LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te ağıl ifadesini içeren 331 kelime bulundu...

açalya

  • yun. Fundagillerden, güzel çiçekli bir bitki ve çiçeği.

adiyyet / âdiyyet

  • Adilik. Aşağılık.

agal

  • Darıltma, kışkırtma.
  • Çiğnemeden yutma.
  • Ağıl.
  • Arı kovanı.

ağl

  • (Bak: AĞIL)

agser

  • Boz ve esmer renkli, çok tüylü abâ, kilim.
  • Kurbağa yosunu.
  • Karabatak kuşu.
  • Aşağılık ve âdi (adam).

ağtabaka

  • Tıb: Görme sinirlerinin göz yuvarlağı içinde dağılmasından meydana gelen zar.

ahlak-ı rezile / ahlâk-ı rezile

  • Kötü ve aşağılık ahlâk.

akustik

  • Sese ait.Ses mevzuu. Kapalı yerde ses dağılma sistemi. (Fransızca)

aky

  • Koyu olan ve birbiri üstüne sağılmış olan koyun sütü.

anet

  • Cimâdan âciz olmak.
  • Ağaçtan yaptıkları deve ağılı.

arzu-yu tahkir

  • Başkalarını aşağılama arzusu.

bais / bâis

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Öldükten sonra, kabirlerinde çürümüş ve dağılmış olan cesedleri diriltip mahşere, (arasât meydanına) sevkeden, gönderen.

behv

  • (Behve) Misafir odası.
  • Yer altında hayvan ağılı. (Bu iki mananın cem'i Ebhâ-Bühüvv şeklindedir)
  • Geniş meydan, yer.
  • Göğüsün içi, boğazdan mideye kadar olan aralık.
  • Rahim ile mahrecinin arası.

bergal

  • (Çoğulu: Beragil) Sırtlan eniği.

bess

  • Parça parça olmak, dağılıp serpilmek.

bev

  • Deve yavrusunun derisi. (Bunu samanla doldurup anasına gösterirler. tâ ki sağılmaktan kaçmasın diye.)

biyocoğrafya

  • yun. Nebat ve hayvanların yer yüzünde dağılışını ve sebebelerini tetkik eden ilim kolu. Hayatî Coğrafya. Biyojeografi.

buğat / buğât

  • Bâğîler, âsîler. Haksız olarak devlete isyan eden, karşı gelenler. Bâğî'nin çokluk şeklidir.

bürt

  • Nebat şekeri. Zelil, aşağılık kimse.
  • Balta.

çenber

  • Daire, def ve kalbur gibi şeylerin tahtadan olan dairesi. (Farsça)
  • Fıçı ve tekerlek gibi şeylere takviye edip, dağılmalarını önlemek için etrafını çevirecek tarzda geçirilen demir veya tahta halka. (Farsça)
  • Başa ve boyna bağlanan yemeni. (Farsça)
  • Esirlik, bağlılık, kölelik. (Farsça)
  • Geo: Bir düz (Farsça)

cerbeze

  • Aldatıcı sözlerle kurnazlık etme. Fazla sözlerle aldatıcılık. Haklı ve haksız sözlerle hakikatı gizleme.
  • Beceriklilik, fetânet ile temyiz ve cesaret-i mutedile ve kuvvet-i idareden ibâret olan sıfat-ı zihniye. (Bu kelime, Arabçada: Hilekârlık, kurnazlık gibi aşağılayıcı bir mânâda ku

cerre çıkma

  • Eski zamanda medrese talebelerinin, mübarek üç aylar olan Receb, Şaban ve Ramazanda köylere dağılıp halka, ahaliye dini nasihatlarda bulunmak, namaz kıldırmak veya müezzinlik etmek suretiyle para ve erzak toplamaları.

cüfafe

  • Dağılmış kuru ot.

dah

  • Hizmetçi, uşak, cariye. (Farsça)
  • On (10). Aşer. (Farsça)
  • Korkak. Alçak, aşağılık, âdi kimse. (Farsça)

daire-i haşir ve neşr

  • Yeniden dirilip toplanma ve tekrar dağılıp yayılma sahası.

darice

  • Ay ve güneş ağılı. (Farsçada "hâle" denir.)

denaet / denâet

  • Alçaklık, aşağılık.

deniyyat

  • (Tekili: Denâya) (Denî) Ahlâksızlıklar, aşağılık şeyler.

derekat / derekât

  • Aşağılık dereceleri. En aşağı mertebeler.

dil

  • Gönül, kalb, niyet. (Farsça)
  • Cesâret, yürek. (Farsça)
  • Mandıra, ağıl. (Farsça)

duhte

  • Sağılmış. (Farsça)
  • İğne ile dikilmiş. (Farsça)

duhur

  • Zillet, zelillik, hakirlik, aşağılık. Adilik.

dun / dûn / دون

  • Aşağı, alçak. Kolay. Zayıf. Gölgeli. Aşağılık. Altta, aşağıda.
  • Alçak, aşağılık.
  • Aşağı.
  • Altta.
  • Aşağı, alt. (Arapça)
  • Aşağılık, adi. (Arapça)

dunperver / dûnperver / دون پرور

  • Aşağılık kimseleri koruyan. (Arapça - Farsça)

ecel-i inkıraz

  • Dağılıp yok olma vakti, çökme zamanı.

edani

  • (Tekili: Ednâ) Ednâlar, en deniler, en alçaklar. Alçak, pek bayağı ve aşağılık kimseler.

ednas

  • (Tekili: Denes) Pislikler, necisler, kirler.
  • En aşağılar, âdi ve bayağı kişiler.

efsal

  • (Tekili: Fesl) Alçak, âdi ve aşağılık kişiler.

ehl-i ihanet

  • Haksız yere hakaret edenler, aşağılayanlar.

enadid

  • Perişan, saçılmış, dağılmış, pejmürde şeyler. Perakende.

enbaşte

  • Yıkılmış, dağılmış. (Farsça)
  • Tıkanmış. (Farsça)

enkal

  • İşkence âletleri. Bukağılar, kayıt ve kelepçeler.
  • Nefsin cismani alâkalara ve bedeni lezzetlere bağlanıp kalması.

enzal

  • (Tekili: Nezl ve Nizil) Soysuzlar, alçaklar, âdi ve aşağılık adamlar.

erazil / erâzil / اراذل

  • Reziller, aşağılıklar. (Arapça)

ermeni

  • Eskiden batı Asya'nın kuzey kısmında ve Avrupa'nın Asya'ya komşu olan bazı yerlerinde dağınık şekilde yaşayan bir milletti ki, İranlılar ve Romalılar tarafından birçok defa mağlub edilmeleri üzerine çeşitli yerlere dağılmışlardır. Ve bu dağılma sonucunda büyük şehirlere de yerleşerek san'at, kuyumcu

ervah-ı safile / ervâh-ı sâfile / اَرْوَاحِ سَافِلَه

  • Alçak, aşağılık ruhlar.

erzel / ارذل

  • En rezil, en aşağılık. (Arapça)

esfel / اسفل

  • En aşağı. (Arapça)
  • Aşağılıkların en aşalığı. (Arapça)

esfel-i safilin / esfel-i sâfilîn / اَسْفَلِ سَافِل۪ينْ

  • Aşağıların en aşağısı.
  • Aşağıların en aşağısı.

esfelisafilin / esfelisâfilîn

  • Aşağıların en aşağısı.

esfeliyyet

  • Aşağılık, âdilik, alçaklık.

esfelü's-safilin / esfelü's-sâfilîn

  • Aşağıların en aşağısı.

eşi'a

  • Şualar, ışınlar, bir kaynaktan çıkıp dağılan ince ışık hüzmeleri.

evbaşan

  • (Tekili: Evbaş) Aşağılık kimseler, âdi kişiler, alçak ve rezil insanlar. Ayak takımları.

evşab

  • Aşağılık kimse, âdi ve rezil kişi. Ayak takımı.

evşaz

  • Yardımcılar, tarafdarlar. Aşağılık ve ayak takımı olan kişiler.
  • Vücuttaki mafsallar, oynak yerler.

ezell-i nas / ezell-i nâs

  • İnsanlar içinde en rezil ve aşağılık olan adam.

ezib

  • Rezil, âdi ve aşağılık kimse.
  • Kıble rüzgarı.
  • Riyh-u cenub ile Sâbâ arasında esen yel.
  • Sevinmek, ferah ve neşat.

fayih

  • Kendiliğinden dağılan güzel koku.

feşga

  • Dağılmış; münteşir.

fesh

  • Bozma, bozulma, dağıtma, dağılma, yürürlükten kalkma.

fevc

  • Dalga. Bölük. İnsan kalabalığı. Cemaat. Takım.
  • Koşmak. Sür'at etmek.
  • İyi kokunun dağılıp yayılması.

fuhş

  • Çok çirkin, aşağılık, helâl olmayan işler.

fuhşiyat / fuhşiyât

  • Çok çirkin, aşağılık, helâl olmayan işler; Dinen yasaklanan ve haram sayılan davranışlar.

fürumaye / fürûmâye / فرومایه

  • Aşağılık, alçak. (Farsça)

fütat

  • Parçalanmış ve dağılmış olan şey.
  • Her nesnenin ufağı, parçası.

fuzaz

  • Ayrılmış ve dağılmış nesne.

gabibe / gabîbe

  • Sabah sağılan koyun sütünün üzerine akşam yine sağıp, ertesi güne bekletilip ekşiyen süt.

gavga

  • Çekirge.
  • İnsanların rezilleri. Adi, aşağılık olan kimseler.

gazgaza

  • Zillet, aşağılık.
  • Eksik, noksan.

gir / gîr

  • (Giriften) "Tutmak, yakalamak" mastarının emir köküdür. Türkçedeki: yapan, tutan, tutucu, dağılan, yayılan gibi mânalara gelir. Kelimenin sonuna eklenir. (Farsça)

girifte-ser

  • Aklı fikri dağılmış kimse. Dalgın kişi. (Farsça)

gubare

  • Sığır ağılı, mandıra. (Farsça)
  • Sığır sürüsü. (Farsça)

güruh-u hazele / gürûh-u hazele

  • Alçaklar, aşağılık kimseler.

habak

  • Mandıra, ağıl. (Farsça)
  • Dört yanı bir duvar veya set ile çevrilmiş yer, avlu. (Farsça)

hacat-ı süfliye / hâcât-ı süfliye

  • Aşağılık ve bayağı ihtiyaçlar.

hadise-i ihanet / hâdise-i ihanet

  • İhanet olayı, haksız yere hakaret etme, aşağılama olayı.

hakaret / hakâret / حقارت

  • Aşağılama, hakaret. (Arapça)

hakaretamiz / hakaretâmiz / حقارت آميز

  • Aşağılayıcı. (Arapça - Farsça)

hakn

  • Sütü tuluma koyup toplamak ve sağıldıkça üzerine koymak.
  • Men etmek, engel olmak.

haleb

  • Süt sağma. Sağılmış süt.

halub

  • Sağılan şey.

har / hâr / خوار

  • Aşağılık, adi. (Farsça)

harabiyet

  • (Harabî) Yıkılma. Yıkılış. Parçalanıp dağılış. Zillet ve sefalet içinde

haşel

  • Bayağılaşma, rezil olma. Bayağılık, rezillik, âdilik.
  • Her nesnenin kötüsü.

haşir ve neşir

  • Öldükten sonra tekrar diriltilerek Allah'ın huzurunda toplanma ve tekrar dağılıp yayılma.

haşir ve neşr

  • Öldükten sonra âhiret âleminde tekrar diriltilip Allah'ın huzurunda toplanma ve sonra tekrar dağılma.

haşir ve neşr-i ekber

  • Öldükten sonra yeniden diriltilip Allah'ın huzurunda toplanma ve tekrar dağılıp yayılma.

haşir ve neşr-i insani / haşir ve neşr-i insanî

  • İnsanların öldükten sonra tekrar diriltilerek Allah'ın huzurunda toplanması ve tekrar dağılıp yayılması.

haşr u neşr

  • Toplanıp dağılmak, yayılmak.

haşr ü neşr

  • Toplayıp dağılma, haşir neşir.

hass

  • Zannetmek.
  • Silkmek.
  • Davarı kaşağılamak.
  • Közün üstünde birşey pişirmek.
  • Katletmek, öldürmek.

hazair

  • (Tekili: Hazire) Duvar veya çitle çevrilmiş ağıl.
  • Etrafı duvarla çevrili olan mezarlıklar.

hazire / hazîre

  • Etrafında duvar veya çit bulunan ağıl, bahçe.
  • Mezarlık.

he'le

  • (Çoğulu: Hâlât) Ay ağılı, dâire-i kamer.

hebaen mensura

  • Boşuna olarak. Faydasız yere dağılmış.

heft

  • Hafiflik sebebiyle uçup dağılmak.
  • Hafif mizaçlı olup, her dile geleni söylemek.
  • Vurmak.

herhere

  • Su çağıltısı.
  • Koyunu çağırmak.
  • Aktığında sesi ve çağıltısı işitilecek kadar çok olan su.

hevan

  • Hakaret, zillet, alçaklık, zelillik, aşağılık, horluk.

hid'

  • Koyunlar ürküp dağıldıklarında, onları durdurmak için söylenen bir kelimedir.

hiff

  • Yağmurunu döküp hafiflemiş bulut.
  • Biçilmediğinden tanesi dağılmış ekin.
  • Bir nevi balık.

hilab

  • İçine süt sağılan kab.

hilale / hilâle

  • Ay ağılı, hâle.

hısset

  • Bayağılık, çirkinlik, değersizlik.

hisset-i nefs

  • Nefsin aşağılığı.

hissiyat-ı süfliye

  • İnsanları kötülüğe yönelten aşağılık duygular.

hıyar-ı vasf

  • Bir akitte vücudu şart kılınan veya örfen meşhud bulunan mergub bir vasfın mevcud olmaması sebebiyle âkitlerden biri için sabit olan muhayyerliktir. (Sağılır diye satılan bir ineğin, sütten kesilmiş olması gibi.)

hücnet

  • Kusur, noksan, ayıp.
  • Bayağılık, karışıklık, soysuzluk.
  • Sözdeki ayıp.

hücre

  • (Çoğulu: Hucer-Hucerât) Deve ağılı.
  • Duvar çevrilmiş yer.

iadeten / iâdeten

  • Eskiyi yerine getirerek; ölümden sonra çürüyüp dağılan bedeni tekrar inşa edip diriltmek şeklinde.

idhar

  • Hakir görme, tahkir etme, aşağılatma, hor görme.

ıdin

  • Dağılmış, perâkende olmuş.

iftirak

  • Perişan olmak.
  • Ayrılmak, dağılmak. Hicran.

iftirak-ı izam

  • Kemiklerin dağılması.

igtilal

  • Hayvanın çok susaması.
  • Elbiseleri üst üste giyme.
  • İçme.
  • İyi sağılmadığı için (koyun) hastalanma.

ihanet

  • Haksız yere hakaret etme, aşağılama.

ihanet etmek

  • Hakaret etmek, haksız yere aşağılamak.

ihanetkar / ihanetkâr

  • Hakaret eden, aşağılayan.

ihanetkarane / ihanetkârâne

  • Hakaret ederek, aşağılayarak.

ihsas

  • Aşağılık işler yapma.
  • Cimrilik, pintilik, hasislik.

ihtifaz

  • (Bastırarak) Aşağılatma.

ıkma'

  • Gelen bir kimseyi geri döndürme.
  • Birisini aşağılama.

iktinaf

  • Bir şeyin etrafını kuşatmak.
  • Deve için ağıl edinmek.

immisar

  • (İmtisar ile aynı mânâdadır) Süt sağmak.
  • Bir şeyi incelemek.
  • Az olmak.
  • Dağılmak.
  • Hâil, perde.

inbisas

  • Yayılıp dağılma.

indira'

  • (Su) dağılıp yayılma.

indira-iı ma' / indira-iı mâ'

  • Suyun dağılıp yayılması.

infidad

  • (İnfadda) Bir şeyin kırılıp dağılması. Parça parça olma.

infisah

  • Bozulma, dağılma.

inhifaz

  • Aşağılanma, alçaklanma.
  • Çökkünlük.

inhilal / inhilâl / انحلال / اِنْحِلَالْ

  • Çözülüp ayrılma. Dağılma.
  • Erime.
  • Münhal olma.
  • Çözülme, ayrılıp dağılma.
  • Ayrışma, dağılma.
  • Çözülme, ayrışma. (Arapça)
  • Dağılma. (Arapça)
  • Dağılma, çözülme.
  • Dağılma, çözülme.

inhilal-pezir

  • İnhilali mümkün olan. Dağılabilen. Çözülebilen. Eriyebilen. (Farsça)

inhitat

  • Aşağılanma, aşağı inme.
  • İhtiyarlama, yaşlıyığa yüz tutma.
  • Kuvvetten düşme.
  • Bir şişin inmesi.
  • Düşme, inme.

inhizam

  • Basılıp ezilme.
  • Bozulma. Askerin bozulup dağılması.
  • Bozulma, dağılma, yenilme.

inkıdad

  • Yıkılma.
  • Perakende olup dağılma.
  • Kuş havadan süzülüp inme.

inkıraz / inkırâz

  • Dağılıp yok olma, son bulma.

insaf

  • Yaprak yaprak olma, lime lime olup dağılma.

insanın haşri

  • İnsanların, öldükten sonra dağılmış olan zerreleri âhirette Allah tarafından tekrar bir araya getirilerek bedenlerinin inşa edilmesi ve diriltilmesi.

inşikak-ı asa / inşikak-ı âsâ

  • Değneğin bölünmesi, âsânın ikiye ayrılması; 'ihtilaf ve ayrılıklarla, birliğin bozularak kuvvetin dağılması' mânâsında bir deyim.

inşitat

  • Dağılmak. Dağınık olmak. Perakende olmak.

intisar

  • Saçılmak. Dağılmak.
  • Püskürmek.
  • Toz kabarması. Kabarmak.
  • Buruna su çekmek.
  • Aksırıp tıksırmak.

intişar

  • Dağılmak. Yayılmak. Üremek.
  • Tıb: Yorgunluktan damar şişip kabarmak. Umumileşmek.

irgam

  • Aşağılatma. Hor, hakir kılma.
  • Burunu kırma.
  • Yere sürtme.
  • Galip olma.
  • Kahretme.

irtibas

  • Dağılma.

istihkar / istihkâr / استحقار

  • Aşağılama. (Arapça)

istinfar

  • Ürküp dağılma.

istirzal

  • (Rezalet. den) Rezil sayma. Kepaze, bayağı ve aşağılık görme.

iştitat

  • Dağılma. Perişan olma.

istizlal

  • (Zill. den) Aşağılık ve zelil görme.
  • Bayağı ve âdi görülme.

jaledar

  • Üzerine çiğ düşmüş, kırağılanmış. (Farsça)

kam / kâm

  • İstek. Arzu. Maksad. Murad. Dilek. Lezzet. (Farsça)
  • Ağzın üstü. Damak. (Farsça)
  • Koyun, sığır ağılı. (Farsça)
  • Ağaç kilit. (Farsça)

kasb

  • Ağızda tez dağılan ve çekirdeği katı olan kuru hurma.
  • Sağlam, sert.

kaşi'

  • Kararı ve sebâtı olmayan kişi.
  • Dağılmış, müteferrik.

kaşih / kâşih

  • Düşmanlığını gizleyip izhar etmeyen.
  • Dağılıp uzaklaşan kimse.

kemra

  • Mandıra, ağıl. (Farsça)

kenif

  • (Çoğulu: Künüf) Hıfzedici, koruyan.
  • Örtücü.
  • Kalkan.
  • Deve ağılı.
  • Ayakyolu, tuvalet.

keşih

  • (Çoğulu: Küşuh) Perâkende olmak, parça parça dağılmak.
  • Böğür.
  • Cânip, taraf.

kıdad

  • Perâkende olup dağılmak.

kirfi / kirfî

  • Bazısı bazısının üstüne yağılmış olan yüksek bulutlar.
  • Yumurtanın dış kabuğu.

kış'a

  • Bulut açılıp dağıldıktan sonra havada geri kalan parça.

kıyamet / kıyâmet

  • Dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması.

kıyamet-i kübra / kıyamet-i kübrâ

  • Büyük kıyâmet, bütün varlığın bozulup dağılması, ölümü.

kuvve-i an-il-merkeziye

  • Merkezkaç kuvvet. Cisimlerin kendi mihveri üzerine hareketi zamanında merkezinde hâsıl olan kuvvete denilir. Merkezde dönen bir tekerleğin etrafında yapışık veyahut üstünde taşıdığı cisimlerin etrafa yayılıp dağılmasıyla bu kuvvetin mevcudiyyeti anlaşılır.

laş

  • Hakir ve aşağılık kimse. Adi, zelil, itibarsız ve alçak kişi. (Farsça)
  • Çapul, yağma. (Farsça)

leamet

  • Alçaklık, âdilik, zillet, denaet, aşağılık.

leiman

  • (Tekili: Leim) Alçak, zelil ve aşağılık kimseler. Pinti ve cimri insanlar.

liam

  • (Tekili: Leim) Alçak, aşağılık ve zelil kimseler. Pinti ve cimri insanlar.

likha

  • Yeni doğurmuş ve sağılır deve.

mahkür

  • Aşağılanan, küçük düşürülen.

mahlub

  • Sağılmış hayvan.

mahlul

  • Çözülmüş, dağılmış. Hallolmuş, erimiş.
  • Murisi ölen sahipsiz mal. Mirasçısı bulunmayıp hükümete kalan miras.

mahruz

  • Kepâze, rezil, rüsvay, aşağılık, âdi. İtibarsız.

mahv olma

  • Yıkılma, dağılma, yok olma.

masr

  • Parmak uçlarıyla süt sağmak.
  • Bir şeyi incelemek.
  • Az olmak.
  • Dağılmak. (İmtisar veya immisar ile aynı manadadır.)

mebsus

  • Dağılmış. Yayılmış. Herkesçe duyulmuş. şayi' olmuş.

menfuş

  • (Pamuk veya yün gibi) atılmış ve didilmiş. Dağılmış, didik didik edilmiş.

mensur

  • (Nesr. den) Dağılmış. Saçılmış.
  • Gece vaktinde güzel kokan bir çiçek.
  • Edb: Manzum olmayan nesir halindeki yazı. Bunun mânaca çok güzel ve şiir gibi ahenkli yazılmış olanına "mensur şiir" denir.

merbat

  • Davar bağlayacak yer. Ahır, ağıl.
  • Manastır.
  • Tekke.

merşuş

  • Saçılmış, dağılmış.

mery

  • Sağılır davarın memesini meshedip sağmak.

mesfur

  • Yazılmış, adı geçmiş. (Bu tabir, eskiden daha ziyade hakaret görmesi icabeden aşağılık kimseler hakkında kullanılırdı.)

mevzu'

  • Bahis. Üzerinde durulan mes'ele.
  • Aşağılanmış olan.
  • Konulmuş. Vaz olunmuş.
  • Uydurma. Doğru ve hakikat olmayan.
  • Geçer olan, muteber, işlemekte olan, câri.

mezellet

  • Aşağılık, zelillik.

mezmum / mezmûm

  • Aşağılanmış, kınanmış.

mihleb

  • İçine süt sağılan kap.

mim'siz medeniyetperest

  • Rezil ve aşağılık şeyleri hayat tarzı olarak kabul edip bağlananlar.

mimsiz medeniyetperest

  • "Deniyetperst", aşağılık şeylere düşkün kimse.

miskin-i zelil

  • Zillete düşmüş sefil, hor görülüp aşağılanan sefil.

mişvar

  • Tarz, tavır, gidiş, gidişât.
  • Gümeçten bal peteği sağılan âlet.
  • Davar satılacak yer.

mualli / muallî

  • Yücelten, yükselten.
  • Sağılır davarın sağ tarafından sağmaya varan kişi.

mücalih

  • Kışın da sağılan ve süt veren deve.

müfterik

  • (Fark. dan) Ayrılan, iftirâk eden.
  • Perişan olan, dağılan.

muhatara-i izmihlal / muhatara-i izmihlâl

  • Dağılma tehlikesi.

muhazele

  • Hakirlik, aşağılık, rezillik.

muhazzil

  • Alçaklık ve bayağılık içinde bırakan. Tahzil eden.

muhazzilane / muhazzilâne

  • Alçaklık ve bayağılıkla. (Farsça)

mülzime

  • Masa üzerine konulan kâğıtların uçup dağılmasını önlemek için üzerine konulan bir âlet.

münbess

  • Dağılmış, toz hâline gelmiş.

münhafıza

  • Harf söylenirken alt damaktan dilin ayrılması hâli.
  • Aşağılanmış olan.

münsecim

  • Düzgün, insicamlı.
  • Dökülmüş, saçılmış, dağılmış.

müntesir

  • (Nesr. den) Saçılan, yayılan, dağılan.

münteşir

  • Açılmış, yayılmış, dağılmış, neşredilmiş, basılmış.
  • Duyulmuş, etrafa yayılmış.

müş'ıl

  • Her tarafa dağılmış olan.

müstefaz

  • Dağılıp yayılmış.

mütedenni

  • Tedenni eden, gerileyen, aşağılanan.

mütenessir

  • (Nesr. den) Saçılan, yayılan, dağılan.

müteneşşir

  • Yayılan, dağılan, intişar eden.

müteşa'ib

  • Budaklanmış ve perâkende olmuş. Dağılmış.

mütesaddı'

  • Dağılan, parekende olan, parça parça olan.
  • Yarılıp çatlayan.

müteseffil

  • (Çoğulu: Müteseffilîn) Sefil ve aşağı olan, bayağılaşan.

müteseffilin / müteseffilîn

  • (Tekili: Müteseffil) Sefilleşenler, aşağılık olanlar.

müteşettit

  • (Müteşettite) Dağılan, dağınık olan. Karışan, karışık bulunan. Perişan olan.

müzemmem

  • Aşağılık, bayağı ve küstah adam.

müzeyyifane / müzeyyifâne

  • Tezyif ederek, aşağılayarak.
  • Tezyif ederek, aşağılayarak.

muzmahil

  • Çökmüş, dağılmış.

müzmahil

  • Perişan olmuş, dağılmış.
  • Perişan olmuş, dağılmış.

namerd / nâmerd / نامرد

  • Alçak, aşağılık, namert. (Farsça)

neceş

  • Değeri artırmak için almak.
  • Bir kumaşın pahasını artırmak.
  • Dağılmış şeyleri bir yere toplamak.
  • Örtmek, setretmek.

necş

  • Avı yatağından çıkarma.
  • Dağılmış parçaları toplamak.

nefs-i natıka / nefs-i nâtıka

  • İnsanı hep kötülük ve aşağılık işler yapmaya sürükleyen nefs. Nefs-i emmâre.

nefuh

  • Sütü sağılmadan çıkıp akan deve.

nesel

  • Davar sağıldıktan sonra meme başlarında arta kalan sütü.
  • İki tarafı saf saf ağaçlar olan yol.

neşer

  • Dağılmış, intişar etmiş, münteşir.

neşr

  • Âhirette, ölülerin diriltilip, hesâbları görüldükten sonra, cennetliklerin Cennet'e ve cehennemliklerin Cehennem'e dağılmaları.
  • Yayma, dağıtma.

nifar

  • İntikal etmek, göçmek.
  • Dağılıp kaçmak.
  • Ürkme, korkma, çekinme.
  • Nefret gösterme.

nüdfe

  • Atılmış az nesne.
  • Sağılmış az süt.

nüfture

  • (Çoğulu: Nefâtir) Müteferrik, dağılmış ot.

nüfur

  • Ürküp kaçma, dağılma, firar etme.
  • İntikal etme.
  • Hacıların Mina'dan Mekke'ye doğru gitmeleri.

paşide

  • Saçılmış, serpilmiş, dağılmış. (Farsça)

paydos

  • Dağılma, tatil.

pejulide

  • Solmuş, bozulmuş, dağılmış, karışmış. (Farsça)

rabız

  • Koyun ağılı.

radua

  • Kuzusunu emziren ve hem de sağılır olan koyun.

rebaz

  • Şehrin yarısı ve etrafı.
  • Her nesnenin eğlenecek ve duracak yeri.
  • Koyun ağılı.
  • "Göden bağırsak" denilen büyük bağırsak.

redaet

  • Kötülük, fenalık, bayağılık.

rubz

  • Her nesnenin ortası.
  • Bazısı bazısının üzerine sağılmış süt.

rüfaz

  • Müteferrik. dağılmış, parçalanmış.

rüsva-yı alem / rüsva-yı âlem

  • En aşağılık ve âdi adam.

şa'b

  • Ayrılmak. Dağılmak.
  • Islah etmek, düzeltmek.
  • Helâk etmek.
  • Kırmak.

sa'sa

  • Dağılmış develer.

safilin / safilîn / sâfilîn

  • Alçaklar, aşağılar, sefiller. Allah'tan (C.C.) uzak olanlar.
  • Aşağı taraflar.
  • Aşağılar.

safiliyyet

  • Alçaklık, aşağılık.

sagır

  • Zelil ve aşağılık kimse.

şarapnel

  • Ask: Bir çeşit top mermisi. (Fransızca)
  • Top mermisinden dağılan herbir parça. (Fransızca)

sayibe

  • (Çoğulu: Siyeb) Adak için ayrılıp üstüne binilmeyen ve sütü içilmeyen dişi deve.
  • "Ümm-ül bahire" adı verilen ve peşpeşe üç dişi deve doğuran deve. Bu deveye de binilmez, sütü sağılmaz. Yabana salarlar, ölünceye kadar gezer.

şea'

  • Dağılıp parçalanmak.

şearir

  • Davar yanırına üşüşen sinek ve üvez.
  • Her yöne dağılmak.

sebükser / سبك سر

  • (Çoğulu: Sebükserân) Hafif düşünceli. (Farsça)
  • Sefih, aşağılık. (Farsça)
  • Dangalak. (Farsça)
  • Aşağılık. (Farsça)

sefalet / sefâlet

  • Düşkünlük, aşağılık.

sefil / سفيل

  • Aşağılık. (Arapça)
  • Yoksul. (Arapça)

sefile / سفيله

  • Aşağılık kadın. (Arapça)
  • Yoksul kadın. (Arapça)
  • Orospu. (Arapça)

şenn

  • (Çoğulu: Şinân) Eski kırba.
  • Araptan bir kabile.
  • Dağılıp perâkende olmak.

sereyan / sereyân

  • Yayılma, dağılma.
  • Geçme, sirayet.
  • Yayılma, dağılma, sirâyet etme.

şetat

  • Dağılmak, perakende ve dağılmış olmak.

şetit

  • Dağılmak, müteferrik olmak. Çeşitli.

şette

  • Perâkende olmak, dağılmak.

şevagil

  • (Tekili: Şagile) Uğraşmalar, meşguliyetler.

şevarid

  • (Tekili: Şâride) Dağılmış, dağınık şeyler.

sille-i zillet

  • Aşağılık ve horlanma tokadı.

şirad

  • Dağılmak.
  • Kaçmak.

sire

  • (Çoğulu: Sıyer) Koyun ağılı.

süfliyet

  • Aşağılık, adilik.
  • Alçaklık, aşağılık.

süfliyyet

  • Alçaklık, bayağılık, âdilik.

sümmeha

  • Yalan ve bâtıl nesne.
  • Yer ile gök arası.
  • Her tarafa dağılıp gitmek.

şünan

  • Perâkende, dağılmış.

şüyu / şüyû / شيوع

  • Yayılma. (Arapça)
  • Dağılma. (Arapça)
  • Duyulma. (Arapça)

şüzzaz

  • Müteferrik, perâkende, parçalanmış, dağılmış.
  • Az olan cemaat. Kabilenin haricinde kalan.

ta'diye

  • Dağılmak.
  • Koyunun yününü kırkmak.

tabtaba

  • Su çağıltısı.
  • Tıpırtı.

tahkir / tahkîr / تحقير

  • Aşağılama, hafife alma, hakaret etme.
  • Aşağılama.
  • Küçümseme, aşağılama. (Arapça)
  • Tahkîr edilmek: Aşağılanmak. (Arapça)
  • Tahkîr etmek: Aşağılamak. (Arapça)

tahkir eden

  • Aşağılayan, hakaret eden.

tahkir etmek / tahkîr etmek

  • Hor görmek, kötülemek, aşağılamak, birine veya bir şeye söz ve hareketle hakâret etmek, saygı ve hürmet gösterilmesi, üstün tutulması lâzım olan şeyleri aşağı tutmak, saygısızlık etmek.

tahkiramiz / tahkîrâmiz / تحقير آميز

  • Aşağılayıcı. (Arapça - Farsça)

tahkirat / tahkirât

  • Hakaretler, aşağılamalar.
  • Aşağılamalar.

tahkirkarane / tahkirkârâne

  • Aşağılayarak, hakaret eder tarzda.
  • Aşağılarcasına.

tahlil

  • Dağılma, ayrışma.

tahsim

  • Kestirmek.
  • Dağılmak.

tahzil

  • Aşağılatmak, alçaltma, bayağılaştırma.

takavvuz

  • Ayrılmak. Dağılmak.
  • Yıkılmak.

tarümar / târümâr / تارومار

  • Dağınık. (Farsça)
  • Perişan. (Farsça)
  • Târümâr etmek: (Farsça)
  • Dağıtmak, karıştırmak. (Farsça)
  • Perişan etmek. (Farsça)
  • Tarümâr olmak: (Farsça)
  • Dağılmak, karışmak. (Farsça)
  • Perişan olmak. (Farsça)

tasa'su'

  • Deprenmek, hareket etmek.
  • Perakende olmak, dağılmak.

tasaddu'

  • Yarılıp çatlama.
  • Dağılma.

tebeddüd

  • Perâkende olmak, dağılmak.

tedenniyat / tedenniyât

  • (Tekili: Tedenni) Gerilemeler, tedenniler, aşağılamalar.

teferruk

  • (Fark. dan) Dağılma, ayrılma.

teferruk etmemek

  • Dağılmamak, kollara ayrılmamak.

tefeşşi

  • İntişar etmek, dağılmak.
  • Tecvidde: Harf okunduğu zaman sesin ağız içinde dağılıp uzatılmasına denir. Sin, sad, se, ra, fe, şın, mim, dad harflerine mütefeşşi harfleri denir.

tefessüh / تفسخ

  • Alçaklaşmak. Bozulmak.
  • Çürümek. Kokup dağılmak.
  • Tâkattan düşmek.
  • Çürüme, çürüyerek dağılma. (Arapça)
  • Tefessüh etmek: Çürümek, çürüyerek dağılmak. (Arapça)

tefrika / تَفْرِقَه

  • Nifak, ayrılık, çözülme, dağılma.
  • Ayrılma, dağılma, anlaşmazlık.

tehevvün

  • Hakir kılınma. Horlanma. Hakaret görme. Aşağılanma.
  • Aşağılanma.

teheyyüz

  • Perâkende olmak, dağılmak.

telaşi / telâşî / تلاشى

  • Önem ve ehemmiyetini kaybetme.
  • Dağılma.
  • Telâş.
  • Dağılma. (Arapça)

telbid

  • Bir yere toplayıp yığmak.
  • İhramda olan kimsenin saçı dağılmasın diye başına sakız yapıştırması.

tele

  • Tuzak.
  • Ağıl.

tenadd

  • (Nudud. den) Dağılma, darmadağın ve perişan olma.
  • Birbirinden ürkme.

tenaşür

  • Dağılmak.

tenessür

  • Dağılma, saçılma, yayılma, serpilme.

tenezzül

  • (Çoğulu: Tenezzülât) İnme, düşme. Aşağılama.
  • Gönül alçaklığı. Karşısındakinin seviyesine göre tevâzu ile konuşmak.
  • Yavaş yavaş inmek. Mekânını yukarıdan aşağıya nakletmek.

terzil

  • Rezil etme, aşağılama.

terzil etmek

  • Aşağılamak, rezil ve alçak göstermek.

teşe'ub

  • Budaklanmak.
  • Perâkende olmak, dağılmak, saçılmak.

teseffül

  • Örtme.
  • Aşağı sarkma.
  • Bayağılaşma, aşağılaşma.

teşettüt / تَشَتُّتْ

  • Dağınık olma. Dallara ayrılma. Çatallaşma. Dağılma. Perişan olma.
  • Dağılma, perişan olma.

teşettüt-ü efkar / teşettüt-ü efkâr

  • Fikirlerin ayrılması, dağılması.

teşezzüb

  • Dağılma, dağınık olma.

tesfil

  • (Çoğulu: Tesfilât) (Süfl. den). Aşağılaştırma, sefilleştirme, bayağılaştırma.

tetayür

  • (Tayeran. dan) Uçuşma. Uçuşup dağılma.

tevezzü' / توزع

  • Yer tutma.
  • Dağılma. Bölünme, taksim olunma.
  • Dağılım. (Arapça)

tevsi-i malumat / tevsi-i malûmat

  • Malûmatın dağılması, bilginin yayılması.

tezellül

  • Zillete katlanmak. Aşağılanmak. Alçalmak. Hor ve hakir olmak. Kendini alçak tutmak.
  • Bayağılık, kendini aşağı tutmak. Tevâzûnun aşırı derecesi.

tezerruk

  • Ayrılmak, dağılmak.

tezlil / tezlîl / تذليل

  • Birisini tahkir etme, aşağılatma. Zelil ve hakir bulma.
  • Aşağılama, hor ve hakir görme.
  • Zillete düşürme, aşağılama.
  • Aşağılama, zelil etme. (Arapça)

tezlil etme

  • Aşağılama, küçük görme, horlama.

tezyif / tezyîf / تَزْي۪يفْ

  • Küçük düşürme, aşağılama.

tokat

  • Kale içi, siper, ahır, ağıl. El içi gibi yer.
  • Dere arası olan hayvan mer'ası.
  • El içiyle vurulan sille.

tufave

  • Güneş dairesi.
  • Ay ağılı, hâle.
  • Kabile.

tugat

  • (Tekili: Tâgi) Tâgiler. Azmış ve hak yoldan sapmış olanlar.

unat

  • (Tekili: Ani) Esirler.
  • Adi, bayağı ve aşağılık kimseler.

üşhub

  • Süt sağılırken çıkan ses.

vasıta-i zillet

  • Aşağılanma aracı.

vazaat

  • Alçaklık, âdilik, bayağılık.

vegadet

  • Akılsızlık.
  • Adilik, bayağılık, aşağılık, alçaklık.

zai'

  • Yayılmış olan. Dağılmış olan. Herkesçe bilinen şey.

zelil / zelîl

  • Alçak, aşağılık.

zelil gösterme

  • Aşağılama, hor, hakir görme.

zelilane / zelilâne

  • Alçakça. Hakir ve aşağılık kimselere yakışır şekilde. (Farsça)

zenim

  • Soyu bozuk, soysuz. Aslında o kavimden olmayıp sonradan ona katılan kimse.
  • Aşağılık.

zereb

  • (Çoğulu: Zerâib) Koyun ağılı.

zeval

  • Zail olma, sona erme.
  • Aşağılama, inme.
  • Güneşin başucunda, tam tepeden bulunma zamanı zeval vakti, öğle vakti.

zeval-i gaflet

  • Gafletin dağılması; Allah'ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâlinin sona ermesi.

zevk-i süfli / zevk-i süflî

  • Alçak, aşağılık zevk.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın