LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te aldat ifadesini içeren 178 kelime bulundu...

ahda'

  • Boyun damarlarından bir damar.
  • Hilekâr, aldatıcı, kandırıcı.

bend

  • Bağlanan. Bağlanmış. (Farsça)
  • Bağ. Boğum. Mafsal. (Farsça)
  • Su bendi. Baraj. (Farsça)
  • Gam. Gussa. (Farsça)
  • Mekir. (Farsça)
  • Hile. (Farsça)
  • Mülâhaza. Fıkra. Madde. (Farsça)
  • Aldatmak. (Farsça)
  • Birisini emri altına almak, bendetmek. (Farsça)
  • Edb: Baştan sona kadar aynı vezinli bir çok parçalardan meydana (Farsça)

biçrek

  • Kandırılıp aldatılarak kendisiyle daima alay edilen kimse. (Farsça)

canbaz

  • (Çoğulu: Canbazan) Can ile oynayan, canını tehlikeye koyan, canbaz.
  • Hayvan alış-verişi ile uğraşan kimse.
  • Aldatan, hilekâr, hile yapan.
  • Eskiden atlı fedai asker.

cennet-i kazibe-i dünyeviye / cennet-i kâzibe-i dünyeviye

  • Aldatıcı dünya cenneti.

cerbeze / جَرْبَزَه

  • Aldatıcı sözlerle kurnazlık etme. Fazla sözlerle aldatıcılık. Haklı ve haksız sözlerle hakikatı gizleme.
  • Beceriklilik, fetânet ile temyiz ve cesaret-i mutedile ve kuvvet-i idareden ibâret olan sıfat-ı zihniye. (Bu kelime, Arabçada: Hilekârlık, kurnazlık gibi aşağılayıcı bir mânâda ku
  • Doğruyu yanlış, yanlışı doğru gösterecek derecede aldatma.
  • Süslü sözlerle aldatma.
  • Aldatıcı sözlerle kandırma.

cerbezeli

  • Hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterecek derecede aldatıcı şey.

dahal

  • Aldatmak, mekretmek.

de'l

  • Aldatmak.
  • Ahdi bozmak, sözü tutmamak.

de'v

  • Aldatmak, hud'a.

deccal

  • Kıyamet kopmadan önce gelen, İslâmı kaldırmaya çalışan, dinlere savaş açan yalancı ve aldatıcı kimse.

deccalane / deccalâne

  • Deccal gibi, çok aldatıcı olarak.

deccaliyet / deccâliyet

  • Yalancılık, sahtekârlık, aldatıcılık.

dehal

  • Aldatmak, mekir ve hile etmek.

dek-baz

  • Hileci, hilekâr, oyuncu, aldatıcı. (Farsça)

desais / desâis

  • Hileler, aldatmacalar.

desise

  • Hile, aldatma.

desise-i nefsiye

  • Nefsin desisesi, aldatması.

desiseci

  • Hileci, aldatıcı.

desisekarane / desisekârâne

  • Aldatırcasına, hile yaparak.

dessas / dessâs / دَسَّاسْ

  • Çok aldatıcı, çok desiseci.
  • Hilebaz, aldatıcı.
  • Hileci, oyuncu, aldatıcı.
  • Çok aldatıcı.

dessasane / dessasâne / dessâsâne

  • Hileci, aldatıcı gibi.
  • Hileli ve aldatıcı bir şekilde.

dil-firib

  • Gönlü aldatan, câzibeli. (Farsça)

dilfirib / dilfirîb / دل فریب

  • Gönül aldatan, sevgili. (Farsça)

dücac

  • Galebe ile çağrışmak.
  • İnlemek.
  • Aldatmak, kandırmak.

düzenbaz

  • Hile yapan, aldatıcı.

edv

  • Aldatmak, hud'a.

elhannas

  • Sinsice aldatan şeytan.

evind

  • Hud'a, hile, aldatma, oyun. (Farsça)

evrend

  • Hile, aldatma, hud'a, oyun. (Farsça)
  • Nam, şan, şeref. (Farsça)
  • Serir, erike, taht. (Farsça)

evreng

  • Taht, evrend. (Farsça)
  • Şan, şeref, nâm. (Farsça)
  • Zinet, süs. (Farsça)
  • Akıl, irfan. (Farsça)
  • Ağaç kurdu. (Farsça)
  • Hoş hâllilik, hâlin hoşluğu. (Farsça)
  • Hile, desise, hud'a, aldatma, oyun. (Farsça)
  • Yakışıklılık. (Farsça)

ezvak-ı mecazi / ezvâk-ı mecazî

  • Gerçek olmayan aldatıcı zevkler.

ezz

  • Depretmek ve koparmak.
  • Kandırmak, aldatmak.

fenn

  • Hüner. Mârifet.
  • San'at.
  • Tecrübe.
  • İlim.
  • Nevi, sınıf, çeşit, tabaka.
  • Türlü.
  • Fizik, kimya, biyoloji, matematik ilimlerinin umumi adı.
  • Tatbikat ve isbat ile meydana gelen ilim.
  • Birisini muamelede aldatmak.
  • Fend.
  • Borç

firib

  • Aldatıcı, aldatan, kandıran manasında birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dil-firib : Gönül aldatan. Nazar-firib : Göz aldatan. (Farsça)

firifte / firîfte / فریفته

  • Kandırılmış, aldanmış, aldatılmış. (Farsça)
  • Aldanmış, aldatılmış. (Farsça)
  • Firîfte olmak: Aldanmak. (Farsça)

foya

  • Aldatıcı süs, hile.

gaben

  • Aldatma, aldanma, alıcı ve satıcıdan birinin diğerini aldatması.

gaben-i yesir / gaben-i yesîr

  • Az aldanma veya az aldatma.

gabin

  • Aldatıcı, hilekâr, alışverişte hile eden.

gabn / غبن

  • Aldatmak. Hud'a.
  • Noksan etmek, noksanlaştırmak.
  • Kazıklama, alışverişte aldatma. (Arapça)

gadr

  • Hâinlik, vefâsızlık, merhametsizlik. Muâmelede aldatmak.

garr

  • Aldatmak.
  • Hırsa düşmek.
  • Alnında dirhemden büyücek beyazlık bulunan at.
  • Beyhude ve bâtıl şey.
  • Gafil adam.
  • Aldatan.
  • Kuyu kazan.

garur / garûr

  • Dünyada insana gurur veren herhangi bir şey.
  • Aldatıcı.
  • Allahı unutturan.
  • Aldatan, aldatıcı.

gendümnüma

  • Yüze gülüp aldatan. Hilekâr. (Farsça)

gile / gîle

  • Bir kimseyi aldatıp bir yere götürüp öldürmek.

gıll ü gış

  • Kin, düşmanlık ve aldatma gibi anlamsız şeylerle uğraşılar.

göz boyamak

  • Mc: Aldatmak, hileye düşürmek. (Türkçe)

habb

  • Aldatıcı, kurnaz, hileci, hilekâr.
  • Denizin kabarması, denizde dalga olması.

habeb

  • Aldatma, kandırma. Hile, kurnazlık.

had'

  • Aldatmak.
  • Dühul etmek, girmek.
  • Kurumak.

hadaa

  • (Tekili: Hâdı') Hileciler, hilekârlar, aldatıcılar, dalavereciler.

hadai'

  • (Tekili: Hadîa) Hileler, dalavereler, aldatmalar, yalanlar.

hadda'

  • (Hud'a. dan) Aldatıcı, hilekâr, dalavereci.

hadi / hâdi

  • Hud'a yapan, hileci, aldatıcı.
  • Fena, bozuk.

hadi'

  • Hileci, aldatıcı.
  • Bozuk, fena.

hadia / hadîa

  • (Çoğulu: Hadâyi') Ustalıklı bir şekilde aldatma, oyun yapma.

halba

  • Ahmak. Şaşkın.
  • Aldatıcı, hilekâr, sahtekâr.

halebe

  • (Tekili: Hâlib) Kandıranlar, aldatanlar, hile yapanlar.

halib

  • (Çoğulu: Halebe) Aldatıcı, hilekâr, sahtekâr. (Müennesi: Hâlibe'dir.)

hatel

  • Kahretmek.
  • Ahdini bozmak.
  • Aldatmak.

hays

  • Hayvan leşinin kokması.
  • Bir kimseyi aldatmak.
  • Sözde durmamak, ahid bozmak.
  • Fâsid olmak.

hevesat-ı sihirbaz / hevesât-ı sihirbaz

  • Yalancı ve aldatıcı istek ve arzular.

hibb

  • Kurnaz, aldatıcı, hileci kimse.

hida'

  • Hile. Düzen kurmak. Aldatmak için yapılan oyun.

hılabe

  • Aldatmak, hud'a.

hile / hîle

  • Sed. Hâil.
  • Çare.
  • Maslahat ve hayırlı işlerde tedbirli ve tecrübeli olmak.
  • Aldatacak tarz ve tedbir. Fend. Mekir. Dabara.
  • Zeval ve intikal.
  • Sahtekârlık, yalancılık, düzenbazlık.
  • Aldatma.
  • Sahtekârlık, hud'a. Aldatmak, yanıltmak.
  • Düzen, aldatma.

hile-i şer'iye

  • Müşkül bir mes'eleyi, şer'i esaslar üzeri, hazakatla hall ve izah etmek ve şer'an muahaze ve mes'uliyeti mucib olmayacak surette te'vilini bulmaktır. Bu tabir kanuna, yani şeriata karşı irtikâb edilen, hile, oyun, aldatma veya şer'î bir hükmü bertaraf etmek mânasına olmayıp, ancak karışık bir durumu

hilebaz

  • Hilekâr, aldatıcı.

hıyar-ı tağrir

  • Âkitlerden birinin diğer taraftan aldatılarak bir malı gabn-ı fâhiş ile satmasından veya satın almasından dolayı satış muamelesini fesh hususunda muhayyer olmasıdır.

hiyel

  • (Tekili: Hile) Aldatmacalar, hileler, sahtekârlıklar.

hizb-üş şeytan / hizb-üş şeytân

  • Şeytânın aldatmalarına kapılan topluluk. Şeytanın taraftarı, şeytana uyanlar.

hokkabaz

  • Elçabukluğu ile birtakım şaşırtıcı oyunlar göstermeyi kendine meslek edinmiş kişi.
  • Mc: Başkalarını aldatarak yalan ve hile ile iş çeviren kimse.

hubb

  • Hilekâr, dolandırıcı, aldatıcı, kurnaz.

hud'a

  • Hile, oyun. Aldatma. Düzen. Mekir.
  • Bir kere aldanmak.
  • Herkese aldanan. Safdil.
  • Hile, aldatma.
  • Aldatma, oyun hile.

hutuvat

  • (Tekili: Hutvât-Hutevat) (Hutve) Adımlar. İzler. Yollar. Eserler.
  • Şeytanın aldatmaları.

iddira'

  • Anlama, derketme, kavrama, fehmetme.
  • Hile ile aldatma.
  • (Kadın) saçını tarayıp salıverme.

iftitan

  • (Fitne. den) Fitneye uğrama.
  • Aldatmak.
  • Azdırmak.

igfal

  • (Çoğulu: İgfalât) Dikkatsizlikle terkettirmek.
  • Gaflette bırakmak.
  • Kandırmak. Aldatmak.

iğfal / iğfâl / اغفال / اِغْفَالْ

  • Gaflete düşürerek kandırma, aldatma.
  • Aldatma, ayartma.
  • Aldatma, doğru yoldan saptırma. Hakkı unutturma.
  • Yanıltma ve aldatma.
  • Aldatma, kandırma. (Arapça)
  • Irza geçme. (Arapça)
  • İğfâl edilmek: (Arapça)
  • Aldatılmak, kandırılmak. (Arapça)
  • Irzına geçilmek. (Arapça)
  • İğfâl etmek: (Arapça)
  • Aldatmak, kandırmak. (Arapça)
  • Irzına geçmek. (Arapça)
  • Aldatma.

iğfal eden

  • Gaflete düşürerek kandıran, aldatan.

iğfal etme

  • Kandırma, aldatma.

igfalat

  • (Tekili: İgfal) İğfal etmeler, kandırmalar, aldatmalar.

iğfalat / iğfalât / iğfâlât

  • İğfaller, aldatmalar.
  • Aldatmalar.

igfaliyyat

  • Yanıltıp aldatmak için söylenen sözler.

ihlas

  • Müşteriyi aldatmak. Müflis olmak.

ihsa

  • Saymak. Sayılmak. İstatistik, sayım.
  • Kandırmak, aldatmak.
  • Zaptetmek.
  • Ezber etmek.
  • Fehmetmek. İdrâk eylemek.

ihtida'

  • Aldatmak. Hile yapmak. Oyun etmek.

ıhtilab

  • Aldatmak.

ihtilab

  • Aldatma, kandırma.
  • Aldatılma, kandırılma. Hile yapılma.

ihtilam / ihtilâm / احتلام

  • Düşazma, şeytan aldatması. (Arapça)

ihtiyal

  • (Hile. den) Hile yapma, aldatma, düzen, oyun etme.

ihtiyalat

  • (Tekili: İhtiyal) Düzenler, hileler, aldatmalar, oyunlar.

insan-ı dessas

  • Hilebaz, aldatıcı insan.

kamuflaj

  • Gizlenme, örtme. Aldatma gayesiyle yapılan tertibat. Daha ziyade harp zamanlarında araçlar ile insanların, bulundukları mekâna göre kılığa girmeleri. (Fransızca)

kezub

  • Çok yalancı, aldatıcı. Daima yalan söyleyen.

kiris

  • Yaltaklanma. (Farsça)
  • Aldatma, kandırma, hile yapma. (Farsça)

kıyas-ı hadi' / kıyas-ı hâdi'

  • Man: Aldatıcı kıyas.

kıyas-ı hadi-i müsebbit / kıyas-ı hâdi-i müsebbit

  • Aldatıcı kıyas.

kıyas-ı hadi-i müşebbit / kıyas-ı hâdi-i müşebbit

  • Aldatıcı ve ayak kaydırıcı kıyas.

laç

  • Oyun etme, aldatma, hile yapma. (Farsça)

laha

  • Boş ve faydasız sözler konuşmak.
  • Ekmeği ıslatıp yemek.
  • Gıda.
  • Aldatıp kandırmak.
  • Karnın sarkık ve sülpük olması.

live / lîve

  • Aldatıcı, dolandırıcı. (Farsça)
  • Şakacı, lâtifeci. (Farsça)
  • Çevik, atılgan. (Farsça)

maden-i desais / maden-i desâis

  • Hile ve aldatmaların kaynağı.

mağbun / mağbûn / مغبون

  • Aldatılmış. (Arapça)

mağlata

  • Kafa karıştıran aldatıcı söz.

maglata-i şeytaniye

  • İnsanları aldatmak ve yoldan çıkarmak için söylenen karıştırıcı sözler. Şeytanın insan kalbine vesvese vermesi.

mağlata-i şeytaniye / mağlâta-i şeytaniye

  • Şeytanın aldatmacası.

mağlatalı / mağlâtalı

  • Aldatıcı.

magrur

  • (Mağrur) Gururlu. Boş bir şeye güvenen. Fâni ve faydasız şeylere güvenip kendini aldatan. Mütekebbir. Kibirli kimse. Müteazzım.

magrurane

  • Gururlanarak. Kendini beğenircesine. Kibirlenerek. Güvenilmesi boş olan şeye güvenip kendini aldatırcasına. (Farsça)

mekaid

  • (Tekili: Mekide) Hileler, aldatmalar, düzenler, dalavereler.

mekayid / mekâyid

  • (Tekili: Mekide) Hileler, düzenler, aldatmalar.

mekide / mekîde

  • (Çoğulu: Mekâid) Hile, aldatma, düzen, dalavere.

mekir

  • (Mekr) Hile. Aldatma. Oyun. Düzen. (Birisinin kötü veya iyi hâllerini öğrenmek veya kötülüğe sevketmek ya da gayesinden alıkoymak için yapılır.)

mekkar / mekkâr

  • Hilekâr. Düzenbaz. Çok aldatıcı. Mekir yapan.

mekr

  • Hile, aldatma.
  • Hile, oyun, düzen.
  • Hile ile aldatma, maksadından vazgeçirme.

merdud-üş şehadet / merdud-üş şehâdet

  • Şahitlikleri kabul edilmiyenler.
  • Fâsık, yani devamlı günah işleyenler, yalan söyleyenler, müslümanları aldatan kimseler merdud-üş şehâdettir.

meta-ul gurur

  • Gurur metaı. İnsanı aldatıp Allah yolundan alan dünya zevki veya menfaatı, insanlara riyakârlık için kullanılan dünya malı.

minkar-ı meşkuk

  • Kırlangıç ve çobanaldatan gibi gagaları kısa ve çok yarık olan kuşlar.

mücazefe / mücâzefe

  • Söz ile karşısındakinin hakkını örtmek, aldatmak.
  • Fık: Tartıp ölçmeden göz kararı ile yapılan tahmini satış. Götürü almak. Toptan satmak.
  • Söz ile karşısındakinin hakkını örtme, aldatma.
  • Söz ile karşısındakinin hakkını örtme, aldatma.

müdahene / müdâhene

  • Dalkavukluk, içindekinin aksiyle muamele etme, aldatma.
  • Aldatmak, iki yüzlülük etmek, hîle ve yağcılık etmek. Kudreti olduğu, gücü yettiği hâlde dindeki gevşekliği sebebiyle haram işleyene mâni olmamak.

müdalese

  • Aldatmak, hile etmek, muhâdaa.

mugabene

  • (Gabn. dan) İki taraf birbirini aldatma.

mugalata / mugâlata

  • Safsata, demagoji; aldatmak maksadıyla yanıltıcı sözler söyleme.

mugfel

  • (Guful. den) Aldatılmış, iğfâl olunmuş. Kandırılmış.

mugfil

  • Aldatan, iğfal eden.

muğfil / مغفل

  • Aldatan, aldatıcı. (Arapça)

mugişş

  • Birisini fenalığa bırakan, aldatan.

muhadaat

  • (Had'. dan) Aldatma, hile yapma, oyun etme.

muhadea

  • Aldatmak, hilecilik, oyun etmek.

muhadi'

  • (Had'. dan) Aldatan, kandıran. Hile eden, oyun yapan.

muhadiane

  • Aldatarak, hile yaparak. (Farsça)

muhtelib

  • Hilekâr, aldatıcı, hile yapan, dalavereci.

mümahale

  • Mekir ve hile etme, aldatma.

mumahele

  • Hile etmek.
  • Oyunla aldatmak. Hilekârlık.

mümakere

  • Hile etmek, aldatmak.

münafık / münâfık

  • İnanmadığı hâlde, müslümanları aldatmak için, inanmış görünen kimse.

muravaza

  • Bir kimseyi kahır veya hile ile iknâ etme, aldatma, kandırma.

müşagabe

  • Birbirine şer ve fenalık etmek. Aldatmak.
  • Fls: Mübahase ve münakaşayı bir gaye sayanların yolu, usulü. (Didimcilik, eristik)

müşağabe / müşâğabe

  • Aldatıp kötülük etme.

müsahhar

  • (Sihr. den) Büyülenmiş, büyü ile aldatılmış, kendisine sihir yapılmış.

mütegabın

  • (Gabn. den) Birbirini aldatan.

mütekayidin / mütekâyidîn

  • (Tekili: Mütekâyid) Birbirlerine hile yapanlar, birbirlerini aldatanlar.

nakş-ı dil-firib

  • Gönül aldatıcı suret.

nazar-firib

  • Göz aldatan. (Farsça)

nireng

  • Düzen, hile, aldatmaca. (Farsça)
  • Taslak, resim. (Farsça)
  • Büyü, efsun. (Farsça)

nüzü'

  • İfsad etmek, bozmak, aldatmak, yaramaz nesneye kandırmak.

sadedil

  • Kalb sâfi, derin mes'elelere aklı ermeyen insan. Temiz kalbli olup, kolayca aldatılabilen kimse. (Farsça)

safdil

  • Saf, ahmak, bön, kolay aldatılan kimse. (Farsça)

safsata

  • Uydurma, aldatıcı mantık oyunu.

sahhar

  • Aldatıcı, büyüleyici.

sahtekar / sahtekâr

  • Sahteci, aldatıcı.

şaklaban

  • Şen şatır, hoppa. Avutucu, aldatıcı. Güldürücü, soytarı.

şarlatan / شَارْلَاتَانْ

  • Yalancı, aldatıcı kimse.
  • Yalancı. Yüksekten atarak karşısındakini aldatan. Hayasız. (Fransızca)
  • Yalancı, aldatan, yüksekten atan.
  • Aldatan.

şarlatanlık

  • Yalancılık, aldatıcılık.

sehhar

  • (Sihir. den) Büyü gibi bir kuvvetle çeken. Büyü yapan.
  • Çok aldatıcı.

serab-ı gurur

  • Gurur serabı; çöldeki aldatıcı su görüntüsü gibi insanları aldatan gurur.

şeytanet

  • Şeytanlık. Aldatıcılık. Kurnazlık, hilekârlık.

sihr

  • (Sihir) Büyü, gözbağıcılık, büyücülük, hilekârlık.
  • Aldatmak.
  • Haktan uzaklaşmak. Bâtıl şeyi hak diye göstermek.
  • Lâtif ve dakik olan şey. Büyü kadar te'siri olan şey.
  • Şiir ve güzel söz söyleme gibi, insanı meftun eden hüner.

şöhret-i kazibe / şöhret-i kâzibe

  • Geçici şöhret. Yalancı dünyalık, fâni şöhret. Aldatıcı nâm.

tagrir

  • (Çoğulu: Tagrirât) (Gurur. dan) Müşteriyi aldatma. Gurur verip aldatma.
  • Tehlikeli yerlere düşürmek.

tağrir / tağrîr

  • Yalan söyleyerek aldatma.

tahatül

  • Birbirini aldatmak.

tahaz

  • Birbirini kandırmak, aldatmak.

tahdi'

  • Aldatmak.

tahriş

  • Aldatıp kandırmak.
  • Koparmak.

tedlis

  • Aldatmak.
  • Sattığı malın ayıbını gizleyerek aldatma.

tegabün

  • (Gabn. dan) Karşılıklı aldatma. Aldanma veya aldanmanın zuhuru.

tekazüb / tekâzüb

  • (Kizb. den) Birbirini aldatma. Birbirine yalan söyleme.

telbis / telbîs / تلبيس

  • (Lebs. den) Ayıbını, kusurunu örtüp iyi göstermek.
  • Suret-i haktan görünerek hile edip aldatmak.
  • Hile. Oyun.
  • Hile yaparak aldatma. (Arapça)

tertib / tertîb

  • (Çoğulu: Tertibât) Tanzim etme. Dizme, sıralama, düzene koymak.
  • Tedarik edip hazır ve müheyya kılmak.
  • Bir şeyi bir yere sabit ve pâyidar kılmak.
  • Mertebelere göre davranmak.
  • Hile ile aldatma.
  • Düzeltme. Dizme, sıralama, düzene koyma.
  • Hile ile aldatmak.

teshir

  • Büyüleme, sihir yapma, aldatma.
  • Yemek ve içmeğe muhtaç etme.
  • Büyüleme, sihir yapma, aldatma.
  • Zaptetme, hakim olma. Zorla ele geçirme. İtaat ettirme. Hakîr ve zelil etmek.

tesvil

  • (Çoğulu: Tesvilât) Kötü bir şeyi güzel göstererek aldatma.
  • Tezyin etmek, süslemek.

ukle

  • Bağlamak.
  • Hile edip aldatmak.

yarı ağyar eylemek / yârı ağyar eylemek

  • Dost ve sevgiliyi aldatarak, araya fitne sokarak yabancılaştırmak.

zemin-i müdara / zemîn-i müdârâ

  • Aldatıcı ortam, iki yüzlü dünya.

zevk-i mecazi / zevk-i mecazî

  • Gerçek olmayan, yalan ve aldatıcı zevk.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın