LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te aban ifadesini içeren 276 kelime bulundu...

aban / âbân / آبان

  • Âbân ayı. (Farsça)

abnus / âbnûs / آبنوس

  • Abanoz. (Farsça)

acem

  • İranlı. Yabancı.
  • Arapça konuşmayanlar. Arab olmayanlar.
  • Çekirdek.

acemane / acemâne

  • Acemlere yakışır suret. Yabancı gibi. (Farsça)

acemi / acemî

  • İşin yabancısı, tecrübesiz.
  • Tecrübesiz.
  • Yabancı.
  • Yeni. Mübtedi.

acemi ve ecnebi huruf / acemî ve ecnebî huruf

  • Arap alfabesinin dışında kullanılan yabancı harfler.

adaptasyon

  • Tatbik etme işi. Bir şeyin bir başkasına göre ayarlanması. Bir canlının, yaşadığı muhite uyması işi. (Fransızca)
  • Yabancı dilde yazılmış bir eseri yerli adlar ile ve yerli hayata uydurarak çevirme. (Fransızca)

adat-ı ecanib / âdât-ı ecânib

  • Yabancı örf ve âdetler.

adat-ı ecnebiye / âdât-ı ecnebiye

  • Yabancı âdetler, alışkanlıklar.

adet / âdet

  • Usul, görenek, alışılmış davranış. Huy, tabiat. Toplumda nesiller boyunca uyulan ve kamuoyunda (umumî efkârda) saygı ve müeyyideye sahip hareket kaideleri (Sosyoloji). İslâm cemiyetinde âdetler de İslâmî olur, İslâma uygun olur. Müslüman, İslâma aykırı âdetlere uymaz. Cemiyetin yabancı âdetlerle boz

adm

  • (Çoğulu: İdâm) Yay tutamağı.
  • Deve kuyruğu.
  • Saban eğiği ki, ucunda demiri vardır.
  • Harman savurdukları yaba.

agyar

  • Yabancılar. Başkaları.
  • Rakipler.

ağyar / ağyâr / اغيار

  • Başkaları, düşmanlar, yabancılar.
  • Başkalar, yabancılar.
  • Yabancılar. (Arapça)

ahar / âhar

  • Başkası, diğeri, yabancı.

ahderri / ahderrî

  • Yabani eşek.

ahkab

  • Yabani eşek.

ahmas-ül kadem

  • Ayak tabanı.

altın kozak

  • Padişahlar tarafından yabancı hükümdarlara gönderilen nâme-i hümayunun konulduğu muhafaza.

altıpatlar

  • Revolver denilen mükerrer ateşli, altı mermi alan tabanca.

amaç / âmâç

  • Saban demiri. (Farsça)
  • Hedef, nişan tahtası. (Farsça)

amm

  • Amca. Babanın kardeşi.
  • Çok cemaat.

amme

  • Hala, babanın kız kardeşi.

ane / âne

  • Bir aşiretin bütünlüğü veya işleri veya şerefi.
  • Dişi ve yabani eşek.
  • Yabani eşek sürüsü.
  • Cedi (keçi) burcundan bir kısım yıldızlar.
  • Kasık kılı.
  • Apış arası, kasık.

anet

  • (Çoğulu:Anât) Fâsık.
  • Diz kılı.
  • Yaban eşeği sürüsü.
  • Fırat ırmağı kenarında bir köyün adı.

aşı

  • Birşeyden alınıp diğer birşeye aktarılan madde.
  • Çeşitli tehlikeli hastalıkların önünü almak için aşılanan madde.
  • Yabani veya cinsi âdi bir ağaca, cinsine yakın diğer iyi bir ağaçtan vurulan kalem veya yaprak aşısı.

aşina

  • Mâlumatlı, haberli olan. Arif. Bilgili. Mâlik. Tanıdık. Yabancı olmayan. (Farsça)
  • Yüzücü. (Farsça)

aşna

  • Yüzücü. (Farsça)
  • Yüzme. (Farsça)
  • Tanıyan, yabancı olmayan. (Farsça)

aşug

  • Bilinmiyen, meçhul, yabancı. (Farsça)
  • Serseri. (Farsça)

ayan

  • (İyân) Aşikâr. Belli. Herkesin bilebileceği ve görebileceği.
  • Çiftçi âletlerinden olan saban okunun bileziği.

ayzan

  • Yaban eşeğinin erkeği.

bab

  • Evlat sahibi erkek. Ata, ecdat. (Farsça)
  • Gemi halatlarının bağlandığı yer. (Farsça)
  • İnşaatta ağırlıkların bindirildiği direk. (Farsça)
  • Mânevi rehber, şeyh. (Farsça)
  • Bektaşi şeyhi. (Farsça)
  • Hayırhah ve muhterem. (Farsça)
  • Daha çok zencilerde olan bir hastalık cinsi.Aile reisi babadır. Babanın hayatt (Farsça)

bahzec

  • Yaban sığırının buzağısı.

bakar-ı vahşi / bakar-ı vahşî

  • Vahşî, yabanî öküz.

basine

  • Ekincilerin sabanı.
  • Sanat ehlinin âletleri.
  • Kaba çuval.

baykal

  • Asya Türk ülkelerinde bulunan yaban kısrağı.

belbus / belbûs

  • Bir nevi haşhaş. (Farsça)
  • Yabani soğan. Dağ soğanı, sarmısak. (Farsça)

belediye

  • Bir şehir veya kasabanın temizliği, bayındırlığı ve nizamiyle ilgilenen daire.

belham

  • Çiftçilikte kullanılan saban. Çift sürmeğe yarayan âlet.

berat gecesi / berât gecesi

  • Arabi Şâban ayının onbeşinci gecesi. Şâban ayı mübarek şuhur-u selâseden (üç aylardan) olup, onbeşinci gecesi mahlûkatın rızıklarına, ömürlerine, amellerine dâir taraf-ı İlâhîden meleklere tâlimat verildiği hususunda rivâyât-ı sahiha vardır.
  • Şâban ayının on beşinci gecesi.

berrani / berranî

  • (Berr. den) Sahra ve kıra ait. Yabani.
  • Hâricî, zâhirî.
  • Şer'î hükümlere uymayan.

berriye

  • Toprağa âit.
  • Çöl. Beyaban. Sahra.
  • Kara askeri. Piyade.

beydane

  • (Çoğulu: Beydânât) Yabani dişi eşek.

bi-gane / bî-gâne

  • Kayıtsız. Alâkasız.
  • Aldırışsız. Yabancı. Dünya ile alâkayı kesmiş olan.

bi-ganegi / bî-gânegî

  • Yabancılık. (Farsça)

bibi

  • Hala, babanın kızkardeşi.

bigane / bîgâne / بيگانه

  • Yabancı. (Farsça)

biganesin / bigânesin

  • İlgiyi kesmişsin, yabancısı olmuşsun, habersizsin.

cadu

  • Büyücü, cadı. (Farsça)
  • Hortlak, gulyabani. (Farsça)
  • Acuze, çirkin kocakarı. (Farsça)
  • Çok güzel söz. (Farsça)

car-ül cünüb / câr-ül cünüb

  • Yabancı kimse. Akrabadan olmayan.

ce'b

  • Kesbetmek, elde etmek, kazanmak.
  • Yaban eşeğinin büyüğü.
  • Kırmızı toprak boya.
  • Göbek.

cedd

  • Babanın babası veya ananın babası.
  • Büyüklük, azimlik.
  • Kat'edip geçmek.
  • Tâli'li olmak.
  • Kesmek.

cedde-i sahiha

  • Babanın anası, babaanne.

cemaziyel ahir

  • Arabi ayların altıncısıdır. (Arabi aylar: Muharrem, Safer, Rabiyy-ül-evvel, Rabiyy-ül-âhir, Cemaziyel-evvel, Cemaziyel-ahir, Receb, şaban, Ramazan, şevval, Zilkade, Zilhicce'dir)

cercar

  • Yaban maydanozu.

cerre çıkma

  • Eski zamanda medrese talebelerinin, mübarek üç aylar olan Receb, Şaban ve Ramazanda köylere dağılıp halka, ahaliye dini nasihatlarda bulunmak, namaz kıldırmak veya müezzinlik etmek suretiyle para ve erzak toplamaları.

cinzab

  • Yaban havucu.

cü'zer

  • (Çoğulu: Câzer) Geyik buzağısı.
  • Yaban sığırının buzağısı.

dabr

  • Cemaat.
  • Yaban cevizi.
  • Sıçramak.

dahil / dahîl

  • İçerdeki yabancı; bir şeye sonradan gelip giren, dışarıdan giren.
  • Yabancı, sığınan, sığınmış. Muhacir.
  • Birisinin içyüzü, niyet ve mezhebi. Dâhil ve içerde. Birisinin bütün gizli ve sırlı işlerine vâkıf olan dost ve hemdemi.
  • Evvelâ alâkasız olup sonradan bir cemaate dâhil olan.
  • Edb: Başka bir dilden olup, sonradan diğer bir dile geçe
  • Yabancı, sığıntı.

dal

  • "Yaban sediri" denen bir ot.

de'da

  • Her ayın son günü.
  • Şaban'ın son günü.
  • Çok karanlık gece.

diyar-ı gurbet

  • Gurbet diyarı. Yabancı memleket. (Farsça)

döviz

  • Yabancı devlet parası. (Fransızca)
  • Yabancı ülkelerde ecnebi paralarla ödenecek olan poliçe, çek gibi senetler. (Fransızca)

duhala

  • (Tekili: Dahil) Yabancılar. Muhacirler. Sığınanlar. Dahilde olanlar.

düztaban

  • Tıb: Ayak tabanı düz olan kimse. Böyle kişiler çabuk yorulurlar ve hızlı yürüyemezler. (Türkçe)

eacim

  • (Tekili: Acem) Yabancılar, Arap olmayanlar. İranlılar.

ecanib / ecânib / ecânîb / اجانب

  • (Tekili: Ecnebi) Ecnebiler. Yabancılar.
  • Yabancılar.
  • Yabancılar.
  • Ecnebîler, yabancılar.
  • Yabancılar. (Arapça)

ecanip / ecânip

  • Yabancılar, Avrupalılar.

ecneb

  • Muti ve münkad olmayan. İtaatkâr olmayan.
  • Garib, yabancı, ecnebi.
  • Sert başlı at.

ecnebi / ecnebî / اجنبى / اَجْنَب۪ي

  • Yabancı. Garip. Alışmamış. Başka milletten olan.
  • Yabancı.
  • Yabancı.
  • Yabancı. (Arapça)
  • Yabancı.

ecnebiler / ecnebîler

  • Yabancılar; Batılılar.

ecnebilik / ecnebîlik

  • Yabancılık.

ecnebiyyet

  • Ecnebilik, yabancılık, gariblik.

edebiyat-ı ecnebiye

  • Yabancı edebiyat.

efder

  • (Evder) Amca. Babanın erkek kardeşleri. (Farsça)
  • Yeğen. Amca, hala, teyze çocukları. (Farsça)

egval

  • (Tekili: Gul) Büyük felâketler, âfetler, musibetler, belâlar.
  • şeytanlar.
  • Gulyabaniler.

ehl

  • (Ehil) Yabancı olmayan, alışık olduğumuz.
  • Dost, sahip, mensup. Evlâd, iyal. Kavm, müteallikat. Usta, muktedir ve becerikli anlamıyla ehil ve ehliyet İslâmiyette önemli bir husustur. Dinimiz, bize işleri ehline vermemizi emreder. Cemiyette işler, mevkiler, makamlar, görevler, ehline v

ehli / ehlî

  • Munis, alışık. Yabancı olmayan. Kendisi ile ünsiyet edilen.

ekalliyet

  • (Akalliyet) Bir hükümetin tebaiyyeti altında yaşayan, yabancı din ve milliyete mensub olup, ekseriyeti teşkil etmeyen halk. Azlık. Azınlık.

emtia-i ecnebiye

  • Yabancı memleket malları.

enis

  • (Üns. den) Dost, arkadaş, ünsiyet edilmiş olan. Alışılmış, kendisi ile ülfet edilmiş olan. Sevgili.
  • Sulu ve ağaçlı yerlerde bulunan ve sesi gayet hoş bir kuş. Çeşitli nağmelerde öter, kâh deve gibi kükrer ve at gibi kişner; insana alışır.
  • Yaban horozu.

eşkil

  • Yaban soğanı.

evda

  • Yaban faresi.
  • Kursağının tüyleri beyaz olan güvercin.

fahite

  • (Çoğulu: Fevâhit) Yabani güvercin.

fahte / fâhte / فاخته

  • Güvercin, yaban güvercini. (Arapça)

fedfed

  • (Çoğulu: Fedâfid) Düz yer.
  • Büyük sahrâ.
  • Yaban.
  • Yüksek mekân.
  • Sığır buzağısı.

fegak

  • Haremini yabancılardan sakınmayan, kaltaban.

feşş

  • Eritmek.
  • Süt sağmak.
  • Çıkarmak.
  • Yabani olan keçiboynuzu ağacının yemişi.

firfis

  • Yaban sineği.

frenkler

  • Yabancılar, Batılılar.

gabileşen / gabîleşen

  • Yabancılaşan, âdeta körleşen.

garabet

  • Yabancılık. Gariblik.
  • Tuhaflık.
  • Âcizlik, beceriksizlik.
  • Gizli olmak. Hilaf-ı âdet olmak.
  • Iraklık.
  • Edb: Ne demek olduğu herkesçe anlaşılmayacak kelime ve tabirlerin söz arasında kullanılması.

garabet-nüma

  • Yabancılık çeken. Garip, tuhaf. (Farsça)

garib / garîb / غریب

  • Garip, yabancı, kimsesiz, yâd ellere düşmüş, yadırganan şey.
  • Yabancı, memleketinden uzakta bulunan, kimsesiz.
  • Gurbette yaşayan. (Arapça)
  • Yabancı. (Arapça)
  • Kimsesiz. (Arapça)
  • Tuhaf. (Arapça)

garib-üd diyar / garib-üd diyâr

  • Memleketin yabancısı.

gaşemşem

  • Şecaatinden kimseye baş eğmeyen.
  • Başını döndürüp yabana iltifat etmeyen.
  • Zulmedici.
  • Methi istediği gibi yapamamak.

gav-ı deşti / gâv-ı deştî

  • Yaban sığırı.

gaye-i himmet

  • Gayret ve çabanın gayesi.

gayr / غير

  • Diğer, başkası, mâadâ, âher, yabancı. (İstisnâ edâtıdır. Başlarına getirildiği kelimeyi nefy yapar.)
  • Başka. (Arapça)
  • Yabancı. (Arapça)
  • Olmayan, değil. (Arapça)

gırgıra

  • (Çoğulu: Garâgır) Yaban tavuğu.

gubeyra

  • Yaban iğdesi.
  • Habeş vilâyetinde darıdan yapılan bir cins şarap.

gul / gûl / گول

  • Gulyabani. (Arapça)

gur / gûr / گور

  • Kabir, mezar.
  • Meşhur pehlivan Rüstem-i İraninin lâkabı.
  • Yaban eşeği.
  • Mezar. (Farsça)
  • Yaban eşeği. (Farsça)

gürbe-i deşti / gürbe-i deştî

  • Yaban kedisi.

gurbet / غربت

  • Gariblik, yabancılık. Yabancı bir memleket. Yabancı yer. Yâd el.
  • Gariplik, yabancı memlekette olma.
  • Gariplik, yabancılık.
  • Yabancı memleket, yabancı diyar, vatan dışı, yâdel.
  • Yabancı memleket, yâd el.
  • Gariplik. (Arapça)
  • Yabancı diyar. (Arapça)

gurbet-i mutlaka

  • Mutlak gariplik, yabancılık, yalnızlık.

gureba-i yemin

  • İbrahim paşa, Galata ve Edirne saraylarından çıkanlarla, harpte fevkalâde yararlık gösteren yabancılar ve yeni Müslüman olmuşlardan teşkil olunan iki süvari bölüğünden birinin ismidir. Bu iki bölüğe birden "Gureba-i Yemin ve Yesar Bölükleri" denildiği gibi "Garip ve Yiğitler Bölükleri" veya "Aşağı B

hadim ağası

  • Erkekliği yok edilmiş olan. Böyle kimselere "Tavaşi" de denilirdi. Bu gibiler, yabancı erkekler için mahrem sayılan harem dairesine girip çıktıkları ve muhafaza ile beraber harem hizmetini de gördükleri için kendilerine "Hâdim Ağası" adı verilirdi.

hakaik-aşina / hakaik-âşinâ

  • Gerçeklere aşina, gerçekleri bilen ve onlara yabancı olmayan.

hakba'

  • Yaban eşeğinin dişisi.

hala

  • (Çoğulu: Hâlât) Babanın kız kardeşi, hala. Arapçada: Ananın kızkardeşi. Teyze.

halat

  • (Tekili: Hâle) Halalar. Babanın kız kardeşleri. Arabçada: Ananın kız kardeşleri. Teyzeler.

hale

  • Annenin kız kardeşi. Teyze. Türkçede babanın kız kardeşine hala denir. Arabçada dayıya "Hâl" denir.

haliyye

  • Bağından boşanmış deve.
  • Yabancı bir yavru emziren deve.
  • Büyük gemi.
  • Arı kovanı.
  • Ahlâktan kinâyedir.
  • (Çoğulu: Haliyyât) Bekâr kadın, evlenmemiş kız.

halvet

  • Yalnızlık, yalnız olarak kalma.
  • Yabancı bir kadınla yabancı bir erkeğin bir odada, kapalı bir yerde yalnız kalmaları.
  • Tasavvuf yolunda olgunlaşmak ve ilerlemek için belli bir müddet tenhâda kalma hali yalnız kalmak.

har-i deşti / har-i deştî

  • Yaban eşeği.

harze

  • Yaban şalgamı.

haşere

  • Yabani arı, böcek, akrep ve yılan gibi zararlı mahluk.

hass / hâss

  • (Çoğulu: Havass) Hususi. Hâlis. Kıymetli ve ileri gelen mühim yakınların topluluğu.
  • Bir şeyde bulunup başkasında bulunmayan. Umumi olmayıp mahsus olan.
  • Tam ayar olan, yabancı maddelerle karışık olmayan ve içinde bozuk bulunmayan. Tek, münferid.
  • Saf.
  • Tar: Osman

hayvanat-ı vahşiyye

  • Vahşi hayvanlar, yabani hayvanlar.

hebraki / hebrakî

  • Demirci.
  • Yabani öküz.

helalzade / helalzâde / حلال زاده

  • Helal süt emmiş. (Arapça - Farsça)
  • Evli anne babanın çocuğu. (Arapça - Farsça)

hibe

  • (Çoğulu: Hıbeb-Hıbâb) Yaban otlarının tohumu.

hikmet-i ecnebiye / حِكْمَتِ اَجْنَبِيَه

  • (İslâma) yabancı felsefe.

hınzab

  • Kısa boylu.
  • Yaban havucu.

huff

  • Abdest alınırken üzerine meshedilebilen mest vs. gibi ayakkabı.
  • Deve tabanı isimli bir nebat.

huruf-u ecnebi

  • Yabancı harfler.

huruf-u ecnebiye

  • Arap harfleri dışında yabancı harfler, Lâtin harfleri.

husumet-i hariciye

  • Dışa ait düşmanlık, yabancıların düşmanlığı.

ibavet

  • Yabancı bir adamın bir çocuğa baba gibi olması, babalık yapması.

ifla'

  • Sütten ayırma, memeden kesme.
  • Yabana kaçma.

ılc

  • (Çoğulu: Uluc-Aluc-Ilce) Kervan.
  • Yabani eşek.
  • Acem küffarından bir erkeğin adı.

in

  • Yabani hayvanların barınağı, yuvası. Mağara.

isti'nas-ı efkar / isti'nâs-ı efkâr

  • Düşünce ve fikirlerin alışması, yabancı gelmemesi.

istila-yı ecanip / istilâ-yı ecanip

  • Yabancıların işgali.

kabr-i vahşet

  • Vahşet kabri; yabanilik, vahşilik mezarı.

kafr

  • Arz. Çöl. Beyâban.

kaide

  • Esas, temel.
  • Usul, nizam, kural.
  • Taban.
  • Ayaklık.
  • Yaprakların köke birleştiği yer.

kāide / قَاعِدَه

  • Taban.

kaidevi / kaidevî

  • Kaide ve kural ile alâkalı.
  • Mat: Tabana ait.

kamlul

  • Yabâni hıyar.

kası'a

  • Yaban fâresinin ini. Yuvası ve bu yuvadaki iki deliğinden âşikâr olanıdır. Diğeri gizlidir.

kavad

  • Kaltaban. Arsız, gayretsiz.

kavvad

  • Arsız, pezevenk, deyyus, kaltaban, gayretsiz.

kef

  • Elin iç tarafı. Avuç.
  • Ayağın altı, tabanı.
  • Avuç dolusu.

kemlul

  • Yabâni hıyar.

kerem

  • Nefaset, izzet, şeref. Al-i-cenâbâne ihsan, inâyet.
  • Kıymetli şeyleri kemal-i rıza-i nefisle verme.
  • Mecd ve şeref.

kerşa

  • Karnı büyük kadın.
  • Parmakları kısa düz taban.

köle

  • Bütün tarihî devirlerde başka milletlerden, yabancılardan zorla kaçırılıp hürriyetten mahrum hale getirilerek hizmette kullanılan erkek. (Türkçe)

koloni

  • Bir ülkenin, sınırları dışında işgal ettiği ve yönettiği ülkeye sıkı bağlarla bağlı arazi. (Fransızca)
  • Başka bir memlekete yerleşmeğe giden göçmen topluluğu veya bir topluluğun yerleştiği yer. (Fransızca)
  • Bir memlekette bulunan yabancılar topluluğu. (Fransızca)

konsolos

  • İtl. Yabancı ülkelerde yurttaşlarının haklarını korumak ve bağlı bulunduğu hükümete siyasî ve ticarî bilgileri vermekle vazifeli hariciye memuru.

kozmopolit

  • Her yabancı şeye karşı alâka gösteren, milliyet duygularından mahrum kimse. (Fransızca)
  • Çeşitli milletlerden insanları içine alan. (Fransızca)

kümter

  • (Çoğulu: Kemâtir) Kısa boylu kaba adam.
  • Yabani eşek. Vahşi hımar.

kündür

  • (Çoğulu: Kenadir) "Günlük" denilen nesne.
  • Şişman ve kısa boylu kimse.
  • Vahşi hımar, yabani eşek.
  • Büyük çuval.

kürtaj

  • Dölyatağı (rahim) veya kemik apsesi boşlukları içinde bulunan yabancı cisim veya hasta organları özel bir âletle çıkarıp almak işlemi. Rahmin temizlenmesi ameliyesi.

kuvvet-i ecnebiye

  • Yabancı güç.

lahd

  • Kabir kazıldıktan sonra, kabrin taban sathından kıble cihetine kabir boyunca, içine ölü sığacak kadar genişlik ve derinlikte kazılan yer.

lakat

  • Yabandan toplanan nesne.
  • Mâdende bulunan gümüş ve altın parçaları.

lebsan

  • Hardala benzer bir ot.
  • Yabani hardal.

lehiv

  • (Lehv) Günahlı, şehevi, nefsâni meşguliyet. Kadınla yabancı erkeğin oynaması.
  • Eğlence, oyun.

letac

  • Vahşi sığır, yabani sığır.

leyle-i berat / leyle-i berât

  • Berat Gecesi; hicrî ayların sekizincisi olan Şaban ayının on beşinci gecesi.
  • Mübârek gecelerden, Şâban ayının on beşinci gecesi.

lisan-aşna / lisan-âşnâ

  • Lisan bilir. Yabancı dil bilen. (Farsça)

lügaz

  • (Çoğulu: Elgâz) Meyletmek, eğilmek, yönelmek.
  • Yaban fâresinin delikleri.
  • Yolcuya zahmet veren çapraşık yol.
  • Bilmece.

lükat

  • Yabana dökülmüş ve saçılmış nesne.

mah-i taban / mah-i tâbân

  • (Meh-i tâbân) Parlayan ay. Parlak ay.

mahrut

  • Geo: Tabanı daire olup, yan kenarları bir noktada birleşen geometrik şekil, koni.

mahz-ı vahşet / مَحْضِ وَحْشَتْ

  • Tamamen yabânîlik.

makruf

  • Töhmetli kimse.
  • Yabana atılmış nesne.

manda

  • Kendini idare edemeyen bir memleket ahalisini başka bir yabancı devletin idare etmesi. (Fransızca)
  • t. Camız denen hayvan. Kömüş. (Fransızca)

manga

  • Ask. Tek bir kumandanın kolaylıkla sevk ve idare edebileceği kadar erden kurulu küçük askerî birlik. (Yaklaşık olarak on erden kurulabilecek olan mangada birkaç makinalı tüfek veya tabanca ile avcı erleri bulunur.)
  • Savaş gemilerinde erlerin yattığı koğuş.

marifetaşina / mârifetâşinâ

  • Marifetin yabancısı olmayan.

me'nus / me'nûs

  • Alışılagelen, yabancı olmayan.

meb'at

  • Yaban sığırının yatağı.
  • Davar ve deve yatağı.
  • Mekân, menzil.

mekarib / mekârib

  • (Tekili: Mikreb) Çift sürülen sabanlar.

menşur

  • (Neşr. den) Neşrolunmuş. Dağıtılmış. Yayılmış. Herkese ilân edilmiş.
  • İşleri dağınık. Perişan.
  • Sultanın emri, mühürsüz mektubu, fermanı.
  • Bayrak.
  • Mat: Alt ve üst tabanları birbirine müsavi ve müvâzi (eşit ve paralel), kenarları da müsâvi ve müvâzi olup yüzleri b

merd-i garib

  • Yabancı yerlere, gurbete düşmüş kişi.

mihrat

  • Tennur odunu karıştırdıkları âlet.
  • Çiftçi sabanı.

mıkleb

  • Eski kitap ciltlerinin sol kenarındaki kapak. Ekseriya okunan yer belli olsun için araya konurdu.
  • Saban demiri.

mikreb

  • (Çoğulu: Mekârib) Çift sürmede kullanılan saban.

mıkvem

  • (Çoğulu: Mekâvim) Saban ağacının tutulacak yeri.

mishel

  • Dil, lisan.
  • Eğe, törpü.
  • Ziynet verecek nesne.
  • Yabâni eşek.
  • Dizgin.

müdahale-i ecnebi / müdahale-i ecnebî

  • Yabancı müdahalesi.

mugas

  • Yaban narının kökü.

mülmi'

  • Abanoz ağacının âlâsı.
  • Birbirine karışmış nesne.

müruriye

  • Bir köprüden veya yabancı memleketden geçerken verilen para.

müsevvem

  • Alâmetli, işaretli.
  • Süslü, ziynetli.
  • Yabana otlamaya salıverilen davar.

müste'men

  • (Emn. den). Ecnebi tebaasından olan, yabancı.
  • Kendisine aman verilmiş olan..

müste'min

  • Eman dileyen. Emane, emniyete erişen, nâil olan. (Gerek müslim, gerek zimmî veya harbî olsun.) İstiman eden. Emin edilmiş.
  • Canının bağışlanması şartiyle teslim olan.
  • Tar: Osmanlı ülkesinde oturmalarına müsaade olunan yabancı devlet tebaası. Osmanlı devleti ile sulh halinde bu

müveyzic

  • Yaban üzümü.

muytab / muytâb

  • (Çoğulu: Muytâbân) Kıl dokuyan. Kıldan eşya yapan.

na-aşna

  • Bilinmeyen, yabancı. (Farsça)

na-mahrem / nâ-mahrem / نَامَحْرَمْ

  • Aralarında evlenmeğe mâni olacak kadar yakınlık bulunmayan. Şer'an evlenmeğe mâni akrabalığı olmayan erkek veya kadın. (Farsça)
  • Yabancı. (Farsça)
  • Yabancı, kendisiyle evlenilmesi haram olmayan kimse.
  • Yabancı, (Evlenilmesi) haram olmayan.

naaşna / nââşnâ / نا آشنا

  • Yabancı. (Farsça)

nahçir

  • Av hayvanı. Sayd. (Farsça)
  • Av yeri. (Farsça)
  • Yaban keçisi. (Farsça)

nakal

  • Bir yerden naklolunduğunda bâki kalan ufak taşlar.
  • Devenin tabanına ârız olur bir hastalık.

nakba

  • Tabanı aşınmış deve.

namahrem / nâmahrem / نامحرم

  • Mahrem olmayan. (Farsça - Arapça)
  • Nikah düşmeyen kişi. (Farsça - Arapça)
  • Yabancı. (Farsça - Arapça)

namazgah / namazgâh

  • Namaz kılınan yer. İbadetgâh. Eskiden şehir dışında, kırda ve sed üzerinde mihrab konulmak suretiyle namaz kılınmak için yapılan yere verilen addır.
  • Bir kasabanın bütün halkını bir arada bulunduran geniş sahaya da bu ad verilirdi. Bayramlarda ve fevkalâde günlerde kasaba ve civar köy

naşinas / nâşinas / ناشناس

  • Yabancı. (Farsça)

nehsek

  • Yaban havucu.

nekab

  • Devenin tabanı aşınmak.

nesrin / نسرین

  • Yabani gül.
  • Yaban gülü. (Farsça)

nester

  • (Nesteren-Nesterin-Nesterun) Ağustos gülü, yaban gülü. (Farsça)

nesteren / نسترن

  • Yaban gülü. (Farsça)

nevs

  • Tehir etmek, sonraya bırakmak.
  • Kaçmak, firar etmek.
  • Vahşi hımar, yabani eşek.

nüfuş

  • Yabana yayılmak.
  • Davarların geceleyin yayılıp çobansız otlamaları.

ordu

  • t. Bir devletin dinini, namusunu, vatan ve istiklâlini her çeşit yabancı taarruz ve tecavüzüne karşı koruyan askerî en büyük üç kuvvetten biri. Hava Ordusu, Deniz Ordusu, Kara Ordusu gibi.
  • En büyük askerî birlik.
  • Aynı iman ve düşünce sahiplerinin faaliyette olanlarının hepsi.

papure

  • İki çift öküz koşulan ağır bir cins saban. (Farsça)

pres ateşeliği

  • Bir ülkenin yabancı ülkede kendini temsil için açtığı büyükelçilik bünyesinde bulunan Basın Ateşeliği.

püşt-pa

  • Ayak tabanı. (Farsça)

rebreb

  • Yaban sığırı sürüsü.

receban

  • Receb ile Şaban ayları.

revolver

  • Tabanca, küçük silah.

rovelver

  • (Aslı: Revolver-Lüverver) Tabanca. Küçük silâh. Toplu tabanca. Altı patlar denilen, altı mermi alan tabanca. (Fransızca)
  • Peşpeşe altı mermi atabilen bir tür tabanca, altıpatlar.
  • Tabanca.

rumh

  • (Çoğulu: Rimah-Ermâh) Süngü. Mızrak. Saban kolu. Mc: Fakirlik.

şa'ban

  • (Şâbân) Arabi ayların sekizincisi. Mübârek Şuhur-u selâsenin (Üç ayların) ikincisi.

sa'r

  • Katil zehiri.
  • Kısa boylu adam.
  • Küçük hıyar.
  • Yaban soğanının kökü.

şaban-ı muazzam / şâbân-ı muazzam

  • Mübarek aylardan ikincisi olan Şaban ayı; hicrî ayların sekizincisi.

şaban-ı şerif / şâbân-ı şerif

  • Hicri ayların sekizincisi ve mübarek üç ayların ikincisi olan değerli ve şerefli Şâban ayı.

sayibe

  • (Çoğulu: Siyeb) Adak için ayrılıp üstüne binilmeyen ve sütü içilmeyen dişi deve.
  • "Ümm-ül bahire" adı verilen ve peşpeşe üç dişi deve doğuran deve. Bu deveye de binilmez, sütü sağılmaz. Yabana salarlar, ölünceye kadar gezer.

sayime

  • (Çoğulu: Sevâyim) Yılın ekserinde yabanda yürüyen davar.

seab

  • (Çoğulu: Sâbân) Sel yolu. Su akıtmak mânasına mastar.

şehrü'l-haram

  • Kan dökmek ve savaş yapmak haram olan ay: Muharrem, Recep, Şaban, Ramazan ayları.

semunyun

  • Yaban kerevizi.

şerib

  • Yabancı kimse ile oturup şarap içen.
  • Davarını yabancı kimsenin davarıyla birlikte sulamak.

sevam

  • Yabanda otlayıp gezen hayvan.
  • (Tekili: Sâmme) Zehirli hayvanlar.

sıla-i rahim

  • Hısım akrabayı ve mü'minleri ziyaret etme, onlarla görüşme ve mektuplaşma; alâkayı devam ettirme.
  • Akrabanın kusurlarını affetme.

sinn

  • (Çoğulu: Esnân) Yaş. Yaşanmış olan zaman.
  • Diş.
  • Medine'de bir dağın ismi.
  • Yaban öküzü.

şitaban / şitâbân / شتابان

  • Koşan, seğirten. (Farsça)
  • Şitâbân olmak: Koşmak, seğirtmek. (Farsça)

siyaset-i ecanib / siyaset-i ecânib

  • Yabancıların siyaseti.

süfera-yi ecnebiye

  • Yabancı devlet sefirleri. Yabancı devlet elçileri.

süham

  • Yabanda biten ot.
  • Yaz ısısı.
  • Sıcak yel.
  • Tegayyür, değişme.
  • Ziyan, zarar.

şuhur-u selase / şuhûr-u selâse

  • Üç aylar; Recep, Şaban ve Ramazan ayları.

şühur-u selase / şühur-u selâse

  • Arabî üç aylar. Receb, Şaban ve Ramazan ayları.

sükuredyun

  • Yaban sarmısağı.

ta'zib

  • Davarları gece yabanda otlatıp eve getirmemek.

taben

  • (Tabâne-Tabâniye) Akıllılık.

taytan

  • Yaban sarımsağı.

teberrüc

  • Açık saçık olmak.
  • Kadının süslenip yabancılar içinde gezmesi. (Câhiliyet devrinde olduğu gibi)

tehbil

  • "Baban seni ölmüş diye ağladı" demek.

telid

  • (Telide) (Veled. den) Yabancı memlekette doğduğu halde küçük yaşta İslâm diyârına getirilerek orada büyütülmüş ve oranın tâbiiyetini kabul etmiş olan kişi.

tenakür / tenâkür

  • Birbirlerini inkâr etme, yekdiğerine inkârla yabani bakma.

tenkihü'l-menat

  • Menatın (illetin) ayıklanması; kıyasın dört esasından biri olan illetin, hükümle ilgisi olmayan yabancı unsurlardan ayıklanması.

terakkiyat-ı ecnebiye / terakkiyât-ı ecnebiye

  • Yabancıların sağladığı gelişmeler, ilerlemeler.

terike

  • (Çoğulu: Terâyik) Evlenmeyip evde kalmış olan kız.
  • Deve kuşunun yabana bıraktığı yumurta.

teyma'

  • Sahra, çöl, yaban.

tukus

  • Yaban havucu.

ucb

  • (Ucub) Kibir, gurur. Kendini beğenmişlik. Ameline, yaptıkları işe güvenmek.
  • Varlığı nâdir olan şeyi görünce istiğrab etmek hâli.
  • Yabancı kadın taifesiyle beraber oturmak ve konuşmaktan pek hoşlanan.

utm

  • (Utüm) Yabani zeytin ağacı.

vahş / وحش

  • (Çoğulu: Vuhuş - Vahşân) İnsandan kaçan, yabani ve ürkek hayvan.
  • Tenha ve ıssız yer.
  • Yabanıl. (Arapça)

vahşan / vahşân

  • (Tekili: Vahş) Issız, tenha yerler.
  • Yabani hayvanlar.

vahşet / وحشت

  • (Vahş - Vahiş) Yabanilik.
  • Issızlık, tenhalık.
  • Vehim, ürküntü. Korku. Vahşilik.
  • Tenha, ıssız, korkunç yer.
  • Elbise ve silâhını çıkarıp atmak.
  • Aç kimse.
  • Ürkütücü yabanilik.
  • Yabanîlik. (Arapça)
  • Korku. (Arapça)

vahşet-zar / vahşet-zâr

  • Yabani, ıssız yer. (Farsça)

vahşetabad / vahşetâbâd

  • Korku veren yabani yer.

vahşi / vahşî / وحشى

  • Yabanî, ürkek, merhametsiz.
  • Yabanî. (Arapça)
  • Acımasız. (Arapça)

vari

  • Semiz et.
  • Vahşi hımar, yabani eşek.

vehvah

  • Yaban eşeğinin anırtısı.

veli

  • Sahib, mâlik.
  • Evliya.
  • Muin. Muhafaza eden.
  • Küçük çocukların hâlinden mes'ul kimse.
  • Sıddık.
  • Baba. Babanın babası, cedde de denir.
  • Fık: Hayatını mücadelelerle ve azimet ve fevkalâde bir zühd ve takva ile ibadet ve taata sarfederek kendisinden All

verb

  • Fetret, fesad.
  • Yabani hayvan ini.

verka'

  • (Çoğulu: Verâki') Yabâni güvercin.
  • Açık boz renk.

verşan

  • (Çoğulu: Virşân-Verâşin) Yaban güvercini.
  • Kumru kuşunun erkeği.

vuhuş / vuhûş / وحوش

  • (Tekili: Vahş) Vahşiler, yabaniler, ehlileşmemiş olanlar.
  • Yabaniler, vahşiler.
  • Yabanilik, yabaniler.
  • Vahşiler. (Arapça)
  • Yaban hayvanları. (Arapça)

yabani / yabanî

  • Yabana mensub. Issız yerlerde yaşıyan. Yabancı, alışmamış.
  • Yabancı.

yabani edep / yabanî edep

  • Yabancı edebiyat.

yabanilik

  • Yabancı olma.

yahmur

  • Yaban eşeği.

yarı ağyar eylemek / yârı ağyar eylemek

  • Dost ve sevgiliyi aldatarak, araya fitne sokarak yabancılaştırmak.

yebani / yebânî / یبانى

  • Görgüsüz, kaba. (Farsça)
  • Yabâni, kırlarda biten. (Farsça)
  • Sıkılgan, ürkek. (Farsça)
  • Yabanıl. (Farsça)
  • Ürkek. (Farsça)
  • Kaba. (Farsça)

yerbu'

  • (Çoğulu: Yerabi') Arap tavşanı adı verilen yaban faresi.

yevm-i şek

  • Şüpheli gün. Havanın bulutlu olup, Ramazan ayı hilâlinin görülmemesi sebebiyle Şâbân ayının otuzuncu günü mü, yoksa Ramazân-ı şerîfin ilk günü mü olduğu bilinmeyen, Şâbân'ın yirmi dokuzundan sonra gelen gün.
  • Şaban ayının otuzuncu günü; ramazan olması zannedilip ancak görülmedikçe oruç tutulması münasip olmayan gün.

yevm-i şevk

  • Şaban-ı Şerifin otuzuncu günü. Ramazan olması zannedilip ancak hilâl görülmedikçe oruç tutulması münasib olmayan gün.

zayven

  • (Çoğulu: Zayâvin) Yaban kedisi.
  • Erkek kedi.
  • Hırçın ve vahşi adam.

zebb

  • Men ve defetmek. Kovmak.
  • Yaban sığırı.

zemin-i vahşetzar

  • Yabanî, ıssız yer.

zenbuc

  • Yabani zeytin.