LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te abile ifadesini içeren 267 kelime bulundu...

abadile / abâdile

  • Abdullahlar. Peygamber efendimizin Eshâb-ı kirâmı (arkadaşları) arasında fıkıh ve hadîs-i şerîf ilimlerinde şöhret bulmuş Abdullah adını taşıyan sahâbîler. Abâdile, Abdullah kelimesinin çokluk şeklidir. Peygamber efendimizin Eshâb-ı kirâmı arasında Abdullah isimli üç yüz kadar sahâbi bulunmaktaydı.

ad kavmi / âd kavmi

  • Hûd aleyhisselâmın kavmi. Bu kavim Nûh aleyhisselâmın torunlarından Âd'ın evlâdından çoğaldıkları için bu adı almışlardır. Bu kabile, Yemen'de Hadramûd bölgesinde, Umman ile Aden arasında Ahkâf denilen yeri yurt edindi. Yemen ile Şâm arasında yerleştikleri de rivâyet edilmiştir.

afşar

  • Avşar kabilesini meydana getiren Türkmenlerin adı.

agbiya

  • (Tekili: Gabi) Ahmaklar, gabiler.

ahbar / ahbâr

  • Haberler. Haberin çokluk şekli.
  • Bir kavim, kabîle, şahıs, ülke, bölge, şehir veya bir hâdise hakkında nakledilen bilgiler.
  • Allahü teâlânın, Kur'ân-ı kerîmde, geçmişte olanlara, gelecekte ve âhirette olacaklara dâir bildirdiği şeyler.

akifan

  • Uzun ayaklı karınca.
  • Araptan bir kabile adı.

akıl / âkıl

  • Akıllı kimse; iyi ve kötüyü, faydalı ve zararlıyı birbirinden ayırabilen kimse.

akıl-baliğ / âkıl-bâliğ

  • Faydalı ve zararlı olanı birbirinden ayırabilen ve evlenme çağına gelip gusül abdesti almaya başlayan akıllı kimse.

akılcılık

  • (Rasyonalizm) fels. İnsanın, akılla gerçeğe uygun bilgiyi bulabileceğini, aklın doğru kabul ettiği bilginin şübhe götürmez kesinlikte doğru olduğunu kabul ettiği felsefe. Tenkitçi felsefe, deneyci felsefe, psikoloji ve sosyoloji bu felsefenin aşırı iddialarını çürütmüştür. Bugünkü ilim adamları herş

akıle / âkıle

  • Kâtilin, öldürme işindeki yardımcıları, bunlar yoksa öldürmede kendisine yardım eden kabîlesi (köylüleri, şehirlileri) ve akrabâsı.

alem-i ecsad / âlem-i ecsâd

  • Yerler, dağlar, gökler gibi, ölçülebilen ve tartılabilen madde âlemi. Buna âlem-i halk, âlem-i şehâdet ve âlem-i mülk de denir.

alim-i kadir / alîm-i kadîr

  • Her şeyi hakkıyla bilen, herşeye gücü yeten, herşeyi yapabilen, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah.

amik

  • Dibi çok aşağıda, derin.
  • Mc: İnceden inceye pek ziyade araştırma ve düşünceden sonra anlaşılabilen derin ve ince mes'ele.

anide / anîde

  • Kabile, ehl-i beyt.

ans

  • Sağlam, kuvvetli deve.
  • Yemen tâifesinden bir kabile.
  • Kız bâliğa olduktan sonra, ailesinin evinde çok durması.

arif / ârif

  • Bilen, tanıyan, ilim ve irfân sâhibi.
  • Allahü teâlânın rızâsını kazanmış, O'ndan başkasının sevgisini kalbinden çıkarmış, tasavvufta yetişip, kemâle ermiş velî zât. Ârif-i billah da denir.
  • Mütehassıs olduğu ilmi, zorlanmadan tatbik eden, kullanabilen kimse.

asabiyyet-i cahiliyye

  • İslâmiyetten evvelki câhiliyyet asabiyyeti. Menfi milliyet. Irkçılık, yani, aşırı derecede kendi kavim ve kabilesini koruma ve iltizam gayreti.

aşair

  • (Tekili: Aşiret) Aşiretler. Kabileler.

ashab / ashâb

  • Arkadaşlar, sahipler.
  • Sahabîler
  • Hz. Peygamber'i (a.s.m.) dünya gözüyle gören ve onun yolundan giden Müslümanlar.

ashab-ı bedir / ashâb-ı bedir

  • Hz. Peygamber (a.s.m.) ile Bedir muharebesinde bulunan sahâbiler.

ashab-ı güzin / ashâb-ı güzîn

  • Seçkin, meşhur sahabîler.

aşir

  • Onda bir. On kısma taksim edilen bir şeyin herbir parçası.
  • Kur'an-ı Kerimin on cüz'ünden herbiri veya on âyetlik bir parçası.
  • Dost, yardımcı, yardak.
  • Koca.
  • Kabile.
  • Kötülükte yardımcılık eden.
  • Sahip.
  • Toz.

aşiret / aşîret

  • Kabile, oymak, göçebe halinde yaşıyan ekseri bir soydan gelen cemaat. Yakın akraba, âile.
  • Kabile, oymak.

ayıklanma

  • (Biyolojide) Çevre şartlarına en iyi uyabilen canlıların hayatta kalıp çoğaldığı, uyamıyanların öldüğü ve nesillerinin yok olduğu, böylece canlılardan tabii bir tekâmül (evrim) meydana geldiğini savunanların ileri sürdüğü bir tâbirdir. (Türkçe)

ayn

  • Birşeyin kendisi.
  • Boşlukta yer kaplayan ve ağırlığı olan yâni tartılabilen her şey, madde, cisim.
  • Alış-verişte, belli, meydanda, mevcut ve hâzır olan veya hâzır olmayıp da bulunduğu yeri, cinsi, miktârı belli edilen mal.
  • İnsanın zekât için ayırdığı ve yanında hazır bulunan mal

ayniyyat

  • (Tekili: Ayniyye) Kullanılmaya veya harcanmaya elverişli olup taşınabilen ve para eden şeyler.

ayniyye

  • Göz hastalıkları kliniği.
  • Pahada ağır olan ve taşınabilen şeyler.

aziz-i cebbar / azîz-i cebbâr

  • Dilediği herşeyi yapabilecek kudrete sahip olan, herşeyi ve herkesi ister istemez kudretine boyun eğdiren, izzet ve yücelik sahibi Allah.

azmen

  • Pek fazla şeyler içine alabilen.
  • En çok güvenilen.

bahile

  • Arap kabilelerinden birinin ismi.
  • Dul kadın.

bahs

  • Noksanlık. Azlık. Nâkıs. Az.
  • Akarsu ile sulanmayıp yağmur suyu ile mahsül alınabilen tarla.
  • Zulüm. İşkence.
  • Uzaklık.
  • Gümrük almak.
  • Göz çıkarmak.

balon

  • Isıtılmış hava veya havadan daha hafif bir gazla doldurulan ve bununla havada uçabilen balon şeklindeki araç.

batn

  • İç, karın, insanın içi. Mide.
  • Soy, nesil.
  • Birbirlerine hısımlığı pek yakın olmayan küçük kabile.

bayrakdar

  • Alemdar, bayrak taşıyan asker. (Farsça)
  • Bir kabile veya cemaatın başı, reisi. (Farsça)

behem-ber-ameden / behem-ber-âmeden

  • Toplanmak, cem olmak, birikme. (Farsça)
  • Mc: Kızmak, sinirlenmek, asabileşmek, müteessir olmak. ("Behemâmeden" de denir.) (Farsça)

behite

  • İftira etmek.
  • Kabile ismi.

belagat-perdaz / belâgat-perdâz

  • Düzgün konuşabilen, iyi söz söyliyebilen. (Farsça)

beliğ / belîğ

  • Belagâtçi; belâğat ilminin inceliklerini bilen, maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen kimse.

beraya

  • (Tekili: Beriye) Halk. Bütün mahlûkat.
  • Halkın kılıç kullanabilenleri ve vergi hârici tutulan müslüman kısmı.

biyonik

  • Canlıların, yaşadıkları muhit içinde değişen şartlara uygun nasıl hareket ettiklerini inceleyerek canlıları model almak suretiyle benzer hareketleri yapabilecek makinelerin yapılması işiyle uğraşan ilim ve fen.

borsa

  • (Ticarette) Vasıfları belli ölçülere uyan yani standartlaştırılabilen malların örnekleri üzerinden alım satımının yapıldığı devlet kontrolü altında teşkilâtlanmış pazar yeri.

caadet

  • Etli, semiz ve kıllı kişi.
  • Su kenarında biter bir ot.
  • Bir kabile adı.

cebbar / cebbâr

  • Dilediği herşeyi yapabilecek kudrete sahip olan, herşeyi ve herkesi ister istemez kudretine boyun eğdiren, kudret ve azamet sahibi Allah.

cedile

  • Kabile.
  • Nâhiye.
  • Kuş kafesi.

cem'are

  • Galiz, kaba nesne. Yüksek taşlar.
  • Kabile ismi.
  • Küçük kuş.

çerakise

  • (Tekili: Çerkes) Çerkesler. Kafkasyada yerli bir kabilenin adı.

cevabi / cevabî

  • Karşılık, cevap.
  • (Tekili: Câbi) Tahsildarlar, câbiler.

cevher

  • Mâhiyet, asıl, öz. Varlıkta kalabilmesi için başka bir mahlûka muhtâc olmayan, kendi kendine varlıkta kalabilen.

cifne

  • (Çoğulu: Cifnân) On kişi doyabilecek kadar büyük çanak ve büyük tas.
  • Bağ çubuğu.

çığır

  • t. Yeni açılan patika yolu.
  • Ayak izi ile karlı yerde açılan yol.
  • Başkalarının da uyabileceği yeni bir tarz ve yol.
  • Çığın açtığı iz, yol.

cimar

  • Toplu kabile.
  • Süvari alayı.

cinas / cinâs

  • Münasebet, benzeyiş. Birçok mânâlara yorulabilen söz. İmalı, telmihli söz. Telaffuzu aynı anlamı ayrı olan kelimelerin bir söz içinde kullanılması.

cinn

  • Bir cins ateşten yaratılmış olup, dünyanın insandan sonra en mühim sekenesidir. Akıl ve şuur sâhibi olup pekçok şer ve isyan yapabildikleri gibi "Peygamberlerin ve semâvî kitabların irşadlarıyla" insana yetişememekle beraber terakki edip yüksek kemâlatlara çıkabilen mahluktur. İnsanlar gibi

cins

  • Nevi'. Boy, soy, kavim, kabile. Aynı çeşitten olmak.

cinsiyet

  • Bir kavim ve kabileye mensub olma.
  • Bir cins ile alâkalı olma.

cir

  • Aşağı, alt. (Farsça)
  • Eldiven, kayış vs. gibi şeyler yapılabilen tabaklanmış deri. (Farsça)

cümcüme

  • (Çoğulu: Cemâcim) Baş kemiği, kafatası.
  • Ağaç çanak.
  • Arabdan bir kabile.

cürhüm

  • Yemende bir kabile.

dakika-şinas

  • İnce işleri ve nükteleri anlayan, bir işin incelikleriyle uğraşabilen.

dar-ün nedve / dâr-ün nedve

  • Müslümanlıktan evvel, Kureyş kabilesinin münakaşalar için toplandığı bir yerin adı olup, Kusey ibn-i Kilâb tarafından kurulmuştur. (Sonradan Hz. Muhammed'e (A.S.M.) karşı bulunanların toplanmalarından dolayı fesat ve münafıkların toplandıkları yer mânâsına kullanılmaya başlanmıştır.)

dest-keş

  • Gözleri görmeyen bir kimseyi ellerinden tutup dolaştıran. (Farsça)
  • Kazanç. Kâr. (Farsça)
  • Yay gibi elde kolaylıkla idare olunabilen şey. (Farsça)
  • Dilenci. (Farsça)
  • Bir işten vazgeçen. (Farsça)

deylem

  • Karıncaların ve kenelerin toplandığı yer.
  • Belâ.
  • Zahmet.
  • Düşman.
  • Türaç kuşunun erkeği.
  • Cemaat.
  • Bir kabile adıdır ve ehline "Deylemî" derler.

dud-hane / dûd-hâne

  • Kabile, silsile, hânedan, soysop. (Farsça)

dude

  • Kavim, kabile, aşiret, ocak, aile. (Farsça)
  • İs'inden mürekkeb yapılan çıra. (Farsça)

dudman

  • Hanedân, sülâle, akarib, aile, kabile, kavim, aşiret. (Farsça)

ebdan

  • Kavim, aşiret, kabile. (Farsça)
  • Şayeste, lâyık, münâsib, muvafık, uygun. (Farsça)

ebu süfyan

  • (Mi: 597 - 653) Kureyş kabilesinin bir kolu olan Beni Ümeyyenin Reisi ve Hz. Muâviyenin (R.A.) babası.

ecamire

  • Taifeler, kabileler, kavimler.

egbiya

  • (Gabi. den) Gabiler. Akılsızlar. Anlayışı kıt olanlar.

ekrad aşairi / ekrad aşâiri

  • Kürd aşiretleri, kabileleri.

emanet

  • Eminlik. İstikamet üzere bulunmak.
  • Birisine koruması için teslim edilen şey. Birisine bir şeyi koruması için teslim edilen şey. Birisine bir şeyi koruması için bırakma. Emniyet edilip inanılan şey.
  • Başkasının hukuku emniyet edilip, inanılabilen.
  • Osmanlılar Devrinde ba

emin / emîn

  • Kendisine güvenilen.
  • Peygamber efendimizin lakabı. Peygamber olduğu bildirilmeden önce de, Kureyş kabîlesi Resûlullah'a sallallahü aleyhi ve sellem çok güvenir, inanır ve; "Muhammed-ül-emîn" derlerdi.
  • Vücuttaki bütün âzâlarını İslâmiyete uygun şekilde ve uygun yerlerde kullan

emir

  • Emredici olan. Seyyid. Şerif. Bir memleketin, bir aşiretin veya kabilenin reisi.
  • Büyük ve meşhur bir soydan gelen.
  • Hz.Peygamber'in (A.S.M.) soyundan gelen.
  • Zengin.

ergide

  • Hiddetlenmiş, kızmış, öfkelenmiş, asabileşmiş. (Farsça)

esbat

  • (Tekili: Sıbt) Torunlar. Çocuğunun çocukları. Oğlunun oğulları.
  • Beni İsrâil kabileleri.

eshab-ı tahric / eshâb-ı tahrîc

  • Hanefî mezhebinde, kısa bildirilmiş olup, iki türlü anlaşılabilen hükümleri açıklayarak bir mânâsını seçen dördüncü tabaka âlimleri.

eşhür-ül hurum

  • İslâmiyetten evvel Arab kabileleri arasında vuruşmanın ve muharebenin haram kılındığı Zilka'de, Zilhicce, Muharrem ve Receb ayları.

etbak

  • (Tekili: Tabak ve Tabaka) Yemek tepsileri, sofraları. Büyük sahanlar.
  • Tabakalar, dereceler, mertebeler, katlar.
  • Kabileler, kavimler, aşiretler.

faalünlimayürid / faalünlimâyürîd

  • Her istediğini yapabilen Allah.

fakid

  • Az rastlanan şey. Nâdir bulunabilen nesne.

fakih / fakîh

  • Fıkıh âlimi. Dînin amelî (yapılacak işlerle ilgili) hükümlerinde mütehassıs âlim. Çoğulu fukahâdır.
  • Müctehid. Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkca bildirilmemiş olan hükümleri, açık ve geniş olarak bildirilenlere benzeterek meydana çıkarabilen derin âlim. İctihâd derecesine

fakir

  • Biçâre, muhtaç, yoksul. İslâm dini, ev kirası, yiyecek, içecek, giyecek, ilaç, yakacak gibi zorunlu ihtiyaçları karşılandıktan sonra yılda 96 gram altın alabilecek kadar geliri olmayanları fakir sayar. Fakirlerden vergi alınmaz, İslâm devleti zorunlu ihtiyaçlarını karşılamada, tedavi, tahsil (öğreni

fehz

  • (Çoğulu: Efhâz) Kişinin gayet yakın olan kabilesi.
  • Uyluk.

ferdiyet

  • Cenâb-ı Hakk'ın birliği. Vahdetle bütün kâinata birden tasarruf eden Allah'ın (C.C.) sıfatı.Ferdiyet mânası insanlara isnad edilirse: Sadece bir olup, benzeri dünyada bulunmayan kimsenin sıfatı olur. Sadece Kur'andan ders alarak irşadda bulunabilen büyük velilik. Hiçbir şahsı merci yapmadan doğrudan

feth-i mübin

  • Açık ve parlak zafer. Hakkı, bâtılın tahakkümünden kurtaran veya birbirine zıd olan hak ile batılın karışıklığını ayırarak hakkı galip kılan feth ve zafer Bu zafer, harp ile olabileceği gibi harpsiz de olur. (Hakikatın ve ilmin galebesi gibi.)Fetih suresinin birinci âyetinde geçen "Feth-i mübin"in i

fusaha

  • (Tekili: Fasih) Fasih kimseler. Güzel ve usule uygun konuşabilenler. Güzel söz söyleme kabiliyetinde olanlar.

gaben-i fahiş / gaben-i fâhiş

  • Piyasadaki en yüksek satılandan altın ve gümüşte %2,5 ve daha fazlasına, urûzda yâni ölçülüp tartılan ve taşınabilen mallarda %5, hayvan için %10, binâ için %20'den, ibâdet konularında lâzım olan şeylerde de piyasadaki fiyatından iki misli fazla olan aldanmalar.

gabit sahrası / gabît sahrâsı

  • Gabît çölü; Arap Yarımadasında, Benî Yerbû' kabilesinin yaşadığı ve bugün Yemen sınırları içerisinde yer alan bir çölün adı.

gamide

  • Yemen'de bir kabilenin adı.

ganm

  • Kabile ismi.

gıdai / gıdaî

  • Gıda olabilen. Gıda cinsinden.

hace-i evvel / hâce-i evvel

  • Milletin ilmen ve fikren terakki etmesi için, çeşitli bilgileri, halkın rahatlıkla anlayabileceği bir lisan ile yayan kimse.

hadd-i zina / hadd-i zinâ

  • Akıllı olan, ergenlik çağına gelen ve konuşabilen müslüman veya müslüman olmayan kadın ve erkeğe, dâr-ül-İslâm'da (İslâm memleketinde), tehdîd edilmeden, arzûlariyle, zinâ yaparken yakalandıklarında verilmesi gereken cezâ.

halid bin sinan

  • Benî Abes kabilesinin Bin-Bagis'ten ehl-i tevhid bir zat olup; Hz. Peygamber Efendimiz, bu zat hakkında: "O bir nebi idi, fakat onun kavmi onu zâyi etti" buyurmuşlardır. Kendisi Peygamberimizin zamanına yetişememiştir.

halime / halîme

  • Yumuşak huylu kadın.
  • Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın süt anasının ismi. Beni Sa'd bin Bekr kabilesindendir. Halime-i Sa'diye diye de anılır. (R.A.)

handek gazvesi

  • Peygamberimizin (A.S.M.) büyük muharebelerinden birisi olup, hicretin beşinci senesinde Şevval ayında vuku bulmuştur. Asıl muharebeyi uyandıranlar Beni Nadir kabilesi olup bunlar Kureyş ve Gatfan kabilelerini de davet etmekle hepsi birden Medine-i Münevvere'ye hücuma geçtikleri vakit, Hz. Resullulah

hanife

  • Bir kabile ismi.

harime / harîme

  • Bir kimsenin, istediği gibi kulanabilecek hakka sahib olduğu malı.

has'am

  • Yemen diyarında bir kabilenin adı.

haşimi / haşimî / hâşimî

  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) kabilesinden, O'nun sülâlesinden gelen.
  • Bir tarikat şubesinde olan.
  • Peygamberimizin mensup olduğu kabileden gelen.

haşimiler / hâşimîler

  • Peygamberimizin mensup olduğu kabile.

hatem-i tai / hatem-i taî

  • (Ebu Adi bin Abdullah bin Said) Arab kabile reislerinin büyüklerinden ve şairlerinden olup, cömertliği ile meşhurdur. Adı, cömertlik ve keremde darb-ı mesel halini almıştır. Bazı şiirleri toplanarak bir divan yapılmış ve Londra'da bastırılmıştır. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) zamanına yetişmiş ise, de,

havf

  • Kavim, kabile.

havsere

  • Araptan bir kabile.

hazer

  • Gözün dar ve küçük olması.
  • Kabile.
  • Cemaat.

hazn

  • Sağlam yer.
  • Kabile ismi.
  • Arap beldeleri.

hedad

  • Yemen'de bir kabile.

helikopter

  • Pervanesi tepesinde bulunan ve olduğu yerde durabilen, dikine kalkış ve iniş yapabilen bir uçak. (Fransızca)

hezarfenn

  • Çok bilen, bir çok san'atı birden çok yüksek derecede yapabilen. (Farsça)
  • Minâre ustası. (Farsça)

huneyn vak'ası

  • Hicretin sekizinci senesinde şirkten kurtulmamış bazı Arap kabileleri Mekkeyi geri almak maksadıyla hücum ettikleri zaman burada müslüman askerlere karşı gelerek başlangıçta galip gibi görünmüşlerse de daha sonra galebe ve zafer, İslâm askerlerine nasib olmuştur. Bu muhârebede Sahabe-i kiramdan birç

hürr

  • Kimsenin baskısı, zorlaması olmadan meşru' dairede istediği gibi yaşayabilen.
  • Esir veya köle olmayan. Serbest.

i'tisab

  • Sinirlenme, asabileşme.
  • Kanaat etme.

ibda-ı san'at

  • Benzeri olmayan mükemmellikte san'at eseri. İbda' yapabilene mübdi', eserlerine bedi'a denir.

ibtar

  • Şaşma, tuhafına gitme, hayrette kalma.
  • Alabileceği miktardan fazla yük yükletme.

ıksar

  • Yapabileceği ve elinden geldiği halde ihmâl etme.

iksir

  • Çok te'sirli, her derde devâ sayılan mevhum cisim. Bir şeyin olmasına veya hastanın iyileşmesine sebeb olan ehemmiyetli madde.
  • Tıb: Oldukça şekerli ve kolayca alınabilen bir ilâç.
  • Eski kimyada: (Bazılarının söylediğine göre) kıymetsiz madenleri ve sair şeyleri altuna tebdile

ilac-pezir

  • Çaresi bulunabilen. (Farsça)
  • Tedavi edilebilen, ilâç kabul eden. (Farsça)

iman-ı taklidi / iman-ı taklidî

  • Az şüphelere mağlup olabilen, başkalarını takliden olan iman. Tahkik ehline ait olmayan, câhillere mahsus iman.

imkan-ı adi / imkân-ı âdî

  • Her zaman olabilen, olmasına alışılan şeyler.
  • Zâtında dâima mümkün olan. Her zaman olabilen. Olmasında bir mânia bulunmayan.

imkan-ı örfi / imkân-ı örfî / اِمْكَانِ عُرْف۪ي

  • Benzeri olabilen ihtimâl.

imkan-ı zihni / imkân-ı zihnî

  • Bir şeyin mümkün olabileceğini zihinle düşünmek.

imkani / imkânî

  • Olabilen.

inhilal-pezir

  • İnhilali mümkün olan. Dağılabilen. Çözülebilen. Eriyebilen. (Farsça)

insani arş / insanî arş

  • İnsanların ulaşabileceği en yüksek derece.

ism

  • (İsim) Ad, nâm.
  • Ist: Bilinen veya bilinmeyen, hissedilen veya hissedilmeyen herhangi bir şeyi birbirinden ayırmak, tanımak veyahut zihne getirmek için kullanılan söz veya lâfız.
  • Man: Tam mânalı ve hem mevzu, hem mahmul olabilen lâfızdır.

ismail aleyhisselam / ismâil aleyhisselâm

  • Yemen'den gelip Mekke ve civârına yerleşen Cürhüm kabîlesine gönderilen peygamber. Kur'ân-ı kerîmde ismi geçen peygamberlerden. Peygamber efendimizin dedelerindendir. Cürhüm kabîlesine peygamber olarak gönderildi. İbrâhim aleyhisselâmın oğludur. Anne si Hacer Hâtun'dur.

istidadat-ı gayr-ı mahdud / istidâdât-ı gayr-ı mahdud

  • Sınırsız kabileyetler, yetenekler.

ıztımar

  • Atı, idman yaptırarak yola dayanabilecek şekilde kuvvetlendirme.
  • İnce belli olma.

ka'beri / ka'berî

  • Ailesine, arkadaşına, yoldaşına, kabilesine ve halkına katılık eden, kötü ahlâklı kişi.

kabail / kabâil / قبائل

  • (Tekili: Kabile) Kabileler. Bir soydan türemiş cemaatler, silsileler.
  • Kabileler, aşiretler.
  • Kabileler.
  • Kâbileler. (Arapça)

kabail-i arab

  • Arap kabileleri.

kabail-i islamiye / kabâil-i islâmiye

  • Müslüman kabileler.

kabil-i hitap

  • Muhatap alınabilen.

kàbil-i hitap

  • Muhatab olabilen, hitaba lâyık.

kabile / kabîle / قبيله

  • Boy, kâbile. (Arapça)

kabile-i kureyş

  • Kureyş kabilesi.

kàbiliyet-i makam

  • Konunun kaldırabileceği kapasite.

kadir / kadîr

  • Herşeye gücü yeten, herşeyi yapabilen, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah.

kadir-i muhtar / kâdir-i muhtâr

  • Dilediğini yapabilen, bir şeyi yapmaya mecbur olmayan.

kadir-şinas

  • Kıymet ve değerden anlayan. Değerli kimseleri tanıyabilen. (Farsça)

kamgüzar / kâmgüzar

  • İsteğini elde edebilen. Arzusuna kavuşabilen. (Farsça)

kare

  • (Çoğulu: Kâr-Kur) Dişi ayı.
  • Meşe.
  • Yüksek yer.
  • Kabile ismi.

kargüzar

  • Becerikli. İş yapabilen. Elinden iş gelen. (Farsça)

kavabil

  • (Tekili: Kabile) Ebeler.
  • (Kabiliyet) Kabiliyetler veya kabiliyetliler.

kefaf

  • Ancak yaşayabilecek kadar olan rızık.
  • Misil, miktar.
  • Berâberlik.

kelam-ı mudari / kelâm-ı mudarî / kelâm-ı mudârî

  • Arab kabilelerinden Mudar Kabilesinin konuştuğu Arapça. Kur'an-ı Kerim bu lehçe üzerine nâzil olmuştur. En fasih Arapça'dır.
  • Arap kabîlelerinden Mudar kabilesinin konuştuğu Arapça, Kur'ân-ı Kerîm bu lehçe üzerine nâzil olmuştur, en fasîh Arapça'dır.

kes'

  • El veya ayak ile bir nesnenin arkasına vurmak.
  • İttibâ etmek, tâbi olmak.
  • Yemen'de bir kabile adı.

ketum / ketûm

  • Sır saklayabilen.

kompetan

  • Bir işi iyi bilen. Bir şey hakkında yerinde kararlar alabilen kimse. (Fransızca)

kudret-yab / kudret-yâb

  • Gücü yetebilen, yapabilen.

kudretyab / kudretyâb

  • Gücü yetebilen, yapabilen, kuvvet ve kudreti olan. (Farsça)

kureyş

  • Kökü Hz. İbrahim'e (A.S.) dayanan, Peygamberimiz Hz. Muhammed'in de (A.S.M.) mensub olduğu Arab kabilesi.
  • Kökü Hz. İbrahim'e dayanan Peygamberimizin mensup olduğu meşhur Arap kabilesi.
  • Peygamber efendimizin mensub olduğu kabîlenin adı. Peygamber efendimizin on birinci babası olan Kureyş'in (Fihr ibni Mâlik'in) çocukları ve torunları.
  • Peygamberimizin kabilesi.

kureyş kabilesi

  • Kökü Hz. İbrahim'e dayanan Peygamberimiz Hz. Muhammed'in mensup olduğu meşhur arap kabilesi.

kureyş lehçesi

  • Arab dilinin Kureyş kabîlesince konuşulan lehçesi. Kur'an-ı kerîm bu lehçe üzerine inmiş ve bu lehçe üzerine yazılmıştır.

kureyş meşrıkı

  • (Mcz.) Resul-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) mensup olduğu kabile olan Kureyş ufku.

kureyş rüesaları / kureyş rüesâları

  • Kureyş kabilesinin reisleri, ileri gelenleri.

kureyşi / kureyşî

  • Kureyş kabilesine mensup kimse.
  • Kureyş kabilesinden olan. Kureyş'e mensub.

kuss ibn-i saide

  • İslâmiyetten önce Arabistan'da yaşamış İyâd Kabilesinin ileri gelenlerinden, mühim hakikatlı bir şâirdir. Cârud gibi hakperesttir. Henüz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm genç iken Suk-ı Ukaz panayırındaki hitabeti ile meşhurdur. Hitabesinde bir Hak Peygamber geleceğini ve onun en güzel bir d

labirent

  • Bir defa içine girildiğinde çıkış yolu çok güçlükle bulunabilen bina. (Fransızca)
  • Çok karışık ve birbirini kesen yol. (Fransızca)

lühm

  • Kevsec dedikleri balık.
  • Yemen diyârında bir kabile.
  • Etli ve kaba olmak.

lütre

  • Ancak konuşanların anlıyabileceği, başkalarının anlıyamıyacağı şekilde görüşülen uydurma dil, kuşdili. (Farsça)
  • Boşboğaz. (Farsça)

maafir

  • Hemedan'da bir kabilenin adı.

mahaffe

  • Mahfe. Deve veya katır üzerine konan ve içinde iki kişi oturabilecek yeri olan kapalı mahmil.

makdur-i beşer

  • İnsanın yapabileceği şey.

mal / mâl

  • İnsanın arzuladığı, ihtiyâç, yâni lâzım olunca, kullanmak için saklanabilen ayn, yâni madde, cisim.

mal-i menkul

  • Taşınabilen ve nakledilebilen mal. (Arâzi ve binanın haricindekiler)

manga

  • Ask. Tek bir kumandanın kolaylıkla sevk ve idare edebileceği kadar erden kurulu küçük askerî birlik. (Yaklaşık olarak on erden kurulabilecek olan mangada birkaç makinalı tüfek veya tabanca ile avcı erleri bulunur.)
  • Savaş gemilerinde erlerin yattığı koğuş.

maslahatbin / maslahatbîn

  • İş yapabilen. İş görmesini bilen. (Farsça)

mazin

  • Karınca yumurtası.
  • Bir kabilenin adı.

medine-i fazilet-i eflatuniye / medine-i fazilet-i eflâtuniye

  • Eflâtun'un faziletli şehri; Eflâtun'un felsefesinde tarif ettiği, ancak hayalde mümkün olabilen fazilet şehri.

melhuz

  • Mülâhaza ve tefekkür olunmuş olan veya olunabilen. Düşünülebilen. Akla gelebilen. Olabilir.

menkul / menkûl

  • Anlatılan, taşınabilen.
  • Nakledilen. Akli olmayıp mukaddes kitapla bildirilen.
  • Bir yerden başka yere taşınmış olan. Taşınabilen.
  • Anlatılan.
  • Nakledilebilen, taşınabilen.
  • Başkasından bildirilen, ulaşan haber, söz.

mezhebde müctehid

  • Mezheb imâmının koyduğu usûl ve kâidelere uyarak, dînî delîllerden (kaynaklardan) yeni hükümler çıkarabilen İslâm âlimi. Buna müctehid-i mukayyed ve müctehid-i müntesib de denir.

mezhebsiz

  • Müctehid (dînî delîllerden hüküm çıkarabilen büyük âlim) olmadığı hâlde, dört hak mezhebden birine tâbi olmayan, mezhebleri kabûl etmeyen ve dînî delillerden kendi anlayışına göre hüküm çıkarıp, buna göre amel eden veya böyle birine uyan kimse.

mihaffe

  • Mahfe. Katır veya develerin sırtına konulan ve iki kişinin oturabileceği büyüklükte olan sepet.

moğol

  • Turâni milletlerinin en büyüklerinden bir kabile olup Türkler ve Mançurlarla cinsi yakınlıkları vardır. Asyanın ortalarında bugün Çin Devletine tâbi olan ve Moğolistan ismiyle bilinen geniş bir çölde ve Sibirya ve Türkistan'ın da bazı taraflarında bulunurlar.Cengiz Hanla beraber Asyanın batı tarafla

molekül

  • Kim: Vasıflarını kaybetmemek şartıyla ayrılabilen herhangi bir maddenin en küçük cüz'ü, parçası. (Fransızca)

müctehid-i müstekıl

  • Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden doğrudan hüküm çıkarabilen ve kendine mahsûs kâide ve usûl koyan mezheb sâhibi müctehid. Buna, mutlak müctehid de denir.

muhal-i adi / muhal-i âdi

  • Herkesin anlayabileceği imkânsızlık ve muhal. Az düşünenlerin de bilebileceği, mümkün olmayan iş.
  • Herkesin anlayabileceği imkânsızlık.

muhammed-i kureyşi / muhammed-i kureyşî

  • Kureyş kabilesine mensup olan Hz. Muhammed (a.s.m.).

muhkemat / muhkemât

  • Kur'ân-ı kerîmdeki mânâsı açık, meydanda olan, anlaşılabilen âyet-i kerîmeler. Muhkemin çoğulu.

mümeyyiz

  • Akıllı; faydalı ve zararlıyı birbirinden ayırabilen.

mümkin-ül-vücud / mümkin-ül-vücûd

  • Var da olabilen, yok da olabilen. Allahü teâlâdan başka her şey, bütün âlem.

mümkine

  • Mümkün olabilen.

müntehi / müntehî

  • Sona eren, nihâyete kavuşan. Tasavvuf yolunda çıkılabilecek derecelerin sonuna varan velî.

mürekkeb

  • Birleşik olan, parçalanabilen. Basitin zıddı.

müşkil

  • Anlamı kapalı olan ve ancak bir ipucu sayesinde anlaşılabilen âyet.

müşkilat-ı kur'aniye

  • Manasının incelik ve derinliği veya istiare-i bediyye ile ifade edilmiş olması gibi sebeblerden dolayı derin tetebbu ve tefekkür neticese ancak anlaşılabilen âyetler.

mütehammil

  • Tahammül eden, katlanıp sabır ile kabul eden. Dayanabilen, kaldırabilen.

mütehammilin / mütehammilîn

  • (Tekili: Mütehammil) Tahammül edenler. Katlanıp sabrederek kabul edenler. Dayanabilenler. Kaldırabilenler.

müteyessir

  • (Yüsr. den) Kolaylıkla olabilen. Kolay yapılabilir. Yapılması kolay.

mutlak müctehid / mutlak müctehîd

  • Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmemiş olan hükümleri ve mes'eleleri, açık olarak bildirilenlere benzeterek meydana çıkarabilen derin âlim. Ehl-i sünnetin ameldeki mezheb imâmlarından her biri.

nabite

  • Bir kabilede yeni çıkan küçük çocuk.

naıt

  • Dağ.
  • Hemeden kabilelerinden bir kabile.

nakib / nakîb

  • Vekil. Bir kavim veya kabilenin reisi veya vekili. Halkın hayırlısı.
  • En eski derviş veya dede.
  • Müfettiş.
  • Vekil, bir kavim veya kabilenin başkanı veya vekili.
  • Halkın hayırlısı.
  • Müfettiş.

nakıl / nâkıl

  • Nakleden, birinden duyduğunu veya okuduğu şeyi bildiren. İctihâd derecesine varamayıp, sâdece müctehid (Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden hüküm çıkarabilecek dereceye ulaşmış olan) âlimlerin verdikleri fetvâları (dînî suâllere verdikleri cevâb ları) nakleden âlim.

naşize

  • Kocasının hanesinden, izni olmaksızın çıkıp kendisini kocasından haksız yere men'eden kadın. Bu çıkış hakikaten olabileceği gibi, hükmen de olabilir.
  • Kabarmış, şişmiş.

nebat

  • Acem fellahlarından bir kabile.
  • (Çoğulu: Nebatât) Topraktan yetişen, biten her çeşit şey. Bitki.
  • Yemen diyarında bir kabile adı.

nebiy-yi kureyşi / nebiy-yi kureyşî

  • Kureyş kabilesine mensup olan Hz. Muhammed (a.s.m.).

nebiyy-i kureyşi / nebiyy-i kureyşî

  • Kureyş kabilesinden olan Hz. Muhammed (a.s.m.).

neft

  • Neft yağı. Çam gibi bazı ağaçlardan çıkarılan, tutuşabilen bir yağdır ve boyacılıkta vesair sanayide kullanılır.

nükre

  • Bilinmezlik.
  • Zorluk, güçlük.
  • Kabile ismi.

nükte

  • Dikkat edilince anlaşılabilen ince mânâ.
  • İnce mânalı söz, idraki ve anlaşılması nezâket ve zarifliğe dayanan nazik husus. İbarenin asıl mânasından başka olan nazik ve lâtif mânâ, dikkatle anlaşılabilen ince mânâ.
  • Yere ağaçla vurup eser bırakmak.

nüktebin / nüktebîn

  • İnceliği gören, nükteyi anlıyabilen. Kavrayışlı, anlayışlı, zeki. (Farsça)

nüvb

  • Bir siyahi kabile adı.
  • Bal arısı sürüsü.

nüvbe

  • Yetişmek.
  • Siyahi bir kabile.

obüs

  • Ask: Dikey veya dalıcı atış yapabilen, oldukça kısa namlulu top. Obüsler Milâdi 16. asırda icad olunmuştur. Bir mânianın arkasında bulunan ve bu sebeple doğruca görülemeyen düşman mevzilerinin yüksek münhanilerle aşırılmak suretiyle endaht yapmak maksadıyla icad edilmiştir.

pezir

  • Kabul eden, olan, olabilen. (Farsça)
  • "Söz dinleyici, emir tutan" mânasında birleşik kelimeler yapılır. (Farsça)

radıyallahü teala anha / radıyallahü teâlâ anhâ

  • Hanım sahâbîlerden birinin ismi anılınca veya yazılınca söylenen "Allahü teâlâ ondan râzı olsun" mânâsına duâ, hürmet ve saygı ifâdesi. İki hanım sahâbî için (Radıyallahü teâlâ anhümâ" ve ikiden çok için "Radıyallahü anhünne" denir.

reht

  • (Çoğulu: Erhüt-Erhât-Erâhit) Cemaat, kalabalık.
  • Kavim, kabile.
  • Ondan az olan adamlar.
  • Göbekle diz arası miktarı deri. (Hayızlı avretler giyerler)

rehyab

  • Yolunu bulabilen, girebilen. (Farsça)

reis-i kabile

  • Kabile reisi.

rezen

  • (Çoğulu: Revâzin) İçeri çukurca olup su toplanabilen yüksek ve sağlam yer.

ribab

  • Arap kabilelerinden Zubeh, Sevr, Akl, Teym ve Ady denilen beş kabilenin adı.

rizam

  • Kabile, kavim, topluluk.

robot

  • Elektrikle veya mekanik yollarla hareket ettirilerek çeşitli işler yaptırılabilen otomatik cihaz. (Fransızca)

roman-vari / roman-vâri

  • Roman gibi hayalî olabilen. Hakikatla alâkası olmayan veya az olan. (Farsça)

rovelver

  • Peşpeşe altı mermi atabilen bir tür tabanca, altıpatlar.

şa'b

  • (Çoğulu: şuub) Tâife, cemaat. Kabile.

sadat-ı kabile

  • Kabilenin ileri gelenleri.

sadedil

  • Kalb sâfi, derin mes'elelere aklı ermeyen insan. Temiz kalbli olup, kolayca aldatılabilen kimse. (Farsça)

safderun

  • Safi, içi temiz, kolay aldanabilen. (Farsça)

safer

  • (Çoğulu: Esfâr) Boş ve hâli olmak.
  • Arabi aylardan ikincisi.
  • Karın içinde durabilen bir yılanın adı.

şairane / şairâne

  • Şairce. şaire benzer surette konuşmakla. Mevzuu şiir sayılabilecek kadar hoş, lâtif olan şey. (Farsça)

salar / sâlâr

  • Kafile veya kabile reisi. Baş. Başkan. Reis. En büyük âmir. Başkumandan. (Farsça)

sanbur

  • Yalnız olan hurma ağacı.
  • Oğlu, kızı, kavmi ve kabilesi olmayan kişi.

şebam

  • Anasını emmesin diye kuzu ve oğlak ağzına takılan ağaç ağızlık.
  • Araptan bir kabile.

şehr

  • Cemâati, en büyük câmiye sığmayan yer veyâ İslâmiyet'in emrini yapabilecek güçte müslüman vâli ve hâkimi bulunan yer.

sekaf

  • Kabile, soy. Nisbet.

sekun

  • Yemen vilâyetinde bir kabile adı.

semale

  • (Çoğulu: Simâl) Kap veya havuz dibinde olan artık.
  • Tereyağı.
  • Araptan bir kabile.

sened / سَنَدْ

  • Kuvvetli olabilecek söz.
  • Tapu.
  • Üzerine dayanılacak ve itimad edilecek şey. Mutemed. Melce'.
  • İki kişi veya çok kimseler arasındaki anlaşmayı tesbit eden ve karşılıklı imzalanan kâğıt, vesika.
  • Kuvvetli delil olabilecek söz veya yazı.

şenn

  • (Çoğulu: Şinân) Eski kırba.
  • Araptan bir kabile.
  • Dağılıp perâkende olmak.

şeyh

  • Yaşlı adam.
  • Bir kabilenin ileri geleni. Kabile reisi.
  • Tarikatta müridlerin reisi.

sıbyan

  • (Tekili: Sabi) Çocuklar, sabiler.
  • Çocuklar, sabiler.

şinik

  • On litre su alabilen teneke kutu kadar olan mahsul ölçüsü. Yarım gaz tenekesi. (Isparta havalisine mahsus hububat ölçüsü)
  • Yaklaşık on litre su alabilen mahsul ölçüsü.

süal

  • Bir kabile ismi.

şuub

  • (Tekili: şa'b) Cemaatler. Taifeler. Kabileler.

şuunat-ı kesireye malik / şuûnât-ı kesireye mâlik

  • Pek çok halleri, özellikleri, etkinlikleri bulunan; pek çok işi yapabilen.

şüzzaz

  • Müteferrik, perâkende, parçalanmış, dağılmış.
  • Az olan cemaat. Kabilenin haricinde kalan.

tabak

  • (Çoğulu: Etbâk) Örtü.
  • Hâl.
  • Cemaat, topluluk.
  • Kabile.

tabakat-ı meşhure-i sahabe

  • Meşhur sahabilerin kendi aralarındaki farklı dereceleri.

tabakat-ı sahabe

  • Sahabilerin dereceleri.

tai / taî

  • Arabistan'da mevcut Tay kabilesinden olan.

taife / tâife

  • Hususi bir sınıf meydana getiren insanlar. Kavim, kabile. Takım.
  • Cemaat, grup, kavm, kabile, takım.

tasm

  • Âd taifesinden bir kabile.
  • Mahvetmek veya mahvolmak.

tasvir

  • Hiss ve mahsusata münhasır olan ifâde.
  • Bir şeyi söz veya yazı ile anlatmak. Resim yapmak.
  • Bir şeye şekil ve suret vermek. Resim.
  • Edb: Görebildiğimiz ve hissedebildiğimiz şeyleri bize gösterebilecek veya hariçte vücudu olmayan fakat hissedilen şeyleri duyurabilecek mel

tatar

  • Bir Müslüman Türk kabilesi.

tefsir / tefsîr

  • Örtülü, kapalı olan şeyi ortaya çıkarmak, açmak, beyân etmek, beşerî kudret dâhilinde, Kur'ân-ı kerîm âyetlerindeki murâd-ı ilâhîyi (Allahü teâlânın murâdını) anlamak. Bu işi yapabilen âlime müfessir denir.

tenezzül-ü ilahi / tenezzül-ü ilâhî

  • Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'de emirlerini kullarının anlayabilecekleri şekilde bildirmesi, onların anlayış seviyelerine göre hitap etmesi.

tenezzülat-ı ilahiye / tenezzülât-ı ilâhiye

  • Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'de emirlerini kullarının anlayabilecekleri şekilde bildirmesi, onların anlayış seviyelerine göre hitap etmesi.
  • Cenab-ı Hakk kelâmiyle, kullarının anlayış seviyelerine göre konuşması ve derin hakikatları, anlıyabilecekleri ifadelerle beyan etmesi.

tesemmi

  • Bir şahsa veya kabileye müntesib olma.
  • Bir isimle isimlenme.

tufave

  • Güneş dairesi.
  • Ay ağılı, hâle.
  • Kabile.

tugave

  • Güneş dairesi.
  • Araptan bir kabile.

tuhye

  • Benî Temim kabilesinden bir cemaat.

uhbuşe

  • Türlü kabilelerden meydana gelen topluluk.

umde

  • İnanılacak şey.
  • Prensip, temel fikir.
  • Dostluk. Güvenilecek yer veya kimse.
  • Kavim veya kabilenin muteber ve mu'temedi olan. Reis. Serasker.

ümmehat

  • (Tekili: Ümm) Analar.
  • Esaslar, asıllar.
  • İslâmî ana eserler. Me'haz olabilecek kıymetli ilmî eserler.

utarid

  • Araptan bir kabile adı.
  • Merkür gezegeni.

vahime kuvveti / vâhime kuvveti

  • His organları ile anlaşılamayan, fakat duyulanlardan çıkarılabilen mânâları anlayan iç kuvvet.

vahy katibi / vahy kâtibi

  • Peygamber efendimize gelen vahyi, O'nun emri ile yazan sahâbîlere verilen isim.

vehhabiyyun / vehhâbiyyûn / وهابيون

  • Vehhâbîler. (Arapça)

via' / viâ'

  • (Çoğulu: Eviye) Kap, içinde bir şey konulabilen zarf.

vicdan

  • İnsanın içindeki iyiyi kötüden ayırabilen ve iyilik etmekten lezzet duyan ve kötülükten elem alan manevî his.
  • Kendinden geçme, dalma.
  • Bir şeyi bir halde görme, bulma.
  • Duyma, duygu.
  • İnanç.
  • Şuur.
  • Bâtın ile Hakkı tanımak.
  • Din.

vücud-u hissi / vücud-u hissî

  • Duyu organları ile kavranabilen varlık.

vücuh-u mümkine

  • Mümkün olabilecek yönler.

zafire

  • Yar, yoldaş.
  • Kavim. Kabile.