

bu'd

  • (Çoğulu: Eb'ad) Uzaklık. Baid olma.
  • Aralık.
  • Geo: Bir cismin uzunluk, genişlik ve derinliği.
  • Uzaklık, aralık, boyut.

bu'kuke

  • İzdiham, kalabalık.

bühar

  • Deniz balıklarından bir beyaz balık.

bukta

  • Perişan, pejmurde, dağınık, dökük saçık.
  • Cemaat, güruh, topluluk, kalabalık.

bülten

  • Halka bilgi veren, özet olarak yazılmış resmi yazı. (Fransızca)
  • Bir müessesenin, kurumun faaliyetlerini tanıtan ve belli zaman aralıklarıyla yayınlanan mevkute. (Fransızca)

burc-i abi / burc-i âbî

  • Suya ait burçlar: Yengeç, akrep, balık.

busayri / busayrî

  • (Şeref-üd-din) (Mi: 1213-1295) Busayr'da doğdu. Meşhur Arap şair ve hattatıdır. "Kaside-i Bürde" sahibidir. Esas ismi "El-Kevakib-üd-Dürriyye fi Medh-i Hayrilberiyye" olan kasidesine; tutulmuş olduğu hastalıktan, rü'yasında Resûlullah'ın hırkasını (bürde) üzerine örtüp şifa bulması sebebiyle "Kaside

butimar / bûtimar / بوتيمار

  • Balıkçıl, botimar. (Farsça)

buulet

  • Zevciyet. Karıkocalık.
  • İmtinâ ve red ve muhalefet etmek.

büyük cihad

  • Samsun'da haftalık olarak yayınlanan bir gazete.

büyük cihad gazetesi

  • Samsun'da haftalık olarak yayınlanan bir gazete.

büzare

  • Üst dudakta fazlalık olarak sarkık deri olması.

caslik

  • (Cesâlik) Nasrâniler hakîmi.
  • Çokluk, kesret.

cebbarane / cebbârâne

  • Cebbârcasına, zorbalıkla.

cebbari / cebbârî / جباری

  • Zorbalık. (Arapça - Farsça)
  • Beceriklilik, tuttuğunu koparma. (Arapça - Farsça)

cebbarlık

  • Zorbalık, zâlimlik.

ceberut-u mutlak

  • Sınırsız baskı ve zorbalık.

ceffe

  • Kalabalık, kütle.
  • Kalabalığın verdiği uğultu.

cefvet

  • Nezaketsizlik, kabalık, saygısızlık.

cehr

  • Görünmek, zâhir olmak.
  • Açıktan ve yüksek sesle olan söylemek veya okumak.
  • Tecvid'de: Harf hareke ile okunduğu zaman, mahreçte aralık kalmıyarak nefesin akmayıp, küllisi veya ekserisi hapsolmuş bir şekilde sesin çıkmasına denir.

celafet

  • Kabalık, yontulmamışlık.

cemaat

  • Topluluk. Bir yere toplanmış insanlar. Takım, bölük.
  • Fık: Bir imama uyup namaz kılan müslümanların heyeti. Bir mezhebe tâbi bir heyet teşkil eden ahali.
  • Aralarındaki münasebetleri din, örf ve âdetlere göre tanzim eden, akrabalık, komşuluk, hemşehrilik gibi rabıtalarla birbiri

cemm / جم

  • Kalabalık. (Arapça)

cemm-i gafir / cemm-i gafîr

  • Kalabalık insan topluluğu.

cerbeze

  • İşleri incelemek, anlamak kuvvetini, lüzumsuz yerlerde kullanmak, ukalâlık etmek, gereksiz aklî yorumlarda bulunmak. Hikmetin aşırısı.

cereyan-ı nemrudane / cereyan-ı nemrudâne

  • Nemrud gibi zulüm ve zorbalıkla ve dinsizlikle iş gören akım.

cerez

  • Davarın art sinirinde olan bir hastalık.

cevi

  • Aşk galebesinden gelen şiddet ve hiddet, gam ve gussadan, müzahemeden gelen bir hastalık, maraz.
  • Kokmuş su.

cezzaf

  • Ağ ile balık tutan balıkçı.

cihas

  • Kalabalık, müzâhame.

cildiyye

  • Cilt hastalıkları bölümü.

çiregi / çiregî

  • Bahadırlık, kahramanlık, yiğitlik. (Farsça)
  • Ustalık. Mâhirlik. (Farsça)

çopra

  • Balık kılçığı.
  • Sık çalılık veya sazlık.
  • Uzunca boylu olan tatlı su balığı.

cüderi / cüderî

  • Kabarcık denilen hastalık.
  • Çiçek hastalığı.

cuham

  • İnsanı zayıflatan ve gözleri irinleten bir hastalık.

cum'a

  • Toplanma.
  • Perşembeden sonraki gün. Müslümanların kudsî tâtil günü olup, o güne mahsus namazla mükelleftirler. Memur ve işçilerin cuma namazı vakti serbest bırakılmamaları din hürriyetine aykırıdır. Yahudiler ve hristiyanlar haftalık dinî törenleri için cumartesi ve pazar günü serbest

cumhur / cumhûr / جمهور

  • Halk, kalabalık, ahâlî, çoğunluk.
  • Halk. (Arapça)
  • Kalabalık. (Arapça)

cüvalik

  • (Çoğulu: Cevâlik) Çuval.

da / dâ

  • Hastalık.

da' / dâ'

  • (Çoğulu: Edvâ) Maraz, hastalık.
  • Meşakkat, zahmet.
  • Hastalık, dert.

dabb

  • (Çoğulu: Dıbâb-Edubb) Keler, kertenkele.
  • Yaraya merhem sürmek.
  • Akmak.
  • Süt sağmak.
  • Yere yapışmak.
  • Dudakta olan bir hastalık (çatlayıp kan akar).
  • Hurma çiçeği.

dahamet / dahâmet

  • İrilik, kocamanlık, kabalık, vücutça büyük olmaklık.
  • Tıb: Hipertrophie.

dar / dâr

  • Sâhib, mâlik, tutan (mânasındadır.) Meselâ: Bayrakdâr : Bayrak tutan. (Farsça)

darayi / darayî

  • Sahib, mâlik olma. (Farsça)
  • Hüküm sürme, hâkimiyet kurma. (Farsça)
  • Bir nevi kumaş. (Farsça)

daşte

  • Köhne, harab olmuş, eskimiş, yıpranmış. (Farsça)
  • Mâlik olmuş. (Farsça)

daşten

  • Tutmak, elde etmek, mâlik olmak, zimmetine geçirmek. (Farsça)
  • Zabtetmek, gasbetmek, almak. (Farsça)
  • Görüp gözetlemek. (Farsça)
  • Eskimek, yıpranmak, harab olmak, köhneleşmek. (Farsça)

davet makamı / dâvet makâmı

  • Vilâyet (evliyâlık) makâmının üstünde, peygamberlere mahsus bir makâm.

dema

  • Her zaman. Vaktâki. (Farsça)
  • Soluk. Nefes. Hastalık sebebiyle tez tez solumak. (Farsça)
  • Ürpermek. (Farsça)
  • Dem. An. (Farsça)

denef

  • İyileşmeyen hastalık.

derd

  • Tasa, keder, kaygı. (Farsça)
  • Hastalık, illet. (Farsça)
  • Dert, hastalık, üzüntü, dilek, mesele.

derece-i şenaat

  • Kötülük ve fenalık derecesi, seviyesi.

dergiş

  • İzdiham, çok kalabalık. (Farsça)
  • Bir zerdali cinsi. (Farsça)

derr

  • İyi iş. İyilik. Mahz-ı hayır.
  • Zat, kimse. Hod. Nefs. Bir kimsenin zâtı.
  • Yüzün tazeliğinin, teravetinin hastalıktan dolayı gitmesinden sonra, iyi olup düzelmesi.

dervah

  • Hastalıktan yeni kurtulan, iyice kendisine gelemeyen kimse. (Farsça)
  • Sağlam, metin, muhkem. (Farsça)
  • Doğru, asıl, gerçek. (Farsça)
  • Yiğitlik, cesaret, cesur olmak, şecaat. (Farsça)
  • Ayıp, utanma. (Farsça)
  • Sertlik, kabalık. (Farsça)

dest-i lukman-ı hazakat / dest-i lukman-ı hazâkat

  • Hz. Lokman'ın (a.s.) hastalıkları tedavideki marifet ve hünerli eli.

deva na-pezir

  • Devâsı bulunmaz hastalık.

devirli

  • Fiz: Müsavi zaman aralıkları ile tekrarlanan hareket. Periyodik.

devre-i istibdat

  • Zulüm ve zorbalık dönemi.

dikta

  • Zorbalık.

dına

  • İzdihamlık, kalabalık, çokluk.

dühme

  • Siyahlık, karalık.

dülfin

  • Denize düşenlere yardım edip, onları kurtaran bir balık.

düma'

  • Hastalık veya ihtiyarlık sebebiyle gözden akan yaş.
  • Bahar günlerinde üzüm çubuğundan akan su.

dune

  • Hastalık.

dürüşti / dürüştî

  • Kabalık, sertlik, katılık, kalınlık, yoğunluk. (Farsça)

ebleh

  • Alık, budala.

eblehane / eblehâne

  • Alıkça, budalaca.

ebras

  • İnsanın rengini degiştiren alaca ve miskin eden çok fena bir maddi hastalık ismi.

eczahane-i rahmet-i alem / eczahane-i rahmet-i âlem

  • Kâinatı kuşatan İlâhî rahmetin bir neticesi olarak bütün mânevî hastalıkları tedavi edecek ilâçların bulunduğu eczahane.

edva

  • (Tekili: Da') İlletler, hastalıklar.

efahis

  • (Tekili: Ufhus) Taşların aralarında veya kayalıkta bulunan kuş yuvaları.

efendi

  • (Rumcadan) Sahib, mâlik, mevlâ. Ağa. Şer'î hâkim, kadı, molla. (Saygı ve nezâket mübalağası olarak kullanılır. Eskiden büyüklere ve şâyân-ı hürmet zâtlara Efendimiz denildiği gibi, her zaman için Hz. Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâm'a da, mü'minler Efendimiz diyerek hürmet ve sevgilerini ifade ederl

efrad-ı adide / efrad-ı adîde

  • Çok kalabalık fertler.

efzuni / efzunî

  • Kesret, çokluk, fazlalık, ziyadelik. (Farsça)

ehl

  • Sahip, malik,
  • Maharetli, usta.
  • Bİr yerde oturan.
  • Karıkocadan herbiri.

ehl-i hüner

  • Ustalık ve beceri sahipleri.

ehl-i sevahil / ehl-i sevâhil

  • Sahillerde yaşayanlar; geçimlerini denizcilik ve balıkçılıkla temin edenler.

ehliyyet

  • Yeterlik, ustalık, yetki.

ehval

  • (Tekili: Hevl) Korkular. Korkulacak hâller. Fenalıklar.

ehvar

  • Şaşkın, şaşırmış kimse. Alık, sersem adam. (Farsça)

eimme-i erbaa

  • Dört mezhep imamı; İmam-ı Âzam, İmam-ı Şâfiî, İmam-ı Mâlik, İmam-ı Hanbel.
  • Dört imâm. Müslümanların en büyük ve yüksek âlimleri ve müctehidlerinden hak mezheb müessisleri olan ve ehl-i imâna rehberlik eden büyük imâmlar. İsimleri şöyle sıralanabilir: İmâm A'zam Ebu Hanife, İmâm-ı Şâfii, İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Ahmed ibn-i Hanbel. (R.A.)

eimme-i selase / eimme-i selâse

  • Üç imâm. Fıkıh kitablarında ekseriyetle İmâm-ı A'zam, İmâm-ı Şâfi'i, İmâm-ı Malik için söylenir. Hanefi Mezhebine dâir mes'elelerin bahsolduğu kitablarda "Eimme-i Selâse"den maksad; İmâm-ı A'zam ile iki talebesi olan İmâm-ı Muhammed ve İmâm-ı Ebu Yusuf'dur.

ektad

  • Cemaatler, topluluklar, kalabalıklar, bölükler, takımlar.
  • Misaller, temsiller, örnekler.

el-halık / el-hâlık

  • (Bak. HÂLIK)

el-vali

  • Her şeye mâlik ve sâhib olan Allah (C.C.)

emla'

  • (Tekili: Mele') Topluluklar, mele'ler, cemaatler, cemiyetler, bölükler, kalabalıklar.

emraz / emrâz / امراض / اَمْرَاضْ

  • (Tekili: Maraz) Hastalıklar. Marazlar.
  • Marazlar, hastalıklar.
  • Marazlar, hastalıklar.
  • Hastalıklar. (Arapça)
  • Hastalıklar.

emraz-ı akliye

  • Akıl hastalıkları.

emraz-ı asabiye / emrâz-ı asabiye

  • Sinir hastalıkları.
  • Sinir hastalıkları.

emraz-ı ayniyye

  • Göz hastalıkları.

emraz-ı dahiliye

  • Dahilî hastalıklar, iç hastalıkları.

emraz-ı efrenciye

  • Frengi hastalıkları, efrenci marazları.

emraz-ı içtimaiye / emrâz-ı içtimaiye

  • Sosyal hastalıklar.

emraz-ı intaniyye

  • Mikroplu ve ateşli hastalıklar.

emraz-ı kalb / emrâz-ı kalb

  • Kalp hastalıkları.

emraz-ı kalbiye / emrâz-ı kalbiye

  • Kalb hastalıkları.
  • Kalp hastalıkları, mânevî hastalıklar.

emraz-ı nefsaniye / emrâz-ı nefsaniye

  • Nefse ait hastalıklar.

emraz-ı nisaiye

  • Kadın hastalıkları.

emraz-ı sariye / emraz-ı sâriye

  • Geçici, bulaşıcı, sâri hastalıklar.

emumiyye

  • Analık.

en-nur

  • Cenab-ı Hakk'ın her çeşit nurun Halik'ı olması ve onlara nur vermesi dolayısıyla bir ismi.

enbuh / enbûh / انبوه

  • Ziyade, çok, kalabalık. (Farsça)
  • Çokluk, ziyadelik, cemaat, izdiham. (Farsça)
  • Meclis, kurultay. (Farsça)
  • Kalın, yoğun. (Farsça)
  • Duvarın yıkılıp dökülmesi. (Farsça)
  • Kalabalık. (Farsça)
  • Gür. (Farsça)
  • Yoğun. (Farsça)

enfar

  • (Tekili: Nefir) Cemaatler, topluluklar, cemiyetler. Halk, ahali, kalabalıklar, izdihamlar.

engame

  • Topluluk, cemaat, kalabalık, izdiham. Toplanma yeri, meclis. (Farsça)
  • Muharebe yeri, ceng meydanı. (Farsça)
  • Oyuncular derneği. (Farsça)

engüşt-i nil

  • Fakirlik, fukaralık.

enzam

  • Balıkların karınlarında peydâ olan yumurta dizileri.

eracif / erâcîf / اراجيف

  • Saçmalıklar, uydurmalar. (Arapça)

erkan

  • Sarılık denilen bir hastalık çeşidi.
  • Ekini ifsâd eden âfet.

esir

  • Bütün kâinatta bulunan ve her tarafı kaplamış olan lâtif madde. Elektrik, ışık ve hararetin yayılmasına vasıtalık eden madde. Görülmeyen ve varlığı bütün ehl-i ilimce kabul edilen lâtif, rakik, elâstikiyeti hâiz seyyal madde.

eskal

  • (Tekili: Sekal) Ağır yükler, ağır şeyler. Kalabalık, ağırlık.

eskam

  • (Tekili: Sakam) İlletler, hastalıklar, dertler.

esmak

  • (Tekili: Semek) Semekler, balıklar.

esna

  • Ara. Aralık. Sıra. Vakit. Zaman. Hengâm.

et-tahiyyatü

  • Bütün mahlukatın hayatları, kal ve hâl dilleri ile Hâlıkları olan Allah'a (C.C.) karşı yaptıkları hamdler, şükürler, mânevi hayat hediyeleri.

ez'af

  • (Tekili: Zı'f) Bir şeyi iki katı yapan fazlalıklar. Katlar.

fahhaş

  • Her cins fenalık ve kötülükleri şahsında toplamış olan kimse.

faite / fâite

  • Gaflet, uyku, unutmak, hastalık, düşman korkusu gibi bir özürle kaçırılan farz veya vâcib namaz.

falic

  • Felce uğramış.
  • Vücudun bir kısmını veya her tarafını tutmaz hale koyan hastalık.
  • İsabeti çok olan ok.

farat

  • Öne çıkan, geçen.
  • Issız yerlerde konan nişan ve işaret.
  • Kervan halkından önce su yerine varıp sakalık eden kimse.

fark / فرق

  • Ayrılık, başkalık. Ayırma, ayrılma, seçilme,
  • Başın tepesi, baştaki saçın ikiye ayrıldığı yer.
  • Ayrılık, başkalık.
  • Ayrıcalık, ayrılık. (Arapça)

fart-ı izdiham

  • Fazla kalabalık.

fasıla / fâsıla

  • Aralık, ara, bölme.
  • Ayıran, bölen, Kur'ân-ı Kerim âyetlerinin sonları.

fasılasız / fâsılasız

  • Aralıksız.
  • Aralıksız.

fatk

  • Kırma, ayırma, yarma, çatlatma.
  • "Kasık yarığı" denilen bir hastalık.
  • Elbisenin dikişlerini sökmek.

fazail / fazâil

  • İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye karşı devamlı ve değişmez istidatlar, güzel huylar.

fazazet

  • Sertlik, kabalık, kötü sözlülük.

fazilet

  • İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye olan devamlı ve değişmez istidat, güzel vasıf, iyi huy, erdem.

fazl

  • Fazla, ziyade, artık, bâki.
  • Fazlalık, üstünlük.

felihaza

  • (Fe-li-zâlik) Bunun için, şunun için, imdi (mânasında.)

fels

  • (Füls) (Çoğulu: Fülüs) Pul, Bakır para.
  • Balık pulu.

felsefe-i sakime / felsefe-i sakîme

  • Hastalıklı felsefe; yanlış yoldaki felsefe.

felsefe-i sakime-i avrupaiye / felsefe-i sakîme-i avrupaiye

  • Avrupa'nın hastalıklı ve karanlık felsefesi.

fena-i etemm / fenâ-i etemm

  • Tam fenâ. Evliyâlık makamlarının sonu, velînin ben diyecek yer bulamamasıdır.

fenn-i tıb

  • Tabiblik, doktorluk. Maddi hastalıklara ilâç ve şifa bulmağa çalışan ilim.

ferc

  • Aralık, yarık, çatlak.
  • Dişilerde üreme organı, avret.

ferdaniyet

  • Yalnızlık, teklik. Ferdlik. Yektâlık.

ferfere

  • Farfara, akılsızlık, hafif meşreplik.
  • Patırtıcı, gürültücü, ağzı kalabalık.

fesad

  • Bozuk ve fenalık. Karışıklık. Haddi tecavüz edip zulmetmek. (Zıddı: Salâh'tır.)
  • Fenalık, kötülük, arabozuculuk. Kargaşalık, karışıklık.

fesat şebekesi

  • Bozgunculuk ve fenalık yapan düşünce ağı, akımı.

fevza / fevzâ

  • Kargaşalık. Anarşi.
  • Karışmış, muhtelit.

fevzai / fevzaî

  • Anarşist. Hiç bir din ve nizam tanımayan.
  • Kargaşalık ve anarşi ile alâkalı.

feyezan

  • Suyun çok olup taşması, çoşması. (Farsça)
  • Bolluk, fazlalık, feyiz. (Farsça)

feylak

  • Büyük adam.
  • Çok asker. Kolordu.
  • (Çoğulu: Feyâlik) İpek böceği ve kozası.

feyz

  • Suyun taşıp akması.
  • Bolluk, fazlalık, gürlük.
  • İlim, irfan.

fiam

  • Çok kalabalık olan erkekler topluluğu.

fidye

  • Bir şeyin yerine geçmek üzere verilen bedel.
  • Çok yaşlı ve hasta olan kimsenin tutamadığı oruç, ölüm hastalığına yakalananın kılamadığı namaz, vefât etmiş kimsenin namaz ve oruç borçları için ve hacda, ihramlının hastalık özründen dolayı ihramın bâzı yasaklarını işlemesine karşılık vermesi ge

fie

  • Kalabalık, topluluk, cemaat.

fırak

  • Tümenler, alaylar, bölükler.
  • Partiler.
  • Takımlar, kalabalıklar, ehl-i sünnet ve cemaatten ayrılan mezhepler.

fobi

  • (Fobya) Bâzı hal veya şeylere karşı duyulan hastalık halindeki korku. (Fransızca)

fülus

  • (Tekili: Fels) Bakır paralar.
  • Balık pulu.

füsus

  • Nükte, maskaralık.

fuzulat

  • Ziyade olup işe yaramayan şeyler. Fazlalıklar.

fuzuli / fuzûlî

  • Gereksiz, fazlalık.

fuzuliyane / fuzûlîyâne

  • Gereksiz ve fazlalık olarak.

füzuni / füzunî

  • Fazlalık, aşırılık, ziyadelik, çokluk. (Farsça)

gabi / gabî

  • Ahmaklık eden, budalalık eden.

gadir / gâdir

  • (A, uzun okunur) Gadreden, fenalık eden, zulmeden, hıyanet eden.
  • Gadreden, hıyanet eden, fenalık eden.

gadir-i nefs

  • Nefse fenalık eden.

gafir / gafîr

  • Çok fazla, sayısız, kalabalık.
  • Örten, etrafını çeviren.
  • Umumi.
  • Boyun, boğaz ve kafada olan tüyler.
  • Kalabalık.

galebe / غلبه

  • Baskın çıkma, ağır basma. (Arapça)
  • Kalabalık. (Arapça)

gamre

  • (Çoğulu: Gamerât) Tecrübesizlik, görgüsüzlük, anlayışsızlık.
  • İzdiham, kalabalık.
  • Fenalığa dalmak.
  • Şiddet.
  • Zahmet.

gangren

  • Bulunduğu organı kullanılmaz hâle getiren bir hastalık.

garaib-i nukuş

  • Nakışlardaki harikâlıklar.

garaib-i san'at

  • Sanatın gariplikleri, hârikalıkları.

gavsiyet

  • Büyük evliyalık.

gılzet / غلظت

  • Kabalık, sertlik.
  • Kalınlık, galizlik.
  • Yoğunluk. (Arapça)
  • Kabalık. (Arapça)
  • Kalınlık. (Arapça)

girifte-gi / girifte-gî

  • Tutkunluk. (Farsça)
  • Hastalık hali. (Farsça)
  • Esirlik. (Farsça)

gusl

  • Boy abdesti. Cünüb olan her kadın ve erkeğin, hayz (âdet) ve nifası (lohusalık hâli) sona eren kadınların ağzı ve burnu ile birlikte, iğne ucu kadar kuru bir yer kalmayacak şekilde, bütün bedenini yıkaması.

habaset / habâset

  • Kötülük, alçaklık, fenalık.

haben

  • Siroz denilen ve karında su toplanmasından ileri gelen bir hastalık.

habs

  • Hapis, alıkoyma, bir yere kapatıp dışarı çıkarmama. Salıvermeme.
  • Zaptetme, tutma.

hacegi / hacegî / hâcegî / خواجگى

  • Tüccar, ticaretle meşgul olan kimse. (Farsça)
  • Efendilik, hocalık. (Farsça)
  • Hocalık. (Farsça)
  • Efendilik. (Farsça)
  • Ağalık. (Farsça)
  • Sahiplik. (Farsça)
  • Tüccar. (Farsça)

hadia / hadîa

  • (Çoğulu: Hadâyi') Ustalıklı bir şekilde aldatma, oyun yapma.

hadire / hadîre

  • Kalabalık olmayan topluluk.
  • Yaranın içinde toplanan kan ve irin.

haiz

  • Bir şeye sahip olma. Sahip. Mâlik.
  • Yer tutan.
  • Akranından mümtaz olan.

hakk

  • (Bâtılın zıddı) Doğru. Gerçek. Vâcib ve lâzım olan. Her sâbit ve doğru olan şey. Adalet. Herkesin meşru olan salahiyeti, iktidarı, bir şey üzerindeki mâlikiyyeti.
  • Dâva ve iddia.
  • Hakikate uygunluk.
  • Geçmiş, harcanmış emek. Pay, hisse.
  • Münasib
  • Din. İslâmi

halafet

  • Ahmaklık, hamâkat, budalalık.

halaka

  • (Tekili: Hâlik) Berberler.

halal / halâl / خلال

  • Mesafe, aralık, açıklık. (Arapça)

halık

  • (Çoğulu: Huluk-Havâlık) Büyük dağ.
  • Ağaca dolaşmış olan üzüm çubuğu.
  • Süt ile dolu olan koyun memesi.
  • Tıraş eden. Berber.

hall

  • Sağlamlaştırmak.
  • Dostluk, sadâkat.
  • Fakir, hastalıklı, nahif insan.
  • Sirke.

hamakat

  • Ahmaklık. Budalalık. Bönlük. Anlayışsızlık.

hame

  • Yaş ot demeti, taze ekin destesi, bir sap üzere bitmiş taze ekin.
  • Havası bozuk hastalıklı yer.

hamil / hâmil

  • (Hâmile) Yüklü yüklenmiş.
  • Gebe.
  • Taşıyan, götüren.
  • Hâiz.
  • Mâlik, sahib.
  • Uhdesinde bir poliçe bulunan.

haraşif

  • (Tekili: Harşef) Balık pulları. Pul pul olan şeyler.
  • Yaprakları balık puluna benzeyen bitkiler.

harat

  • Davarın memesinde olan bir hastalık. (Sütün parça parça, ufanmış gibi çıkmasına sebep olur)

hariciyye

  • Hariçle alâkalı. Dış işleri.
  • Ameliyatla tedavi edilebilen hastalıklar.
  • Haricilik.

harikıyet

  • Harikalık.

harpüşte

  • Balıksırtı şeklinde olan, harpuşta. (Farsça)

harşef

  • (Çoğulu: Harâşif) Kalkan balığı.
  • Balık pulu.
  • Enginar bitkisi.

hasbe

  • Kızamık hastalığı. Tane tane gövdede çıkan bir hastalıktır. (Hasta kişiye "mahsub" derler.)

hasra gelmeyen

  • Sınır altına alınamayan, pek kalabalık.

hassa

  • Saç ve sakalı döken bir hastalık.

haste-gi / haste-gî

  • Rahatsızlık, hastalık, maraz, illet. (Farsça)

hastegi / hastegî / خستگى

  • Hastalık. (Farsça)

haşv-i müfsid

  • Edb: İbarede yalnız kalabalık etmekle kalmayıp mânâyı da anlaşılmaz hale getiren söz.

havale

  • Bir işi veya bir şeyi başka birine bırakma. Ismarlama.
  • Görmeyi önleyen duvar gibi perde.
  • Tıb: Küçük çocuklarda veya gebe kadınlarda bazan meydana gelen, baygınlık veren bir hastalık.
  • Postadan gelen emanet kâğıdı.

havran

  • Şam diyarından bir yerin adı.
  • Balıkesir'in bir ilçesi.

havyar

  • Balık yumurtası. Mersin balığı yumurtasından yapılan siyah, mugaddi ve leziz bir madde.
  • Balık yumurtası.

hayat-ı alil

  • Hasta ömür, hastalıklı hayat.

hayz

  • (Çoğulu: Hiyaz) Kadınlara mahsus aybaşı. Kadının âdet hâli. Böyle bir kadına hayize denir. (Kadını döl yatağı denen rahminden, bir hastalık veya çocuk doğurma sebebi olmaksızın, muayyen müddetlerde kan gelmesine o kadının "aybaşısı" denir. Buna ve kan geldiği müddete de hayız müddeti denir. İslâmiye

hayz ve nifas

  • Aybaşı hali ve lohusalık.

hayza

  • Tıb: Kolera denilen hastalık.

hazakat / hazâkat

  • Ustalık, uzmanlık.

hazıkıyyet

  • Mâhirlik, ehillik, ustalık, hâzıklık.

hazka

  • Mahâret, ustalık, mâhirlik.

heft-kalem

  • Yedi çeşit yazı. Tâlik, sülüs, tevki, muhfak, reyhanî, rik'a ve nesih.

helal-zade

  • Helâl doğmuş, meşru ve nikâhlı ana-babadan dünyaya gelmiş çocuk.
  • İyi adam, fenalık yapmaktan çekinen. Sâlih, afif, nâmuskâr.

herçi-bad-abad / herçi-bâd-âbâd

  • "Battı balık yan gider", "Her ne olursa olsun" anlamında.

hetr

  • Bunama, alıklaşma. Ateh getirme, ihtiyarlıktan çocuk gibi olma.
  • Sersemleşme, aptallaşma.
  • Birisini kötüleme.
  • Acib emir.
  • Zahmet, meşakkat.
  • Enine yarmak.

hezeyan

  • Saçmalık, saçmalama.

hezeyan-ı fikri / hezeyan-ı fikrî

  • Fikrî saçmalık.

hezeyanat / hezeyânât

  • Saçmalıklar.

hıbab

  • (Çoğulu: Havâbibe) Hısımlık, yakınlık, akrabalık, karâbet.

hıdane / hıdâne

  • Çocuğu kucağa almak, besleyip büyütmek üzere yanında bulundurmak. İslâm nikâhının bozulmasından sonra (ayrılıkta), çocuğu, selâhiyetli (yetkili) olan kimsenin yâni başkası ile evli olmayan annenin belirli bir yaşa gelinceye (oğlan çocuğu yedi, kız ye tişkin oluncaya) kadar yanında alıkoyması ve terb

hiff

  • Yağmurunu döküp hafiflemiş bulut.
  • Biçilmediğinden tanesi dağılmış ekin.
  • Bir nevi balık.

hiffet / خفت

  • Hafiflik.
  • Mc: Onurlu ve vakarlı olmamak. Temkinsizlik. Akılsızlık. Hoppalık.
  • Hafiflik. (Arapça)
  • Hoppalık. (Arapça)

hiffet-i mizac

  • Hafifmeşreblik. Hoppalık.

hilal / hilâl / خلال

  • Sâfi ve halis.
  • Sıdk ile dostluk etmek.
  • Ara. Aralık.
  • Zaman ve vakit.
  • İki şey arasına sokulmuş olan.
  • Buluttan yağmurun çıktığı yer.
  • Gr: Bir kelimenin aslını ve ondan türeyenleri gösteren tertip.
  • Kulak ve diş karıştırmak gibi şeylerde kull
  • Ara, aralık.
  • Aralık. (Arapça)
  • Kürdan. (Arapça)

hımlak

  • (Çoğulu: Hamâlik) Gözün etrafı.

hirabe

  • Şehir dışındaki yerlerde yapılan eşkiyalıklara katılma. Dağlarda yapılan haydutluklarda bulunma.

hırt

  • Erkek keklik.
  • Hastalıktan dolayı, kesilmiş gibi parça parça olan bulaşık süt.

hisbet

  • İyiliği emr edip kötülükten alıkoymak husûsunda, hükûmet adamlarının bizzat işe karışıp gerekeni yapmaları. İhtisâb da denir.

hisse senedi

  • Sermayesi paylara bölünebilen ticaret şirketlerinde, ortalıkdan doğan hakları ve sermaye payını temsil eden değerli evrak.

hitl

  • Yorgun deve.
  • Yağmurun aralıksız olarak yağması.
  • Sürekli olarak gözyaşı akmak.

hıyre-ser

  • Sersem, alık. (Farsça)

hıyre-serane

  • Alıkçasına, sersemcesine. (Farsça)

hıyre-seri / hıyre-serî

  • Alıklık, sersemlik. (Farsça)

hızak

  • (Tekili: Hızka) Yığınlar, kalabalıklar.

hizb-ül kur'an

  • Kur'an Cemaatı. Kur'an'a ciddi ve samimi olarak bağlanıp, ona hizmet için mücahidane bir surette çalışan ve fenâlıklardan korunan müslümanların topluluğu ve cereyanı.
  • Kur'an'ın bir cüz'ünün dörtte biri.
  • Zikir ve dua için Kur'an'dan alınmış bir kısım âyetler.

hızk

  • Zeyreklik, akıllılık.
  • Ustalık, mahâret.

hızka

  • Yığın, kalabalık.

hubre

  • Etten ve balıktan aldıkları hisse.

hubs

  • Kötülük, fenalık, yaramazlık.

huda

  • Rabb. Sâhib. Cenab-ı Hak. Hâlık. (Farsça)

hudavend

  • Allah, Hâlık, Rabb. (Farsça)
  • Sâhib, malik, efendi. (Farsça)
  • Hükümdar, hâkim. (Farsça)

hudaver

  • Sahip, mâlik.
  • Bey, hâkim, efendi.

hudayi / hudayî

  • Hudâlık, uluhiyyet. Allah'lık. (Farsça)
  • Allah'a mensub. (Farsça)

humma / hummâ

  • Ateşli hastalık. Sıtma.
  • Bir ateşli hastalık.
  • Yüsek ateşli hastalık, nöbet.

hümma

  • (Çoğulu: Hümmeyât) Hastalıktan dolayı vücudda meydana gelen harâret.
  • Nöbetli hastalık.
  • Sıtma.

hümmeyat

  • (Tekili: Hümmâ) Hastalıktan dolayı vücutta meydana gelen şiddetli hararetler, ateşler.
  • Sıtmalar.
  • Nöbetli hastalıklar.

hunan

  • Kuşların boğazında olan bir hastalık.

hüner / هنر

  • Mârifet. Bilgililik. Ustalık, mahâret. (Farsça)
  • Beceri, ustalık.
  • Ustalık, beceri.
  • Sanat, ustalık, beceri. (Farsça)

hünerver

  • Çok ustalıklı. Becerikli. Usta. Mahâret sahibi. (Farsça)

hunnak

  • Tıb: Boğaz hastalıkları.

hürmet-i müsahere

  • Sıhriyyet sebebi ile hâsıl olan haramlık. Yâni evlenmek sebebi ile meydana gelen akrabalık dolayısıyle hâsıl olan haramlıktır. Bu sıhriyyetin haramlık meydana getirmesi, ister meşru' nikâhla olsun, ister gayr-ı meşru' olsun "hürmet-i müsahere" meydana gelir.Meselâ: Hanefi mezhebinde, bir kimse kendi

huşunet / huşûnet

  • Kabalık, sertlik, inatçılık.
  • Kabalık, kırıcılık.

husyet-üs semek

  • Balık yumurtası.

hut / hût / حُوتْ

  • Balık.
  • Balık. Büyük balık.
  • Şubat ayı içinde güneşin girdiği ve semanın cenub yarısındaki burcun ismi.
  • Büyük balık; Balık burcu.
  • Balık.
  • Balık.

hut burcu / hût burcu

  • Balık Burcu.

hütr

  • Ahmaklık, hamâkat, budalalık.

huvve

  • Karalık. Siyahlık.

huyul

  • (Tekili: Hayl) Atlı alaylar.
  • Atlar.
  • Kötülerin meydana getirdiği kalabalık.

huzunet

  • (Çoğulu: Huzen) Sağlamlık. Kabalık, sertlik.

hüzüv

  • Maskaralık.

i'timam

  • (İtimam) Başına sarık sarmak.
  • Ortalık yeşillenmek.
  • Miğfer giymek.

i'tiyak

  • Alıkoymak, engel olmak, mani olmak.

iade-i afiyet / iade-i âfiyet

  • Hastalıktan sonra âfiyetin iadesi. İyileşme.

ibavet

  • Yabancı bir adamın bir çocuğa baba gibi olması, babalık yapması.

ibtila / ibtilâ / ابتلا

  • Tutkunluk, müptelalık, düşkünlük. (Arapça)

ictiba / ictibâ

  • Seçmek, seçilmek. Evliyâlıkta, vâsıtanın, aracının şart olmadığı cezbe (çekilme) ile ilerleme.

içtimaat-ı ünsiyetkarane / içtimâât-ı ünsiyetkârâne

  • Toplu alışkanlıklar ve hoşlanılan kalabalıklar.

ifakat

  • (Fevk. den) İyileşme, hastalıktan kalkma. Hastalıktan kurtulup tamamen iyileşinceye kadar aradan geçen zaman.
  • Ayılma. Sarhoşluk veya baygınlıktan kurtulma.

ifakat-yaft

  • Sıhhat bulan, iyileşen, hastalıktan kalkan. (Farsça)

ifsadat

  • (Tekili: İfsad) İfsadlar, kargaşalıklar, fesada uğratmalar.

iftal

  • Dağınık. (Farsça)
  • Yırtık, aralık, yarık. (Farsça)

iftihar madalyası

  • Padişaha sadakat gösterenlere, tarım ve san'atın ilerlemesine çalışanlara, yangın ve sâri hastalık anında devlet ve millete büyük hizmetleri dokunanlara verilmek üzere II. Abdülhamid'in irade-i seniyesiyle altın ve gümüşten olmak üzere çıkarılan madalya. (1886 ve 1887) Madalyanın ön yüzünde yukarı k

igtişaş

  • Karışıklık. Kargaşalık. Karmakarışık olmak.
  • Birisinin fena telkinini kabul etmek.

iğtişaşat

  • (Tekili: İgtişaş) Karışıklıklar, kargaşalıklar, fenâlıklar.

ihsar

  • (Hasr. dan) Birisini işinden alıkoymak.
  • Fık: Hac için ihrama girmiş bir zâtın, Arafat'ta durmakla ziyaret tavafından; ve umre için ihrama girmiş bir kimsenin de tavaftan men edilmesi. Böyle men edilen zâta "muhsar" denir.
  • Kısaltma, kısalma.
  • Sıkıştırma.

ihtilal / ihtilâl

  • Ayaklanma, kargaşalık.

ihtinak-ı rahm / ihtinâk-ı rahm

  • Eskiden, rahmin tıkanmasından dolayı olduğu sanılan ve kadınlarda görülen asabî bir hal ve hastalık.

ihtizan

  • Birisini işinden alıkoyma.
  • Çocuğu besleme.

ikbah

  • (Kubh. dan) Fenalık yapma, kötülük etme.

ilbas

  • Durdurma, mâni olma, alıkoyma.

ilel / علل

  • (Tekili: İllet) İlletler. Esaslar. Temeller. Sebebler.
  • Sakatlıklar. Hastalıklar.
  • Sebepler, hastalıklar.
  • Hastalıklar. (Arapça)
  • Sebepler. (Arapça)

ilel ü emraz

  • Hastalıklar ve sakatlıklar.

ilel-i muhtelife

  • Türlü illetler ve sebepler, çeşitli hastalıklar.

ilel-i müstevliye

  • Tıb: Salgın hastalıklar.

ilel-i sariye / ilel-i sâriye

  • Tıb: Bulaşıcı hastalıklar. Sâri illetler.

ille

  • (İllet) Esas sebeb. Vesile.
  • Hastalık, maraz, dert, sakatlık. Mûcib, maksad, gaye.

illet / علت / عِلَّتْ

  • Hastalık, sebep, gaye, hedef.
  • Hastalık.
  • Hastalık. (Arapça)
  • Sebep. (Arapça)
  • Hastalık.

imam-ı malik / imam-ı mâlik / imâm-ı mâlik

  • (Hi: 93-179) Medine-i Münevvere'de doğdu. İmâm Mâlik bin Enes diye anılır. Mâlikî Mezhebinin imamı. El-Muvatta isimli eseri, "Kütüb-ü Sitte"ye dahil olacak kıymettedir. Mezhebinin mensubları, Afrika ve Endülüs'te çok yayılmıştır. Bu mezhepte olana "Malikî" denir.
  • Ehl-i sünnetin ameldeki dört mezhebinden biri olan Mâlikî mezhebinin reîsi.

imam-ı muhammed

  • (Hi: 135-189) Kufe'de yetişti. 99 kitab te'lif etmiştir. İmâm-ı Mâlik'ten hadis okudu. En meşhur Hanefî fakihlerindendir. (K.S.)

imtinan

  • Minnet. Kendine minnet etmek. Birisine yaptığı ihsan ve iyiliği başına kakmak.
  • Memnun olmak.
  • Birisinin çok iftiharla sevdiği ve mâlik olduğu şeye nâil olmak.

imtiyaz / imtiyâz / امتياز / اِمْتِيَازْ

  • Ayrıcalık, ayırd edici özellik.
  • Ayrıcalık.
  • Ayrıcalık. (Arapça)
  • Kapitülasyon. (Arapça)
  • Ayrıcalıklı olma.

imtiyazat / imtiyazât

  • Ayrıcalıklar.
  • Ayrıcalıklar.

imtiyazlı

  • Ayrıcalıklı.

imtiyazsızlık

  • Eşitlik, ayrıcalık yapmamak.

ina

  • Geciktirme, alıkoyma, zayıf düşürme.

inabe yolu / inâbe yolu

  • Müridlik. Sâlikin (tasavvuf yolunda) nefsin isteklerini yapmamak ve istemediklerini yapmak sûretiyle ve çeşitli sıkıntılara katlanarak Allahü teâlâya kavuşma yolu.

inkılab-ı şitevi / inkılâb-ı şitevî

  • Sonbaharın bitip, kış mevsiminin başlayışı. (Aralık ayının 21'ine rastlar.)

inşibak

  • Şebeke şeklinde olma.
  • Balık ağı gibi birbirine geçme.

intan

  • Pis kokma. Fenâ kokma.
  • Mikrobun sebebiyet verdiği şey, hastalık.

intaniye

  • Fena koku ve mikropluluğa dâir, mikroplu hastalıkla alâkalı.

intiaş

  • Yorgunluktan sonra canlılık hissetme. Canlılık.
  • Hastalıktan sonra iyileşip kalkma.
  • Geçinme.
  • (Yıkılan adam) doğrulup kalkma.

intibac

  • Hastalıktan dolayı vücutta hâsıl olan şişkinlik.

inzar

  • (Çoğulu: İnzârât) (Nezr. den) Neticenin kötü olacağını bildirerek fenalıktan sakındırmak. Azab ve ceza va'detmek.

ırafet

  • Kethüdâlık, reislik. Ululuk, şereflilik.

ırıp

  • Balık tutmak için atılan büyük ağ.

ıs

  • (Iss) t. Bayındırlık, mâmuriyet. Şenlik.
  • Ses.
  • Sâhib. Mâlik.
  • Efendi.

isfar / isfâr

  • Sabah namazının ortalık aydınlanırken kılınışı.
  • Sabah namazını ortalık aydınlanıncaya kadar geciktirmek.

işgal

  • Zabtetme, istilâ etme.
  • Birisini işten alıkoyma, başka şeyle meşgul etme, oyalama, uğraştırıp kendi işine mâni olma.

ishab

  • Çok söylemek.
  • Türlü şeylerden renk değiştirmek.
  • Bir şeye fazla tama' etmek.
  • Kuyu kazıp suyu bulamamak.
  • Zehirlenme veya hastalıktan dolayı renk değişmesi.
  • Kuzu, anasını emmek.
  • Duvarı başı boş salıvermek.

ıshar

  • (Sıhriyyet. den) Akrabalık, yakınlık, kurbiyet, sıhriyet. Damat olma. Damat edinme.
  • Ulaşmak.
  • Erimek.

ıskarmoz

  • Kayık ve sandallarda kürek takılmak üzere yan kenarlara dikine sokulmuş tahta çiviler.
  • Bir cins küçük balık.

isti'sa'

  • (İsyan. dan) İsyan etme. Anarşistlik ve zorbalık yapma.

istibdad-ı ilmi / istibdad-ı ilmî

  • İlmî baskı, ilmî zorbalık.

istibdad-ı manevi-i umumi / istibdad-ı mânevî-i umumî

  • Genel mânevî baskı, zorbalık ve despotluk.

istibdatkarane / istibdatkârâne

  • Keyfî idareye yakışır şekilde, baskı ve zorbalık yoluyla.

istifaka

  • Hastalıktan kurtulup iyileşme.
  • Sarhoşluktan ayılma.

istifraş

  • Yataklık yapma. Odalık alma. Yatağa alıp beraber yatma.
  • Haremi ile beraber yatma.

istihaza / istihâza

  • Kadın âdet görürken fazla kan gelmesi. (Rahimden değil de hastalıktan dolayı bir damardan gelip, tenâsül cihazı yolu ile akan kokusuz bir kandır. Buna "istihâza veya özür kanı" dendiği gibi, böyle bir kadına da "müstahâza" denir.)
  • Kadınlarda âdet ve lohusalık dışında gelen ve oruç ile namaza mânî olmayan kan.

istikla

  • Te'hir etme. Sonraya bırakma.
  • Alıkoyma, mâni olma, engel olma.
  • Veresiye alma, borç olarak alma.

istişfa

  • Şifa istemek. Hastalıktan kurtulup iyi olmayı arzulamak.

istisrar

  • Odalık alma.

ıtk-ı muallak

  • Bir şarta talik suretiyle vuku bulan ıtkdır. Bir kimsenin kölesine "şu işi yaparsan hürsün" demesi gibi ki, köle o işi yapınca azad olur.

ıtk-ı müşterek

  • İki veya daha fazla kimsenin, mâlik oldukları bir köleyi azad etmeleridir.

itnan

  • (Çocuk) hastalıkdan dolayı gelişememe.

izdiham / izdihâm / ازدحام / اِزْدِحَامْ

  • Kalabalık bir yerde halkın çok birikmesinden meydana gelen sıkıntı.
  • Yoğun kalabalık.
  • Aşırı kalabalık, aşırı yığılma. (Arapça)
  • Aşırı kalabalık.

izz

  • Kıymet. Değer. Güçlü oluş. Alikadir olmak. Kavi. Şerif. Azim.

kabadayı

  • Mc: Cesur, kahraman, cengâver. Eskiden kabadayılar ağırbaşlı, fenalıktan kaçınır, iyiliği sever insanlar oldukları için muhitlerinde hürmet görürlerdi.
  • Kimseden korkmaz görünerek şuna buna meydan okuyan kimse, yiğit taslağı.

kabakulak

  • Tıb: Daha ziyade tükrük bezlerini şişiren bulaşıcı ve ateşli bir hastalık.

kabiliyet

  • Dıştan gelen te'sirleri alabilme gücü.
  • İstidat, anlayış, kabul edebilirlilik. Kabul edici yüksek bir kuvvete mâlik olmak, olabilirlilik.

kaderiye

  • "Kul, kendi yaptıklarının halıkıdır" deyip ifrat ederek Hak mezhebinden ayrılan bir dalâlet fırkası.

kahal

  • Koyunların derisini kurutan bir hastalık.

kalafat

  • Geminin tahtalarının aralıklarını üstüpü vs. ile doldurup üzerine zift sürme işi.
  • Sahte süs, düzen.

kalb gözü

  • Kin, hased, kibir gibi mânevî hastalıklardan kurtulup, her an Allahü teâlâyı anan kimsenin kalbinde meydana gelen, işlerin iç yüzünü görme kuvveti, basîret.

kalebe

  • Hastalık. İllet.

kangren

  • Yun: Canlı vücudun belirli bir kısmında hücrelerin ölmesiyle meydana gelen bir hastalık.
  • Hücrelerin ölmesiyle oluşan bir hastalık.

kanun / kânûn / كانون

  • Ocak. (Arapça)
  • Mangal. (Arapça)
  • Aralık ve Ocak ayları. (Arapça)

kanun-u evvel, kanun-u sani / kânun-u evvel, kânun-u sâni

  • Aralık, Ocak.

kar-nüma / kâr-nüma

  • Menfaat gösteren. (Farsça)
  • Usta çıkacak olan çırakların, ustalıklarını göstermek için yaptıkları örneklik iş. (Farsça)

kara'

  • Deve yavrusunda çıkan beyaz bir sivilce ve kabarcık.
  • Baştaki saçların hastalıktan dökülmesi.

karabet / karâbet / قرابت / قَرَابَتْ

  • Soyca yakınlık. Hısımlık. Akrabalık.
  • Soy, süt ve evlilik yoluyla yakınlık, akrabâlık.
  • Yakınlık, akrabalık.
  • Soyca yakınlık, hısımlık, akrabalık.
  • Yakınlık, akrabalık. (Arapça)
  • Akrabalık, yakın olma.

karabet-i nesebiyye

  • Aynı soydan gelmek suretiyle olan asli hısım ve akrabalık.

karabet-i nesliye / karâbet-i nesliye

  • Soy yakınlığı, akrabalık.

karabet-i rahmiye

  • Soy yakınlığı, akrabalık.

karabet-i sıhriyye

  • Kız alıp vermekle meydana gelen akrabalık, yakınlık, hısımlık.

karaca ahmed sultan

  • Barla ile Barla Gölü arasında "Karadut" mevkiinde, bir ziyaretgâhtır. Barla'ya yaya yirmi dakikalık bir mesafededir.

karafi

  • (Şihâbüddin Ahmed El-Karafi) Maliki Mezhebi'nin büyük âlimlerindendir. Milâdi 1285 de vefat etmiştir.

karis

  • Donmuş, câmid.
  • Pıhtı. Sirke ile pişmiş balık.

karname / kârname

  • Usta çıkacak kişilerin ustalıklarını göstermek için yaptıkları iş örneği. (Farsça)

karya

  • Eski çağlarda Bursa ve Balıkesir bölgesinin adı.

kasa

  • Kabalık.
  • Şiddet.
  • Katılık.

kaşane / kâşâne / كاشانه

  • Yuva. (Farsça)
  • Mâlikâne. (Farsça)

kasaret

  • Kısalık. Kısa olma.

kasr

  • Kısalık, saray.

katiüttariklik

  • Yol kesicilik, eşkıyalık.

kay

  • Kusma, istifrağ. Hastalıktan dolayı ağızdan çıkan hazmolmamış gıdâ maddesi.

ke

  • "Gibi" mânasındadır. (Arapça teşbih edâtı) Kelimenin başına getirilir. Meselâ: (Kezâlike: Bunun gibi)
  • Harfin ve kelimenin sonuna gelirse "sen" zamiri yerindedir. Meselâ (Kitâbü-ke: Senin kitabın)

kebbe

  • İzdihamlık, kalabalık.
  • Cenk ve kıtal içinde sür'at etmek. Savaşta acele hareket etmek.

keffaret-üz zünub

  • Günahların keffareti. Mü'min insanların çeşitli hastalık ve musibetlerine denir. Çünkü günahlarından afvına vesile olabilir. (Huk. İslâmiye ve Ist. Fık. K.)

kemal

  • Kâmillik, olgunluk. Olgunlaşma. Erginlik. Bütün güzel sıfatlarla muttasıf olmak. Fazilet.
  • Değer, baha.
  • Fazlalık.
  • Sıdk ile yapılan güzel iş.

kemal-i rububiyet / kemâl-i rubûbiyet

  • Allah'ın bütün varlık âlemini kuşatan mâlikiyet, yaratıcılık ve terbiyesinin mükemmelliği.

ken'ad

  • (Çoğulu: Kenâıd) Balık kılçığı.

ken'at

  • Bir balık cinsi.

keniz

  • Esir kadın. Hayalık, câriye. (Farsça)

kerempe

  • Yun. Denize doğru uzanan kayalık çıkıntı.
  • Dağın en yüksek yeri, tepesi.
  • Geminin baş tarafı.

kervan

  • (Çoğulu: Kirvân-Kerâvin) Balıkçıl kuşu.

kesafet

  • Sıkılık, tokluk.
  • Kalınlık, yoğunluk.
  • Saydam olmama.
  • Koyuluk.
  • Kalabalık.

keşah

  • Bir hastalık. (İnsanın böğrüne vâki olur da dağlarlar.)

kesb-i imtiyaz

  • Üstünlük, ayrıcalık kazanmak.

kesr-i adi / kesr-i âdi

  • Ondalık olmayan kesir. Bayağı kesir. Meselâ: 3/8, 7/20 gibi.

kesr-i aşari / kesr-i âşâri

  • Ondalık kesir. Mahreci (paydası) 10 veya 10'un her hangi bir kuvvetinden ibaret olan kesir. Meselâ: 0,15 - 0,007 gibi.

kesret

  • Çokluk, bolluk, ziyadelik.
  • Kalabalık.

kevsec

  • Köse kişi.
  • Testere gibi hortumu olan bir balık cinsi.

kezv

  • Çokluk, kesret, fazlalık.

kihalet

  • Göz için sürme yapma. Sürmecilik.
  • Göz doktorluğu. Göz hastalıkları bilgisi.

kılavuz

  • Yol gösteren, rehber.
  • Vapurlara yol gösteren.
  • Bazı hayvan katarlarının önüne düşüp, onları sevkeden hayvan.
  • Eskiden evlenme işlerine vasıtalık eden kadınlar.
  • Düşman hakkında mâlumât edinmek için ordu hizmetinde kullanılan kişiler.
  • Okçuluk müsabakaların

kindare

  • Arkasında deve hörgücü gibi, hörgücü olan bir cins balık.

kinin

  • Ateşli hastalıkların ve özellikle sıtmanın tedavisinde kullanılan bir tür bitki.

kıraat-ı seb'a

  • Kur'an-ı Kerim'i yedi türlü okuma tarzı. Mâna değişmemek üzere Kur'an-ı Kerim Kureyş, Huzeyl, Havâzin, Kinane, Sakif, Temim ve Yemen lehçeleriyle "sırat, mâlik, cibril" gibi kelimelerin yedi türlü okunmasına denir.
  • Yedi türlü okuma.

kırla

  • Bir kuş cinsidir ve sulardan balık avlar; derler ki su içine girdiğinde bir gözüyle üstünü gözler, bir gözüyle su içinde avını gözler. Gayet korkak bir kuştur.

kıt'a

  • (Çoğulu: Kıtat) Dünyanın kara parçalarından her biri.
  • Memleket. Ülke.
  • Mat: Bir dairenin bir yayı ile onun çapı arasındaki kısım.
  • Tıb: Kesik organın vücudda kalan parçası.
  • Ask: Çok kalabalık olmayan askerî kuvvet.
  • Edb: En az iki beyitten yapılmış manzum

komisyon

  • Meclis şubesi. Hususi surette teşkil olunan meclis. (Fransızca)
  • Ticarette vasıtalık etme, dellâllık ücreti. (Fransızca)

kuas

  • Koyunun burnunda olan bir hastalık.
  • Bir hastalık (ki göğüsü tutar.)

kuhaz

  • Koyunlara ârız olan bir hastalık.

kül'a

  • Devenin arkasında olur bir hastalık.
  • Koyun sürüsü.

küllü dain

  • Bütün hastalıklar. Bütün dertler.

kulunç

  • Acı veren bir hastalık.

kümun

  • Pusulanıp gizlenmek.
  • Tıb: Gözde "gümne" denilen bir dumanlı hastalık görünmesi.

kunta

  • Karalık.

kurb-i velayet / kurb-i velâyet

  • Velâyet, evliyâlık yoluna âit yakınlık. Allahü teâlâdan gelen feyz ve bereketlere, arada vâsıta bulunmak sûretiyle kavuşma.

kurbet

  • Yakınlık, Allah'a yakınlık.
  • Hısımlık, akrabalık.

kureyş

  • Peygamber efendimizin mensub olduğu kabîlenin adı. Peygamber efendimizin on birinci babası olan Kureyş'in (Fihr ibni Mâlik'in) çocukları ve torunları.

küreyvat-ı beyza

  • Kandaki beyaz renkte ve çok küçük kürecikler. Kan ve lenf gibi vücud mâyilerinde bulunan çekirdekli ve yuvarlak hücreler. Kırmızı küreciklere nisbetle azdırlar. Vazifeleri hastalık gibi düşmanlara karşı asker gibi müdafaadır. Ne zaman müdafaaya girseler Mevlevi gibi iki hareket-i devriye ile sür'atl

kuri / kûrî

  • Körlük, âmâlık. (Farsça)

küsurat

  • Küsurlar, fazlalıklar.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kutb-i medar / kutb-i medâr

  • Âlemin nizâmı ile alâkalanan, bolluk-kıtlık, sağlık-hastalık, barış-savaş, rızık, yağmur ve benzeri olaylarla vazîfeli kılınan büyük zât. Kutb-ül-aktâb, Kutb-ül-ebdâl da denir.

kutb-ül-aktab / kutb-ül-aktâb

  • Âlemin nizâmı ile alâkalanan, bolluk, kıtlık, sağlık-hastalık, barış-savaş, rızık, yağmur ve benzeri olaylarla vazîfeli kılınan ricâl-i gayb yâni herkesin tanımadığı zâtların reisi. Emrinde üçler, yediler, kırklar... denilen yine bu işlerle vazîfeli seçilmiş kimseler bulunur.

kutbiyet

  • Büyük evliyalık.

kutbiyyet

  • Kutubluk denilen yüksek evliyâlık mertebesi.

kütüb-i sitte

  • Altı kitab. Kur'ân-ı kerîmden sonra, İslâm dîninin ikinci kaynağı olan hadîs-i şerîfleri ihtivâ eden ve doğruluğu İslâm âlimleri tarafından tasdîk edilen altı hadîs kitâbının hepsine birden verilen ad. Bunlar; İmâm-ı Buhârî'nin Sahîh-i Buhârî'si, İmâ m-ı Müslim'in Câmi'us-Sahîh'i, İmâm-ı Mâlik'in Mu

kuvam

  • Koyunun ayaklarını tutan bir hastalık.

küzaze

  • Soğuğun şiddetinden olan bir hastalık.

laklak

  • (Çoğulu: Lekâlik) Leylek.

latince

  • Eski Roma'da konuşulan ve bugünkü Fransızca, İspanyolca, İtalyanca gibi dilleri doğurmuş olan ana dil ki, Hint-Avrupa dil âilesinin önemli bir kolu olan İtalik grubundandır.

layenkatı / lâyenkatı

  • Kesilmeksizin, aralıksız.

layenkatı' / lâyenkatı'

  • Aralıksız. Kesilmeksizin.

lehv

  • Eğlence. Âhirette faydası olacak şeylerden alıkoyan her şey.

lezen

  • Şiddet.
  • Darlık.
  • Halkın kuyu veya ırmak kenarında kalabalık meydana getirmesi.

livata / لواطه

  • Kulamparalık, oğlancılık. (Arapça)

lu'ta

  • Koyunun boynunda olan karalık.
  • Siyah hat.

lücc

  • Engin sular.
  • Gümüş.
  • Ayna.
  • Kalabalık cemaat.

lücce / لجه

  • Kalabalık. (Arapça)
  • Gümüş. (Arapça)
  • Deniz, engin su. (Arapça)

lücec

  • (Tekili: Lücce) Engin denizler.
  • Kalabalık topluluklar, cemaatler.

lühm

  • Kevsec dedikleri balık.
  • Yemen diyârında bir kabile.
  • Etli ve kaba olmak.

lümme

  • Nişan. Alâmet. Damga. Nokta.
  • Vesvese, kuruntu.
  • Çok cemaat, çok kalabalık.

luri / lurî

  • Cüzzâm veya miskinlik denilen hastalık. (Farsça)
  • Fare avlıyan bir kuş. (Farsça)

lüvb

  • Çokluk, kalabalık, izdihamlık.

ma'lul

  • İlletli, hastalıklı, sakat.

ma'lulin / ma'lulîn

  • (Tekili: Ma'lul) Sakatlar. Hastalıklı ve illetli kimseler.

ma'luliyet

  • Hastalıklı olma, illetlilik.

ma'rifet

  • Herkesin yapamadığı ustalık, ustalıkla yapılmış olan şey.
  • Bilme, biliş, bilgelik.

ma-halakallah

  • Allah'ın (C.C.) yarattığı ve halkettiği her şey.
  • Kalabalık, izdiham.

maderi / mâderî

  • Analık. Annelik. (Farsça)

maharet

  • Ustalık, beceri.
  • Ustalık, beceriklilik.

maharet-i ilmiye

  • İlmi beceri, ustalık.

maharet-i san'at

  • San'attaki ustalık.

mahi / mâhî / ماهى

  • Balık. Semek. (Farsça)
  • Balık.
  • Balık. (Farsça)

mahi-i emraz

  • Hastalıkları yok eden.

mahidan

  • Balık havuzu. (Farsça)

mahifüruş

  • Balık satan. Balıkçı. (Farsça)

mahigir

  • Balık tutan. Balık yakalayan. Balık avlayan. (Farsça)

mahihar

  • Balık yiyen. Balık avlayan, balıkçıl. (Farsça)

mahirane

  • Ustaca, ustalıkla, maharetle. (Farsça)

mahiyan

  • (Tekili: Mâh) Aylar.
  • (Mâhî) Balıklar, semekler.

mahref

  • Bostan. Hurmalık.
  • Yemiş sepeti.

mahşer / محشر

  • Toplanma yeri. Kıyametten sonra insanların tekrar dirilip toplanmaları ve toplandıkları yer. Haşir meydanı.
  • Çok kalabalık.
  • Kıyamet yeri. (Arapça)
  • Aşırı kalabalık. (Arapça)

mahşer-i mev'ud

  • Büyük kalabalık, topluluk.

mai' / mâi'

  • Men eden, alıkoyan, engel olan.
  • Engel, özür.

makamat

  • (Tekili: Makam ve makame) Makamlar, mertebeler.
  • Cemaatler, cemiyetler, kalabalıklar, topluluklar.

makame

  • (Çoğulu: Makamât) Meclis.
  • Topluluk, cemaat, cemiyet, kalabalık.
  • Nutuk tarzında söylenen sözler.

maksur

  • (Kasr. dan) Kasrolunmuş, kısaltılmış, kasılmış, alıkonulmuş.
  • Mahbus.
  • Kasrolunmuş nesne.
  • Gelinin üzerine tutulan duvak.
  • Gr: Bir kısım arapça kelimelerin sonunda yâ şeklinde yazılan, fakat elif gibi okunan harf. ( : Dâ'vâ) kelimesinde olduğu gibi. Buna, "Elif-i

mal-i mütekavvim

  • Huk: İki mânada kullanılır: Birisi, intifâı mübah olan şeydir. Diğeri, mâl-i mührez demektir. Meselâ, denizde iken balık gayr-i mütekavvim olup, tutmak ile ihraz olundukta, mâl-i mütekavvim olur. İntifâı mübah olmayan mal veya elde edilmemiş olan mal gayr-ı mütekavvimdir. Şirâ ile intifa' mübah oldu

mal-i zımar

  • Bir kimsenin mâlik olduğu halde, onlardan faydalanması kabil olmayan; başka tabir ile, elinden çıkıp galib-i hale nazaran bir daha eline girmeleri umulmayan mallar.

malik-i yevmiddin

  • Herkesin dünyâda yaptığının mükâfat ve cezasını göreceği yer olan âhiretin, din gününün, mâliki, sahibi olan Allah (C.C.)

malik-ül mülk

  • Bütün mülkün hakiki mâliki olan Allah (C.C.)

maliki / malikî / mâlikî

  • (Bak: İmam-ı Mâlik)
  • Ehl-i sünnetin ameldeki dört hak mezhebinden biri olan Mâliki mezhebine tâbi olan, bağlı olan kimse.

maliki mezhebi / mâlikî mezhebi

  • Ehl-i sünnetin ameldeki dört hak mezhebinden biri. Kurucusu İmâm-ı Mâlik bin Enes'tir.

malikiyet

  • Malik ve sahib olma.

malul / malûl / معلول

  • Özürlü, hastalıklı. (Arapça)

maraz / مرض / مَرَضْ

  • Hastalık, illet, dert. Belâ.
  • Hastalık.
  • Hastalık, illet.
  • Hastalık.
  • Hastalık.
  • Hastalık. (Arapça)
  • Hastalık, bela.

maraz-ı harici / maraz-ı haricî

  • Dıştan gelen, dış ile ilgili hastalık.

maraz-ı hayali / maraz-ı hayalî

  • Hayalî hastalık.

maraz-ı hayat-ı içtimai / maraz-ı hayat-ı içtimaî

  • Toplumsal hayattaki hastalık.

maraz-ı içtimai / maraz-ı içtimaî

  • Sosyal hastalık.

maraz-ı kalb

  • Kalbî hastalık.

maraz-ı kalbi / maraz-ı kalbî

  • Kalpteki hastalık.
  • Kalb hastalığı, bozuk îtikâd; kibir, hased (kıskançlık), kin ve riyâ (gösteriş) gibi kalb hastalıkları. Kalbin Allahü teâlâdan başka şeylere tutulması.

maraz-ı mevt

  • Ölüm hastalığı, insanı iş görmekten men eden ve başladığı târihten îtibâren en az bir yıl içinde ölüme götüren hastalık.

maraz-ı müstevli / maraz-ı müstevlî

  • Salgın hastalık.

maraz-ı muzır

  • Zararlı hastalık.

maraz-ı ruhani / maraz-ı ruhanî / maraz-ı rûhânî / مَرَضِ رُوحَان۪ي

  • Ruhî hastalık.
  • Ruha âit hastalık.

maraz-ı ruhi / maraz-ı ruhî / maraz-ı rûhî / مَرَضِ رُوح۪ي

  • Ruhî hastalık.
  • Ruha âit hastalık.

maraz-ı sari / maraz-ı sârî

  • Tıb: Bulaşıcı hastalık.

marazi / marazî / مرضى

  • (Maraz. dan) Hastalıkla alâkalı. Hastalığa ait. Hastalıklı.
  • Hastalıklı, hastalkla ilgili. (Arapça)

maraziyyat / maraziyyât

  • Hastalıklar ilmi, patoloji.

marifet / معرفت

  • Bilme. (Arapça)
  • Ustalık, beceri. (Arapça)
  • Aracı. (Arapça)

mariz / marîz

  • Hasta, hastalıklı.

massa

  • Maraz, hastalık.
  • Zahmet.

mebde'

  • Başlangıç.
  • Kaynak, kök.
  • Bilgilerin ilk kısımları.
  • İlke.
  • Tasavvufta sâlikin ilk başlangıcı.

mebiz

  • (Çoğulu: Mebâyiz) Tıb: Yumurtalık.

mecma-ı azim / mecma-ı azîm

  • Büyük, kalabalık topluluk.

medar-ı imtiyaz / medâr-ı imtiyaz / medâr-ı imtiyâz / مَدَارِ اِمْتِيَازْ

  • Üstünlük, ayrıcalık sebebi.
  • Ayrıcalıklı olma sebebi.

medar-ı tahakküm

  • Baskı, zorbalık sebebi.

medyum

  • (Medyom) Lât. İspirtizmacılık için vasıtalık eden.

mefsedet

  • Bozukluk, fenâlık, fesatçılık. Münâfıklık.

meharet

  • Ustalık, beceriklilik, üstadlık. Meleke ve mümârese.
  • Kur'anda meharet: Hıfzın kuvvetiyle harflerin mahreçlerine riâyettir.

mehbut

  • Hastalık veya bir illetten zayıf nahif olmuş olan.

mehleke

  • (Çoğulu: Mehâlik) Tehlikeli yer veya iş.

mekare / mekâre / مكاره

  • Kiralık binek veya yük hayvanı. (Arapça)

mekbud

  • Ciğerinde hastalık olan.

mekir

  • (Mekr) Hile. Aldatma. Oyun. Düzen. (Birisinin kötü veya iyi hâllerini öğrenmek veya kötülüğe sevketmek ya da gayesinden alıkoymak için yapılır.)

mele'

  • (Çoğulu: Emlâ) Bir cemâatin ileri gelenleri.
  • Hırs, tama'.
  • Zan.
  • Güzellik.
  • Fls: Kâinatta hiçlik şeklinde boşluk olmadığını, her yerin dolu olduğunu ifade eden bir tabirdir.
  • Dolu mekân.
  • Kalabalık, güruh, cemaat, topluluk. Halk.
  • Doldurma, dolma, doluluk.
  • Kalabalık, topluluk.

meleke

  • Tecrübe ve tekrarla elde edilen beceri, maharet, iktidar, ustalık.

melik

  • Mülk ve melekut sâhibi. Padişah. Mutasarrıf.
  • Bir kavmin başı. Mâlik. (İsimdir)

mem'ud

  • Midesinde hastalık olan.

memkure

  • Sirkeli ve sarmısaklı balık.

memleket

  • (Çoğulu: Memâlik) Bir devletin toprağı, ülke, yurt.
  • Şehir. İl, kasaba.
  • Bir insanın doğup büyüdüğü yer.

men' / منع

  • Engel olma, alıkoyma. (Arapça)
  • Engel olunma, alıkonulma. (Arapça)
  • Yasaklama. (Arapça)
  • Yasaklanma. (Arapça)
  • Men' edilmek: Yasaklanmak. (Arapça)
  • Men' etmek: (Arapça)
  • Engel olmak, alıkoymak. (Arapça)
  • Yasaklamak. (Arapça)
    • (Arapça)

    menna' / mennâ'

    • (Men'. den) Alıkoyan, mâni olan, yaptırmayan.
    • Önleyici, men'edici.

    meratib-i külliye / merâtib-i külliye

    • Büyük ve kalabalık mertebeler.

    meratib-i velayet / merâtib-i velâyet

    • Evliyalık, velîlik mertebeleri, dereceleri.

    merdum-girizane / merdum-girîzâne

    • İnsanlardan sıkılarak, kalabalıktan hoşlanmayıp yalnızlık isteyerek.

    merdümgiriz

    • İnsanlardan sıkılan, kalabalıktan hoşlanmayıp yalnızlık isteyen.

    merdümgirizane

    • Kalabalıktan sıkılıp yalnızlık isteyerek.

    merdümgirizlik

    • İnsanlardan sıkılganlık, kalabalıktan hoşlanmayıp yalnızlık isteme hâli.

    merga mergi / mergâ mergî

    • Hastalıktan dolayı umumi ölüm.

    merza

    • (Tekili: Mariz) Hastalıklar, illetler. Hastalar.

    mesaet

    • Fena ve kötü bir iş yapma. Fenalık etme.

    mesavi / mesâvî

    • (Tekili: Su') Kötü haller. Fenalıklar. Seyyieler. (Mehâsinin zıddı.)
    • Kötülükler, fenalıklar, ayıplar, kusurlar.

    mesavi-i medeniyyet

    • Medeniyyetin fenalıkları, kötülükleri. (İsraf ve sefahet gibi)

    meslek-i sakim / meslek-i sakîm

    • Hasta meslek, hastalıklı yol.

    mevakib

    • (Tekili: Mevkib) Cemaatler, kalabalıklar, güruhlar, topluluklar.

    mevat arazi / mevât arâzi

    • Ölü arâzi. Bir kimsenin mülkünde bulunmayan, mer'a, baltalık ve harman yeri olarak kimseye verilmemiş olan ve gür sesli bir kimsenin köy ve kasaba evlerinin son bulduğu yerden bağırıp sesi duyulmayacak derecede köy ve kasabadan uzak yâni tahmînen yarım saatlik uzaklıkta olan dağlık, taşlık, kıraç, o

    mevkufat

    • (Tekili: Mevkufe) Bir zaman için tutulup alıkonulmuş mal veya para.
    • Vakfedilmiş mal, emlâk.
    • Gelirden artıp hazineye mâl edilen para.

    mevla

    • Sahib. Rabb.
    • Efendi. Köleyi âzad eden.
    • Şanlı. Şerefli. Mâlik.
    • Mün'im-i Mutlak olan Cenab-ı Hak (C.C.).
    • Terbiye eden, mürebbi.
    • Yardımcı, muavenet eden.
    • Dost ve komşu.
    • Azâd olan.

    mevleviyyet

    • Mevlevilik. Mevlevi tarikından olmak.
    • Mollalık.
    • Müderrislikten sonra gelen ilmiye sınıfından oluş.
    • Eyâlet kadılığı; yani, bir eyâletin bütün hukuki ve kazai işlerine bilfiil bakan kadı. "Mevâli" de denir.

    meyan

    • Ara, aralık.

    meylü'l-ağalık

    • Ağalık meyli; ağalık taslama.

    mezahib-i erbaa / mezâhib-i erbaa

    • Dört mezhep: Hanefî, Şafiî Malikî, Hanbelî.
    • Dört mezhep; Hanefî, Şâfî, Mâlikî, Hanbelî mezhepleri.

    mı'lak

    • (Çoğulu: Meâlik) Üzengi kayışı.
    • Üzüm hevneği.
    • Et ve üzüm asılan çengel.

    miglak

    • (Çoğulu: Megalik) Kilit, mandal.

    mikleb

    • Eskiden ciltlenen kitapların sol tarafındaki fazlalık parçanın adı.

    mimraz

    • Hastalıklı, illetli.

    misbah-ı zenebi / misbah-ı zenebî

    • Balıkların kuyruğu.

    miskam

    • Hastalıklı, illetli.

    mit'em

    • Bir defalık ikiz doğuran kadın.

    mu'cize

    • İnsanların, yapmasında âciz kaldıkları ve ancak Allah tarafından peygamberlere nasib olan hârika. Kerametten yüksek, fevkalâde hâdise.
    • Mu'cize, Halik-ı Kâinat tarafından peygamberlerin hakkaniyetine ait bir tasdiktir. Sahih hadislerle mu'cizeler haber verilmiş ve tesbit edilmiştir.

    mu'tezile

    • Aklına güvenerek ve "kul, fiilinin hâlikıdır" demekle hak mezheblerden ayrılan bir fırka. Bunlar dalâlet fırkalarının birincisidir. Vâsıl İbn-i Atâ nâmında birisi buna sebeb olmuştur. Bu kişi Hasan Basri Hazretlerinin talebesi iken, günah-ı kebireyi işleyen bir kimsenin ne mü'min ve ne de kâfir olma

    muafat

    • Afvetmek.
    • Sıhhat vermek.
    • Sıhhat ve âfiyet bulmuş, iyileşmiş kimse.
    • Hastalık veya belâdan korunma. Musibetlerden muhafaza olunma.

    muarra

    • Fenalıktan uzak. Boş. Beri. Yüksek. Temiz. Çıplak.

    muaşşer

    • (Aşr. dan) Onlu, onluk. On kısma bölünmüş.
    • Edb: Onar mısralık bendlerden teşekkül eden manzumeler.

    muaşşir

    • (Aşr. dan) Ondalıkçı. Öşürcü. Aşar memuru.

    muattıla

    • Boş bırakılmış. Atâlete atılmış.
    • Hâlık'a itikat etmeyen.

    mübayenet

    • Zıddıyet. Ayrılık. Tutmazlık. Başkalık.
    • Farklılık, başkalık, uyuşmazlık.

    müberra

    • Beri. Müstesnâ. Fenalıktan uzak kalmış. Münezzeh. Temiz. Noksansız.

    mübtedi'

    • Bid'at sâhibi. Dinde değişiklik meydana getiren, dinde olmayan bir şeyi varmış gibi gösteren, dinde eksiklik ve fazlalık olduğunu söyleyerek değişiklik yapan. Ehl-i bid'at.

    mücahafe

    • İzdiham etmek, kalabalık yapmak.
    • Birbirine kılıç ve bıçak çekip vuruşmak.

    müdakee

    • Kalabalık, izdiham, müzahame.

    müdavemet

    • Devam etme, aralıksız yapma.
    • Devamlılık. Bir işte devamlı çalışmak. Aralıksız bir işe devam etmek.

    müdavim

    • Aralıksız devam eden. Devamlı olarak çalışan.
    • Bir yere devamlı olarak gidip gelen kimse.

    müdavimin / müdavimîn

    • (Tekili: Müdavim) Müdavimler. Bir yere devamlı olarak gidip gelenler. Bir yere devam edenler. Bir işe aralıksız olarak çalışanlar.

    müderrislik

    • Yüksek eğitim kurumlarında ders verme, hocalık.

    mudhik

    • Güldürücü, güldüren, maskaralık ederek halkı güldüren.

    müdnef

    • Hastalıktan dolayı zayıflamış olan.

    muhafızlık

    • Korumalık.

    muhrez

    • Kazanılmış, elde edilmiş.
    • Sudaki balık, av hayvanları v.s. gibi, kimsenin malı olmayıp herkesçe faydalanılan bir şeyin ele geçirilmesi.

    mukarebet

    • (Kurb. dan) Akrabalık, yakınlık.

    mukim / mukîm

    • Doğduğu veya evlendiği veya hep kalmak niyyeti ile yerleştiği yerde oturan veya 104 km ve daha uzak bir yerde giriş çıkış günlerinden başka on beş gün veya daha fazla kalmaya niyet eden kimse. Mâlikî ve Şâfiî mezheblerinde dört gün kalmaya niyet eden ve kendi memleketine giren mukîm olur.

    mülazım / mülâzım

    • Birşeyden ayrılmama, aralıksız devam etme.

    mülevves

    • Kirli. Pis. Bulaşık. Bulaştırılmış.
    • Alıkoyulup sonraya bırakılmış veya durdurulmuş olan.
    • Tazelenmek için suda ıslatılmış şey.
    • Karışık, intizamsız.

    mülk

    • Mal. Yer. Bina.
    • Hüküm ile bir şeyin zabt ve tasarrufu.
    • İzzet, azamet, şevket.
    • Bir şeyin dış yüzü.
    • İnsanın sahip ve malik olduğu şey.
    • Akıl sahiplerini tasarruf etmek.
    • Mâlik olmak.

    mümaresat

    • Mümâreseler. Alıştırmalar, bir işi devamlı yapmakla alıştırmalar. Ustalıklar. Melekeler.

    mümaresat-ı ilzamiyat / mümâresât-ı ilzâmiyat

    • İkna ve ilzam etmek için meharetle bir işe devam etmek. İlzam için yapılan ustalıklar.
    • İknâ veya mağlup etmek için çaba harcamaya devam etmek, bu konuda ustalık göstermek.

    mümtezic

    • İmtizac eden. Birleşmiş olan, birleşik.
    • Birbirine tamamen uygun olarak karışmış olan.
    • Aralık bırakmayan, birbirine karışık, tamamen kapanan.
    • Birbiriyle iyi geçinen.

    münekkah

    • Tenkıh edilmiş, fazlalıkları atılarak düzeltilmiş, temizlenmiş.

    münkatı'

    • (Kat'. dan) İnkıta eden, kesilmiş, kesilen. Aralıklı ve son bulan.
    • Arada bağ kalmıyan, ayrılmış.
    • Herkesten ayrılıp bir kişiye bağlı kalan.

    münkis

    • Tekrar eden hastalık, tekrar etkisini gösteren hastalık.

    münzecir

    • Yasak edilmiş, men edilmiş, yapılmaması emredilmiş, alıkonulmuş, mâni olunmuş.

    murad / murâd

    • İstenilen; arzû edilen şey.
    • Tasavvuf yolunda bulunanlardan çalışmadan Allahü teâlânın yardım ve dilemesi ile yüksek makâmlara kavuşanlar. İctibâ (çekilenler, istenenler) yolunun sâlikleri, yolcuları.

    mürşid-i kamil / mürşîd-i kâmil

    • Tasavvufta kemâle gelmiş, olgunlaşmış, evliyâlık mertebelerinin sonuna ulaşmış, kâbiliyeti olanları bu yolda yetiştiren rehber zât.

    müşagabe

    • Birbirine şer ve fenalık etmek. Aldatmak.
    • Fls: Mübahase ve münakaşayı bir gaye sayanların yolu, usulü. (Didimcilik, eristik)

    musahere / musâhere

    • (Sıhr. dan) Evlenme ile meydana gelen akrabalık.
    • Akrabalık.

    müşakehe

    • Benzemek.
    • Hısımlık, akrabalık.

    müşakele-i cinsiye / müşâkele-i cinsiye

    • Tür veya soyla ilgili yakınlık, akrabalık.

    müsbit

    • Hastalık ve yaralardan dolayı pek hâlsiz ve kuvvetsiz kalan.

    müselselen

    • (Silsile. den) Birbirinin ardından, aralıksız. Teselsül ederek, zincirleme, birbirine bağlı olarak.

    müsennem

    • Balık sırtı gibi yuvarlak.

    musibet / musîbet

    • Âfet, belâ, felâket, hastalık, dert.
    • Afet. Belâ. Felâket. Hastalık. Dert.

    musibet-zede

    • Belâya uğrayan. Hastalık veya başka musibete uğrayan.

    mustalık gazası

    • Benî Mustalık gazasına Müreysî gazası da denilir. Benî Mustalık, Huzaa'nın bir şubesidir. Müreysî de bunların bir kuyusudur. Benî Mustalık, Resul-i Ekrem'le harb etmek üzere bu kuyu başında toplandıkları için bu sefer bu isimle anılır. Çeşitli râviler, bu gazanın hicrî dört veya beş veya altıncı sen

    müstefreşe

    • (Firaş. dan) Odalık, câriye.

    müstemirane

    • Devamlı, aralıksız.

    müstemirrane / müstemirrâne

    • Devamlı olarak, aralıksız surette. (Farsça)

    müstemirren

    • Aralıksız olarak, bir düziye.

    mutavassıt

    • Ortada vasıtalık eden. Arada ıslâh edici olan.
    • Orta derecede. Orta hâlli.
    • Sebeb.
    • İyi ile kötü arasındakini alan.
    • Ortalama. vasıtalık eden.

    mütecebbirane / mütecebbirâne

    • Zorbalıkla, cebren.

    mütefekkik

    • (Fekk. den) Dalgın adam. Alık kimse.

    mütehakkim

    • Zorba, zorbalık eden, tahakküm eden. Hâkimlik taslayan.

    mütehakkimane / mütehakkimâne

    • Mütehakkim bir surette. Tahakkümle, zorbalıkla. (Farsça)

    mütekasır

    • (Çoğulu: Mütekasirîn) (Kasr. dan) Kısalık gösteren.
    • Elinden gelip gücü yettiği hâlde iş yapmıyan.

    mütekasırin / mütekasırîn

    • (Tekili: Mütükasır) Kısalık gösterenler.
    • Ellerinden geldiği, becerebildikleri halde iş yapmayanlar.

    mütemerridin / mütemerridîn

    • (Tekili: Mütemerrid) Dikkafalık edenler, inatçılık yapanlar, direnenler. Mütemerridler.

    mütemeshir

    • Maskaralık eden, eğlenen.

    mütemeshirane / mütemeshirâne

    • Maskaralıkla. (Farsça)

    mütemeshirin / mütemeshirîn

    • (Tekili: Mütemeshir) Eğlenenler. Maskaralık yapanlar.

    müteserri

    • Odalık edinen, câriye edinen.

    mütevali / mütevâlî / مُتَوَال۪ي

    • (Velâ. dan) Aralık vermeden devam eden, tevâli eden. Birbiri ardınca sıra ile olan.
    • Aralıksız devam eden.

    mütevaliyen

    • Üst üste, aralık vermeden, peş peşe.

    mütezahim / mütezâhim

    • (Çoğulu: Mütezahimîn) (Ziham. dan) Birbirini iterek, herbirinin üstüne çıkarak biriken kalabalık.
    • Halkın kalabalığından sıkıntıya uğrayan.
    • Kalabalıktan sıkıntı çeken.

    mütezahimin / mütezahimîn

    • (Tekili: Mütezahim) İzdihamdan dolayı birbirinin üstüne çıkanlar. Kalabalıktan sıkışanlar.

    mutlak vilayet / mutlak vilâyet

    • Evliyâlık.

    muttasıl

    • Bitşik. Aralıksız. Fâsılasız. Hiç durmadan. İttisâl eden, ulaşan, kavuşan.
    • Bitişik, aralıksız, sürekli.

    muvakkıf

    • Durduran. Tevkif eden. Alıkoyan. Vakf ettiren.

    muvatta / muvattâ

    • (Bak: İmam-ı Mâlik)
    • İmâm-ı Mâlik bin Enes hazretlerinin, derlediği (topladığı) hadîs kitâbı.

    müzahamet

    • Birbirine zahmet verme. Kalabalıktan gelen sıkıntı, sıkıştırma.
    • Bir yere itişe kakışa hücum etme.

    müzayede

    • Fazlalık.

    müzdahim

    • (Müzdehim) Kalabalık, izdihamlı, yığılmış.
    • İzdiham ve kalabalık eden.

    müzdeham

    • (Zahm. dan) Kalabalık, izdihamlı.

    müzdehim

    • (Zahm. dan) Kalabalık, izdihamlı, pek sıkışık.

    müzdehimgah / müzdehimgâh

    • Kalabalık yer. (Farsça)

    müzmin

    • Eskimiş. Üzerinden zaman geçmiş. Zamanla yerleşmiş olan (hastalık).

    na'ra

    • (Çoğulu: Na'rât) Yüksek sesle uzun uzun bağırma.
    • Tar: Eskiden yangına giderken ve dönerken kalabalık caddelerde, geçitlerde, dönemeçlerde, meydanlarda tulumbacıların içlerinden "naracı" adı verilen birinin bağırması yerinde kullanılır bir tâbirdir. Nâra atmakla yangın münasebetiyle s

    na-binayi / na-binayî

    • Körlük, a'mâlık. (Farsça)

    na-hoşi / na-hoşî

    • Nahoşluk, fenalık, iğrençlik. Hoşa gitmemeklik. (Farsça)

    na-mizaci / na-mizacî

    • Keyifsizlik, rahatsızlık, hastalık. (Farsça)

    nacis

    • İyileşmez hastalık.

    nadiren

    • Nâdir ve az olarak. Çok aralıklı. Pek az bulunur.

    nahil

    • Hurma ağaçları, hurmalık.
    • Hurma ağacı.
    • Balmumundan yapılan ağaç, yapraklı dal ve yemiş taklidi işlere denir ki, sathı altın ve gümüş yapraklarla süslenerek, eskiden gelin giderken önünde alayla götürülür ve gelin odalarına süs olarak konurdu.

    nahlistan / نخلستان

    • Hurma fidanlığı, hurmalık. (Farsça)
    • Ağaçlık, fidanlık. (Farsça)
    • Hurmalık. (Arapça - Farsça)

    nakal

    • Bir yerden naklolunduğunda bâki kalan ufak taşlar.
    • Devenin tabanına ârız olur bir hastalık.

    nakıh

    • (Çoğulu: Nukuh) Tam olarak iyileşip hastalıktan kurtulmayan.

    nakih

    • (Nekahet. den) Hastalıktan yeni kurtulmuş olup henüz zayıf olan kimse.

    nasur

    • Göz pınarında, mak'at havâlisinde ve diş etlerinde olur bir hastalık.

    nedhe

    • (Nüdhe) : Çokluk, fazlalık.

    nekahet / نقاهت

    • Hastalıktan yeni kalkıp henüz iyileşmiş, iyiliğe yüz tutmuş olmak hâli. Hastalıkla sıhhat arasındaki hâl.
    • Fehmetmek, anlamak, bilmek.
    • Seri intikal etmek. Çok çabuk anlayış.
    • Hastalıktan sonraki zayıflık.
    • Hastalıktan sonraki tehlikeli geçiş dönemi. (Arapça)

    nekahet devri

    • Hastalıktan yeni kalkmış fakat tamamıyla iyileşmemiş kimsenin hâli.

    nekeb

    • Hastanın iyileşmesi.
    • Devenin omuzlarında olan bir hastalık.

    neşut

    • Bir balık cinsi.
    • Kovası katı çekilmeyince su çıkmayan kuyu.

    nevres

    • Su kuşlarından mavi renkli bir kuştur; başının yarısı siyah yarısı beyaz olur; güvercin büyüklüğündedir. Su üstüne yakın uçar ve balık gördüğü gibi kapar.

    nezle

    • (Çoğulu: Nevâzil) Burnun akmasını mucib olan hastalık.
    • Vücudun herhangi bir organından cerahat veya başka bir maddenin akması.

    ni'me-l mevla

    • Ne iyi sâhib ve mâlik, ne iyi Allah (C.C.)

    nifas / nifâs

    • Yeni doğurmuş kadının hâli. Loğusalık. Böyle bir kadına "Nüfesâ" da denir. Hanefi Mezhebine göre bu hâl kırk gün devam eder.
    • Lohusalık hâli. Kadınların doğumdan sonraki özür hâlleri.
    • Lohusalık.

    nikabe

    • Kâhyalık.
    • Ululuk.

    ninan

    • (Tekili: Nun) Balıklar, semekler.

    noel gecesi

    • Hıristiyanların 25 Aralık veya buna yakın bir târihte Îsâ aleyhisselâmın doğduğunu kabûl ettikleri gece.

    nugnug

    • (Çoğulu: Negânig) Boğaz içinde olan et.
    • Kulak içinde fazlalık olan nesne.

    nühaz

    • Deve öksürüğü.
    • Devenin göğsünde olan bir hastalık.

    nühza

    • Devenin göğsünde olan bir hastalık.

    nükas

    • Devenin dudağında olan bir hastalık.

    nun

    • Kur'an alfabesinde yirmibeşinci harf. Ebced hesabına göre değeri ellidir.
    • Divid, kalem.
    • Kılıcın ağzı. Kılıç.
    • Çene çukuru.
    • Balık, semek.

    nusha

    • Muska; büyü ve tılsım gibi hastalıkve âfetlerden korunmaya vesile olması için yazılan ve üste asılan veya suyu içilen veya tütsülenen dua.

    nüza

    • Koyunda olan öldürücü bir hastalık.

    nüzhet

    • İç açıklığı, safa, eğlenme, gönül ferahlığı. (Farsça)
    • Temizlik, paklık. (Farsça)
    • Karışık, bulaşık ve kalabalık yerlerden uzak olmak. Buud. (Farsça)

    öşür

    • Ondalık, onda bir. Mahsullerden, Kur'an-ı Kerim hükümlerince onda bir olarak alınan zekât.

    pedender

    • Üvey baba. Babalık. (Farsça)

    pederi / pederî / پدری

    • Babalık, pederlik. (Farsça)
    • Babalık. (Farsça)
    • Babaya ait, baba tarafı. (Farsça)

    perhiz

    • Sakınmak, çekinmek. (Farsça)
    • Vücuda zararlı ve tıbben muzır; ve dinen, zevk veren şeylerden sakınmak. (Farsça)
    • Hastalıkta bazı yiyecek ve içeceklerden sakınmak. (Farsça)

    perviz

    • Üstün, galib, muzaffer. (Farsça)
    • Elek. Süzgeç. (Farsça)
    • Güzellik. (Farsça)
    • Balık. (Farsça)
    • Cilve. (Farsça)
    • Tar: İran Hükümdarı Husrev'in lâkabı. (Farsça)

    peşiz

    • (Peşize) Akçe, mangır. Pul. (Farsça)
    • Balık pulu. (Farsça)

    psikoz

    • Tıb: Akıl hastalıklarının umumi adı. (Fransızca)

    pür

    • Çok, dolu, çok fazla, memlu, tekrar (mânâlarına gelir, birleşik kelimeler yapılır) (Farsça)
    • Sâhib, mâlik. (Farsça)

    püştvare

    • Bir hamal yükü. Bir arkalık yük. (Farsça)

    rab

    • Allahü teâlânın ism-i şerîflerinden. Sâhib, mâlik, terbiye eden.

    rabb

    • Sâhib, mâlik, seyyid. Cenab-ı Hak (C.C.)
    • Besleyen, yetiştiren, terbiye eden. Müstahik. Hüdâvend.

    rabbena

    • Ey bizim Rabbimiz! Ey Sâhib-i Hâlikımız! Ey bizi terbiye edip besleyen sâhibimiz! (meâlinde).

    rabia-i adeviye

    • (Hi: 95 - 185) Basra'lı bir hatun. Bütün hayatını dine hizmet için vakfetmiş, zengin kimseler evlenmek teklifinde bulundukları halde; "Allah'ı anmaktan, dine hizmetten beni alıkor" fikri ile reddetmiş, fakirliği ve istiğnayı kabul edip dine hizmetten vaz geçmemiştir. Talebe okutmuş meşhur bir veliye

    rah-ı müridan / râh-ı mürîdân

    • Tasavvufta müridlerin, talebelerin yolu. Allahü teâlâya kavuşturan yollardan. Sâlikler (tasavvuf yolunda ilerleyen talebeler) yolu.

    rahim

    • (Rehm) Döl yatağı. Çocuğun, içinde yetiştiği ve dişi canlılara mahsus organ.
    • Karabet, akrabalık.
    • Dölyatağı, rahim.
    • Akrabalık.
    • Döl yatağı, akrabalık.

    rahm

    • Acıma, koruma, esirgeme, şefkat etmek.
    • Hısımlık, karabet, akrabalık.

    rahum

    • Doğurduktan sonra rahminde hastalık meydana gelen deve.

    rahzeni / rahzenî

    • Haydutluk, eşkiyâlık. Yol kesicilik. (Farsça)

    raiş

    • Huk: Rüşvet veren kimse ile rüşvet alan arasında vasıtalık eden kimse.

    redaet

    • Kötülük, fenalık, bayağılık.

    rehn

    • Bir sebebden dolayı bir şeyi habsetmek, alıkoymak; ödenecek mal karşılığında bir malı, alacaklıda veya başka emin bir kimse elinde emânet bırakmak. İpotek etmek.

    reht

    • (Çoğulu: Erhüt-Erhât-Erâhit) Cemaat, kalabalık.
    • Kavim, kabile.
    • Ondan az olan adamlar.
    • Göbekle diz arası miktarı deri. (Hayızlı avretler giyerler)

    rekub

    • Erkeğinin ölümünü bekleyen kadın.
    • Evlâdı durmayan avret.
    • Kalabalıktan suya yaklaşamıyan deve.

    rencuri / rencurî

    • Dertlilik, rahatsızlık, hastalık. İncinmiş olma. (Farsça)

    resibe

    • (Çoğulu: Rasibât) Dizlerde ve mafsallarda olan hastalık.

    resis

    • Sâbit, devamlı.
    • Bakıyye, artık.
    • Akıllı, zeki kimse.
    • Sahih olmayan haber.
    • Aşk-ı muhabbetin ibtidası.
    • Hastalık başlangıcı.

    revir

    • Alm. Okul, kışla gibi yerlerde ufak hastalıkları olanların yatırıldıkları hasta odası, ilk bakım yeri.
    • Bölge, mıntıka.

    reyye

    • Çokluk, fazlalık, kesret.

    rezalet

    • Utanç verici şey. Utanılacak hal.
    • Alçaklık, rezillik.
    • Maskaralık.
    • Arsızlık.

    riba'l-fadl / ribâ'l-fadl

    • Ölçü veya tartıyla alınıp satılan şeyleri, kendi cinsleriyle peşin olarak, karşılığı olmayan bir fazlalıkla değişmek.

    ribbi / ribbî

    • (Çoğulu: Ribbiyyun) Büyük kalabalık.

    rikkat

    • İncelik, yufkalık.
    • Acıma, yürek etkilenmesi.

    rişa'

    • (Çoğulu: Erşiye) Kuyudan su çekmekte kullanılan urgan.
    • Menazil-i Kamer'den "Balık karnı" dedikleri menzilin adı.

    rivayet yolu / rivâyet yolu

    • İctihâdda Medîne-i münevvere halkının âdetlerini kıyastan üstün tutan. Hicâz âlimlerinin yolu. Rivâyet yolundaki müctehidlerin büyüğü İmâm-ı Mâlik rahmetullahi aleyhtir.

    riyazet

    • Nefsi kırma. Fani şeylerden nefsini çekerek kanaat içinde yaşamak.
    • Bir hastalıktan dolayı veya nefsini terbiye maksadıyla çok yemek ve içmeyi terkederek faydalı fikirlerle, ibadet ve ilimle meşgul olmak. Az gıda ile yaşamak.
    • İdman.

    röntgen

    • Röntgen adında bir Alman âliminin 1896' da keşfettiği ışıklar. Bunlar gözle görülmediği halde fotoğraf camına tesir eder, vücuddan, tahta, kâğıt gibi maddelerden bu ışık geçebilir. Bazı hastalıkların teşhis ve tedavisinde de kullanılır.
    • Vücuddaki iç uzuvların filmini çekmek.

    ru-şinasi / ru-şinasî

    • Aşinâlık, tanırlık. (Farsça)

    rübai / rübaî

    • Dörtlük olan. Dörtle ilgili.
    • Edb: Dört mısralık belli vezinlerle yazılmış manzume. Aynı esasta 24 şekilli vezinle yazılan 4 mısralık şiir.
    • Gr: Mastarını meydana getiren dört harften hepsi de aslî olan kelimeler.

    rububiyet

    • Cenab-ı Hakk'ın her zaman her yerde her mahluka, muhtaç olduğu şeyleri vermesi, terbiye ve tedbir etmesi ve mâlikiyyeti ve besleyiciliği keyfiyyeti.
    • Artırmak. Ziyade kılmak.

    rububiyet-i sermediye

    • Allah'ın bütün varlıklar üzerindeki kesintisiz mâlikiyet ve egemenliği ve her varlığı yaratılış amacına hikmetle ulaştıran kesintisiz terbiyesi.

    rücz

    • Devenin mak'adında olan bir hastalık.
    • Pis, necis.
    • Azap.
    • Put, sanem.

    rüs'

    • Göz kapağında olan hastalık.

    rüsuh / rüsûh

    • Ustalık, sağlamlık, maharet.

    şa'riyye

    • Çorbalık makarna, şehriye.

    saat / sâat

    • Bir günün yirmi dörtte biri, saat. Zaman, vakit. Muayyen, belli bir vakit. Altmış dakikalık zaman.
    • Kıyâmet.
    • Zaman birimi, altmış dakikalık zaman, bir günün yirmi dörtte biri.
    • Kıyâmet.

    sabr

    • Acıya ve zorluğa katlanmak.
    • Bir musibet ve belâya uğrayanın telâş ve feryad etmeyip sonunu bekleyip tahammül ile katlanması.
    • Muharebede şecaat gösterme.
    • Bir kimseyi bir şeyden alıkoymak.
    • Öğrendiği bir şeyi başkasının da öğrenmesi için tâkat getirmek.

    sad

    • Bakır.
    • Toprağa ağnayan horoz.
    • Devenin başında olan bir hastalık.

    sadaka-i fıtr

    • Ramazan bayramından evvel fıtra olarak verilen sadaka. Zengin (nisaba mâlik) her müslümanın (ihtiyar, genç, çocuk ve hattâ bunak da olsa) fakirlere vermeye mükellef olduğu sadakadır, vâcibdir. Nisaba mâlik olan bir müslüman, hem kendi nefsi için, hem de çocukları, hizmetçisi için sadaka-i fıtır veri

    şafi'

    • (Şefaat. den) Şefaat eden. Bir kimsenin suçunun bağışlanması için vasıtalık eden.

    şafi-i hakiki / şâfî-i hakikî

    • Hastalıkları iyileştiren, gerçek şifâ verici olan Allah.

    sahib / sâhib

    • (Sohbet. den) Sohbet edilen kimse.
    • Bir şeyi koruyan ve ona mâlik olan.
    • Bir iş yapmış olan.
    • Bir vasfı olan.

    sahibe / sâhibe

    • (Müe.) Bir şeyin sahib ve mâliki olan kadın.

    sahir

    • Maskaralık eden, maskara eden.

    sahn

    • Evin ortasındaki açıklık, avlu, oyuk.
    • Boşluk. Boş yer. Orta, meydan, aralık.
    • Sahne.
    • Cami ve medreselerdeki umumun toplanmasına âit üstü kubbeli ve örtülü yer.
    • Büyük kâse. Sahan.
    • Zil.

    sakam

    • Hastalık.
    • (Sekam) İllet, hastalık, dert.
    • Hata ve yanlış.
    • Zillet.
    • Hastalık, bozukluk.

    sakamet

    • Bozukluk, hastalık.
    • Hastalık.

    sakim / sakîm / سقيم / سَق۪يمْ

    • Hastalıklı, kötü.
    • Hastalıklı, sakat. (Arapça)
    • Hastalıklı.

    salenbac

    • Uzun ince balık.

    salibe-i külliye / sâlibe-i külliye

    • Olumsuz tümel önerme "Allah hiçbir şeyin hâlıkı değildir." gibi.

    salik-i meczub / sâlik-i meczûb

    • Tasavvufta cezbesi yâni hak yola çekilmesi sülûkünden sonra olan sâlik.

    salikan / sâlikân

    • (Tekili: Sâlik) Sâlikler. Bir tarikata girmiş veya bir şeyhe bağlanmış kimseler.

    salikin / sâlikîn

    • (Bak: SÂLİKÛN)

    salikun / sâlikûn

    • (Tekili: Sâlik) Sâlikler. Sülûk edenler.

    san'at

    • Zanaat, ustalık; bir şey hakkındaki yöntemlerin tamamı; meslek kurallarının tümü.
    • Ustalıkla, hünerle yapılan iş.
    • Ustalık, hüner, mârifet.

    sanat / sanât

    • Ustalık, hüner.

    sancak beyi

    • Eyalet teşkilâtıyla timar usulünün cari olduğu zamanlarda beş on kazalık yerin mutasarrıfı ile sipahisinin kumandanına verilen addır. Osmanlıların ilk zamanlarında beylere yahut hükümdar evlâtlarına has olarak verilen mıntıkalara "Sancak" denilir, bu sancaklara tasarruf edenlere de "Sancak Beyi" adı

    şap

    • (Şep) Kim: Antiseptik bir cisim olup alüminyum ve potasyum sulfatından mürekkep, tadı buruk ve suda tuz gibi erir bir cisim.
    • Hayvanların ağız ve ayaklarında görülen ateşli, salgın bir hastalık ismi.

    sar'

    • Düşmek.
    • Yıkıp yere çalmak.
    • Edb: Şiirin beytini iki mısra' veya iki kafiyeli yapmak.
    • Tıb: Bir hastalık ki, teneffüs cihâzını his ve hareketten meneder.

    sara / sarâ

    • Bir çeşit asabi hastalık.

    sari illet / sârî illet / سَار۪ي عِلَّتْ

    • Bulaşıcı hastalık.

    sarsarani

    • (Çoğulu: Sarsaraniyyât) Bir deve cinsi.
    • Bir cins balık.

    şass

    • (Çoğulu: Şüsus) Balık avlamada kullanılan olta ve ağ.

    şast

    • Okçuların baş parmaklarına taktıkları yüksük. (Farsça)
    • Balık oltası. (Farsça)

    savm-ı dehr

    • Aralıksız, bir sene mütemadiyen nehyedilen bayram günlerinde dahi iftar edilmeksizin oruç tutmağa denir. Bu nevi oruç bayram günleri tutulmazsa câizdir.

    savre

    • Uyuza benzer bir hastalık.

    sayd-ı mahi / sayd-ı mahî

    • Balık avı.

    saz

    • Kamış. (Farsça)
    • Bir çalgı âleti. (Farsça)
    • Takım, silâh, edevat. (Farsça)
    • Ustalık. (Farsça)
    • At takımı. (Farsça)
    • Düzen, tertip, sıra. (Farsça)
    • Öğrenme. (Farsça)
    • Kuvvet, kudret. (Farsça)
    • Menfaat. (Farsça)
    • Benzer, misil, eş. (Farsça)
    • Hile. (Farsça)

    seaf

    • Devenin ağzında olan bir hastalıktır ve burnunun ve gözlerinin kılları dökülür. O devenin erkeğine esaf, dişisine nâfâ denir.
    • Tırnağın çevresinin kopup ayrılması.

    sebeb-i tahakküm

    • Baskı ve zorbalık sebebi.

    şebeke / شبكه

    • Balık ağı.
    • Kötü niyetle çalışan gizli topluluk.
    • Kafes şeklinde olan yer.
    • Hüviyet sureti.
    • Ağ gibi yapılmış ve gerilmiş hat ve yolların tamamı.
    • Ağ şeklinde olan nesiçler, dokular.
    • Ağ. (Arapça)
    • Balık ağı. (Arapça)
    • Dokular. (Arapça)

    şebike

    • Kötü niyetle çalışan gizli topluluk. (Farsça)
    • Balık ağı. (Farsça)
    • Batı taraflarında Arapların kullandıkları hasırdan örülmüş bir cins başlık. (Farsça)

    sedd-i zerai'

    • Şer'an memnu olan bir şeye vesile teşkil eden mübah fiillerin de men edilmesi. "Def-i mefasid, celb-i menafiden evlâdır." Buna binaen insan, şer'an memnu olan herhangi bir şeye sâik olacak şeylerden sakınması icab eder, o şeyler hadd-i zâtında mennu olmasa da. Bu husus Mâlikî Mezhebinde delil kabul

    sefahet / sefâhet

    • Yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük, beyinsizce davranış, budalalık.

    sefahet-i beşeriye

    • İnsanların zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkünlükleri, budalalıkları.

    şefakat-ı übüvvet

    • Babalık şefkati.

    sefat

    • (Çoğulu: Esfât) Sele, sepet.
    • Ağaç veya balık pulu.

    sefer der vatan

    • Nakşibendiyye yolunun on bir temel esâsından biri. Sâlikin (tasavvuf yolunda bulunan kimsenin) kötü ahlâk, beşer (insan) tabiatının sıfatlarından kurtulması, beşerî sıfatlardan meleklere âit sıfatlara, kötü, çirkin vasıflardan, iyi, güzel ahlâka geçm esi.

    şegaf

    • Yürek kabı. Yüreği çevreleyen nâzik deri.
    • Sağ tarafta iyeği kemiği altında olan bir hastalık.
    • Bir nesneyi çevirip kaplamak.

    sehek

    • Balık kokusu.
    • Demir pası.
    • Rüzgârın yerden savurduğu toprak.
    • Bir şeyin pis pis kokması.

    sehme

    • Karalık, siyahlık.

    şehr-aşub

    • Şehri karıştıran, kargaşalık yapan.

    şeka'

    • Maraz, hastalık.
    • Hiddet, kızgınlık, gadap.
    • İncelemek.

    sekam

    • Hastalık.
    • Hastalık. İllet. Bozukluk.
    • Hastalık.

    sekamet

    • Hastalık.

    şekavet / şekâvet

    • Her çeşit kötülük içinde olmak. Belâ ve zillete düşmek. Sıkıntıda kalmak.
    • Haydutluk, eşkiyalık.
    • Eşkiyâlık, kötü yolda olma.

    selamet

    • Kurtuluş, tehlikeden sâlim olmak. Korktuklarından, fenalıklardan kurtulmak.
    • Neticede imân ile kabre girmek.
    • Edb: Doğruluk, sağlamlık.

    semek / سمك / سَمَكْ

    • Balık.
    • Balık.
    • Balık.
    • Balık. (Arapça)
    • Balık.

    semlak

    • (Çoğulu: Semâlik) Düz, yüksek yer.

    semmak

    • Balıkçı.

    şemşir-baz

    • İyi kılıç kullanan, kılıç oynatan. (Farsça)
    • Kılıçla ustalık gösteren. (Farsça)

    şenaat / şenâat / شَنَاعَتْ

    • Fenâlık, kötülük, alçaklık.
    • Cenab-ı Hakk'ın emrine muhalif hareket.
    • Kötülük, fenalık.

    şeraret

    • Şerlilik, kötülük, fenalık.
    • Kıvılcım.

    serari

    • (Tekili: Süriyye) Câriyeler, odalıklar.

    serdi / serdî

    • Soğukluk, bürudet. (Farsça)
    • Kabalık, sertlik, hoyratlık. (Farsça)

    şeref-i imtiyaz

    • Ayrıcalıklı, yüksek şeref.

    şerr

    • Kötü iş, kötülük. Fenâlık.
    • Kavga.
    • Allaha isyan, emirlerine uymama, muhalif hareket etme.
    • Fenâ adam, fenâlık yapan adam, kötü adam.
    • Daha kötü, en kötü.
    • Kötülük, fenalık, isyan.

    sersam

    • İnsana sersemlik veren bir hastalık. (Farsça)
    • Sersem. (Farsça)

    şerz

    • (Çoğulu: Şerâriz-Şevâriz) Şiddet.
    • Zorluk.
    • Kuvvet.
    • Kalabalık, galizlik. Kat'etmek, kesmek.

    şest

    • Balık oltası. (Farsça)
    • Okçuların parmaklarına taktıkları yüksük. (Farsça)

    şet'

    • Açlıktan veya hastalıktan dolayı acı duymak.

    şetn

    • Dokumak. Çulhalık.

    sevad / sevâd / سواد

    • Karaltı. Uzakta karaltı halinde görülen kalabalık.
    • Ekseri insanlar.
    • Şehir. Kasaba. Karye. Köy.
    • Karartı. Yazı karalama.
    • Karalık. (Arapça)
    • Karalama, yazma. (Arapça)

    sevda

    • Fazla sevgi sebebiyle meydana gelen bir çeşit hastalık. Aşk. (Farsça)
    • Hırs. Tama. (Farsça)
    • Heves, istek. (Farsça)
    • Siyah. (Farsça)
    • Balgamdan, kandan ve safradan başka vücuddan çıkan bir nevi ifrazat. (Farsça)
    • Gam. Keder, Sıkıntı. (Farsça)

    sevde

    • Karalık, siyahlık.

    sevel

    • Koyunlarda olan bir hastalıktır. Hasta koyun sürüye uymaz, otlak yerinde döner durur.

    sevr ve hut / sevr ve hût

    • Öküz ve balık.

    seyyiat-alud / seyyiat-âlûd

    • Kötülüklere karışmış, fenalıklara bulaşmış.

    seyyie

    • Kötülük, günah, suç. Yaramazlık, fenâlık.

    sı'sıa

    • Sığınacak yer, sığınak, melce'.
    • Her nesnenin aslı.
    • Horozun baldırında çıkan fazlalık parmak.

    şiddet / شدت

    • Sertlik. (Arapça)
    • Aşırılık, fazlalık. (Arapça)

    şifa / şifâ

    • Hastalıktan iyi olma, iyileşme. Hastalıktan kurtulma.
    • Hastalıktan kurtuluş.
    • Hastalıktan kurtulma, iyileşme, iyi olma.

    şifa-i acil / şifa-i âcil

    • Hastalıktan çabuk kurtulma.
    • Acil şifa, hastalıktan çabuk kurtulma, çabuk iyileşme.

    sıhna'

    • (Sıhnat) Balık yahnisi.

    sıhr / صهر

    • Damat yahut enişte.
    • Huk: Karı-kocadan biri ile diğerinin kan hısımları arasındaki akrabalık.
    • Evlilikten doğan akrabalık. (Arapça)

    sıhri / sıhrî

    • Evlenmelerden meydana gelen akrabalık.

    sıhriyet / صهریت

    • Evlenmek suretiyle meydana gelen akrabalık.
    • Evlilikten doğan akrabalık, kan bağı. (Arapça)

    şikeste

    • Kırılış, yeniliş, mağlub olmuş. Kırık. Tâlik yazının bir çeşidi. (Farsça)

    sıla-i rahim

    • Akrabalık bağı, yakınlarla bağ kurma.

    simak

    • (Tekili: Semek) Balıklar.
    • Parlak yıldız.
    • İki parlak yıldızdan birisi.
    • Bir şeyi yükseltip kaldıracak âlet.

    sınaat

    • (Çoğulu: Sanâyi') San'at, mahâret, ustalık.

    sir

    • Yarık. Delik.
    • Balık yahnisi.

    sirb

    • (Çoğulu: Esrâb) Çekirge ve balık yumurtası.
    • Sığır sürüsü.

    şit

    • Hz. Âdem'in (A.S.) oğullarından ve ondan sonra peygamber olan zât olup kendisine 50 sayfalık kitab nâzil olmuştur. Kâbe-i Mükerreme'yi ilk önce taştan bina eden zât olduğu Kısas-ı Enbiya'da mezkûrdur.

    sıtma

    • Bir hastalık.

    siyahi / siyahî

    • Siyahla alâkalı. (Farsça)
    • Zenci. (Farsça)
    • Siyahlık, karalık. (Farsça)

    siyaset tabibleri

    • Siyasî hastalıkların hekimleri, doktorları; siyasî meselelere çözüm arayanlar.

    şöhret-i kazibe / şöhret-i kâzibe

    • Geçici şöhret. Yalancı dünyalık, fâni şöhret. Aldatıcı nâm.

    su'l

    • (Çoğulu: Süul) Devede sonradan çıkan küçük meme.
    • Koyunda küçük meme.
    • Asıl dişin yanında çıkan fazlalık diş.

    su'luk

    • (Çoğulu: Saâlik) Fakir.
    • Dilenci.
    • Serseri.

    şübke

    • (Çoğulu: Şübük) Yakınlık. Akrabalık, hısımlık.

    sudam

    • Hayvanların başında olan bir hastalık.

    şüf'a

    • Başkasına satılmış olan bir mülkü, satış değeri ile satın almak hakkı. Bu hakka mâlik olan kimseye şefî' denir.

    suhme

    • Karalık, siyahlık.

    sühme

    • Nasip.
    • Hısımlık, akrabalık, karâbet.

    suhrekar / suhrekâr

    • Maskaralık yapan. Maskara. (Farsça)

    suhriyye

    • Maskaralık.

    sühumet

    • Akrabalık, hısımlık.

    sukm

    • (Çoğulu: Eskâm) Zahmet, meşakkat. Hastalık, maraz.

    şur-efgen

    • Karma karışık yapan, kargaşalık çıkaran. (Farsça)

    süraka

    • (Ebu Süfyan Sürâka b. Mâlik) Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hz. Ebu Bekir ile beraber hicret için Mekke'den çıktıklarında, Kureyş Rüesasının mühim bir mal mukabilinde onları öldürmek için gönderdikleri cesur bir adam olup, Hz. Peygamber'in mu'cizesiyle atının ayakları kuma saplanmış ve bu üç

    suram

    • Zillet ve hastalık.
    • Emzikten son çıkan süt.

    şuriş

    • Karışıklık, kargaşalık. (Farsça)

    süriyye

    • (Çoğulu: Serâri) Cariye, odalık.

    şütür gürbe

    • "Deve ile kedi" : İyilik fenalık; münasebetsiz, karışık; iyi ile kötü. (Farsça)

    ta'rik

    • Şaraba biraz su katmak.
    • Kovayı doldurmak.
    • Terletmek.
    • Hastalık veya perhizden dolayı zayıflamak.

    ta'vik / ta'vîk / تَعْوِيقْ

    • İlerlemesine mâni olmak. Geciktirmek.
    • İşinden alıkoymak.
    • Geri bırakma, alıkoyma.

    tabb

    • Âdet.
    • Maharet. Ustalık.
    • Âlim.

    tagallüb / تغلب

    • Zorbalık.
    • Hilâf-ı hak olarak musallat olmak. İstilâ etmek.
    • Üstün gelmek.
    • Üstün gelme, zorbalık, baskı.
    • Zorbalık. (Arapça)

    tagallüb etmek

    • Baskı ve zorbalık yapmak.

    tagallübat / tagallübât

    • (Tekili: Tagallüb) Zorbalıklar, tahakkümler.

    taglis

    • Fık: Kurban bayramının ilk gününde Müzdelife'de bulunanlar için o günün Sabah Namazını fecri müteakib daha ortalık karanlık iken kılmak. (Bu çok efdaldir)
    • Bir işi üzerine almak.
    • Sabah karanlığında sefer etmek.

    tağut / tâğût

    • Allahü teâlânın emir ve yasaklarına karşı gelen ve ibâdetten alıkoyan şeytânî varlık ve güçler.

    tahakküm

    • (Hüküm. den) Tekebbür, zorbalık etmek. Zorla hükmetmek.
    • Hükmetme, zorbalık.

    tahakkümat / tahakkümât

    • Baskılar, zorbalıklar.
    • (Tekili: Tahakküm) Tahakkümler, zorbalıklar.

    tahavüz

    • Birbirini cenkten men'etmek. Dövüşten alıkoymak.

    tahiyyat

    • Selâmlar. Duâlar. Manevî hayat hediyeleri. Tezahürat-ı hayatiye.
    • Mâlikiyet, beka ve mülk.

    tahiyye

    • Selâmlar, dualar. Hayır duâları.
    • Mülk, beka ve devamlılık.
    • Namazın iki ve dört rek'atı sonunda okunan Ettahiyyat duası.
    • Selâm verme ve hayır dua etme.
    • Mülk ve mâlikiyet.

    tahtaha

    • Hastalıktan veya zayıflıktan sesin değişmesi.

    taras

    • İzdihamlık, çok kalabalık.

    taşaş

    • Nezleye benzer bir hastalık.

    taun / tâun

    • Vebâ denen dehşetli bir bulaşıcı hastalık. Bu hastalıkta lenf bezlerinde hâsıl olan yumruların herbiri.
    • Salgın ve ölümcül hastalık.
    • Veba, salgın hastalık.

    taun-u manevi / tâun-u mânevî

    • Mânevî vebâ, salgın ve ölümcül hastalık.

    tavassut

    • Ara bulma için araya girmek. Aracılık. Vasıtalık.
    • İyi ile kötü arasında mu'tedil olanını almak.
    • Aracılık, vasıtalık.

    teb / تب

    • Ateş, hastalık harareti. (Farsça)
    • Sıtma. (Farsça)

    tebuk

    • Hicaz'ın kuzey tarafında Medine-i Münevvere'den Şam'a giden yolun ortasında bir yerdir ve Peygamber Efendimizin son gazvesinin yeri olmakla meşhurdur. Tebuk'te Peygamberimiz tarafından yaptırılan bir duvar bir hurmalık ve bir de çeşme var olduğu rivayet edilir.

    tecelli-i ef'al / tecellî-i ef'âl

    • Sâlikin, yâni tasavvuf yolcusunun, kulların fiillerini Allahü teâlânın fiilinin zılleri (görüntüleri) olarak görmesi ve bu fiillerin varlığının O'nun fiili ile olduğunu bilmesi. Âlem-i Emrin ilk adımında olan tecellîler.

    tedaüm

    • Kalabalık, izdiham.

    teessür

    • İşten alıkoyma. Oyalandırma.

    tefaric

    • (Tekili: Tefric) Yırtmalar, genişletmeler.
    • Ferah vermeler.
    • Korkaklar, zaifler, yüreksizler.
    • (Tifrac) Yırtmaçlar, aralıklar.

    tefrice

    • (Çoğulu: Tefâric) Aralık, yırtmaç.

    tegallüb

    • Galip olma, zorbalık, kuvvete dayalı baskı.

    tehdir

    • Hastalıklı devenin bağırması.
    • Sözü boğaz içinden söylemek.

    temayüz / temâyüz / تمایز

    • Seçkinlik, üstünlük, ayrıcalık. (Arapça)
    • Temayüz etmek: Seçkinlik kazanmak, ayrıcalık kazanmak, dikkat çekmek. (Arapça)

    temayüz eden

    • Ayrıcalıklı olan, ayrılan.

    temeshur / تمسخر

    • (Çoğulu: Temeshurât) Maskaralık yapma.
    • Maskaralık. (Arapça)
    • Temeshur etmek: Maskaralık etmek. (Arapça)

    temeyyüz / تميز

    • Kendini gösterme, sivrilme, ayrıcalık kazanma. (Arapça)
    • Temeyyüz etmek: Kendini göstermek. (Arapça)

    tenhayi / tenhayî

    • Yalnızlık, ıssızlık, tenhalık. (Farsça)

    terdesti / terdestî

    • Ustalık, el yatkınlığı, mahâret. (Farsça)

    teserri

    • Cariye alma, odalık edinme.

    tetabu'

    • Fasılasız birbiri ardından gelmek. Aralıksız birbirini takib etmek.

    tevella

    • (Tevelli) Birisini dost edinme.
    • Bir işi üzerine alma.
    • Dönme, yönelme, i'raz etme.
    • Ehl-i Beyt'e tam sevgi.
    • Akrabalık. Karabet. Yakınlık beslemek.

    tevellüdat-ı semekiye / tevellüdât-ı semekiye

    • Balıkların yumurtadan çıkmaları.

    tevkif

    • Alıkoyma, tutma. Hapis olarak bekletme. Vakfetme.
    • Arafatta mevkaf olan yerde durdurmak.
    • Bir kimsenin koluna bilezik takmak.
    • Alıkoyma, durdurma.

    tezahüm

    • Birbirine sıkıntı vermek. Halk kalabalık edip birbirine sıkıntı vermek.

    tımarhane

    • Ruh, sinir ve akıl hastalıkları hastanesi.

    tiregi / tiregî

    • Karalık. Bulanıklık. (Farsça)

    tırrih

    • Tuzlu balık, sardalya.

    tiryak

    • Panzehir. Zehirlenme veya hastalıklardan hemen şifâ bulmağa vesile olan ilâç.

    tiryak-ı marazi'l-bid'a / tiryâk-ı marazi'l-bid'a

    • İslâmiyet'in aslında olmayıp sonradan dine sokulan, Kur'ân'a ve sünnete aykırı mânevî hastalıkların ilâcı, panzehiri; On Birinci Lem'a.

    tiryaku marazı'l-bid'a

    • İslâmiyetin aslında olmayıp sonradan dine sokulan, Kur'ân'a ve Sünnete muhalif manevî hastalıkların ilâcı, panzehiri.

    tiryaku marazi'l-bid'a

    • İslâmiyetin aslında olmayıp, sonradan dine sokulan, Kur'ân ve sünnete muhalif mânevî hastalıkların ilâcı.

    turfe

    • (Çoğulu: Etrâf) Nâziklik, yumuşaklık.
    • Nimet.
    • Güzel yemek.
    • Zarif, iyi nesne.
    • Üst dudağın ortasında fazlalık olarak yumru et olması. (O kişiye "etref" derler.

    übüvvet / ابوت

    • (Eb. den) Babalık, atalık.
    • Babalık. (Arapça)

    übüvveten

    • Babalık sıfatıyla. Atalık cihetiyle.

    udal

    • Katı, şiddetli.
    • Pek zor.
    • Ağır hastalık.

    ukub

    • Toz.
    • Çömlek kaynaması.
    • Kalabalık.

    ukuk

    • Anaya babaya itaatsizlik ve hürmetsizlik etmek. Zorbalık, tanımamak, âsi olmak.

    ümmiyye

    • Analık, annelik.

    umumet

    • Amcalık. Amca akrabalığı.

    ümumet

    • (Ümm. den) Annelik, analık.

    unf

    • Kabalık. Sertlik. Cebir ve zor.
    • Sertlik, kabalık.

    unfen / عنفا

    • Sertçe, şiddet kullanarak, kabalıkla. (Arapça)

    üsbu'i / üsbû'î / اسبوعى

    • Haftalık. (Arapça)

    üsbui / üsbuî

    • (Üsbuiyye) Haftalık.

    üslub-u mücerred

    • (Sade üslub) Bu üslupta tabiîlik, akıcılık, selâset, kısalık, mânâ ve maksada kifayet sıfatları vardır. Bu üslup, âlet ilimlerinde, ders kitablarında, konuşmalarda ve beşerî muamelelerde kullanılır.

    üslub-u mücerret / üslûb-u mücerret

    • Sade, basit üslûp (Bu üslûpta tabiîlik, akıcılık, kısalık, mânâ ve maksada yetecek kadar izah nitelikleri vardır. Ders kitaplarında, günlük hayatta ve konuşmalarda genellikle bu üslûp kullanılır).

    üstadi / üstadî / üstâdî / استادی

    • Üstadlık, ustalık. (Farsça)
    • Ustalık. (Farsça)
    • Üstatlık. (Farsça)

    üstadlık

    • Hocalık.

    utaş

    • İnsana ârız olan bir hastalıktır ve hasta insanın yüreği yanar, suyu içer, yine kanmaz.

    uzlufe

    • Kayalık. Yalçın kaya.

    vahdet-i vücud / vahdet-i vücûd

    • Sâlikin (tasavvuf yolunda bulunan kimsenin) muhabbetle zikir yapması esnâsında, Allahü teâlâdan başka her şeyi unutup, yalnız O'nu bilmesi hâli.

    vahşet

    • (Vahş - Vahiş) Yabanilik.
    • Issızlık, tenhalık.
    • Vehim, ürküntü. Korku. Vahşilik.
    • Tenha, ıssız, korkunç yer.
    • Elbise ve silâhını çıkarıp atmak.
    • Aç kimse.

    vakf

    • Bir kimseyi veya bir şeyi alıkoymak, durdurmak. Kımıldatmamak.
    • Hareketten fariğ olmak, imsak etmek. Hapsetmek. Aslâ satılmamak, başka şeye tebdil olunmamak şartı ile bir mülkü Allah yoluna vermek. Menfaatı hayır nevilerinden birisine âit olmak üzere bir mülkü ilelebed vermek.
    • Alıkoyma, bağış.

    vali / vâlî

    • Bir vilâyeti idare eden en büyük memur.
    • Mâlik.
    • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Her şeyin mâliki (sâhibi), yaratıcısı, bütün işler tasarrufunda olan, her şey O'nun irâdesi, hükmü ile olan.

    valice

    • İnsanı şiddetle tutan bir hastalık.

    validiyyet

    • Annelik ve babalık vasfı.

    var / vâr

    • (Teşbih edatıdır) Gibi, ...li, kerre, def'a, sâhib, mâlik, lâyıklık (yerinde kullanılarak birleşik kelimeler yapılır). Meselâ: Melek-vâr : Melek gibi. Ümid-vâr: Ümidli. (Farsça)

    varis / vâris

    • Mîrasçı, akrabâlık veya başka yolla, vefât eden kimsenin bıraktığı mîrâs denen maldan almaya hak kazanan.
    • İlim ve ma'rifette mîrasçı.

    vasab

    • (Çoğulu: Evsâb) Hastalık. Ağrı.

    vasıta / vâsıta

    • İki şeyi birbirine ulaştıran.
    • Aracı. Arada bulunan. Vasıtalık eden.

    vasiyyet

    • Bir kimsenin vefâtından sonra yapılmasını istediği şey veya sonraya bağlı olmak üzere bir malı veya menfeatini (faydayı) bir şahsa veya bir hayır işine teberrû' (bağış) yoluyla temlik etmek (sâhib ve mâlik kılmak). Vasiyet edene mûsî, vasiyet edilen şeye mûsâbih, kendisine vasiyet yapılan şahsa mûsâ

    veba / vebâ

    • Bulaşıcı hastalık.
    • Salgın bir hastalık. Taun.
    • Bir salgın hastalık.

    vefl

    • Derinin dibagatla giden fazlalıkları.

    velayet-i meczubane / velâyet-i meczubâne

    • İlâhî aşkta kendinden geçmiş şekildeki evliyalık.

    veli

    • Sahib, mâlik.
    • Evliya.
    • Muin. Muhafaza eden.
    • Küçük çocukların hâlinden mes'ul kimse.
    • Sıddık.
    • Baba. Babanın babası, cedde de denir.
    • Fık: Hayatını mücadelelerle ve azimet ve fevkalâde bir zühd ve takva ile ibadet ve taata sarfederek kendisinden All
    • Sahip, malik, evliya, koruyucu, muhafaza eden, küçük çocukların durumundan sorumlu kişi, baba, ata.
    • Velâkin, fakat, amma.

    ver

    • "Sahib, mâlik; anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dâniş-ver : Âlim. Suhan-ver : Edip, şâir. (Farsça)

    vikaye

    • Koruma. Koruyuculuk. Sahib olma. Arka çıkma. Kayırma.
    • Tıb: Herhangi bir hastalık için önleyici tedbir alma.

    vilayet / vilâyet

    • Evliyâlık, velîlik makâmı, Allahü teâlâya yakın olma, gafletten uzak bulunma.

    vilayet yolu / vilâyet yolu

    • Bir vâsıtanın yâni yetişmiş bir velînin yol göstermesi lâzım olan, insanı Allahü teâlâya kavuşturan evliyâlık yolu.

    vilayet-i amme / vilâyet-i âmme

    • İslâmiyet'in yalnız sûretine uyanların kavuştuğu evliyâlık makâmı.

    vilayet-i muhammediyye / vilâyet-i muhammediyye

    • Peygamber efendimizin kendine mahsûs vilâyetle birlikte bütün peygamberlerin vilâyetlerini (evliyâlık derecelerini) kendisinde toplamış olması. Vilâyet-i Mustafaviyye de denilir.

    vilayet-i sugra / vilâyet-i sugra

    • Vehimden ve hayâlden kurtulamadan ilerlenen evliyâlık yolu. Buna Vilâyet-i evliyâ da denir.

    vitamin

    • Vücudda yokluğu bazı hastalıklara yol açan ve taze yiyeceklerde ve bazı meyvalarda bulunan organik madde. A, B, C, D, E gibi remizlerle gösterilen çeşitleri vardır. (Fransızca)

    voyvoda

    • Reis, subaşı, ağa gibi çeşitli mânalara gelen bir tabirdir.Voyvodalık Osmanlılarda Milâdi onyedinci asırda başlamıştır. Eyalet valileri ve sancak mutasarrıfları uhdelerine tevcih olunan eyalet ve sancakların mülhak kazalarına halkın isteğiyle yerlilerin ileri gelenlerinden birini voyvoda tayin ederl

    ya halıki! / yâ hâlıkî!

    • Ey beni yaratan Halıkım!.

    ya maliki / yâ mâlikî

    • Ey benim asıl sahibim olan Mâlikim!.

    yehmur

    • Çok sözlü, çok konuşan adam.
    • Çok çalışkan ve işe cür'etli olan kişi.
    • Yeri götüren balık.

    yuh

    • (Yuhâ) Güneşin isimlerindendir.
    • Türkçede, birisine karşı hakaret için söylenen kelimedir. Kalabalıkla haykırılan hakaret kelimesidir. Buna "yuha çekmek" denir.

    za

    • Sâhib, malik, erbab, ehil mânalarında olup, "Zî" ve "Zû" şeklinde de kullanılır. (Müennesi "Zât" dır)

    zabzab

    • Men'etmek, engel olmak.
    • Ayıp.
    • Zahmet. Maraz, hastalık.

    zacir

    • Mâni olan, alıkoyan, yasak eden. Zecreden. Zorlayan.

    zahk

    • Hastalıktan dolayı tilkinin tüyü dökülüp derisi açılması.

    zaid / zâid

    • Artan. Fazlalık. İlâve olunmuş.
    • Lüzumsuz, gereksiz.
    • Gr: Te'kid için söylenen.
    • Mat: Müsbet işareti, artı. (+)
    • Artan, fazlalık.

    zalik

    • Bu, şu, o. Kezâlik. Böylece.

    zalike

    • (Bak: ZALİK)

    zarf

    • Kap, kılıf. Mahfaza.
    • İçine mektup konulan kılıf kâğıt.
    • Gr: Bir fiilin veya bir sıfatın veya başka bir zarfın mânasına "yer, zaman, mâhiyyet" (Nicelik, nitelik) gibi cihetlerden başkalık katan vasıflarını belirten kelime.

    zat-ı rezzak-ı şafi / zât-ı rezzâk-ı şâfî

    • Bütün canlıların rızkını veren ve hastalıklara Şifâ veren Zât, Allah.

    zeberdesti / zeberdestî

    • Maharetlilik, ustalık. (Farsça)
    • El üstünlüğü, üstünlük, galibiyet. (Farsça)

    zemheri

    • Karakış dönümünden (12 Aralıktan) 31 Ocağa kadar olan şiddetli soğuk devresi.

    zemherir / zemherîr

    • 22 Aralık'tan 31 Ocak'a kadar olan şiddetli kış dönemi. Şiddetli ve yakıcı soğuk.

    zevaid / zevâid

    • (Tekili: Zâide) Fazlalıklar, fazla şeyler. Faydasız şeyler.
    • Fazlalıklar.
    • Fazlalıklar.

    zevciyyet

    • Karı kocalık.
    • Kocalık, karılık. Eşlik. Karı ve koca oluş.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın