LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te alama ifadesini içeren 220 kelime bulundu...

ağleb-i ömür

  • Ortalama ömür, hayat süresi.

ahz ü girift

  • Ele geçirme, yakalama.
  • Esir alma.

akar

  • Köşk, yüksek bina.
  • Bâbil vilayetinde bir yer adı.
  • Dehşetli olmak. Yaralamak. Boğazlamak.
  • Korku ve dehşetten kişinin ayakları titreyip dövüşememesi.

akd / عقد

  • Düğümleme, bağlama. (Arapça)
  • Nikah. (Arapça)
  • Kararlaştırma. (Arapça)
  • Kurma. (Arapça)
  • Akdedilmek: Yapılmak, uygulanmak, icra edilmek. (Arapça)
  • Akdetmek/eylemek: Yapmak, uygulamak, icra etmek, imzalamak, antlaşma yapmak, sözleşme yap (Arapça)

asabat / asabât

  • Baba tarafından olan akrabalar.
  • Şer'an miras alamayan akrabalar.

asr

  • (Asır) Bir devrelik zaman.
  • İkindi vakti.
  • Zamanın bir cüz'ü.
  • Konuşan kimselerin başkaları ile beraber yaşadığı müddet.
  • Yüz yıl.
  • Eskiden bazılarınca kırk, elli veya altmış yıllık müddet.
  • İnsanın ortalama yaşayış zamanı.
  • Gece ve gündüzden

balotaj

  • Bir seçimde herhangi bir adayın, oyların ekseriyetini alamaması hali. (Fransızca)

basar

  • (Çoğulu: Ebsâr) Görme duygusu.
  • Kalble hissetme. Kalb gözü.
  • Gözün görmesi.
  • İdrak. Fikir.
  • İlm-i Kelâm'da: Kendi şânına lâyık bir vecih ile Cenab-ı Hakk'ın "görme sıfatı"dır. Kâinatta hiçbir şey O'nun görmesinden hâriçte kalamaz.

berdaht

  • Pürüzünü giderme. Pürüzsüz yapma. (Farsça)
  • Cilâlama, parlatma. (Farsça)
  • Düzleme, düzeltme. (Farsça)

berike

  • Yırtmak. Paralamak.
  • Un helvası.

çal

  • İsimlere önden eklenip, onun daima hareket edip oynamakta olduğuna işaret ve delâlet eder. Meselâ: Çal-at : Durduğu yerde de hareket eden at.
  • Bir şeyi şiddetle kapmaya delâlet eder. Meselâ: Çal-yaka: Yakasından kapmak, şiddetle yakalamak.

cehd / جهد

  • Çalışma, çabalama.
  • Çaba, çabalama.
  • Çalışma, çabalama. (Arapça)
  • Cehd etmek: Çalışıp çabalamak. (Arapça)

cerh / جرح / جَرْحْ

  • Yaralama, çürütme.
  • Yara.
  • Baş ve yüzden başka uzuvlardan birisini yaralamak.
  • Bir kimseye söğmek. Taan etmek. Sözle gönül incitmek.
  • Birisinin fikrini çürütüp kabul etmemek.
  • Şahid, yalancı ve fâsık olduğundan dolayı mahkemede hâkimin şâhidin şehâdetini reddetmesi.
  • Kesb u kâ
  • Yaralama.
  • Yaralama, yaralatma, çürütme.
  • Yaralama. (Arapça)
  • Çürütme. (Arapça)
  • Cerh edilmek: (Arapça)
  • Yaralanmak. (Arapça)
  • Çürütülmek. (Arapça)
  • Cerh etmek: (Arapça)
  • Yaralamak. (Arapça)
  • Çürütmek. (Arapça)
  • Yaralama, bir fikri çürütme.

cerh ve ta'dil / cerh ve ta'dîl

  • Hadîs ilmine âit iki ıstılah (terim). Cerh, yaralamak. Bir hadîs âliminin, bâzı sebeplerle râvînin (hadîs rivâyet eden kimsenin) rivâyetini (naklini) reddetmesi. Ta'dîl, düzeltmek. Bir hadîs âliminin, bir râvinin rivâyetinin kabûl edilebileceğini açı klaması.

cerh-i amud / cerh-i amûd

  • Bir kimseyi her ne ile olursa olsun, haksız olarak kasden yaralamak.

cerhetmek

  • Yaralamak. Herhangi bir meseleyi hak ve hakikatle çürütmek. Yanlış veya yalanını bulup hurafe ve bâtıl olduğunu isbât edip herhangi bir kimsenin veya cereyanın fikrini kabul etmemek.
  • Yaralamak, çürütmek.

curh

  • (Curha) Yara. Yaralama.

cürm-ü meşhud

  • Suç üzerinde suçluyu yakalamak. Görülen suç. (Suç üstü)

derd-dest

  • Elde. Elde etmek, yakalamak, tutmak. Ahz.
  • Yapılmakta ve rüyet edilmekte olan.

derdest / دردست

  • Yakalama. (Farsça)
  • El altında olma. (Farsça)
  • Derdest edilmek: Yakalanmak. (Farsça)
  • Derdest etmek: Yakalamak. (Farsça)

ehl-i tefrit

  • Tersine aşırı olanlar, bir meselede ortalamanın altında kalanlar.

elvah-ı misali / elvâh-ı misâli

  • Misâlî levhalar, mânevî kopyalama tabloları.

erş

  • Fesat, niza, ihtilaf, rüşvet.
  • Fışkırmak.
  • Tırmalamak.
  • Fık: Yaralanan veya kesilen bir uzuvdan dolayı verilmesi lâzım gelen diyet.

fehs

  • Diliyle elini yalamak.

fell

  • (Çoğulu: Fülül - Eflâl) Gedik, rahne.
  • Yaralamak.
  • Cenkte askeri bozmak. Harbdeki askerin bozulması.
  • Kılınç yüzündeki açılan gedik.
  • Susuz kır yer.
  • Güruh, cemaat.
  • Muvakkat delilik.

fers

  • Dağıtmak. Saçmak.
  • Ciğer parçalamak.
  • Hurma çekirdeğinin kabuğunu soymak.
  • Atın pisliği. Fışkı.
  • Yırtmak.
  • Parçalamak.
  • Katletmek, öldürmek.
  • Boyunlamak.

fetk

  • Zamanını gözeterek açıktan adam öldürmek.
  • Yaralamak.
  • İnadetmek.

füru' / fürû'

  • Dal, asıldan türeyen. Fer'in çokluk şeklidir.
  • Fıkıh ilminde (İslâm hukûkunda) çocuklar, torunlar ve onların çocukları.
  • Ahkâm-ı şer'iyye yâni İslâm dîninde ibâdet, münâkehât (nikâh, boşanma, nafaka), muâmelât (alış-veriş, ticâret, kirâlama v.b) ve ukûbâtla (cezâlarla) ilgili hükümler.

gargara

  • Suyu, içilen ilâcı veya başka bir sıvıyı, boğazda oynatıp çalkalama.
  • Tavuk ve güvercinin ötmesi.
  • Can boğaza gelip tereddüt etmek.
  • Çömleğin kaynayıp fıkırdaması.
  • Çoban koyuna haykırıp çağırması.

gir / gîr

  • (Giriften) "Tutmak, yakalamak" mastarının emir köküdür. Türkçedeki: yapan, tutan, tutucu, dağılan, yayılan gibi mânalara gelir. Kelimenin sonuna eklenir. (Farsça)

girift

  • Yakalama, tutma. (Farsça)
  • Dolaşık. Birbiri içine girik. Girintili çıkıntılı, karışık. (Farsça)
  • Motifleri birbirine girik ve içiçe geçme olan tezyinat tarzı. Buna aynı zamanda arabesk de denilir. (Farsça)
  • Türk musikisinin nefesli sazlarından olup, bugün unutulmak üzeredir. Ney'e benzer. Girift ç (Farsça)

guşiş

  • Çabalama, uğraşma, çalışma. (Farsça)

hacb

  • İslâm mîrâs hukûkunda bir vârisi (hisse sâhibini) diğer bir vârisin bulunmasından dolayı kısmen veya tamâmen mîrastan menetmek. Bir vârisi mîrâstan kısmen (payının azalması şekliyle) mahrûm etmeğe hacb-i noksan, mîrastan hiç alamamak şeklinde mahrûm etmeğe hacb-i hirman denir.

hadş

  • Kaşımak.
  • Tırmalamak.

halb

  • Parçalama, pençeleme.
  • Birinin aklını başından alma.

hamş

  • Kaşımak.
  • Tırmalamak.

harş

  • Kesbetmek, almak.
  • Tırmalamak.

hatm

  • Kırmak, ufalamak.

hazem

  • Dizme, sıralama.
  • Edb: İlk beytin ortasına birden dörde kadar harf ilâve etme.

hedm

  • Yıkmak, harab etmek. Parçalamak, mahvetmek.
  • Birisine vurup belini kırmak. (Râgibâ, düşmanın aldanma tevazularına.Seyl, divârın ayağın öperek hedmeyler.)(Râgıp Paşa)

herv

  • Dövme, sopalama.
  • Pişirme.
  • Afganistan'da bir şehrin adı.

herzeguyi / herzegûyî / هرزه گویى

  • Saçmalama. (Farsça)

hess

  • Dövmek.
  • Kırmak, ufalamak.

hezeliyat

  • Ciddi olmayan sözler, saçmalamalar.

hezeyan / hezeyân / هزیان / هَذَيَانْ

  • Saçmalık, saçmalama.
  • Deli saçması, saçmalama.
  • Sayıklama. (Arapça)
  • Saçmalama. (Arapça)
  • Saçmalama.

hezeyan-ı fikri / hezeyân-ı fikrî / هَذَيَانِ فِكْر۪ي

  • Fikre âit saçmalama.

hezeyan-ı küfri / hezeyan-ı küfrî

  • Küfür saçmalaması.

hicr

  • Men etmek; akıl ve bâliğ olmamış çocuk, deli, bunak, sefih yâni malını kötü yere harcayan ve borçlu gibi kimseleri, tasarruf-i kavlîsinden yâni alış-veriş, kirâlama, havâle, kefillik, emânet ve rehin alıp-verme, hibe gibi işlerin tasarruflarından men' etme.
  • Dostluğu bırakmak, dargın

hidaş

  • Tırmalama.

huduş

  • Kaşımaktan ve tırmalamaktan dolayı olan yara.

hunut

  • Mumyalama.
  • Bir ölünün uzun zaman çürüyüp kokmaması için kullanılan eczalar.

ibn-üs-sebil / ibn-üs-sebîl

  • Kendi memleketinde zengin ise de, bulunduğu yerde yanında malı, parası kalmamış olan ve çok alacağı varsa da, alamayıp, muhtâç kalan.

ibtar

  • Parçalama.
  • Mahrum etme, esirgeme.
  • Gündüzün başlangıcı.

icar / îcâr / ایجار

  • Kiralamak. Kiraya vermek.
  • Kira parası.
  • Kiralama.
  • Kiralama. (Arapça)
  • Kiraya verme. (Arapça)
  • Kira. (Arapça)
  • Îcâr edilmek: Kiraya verilmek. (Arapça)
  • Îcâr etmek: Kiraya vermek. (Arapça)

icare / icâre

  • Belli bir menfaati belli bir bedel karşılığında satmak, kirâlamak.

icla / iclâ

  • Cilalama.
  • (Cilâ. dan) Sürme, nefyetme, sürgün etme. Evinden barkından ayırma.
  • Sür'atle seğirtme.
  • Cilâlama, parlatma.

ictihad / ictihâd / اجتهاد

  • Çalışma, çabalama. (Arapça)
  • Görüş. (Arapça)
  • Dinî kaynaklar ışığında görüş bildirme. (Arapça)

iftidah

  • (Fadâhat. den) Kırma, kırıp ufalama.
  • Maskara olma, rezil olma.

iftiras / iftirâs / افتراس

  • Yırtmak. Parçalamak. Yırtıp parçalamak.
  • Zorla yere yıkmak.
  • Parçalama.
  • Parçalama.
  • Parçalama. (Arapça)

iğnelemek

  • t. İğne ile delmek.
  • Kalıbını almak için kenarlarını iğne ile delerek işaretlemek.
  • Mc: Sözle hırpalamak. Dokunaklı konuşmak.

iğtinam

  • Yağmalama.

igtinam-ı fırsat

  • Fırsatı yakalama, fırsattan istifade etme.

ihtinak

  • (Hank. dan) Boğazın sıkılıp tıkanmasından dolayı nefes alamama. Boğulma.

iktira'

  • (Kirâ. dan) Kiralama, kira ile tutma.

iktisar

  • (Kesir. den) Paralamak. Kırılmak.

inangir

  • Dizgin yakalama. Dizgin tutma. (Farsça)

irfitat

  • Ufak ufak yapma, ufalama.

irticaf

  • (Recfe. den) Sarsma, sarsıntı, çalkalama. Tahrik.

irtisa'

  • Dişler sık olma.
  • İki şey, birbirine bitişik olma.
  • Taneleri, iki taş arasında döğüp parçalama.

işgal

  • Zabtetme, istilâ etme.
  • Birisini işten alıkoyma, başka şeyle meşgul etme, oyalama, uğraştırıp kendi işine mâni olma.
  • Oyalama, alma.

ıskaparma

  • İtl. Bir gemiyi toptan kiralama.

isticar

  • Kiralamak. Kiraya vermek.

istihlab

  • Tırmalama.

istikra'

  • Kiralamak, kiraya vermek.

kabul / kabûl

  • Almak, râzı olmak. Alış-veriş, kirâlama, nikâh gibi sözleşmelerde yapılan teklife rızâ göstermek.

karh

  • Yaralama.
  • Hasta olmak.
  • Bedende çıkan yara.
  • Su olmayan yerde kuyu kazmak.
  • Yanlış ve yalanla hakkı değiştirmek ve battal etmek.

karn

  • Zaman, devre.
  • Bir insanın ortalama ömrü olan altmış sene.
  • Yüz yıllık zaman. Asır.
  • Boynuz. Hayvanda başın boynuz yerleri, boynuz yerinden sarkan saç. (Karn, iki mânaya gelir. Birisi, zamandan bir müddete mukterin olan ümmet, bir zaman ahalisi olan hey'et-i içtimaiye ki

katf

  • Atın veya diğer davarın adımını geç atması.
  • Tırmalamak.
  • Üzüm kesmek.
  • Ağaçtan meyve devşirme.
  • Devşirme mevsimi.

kazkaza

  • Kemiği parçalamak.

kedd

  • Emek. İş. Çalışma, uğraşma, çabalama.

kesr

  • Kırmak. Parçalamak. Parçalara ayırmak.
  • Mat: Bir bütünün parçalarından her biri.

kısas / kısâs

  • Öldürmenin öldürme, yaralamanın yaralama ile cezalandırılması: Göze göz, dişe diş gibi.
  • İşlenen suçun, yapılan kötülüğün aynısını suçluya tatbîk ederek cezâlandırma, öldüreni öldürme, yaralıyanı yaralama, bir uzvu kesenin uzvunu kesme cezâsı.

kıta'

  • Kesme, parçalama, kat etme.
  • Haram olan şey.

kuşiş

  • Çalışma, çabalama, gayret sarfetme, uğraşma. (Farsça)

la'k

  • Yalamak.

lahs

  • Yalamak.

lat'

  • Yalamak.
  • Ayağıyla bir kimsenin belinden aşağısına vurmak.

lecn

  • Yalamak.
  • Deve için yem yapmak.

lecz

  • Köpeğin kab kacak yalaması.

leds

  • Yalamak.
  • Davarın ayağına nal vurmak.
  • Yırtık dikmek.

leff ü neşr

  • Edb: Bir yazı veya şiirde söz simetrisi yapma san'atıdır. Önce iki veya daha fazla kelimeyi sıralamak, sonra da onlarla alâkalı şeyleri söylemek. İki çeşidi vardır;1- Leff ü Neşr-i Müretteb (Düzenli leff ü neşir) : Birinci cümlede sıralanan kelimelerle ikinci cümlede söylenen kelimelerin aynı sırayı

leff-ü neşr

  • Sarıp bağlama ve çözüp yayma. Birkaç isim yazdıktan sonra onların her birine ait özellik veya görevleri ayrıca sıralama. Bu sıralama isimlerin sırasına uygun sırada olursa "mürettep" adını alır. Olmazsa "müşevveş" adını alır.

lehs

  • Yalamak.

lekedar etmek

  • Lekelemek, karalamak.

lems

  • Yalamak.

lesb

  • Vurmak.
  • Yalamak.
  • Yapışmak. Cem'etmek, toplamak.

lesd

  • Yalamak. Emmek.

less

  • Yemek.
  • Yalamak.

levg

  • Ağızda bir cismi çiğneyip sonra dışarı tükürmek.
  • Yalamak.

lügat

  • Bir dilin kelimelerini belli bir sıralama içinde, mânâlarıyla beraber ihtiva eden kitap, sözlük.

maavil

  • (Tekili: Mi'vel) Taş, kaya parçalamakta kullanılan sivri kazmalar.

manzumat

  • Düzenlemeler, sıralamalar.

matain / mataîn

  • (Tekili: Mıt'ân) Mızrakla yaralamakta mâhir ve usta olan.

math

  • El ile vurmak.
  • Yalamak.
  • Birbiri ardınca sulamak.

mavzer tüfeği

  • Atış hızı dakikada ortalama altı mermi olan bir tüfek türü.

mazmaza / مضمضه

  • Gusül veya abdest alırken, elleri yıkadıktan sonra üç kere ağız dolusu su alıp ağızda çalkalamak.
  • Gargara. (Arapça)
  • Mazmaza yapmak: Gargara yapmak, ağızda su çalkalamak. (Arapça)

me'nuf

  • Burunda hastalığı olup koku alamayan.

mecazi rızık / mecâzî rızık

  • Yaşamı devam ettirmek için zorunlu olmayan ve çalışıp çabalamakla elde edilmesi gereken nimetler.

meks / مكث

  • Duralama, duraklama. (Arapça)

mertebe-i tadad / mertebe-i tâdâd

  • Sayma ve sıralama mertebesi.

merz

  • Parmak ucuyla çimdiklemek ve tırmalamak.

meydan dayağı

  • Eskiden askeri mekteblerle kışlalarda tatbik edilen cezalardan biridir. Meydanda tatbik edildiği için bu adı almıştır. Arkadaşını yaralamak, hoca ve zâbitine hakarette bulunmak gibi büyük kabahatlerden dolayı verilen bu dayak cezası, saf saf dizilen bütün talebelerin; asker ise kışladaki askerlerin

mi'vel

  • (Çoğulu: Meâvil) Büyük taşları ve kayaları parçalamaya yarıyan sivri kazma.

mitin

  • Taşları kayaları paçalamada kullanılan büyük çekiç. (Farsça)

mücaraha

  • (Cerh. den) Karşılıklı birbirini yaralama.

mugve

  • (Çoğulu: Mugveyât) Canavarı düşürüp yakalamak için kazıp ağzını örttükleri kuyu.

muhadeşe

  • Tırmalama. Sıkıntı ve zahmet verme.

muhammen

  • (Hamn. den) Tahmin edilen. Ortalama olarak bir değer kabul edilen. Sanılan.

muhayene

  • Belirli bir zaman için kiralama.

muhtenik

  • (Hank. dan) Nefes alamayıp boğulan. Boğuk. Boğulmuş.

mümarete

  • Çabalama, uğraşma, gayret sarfetme.

münahebe

  • Malı yağmalama.

münaseha

  • Bir şeyi diğerine nakletmek.
  • Döndürmek.
  • Tebdil etmek, değiştirmek.
  • Huk: Bir vârisin, kendine bırakılan mirası alamadan ölmesi.

müşahere

  • (Şehr. den) Aylıkla tutma. Aylıkla kiralama.

müste'cerün-fih

  • Kiralama maksadı.

müsveddat

  • (Sevvad. dan) Müsveddeler, karalamalar, taslaklar.

müsvedde

  • İlk nüsha, karalama.
  • İlk yazılış, karalama.

müsvedde-i evvel

  • İlk müsvedde, ilk karalama.

mutavassıt

  • Ortalama. vasıtalık eden.

muzahrefiyet

  • Sahtecilik; süsleyip cilalamak sûretiyle aslı gibi, doğal gibi göstermeye çalışmak.

nahr

  • Eskimek.
  • Çürümek.
  • Parçalamak.

nazm-ı garib-i hikmet / nazm-ı garîb-i hikmet / نَظْمِ غَرِيبِ حِكْمَتْ

  • Garib hikmetli sıralama.

nekz

  • Gayret etme, uğraşma, çok çabalama.

ömr-ü tabii / ömr-ü tabiî

  • Ortalama, normal yaşama müddeti.

ömr-ü vasati / ömr-ü vasatî

  • Ortalama ömür süresi.

özr sahibi / özr sâhibi

  • Bir namaz vakti içinde yâni namaz vaktinin başından sonuna kadar, abdest alıp yalnız farzı kılacak kadar bir zaman, abdestli kalamayan yâni idrâr ve başka akıntılar gibi abdesti bozan şeylerden biri kendisinde devamlı mevcûd olup durduramayan kimse. İstihâzalı olan.

paralamak

  • Parçalamak, parça parça etmek.

reft

  • Bir şeyi ufalıyarak kırıntı hâline getirme. Bir şeyi ufalama.

rende

  • Tahtaların yüzlerini pürüzlerden kurtarıp dümdüz etmek için marangozların kullandıkları âlet. (Farsça)
  • Mutfakta peynir, soğan, havuç gibi şeyleri ufalamak için kullanılan tenekeden veya ona benzer maddelerden yapılan âlet. (Farsça)

rendelemek

  • Pürüzlerini gidermek. Rende ile düzlemek, pürüzlü yerlerini kazımak. Rende ile ufalamak.

rütebi / rütebî

  • Derecelere göre sıralama.

sa'y

  • Çalışma, Çalışıp çabalama. Gayret sarfetme. Bir maksadın meydana gelmesi için elden geleni yapma.
  • Hızlı yürüme.
  • Cür'et etme.
  • Ziyaret etme.
  • Gammazlık yapma.
  • Ist: Hac veya Umre'de Safâ ile Merve arasında usulüne göre yedi defa gelip gitmektir.

sahc

  • Bağırsağın yaş olup cerahat vermesi.
  • Kaşımak.
  • Tırmalamak.

sakl

  • Törpü ile eğeleme. Cilâlama.

savr

  • (Çoğulu: Savâri) Hamle yapmak.
  • Parçalamak, pâre pâre etmek.
  • Bir yerde toplanmış küçük hurma ağaçları.

saykal vurmak

  • Cilalamak, parlatmak.

seb'

  • Yırtmak.
  • Parçalamak.
  • Kahretmek.
  • Sökmek.

sech

  • Tırmalama.
  • Bir şeyin kabuğunu veya derisini soyup sıyırma.

seferi / seferî

  • Seferde olma hali. Harbe ait, muharebe ile alâkalı.
  • Namazı kısaltmak veya oruç tutmak gibi sefere ait bir hâlde bulunmak. Fık: Ortalama 90 km. lik bir mesafeyi veya daha fazlasını giden seferi (müsafir) sayılır. Zıddı mukimdir.

sela'

  • Bir acı ağaç.
  • Medine'de bir dağ.
  • Yarmak. Parçalamak.
  • Ayak yarığı. (Bu mânâya Çoğulu: Sülu)

semere-i sa'y

  • Çalışma ve çabalamayla ortaya çıkan netice, meyve.

şenak

  • Devenin yularını çekmek.
  • Çok yemekten mide dolmak.
  • Yaralamaktan dolayı alınan az diyet.

sevad / sevâd / سواد

  • Karaltı. Uzakta karaltı halinde görülen kalabalık.
  • Ekseri insanlar.
  • Şehir. Kasaba. Karye. Köy.
  • Karartı. Yazı karalama.
  • Karalık. (Arapça)
  • Karalama, yazma. (Arapça)

şibrak

  • Yırtmak.
  • Parçalamak.

sinn-i teklif

  • Erginlik, büluğ çağı. Bir kimsenin aklı başına geldiği; haramı helâli ayırt edebildiği, kadınlık veya erkeklik hâlini bildiği, ergin hâle geldiği yaşı. (Ortalama 12-15 kabul edilir.)

stratosfer

  • Atmosferin ortalama 30 km. kalınlığındaki ikinci tabakası. (Fransızca)

ta'cif

  • Arkalamak.
  • Doymaya yakın olana kadar yemek.

ta'cim

  • Noktalama, noktalatma.

ta'dad

  • Sayı saymak. Sayıp dökmek. Birer birer söylemek. Sıralamak.

ta'vik / ta'vîk / تعویق

  • Askıya alma, geciktirme, erteleme, oyalama. (Arapça)
  • Ta'vîk edilmek: Geciktirilmek, ertelenmek, askıya alınmak. (Arapça)
  • Ta'vîk etmek: Geciktirmek, ertelemek, askıya almak. (Arapça)

tahallüb

  • Sızma. Ter çıkarma.
  • Sütlenme. Süt peyda etme.
  • İmrendiğinden ağzının suyu akmak.
  • Pâre pâre etmek, dağıtmak, parçalamak.

tahat

  • Ufak etmek. Ufalamak.

tahdiş

  • Kurcalama.
  • (Hadeş. den) Kurcalamak. Tırmalamak.
  • İncitmek.
  • Kaşımak.

tahdiş-i ezhan

  • Zihinleri kurcalamak, tırmalamak.
  • Zihinleri kurcalamak, yaralamak.

tahdişat

  • (Tekili: Tahdiş) Tırmalamalar. Kurcalamalar.

tahmiş

  • Tırmalamak.
  • Hiddetlendirmek.

tahnit

  • Mumyalamak. Ölüyü bozulmadan muhafaza etmek için ilâçlamak.

tahrim

  • Yarmak. Pâre pâre kesmek, parçalamak.

tahriş / تخریش

  • Tırmalama, azdırma.
  • (Çoğulu: Tahrişât) Tırmalama. Yakıp kaşındırma.
  • Azdırma. Rencide etmek.
  • Tırmalama, kazıma. (Arapça)
  • Tahriş etmek: Tırmalamak. (Arapça)

tahtit

  • Zayıflık.
  • Kurmak.
  • Pare pare etmek, parçalamak.

takayyüd

  • Bağlanma. Bağlı olmak. Kayıtlı bulunmak.
  • Çalışmak. Çabalamak. Uğraşmak.
  • Dikkatli davranmak.

takti'

  • Parçalamak, kesmek, bölmek.

talak-ı bayin / talâk-ı bâyin

  • Yeniden evleniyorlarmış gibi kadının rızası ile tekrar nikâh edilmedikçe geri alınamayacağı talâk. Kadın istemiyorsa erkek zorla alamaz. İddet sırasında kadın, erkeğin evinde kalmaz. Erkek üçüncü defa verdiği bâin talaktan sonra, üzerinden hulle geçmeden karısını bir daha (kadın istese de) alamaz.

tanzim

  • (Nazım. dan) Sıraya koymak. Sıralamak. Dizmek.
  • Düzenlemek. Tertiblemek.
  • Islah etmek.
  • Manzum veya mensur olarak yazmak.

tarac / târâc

  • Yağma, talan, çapul. (Farsça)
  • Yağmalama, talan etme. (Farsça)

tarümar / târümar

  • Darmadağınık etme, parçalama.

tasdik

  • Doğruluğunu kabul etmek. Bir kararın nizama, şeriata, kanuna uygun olduğunu kabul edip imzalamak.

tasfif

  • (Çoğulu: Tasfifât) (Saff. dan) Sıralama, saf saf dizme.
  • Sağ elinin ayasını sol elinin arkasına vurmak.

taskil

  • Cilâlama.

taskil etme / taskîl etme

  • Cilalama, parlatma.

taskilat / taskilât

  • (Tekili: Taskil) Cilâlamalar. Cilâ yapmalar.

tasnif

  • Sınıf sınıf etme, sıralama.
  • Kitap yazma.
  • Sınıflama.

tatrik

  • Kuşun yumurtalamaya, kadının doğum yapmağa yakın olması.

teb'ız

  • Bölmek, bölük bölük etmek, bir kısma ait etmek, parçalamak.

tebyiz

  • Karalama şeklinde yazılan bir yazıyı temize geçme.

tecliye

  • (Cilâ. dan) Cilâlama, cilâ verme.
  • Aşikâre etmek, açıklamak.
  • Ruşen etmek, parlatmak.

tecnid

  • Askerleri sıraya koyma, sıralama.

tecrih

  • Yaralama.

tefris

  • Yırtmak.
  • Parçalamak.

tefrit

  • Ortalamanın yani vasatın çok altında kalmak, geride kalmak. Normalden aşağı olmak. (İfratın zıddı)

teftis

  • Ufak ufak parçalama.

teftit

  • Parça parça etme, ufalama.

tegavür

  • Birbirini yağmalamak.

teklim

  • Söyletmek.
  • Yaralamak, mecruh etmek.

teksir

  • (Kesr. den) Çok kırma. Parçalama.

tekviye

  • Ovmak, ovalamak.

temazmuz

  • (Tekili: Mazmaza) Mazmaza yapma. Ağzını su ile çalkalama.

temzik

  • (Çoğulu: Temzikat) Yırtma, paralama, perakende etmek.

tenkit

  • Noktalamak. Yazıda nokta, virgül gibi işaretler koymak.

tertib / tertîb

  • (Çoğulu: Tertibât) Tanzim etme. Dizme, sıralama, düzene koymak.
  • Tedarik edip hazır ve müheyya kılmak.
  • Bir şeyi bir yere sabit ve pâyidar kılmak.
  • Mertebelere göre davranmak.
  • Hile ile aldatma.
  • Sıralama, düzenleme.
  • Düzeltme. Dizme, sıralama, düzene koyma.
  • Hile ile aldatmak.

tertibat / tertîbat / تَرْت۪يبَاتْ

  • Sıralamalar.

tertibat-ı mukaddeme / tertibât-ı mukaddeme

  • Başlangıçtaki sıralamalar, tertib ve düzenler.

tertip etmek

  • Düzenlemek; dizmek, sıralamak.

teşrid

  • Ayırma, dağıtma. Dilim yapıp kesmek.
  • Nefyetme, kovalama.
  • Belâya atma. Ürkütüp kaçırma. Sevketme.
  • Birisinin ayıbını teşhir eylemek.

tesvid

  • Karartma. Yazı ile karalama. Yazmak, müsvedde yapmak.
  • Bir yazıyı, daha sonra temize çekmek üzere, karalama olarak yazma, müsvedde.

tevsik

  • Vesikalandırmak. Vesikalamak. Sağlamlaştırmak. Yazılı hale koymak.
  • Bir kimse hakkında -bu emindir, mutemeddir- demek.

tevsim

  • Damgalama, işaretleme.

tıknefes

  • Zor nefes alan. Rahat nefes alamayan.

türktaz / türktâz / تركتاز

  • Koşturma, koşma. (Türkçe - Farsça)
  • Yağmalama. (Türkçe - Farsça)

ukr

  • Kısırlık.
  • Kısır olan kadının veya dişi hayvanın hali.
  • Mc: Netice alamama.

vahdeddin

  • (Aslı: Vahîdüddin, fakat Türkçede Vahdeddin şeklinde telâffuz edilir.) Osmanlı Padişahlarının sonuncusu ve otuzaltıncısının adıdır. (Mi: 1861-1926) Zeki, dirayetli ve dindardı. Osmanlılar ve İslâm âlemi için bir felâket işareti olan Sevr Muahedesini imzalamadı. Osmanlı ordusu olarak emrine bırakılan

vasat / وسط

  • Orta. (Arapça)
  • Ortalama. (Arapça)

vasati / vasatî / وسطى

  • Ortalama.
  • İkisi ortası. Ortalama. Orta halde.
  • Ortalama. (Arapça)
  • Orta. (Arapça)

velg

  • Köpeğin kap içinden su içmesi veya bir şey yeyip yalaması.

veşc

  • Yaralamak.
  • Parçalamak.
  • Karışmak.

veşk

  • Yaralamak.
  • Parçalamak.

vukuat

  • (Tekili: Vak'a) Vak'alar, hâdiseler.
  • Kavga. Yaralama gibi polisi alâkalandıran hâdise.
  • Normal dışında olan hâdiseler.

yağma / yağmâ / یغما

  • Talan, çapul. (Farsça)
  • Yağma eylemek: Talan etmek, yağmalamak. (Farsça)

zaazi'

  • (Tekili: Za'zaa) Sarsmalar, ırgalamalar.

zenne

  • Kadın kısmı.
  • Eskiden orta oyununda kadın rolü yapan erkek sanatkârlar hakkında kullanılan bir tâbirdi. Eskiden kadınlar, oyunda rol alamadıkları için erkekler kadın kıyâfetine girer ve oyunda kadın rolü yaparlardı.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın