LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te aşik ifadesini içeren 343 kelime bulundu...

abis

  • Asık suratlı, ekşi yüzlü kimse.
  • Arslan.

abus / abûs / عَبُوسْ

  • Çatık çehreli. asık yüzlü. Yüzü ekşi.
  • Asık ve ekşi yüzlü.
  • Asık yüzlü, somurtkan.
  • Asık suratlı.

ahir / âhir

  • Zina işleyen. Fasıklık yapan.
  • Tembel kimse.

ahnes

  • Burnu basık ve sivri olan adam.

aktab-ı aşıkin / aktâb-ı âşıkîn

  • Allah'a âşık tarikat şeyhleri, kutupları.

alayiş

  • Bulaşıklık, bulaşma. (Farsça)
  • Debdebe, tantana, gösteriş. (Farsça)

alen

  • Aşikâr, apaçık, meydanda olma.

aleni / alenî / علنى

  • Açık, aşikâr. (Arapça)

alud / âlûd

  • Bulaşık, karışık.

alude-daman / alude-dâmân

  • Eteği bulaşık, iffetsiz kadın. (Farsça)

alude-gan / alude-gân

  • (Tekili: Alude) Suçlular, kabahatliler. Bulaşıklar, bulaşmışlar. (Farsça)

alude-gi / alude-gî

  • Dalmış, garkolmuş. Bulaşıklık. (Farsça)

aludegi / âlûdegî / آلودگى

  • Bulaşma, bulaşıklık. (Farsça)

ane / âne

  • Bir aşiretin bütünlüğü veya işleri veya şerefi.
  • Dişi ve yabani eşek.
  • Yabani eşek sürüsü.
  • Cedi (keçi) burcundan bir kısım yıldızlar.
  • Kasık kılı.
  • Apış arası, kasık.

anet

  • (Çoğulu:Anât) Fâsık.
  • Diz kılı.
  • Yaban eşeği sürüsü.
  • Fırat ırmağı kenarında bir köyün adı.

arşın

  • Yaklaşık 68 cm'lik bir ölçü birimi.

aşak

  • Sarmaşık.

asb

  • Bağlamak.
  • Sağlam olarak dürmek.
  • İmâme, sarık.
  • Yemen'de yapılır bir nevi kumaş.
  • Firavun atı adı verilen bir deniz canavarının dişisi.
  • Kurumak.
  • Kızarmak.
  • Sarmaşık.
  • Sargı, bağ.
  • Mendil.

aşık / âşık

  • Çok fazla seven. Mübtelâ. Birisine tutkun.
  • Saz şairi.
  • (Cümledeki yerine göre) : Ahbab, hazret, ma'hut, seninki gibi mânâlara gelir. (Müennesi: Aşıka)

aşik / aşîk

  • Fazla âşık, çok tutkun.

aşık / âşık / عاشق

  • Aşık. (Arapça)

aşık-ı didar-ı pak / âşık-ı didâr-ı pâk

  • Temiz yüzün âşıkı.
  • Edb: Evvelce ordularda, kışlalarda, köy odalarında ve mahalle kahvelerinde gerek kendinin, gerek başkalarının sözlerini sazla dile getiren kimse; halk şâiri.

aşıkan / âşıkan / âşıkân / عاشقان

  • (Tekili: Âşık) Âşıklar, tutkunlar. (Farsça)
  • Aşıklar. (Arapça - Farsça)

aşıkane / âşıkane

  • Âşık olarak.

aşikar / âşikâr / آشكار

  • Açık, belli, aşikâr. (Farsça)
  • Âşikâr etmek: Ortaya çıkarmak, belli etmek. (Farsça)
  • Âşikâr olmak: Ortaya çıkmak, belli olmak. (Farsça)

aşikare / aşikâre

  • (Bak: AŞİKÂR)

aşkar / âşkâr / آشكار

  • Açık, belli, aşikâr. (Farsça)

aşkara / âşkârâ / آشكارا

  • Açık, belli, aşikâr. (Farsça)

ayan / ayân / عيان

  • (İyân) Aşikâr. Belli. Herkesin bilebileceği ve görebileceği.
  • Çiftçi âletlerinden olan saban okunun bileziği.
  • Aşikâr, belli.
  • Açık, belli, aşikâr. (Arapça)

ayat / âyât

  • (Tekili: Âyet) Âyetler.
  • Cenab-ı Hakk'ın sıfât ve kudreti hakkında görülen âşikâr deliller, bürhanlar.
  • Menziller. Mekânlar.

aydın

  • Aydınlık.
  • Açık, âşikâr, açıkça görünen.
  • Mübârek, mesut. Bilgili, okumuş, görgülü.Bugün bazı çevrelerde batı ilim ve felsefesini tahsil edip benimseyenlere de "aydın" denilmektedir. Aklı gözüne inmiş, yani herşeyi maddi ölçülerle yorumlamaya alışmış, kalbi maddeci felsefe ile

badi

  • Sebeb. İllet. Mûcib. Vesile.
  • Zâhir ve âşikâr olan.
  • Halkeden. Hâlık. Yaratan.

bahir / bâhir

  • Aşikâr. Açık. Belirli. Apaçık.
  • Güzel.
  • Meşhur, namdar.
  • Galip.

bahsere

  • Dağıtma.
  • Gizli bir şeyi aşikâr yapma, meydana çıkarma.
  • Kesilerek tane tane olma.

balina

  • Denizde yaşıyan ve yaklaşık olarak 20 ilâ 35 metre kadar uzunlukta olan memeli hayvan.

bariz / bâriz

  • Doğan. Zâhir ve âşikar. Meydanda olan. Belli. Açıkça.
  • Açık, belli, âşikâr, zâhir.

barok

  • Klâsik Rönesans devrinden sonra başlayan bir mimari ve süsleme tarzı.

basar

  • Âletsiz ve şartsız olarak, gizli ve âşikâr (açık) her şeyi görmesi mânâsına, Allahü teâlânın sübûtî sıfatlarından biri.

başik

  • (Çoğulu: Bevâşık) Atmaca denilen kuş.

basit

  • Birden fazla unsur içermeyen, karmaşık bir yapıya sahip olmayan.

batıniyye

  • Kur'an-ı Kerim'deki âyetlerin ve hadis-i şeriflerin zâhir ve âşikâr mânalarından ayrılarak, usûlsüz ve yanlış te'viller ile âyet ve hadislerin gizli ve sırlı mânalarını bulmak iddiasında olan sapık bir tarikat ve buna bağlı olanlar.Esasen âyet ve hadislerin ince, derin ve küllî mânalarını tefsir ve

bayram namazı

  • Fıtr (Ramazan) ve Kurban bayramının birinci günü güneş doğduktan yaklaşık 45 dakika sonra erkeklerin cemâat hâlinde kılmaları vâcib olan iki rek'atlik namaz.

bedahat

  • (Tekili: Bedihî) Delil ve isbata ihtiyacı olmayan şekilde âşikâr olan şeyler.

bedahet

  • Açıklık. Zâhir delil. Belli, açık, aşikâr.
  • Birdenbire, hazırlıksız söz söyleme.
  • Atın yürümesi.
  • Her şeyin evveli, öncesi.

bedh

  • Vurmak, darp.
  • Âcizlik.
  • Aşikâre olmak, aleniyyet, açıklık.

bedih-ül butlan

  • Bâtıl olduğu âşikar surette belli. Bâtıl, haksız bir hüküm veya görüş olduğu herkesçe bilinen.

bedihi / bedihî / bedîhî

  • Aşikâr, belli ve açık olma.
  • Ansızın zuhur eden.
  • Delil ve isbata muhtaç olmayacak derecede açıklık.
  • Apaçık, aşikâr.

bediy

  • Çok âşikâr, göze çarpan.
  • Çölde sahrada oturan.

beraet / berâet

  • Temize çıkma. Temizlik, münezzehiyet. Bulaşık ve giriftâr olmama. Âri olma.
  • Huk: Bir davânın neticesinde suçsuz olduğu anlaşılma.

berhem

  • Karışık, çapraşık. (Farsça)
  • Toplu, birlikte, berâber. (Farsça)

besatat

  • Basitlikler, karmaşık olmama.

bet'

  • Boynu uzun olmak.
  • Aşikâre ve zâhir olmak. Açık ve görünür olmak.

bevah

  • Aşikâr, meydanda, belli. Herkesin gözleri önünde.

bevahen

  • Belli olarak, âşikar.

bevatın

  • (Tekili: Bâtın) Gizli ve kapalı şeyler. Aşikâr olmayan şeyler. (Zıddı: Zevahir'dir.)

beyyin

  • Aşikâr. Açıklanmış. Gün gibi vâzih delil.
  • Müteaddit noktaları beyan eden ve açıklayan.
  • Şâhid. İsbat vasıtası. Kavi bürhan.
  • Belli, açık, âşikar.

beyyinen

  • Vâzıhan, aşikâr olarak, alenen, açık olarak.

bi-dil / bî-dil

  • Ürkek, korkak. (Farsça)
  • Âşık. (Farsça)
  • Kalbsiz, gönülsüz. (Farsça)
  • Nüktesiz. (Farsça)

bi-hicab / bî-hicab

  • Hicabsız, perdesiz, âşikâr olarak.

bidare

  • Tutkun, âşık, düşkün. (Farsça)

bidil / bîdil / بيدل

  • Aşık. (Farsça)

bıdışgan

  • Sarmaşık otu.

bilbedahe

  • Açıktan. Aşikâr olarak. Meydanda olarak. Besbelli.

bıtane

  • Gizlenilen hâl. Gizli şey. Herkesin görüp bilmesi istenilmeyen ve aşikâr olmayan şey.
  • Mahrem, sırdaş.
  • Astar.
  • Bir şehrin ortası, merkezi.

bücul / bücûl

  • Tıb: Topuk kemiği. Aşık kemiği. (Farsça)

büdüv

  • Görünür hâle gelme. Aşikâr olma. Zâhir hâle gelme.

büjul

  • Aşık kemiği; topuk kemiği. (Farsça)

bürhan-ı satı' / bürhan-ı sâtı'

  • Aşikâr, şeksiz ve şüphesiz, parlak delil.

büruc

  • (Tekili: Burc) Burç, aslında âşikar şey mânasına gelir. Her bakanın gözüne çarpacak şeklide zâhir olan yüksek köşk mânasına da kullanılmıştır.
  • Bunlara teşbihen veya zuhur mânâsıyla semâdaki bir kısım yıldızlara veya bazı yıldızların toplanmasından meydana gelen şekillere ve farazi su

buyçe / bûyçe

  • Sarmaşık (nebat) (Farsça)

cahi / cahî

  • (Cahiye) Aşikar, aleni, açık, meydanda ve herkesin gözleri önünde olan.

cahiyen

  • Aşikâr olarak, alenen.

cam-ı zerrin

  • Altın kadeh. (Farsça)
  • Tas: Allah âşıkının kalbi. (Farsça)
  • Bir kasaba adı. (Farsça)
  • Bir şarab adı. (Farsça)

çark-ı felek

  • Bir makine veya dolaba benzetilen gökyüzü.
  • Mc: Tâlih, baht.
  • Yakıldığı zaman dönerek ateşler püskürten bir çeşit donanma fişeği.
  • Bir nevi sarmaşıklı nebat çiçeği.

cehl-i basit

  • Basit cehalet, karmaşık olmayan cahillik.

cehreten

  • Aşikâr sûrette, aleni bir şekilde, açıktan açığa.

celbub / celbûb

  • Sarmaşık (bitkisi.) (Farsça)

celi / celî

  • Parlak, açık, âşikâr, meydanda.
  • Kur'an harfleri ile yazılan bir çeşit yazı.
  • Aşikar, belli, parlak, açık.

celiyyat

  • (Tekili: Celi) Aşikâr, açık, aleni, meydandaki şeyler.

çengi

  • Zil ve kaşık vurarak oynayan dansöz ve rakkase ki, ekseriyetle çingene kızlarındandır.

çepel

  • Kirli, bulaşık, karışık, çamurlu.

cerh

  • Yara.
  • Baş ve yüzden başka uzuvlardan birisini yaralamak.
  • Bir kimseye söğmek. Taan etmek. Sözle gönül incitmek.
  • Birisinin fikrini çürütüp kabul etmemek.
  • Şahid, yalancı ve fâsık olduğundan dolayı mahkemede hâkimin şâhidin şehâdetini reddetmesi.
  • Kesb u kâ

dellal-ı aşık / dellâl-ı âşık

  • İlân edici âşık, hem âşık olan, hem aşkını ilân eden.

der-kar / der-kâr

  • Mâlum, âşikâre olan. (Farsça)
  • İçinde olan. İçte bulunan. (Farsça)

dest-alay

  • Bulaşık el, bulaşmış el. (Farsça)

deysak

  • (Çoğulu: Deyâsik) Uzun yol.
  • Beyaz olan şey.

dil-beste

  • Kalbi bağlı, âşık. (Farsça)

dil-dade

  • Gönül vermiş, âşık. (Farsça)

dil-figar

  • Gönlü yaralı, âşık. (Farsça)

dil-şüde

  • Gönlü gitmiş. Âşık. (Farsça)

dilbeste / دلبسته

  • Gönlü bağlanmış, aşık. (Farsça)

dildade / dildâde / دل داده

  • Gönlünü vermiş, aşık. (Farsça)

dilefgar / dilefgâr / دل افگار

  • Gönlü yaralı, aşık. (Farsça)

dilfigar / dilfigâr / دل فگار

  • Gönlü yaralı, aşık. (Farsça)

dinar

  • Yaklaşık olarak altın liranın dörtte biri değerinde olan eski bir para.

dirhem

  • Eskiden kullanılan ve yaklaşık 3 gramlık ağırlığa karşılık gelen bir ölçü birimi.

dost

  • (Çoğulu: Dostân) Sevilen insan, muhib, yâr. (Farsça)
  • Erkek veya kadın sevgili, mâşuk, mahbub, mâşuka, mahbube. (Farsça)
  • Hakiki dost ve âşıkların ve âriflerin âşık oldukları Allah. (Farsça)

duhan-ı mübin

  • Aşikâre duman. (Bu duhan hakkında iki tefsir rivayet olunmaktadır. Birisi: İbn-i Mesud Hazretlerinden mervi olduğuna göre; şiddetli açlık ve kaht seneleridir. Çünkü çok aç olan kimseye, gerek gözlerinin za'fından ve gerek çok kuraklık ve kahtlık senelerinde havanın fenalığından, semâ dumanlı görünür

ebedperest / اَبَدْپَرَسْتْ

  • Sonsuzluğa âşık.

ebher

  • En bâhir, en âşikâr. En parlak, daha çok zâhir.
  • Temiz kanı yürekten bedene dağıtan büyük bir damar.

ecla

  • Pek âşikâr, pek belli. Pek parlak, ziyade güzel.
  • Başında kıl bitmeyen kel.

efanin

  • (Tekili: Üfnûn) Değişiklikler.
  • İşler, şartlar, hâller.
  • Sarmaşık gibi birbirine sarılmış sık ağaç dalları.

efsak

  • En fâsık, çok edepsiz.

ehyemin

  • (Tekili: Heyeman) Âşık olmalar, şaşkınlıklar.

elga

  • Dolaşık.
  • Boynuzluluk.

esas-ı bahire / esas-ı bâhire

  • Açık ve âşikâr esas.

eshab-ı fil / eshâb-ı fîl

  • Peygamber efendimizin doğmasına yaklaşık iki ay kala Kâbe'yi yıkmak için Mekke yakınlarına kadar gelen, fakat Allahü teâlânın gönderdiği Ebâbîl kuşlarının üzerlerine bıraktıkları mercimek büyüklüğündeki taşlarla perişân olan Ebrehe ve içinde bir çok fillerin de bulunduğu ordu.

evzah

  • Daha açık. Pek âşikâr. En vâzıh.

facir / fâcir

  • Açıktan günâh işleyen, haram ve günâha dalmış. Fâsık.
  • Kâfir.

faş / fâş / فاش

  • İfşa olmuş, aşikar olmuş. (Farsça)

fatk

  • Kırma, ayırma, yarma, çatlatma.
  • "Kasık yarığı" denilen bir hastalık.
  • Elbisenin dikişlerini sökmek.

faysal

  • Kesin hüküm; karmaşık bir meseleyi kesin hatlarıyla çözümleme, yanlışı doğrudan ayırma.

fergand

  • Fena koku, kokmuş. (Farsça)
  • Sarıldığı ağacı kurutan bir cins sarmaşık. (Farsça)

feseka

  • (Tekili: Fâsık) Fâsıklar.

fetk

  • Şak etme. Ayırma. Yarma. Yarılma.
  • Tıb: Dikilmiş bir şeyi söküp ayırmak.
  • Kasık yarığı, kasık zarının yarılması ile barsakların torba içine dolmasından ibaret sakatlık. Fıtık hastalığı.
  • Şafak sökmesi. Fecir ağarması.
  • Parçalanıp birbirine düşmüş cemaat.

firsek

  • (Çoğulu: Ferâsik) Çekirdeğinden ayrılmayan şeftali.

fısk

  • Haddini tecavüz. Günah. Haktan ayrılmak.
  • Fık: Allah'ın emirlerini terk ve O'na isyan etmek ve doğru yoldan sapıp çıkmak. Böyle olanlara şeriat dilinde "fâsık" denir.

füşag

  • Sarmaşık otu.

füşv

  • Aşikâre ve zâhir olmak. Görünmek.

fütade / fütâde / فتاده

  • Düşkün. (Farsça)
  • Düşmüş. (Farsça)
  • Aşık. (Farsça)
  • Tutkun. (Farsça)

gamız / gâmız / غامض

  • Çapraşık, güç anlaşılır. (Arapça)

gaylule / gaylûle

  • Sabah, tan yerinin ağarmaya başlamasından, tâ güneşin bir mızrak boyu (yaklaşık 45 dk.) yükselmesine kadar geçen zaman dilimi.

gazel

  • Tek kişinin özel bir ahenkle okuduğu manzume. (Aşk ve nefis gibi hislere ait olup, anlamı dine aykırı olursa ve kadın sesi ile câiz değildir.)
  • Edb: Klâsik şark şiirlerinin en çok kullanılan ve (5-15) beyitlik şekil.
  • Sonbaharda ağaç üzerinde kuruyan yapraklar.
  • Ceylân.<

girift / گرفت

  • Karmaşık, iç içe.
  • Yakalama, tutma. (Farsça)
  • Dolaşık. Birbiri içine girik. Girintili çıkıntılı, karışık. (Farsça)
  • Motifleri birbirine girik ve içiçe geçme olan tezyinat tarzı. Buna aynı zamanda arabesk de denilir. (Farsça)
  • Türk musikisinin nefesli sazlarından olup, bugün unutulmak üzeredir. Ney'e benzer. Girift ç (Farsça)
  • Karışık, girişik, çapraşık.
  • Karmaşık, çapraşık. (Farsça)

girih-gir / girih-gîr

  • Düğümlü, dolaşık. (Farsça)

girihgir / girihgîr / گره گير

  • Dolaşık. (Farsça)

habl-ül mesakin / habl-ül mesakîn

  • Sarmaşık bitkisi.

hablülmesakin / hablülmesâkin / حبل المساكن

  • Sarmaşık. (Arapça)

hafiyy ü celi / hafiyy ü celî

  • Gizli ve âşikâr.

hafiyyen

  • Gizlice, saklı olarak, gizliden. Aşikâr olmıyarak.

hanes

  • Burnun uç tarafının biraz yüksek olup geri kısmının basık olması.
  • Sığır burnu.

hasele

  • Tıb: Karnın göbek ile kasık arasındaki kısmı.

hashas

  • Zâhir olma, açık ve âşikâr olma, görünme.

hashasa

  • Açık ve âşikâr olma.
  • Bir şeyi diğer bir şey içinde "iyice birleşmesi için" karıştırıp sallama.

hasle

  • Göbekle kasık arası.

havz-ı kebir / havz-ı kebîr

  • Eni ve boyu yaklaşık beşer metre (onar zrâ') olup, alanı yirmi beş metrekare olan havuz. Derinliğin az veya çok olmasının bir te'siri yoktur.

hayic

  • Âşık, hayran.
  • Mest olmuş deve.

heyeman

  • (Heym) Şaşkınlık. Tutkun olmak, âşıklık.

heym

  • (Heyemân) Şaşkınlık.
  • Âşık olma, tutkun olma.
  • Yüzü yere koymak.

hilbilab

  • Sarmaşık.

hırt

  • Erkek keklik.
  • Hastalıktan dolayı, kesilmiş gibi parça parça olan bulaşık süt.

hissiyat-ı aşıkane / hissiyât-ı âşıkane

  • Aşıkça, âşka benzer duygular.

hıtab

  • Sözü âşikâre ve yüzüne söylemek.
  • Seninle gayrin arasında olan kelâm.

hıyre-çeşm

  • Kamaşık ve donuk gözlü. (Farsça)
  • Cesur, atılgan. (Farsça)
  • İnatçı, muannid. (Farsça)
  • Utanmaz, hayâsız, arsız. (Farsça)

hıyre-gi / hıyre-gî

  • Kamaşıklık, donukluk (göz hakkında). Şaşkınlık. (Farsça)

hüveyda / hüveydâ / هویدا

  • Aşikâr. Zâhir. Belli. Apaçık. (Farsça)
  • Açık, aşikâr, besbelli. (Farsça)

i'tilak

  • Âşık olma, birinin sevgi ve muhabbetine tutulma.

i'tilan

  • Aşikâr ve meydanda olma. İlân olunma, meydana çıkma.
  • Doğum esnâsında çocuğun görünmesi.

ibhamvari / ibhamvarî

  • Belli etmeyerek, âşikâr surette tanıtmıyarak, gizli bir şekilde, mübhem olarak. (Farsça)

ictihar

  • Askeri çoğaltma.
  • Meydanda ve gözükür olma. Aşikâr olma.

ifasa

  • Yumuşak söylemek.
  • Aşikâre söylemek. Açık açık konuşmak.

iftinan

  • Türlü türlü ve birbirini tutmayan düzensiz söz söyleme.
  • Fitneye düşmek.
  • Âşık olmak.

ılakıye

  • Aşikârelik, açıklık, meydanda oluş.

iltiva

  • Burulmak.
  • Kıvrılmak, bükülmek.
  • Sarılıp birbirine dolaşmak.
  • Dalgalanma.
  • Eğri durma.
  • Nehrin dolaşıklı bir yatağı olma.

irtibak

  • Karışık ve çapraşık bir işe girişme.
  • Karaca, geyik gibi hayvanların tuzağa düşmeleri.
  • Bir kazâya uğrama.

isb

  • Kasık tüyü.

ışka / عشقه

  • Sarmaşık adı verilen bir bitki.
  • Sarmaşık. (Arapça)

ism-i zahir / ism-i zâhir

  • Allah'ın varlığının eserleriyle ve delilleriyle âşikâr ve görünür olduğunu ifade eden ismi.

ismet

  • Günahsızlık, mâsumluk. Günahlardan kaçınmak melekesine sâhib olmak. Suçsuzluk.
  • Peygamberlik vasıflarından birisidir. Peygamberler (A.S.), hiç bir zaman gizli, âşikâr herhangi bir ma'siyete yaklaşmazlar; bütün kusur ve hatâlardan ve şâibelerden müberrâdırlar.

istibane

  • Açıklama, belli olma. Meydanda ve âşikâr olma.

istidrac / istidrâc

  • Kâfir ve fâsıklarda görülen hârikulâde, olağanüstü haller.
  • Derece derece yükselmeyi istemek.
  • Fâsık veya kâfir olduğu belli bir şahsın gösterdiği harika.

istikak

  • Bitkilerin sık ve çok olmalarından dolayı birbirine dolaşık olmaları.

istizhar

  • Dayanmak. Güvenmek. Arka vermek.
  • Yardım istemek. Zahîr istemek.
  • Ezberlemek.
  • Aşikâr etmek.

ittizah

  • Vazıh olmak. Açık olmak. Aşikâr olmak.

ittizah-ı delil

  • Delilin açık, vazıh ve aşikâr olması.

ıyan / ıyân

  • Âşikâr, belli.

iyani / iyanî

  • Ayân olana ait, âşikâr ve belli olana dair.

izaa

  • (Izâat) Açığa vurma, belli ve âşikâr etme.
  • Yüksek sesle bildirme, ilân etme.
  • Radyo.

izhar

  • Açığa vurma. Meydana çıkarma.
  • Göstermek. Zâhir ve âşikâre ettirmek.
  • Yalandan gösteriş.
  • Tecvidde, iki harfin arasını birbirinden ayırıp açarak ihfâsız, idgamsız olarak okumaya denir. Bu sıfatın harfleri Huruf-ı halk denilen harflerdir.

izhar-ı izzet ve saltanat

  • İzzet ve saltanatı gösterme; âşikâr etme.

ka'b / كعب

  • Topuk kemiği, ayak bileği, aşık kemiği.
  • Mc: Şan, şeref, mecd, büyüklük.
  • Geo: Sekiz yüzlü, sekiz köşeli (mükâb) cisim.
  • Aşık kemiği. (Arapça)
  • Tavla zarı. (Arapça)
  • Küp. (Arapça)

kabil

  • Gibi, türlü, biraz evvel, az önce. Aşikâr. İleri gelen. Kabul eden.
  • Sınıf, nevi, soy.
  • Kefil.
  • Birbirine muhalif kavimden üç beş kişi.

kaf suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 50. suresidir. Bâsikat ismi de verilir. Mekkîdir.

kameriyye

  • Çardak. Bahçelerde, mehtaplı gecelerde oturmak üzere yapılıp, etrâfı sarmaşık v.s. çiçeklerle örtülü bulunan yer. Küçük köşk.

kası'a

  • Yaban fâresinin ini. Yuvası ve bu yuvadaki iki deliğinden âşikâr olanıdır. Diğeri gizlidir.

kays

  • Leylâ'ya âşık olan Mecnun'un adı.

kompleks

  • Karmaşık, şuur dışı meyillerin tümü.

kunfuz

  • (Çoğulu: Kanâfiz) Kirpi.
  • Fare.
  • Devenin, kulakları ardında terleyen ve teri akan yerleri.
  • Otları dolaşık yer.

kuşluk zamanı

  • Güneşin doğuşundan yaklaşık iki saat sonrasından başlayıp öğle vaktine kadar devam eden zaman dilimi.

layıh / lâyıh

  • Parlak. Meydanda. Aşikâr. Hatıra gelen.

leblab

  • Sarmaşık denen bir bitki.

letf

  • Sık olmak.
  • Bahçede ağaçların sık bitmesi.
  • Yaraşıklı olmak.

levs

  • Pislik, murdarlık. Kir.
  • Zor. Kuvvet.
  • Tam olmayan, zayıf beyyine.
  • Bir şeyi ağızda öte beri gevelemek.
  • Deprenmek.
  • Bulaştırmak ve karıştırmak. Bulaşıklık.
  • Cerâhet, yara.

lü'ka

  • Kaşıkla alınan şey.

lügaz

  • (Çoğulu: Elgâz) Meyletmek, eğilmek, yönelmek.
  • Yaban fâresinin delikleri.
  • Yolcuya zahmet veren çapraşık yol.
  • Bilmece.

lügeyza

  • Kertenkelenin bir yeri kazıp giderken bir tarafını da kazıp eğri çapraşık yollar yapması.

ma'şuk / ma'şûk / مَعْشُوقْ

  • Âşık olunan.

ma'şuka / ma'şûka / مَعْشُوقَه

  • Âşık olunan.

magabin

  • (Tekili: Magben) Kasıklar, uyluk kemikleri.

magben

  • (Çoğulu: Magabin) Uyluk kemiği. Kasık.

magrem

  • Bir şeye çok düşkün, haris kimse. Tutkun. Aşık.
  • Borçlu.
  • Zarar, ziyan.
  • Cürüm, cinayet.

mahsus

  • Duyulmuş. Hissedilmiş. Derk olunmuş. Duyulan.
  • Aşikâr, belli, zâhir, meydanda.

makam-ı aşıkan / makam-ı âşıkan

  • Aşıkların makamı.

manga

  • Ask. Tek bir kumandanın kolaylıkla sevk ve idare edebileceği kadar erden kurulu küçük askerî birlik. (Yaklaşık olarak on erden kurulabilecek olan mangada birkaç makinalı tüfek veya tabanca ile avcı erleri bulunur.)
  • Savaş gemilerinde erlerin yattığı koğuş.

maşuk / mâşuk

  • Aşık olunan.

maşuk-u mecazi / mâşuk-u mecazî

  • Gerçek sevgiye layık olmadığı halde aşık olunan şeyler.

maşuka / mâşuka

  • Aşık olunan, sevgili.

matbaha-i kudret

  • Cenab-ı Hakk'ın âşikâr kuvvet ve kudreti ile bahçe, bağ, tarla ve bostan gibi yerlerde pişmiş gibi hazır gıda maddelerinin yetiştiği yer. Kudret mutbahı.

mecazi aşık / mecazî âşık

  • Fânî dünyanın sevgililerine âşık olan.

mechure

  • Harf, hareke ile okunduğu vakit, nefesin hapsolunup sesin âşikâr olmasında okunan harfler. Bu harfler nefesi kendileri ile cereyandan men'ederler.

mechuriye

  • Aşikâre olunmuş, açıklanmış, meydana konulmuş.

meclub / meclûb / مجلوب

  • Celbolunmuş. Çekilmiş. Kapılmış.
  • Tarafdarlığı kazanılmış kimse.
  • Aşık. Tutkun.
  • Celbedilmiş. (Arapça)
  • Aşık, tutkun. (Arapça)

mecnun

  • Deli. Çılgın.
  • İnsanlara çok hususta uymayan.
  • Birini çok fazla sevip aklını kaçıran. Âşık.

medayih-i bahire / medâyih-i bâhire

  • Açık ve aşikâr övgüler.

meftun / meftûn / مفتون

  • Fitne ve belâya tutulmuş olan. Âşık. Mecnun.
  • Cünun. Fitne.
  • Tutkun, aşık. (Arapça)
  • Meftûn etmek: Aşık etmek. (Arapça)
  • Meftûn olmak: Aşık olmak, tutulmak. (Arapça)

meftuniyet

  • Tutkunluk. Aşıklık.

melaik

  • (Tekili: Mil'aka) Tahta kaşıklar.

mensek

  • (Çoğulu: Menâsik) İbâdet yeri. İbâdetgâh.
  • İbâdet yapma usulü.
  • Kurban kesecek yer.

mensik

  • (Çoğulu: Menâsik) İbadet edecek yer.
  • Kurban kesilecek yer.
  • Kesilmiş kurban.

merdud-üş şehadet / merdud-üş şehâdet

  • Şahitlikleri kabul edilmiyenler.
  • Fâsık, yani devamlı günah işleyenler, yalan söyleyenler, müslümanları aldatan kimseler merdud-üş şehâdettir.

meşguf

  • (Şagaf. dan) Âşık, tutkun. Sevgi ve aşk yüzünden deli olmuş.

meşuk

  • Âşık, tutkun.

mevzua

  • Kabul edilmiş esas. İlk önce ele alınan fikir. Müsellem ve âşikâr olan kaziyye, hüküm.

meyl

  • Ortadan bir tarafa eğik olmak.
  • İstek. Yönelme. Arzu.
  • Sevme, tutulma, âşık olma.
  • Gönül akışı.

mil'aka

  • (Çoğulu: Melâik) Tahta kaşık.

mil'aka-tıraş

  • Tahta kaşık yapan. (Farsça)

mirşeka

  • (Çoğulu: Merâşik) Terzi yüksüğü.

miskal

  • Yaklaşık 4.5 grama denk olan bir ağırlık ölçüsü.

mızfar

  • Zafer kazanan. Galib. olan. Asma çubuğuna sarmaşık gibi sarılan filiz.

muacciz

  • Sıkıcı. Bıktırıcı. Usandırıcı. Taciz edici. Rahatsız eden. Yapışkan. Sırnaşık.

muaşaka / muâşaka

  • Birbirine âşık olma.

muaşık

  • (Işk. dan) Seven, âşık olan. Muhabbet eden.

muayene

  • Zâhir ve âşikâre olmak, görünmek, belli olmak.
  • Gözden geçirme, yoklama, kontrol etmek.

mübhem

  • İyice belli olmayan. Mutlak âşikâr olmayan. Belirsiz. Gizli.

mübin / mübîn

  • Açık, vâzıh, âşikâr. Ayân kılan, beyan ve izah eden.
  • Dilediğine doğru yolu gösteren.
  • Hak ile bâtılın arasını tefrik edip, ayıran. Hakkı hakkınca beyan ve izhar eden. (Mübin, bâne mânasına "ebâne" den beyyin, gayet açık, parlak demek olduğundan, Kitab-ı Mübin i'cazı zâhir olan

mubsır

  • Görücü, gösterici, görünen, bilici, bildirici, vazıh ve âşikâr.
  • Mantık. Kelâm ve seyrin mutediline denir.

mücanis

  • Aynı özelliği gösteren, bağdaşık, diğeriyle aynı cinsten olan.

mugazele

  • (Ga, uzun okunur) Aşıkane şakalaşma, lâtifeleşme.

muglak

  • (Galak. den) Kapalı, kilitli.
  • Anlaşılmaz, çapraşık söz.

muğlak / مغلق

  • Karmaşık, çapraşık. (Arapça)

muğlakiyet / مغلقيت

  • Karmaşıklık, çapraşıklık. (Arapça)

mugrem

  • Âşık, tutkun.

muhrik-dem

  • Nefesi yakıcı olan. Âşık. (Farsça)

mükfehirr

  • Üstüste yığılmış karabulut.
  • Asık suratlı adam.
  • Yaşlanmış kimse.

mül'aka

  • Bir kaşık dolusu miktar.

mülevves

  • Kirli, pis, bulaşık.
  • Kirli. Pis. Bulaşık. Bulaştırılmış.
  • Alıkoyulup sonraya bırakılmış veya durdurulmuş olan.
  • Tazelenmek için suda ıslatılmış şey.
  • Karışık, intizamsız.

mürcie

  • "Günâh işlemek insana zarar vermez. Âsî (isyân eden), fâsık (açıktan günâh işleyen) azâb görmeyecektir" diyerek, Ehl-i sünnetten (Peygamber efendimizin ve Eshâbının yolunda olanlardan) ayrılan bozuk fırka.

müreyta

  • Göğüsle kasık arası.

musaraha

  • Aşikâr ve açık.

musarahaten

  • Aşikâr ve açık olarak.

musarrah

  • Açıklanmış, izah edilmiş.
  • Aşikâr, açık, açıkça, belli.

müsbet hareket

  • Doğruluğu âşikâr olan ve belli ve isbat edilebilen; doğru düşünenlerin kabul edebileceği kanun ve nizama uygun hareket.
  • Allah'ın (C.C.) emrine uygun, tahribkâr ve tecavüzkâr olmayan, yapıcı ve tâmir edici tarzda olan, mizan, adâlet ve insafa uyan hareket.

müştak / müştâk

  • Düşkün, aşık.

müsteban

  • Vâzıh, âşikâr, beyanı açık olarak anlaşılan, açıklanmış.

müstebin

  • Açık ve meydanda olan. Zâhir, âşikâr.

müteallin

  • Aşikâr, aleni ve meydanda olan.

mütearife

  • Herkesin bildiği. Tanınmış. Meşhur. Doğruluğu âşikâr.
  • Man: İsbatı icab etmeyen söz.

müteaşşık

  • Âşık olan, taaşşuk eden, çok seven.

müteayyin

  • (Ayn. dan) Karar verilmiş.
  • İleri gelen kimse. Eşraftan olan kişi.
  • Belli, âşikâr ve meydanda olan. Taayyün eden.
  • Teayyün eden. Belli, âşikâr ve meydanda olan.

mütebariz

  • (Bürüz. dan) Tebarüz eden, meydana çıkan. Bâriz âşikar olan.

mütecahir

  • Yüksek sesle söyleyen.
  • Gizlemeyen. Aşikâre yapan. Açıktan günah işleyen.

mütecella

  • Münkeşif olup görünen, âşikâr olan.
  • Yükseğe çıkan. Yukarı havâle olan.

mütekabbız

  • (Kabz. dan) Toplanıp çekilen.
  • Asık suratlı, asık, çehreli.
  • Buruşup kasılan adale.

mütekellim-i alim / mütekellim-i alîm

  • Gizli ve âşikâr her şeyi bilen ve kendi Zâtına lâyık şekilde konuşan Allah.

mütelasıka

  • (Bak: MÜTELASIK)

mütelattıh

  • Bulaşan, bulaşık olan (yağ, çamur v.s.)

müteleclic

  • Dilini çiğneyerek basık basık konuşan.

mütenasıka

  • (Bak: MÜTENASIK)

na-mestur

  • Açık, meydanda, âşikâr. (Farsça)
  • Örtülmemiş. (Farsça)

nat'

  • (Çoğulu: Nütu'-Entâ') Sahtiyan döşek.
  • Zahir olmak, âşikâre olmak, görünmek.

nesib

  • Asil kadının vasfı.
  • Edb: Kasidenin âşıkâne olan mukaddemesi.

nümayan

  • Görünen, aşikâr olan, gözükücü olan. Parlayan. (Farsça)

nur-i mübin

  • Mübin olan nur. Aşikâr ve açıklayıcı olan ve hak ile batılı ayıran nur. Bilhassa iman ve Kur'an ilminin mânevi nuru.

nüşbe

  • Sırnaşık. Ciddi olmayan adam.

nüzhet

  • İç açıklığı, safa, eğlenme, gönül ferahlığı. (Farsça)
  • Temizlik, paklık. (Farsça)
  • Karışık, bulaşık ve kalabalık yerlerden uzak olmak. Buud. (Farsça)

pak-baz

  • (Çoğulu: Pâk-bâzân) Temiz oynayan. (Farsça)
  • Mc: Sadakatli âşık. (Farsça)

pakbaz / pâkbâz / پاكباز

  • Fedai. (Farsça)
  • Canını hiçe sayan aşık. (Farsça)

peçe

  • (Çoğulu: Peçegân) İnsan veya hayvan yavrusu.
  • Oğlan, çocuk.
  • Sarmaşık bitkisi.

pedid

  • Aşikâr, görünür, açık, belli. (Farsça)

peyda

  • Mevcud, var olan, açık, âşikâr, meydanda olan. (Farsça)

piç

  • Büklüm, kıvrım, dolaşık. (Farsça)
  • Nesebi gayr-ı sahih olan, gayr-ı meşru münâsebetten doğan çocuk. (Farsça)
  • Aslına benzemiyen. (Farsça)
  • Ağacın kökünden biten sürgün. Aşılanmamış ağaç. (Farsça)
  • Sarmaşık. (Farsça)
  • Vida. (Farsça)

piç-a-piç

  • Karma karış, pek dolaşık, kıvrım kıvrım. (Farsça)

ruşen / rûşen / روشن

  • Parlak, aydın. Belli, âşikâr. (Farsça)
  • Aydınlık. (Farsça)
  • Açık, aşikar. (Farsça)
  • Rûşen kılmak: Açıklamak, söylemek. (Farsça)

sa' / sâ'

  • Genelde tahıl ve yiyeceklerde kullanılan yaklaşık olarak 3 kg. ağırlığında ölçü birimi.

sababet

  • Şiddetli sevgi. Âşıklık.

sabb

  • Dökmek, akıtmak, boşaltmak. Dökülmek.
  • Aşık, tutkun.

sada'

  • Kasd ve teveccüh eyleme.
  • Bir şeyi âşikâre söylemek.
  • Mevkiine tevcih ve isabet ettirmek.
  • Kat'etmek.
  • İzhar ve beyan etmek.
  • Yarık ve çatlak. Bir şeyi ikiye yarmak.

sahtru

  • Suratı asık, dargın, kırgın. (Farsça)

şaki / şakî

  • Cehennemlik. Bedbaht; şirk (Allahü teâlâya eş, ortak koşması) veya isyân etmesi sebebiyle kâfir veya fâsık olan kişi. Zıddı saîd'dir.

sarih

  • Açık, belirli âşikâr. Sâf ve hâlis olan.

sarihan

  • Açık ve belirli olarak. Açıkça. Meydanda ve âşikâr olarak.

şeayir

  • (Tekili: Şâire) Hac için hazırlanan nişanlı kurbanlar. Şâireler. Safâ. Merve, Mina ve Arafat gibi, menâsik-i haccın edâ edilecek yerleri ve dinin alâmetleri. Menâsik ve âyin rüsumu.

sefik

  • (Çoğulu: Sefâsik) Katı, şiddetli, şedid.
  • Sık dokunmuş bez.

şekavet / şekâvet

  • Kâfir veya fâsık olma, cehennemlik olma. Seâdetin zıddı.

selefiye

  • İtikadca Ehl-i Sünnet Mezhebi üzerinde olan Sahabe ve Tâbiîn'in gittikleri yol. Ve bu yolda giden fakihler, muhaddisler ve bu mezhebden olanlar.
  • Cenab-ı Hakk'ın varlığında ve diğer hususlarda Kur'an-ı Kerim aşikâr ne söylemiş ise aynen kabul edenler. Bunlara "Eseriyye" de denir.

sevdager

  • (Çoğulu: Sevdagerân) Sevdalı, âşık. Meftun. (Farsça)

sevdageri / sevdagerî

  • Âşıklık, sevdalılık. (Farsça)

sevdakar / sevdakâr

  • Sevdalı. Âşık. (Farsça)

sevdazede

  • Âşık, meftun, sevdalı. (Farsça)

siccin

  • Sert, şiddetli olan şey.
  • Dâim olan.
  • Fâsık ve fâcirlerin amel defterlerinin konulduğu yer.
  • Cehennemde bir vâdi'nin adı. Fâcirlerin ruhunun gittiği yer.

şifte / şîfte / شيفته

  • Delicesine aşık. (Farsça)

şiftedil / şîftedil / شيفته دل

  • Gönlünü kaptırmış, delicesine aşık. (Farsça)

şıkşaka

  • (Çoğulu: Şekâşık) Devenin ağzında olan dağarcığı. (Ağzından çıkarıp kükretir.)
  • Zayıf, yaşlı kimse.
  • Uzun ince çubuk.
  • Ağzın çevresi.

sıla

  • Kavuşmak, ulaşmak, vuslat.
  • Âşıkın mâşukuna kavuşması.
  • Doğduğu yeri, hısım akrabayı gidip görme.
  • Bahşiş, hediye.
  • Gr: Cümlenin içinde ism-i mensub bulunmasıyla, dahil olduğu cümlenin evvelce mâlum olması iktiza eder. İçinde bulunduğu cümleyi sonradan gelen cümle

şinik

  • Yaklaşık on litre su alabilen mahsul ölçüsü.

sünnet

  • Göbekle kasık arası.
  • Atın bileğinin ardındaki uzunca kıllar.

şuride

  • Perişan, karışık. (Farsça)
  • Tutkun, âşık, meftun. (Farsça)

ta'lin

  • Aşikâr etme. Meydana çıkarma. Açığa vurma.

taallün

  • Aleni, âşikâr, meydanda olma. Herkesin gözü önünde gibi bilinme.

taaşşuk / تعشق

  • Âşık olmak. Çok fazla derecede sevgi beslemek.
  • Âşık olma.
  • Aşık olma. (Arapça)

taayyün

  • Meydana çıkmak, âşikâr olmak, belli başlı ve itibarlı görünen insanlardan olmak.

tahakkuk

  • Bir şeyin doğruluğunun meydana çıkması. Gerçekleşmek. Delil ile isbat edilmek. Sabit ve hakikat olduğu aşikâr olmak.

tahsil

  • Hâsıl etmek.
  • İlim edinmek. İlim öğrenmek veya öğretmek için çalışmak.
  • Vergi toplamak.
  • Aşikâre eylemek.

takrib

  • Yaklaştırma, yaklaşık.

takriben / takrîben / تقریبا / تَقْرِيباً

  • Yaklaşık olarak.
  • Tahminen. Yaklaşık olarak. Aşağı yukarı.
  • Yaklaşık olarak.
  • Yaklaşık olarak. (Arapça)
  • Yaklaşık olarak.

takribi / takribî / takrîbî / تقریبى / تَقْر۪يب۪ي

  • Yaklaşık.
  • Yaklaşık.
  • Yaklaşık olarak. (Arapça)
  • Yaklaşık olarak.

taltih

  • Bulaştırma, bulaşık etme.

tanbur

  • Klâsik Türk müziğinin başlıca çalgılarından biri olan, yay veya mızrapla çalınan, uzun saplı, telli tahta çalgı.

teayyün

  • Bellibaşlı olmak.
  • Meydana çıkmak. Görünmek. Belirmek.
  • Anlaşılma. Zâhir ve âşikâr olma.

tecahür

  • Aşikâre olmak, açık ve belli olmak.

tecliye

  • (Cilâ. dan) Cilâlama, cilâ verme.
  • Aşikâre etmek, açıklamak.
  • Ruşen etmek, parlatmak.

tefes

  • Kir, pislik.
  • Menâsik-i Hacta bıyık ve tırnak kesmek, baş ve kaş yolmak.

tefsik

  • (Fısk. dan) Fısk ve fücura sürükleme. Birisine fâsık, kabahatli, günahkâr demek.

tefsir

  • Mestur, gizli bir şeyi aşikâr etmek. Mânâyı izhâr etmek.
  • Anladığını anlatmak. Bildiği kadar açıklamak.
  • Kur'ân-ı Kerim'in mânâsını anlatan kitab.
  • Ehl-i Hadis ıstılahında Tefsire dâir hadis-i şeriflere Tefsir denilir.

telattuh

  • Bulaşma, bulaşık olma.

telvih

  • Açıklamak.
  • Zâhir ve aşikâre kılmak.
  • Susuzluktan insanın çehresi bozulmak.
  • Bir şeyi ateşle kızdırmak. Güneş veya ateşin sıcaklığı bir nesnenin rengini değiştirmek.
  • Posa hâline getirmek.
  • Kocamak. Saç ağarması.
  • Almak.
  • İşaret etmek.

tenahhum

  • Tükürmek.
  • Asık suratlı olmak, ekşi yüzlü olmak.

tertil

  • Muvafık ve yerli yerinde, güzel, uygun ve lâtif konuşmak.
  • Düşüne düşüne, yavaş yavaş, anlayarak okumak. Beyan eylemek ve âşikâr kılmak.
  • Kur'an-ı Kerim'i usul ve kaidesine göre, acele etmeksizin dura dura anlaya anlaya okumaktır. Kur'an-ı Kerim tertil üzere nâzil olmuştur.

teşabük

  • Şebekelenme. Karışık, dolaşık hâl alma.

teve'ur

  • Bir şeyin güçlenerek halli ve yenilmesi müşkil olması.
  • Bir hususta çetin zorlukla karşılaşmak.
  • Konuşanın çapraşık söylemesinden ve anlaşılmadığından dolayı, dinleyenin hayrette kalması.

tezkir-i müsellemat / tezkir-i müsellemât

  • Müsellematı, hakikat olduğu aşikâr bilinen şeyleri, hususları hatırlatmak, tekrar etmek.

tündçihre

  • Asık suratlı. (Farsça)

türüş-ruy

  • (Çoğulu: Türüşruyan) Asık suratlı, ekşi yüzlü.

üftade / üftâde / افتاده

  • Düşmüş. Fakir, biçare. (Farsça)
  • Âşık, tutkun. (Farsça)
  • Biçare, zavallı, âşık.
  • Düşmüş. (Farsça)
  • Düşkün. (Farsça)
  • Aşık. (Farsça)
  • Zavallı. (Farsça)

üftadegan / üftadegân / üftâdegân / افتادگان

  • (Tekili: Üftade) Düşkünler. Tutkunlar. Âşıklar. (Farsça)
  • Düşmüşler. (Farsça)
  • Düşkünler. (Farsça)
  • Aşıklar. (Farsça)
  • Zavallılar. (Farsça)

ukad

  • (Tekili: Ukde) Düğümler, bezler, şişlikler. Boyun, koltuk altı ve kasıkta bulunan guddeler.

üksus

  • Sarmaşık.

urgun

  • Vurgun, âşık. (Türkçe)

uşşak / uşşâk / عشاق

  • (Tekili: Âşık) Âşıklar.
  • Aşıklar.
  • Aşıklar. (Arapça)

vamık

  • Seven. Âşık, sevdalı.
  • Meşhur bir hikâyede Azra'nın âşığının ismi.

vatı'

  • Ayak altına alıp çiğneme. Basma.
  • Cima'.
  • Uygun hale koyma.
  • Tümseklikler arasında basık ve engin yer.

vazıh / vâzıh

  • Açık, ayan, âşikâr. Besbelli. Kapalı olmayan.
  • Edb: Vuzuhlu söz. Bir okunuşta mânâsı anlaşılacak ifâde.
  • Açık, âşikar.

vazıhan / vâzıhan

  • Açıkça, âşikâr bir şekilde.
  • Açık olarak. Açıkça. Açık açık. Aşikâr surette.

velehzede

  • Sevgilinin hışmına uğrayıp kahır çeken âşık. (Farsça)

yar / yâr

  • Dost, ahbab, tanıdık. (Farsça)
  • Yardımcı. (Farsça)
  • Âşık. Mâşuk, sevgili. (Farsça)

yaran-ı aşk / yârân-ı aşk

  • Âşıklar, aşk dostları.

yasemin

  • Güzel kokulu, beyaz ve güzel çiçekler açan sarmaşık cinsinden bir ağaç. (Farsça)

zahir / zâhir / ظاهر

  • (Zuhur. dan) Görünen, âşikâr olan. Açık, belli, meydanda olan.
  • Görünüşe göre.
  • Şüphesiz.
  • Suret. Dış yüz. Görünüş.
  • Anlaşılan.
  • Meğer. Galiba. Zannederim. Elbette.
  • Açık, âşikar.
  • Ortaya çıkan, görünen, zuhur eden. (Arapça)
  • Belli, açık, aşikâr. (Arapça)
  • Sanırım (Arapça)
  • Görünüş, dış yüz. (Arapça)
  • Zâhir olmak: Ortaya çıkmak, görünmek, zuhur etmek. (Arapça)

zahir-i mirac / zâhir-i mirac

  • Miracın açık ve aşikâr yönleri.

zarar-ı beyyin

  • Meydanda ve âşikâr olan zarar. (Farsça)

zeval / zevâl

  • Yok olma, sona erme. Ölmez imiş âşık cânı, Hiç çürümez imiş teni, Aşk her kimi kıldı fânî, Ona zevâl ermez imiş.

zeval-alud / zevâl-âlûd

  • Son bulmayla bulaşık.

zıra'

  • Arşın, el kol uzunluğu, yaklaşık bir metrelik uzunluk ölçüsü.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR