LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te ağır ifadesini içeren 629 kelime bulundu...

a'ba

  • Ağırlıklar, yükler, mes'uliyetler.
  • Sandık.

a'ma-i asam / a'mâ-i asam

  • Kör ve sağır.

abalet

  • Ağırlık.

abra

  • Bir değiş-tokuşta üste verilen şey.
  • Teraziyi ayarlamak için hafif gelen kefesine konulan ağırlık.

ac'ac

  • Çağırış.

ac'ace

  • Uzun uzun çağırmak.

agvas

  • (Tekili: Gavs) Yardım istemek için bağırmalar. İmdat istemeler.

aheste / âheste / آهسته

  • Yavaş, ağır. (Farsça)
  • Yavaş, ağır.
  • Yavaş, usul, ağır. (Farsça)

ahmal

  • (Tekili: Haml) Yükler.
  • Ağır şeyler. Eşya, ağırlık.

ahmal ü eskal

  • Ağır yükler.

ahşa'

  • (Tekili: Haşâ) Vücuttaki bağırsak, ciğer gibi organlar.
  • Mahaller, bölgeler, cihetler.

ajir

  • Göl, havuz. (Farsça)
  • Kalabalık, izdiham. (Farsça)
  • Bağırma, feryât. (Farsça)
  • Çekingen. (Farsça)
  • Akıllı, uyanık. (Farsça)
  • Amâde, hazır. (Farsça)

ajirak

  • Gürültü, ses. Bağırış. (Farsça)

aksab

  • (Tekili: Kusb) Kalın bağırsaklar.

andel

  • Yaşı büyük deve.
  • Uzun, tavil.
  • Avazla çağırmak.

asal

  • (Çoğulu: Asâl) Davarın kuyruğu devrik olmak.
  • Bağırsak.

asamm / اصم

  • Sağır, işitmez, katı.
  • Sağır.
  • Sert, katı.
  • Güç, tahammül edilmez.
  • Gr: Muzaaf olan fiil. (İkinci veya üçüncü harf-i aslisi şeddeli olan fiil)
  • Sağır.
  • Sağır. (Arapça)

asammane / asammâne

  • Sağırcasına.
  • Sağır bir şekilde.

asemm

  • Çok sağır.

asib

  • Dolmuş bağırsak.
  • Katı nesne, şedid.
  • Şiddetli sıcak, çok sıcaklık.
  • Talihsizlik.

asir

  • Ağır. Zor. Güç. Müşkül. Düşvâr.

at'ata

  • Birbiri ardınca çağırmak.
  • Kavga etmek.

ateş-suhan

  • Dokunaklı, kalb kıracak şekilde ağır söz söyliyen. (Farsça)

atim

  • Yavaş, sessiz, ağır.

atletizm

  • yun. Çeviklik, atiklik, kuvvet gibi beden kabiliyetlerini inkişaf ettirmeğe yarayan ve koşu, atlama, ağırlık kaldırma ve atma gibi, tek başına yapılan bedeni çalışmalar.

atreş

  • Sağır, işitmeyen.

attat

  • Çok bağırıp çağıran, gürültücü adam.

avaze / âvâze / آوازه

  • Bağırma. (Farsça)
  • Ün. (Farsça)

avle

  • Bağırma, feryat.

ayn

  • Birşeyin kendisi.
  • Boşlukta yer kaplayan ve ağırlığı olan yâni tartılabilen her şey, madde, cisim.
  • Alış-verişte, belli, meydanda, mevcut ve hâzır olan veya hâzır olmayıp da bulunduğu yeri, cinsi, miktârı belli edilen mal.
  • İnsanın zekât için ayırdığı ve yanında hazır bulunan mal

ayniyye

  • Göz hastalıkları kliniği.
  • Pahada ağır olan ve taşınabilen şeyler.

ba-vekar

  • Ciddi, vakarlı, ağırbaşlı.

bab

  • Evlat sahibi erkek. Ata, ecdat. (Farsça)
  • Gemi halatlarının bağlandığı yer. (Farsça)
  • İnşaatta ağırlıkların bindirildiği direk. (Farsça)
  • Mânevi rehber, şeyh. (Farsça)
  • Bektaşi şeyhi. (Farsça)
  • Hayırhah ve muhterem. (Farsça)
  • Daha çok zencilerde olan bir hastalık cinsi.Aile reisi babadır. Babanın hayatt (Farsça)

bahbaha

  • Devenin kükreyip ses çıkarması.
  • Çıtırdama. Mışıldama.
  • Deve çağırmak.

bahset

  • Uykuda ağırlık basma. (Farsça)
  • Uyurken olan horultu. (Farsça)

bahtek

  • Uykuda iken ağırlık basma. (Farsça)
  • Fena tâlih, küçük şans. (Farsça)

bahz

  • Sıkıntılı olma, can sıkma.
  • Yük ağır gelip hayvanı çökertme.
  • Bir adamı çenesinden, sakalından tutup çekme.

balyoz

  • Vaktiyle Avrupa devletlerinin büyükelçi ve büyük konsoloslarıyla, general ve amiral gibi kişilerine verilen bir ünvandır. (Fransızca)
  • (Yunancadan) Kazık çakmak, büyük taşları kırmak için kullanılan uzun saplı, iri ve ağır çekiç. (Fransızca)

bar / bâr

  • Allah.
  • Yemiş, meyva.
  • Yük, ağırlık.
  • Yağdıran, serpen, döken.

bar-ı giran / bâr-ı girân

  • Ağır yük.

bar-ı sakil / bâr-ı sakil / bâr-ı sakîl / بَارِ ثَق۪يلْ

  • Ağır yük.
  • Ağır yük.
  • Ağır yük.

bar-ı sıklet / bâr-ı sıklet

  • Ağır yük, sıkıntı.

barbut altını

  • Tanzimattan önce Osmanlılarda kullanılan bir çeşit altın sikke. Yüzlük Mecidiye altını kıymetinde ve ayarında, iki kırat ağırlığında idi.

barimetri

  • Beden ölçümü yardımıyla hayvanların ağırlığını tayin etme. (Fransızca)

baskı

  • t. Basıp sıkacak, tazyik edecek şey. Sıkı tazyik.
  • Basan, ağırlık veren şey.
  • Kalıp, damga.
  • Bir eserin yeni basılışlarının her seferi.
  • Bir basmanın bir def'ada basılan miktarının tamamı. Meselâ: Bu lügatın baskısı 25.000 dir.

baskın

  • t. Ağır, sakil.
  • Basıp geçen, galip, üstün.
  • Ansızın, birdenbire hücum.

baskül

  • Büyük ağırlıkları, küçük bir ağırlık yardımıyla tartmayı sağlamak üzere birkaç kaldıracın uygun bir tarzda birleştirilmesiyle meydana getirilmiş âlet. (Fransızca)

basur / bâsûr

  • (Çoğulu: Bevâsir) Tıb: Mayasıl. Kalın bağırsakta ve makadın etrafındaki siyah kan damarlarının şişmesi ve bazen iltihablanması sebebiyle, makadın içinde ve dışında meydana gelen memeler yüzünden makaddan kan ve cerahat gelmesi hastalığı.

bataet / batâet / بطائت

  • Tenbellik, yavaşlık. Ağırlık.
  • Ağırlık, yavaşlık. (Arapça)

batarya

  • İtl. Elektrik elde etmek için hazırlanmış şişeler takımı.
  • Ask: Bir subayın emrine verilen belli sayıdaki ağır silâhlarla bunların hizmetinde bulunan insan, hayvan ve malzemenin hepsine birden verilen isim.

bati / batî / بطى

  • Ağır hareketli. Ağır. Yavaştan.
  • Ağır, yavaş. (Arapça)

bati-ül hareke / batî-ül hareke

  • Davranış ve hareketi ağır.

batman / بَاطْمَانْ

  • Eski ağırlık ölçülerinden olup, iki okkadan sekiz okkaya kadar yeryer değişir. Ekseriya altı okkadır. Bu, hâlen kullanılan sekiz kilo kadardır.
  • Eskiden kullanılan ve 8 kiloluk ağırlığa karşılık gelen bir ölçü birimi.
  • İki ile sekiz kilo arasında değişen ağırlık ölçüsü.
  • Sekiz kg. ağırlık.

bavekar / bâvekar / باوقار

  • Ağırbaşlı. (Farsça - Arapça)

behzet

  • Ağırlaştırmak, meşakkatli yapmak.
  • Zebûn etmek.

ber

  • Üzere, üzerine, yukarı mânasına (ve Arabçadaki "Alâ" yerine edat-ı isti'lâdır) (Farsça)
  • Göğüs, sine, bağır, sadır. (Farsça)
  • Fayda. (Farsça)
  • Hamil. (Farsça)
  • Hıfz. (Farsça)
  • Yan. (Farsça)
  • Taraf. (Farsça)
  • Nâkil. Götürücü. (Farsça)
  • Meyve. (Farsça)
  • Yaprak. Varak. (Farsça)
  • Meme. (Farsça)
  • Genç kadın. (Farsça)
  • E (Farsça)

berbere

  • Kızgınlık ânında söylenip çağırmak bağırmak.

betaet / betâet / بطائت

  • Ağır olma, yavaşlık.
  • Ağırlık, yavaşlık. (Arapça)

bevc

  • Berk, şimşek.
  • Yorulma.
  • Bağırma, haykırma.

bıta

  • Ağır davranma, gevşek davranma, gecikme.

blok

  • Birbirine bitişik yapılar. (Fransızca)
  • Büyük ve ağır yığın. (Fransızca)
  • Resim kağıtları saklanan karton kap. (Fransızca)

bombardıman

  • Bomba, top gibi ağır silahlarla yapılan hücum. (Fransızca)

büfe

  • İçinde sofra takımı konulan dolap. (Fransızca)
  • Davetlileri ağırlamak için çeşitli yiyecek ve içeceklerin hazır bulundurulduğu masa. (Fransızca)
  • İstasyon lokantası. (Fransızca)
  • Sigara, kibrit, gazete, sandviç v.s. satılan yer. (Fransızca)

buhran

  • Sıkıntı. Darlık. Nöbet. Kriz. Hastalığın ağır zamanı.
  • Bir işin tehlikeli ve karışık hâl alması.

bumbar

  • Koyun ve benzeri gibi hayvanların kalın bağırsağı. (Farsça)
  • İçine kıyma, pirinç vs. doldurulmuş bağırsakla yapılan bir cins yemek. (Farsça)

bumehen

  • (Bumehin) Deprem, zelzele, yer sarsıntısı. (Farsça)
  • Koyun bağırsağı. (Farsça)

bun

  • Nihâyet, dip. (Farsça)
  • Kolay, suhûletli. (Farsça)
  • Rahim. (Farsça)
  • Temizlenmiş olan koyun bağırsağı. (Farsça)

bürdbar

  • Ağırbaşlı. Sabırlı, mütehammil, uysal, tahammüllü kimse. (Farsça)

bürdbari / bürdbarî

  • Ağırbaşlılık, sabırlılık. (Farsça)

bürokrasi

  • Hükûmet dairelerinde aşırı kırtasiyecilik, muamele çokluğu. İşlerin yürütülmesinde şekilciliğin ve idarî işlemlerin ağır basması hâli. Devlet görevlilerinden meydana gelen zümre veya sınıf. Memurlar sınıfı. Bürokrasi, her çeşit rejimde tahakküm vasıtası olmaktadır. Oysa İslâmiyet'te devlet makamları (Fransızca)

cahcaha

  • Gönlünde olan sırrını gizlemek.
  • Çağırmak.
  • Su sesi.

car

  • Faydasız bağırıp çağırmayı ve gevezeliği ifade eder ve ekseriya mükerrer kullanılır.

ce'cee

  • Geri durdurmak.
  • Deveyi suya çağırmak.
  • Eşek boncuğu denilen bir boncuk.

ce'r

  • Tazarru etmek, yalvarmak.
  • Çağırmak.

ceey

  • Su içmesi için deveyi çağırmak.

cehcehe

  • Çağırmak.
  • Irak etmek, uzaklaştırmak.

cehir

  • (Cehr. den) (Çoğulu: Cüherâ) Yüksek sesle, bağırarak ve açık olarak söylenen.
  • Güzel, dikkate değer.

çeki

  • Odun gibi ağır cisimleri tartmada kullanılan 250 kiloluk ağırlık ölçüsü.

celahiz

  • Kaba, ağır.

celb / جلب

  • Kendine çekme. (Arapça)
  • Celb edilmek: (Arapça)
  • Kendine çekilmek. (Arapça)
  • Yazı ile çağırılmak. (Arapça)
  • Celb etmek: (Arapça)
  • Kendine çekmek. (Arapça)
  • Yazı ile çağırmak. (Arapça)

celb-i ervah / celb-i ervâh

  • Ruhları çağırma.

celb-i ervah-ı tayyibe / celb-i ervâh-ı tayyibe

  • İyi ruhları çağırma.

celbname / celbnâme / جلب نامه

  • Mahkemeye çağırma kağıdı, celb kağıdı. (Farsça)
  • Çağırma kağıdı.
  • Çağırı mektubu. (Arapça - Farsça)

cerrar

  • Cer yapan, para toplayan.
  • Yavaş yavaş giden asker alayı veya ordusu. Harp âletleri ile cihazlanmış ordu.
  • Desti satıcısı.
  • Ağır ağır giden.
  • Traktör.

ciddi / ciddî / جدی

  • Gerçek. Hakikat.
  • Ağırbaşlı, hâlleri sakin olan kişi.
  • Mühim.
  • Ağırbaşlı. (Arapça)
  • Önemli. (Arapça)

ciddiyet

  • Ciddîlik.
  • Ağırbaşlılık, sakin hâllilik.
  • Ehemmiyet.

ciddiyyet / جدیت

  • Ciddilik. (Arapça)
  • Ağırbaşlılık. (Arapça)

ciğer

  • Ciğer. Bağır. (Farsça)
  • Keder, sıkıntı, elem. (Farsça)
  • Avaz. (Farsça)

cinayet / cinâyet

  • Adam öldürme, ağır suç.

cun

  • Karnı ve kanadı kara olan bağırtlak kuşu cinsinden bir kuş.

cüsam

  • Uykuda gelen ağırlık, kâbus.

cüsum

  • Kuşun, uyuması vaktinde göğsünü yere koyup çömelmesi. Çömelip oturmak.
  • Uykuda gelen ağırlık. Kâbus.
  • Oturmak.

da'vat

  • (Tekili: Duâ) Duâlar, niyazlar, çağırışlar.

da'vet

  • Çağırma. Ziyafet. Duâ.
  • Bir fikri kabul ettirmek için deliller söylemek.
  • Hak dîne çağırmak.
  • İkrâm etmek için çağırma çağırılma.

dac

  • Çağırmak.

dacce

  • Bir kere çağırmak ve inlemek.

dacic

  • Çağırış.
  • Sesi yükseltmek.

dacir

  • Gamkin ve gönlü dar kimse.
  • Bağırgan dişi deve.
  • Kederlenmek, hüzünlenmek muztarib olmak.

dacuc

  • Çağıran.
  • İnleyen.
  • Sağarken incinen ve inleyen dişi deve.

dagv

  • Kedi veya tilki çağırmak.

dai / dâî

  • Dua eden, duacı.
  • Sebep.
  • Davet eden. Muktazi. (Meselâ: Yemek yemek, iştihadan gelen bir lezzet, bir iştiyaktır. Onu yemeğe sevk eder. Buna dai denir.) Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi de daidir.
  • Çağıran. Müezzin.
  • Duacı, çağıran.

dai-yi sıdkı / dâî-yi sıdkı

  • Doğruluğun çağırıcısı, gerekçesi (Peygamber Efendimiz'in bir ismi de Dâî'dir).

dakk

  • Vurmak.
  • Çekmek. Çok yemekten dolayı vücudun ağırlaşması.
  • Kapı çalma.

dakvan

  • Sütü çok içtiğinden dolayı bedeni ağırlaşan kuzu.

dal'

  • Meyl. Eğrilik. Kuvvet.
  • Ağır yük götürmek.

dalif

  • (Çoğulu: Düllef) Nişandan öteye düşen ok.
  • Ağır yük getirip adımlarını birbirine yakın atan adam.

danık

  • (Çoğulu: Devânik) Bir dirhemin altıda biri ve iki kırât ağırlığı. (Her kırat beş arpa ağırlığıdır.)
  • Zayıf düşkün davar.

davet / dâvet

  • Çağırma.

de'lan

  • Ağır yük getirmiş hayvanın yab yab yürümesi.

debb

  • Hareket etmek.
  • Ağır ağır yürümek.

decc

  • Tavuğu çağırmak.

dececan

  • Ağırca, yab yab yürümek.

defif

  • Ağır ağır gitmek.
  • Kuşun, ayakları yerde iken kanatlarını salıp hareket ettirmesi.

dehaz

  • Feryat, figan. Bağırıp çağırma. Yüksek sadâ ile medet isteme. (Farsça)

dellal-ı vahdaniyet ve saadet / dellâl-ı vahdâniyet ve saadet

  • Allah'ın birliğine ve mutluluğa çağırıp ilân eden.

deman

  • Heyecanlı. Hiddetli, hiddete kapılmış. (Farsça)
  • Vakit, zaman. An. (Farsça)
  • Bağırıp çağırma, feryat, figân. (Farsça)
  • Heybetli, güçlü, kuvvetli, azametli, cesim. (Farsça)
  • Kükremiş. (Farsça)

dendene

  • Mırıltı, homurdanma. Ağır ağır, dudak kıpırtısıyla, yavaş yavaş söylenen söz. (Farsça)

dıkak

  • Herşeyin ufalmışı, incesi, kırıntısı.
  • Şirden adı verilen bağırsak.

dinar / dînâr

  • Bir miskal (4.8 gram) ağırlığındaki altın para.

direm

  • (Dirhem) Eskiden kullanılan bir ağırlık ölçüsü. Şimdiki üç gram ağırlık. Okka denen eski ağırlık ölçüsünün (1/400) kadarıdır. Şer'an, orta büyüklükte yetmiş tane arpa ağırlığı. (Farsça)
  • Eskiden kullanılan ve beş kuruş değerindeki gümüş para. Akça. (Farsça)

dirhem / دِرْهَمْ

  • Eskiden kullanılan ve yaklaşık 3 gramlık ağırlığa karşılık gelen bir ölçü birimi.
  • İslâmiyet'ten önce ve sonra kullanılan değişik ağırlıktaki gümüş paralar.
  • Okkanın dörtyüzde biri olan eski ağırlık ölçüsü.
  • Gümüş para.
  • Üç gramlık ağırlık ölçüsü.
  • 3,25 gram ağırlık.

dirhem-i şer'i / dirhem-i şer'î

  • Peygamber efendimiz zamânında kullanılan (3,36) üç gram ve otuz altı santigram ağırlığındaki gümüş para.

dirhem-i urfi / dirhem-i urfî

  • Bir memlekette kullanılması âdet olan veya hükûmetlerin kabûl ettikleri belli ağırlıktaki dirhem.

dua

  • Allah'a (C.C.) karşı rağbet, niyaz, yalvarış, tazarru.
  • Salât, namaz.
  • Cenab-ı Hak'tan hayır ve rahmet dilemek. Allah'ın rızâsını, hidayet ve istikamete muvaffakiyyeti dilemek, yalvarmak.
  • Peygamber'e (A.S.M.) salavat getirmek.
  • Birisini çağırmak.
  • Birisini

dürece

  • Süllem, merdiven.
  • Bağırtlak kuşu. (Kanatlarının içi siyah ve dışı boz olan bir kuş.)

ebelet

  • Çok yemekten gelen ağırlık, hazımsızlık.

ecsam-ı sakile / ecsâm-ı sakîle

  • Ağır cisimler.
  • Ağır cisimler.

efgan

  • Acı ile bağırıp çağırmalar. Feryatlar ve istimdat. (Farsça)

efza'

  • (Tekili: Fezâ) Korku ile bağırıp çağırmalar.

ehemmiyet

  • Mühim olma, ağırlık, değerlilik, dikkate değer olma, dikkat ve ihtimam, kıymet, nazar-ı dikkati çekme.

em'a / em'â / امعا

  • (Tekili: Miâ) Bağırsaklar.
  • Bağırsaklar. (Arapça)

em'a-i galiza / em'â-i galiza

  • Kalın bağırsaklar.

em'a-i rakika / em'â-i rakika

  • İnce bağırsaklar.

engizisyon

  • XVI. ve XVII. asırlarda Hristiyan Katolik Mezhebine âit kiliselerden alâkayı kesen veya Papa'ya karşı gelenlere yapılan -insanları arslanlara parçalatmak, fırında yakmak gibi- dehşetli işkenceler veya onları bu azaba mahkûm eden mahkemelere verilen isim. (Fransızca)
  • Çok ağır ve çok zâlimce cezây (Fransızca)

engizisyon mahkemeleri

  • Fransa'da 16. ve 17. yüzyıllarda Hristiyan Katolik Mezhebine ait kiliselerden alâkayı kesen veya Papa'ya karşı gelenleri ağır işkence ve zor ölümlere mahkûm eden mahkemelere verilen isim.

erdeb

  • Bir ağırlık ölçüsüdür. Arab ülkelerinde kullanılır. Miktarı, İstanbul kilesiyle dokuz kileyi karşıladığı gibi, kullanıldığı mahalle göre de değişir.

esamm

  • (Çoğulu: Summun) Kulağı sağır olan.
  • Katı taş.

esbab-ı müşeddide

  • Kuvvetlendiren, artıran sebepler. Cezâ hukukunda; cezâyı ağırlaştıran kanuni veya takdiri sebepler. (Esbâb-ı muhaffifenin zıddıdır.)

esekk

  • Tavşan.
  • Kulağı kesik olan.
  • Küçük kulaklı.
  • Kulağı işitmeyen. Sağır.

eskal

  • (Tekili: Sekal) Ağır yükler, ağır şeyler. Kalabalık, ağırlık.
  • (Sakil. den) Daha sakil, en ağır, en çirkin.
  • Kaba, can sıkıcı.
  • Ağır yükler, ağırlıklar.

esliha-i sakile

  • Top gibi ağır silâhlar.

eved

  • Kuvvet. Ağır yük götürmek.
  • Eğrilik.

evk

  • (Çoğulu: Evâk) Ağırlık, yük.
  • İçinde su biriken çukur yer.

evzan / evzân / اوزان

  • Ölçüler. (Arapça)
  • Vezinler. (Arapça)
  • Ağırlıklar. (Arapça)

evzar

  • (Tekili: Vizr) Ağırlıklar. Yükler.
  • Mc: Günahlar.
  • (Vezer) Kal'alar, kaleler, hisarlar, sığınılacak yerler.
  • Üstünlükler, galebeler.
  • Dağlar.

eya

  • Acaba mânasına nidâdır. "Hey, ey" gibi çağırma, nidâ, seslenme edatı olarak da kullanılır. (Farsça)

eyhem

  • Sağır.
  • Bahadır.

ezan / ezân

  • Bildirmek. Namaz vakitlerini bildirmek, müslümanları namaza dâvet etmek (çağırmak) için yüksek bir yerde belli olan Arabca kelimeleri sırası ile okumak.

ezir

  • Haykırma, bağırma. (Farsça)

fa'faa

  • Çobanın koyunu çağırması. Çağırıp "fâfâ" demek.

fahir

  • (Fâhire) İftihar eden. Kendi amelini ve kendini beğenen. Övünen.
  • Şa'şaalı. Ağır. Parlak. Şanlı.
  • Büyük ve iyi nesne.
  • Koruğu büyük çekirdeksiz hurma.
  • Memeleri büyük deve.

fantezi

  • yun. Çeşitli ve süslü. Müsrifane süs isteğinden doğan hayal hareketi ile yapılmış süslü eşya veya süslenmek. Ağırbaşlı olmayan.

fedh

  • Bir kimseyi borca sokmak.
  • Ağır işe giriftar etmek.

fehha

  • Uyku içinde horlamak.
  • Çağırmak.

feryad / feryâd / فریاد

  • Bağırıp çağırma. Yüksek sesle medet istemek. Figan. (Farsça)
  • Bağırıp çağırma.
  • Bağırma, çığlık. (Farsça)
  • İmdat isteme. (Farsça)
  • Feryâd etmek: Bağırmak, çığlık atmak (Farsça)

feryad eden

  • Bağıran.

feryad ü figan

  • Bağırıp çağırma, ağlayıp sızlama.

feryad u fizar / feryad u fîzar

  • Yüksek sesle bağırıp haykırmak, yardım istemek.

feryad-bahşa

  • Feryâd ettiren, bağırttıran. (Farsça)

feryad-ı matem

  • Matem hâlinde derin üzüntülerin bağırıp çağırarak dile getirilmesi.

feryat

  • Bağırma.

figan / figân / فغان

  • Ağlayıp sızlama, bağırıp çağırma. (Farsça)
  • Feryat etme, ah çekme. (Farsça)
  • Figân eylemek: Bağırmak, feryat etmek, inlemek. (Farsça)

figan-perver / figân-perver

  • Feryad ettiren, bağırtan. (Farsça)

fitil

  • Eskiden ağırlık ölçüsü olarak kullanılan dirhemin kesirlerinden biri. Dirhemin dörtte birine: denk; dengin dörtte birine: Kırat; Kıratın dörtte birine: Fitil denilir.
  • Eski Fitilli tüfeklerin namlusundaki baruta ateş vermek için kullanılan kükürtlü ip veya kaytan parçası.
  • Topa

galebe / غلبه

  • Baskın çıkma, ağır basma. (Arapça)
  • Kalabalık. (Arapça)

gali / galî

  • Pahalı. Kıymetli. Ağır.
  • Haddini tecâvüz eden, haddini aşan.

galib / gâlib / غالب

  • Ağır basan. (Arapça)
  • Galip. (Arapça)

galibiyyet / gâlibiyyet / غالبيت

  • Zafer, ağır basma, yenme. (Arapça)

galiz / galîz

  • Çirkin, terbiye dışı, kaba, ağır.

gamgama

  • Haykırma. Muharebe edenlerin bağırtısı.
  • Kalb dinlendiğinde işitilen ses.
  • Sözü, belirsiz söylemek.
  • Kalbin bulunduğu yer.
  • Bağırtı, haykırış.

gamt

  • Çok yemekten dolayı midenin şişmesi.
  • Ağırlık olmak.

ganbot

  • Yapısı küçük olmakla beraber, nisbeten ağır toplarla mücehhez harp gemisi.

gargara

  • Suyu, içilen ilâcı veya başka bir sıvıyı, boğazda oynatıp çalkalama.
  • Tavuk ve güvercinin ötmesi.
  • Can boğaza gelip tereddüt etmek.
  • Çömleğin kaynayıp fıkırdaması.
  • Çoban koyuna haykırıp çağırması.

gatata

  • (Çoğulu: Gıtât) Bağırtlak cinsinden bir kuş.

gavs

  • Çağırma. Nida. Medet istemek.
  • Yardım edici. Medet verici.
  • Kurtuluş.

gazefe

  • Bağırtlak kuşu.

giran / girân / gîrân / گران

  • Pahalı. Tartısı ağır olan. Ağır. Dolu. (Farsça)
  • Sert. Katı. (Farsça)
  • Bıktırıcı. Usandırıcı. (Farsça)
  • Ağır.
  • Ağır, sakil.
  • Fenâ, kokmuş.
  • Bıktırıcı, usandırıcı.
  • Ağır, bıktırıcı.
  • Ağır. (Farsça)
  • Pahalı. (Farsça)
  • Kokuşmuş. (Farsça)
  • Katı. (Farsça)

giran-bar

  • Meyvesi çok olan ağaç. (Farsça)
  • Ağır yüklü. (Farsça)
  • Gebe insan veya hayvan. (Farsça)
  • Zengin, gani. (Farsça)

giran-can

  • Ağır kanlı, ağır hareketli, can sıkıcı (adam). (Farsça)

giran-dest

  • (Çoğulu: Girandestân) İşini ağır yapan kimse. Eli ağır kişi. (Farsça)

giran-guş

  • (Çoğulu: Giranguşân) Sağır, kulağı ağır işiten. (Farsça)

giran-guşane / giran-guşâne

  • Sağırcasına. (Farsça)

giran-hab

  • Uykusu ağır olan adam. (Farsça)

giran-seng

  • Ağır başlı kişi. Ciddi ve vakar sahibi kimse. (Farsça)
  • Sabırlı, kanaatkâr. (Farsça)

giran-seyr

  • (Çoğulu: Giranseyrân) Hareketleri ve yürüyüşü ağır olan. (Farsça)

giran-sirişt

  • (Çoğulu: Giransiriştân) Tembel, ağır tabiatlı, ağır kanlı. (Farsça)

girani / giranî

  • Ağırlık, sıklet. (Farsça)

gırgıra

  • (Çoğulu: Garâgır) Yaban tavuğu.

gıriv / gırîv

  • Bağırma, feryat etme, çığlık atma, bağrışma. (Farsça)

gurrende

  • Hiddetle bağıran, şiddetle gürliyen. (Farsça)

guvas

  • Feryâd edip, "imdat!" diye bağırmak.

hab-ı giran / hâb-ı giran

  • Ağır uyku.

hacıyatmaz

  • Dibindeki ağırlıktan dolayı yere ne şekilde bırakılırsa bırakılsın, dik bir durum alan oyuncak.
  • Mc: Zor durumlarda kendisini çabucak toparlamayı beceren kişi.

hadd

  • Gürültülü bir sesle çağıran.
  • Denizden gelen gürültülü dalga sesi.
  • Gürültü ile yıkılan.

hadreban

  • Feryadı şiddetli olan, çok fazla bağıran.

hafif

  • Ağır olmayan. Hafif. Yeğni.

hakile / hakîle

  • Uzun buğday.
  • Bağırsak içinde olan su.

han

  • Okuyan, okuyucu, çağıran manasına gelir. Meselâ: Duâ-hân : (Niyaz ve tazarrukârane bir tezellül ile) duâ okuyan. (Farsça)

hantal

  • Kaba, büyük ve ağır.

harf-i nida' / harf-i nidâ'

  • Ya, ey, â gibi harflerle çağırılanın ismine eklenen harf. Ünlem.

haşa-i batın / haşâ-i batın

  • Bağırsaklar.

hatat

  • Bağırma, çağırma, feryâd etme.

hatif

  • Gayıptan haber veren cinnî.
  • Sesi işitilen ve kendisi görülmeyen, seslenici. Ses verici, çağırıcı.

haviyye

  • (Çoğulu: Havâyâ) Yağlı bağırsak.
  • Bağırsak.
  • Deve palanı.

havsa

  • Bağır.
  • Bağırın yanındakiler.

havtel

  • Büluğa eren oğlan.
  • Bağırtlak yavrusu.

havz-ı kebir

  • Fık: Büyüklüğü 45 - 50 metre kare genişliğinde olan akmayan, durgun su bulunan havuzdur. Genişliği bu ölçüden küçük olursa ona havz-ı sagir denilir.

hayyeales-salah-hayyealel-felah / hayyeales-salâh-hayyealel-felâh

  • Ezân ve ikâmet okunurken söylenen "Haydin namaza" ve "Haydin kurtuluşa" mânâsına mü'minleri kurtuluşa, seâdete sebeb olan namaza çağıran iki mübârek söz.

hazaze

  • Tıb: Bulaşıcı, müzmin bir cilt hastalığı olup sonradan bağırsaklara geçerse öldürücü olur.

he'he'

  • Deveyi yulafa çağırmak.
  • Gülegen adam.

he'hee

  • Deveyi yulafına çağırıp hey hey demek.

hebc

  • Vurmak.
  • Ağırlık.

hecef

  • Yaşlı devekuşu.
  • Ağır ve boş kimse.

hechece

  • Çağırmak.

hedhede

  • Bağırma, ötme.
  • Devenin bağırması, kuşun ötmesi.

heds

  • Sürmek.
  • Reddetmek.
  • Haykırıp bağırmak.

hemheme

  • Rüzgârın esmesi ile ağaç yapraklarından çıkan sesler.
  • Aslan bağırması.
  • Deve sesi.

hemim / hemîm

  • Ağır ağır gitmek.
  • Otun tazeliğinden dolayı parlaması.

henb

  • Vehamet.
  • Ağırlık.

herave

  • Ağır, yoğun asâ (baston).

herhere

  • Su çağıltısı.
  • Koyunu çağırmak.
  • Aktığında sesi ve çağıltısı işitilecek kadar çok olan su.

hevde

  • Bağırtlak kuşu.

heyamola

  • Eskiden ramazanlarda para toplamak gayesiyle mahalle çocukları tarafından teşkil edilen bir nevi dilenci alaylarında söylenen bir tâbirdir.
  • Eskiden gemiciler gemi demirini çekerken veyahut bir amele inşaatta ağır bir şey kaldırırken yahut da şahmerdanı yukarı çekerken kuvvetbirliğini

heyha

  • Deveyi yulafa çağırmak.

hidayete getirme

  • Doğru ve hak olan İslâma çağırma, İslâmın kurallarını uygulamaya davet etme.

hidemat-ı şakka

  • Taş taşımak, toprak kazmak gibi, mahkûmlara yaptırılan ağır hizmetler.

hıffet

  • Hafiflik; kolaylık; Arapça'da kural olarak teleffuzu dile ağır gelen lâfızların kurallar çerçevesinde düzenlenerek kolaylık sağlama; Meselâ, kàle fiilinin aslı 'kavele' dir. Ancak söylemesi dile ağır geldiği için 'vav' harfi 'elif'e çevrilerek kàle denmiştir.

hılas

  • Her nesnenin dibine çöken ağırlığı.

hılkıd

  • Kötü ahlâklı ve ağır ruhlu kimse.

himl

  • Yük. Taşınan ağırlık.

himl-i cesim

  • Ağır yük.

hındelis

  • Ağır yürüyüşlü deve.

hins

  • (Çoğulu: Ahnâs) Günah.
  • Yemin.
  • Ahdi bozmak.
  • Ağır yük.

hitafe

  • Çağırmak.

hiyat

  • Çağırmak.

hıyata

  • Terzilik, dikiş dikme işi.
  • Tıb: Ameliyat esnasında kesilip yarılan yerin tekrar kaynaması için dikilmesi.
  • Ameliyatta dikiş için kullanılan bağırsak ve benzeri şeylerden yapılan iplik.

hizam

  • Kolan ve bağırdak denilen nesne. (Beşikte çocuklara bağlarlar.)

hostes

  • ing. Umumi taşıtlarda, daha ziyade uçaklarda yolcuları ağırlayan kız veya kadın.

hucee

  • Çok nikâh ve çok cima eden erkek.
  • Şişman ve ağır kimse.

hulle

  • Ağır, pahalı.
  • Belden aşağı ve belden yukarı olan iki parçadan ibâret olan elbise.
  • Cennet elbisesi.
  • Fık: Üç defa kocasının boşadığı bir kadının dördüncü defa eski kocasına nikâh düşebilmesi için başka birine nikâhlanması. Müslim bir erkek karısını üç talak ile boşarsa,

hünba'

  • Ağır ve çirkin kadın.

huruş / hurûş

  • Coşma, bağırma.

hütaf

  • Çağırma, seslenme.

huvar

  • Bağırış, çığlık, sayha, avaz.

hüzahiz

  • Bağırgan deve.
  • Keskin kılıç.
  • Çok su.
  • Fitne.

i'zaz / i'zâz / اعزاز

  • Hürmet etmek. Ağırlamak. İkram etmek. Aziz kılmak. Galip gelmek.
  • Değer verme. (Arapça)
  • Ağırlama. (Arapça)

i'zazen

  • İkram ederek, ağırlayarak.

ıbb

  • (Çoğulu: E'bâ) Yük dengi, ağır yük.

ibta'

  • Gecikme, geciktirme.
  • Ağır hareket.

icdaf

  • Bağırıp çağırma.

iclab

  • Cem'etmek, toplamak.
  • Yoldaşlık etmek.
  • Ardından çağırmak.
  • "Gitsin" diye haykırmak.

iclal

  • Ağırlama. İkram. Tekrim eylemek. Büyüklüğünü kabul edip hürmet etmek. Büyüklük. Azamet.

ıdcac

  • Çağırmak, çağırtmak.

igrik

  • Çok bağırıp böğüren (hayvan).

ihzar / ihzâr / احضار

  • Çağırma, huzura getirme. (Arapça)
  • Hazırlama. (Arapça)
  • Hazırlanma. (Arapça)

ikab / ikâb

  • Ağır ceza.
  • Âhiret azabı.

iki dirhem bir çekirdek

  • Mc: "Pek süslü" yerine kullanılır bir tabirdir. Osmanlı altını iki dirhem bir çekirdek ağırlığında olduğu için bu tâbir meydana gelmiştir.

ikram / ikrâm

  • Ağırlamak. Hürmet etmek. Saygı göstermek.
  • İltifat olarak bir şeyler vermek.
  • Bağış.
  • Hesap dışı verilen şey veya yapılan indirme, tenzilât.
  • Allah'ın lütfu ve ihsanı. (İkramın izharı, yani Allah'ın lütfu ve ihsanı olan ikramın izharı tahdis-i nimettir. İnsanın ne
  • Ağırlama.

ikramen

  • İkram olarak. Ağırlama suretiyle. Hürmet, tazim ve saygı için.

ilcac

  • Feryad etme, bağırma.

iltihab-ı a'ver

  • Tıb: Körbağırsağın iltihabı.

iltiva-yi em'a / iltiva-yi em'â

  • Tıb: Bağırsağın kendi üzerine helezoni biçimde kıvrılması.

imam-ı taberani / imam-ı taberanî

  • (Süleyman bin Ahmed Taberanî) Hadis âlimidir. Şam'da Taberiyye'de doğmuş ve orada vefat etmiştir. (260-360) Kebir, Evsat ve Sagir hadis kitablarını yazmak için 33 sene Irak, Hicaz, Yemen, Mısır ve başka yerleri dolaşmıştır.

inhizal

  • Beli kırılmış gibi ağır yürüme.
  • Soruya karşılık verme.

insidad-ı em'a / insidad-ı em'â

  • Tıb: Bağırsakların birbirine dolanması neticesinde tıkanması.

ırgat

  • (Rumca) Rençber, işçi.
  • Yapı işçisi. Amele.
  • Gemilerde demir zincirini toplamak için ve binalarda bazı ağır şeyleri kaldırmak için zincirlerle çevrilmiş, ufki bucurgat.

irhem yareb

  • Tıb: Bağırsak tıkanması veya dolanması.

irşad / irşâd

  • Yol gösterme, rehberlik etme. İnsanları, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına ve Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uymaya, her zaman Allahü teâlâyı anmaya, O'nu unutmamaya, kalbde O'ndan başkasının sevgisine yer vermemeye çağırmak, Allahü te âlânın râzı olduğu yolu göstermek.

işade

  • Çağırmak. Sesini yükseltmek.
  • Dünyevi matluba yetişmek.
  • Binayı yükseltmek.

ısgar

  • (Sagir. den) Hakir ve hor görme.
  • Küçültme.

ishan

  • Aslında kalınlık demek olan sihan ve sehânetten kalınlaştırmak demektir. Siklet de sehanetin lâzımı olmak itibariyle: "Falan kimseyi, hastalığı veya yarası ağırlaştırdı, yerinden kımıldatmaz etti." mânâsına "İshanehül maraz evilcerh" denilir. Harbde düşmanın esaslı kuvvetlerini iyiden iyiye vurarak,

iskal

  • Ağır bir şey yüklemek.

ism-i tafdil

  • Renge, şekil ve vasfa dâir (ef'al) vezninde olan mutlak ve uzuv noksanlığına delâlet etmemek üzere mukâyeseli üstünlük ifâde eden sıfatlardır. Daha büyük, en büyük, daha küçük, en küçük, en güzel, daha güzel gibi mânâlara gelir. (Kebir kelimesinin ism-i tafdili: Ekber; sağir kelimesinin ism-i tafdil

ısmam

  • Şişenin ağzını tıkama.
  • Sağırlaştırma, duymaz hâle getirme.

ismat

  • Susturma, sükut ettirme.
  • Men'etmek.
  • Tecvidde : Harfi söylerken lisana ağır geldiğinden, kendilerinden yalnız aslı rübâî olanlar ile, hümasi olanların terkibi men' edilmişti. İsmât sıfatının harfleri; izlâk sıfatının harfleri olan on altı harf ile harf-i meddin maadası olan on

ispirtizma / اِيسْپِيرْتِيزْمَه

  • Ruh çağırma.

ısr

  • Ahd. Sözleşme. Yemin.
  • Kulakta küpe deliği.
  • Şiddetli ahkâm ve teklifler.
  • Altındakini yerinde tutan ağırlık, bağ.

istar

  • Yüzletme, astar çekme.
  • (Çoğulu: Esâtir) Altıbuçuk dirhem ağırlığında (19.5 gr.) bir ölçü.
  • Dört tane.
  • Dört veya dört buçuk miskal.

istibşar

  • Müjde almak. Hayırlı, iyi haber iyi sevinmek.İSTİBTA' : Ağır ağır hareket etme.
  • Gecikme, geç kalma.

istihzar / istihzâr / استحضار

  • Hazırlama. (Arapça)
  • Hazırlanma. (Arapça)
  • Huzura çağırma. (Arapça)

istimdad / istimdâd

  • Yardım isteme, yardıma çağırma.

istiskal

  • Ağır bulup hoşlanmadığını anlatmak. Soğuk muamele ederek sevmediğini bildirmek.

istiskal etme

  • Ağır bulup hoşlanmama, değer vermeme.

istiskal etmek

  • Ağır bulup hoşlanmamak.

izaz / îzâz

  • Ağırlama.

izzet-i ilmiye

  • İlmin izzeti; ilmin gerektirdiği vakar, ağırbaşlılık.

kaat

  • Gadap, hiddet, öfke.
  • Darlık.
  • Yaşlı koyun.
  • Davar memesi.
  • Bağırma ve çığlık şiddeti.

kabadayı

  • Mc: Cesur, kahraman, cengâver. Eskiden kabadayılar ağırbaşlı, fenalıktan kaçınır, iyiliği sever insanlar oldukları için muhitlerinde hürmet görürlerdi.
  • Kimseden korkmaz görünerek şuna buna meydan okuyan kimse, yiğit taslağı.

kabin

  • Güveğinin geline verdiği ağırlık, eşya, para. (Farsça)

kabkaba-i ibil

  • Devenin bağırması.

kabus

  • Uykuda ağırlık basması. Korkulu ve insanda hareket bırakmayan rüya. Karabasan.

kadr

  • Bir alış-verişte karşılıklı olarak değiştirilen iki maldan herbirinin ölçek veya ağırlıkla ölçülen mal olmaları.

kantar

  • Ağırlık ölçüsü âleti.
  • Binikiyüz dinar, onikibin okiyye, yüz okiyye gibi hudutsuz bir vezindir.
  • Kırk okka.

kanun / kânun

  • Ocak. Ateş yanan yer. Zaman.
  • Kış mevsimi.
  • Sakil, ağır adam.
  • Kış mevsiminin ilk iki ayı.
  • Mangal. Soba.

karkar

  • Kilim veya halı ucu.
  • Hışımla gürleyerek çağır demek.

kaskase

  • Yol göstermek.
  • Köpeği "kuçu kuçu" diye çağırmak.

katuf

  • Tembel; yürüyüşü ağır, yavaş olan hayvan.

katv

  • Sürur ve neşeyle ağır ağır yürümek.
  • Adımını biribirine yakın atmak.

kavkal

  • Bağırtlak kuşunun erkeği.
  • Keklik.
  • Turaç kuşu.

kaziye-i şartiyye-i muttasıla

  • Man: Mevzu ile mahmulü birer cümle olmakla, birinde bir şeyin üzerine olunan hüküm, diğerinde gösterilen şarta mütevakkıf olan kaziyyedir. (Eğer bir cisim ağır ise, bir yere yerleştirilmedikçe düşer gibi.)

kedkede

  • Ağır ağır seğirtmek.
  • Katı bir cisme dokunmaktan çıkan ses.

keham

  • Yaşlı, ihtiyar. (Kesmez kılıca "seyf-i kihâm"; peltek lisana "lisan-ı kihâm"; ağır yürüyüşlü ata "feres-i kihâm" derler.)

kehmel

  • Ağır ve kaba.

kell

  • (Çoğulu: Külul) Ağırlık.
  • Yorgunluk.
  • Ufak taneli yağmur.
  • Yetim.
  • Semizlik, besililik.
  • Cibinlik dedikleri ince örtü.

kende

  • Hendek, çukur. (Farsça)
  • Biçilmiş, kesilmiş. (Farsça)
  • Kokmuş, ağır kokulu. (Farsça)

kental

  • Yüz kilogram ağırlığında bir tartı birimi. (Fransızca)

ker / كر

  • Sağır, işitmez. (Farsça)
  • Kudret, kuvvet. (Farsça)
  • Maksad ve meram. (Farsça)
  • Sağır. (Farsça)

keramet

  • Allah (C.C.) indinde makbul bir veli abdin (yâni, âdi beşeriyyetten bir derece tecerrüd edebilen zatların) lütf-u İlâhî ile gösterdiği büyük mârifet. Velâyet mertebelerinde yükselen bir abdin hilaf-ı âdet hâli.
  • Bağış, kerem.
  • İkram, ağırlama.

keri / kerî

  • Örümcek ağı. (Farsça)
  • Sağırlık, duymazlık, işitmezlik. (Farsça)

kerkere

  • Tavuğa çağırmak.
  • Rüzgârın bulutu toplayıp dağıtması.

kesel

  • Tembellik. Uyuşukluk.
  • Yorgunluk.
  • Ağırlık.
  • Tembellik, ağırlık, uyuşukluk.

kezz

  • Boğazına çıkana kadar yemek.
  • Çok yemekten dolayı ağırlaşmak.

kih

  • (Çoğulu: Kihân) Küçük, sagir. (Farsça)

kihin

  • Küçük, sagir. (Farsça)

kile

  • 40 litrelik hububat ölçüsü. Eski bir ağırlık ölçüsü.

kımat

  • Örtü, sargı. Sarılacak bez. Beşik bağırdağı.
  • Keserken koyunun ayağını bağlamada kullanılan ip.

kırat / kırât

  • Dirhemin onaltıda birini ifade eden eski bir ağırlık ölçüsü.
  • Değerli metallerin ölçülmesinde kullanılan ağırlık birimi.

kırat-ı şer'i / kırât-ı şer'î

  • Peygamber efendimiz zamânında kullanılan ve hadîs-i şerîflerde ismi geçen bir ağırlık birimi.

kırat-ı urfi / kırât-ı urfî

  • Kullanılması âdet olan ve hükûmetin kabûl ettiği miskâl ve dirhemden küçük bir ağırlık birimi.

kırkıs

  • Küçük üvez.
  • Köpeği çağırmak.
  • Yüzük yapılan özlü balçık.

kıtb

  • (Çoğulu: Aktâb) Bağırsak.

kıyye / قِيَّه

  • Okka. Eskiden kullanılan bir ağırlık ölçüsü. Kıyye-i atika da denir. Şimdiki 1282 gram.
  • Okka; şimdiki 1282 grama denk gelen eski bir ağırlık ölçüsü.
  • Okka,1282 gram ağırlık.
  • 1282gr ağırlık ölçüsü.

kıyye-i aşari / kıyye-i âşâri

  • Kilo. Bin gram olan ağırlık ölçüsü.

kiza

  • Yemeği çok yemekten dolayı basan ağırlık.

kulle

  • (Çoğulu: Kulel) Doruk, dağ tepesi, zirve.
  • Kule.
  • Bazı harp gemilerinin güvertelerinde bulunan ve makine ile hareket eden ağır top.

kulunç

  • Tıb: Şiddetli bağırsak ağrısı. Omuzlarda ve vücutta bir ağrı.

kündguş / kündgûş

  • Sağır, işitmez. (Farsça)

kürek cezası

  • Tanzimattan önce ve yelkencilik devrinde işledikleri ağır cürümden dolayı harp gemilerinden kürek çekmek üzere gemi hizmetine verilen kimseler. Bu gibiler, gemilerde kürek çektikleri için bu tâbir meydana gelmiştir.

kusb

  • (Çoğulu: Aksâb) Göden bağırsak denilen büyük bağırsak.

kusbe

  • (Çoğulu: Kuseb) Göden bağırsak.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kuta'

  • (Çoğulu: Kutâ-Kutevât) Atın arkalaşacak yeri.
  • Bağırtlak kuşu.

kütale

  • Ağırlık, sıklet.

kuvve-i muhassala

  • Muhtelif kuvvetlerin ağırlık merkezi.

lando

  • Üstü önden ve arkadan açılıp kapanır, körüklü, geniş araba nevilerinden biridir. Halk arasında "Landon" şeklinde telâffuz edilen bu araba, fayton ve kupalara nazaran daha ağır ve gösterişli idi. (Fransızca)

lehd

  • Def'etmek, kovmak.
  • Ağır etmek, ağırlaştırmak.

lehid / lehîd

  • Götürdüğü yük ağır olduğundan eziyet çeken deve.

lüüse

  • Uyku ağırlığı.

madde

  • Zahir duygularla hissedilen, ruhâni olmayıp, ağırlığı olan, cismâni bulunan.
  • Asıl, esas, cevher, mâye.
  • Bend, fıkra, kısım.
  • İlm-i Kelâmda: His âzâmız üzerine bir takım muayyen ihtisâsât husule getiren veya getirebilen, her şey.
  • Tıb: Çıbanın içinde hasıl olan ya
  • Ağırlığı olan ve boşlukta yer kaplıyan varlık.

mags

  • Bağırsak ağrısı.

mahmur

  • (Hamr. dan) Sarhoşluğun verdiği sersemlik.
  • Uyku basmış ağırlaşmış göz. Baygın göz.

mancınık

  • Eskiden kale kuşatmalarında kalelere ağır taşlar fırlatmak için kullanılan savaş âleti.
  • Eskiden kale kuşatmalarında ağır taşlar fırlatmak için kullanılan, bir ucunda bir kepçe, öbür ucunda da bir karşı ağırlık bulunan kaldıraç biçiminde eski bir savaş âleti.

manivela

  • Ağır şeyleri çekmek ve kaldırmak için vasıtanın dönen merkezine bir ucu takılıp döndürülen kol.

masarin / masarîn

  • Bağırsaklar.

masvat

  • Çok bağıran.

matruş

  • Traş olmuş. Sakalsız.
  • Sağır kimse.

med'uv

  • Davet olunan. Çağırılmış. Davetli.

mehist

  • Ağır, sakil. (Farsça)

mehr-i muaccel

  • Nikâhta erkek tarafından kız tarafına verilen ağırlık, para.

mekanet / mekânet

  • Ağır başlılık.
  • Kuvvet. Güç.

mekinet / mekînet

  • Onur, vakar, ciddiyet, ağırbaşlılık.

mekis / mekîs

  • Vakarlı. Onur sahibi. Ciddi ve ağırbaşlı kimse.

menn

  • Nimet vermek. İyilik etmek.
  • Minnet.
  • Rıza.
  • Esiri fidye almadan, ücretsiz salıvermek.
  • Kesmek.
  • Zayıf etmek.
  • Ettiği iyiliği başa kakmak.
  • İki batman ağırlık.
  • Kudret helvası.

merkez-i sıklet

  • Ağırlık merkezi.

mesakil / mesakîl

  • (Tekili: Miskal) Miskaller, 1,43 dirhemlik ağırlık ölçüleri.

meskukat / meskûkât

  • Belli ağırlıkta basılmış olan altın ve gümüş paralar.

mest

  • Adamın elini deve karnında yavrunun yattığı yere sokması.
  • Bağırsak içinde iken sıvayıp çıkarmak.

mevat arazi / mevât arâzi

  • Ölü arâzi. Bir kimsenin mülkünde bulunmayan, mer'a, baltalık ve harman yeri olarak kimseye verilmemiş olan ve gür sesli bir kimsenin köy ve kasaba evlerinin son bulduğu yerden bağırıp sesi duyulmayacak derecede köy ve kasabadan uzak yâni tahmînen yarım saatlik uzaklıkta olan dağlık, taşlık, kıraç, o

mevzun / mevzûn

  • Ölçülü, tartılı, ağırlıkla ölçülen, tartılan mal.

mia' / miâ'

  • (Çoğulu: Em'â) Bağırsak.

mia-i a'ver / miâ-i a'ver

  • Körbağırsak.

mia-i galiz / miâ-i galiz

  • Kalınbağırsak.

mia-i isna-aşer / miâ-i isnâ-aşer

  • Oniki parmak bağırsağı.

mia-i rakik / miâ-i rakik

  • İncebağırsak.

miai / miâî

  • (Miâiyye) Bağırsakla alâkalı.

mihmandar

  • Misafire hizmet ve yardım eden. Misafiri ağırlayan. (Farsça)
  • Misafir ağırlayan; ev, mülk sâhibi.

mihmandar-ı kerim / mihmândâr-ı kerîm / مِهْمَانْدَارِ كَرِيمْ

  • Çok ikram edici misafir ağırlayan.

mihmandari / mihmandarî

  • Mihmandarlık. Misafir ağırlayıcılık. (Farsça)

mihmannevaz

  • Misafire iyi muamele ederek ikram eden. Misafir ağırlayan. (Farsça)

mihmanperver

  • Misafir ağırlayan, misafire ikram eden, misafir seven. (Farsça)

mihmanperveri / mihmanperverî

  • Misafirperverlik, misafir ağırlayıcılık. (Farsça)

mikat

  • Bağırdak ipi, (oğlancıkları beşikte onunla bağlarlar.)
  • Kesilme ânında koyunun ayağını bağladıkları ip.

minhar

  • Misafirperver. Misafir kabul edip ağırlayan.

misafirperver

  • Misafir ağırlamayı seven.

miskal

  • Yirmidört kıratlık (4,5 gr. kadar) bir ağırlık ölçüsü. (Bir kırat, beş normal arpa ağırlığında olup, bir dirhemin 1/14 üdür.)
  • Yaklaşık 4.5 grama denk olan bir ağırlık ölçüsü.
  • Yirmidört kıratlık bir ağırlık ölçüsü. (Ondört kırat bir şer'î dirhem karşılığıdır).
  • Bir çeşit ağırlık ölçü birimi.
  • 4,5 gram ağırlık.

mısvat

  • Çok haykıran, çok bağıran.
  • Ses kuvveti.

mizbanan / mizbanân

  • (Tekili: Mizban) Misafirleri ağırlayanlar, ev sahipleri.

mizman

  • Misâfiri ağırlıyan, misâfire ikram eden ev sâhibi. (Farsça)

mu'dilat

  • (Tekili: Mu'dal) Büyük, ağır, çetin ve zor işler.

mü'ne

  • (Çoğulu: Müen) Zahmet.
  • Ağırlık.

muazzamat / muazzamât

  • Büyük ve ağır işler. Muazzam şeyler.

muazzezen

  • İzzet ve ikram ile, ikram olunarak, ağırlanarak.

mübaşir / mübâşir

  • Müjdeleyen.
  • Mahkemede kapıcılık edip şâhid ve maznunların ismini çağırarak mahkemeye yardım eden kişi.
  • Geçici bir vazife alarak merkezden bazı emirleri götüren, icrâ salâhiyeti olan.
  • Müfettiş. Kontrolör.
  • Müjdeleyen, mahkemede çağırıcı.

mübti'

  • Ağır davranıp geciken. Ağır hareket eden.

müd

  • Sekiz yüz yetmiş beş gram ağırlığında bir ağırlık birimi.

müdd

  • İki avuç dolusu kadar bir ölçü. Ağırlıkça da 875 gr. kadardır.
  • 875 gram ağırlık.

mugremun

  • Ağır borca uğratılmış olanlar.

mühayata

  • Çağırmak.

muhzır

  • (Huzur. dan) Eskiden şeriat mahkemelerinde mübâşir hizmetini gören kimse. Alâkalı kimseleri mahkemeye çağırmaya memur kişi.

muizz

  • İzzet ve ikram eden. Ağırlayan. Aziz ve şerif eyleyen.

mukad

  • Ağır yüklü.

mükrem

  • İkram olunmuş. Ağırlanmış. Lutfedilmiş.

mükrim

  • İkram eden. Ağırlayan. Lütf eden. Misafirsever.

mükrimane

  • Lütfederek, ağırlayarak, ikram ederek. (Farsça)

müks

  • (Meks) Ağır ağır, vakit vakit.
  • Eğlenme, muntazır olma, durma, bekleme.

mülayemet

  • Lâtife etmek, şaka yapmak.
  • Sevinç izhar etmek.
  • Yumuşaklık. Uygunluk. Yumuşak huyluluk.
  • Bağırsakların yumuşaklığı.

münada

  • (Nidâ. dan) Seslenilmiş, çağırılmış, nidâ edilmiş.

münadi / münâdi

  • Nidâ eden, seslenen, çağıran. Müezzin.
  • Nida eden, seslenen, çağıran.
  • Seslenen, çağıran.

münfis

  • Ağır, pahalı, değerli.

münşid

  • (Neşide. den) İnşad eden, iyi şiir okuyan.
  • Bir şeyi zâyi edip " Varmı" diye bağıran.

müreccih

  • Tercih eden, üstün tutan, bir şeyi daha iyi ve mühim gören.
  • Tercih ettiren sebep.
  • Meyilli ve sakil, ağır şey.

mürettil

  • Kur'ân-ı Kerimi ağır ağır ve tecvid kaidelerine göre okuyan.

müsafirperver

  • Müsafire çok hürmet eden, müsafiri iyi ağırlayan, kıymet veren. (Farsça)

musaggar

  • (Sagir. den) Küçültülmüş. Tasgir olunmuş, küçük yapılmış.

müsakkal

  • Ağırlaştırılmış. Sakilleştirilmiş.

müsakkıl

  • (Siklet. den) Ağırlaştıran, sakil eden.

musavvit

  • (Savt. dan) Seslenen, yüksek sesle çağıran.

müşayaa

  • Biriyle dostluk etme.
  • Birine uyma, tâbi olma.
  • Çağırmak.
  • Haykırmak.

musayaha

  • (Sayha. dan) Birbirine haykırıp çağırışma.

müşeyyea

  • Bir şeyin ardından bağırıp çağıran kadın.
  • Koyun sürüsünün ardına uyan koyun.

müshil

  • (Çoğulu: Müshilât) (Sehl. den) Kolaylaştıran.
  • Bağırsakları temizleyen. İshal veren. Kazuratı kolaylıkla dışarı attıran ilâç.

müshilat / müshilât

  • (Tekili: Müshil) İshal veren, bağırsakların temizlenmesine yardımcı olan ilâçlar.

müşide

  • Çağıran. Yüksek sesle şarkı söyleyen.

müstasgir

  • (Sagir. dan) Küçük gören, istisgar eden, küçümseyen.

mustasrih

  • Bağırıp ağlayan. Meded bekleyen.

mütebellid

  • Tembel, uyuşuk. Ağır davranan.

müteenni

  • (Eny. den) Temkinli. Teenni eden. Ağır davranan.

müteenniyane / müteenniyâne

  • Temkinli olarak. Ağır davranarak. Çekinip sakınarak. (Farsça)

mütenadi

  • (Nida. dan) Birbirini çağıran. Birbirine nida eden.

müterahi

  • Yavaş hareket eden, ağır davranan.

mütesakıl

  • Üşenip ağırlaşan.
  • Muhârebeye girmeye teşvik edilmiş iken oyalanıp kalan.

mütesalih

  • Sağır gibi görünen. Sağırlık gösteren.

mütesalihin / mütesalihîn

  • (Tekili: Mütesalih) Sağır gibi görünenler, sağırlık gösterenler.

muvakkar / موقر

  • (Vekar. dan) Ağırlanmış, saygı gösterilmiş olan.
  • Ağırbaşlı, vakarlı, ciddi.
  • Ağırbaşlı. (Arapça)

muvakkaran

  • Vakarla, ciddiyetle, ağırbaşlılıkla.
  • Ağırlanmış, saygı gösterilmiş olarak.

muvakkir

  • (Vekar. den) Ağırlayan, saygı gösteren.

müvazi

  • Aynı ağırlıkta, denk, eşit.

muvazin

  • (Vezn. den) Ağırlıkça birbirine eşit ve denk olan.
  • Denk, uygun.

na'k

  • Karga avazı.
  • Çobanın koyuna haykırıp çağırması.

na'r

  • Çağırmak.
  • Haykırmak.
  • Burun içinden çıkan ses.
  • Gitmek.
  • Firar, kaçmak.
  • Galeyan.

na'ra

  • (Çoğulu: Na'rât) Yüksek sesle uzun uzun bağırma.
  • Tar: Eskiden yangına giderken ve dönerken kalabalık caddelerde, geçitlerde, dönemeçlerde, meydanlarda tulumbacıların içlerinden "naracı" adı verilen birinin bağırması yerinde kullanılır bir tâbirdir. Nâra atmakla yangın münasebetiyle s

na're

  • Nâra. Yüksek sesle uzun uzun bağırma. Çağırma. Haykırma.
  • Burun içinden çıkan ses.

na're-endaz / na're-endâz

  • Nâra atan. Yüksek sesle uzun uzun bağıran. (Farsça)

na'rezen

  • Nâra atan. Yüksek sesle uzun uzun bağıran. (Farsça)

nadi / nâdî / نادی

  • Nidâ eden, haykıran, çağıran.
  • Halkın, meşveret gibi, birşey konuşmak üzere bir yere toplanmaları. Nitekim İslâmdan evvel Mekke'de Kureyş'in toplandığı meclis binasına "Darünnedve" denilirdi. Nâdi; orada ve o gibi yerlerde toplanan heyettir ki; bezm, meclis, mahfil, kongre tâbirleri g
  • Seslenen, çağıran. (Arapça)

nagk

  • (Çoğulu: Nuguk) Karga çağırmak.

naik

  • Karga ötüşü veya horoz sesi.
  • Çobanın koyuna bağırması.

nak'

  • (Çoğulu: Nuk'-Enku) Su saklayacak yer.
  • Kuyu içinde olan su.
  • Deve kuşu avazı.
  • Feryâd etmek, bağırıp çağırmak.
  • Susuzluğu teskin etmek, susuzluğu gidermek.
  • Sıcak suda haşlama.
  • İlâç olarak çıkarılan su.
  • Suda ıslanma.
  • Toz.

nane molla

  • Mc: Beceriksiz, işe yaramaz, ağır hareketli mânalarında kullanılan bir tâbirdir.

nara / nâra

  • Yüksek sesle bağırma, haykırma.
  • Bağırma.

naz / nâz

  • Bir şeyi beğenmeyiş, şımarıklık. (Farsça)
  • Beğendirmek maksadiyle kendini ağır satmak. (Farsça)
  • Celb-i muhabbet için edilen nezâket, letâfet ve zarafet. (Farsça)
  • Yalvarma, rica. (Farsça)
  • Kendini ağıra satma.

nebi / nebî

  • Yeni bir din getirmeyen, daha önce gönderilmiş olan bir Resûlün dînine dâvet eden, çağıran peygamber. Resûllere (yeni bir dinle gönderilen peygamberlere) tâbi olan peygamberler.

nefs-i mutmainne

  • Îmân etmiş nefs. Allahü teâlâyı anmakla huzûra eren, İslâmiyet'in emirlerini yapmak kendisine zor, ağır gelmeyen nefs.

nehk

  • Eşek bağırışı.

neht

  • Çağırmak.
  • Ses, avaz.
  • Men'etmek, engel olmak.

neşg

  • Aşk galebe edip haykırıp çağırmak.
  • Tâlim etmek.

nevh

  • Ağıt etmek.
  • Bağırıp çağırarak sesle ağlamak.

neydelan

  • Kâbus denilen ağırlık ki uyku arasında olur.

nezb

  • Çağırmak.
  • Ses, sadâ, savt.

nida / nidâ

  • Çağırma, seslenme, ses verme.
  • Ünlem.

nida'

  • Seslenmek, çağırmak, haykırmak, bağırmak. Ses vermek.
  • Gr: ünlem (!)

nuak

  • Çobanın koyuna haykırıp çağırması.

nübüvvet

  • (Nebi. den) Peygamberlik, nebi olmak, nebilik. Allah'ın (C.C.) emriyle vazifeli olarak insanları doğru yola çağırmak.

nügak

  • Çobanın koyuna çağırıp haykırması.

nur-u vakar

  • Ağırbaşlılığın, temkinliliğin nuru.

okıyye

  • Okka; eskiden kullanılan 1282 gr.'lık bir ağırlık birimi, dört yüz dirhem.
  • Eskiden kullanılan bir ağırlık birimi, dörtyüz dirhem.

okiyye

  • (Veya hemzenin hazfı ile "Vekiyye") Eskiden kullanılan bir ağırlık ölçüsü. Yerlere ve muhitlere göre değişir. Dörtyüz dirhem ağırlık. Yedi miskal veya kırk dirhem ağırlık. Şer'an kırk dirhem kabul edilmiş. En tanınmışı dörtyüz dirhemdir.

okka / اُوقَّه

  • Eskiden kullanılan bir ağırlık ölçüsü. Dörtyüz direm ağırlık. Okiyye. (Türkçe)
  • 1.283 grama karşılık gelen ağırlık ölçüsü.
  • 1200 gram ağırlık.
  • 1283 gram ağırlık.

pala

  • Ağzı enli, ortasına doğru daha genişliyerek ucuna doğru daralmaya başlayan kalın, kısa ve ağır kılıç.

papure

  • İki çift öküz koşulan ağır bir cins saban. (Farsça)

para

  • Alış-veriş aracı olarak kullanılan, biriktirme ve tasarruf etmeye yarayan, çeşitli mâdenlerden veya kağıttan îmâl edilmiş değer ölçüsü. Belli ağırlıkta basılmış olan altın ve gümüş paralara sikke veya meskûkât, altın paralara dînâr, gümüş paralara dirhem denir.

periz

  • Haykırma, bağırma. Feryâd. (Farsça)
  • Su kenarlarında yetişen yeşil saz, ot. (Farsça)

pranga

  • İng. Eskiden ağır cezalı mahkûmların ayaklarına takılan kalın zincir.
  • Halkalarıyla beraber iki okka yüz dirhem ağırlığındaki demire verilen addır.
  • Umumi hapishanelerde, hapishanenin iç nizamını bozan ve taşkınlık gösteren mahkûmların ayaklarına da pranga vurulurdu.

pür-temkin

  • Çok ağır başlı. Çok temkinli. (Farsça)

racih / râcih

  • Ağır basan, üstün gelen, diğerinden üstün.

racih gelme

  • Ağır basma, üstün gelme.

rahcen

  • Ağırlık, sıklet.
  • Meyletmek, eğilmek, yönelmek.

re'ree

  • Gözü tez tez döndürmek.
  • Koyun çağırmak.

rebaz

  • Şehrin yarısı ve etrafı.
  • Her nesnenin eğlenecek ve duracak yeri.
  • Koyun ağılı.
  • "Göden bağırsak" denilen büyük bağırsak.

rehyat

  • Acizlik.
  • Zayıflık, süstlük.
  • Bir dengi birinden ağır etmek.

rekanet

  • Vakarlılık, ağırbaşlılık.

rekin

  • Yüce, yüksek, âli.
  • Ağırbaşlı, ciddi, vakarlı.

renin

  • Bağırma, haykırma.
  • İnleme, inilti.

rezan

  • Ağır, ciddi, vakarlı, ağırbaşlı ve temkinli kimse.

rezanet

  • Ağırbaşlılık, vakarlılık, temkinlilik, ciddilik.

rezin

  • Vakarlı, temkinli, ağır başlı, sağlam.

rezn

  • Bir şeyi kaldırıp ağır mı hafif mi diye görmek.

riayet

  • İyi karşılamak, ağırlamak, hürmet etmek.
  • Uymak, tâbi olmak.
  • Otlamak veya otlatmak.
  • Hıfzetmek, korumak.

ribe'n-nesie / ribe'n-nesîe

  • Gecikme ribâsı. Bir cinsten olan iki şeyin birini, diğeri karşılığında veresiye olarak satmak veya başka başka cinslerden olup; ağırlık, hacim veya uzunluk ölçüsüyle yâhut belirli ölçülerde olup, sayıyla alınıp satılan iki şeyi veresiye değişmek. Mik tarlar eşit olsa bile ribâ sayılır.

rıtl

  • 130 dirhem-i şer'îlik (436.8 gram) bir ağırlık ölçüsü birimi.

rude

  • (Çoğulu: Rudegân) Bağırsak. (Farsça)

ruga'

  • Sada, ses.
  • Deve, sırtlan ve deve kuşunun bağırması.

rükunet

  • Ağırbaşlılık. Vakar ve temkin sâhibi olma.

ruunet

  • İnsana ağır gelecek hâllerde bulunma.
  • Sünepelik, bönlük.

sa / sâ

  • 3120 gram ağırlık.

sa' / sâ'

  • Genelde tahıl ve yiyeceklerde kullanılan yaklaşık olarak 3 kg. ağırlığında ölçü birimi.

sa'k

  • Ansızın düşmek.
  • Çağırmak.
  • Helâk olmak.

sa'saa

  • Keçiyi sağmak için çağırmak.

sade

  • (Sayd. dan) Mâzi fiilidir. "Avlandı" mânâsındadır. ( dan) "Bağır, ilân et" mânâsına emirdir. Meydan okumak, âciz bırakmak mealinde ve i'caz yoluna işaret eder "sâd" diye okunur.
  • Sadakat, sıdk gibi mânâlara da gelir.

safra

  • Dengeyi sağlamak için yelkenli gemilerin sintinelerine konan mâden, taş, kum gibi ağırlıklar.

sagair

  • (Tekili: Sagire) Küçük günahlar.

sagire

  • (Bak: SAGİR)

sahc

  • Bağırsağın yaş olup cerahat vermesi.
  • Kaşımak.
  • Tırmalamak.

sahha

  • Kulakları sağır eden şiddetli bağırış ve çığlık.

sahl

  • Ses kısıklığı. Ses bozukluğu.
  • Boğazını boğup şiddetle çağırmak.

sakil / sakîl / ثقيل / ثَق۪يلْ

  • (Sıklet. den) Ağır, can sıkan, sıkıcı. Çirkin kaba.
  • Ağır, can sıkıcı. Çirkin.
  • Gr: Ağır ve kalın okunur harf veya hece.
  • Ağır, can sıkıcı, çirkin.
  • Çirkin, ağır.
  • Ağır. (Arapça)
  • Hoş olmayan, yakışmayan. (Arapça)
  • Ağır.
  • Ruha ağır gelen.

sakile / sakîle

  • Ağır olan.

şakul

  • (Çekül) Geo: Bir yerin umumi hattını tâyin için kullanılan âlete denir. Bir ağır cismi ip ile yüksekten sarkıtmakla bir duvarın ne derece yatık, eğri veya doğru olduğu anlaşılması gibi.

sala / salâ

  • Namaza davet için çağırmak. Minarede okunan salavat, dua. (Kelimenin aslı "Essalât" veya "Salât" dır.)

salk

  • Şiddetli ses.
  • Vurmak.
  • Hâmile kadının ağrısı tutup bağırması.

samediyet

  • Allah'ın (C.C.) hiç bir şeye muhtaç olmadığı gibi hazinesinden hiçbir şey eksilmemesi ve kudretine de hiç bir şey ağır gelmemesi.

samem

  • Sağırlık.

samm

  • Sağır olmak.
  • Şişenin ağzını tıkamak.
  • Katı, sağlam ve sert madde.
  • Vurmak.

samma

  • Sesi çıkmayan, sessiz.
  • Sağır ve dilsiz.
  • Katı ve son kaya.
  • Sağlam ve sert yer.
  • Belâ.
  • Zahmet, meşakkat.

sarad

  • Yer bağırsağı.

sarha

  • Çağırmak, bağırmak, feryad etmek.

sarih

  • Kurtaran, maded veren. İmdad eden.
  • Çağırılan, kendisinden meded beklenen.
  • Meded isteyen.

sarre

  • Kapı, kalem ve semer cızıldaması.
  • Çağırıp söylemek.
  • Sayha, yüksek ses.

savt

  • Ses. Bağırmak.

sayehan

  • Çağırmak.

sayha

  • (Çoğulu: Siyâh) Çağırış. Çığlık. Feryad. Nâra.
  • Azab, eziyet.

sayha-i gurab / sayha-i gurâb

  • Karga bağırışı.

sebük

  • Hafif. Ağırbaşlılığı ve ağırlığı olmayan. (Farsça)

sebükbar / sebükbâr

  • Yükü hafif. Ağırlıksız, eşyası az olan. (Farsça)
  • Derdi, düşüncesi olmayan. (Farsça)

secr

  • Kızdırmak.
  • Doldurmak.
  • İnleyerek çağırmak.

şedid-ül mihal

  • Şiddetli kuvvet. Ağır ve şiddetli azab.

sehab

  • Çağırgan, gürültücü kişi.

sehab-üs sikal

  • Ağır yağmur bulutları.

selk

  • Bir yerden haber getirmek.
  • Yumurtayı rafadan pişirmek. Bir kimseyi başı üstüne bırakmak.
  • Katı ve sert söylemek.
  • Çağırmak.

şematetkarane / şematetkârane

  • Kuru gürültü yapmak suretiyle, arsızca, gürültü ile bağırmak. (Farsça)

semit

  • Temiz pişirilmiş olan kebap.
  • Arınmış, temizlenmiş ve pâk olmuş.
  • Doldurulmuş bağırsak.
  • Birbiri üstüne yığılmış kiremit.
  • Bir kat sahtiyan.

seng

  • Taş, hacer. (Farsça)
  • Vezin. Tartı ve temkin. (Farsça)
  • Sıklet. (Farsça)
  • Beraberlik. (Farsça)
  • Ağırlık. (Farsça)

sengin / sengîn / سنگين

  • Ağır. (Farsça)
  • Taştan. (Farsça)

senkendaz

  • Eski kalelerde kale dibine sokulan düşmana yukarıdan ağır taşlar vesaire atmak için altı açık cumba gibi çıkmalara verilen addır. Kale kapılarını müdafaa için üst taraflarına da böyle senkendazlar yapılırdı.

ser-giran

  • Başı ağır. (Farsça)
  • Mc: Çok sarhoş. (Farsça)

serahor

  • Osmanlı İmparatorluğunun ilk devirlerinde ordunun bir yerden başka bir yere hareketinde yolların yapılması ile beraber ağırlıkların nakil vesairesi veyahut memleket içinde zelzele, deprem gibi bir âfetin vukuuyla harap olan yerlerin hemen tamir edilmesi işlerinde kullanılanlara verilen addır.

şeraşir

  • Nefis.
  • Beden, vücut, ceset.
  • Ağırlık.

şernak

  • Göz kapağının ağır ve kalın olması.
  • Ekinin bir mertebe uzun olması.

şerşere

  • Ateş üstüne koyunca cızlayıp ötmek.
  • Yarmak.
  • Kesmek.
  • Meta, mal mülk.
  • Ağırlık. (Bu mânâya Çoğulu: Şerâşir)

şetaret

  • Şenlik. Şatır ve şuh olmak.
  • Yarım olmak.
  • Göz ucuyla bakmak.
  • Hafiflik. (Ağırbaşlılığın zıddı.)

şey'en feşey'en

  • Yavaş yavaş, ağır ağır.

şey'en şey'en

  • Yavaş yavaş, ağır ağır.

şiddet-i hüküm

  • Ağırceza kararı.

sıfat-ı erbaa / sıfât-ı erbaa

  • Dört sıfat; sağırlık, dilsizlik, körlük, karanlık.

sikal

  • Ağır olan, ağır şeyler.

sıklet / ثقلت / ثِقْلَتْ

  • Ağırlık. Mânevi sıkıntı.
  • Ağırlık.
  • Ağırlık.
  • Ağırlık. (Arapça)
  • Sıkıntı. (Arapça)
  • Sıklet vermek: Ağırlık vermek, rahatsız etmek, sıkıntı vermek. (Arapça)
  • Ağırlık.

sıklet-i maneviye / sıklet-i mâneviye

  • Mânevî ağırlık.

sırhak

  • Çağırmak.

sıyah

  • (Tekili: Sayha) Bağırmalar, çığlıklar, haykırışlar, feryadlar.

sükala'

  • (Tekili: Sakil) Ağırlar. Kabalar. Çirkinler. Sözü sohbeti çekilmeyen kimseler.

summ

  • İşitmez olanlar, sağır olanlar. Duymayanlar.

şütürbar / şütürbâr

  • Bir deve yükü kadar olan ağırlık. (Farsça)

taallülat / taallülât

  • (Tekili: Taallül) Ağır davranma.

taammüm

  • Umumileşme. Umumi olma.
  • (İmame. den) Sarık sarma.
  • (Amm. den) Amca olma. Birisini "amca" diye çağırma.

tadavvür

  • Çağırmak, bağırmak, feryad etmek.
  • İnlemek.
  • Açlık.

tagrid

  • Çağırmak.
  • Kuş ötmek.

talac

  • Bağırma, feryad, çığlık. (Farsça)
  • Ses, sada. (Farsça)
  • Kavga. (Farsça)
  • Meş'ale. (Farsça)

tareş

  • Sağırlık.

tartabe

  • Keçiyi sağmak için çağırmak.

tasamm

  • Kendini sağır etmek.

tasamüm

  • Sağırlığa vurmak.

tasarruh

  • Şiddetle çağırmak.

tasayuh

  • Birbirine çağırmak.

tasy

  • Sütü ve suyu çok içmekten dolayı vücudun ağırlaşması.
  • Süst olmak, zayıflamak.

taytava

  • Bağırtlak kuşuna benzeyen alaca bir kuş. (Yüzü beyaz, başı kara olur.)

te'zin

  • Ezan okutma.
  • Bağırıp ilân etme.

tebatu'

  • Ağır davranma. Ağır hareket etme.

tebcil

  • Ağırlamak. Yüceltmek. Birisine ta'zim etmek. Hürmetle hareket etmek.
  • Ağırlama, yüceltme.

tebcilen

  • Ağırlıyarak, tâzimen.

tebellüd

  • Ağır, tembel olma.
  • Bir şeye tahassür ve teessüf etme. Pişmanlıktan dolayı "hay meded" diye ellerini birbirine çarpma.
  • Yere düşme.

tebtıe

  • (Bati. den) Yavaşlama, ağırlaşma.

tehavün

  • Mühimsememek, ehemmiyet vermemek, ağır davranmak. Aldırış etmemek.
  • İstihkar, horlama, hakir görme.
  • Ağırdan alma.

tehdir

  • Hastalıklı devenin bağırması.
  • Sözü boğaz içinden söylemek.

tehevvüs

  • Heveslenmek.
  • Yumuşak yerde ağır ağır yürümek.

tehtehe

  • Ağır söylemek, sert konuşmak.

tekabkub

  • Bağırsaklarda gazların meydana getirdiği gurultu.

teklif-i mala-yutak / teklif-i mâlâ-yutak

  • Ağır ve güç yetmez olan teklif. Dayanılmaz teklif.

temahül

  • Mühlet verme. Yavaş ve ağır davranma.

tematti

  • (Matiyy. den) Vücutta duyulan ağırlıktan dolayı gerinme.
  • Yürürken sallanmak.

temcid

  • Cenab-ı Hakk'ın büyüklüğünü bildirmek. Tazim ve sena etmek.
  • Ağırlamak.
  • Sabah namazı vaktinden evvel minarelerde belli makamlarda söylenen ilâhi, niyaz.

temkin / temkîn / تمكين

  • Ağır başlılık, usluluk.
  • Ölçülü hareket sâhibi.
  • Vakar, izzet. İktidar, kudret.
  • Birini bir şeye muktedir kılmak.
  • Kararsızlıktan kurtulup huzur ve sükuna mazhar olmak.
  • Tedbir, ihtiyat.
  • İhtiyatlı davranma. (Arapça)
  • Sağlamlık. (Arapça)
  • Ağırbaşlılık. (Arapça)

temkinli

  • Ağırbaşlı, ihtiyatlı hareket etme.

tenabüz

  • Birbirine lâkap takıp çağırmak.

tenad

  • Birbirine nidâ etmek, birbirine bağırışmak.

tenadi

  • Birbirine nida etmek, çağırmak.
  • Bir araya toplanma.

tenadüs

  • Birbirine lâkap koyup bağırışmak.

tenbel

  • (Tembel) Üşenen, üşengeç. (Farsça)
  • İşte ağır, davranan ağır yürüyen, ağır hareketli. (Farsça)

tenemmür

  • Birisini korkutmak için gürültü yapmak, gürültülü ses çıkarmak.
  • Uzun uzun bağırmak.
  • Kaplan huylu olmak. Kaplanlaşmak.

tenkil / tenkîl

  • Ağır bir şekilde cezalandırma.

tereccuh etme

  • Üstün gelme, ağır basma.

tesakul

  • Ağırdan alma, oyalanma, tembellik etme.

tesaluh

  • Sağır gibi görünme.

tesamum

  • Sağır görünme.
  • Sağırlaşma.

tescir

  • Tennur yakmak.
  • Denizi kurutmak.
  • Boşaltmak ve doldurmak.
  • Ağlayarak çağırmak.

teskil

  • (Sakl. dan) Ağırlaştırma. Ağırlığını artırma.

tevekkün

  • Musibet anında yüksek sesle bağırıp feryad etmek.

udal

  • Katı, şiddetli.
  • Pek zor.
  • Ağır hastalık.

ufuc

  • (Çoğulu: Afâc) Vurmak.
  • Göden bağırsağı denilen bağırsak.

ufunet

  • Çıban veya yaranın çürüyüp fena kokması.
  • İltihab.
  • Her hangi bir maddenin çürümesinden hasıl olan pis koku, çürük kokusu.
  • Sıkıntı veren manevî ağırlık.

ul'ul

  • Yaramazlık.
  • Çağırmak.
  • Budak.

usul bilgileri / usûl bilgileri

  • İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe ile İmâm-ı Ebû Yûsuf ve İmâm-ı Muhammed'in kavillerini (ictihâdlarını, re'ylerini, sözlerini) içerisinde bulunduran El-Mebsût, Ez-Ziyâdât, El-Câmi-us-Sagîr, Es-Siyer-us-Sagîr, El-Câmi-ül-Kebîr, Es-Siyer-ül-Kebîr kitablarındaki fıkıh (din) bilgileri. Bu altı kitabı İmâm-ı Muha

utruş / utrûş / اطروش

  • Sağır.
  • Sağır. (Arapça)

vahamet

  • Zor, güçlük.
  • Ağırlık. Tehlike. Muhatara. Neticesi fena.
  • Hazım güçlüğü, sindirim zorluğu.
  • Korkulacak hal, tehlikeli vaziyet.

vahid-i i'tibari / vâhid-i i'tibarî

  • Hakikatta olmayıp varlığı farazî olarak kabul edilen bir şey. Varlığına itibar edilen şey. (Ağırlık için kilo, uzunluk için metre bir vâhid-i itibarîdir.)

vahim / vahîm / وَخ۪يمْ

  • Ağır.
  • Sonu tehlikeli. Çok korkulu.
  • Hazmı güç olan. Zararlı veya faydalı olmayan yemek.
  • Ağır, sonu tehlikeli, çok korkulu.
  • Ağır, sonu tehlikeli.
  • Ağır, sonu tehlikeli.

vak'

  • Ağırbaşlılık. Ağırlık.
  • Yüksek yer.

vakar / وقار

  • Ağırbaşlılık, ciddiyet.
  • Ağırbaşlılık, kalp rahatlığı.
  • Ağırbaşlılık. Halim ve heybetli oluş. Nâmusu muhafazayı mucib haslet. Temkinlilik. Azamet ve izzet.
  • Ağırbaşlılık, saygınlık.
  • Ağırbaşlılık. (Arapça)

vakār / وَقَارْ

  • Haysiyetini koruma, ağırbaşlılık.

vakar-ı ilmiye

  • İlimden gelen ağırbaşlılık.

vakr

  • Az işitmek. Sağırlık.

vakur / vakûr / وقور

  • Ağırbaşlı, temkin sahibi. İzzetli, vakarlı.
  • Vakarlı, ağırbaşlı.
  • Ağırbaşlı.
  • Ağırbaşlı. (Arapça)

vakurane / vakûrâne / وقورانه

  • Ağırbaşlılıkla. Düşünce ve tedbirlilikle. Temkinle. (Farsça)
  • Ağırbaşlılıkla. (Arapça - Farsça)

vakz

  • Sıklet, ağırlık.

vazife-i sakile / vazife-i sakîle

  • Ağır görev.

vebal / vebâl

  • Günah. Zarar. Ziyan. Şiddet. Ağırlık. Azab. Doğru olmayan bir hareketin manevî mes'uliyeti.
  • Günah, zarar, ziyan, şiddet, ağırlık, azap, doğru olmayan bir hareketin manevî sorumluluğu.
  • Şiddet, ağırlık, günah.

vebl

  • Ağır ve vahim olmak.

vekar

  • Ağır başlı olup yerine göre uygun davranmak, şahsiyetli olmak.

velvele-i gına / velvele-i gınâ

  • Şarkı bağırtısı.

velvele-i hayret

  • Hayret ve şaşkınlık bağırtısı, sesi.

velvele-i istiğrab

  • Garip karşılayarak bağırma, hayret feryadı.

vesen

  • Uyku ağırlığı. Uyku ile uyanıklık arası.
  • Uyku anında aklın gitmesi.
  • Hâcet.

vezn / وزن

  • (Vezin) Tartma. Ölçme. Hesaplama.
  • Tartacak şey. Tartı.
  • Ağırlık.
  • Ağırlık. (Arapça)

vezn-i mahsus

  • Özgül ağırlık. Bir cismin bir santimetre küp hacmindeki parçasının ağırlığı.
  • Edb: Nazmın veya kelimenin belli kalıplarından her biri. Nazmın ahenk ölçüsü.

vezne / وزنه

  • Ağırlık. (Arapça)
  • Tartı. (Arapça)
  • Para gişesi. (Arapça)

vıkr

  • (Çoğulu: Evkar) Ağır yük.
  • Çok su taşıyan bulut.

vikr

  • (Çoğulu: Evkar) Ağır yük.

vizam

  • Her nesnenin ağırlığı.
  • Başka birşeyle karışmış olan nesne. (Buğdayla karışmış toprak gibi.)

vizr

  • Günah.
  • Yük. Ağırlık.
  • Silâh.
  • Sırta vurulan ağır yük. Yük götürmek.
  • Günah, yük, ağırlık, yük götürmek, sırta vurulan ağır yük.
  • Günah, hata, ağırlık.

za'k

  • Çağırmak, bağırmak.

zahiri mezheb / zâhirî mezheb

  • Huk: Hanefî imamlarından İmam-ı Muhammed'in (El-Mebsut, El-Câmi-üs Sagir, El-Câmi-ül Kebir, Ez-Ziyâdât, Es-Siyer-üs Sagir, Es-Siyer-ül Kebir) nâmları ile mâruf olan altı kitabında münderiç bulunan mes'elelere denir. Buna "Zâhir-ür rivâyât mesâili" denir. İmam bu eserlerde kendi fıkhî görüşlerini değ

zakv

  • Çağırıp bağırmak.

zal'

  • Eğilmek, meyl etmek.
  • Dar olmak.
  • Davarın ağır yük getirmekten dolayı yürürken iki yanına eğilmesi.

ze'r

  • Arslan kükremesi.
  • Çağırmak ve kükremek mânâsına mastar.

zecel

  • Avaz, ses, savt.
  • Mübâlağa ile çağırmak.

zecr

  • Menetme, engel olma. Nehyetme.
  • Zorlama, zorla yaptırma.
  • Önleme. Sıkma.
  • Kovma. Eziyet etme.
  • Angarya olarak çalıştırma.
  • Köpek balığı.
  • Çağırma.
  • Sürme.

zecre

  • Çağırmak, bağırmak, sayha.
  • Men'etmek, engel olmak.

zemare

  • Savt, ses, sayha, bağırış, çığlık.

zemcere

  • (Çoğulu: Zemâcir) Şiddetle çağırmak.

zerre miskal

  • Çok az miktarda, zerre ağırlığında.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR