LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Z kelimesini içeren 1221 kelime bulundu...

a'lem-i ulema-i zaman / a'lem-i ulemâ-i zaman

  • Zamanın en iyi bileni, en büyük âlimi.

a'mak-ı zemin

  • Zeminin derinlikleri.

a'sef

  • Zulmedip zorla birşey alan.

acafet

  • Zayıflık. Çelimsizlik.

adalet

  • Zulüm etmemek. Herkese hakkını vermek ve lâyık olduğu muâmeleyi yapmak. Mahkeme. Hak kanunlarına uygunluk. Haksızları terbiye etmek. İnsaf. Mâdelet. Dâd. Cenab-ı Hakk'ın emrini emrettiği şekilde tatbik etmek. Suçluya Allah'ın emrini icra etmek.

adalet-i nisbiye

  • Zamanın şartlarına göre değişebilen, toplumun selâmeti için ferdin feda edilmesini öngören göreceli adalet.

adem-i zikr

  • Zikredilmeme, söz edilmeme.

ağniya / ağniyâ / اغنيا

  • Zenginler.
  • Zenginler. (Arapça)

agu

  • Zehir, sem.

ahire / âhire

  • Zâni, zinakâr.

ahşic

  • Zıt ve uygunsuz. (Farsça)

ahşig

  • Zıt ve uygunsuz. (Farsça)

ahval-i zaman / ahvâl-i zaman / اَحْوَالِ زَمَانْ

  • Zamanın şartları.
  • Zamanın halleri.

aker

  • Zeytinyağı tortusu.

akıl

  • Zihnin anlama ve düşünme sıfatı.

aks-i dava / aks-i dâva

  • Zıt hüküm. Karşı dâvâ (Zıt teorem.)

akvam-ı mazlume / akvâm-ı mazlume

  • Zulme uğrayan kavimler.

akvam-ı zalime / akvâm-ı zâlime

  • Zalim kavimler.

akzem

  • Zayıf.

alak

  • Zahmet, meşakkat gidermek.

alaka / alâka

  • Zigot; döllenmiş hücre.

alem-i gayb / âlem-i gayb

  • Zâhir duygularımızla bilinemeyen ve ervah ve meleklere, cinlere mahsus olan âlem. Mâzi ve müstakbeldeki mahlukatın mânevi hayatlarının âlemi.

alem-i vücub / âlem-i vücub

  • Zorunlu âlem; Allah'ın zât, sıfat ve isimlerini ifade eden âlem.

alem-i zati / alem-i zâtî

  • Zâta özgü olan sembol, işaret.
  • Zata âit isim, zatına âit işâret, zâtına mahsus alâmet, delil.

aleyhimizde

  • Zararımıza.

aleyhine

  • Zararına.

allame-i vakit / allâme-i vakit

  • Zamanın en büyük âlimi.

ambar

  • Zahire ve kuru gıdaları koymaya yarayan büyük depo.

ana' / anâ'

  • Zahmet, meşakkat, güçlük, zorluk.

anen fe anen

  • Zamanla, gittikçe, devamlı.

anka / ankâ / عنقا

  • Zümrütüanka, (Arapça)

anka-yı mağrib

  • Zümrüd-ü Anka kuşu.

arefe günü

  • Zilhicce ayının dokuzuncu günü, kurban bayramından bir önceki gün.

arekiyye

  • Zinâkâr kadın.

arızi / ârızî

  • Zâtî ve irsî olmayıp sonradan hâsıl olan. Zâtî ve esastan olmayıp sonradan zuhur ve taalluk eden. Muvakkat, geçici.

asale

  • Zehiri çok tesirli ve korkunç olan yılan.

asib-i rüzgar

  • Zamanın belâsı.

asib-resan

  • Zarar veren, musibete atan, belâya düşüren, felâkete sevkeden. (Farsça)

asri / asrî / عَصْر۪ي

  • Zamanla ilgili, o döneme ait, modern, yeni tarz.
  • Zamana uygun.

asur / asûr

  • Zorluk. Güçlük.

avan / âvân / avân / اوان

  • Zamanlar, anlar.
  • Zaman. (Arapça)

ayn-ı heba

  • Zararın tâ kendisi.

ayn-ı zarar

  • Zararın ta kendisi.

ayn-ı zulüm

  • Zulüm ve haksızlığın ta kendisi.

azamet-i kibriya / azamet-i kibriyâ

  • Zâtının büyüklüğü ve sıfatlarının sınırsız oluşu.

azar-dide

  • Zulüm görmüş. Küskün. (Farsça)

azar-reside

  • Zulüm görmüş, kırılmış, incitilmiş. (Farsça)

azdad / azdâd / اضداد

  • Zıtlar, karşıtlar. (Arapça)

azf

  • Zâhidlik. Nefsini bir şeyden döndürmek.

azrar / اضرار

  • Zararlar. (Arapça)

azref-i zürefa / azref-i zürefâ

  • Zariflerin zarifi.

ba-jurnal

  • Zabıt varakası ile.

bağy

  • Zulüm, tecavüz.

baliye

  • Zayıf ve çürümüş olan şey.

banu-yi mısır / bânû-yi mısır

  • Zeliha.

bast-ı zaman / بَسْطِ زَمَانْ

  • Zamanın genişlemesi.

bastızaman

  • Zamanın genişlemesi, az zamanda normalden fazla yaşama.

bay

  • Zengin.

bay u geda

  • Zengin ve fakir.

bayiste / bâyiste

  • Zaruri, lâzım, gerekli. (Farsça)

be's / بأس

  • Zarar, ziyan, azap, şiddet, fenalık.
  • Zarar, kötü yan. (Arapça)

bediüzzaman / bedîüzzaman / بديع الزمان

  • Zamanın bedi'i olan. Zamanında kendisi gibi görülmedik olan. Kimseye benzemiyen ve zamanın garib ve acibi bulunan.
  • Zamanın, çağın eşsiz güzelliği.
  • Zamanın harikası ve en mükemmeli
  • Zamanın harikası.

behişt-i gına

  • Zenginlik cenneti.

beis

  • Zarar, fenalık.

belec

  • Zâhir ve rûşen olmak. Gözükmek.

bera-yı ziyaret / berâ-yı ziyaret

  • Ziyaret için.

beraat satışı / berâât satışı

  • Zekât toplayan âmillerin (memurların), köylüden alacakları zekât ve uşrun cins ve miktârını gösteren ve berâât adı verilen senedlerin satışı.

beraet-i zimmet / berâet-i zimmet

  • Zimmetinde birşey olmayış, suçsuzluk.

bermal

  • Zirve, dağ tepesi. Dağın üstü, en yüksek yeri. (Farsça)

beruz / berûz

  • Zâhir olmak, zuhur etmek, görünmek.

berz

  • Ziraat, ekim. (Farsça)

besin

  • Zihayat varlıkların yaşama, gelişme ve çalışmaları için gerekli olan çeşitli gıda maddeleri. (Türkçe)

besir

  • Ziyade, çok, birçok.

bevt

  • Zengin iken fakir düşme. Düşkünlük.

bezek

  • Zinet, süs, debdebe, gösteriş.

bezr

  • Ziraat, ekim. (Farsça)

bi'r-i zemzem

  • Zemzem kuyusu. (Farsça)

bi'r-i zemzeme

  • Zemzem suyunun kaynadığı zemzem kuyusu.

bi-çaregan / bî-çaregân

  • Zavallılar. Biçareler. (Farsça)

bi-çaregi / bî-çaregî

  • Zavallılık, biçarelik. (Farsça)

bi-çarevar / bî-çarevâr

  • Zavallı gibi, biçare gibi. (Farsça)

bi-dad / bî-dad

  • Zâlimlik. Zulüm. İşkence. Adaletsizlik.Ne mümkün zulm ile bî-dâd ile imhâ-yı hakikat.Çalış, kalbi kaldır muktedirsen âdemiyyetten.

bi-neva / bî-neva

  • Zavallı, nasibsiz, muhtaç, çaresiz. (Farsça)

bi-niyazi / bî-niyazî

  • Zenginlik. (Farsça)

bi-z-zarure

  • Zarûri olarak, ister istemez.

bi-zeval / bî-zeval

  • Zevâlsiz, sona ermez, bitmez, tükenmez. (Farsça)

bid'at-üz zaman

  • Zamanın bid'ası. Yeni çıkan harikulâde şey. Zamanın acib ve garibi.

bid'atüzzaman

  • Zamanın bid'ası; zamanın yenilikçi acayip kişisi.

bidad / bîdâd / بيداد

  • Zulüm. (Farsça)

bidadger / bîdâdger / بيدادگر

  • Zalim. (Farsça)

bidatüzzaman / bidâtüzzaman

  • Zamanın görülmemiş ve harika olanı.

bıga'

  • Zina etmek.

bil-iltizam

  • Zorunlu olarak.

bila-külfet / bilâ-külfet

  • Zorluksuz.

bilamühlet / bilâmühlet / بلامهلت

  • Zaman tanımadan, süre vermeden. (Arapça)

bilmecburiye / bilmecbûriye / بالمجبئریه

  • Zorunlu olarak, mecburen. (Arapça)

bilmecburiyye

  • Zorunlu olarak.

bilsam

  • Zâtülcenb, akciğer zarı iltihabı. (Farsça)

bisyar

  • Ziyade, çok , fazla. (Farsça)

bittasavvur / بِالتَّصَوُّرْ

  • Zihinde şekillendirerek.

bizatihi / bizâtihî / بِذَاتِه۪

  • Zâtıyla.

bizzarure / bizzarûre / بالضروره

  • Zaruri olarak.
  • Zorunlu olarak. (Arapça)

bizzat / بالذات

  • Zatıyla.

budala

  • Zekâca geri, salak.

büluc

  • Zâhir olmak, gözükmek. Parlamak, ruşen olmak.

bum

  • Zool: Baykuş. (Farsça)

bündar

  • Zengin, asil ve kibirli kişi. (Farsça)

burhan-ı zati / burhan-ı zâtî

  • Zatına ait delil.

bürhe

  • Zaman, an, müddet.

bürhin

  • Zahmet, güçlük, zorluk.

burjuva / بُورْژُووَه

  • Zengin sınıfı.

büruz / bürûz

  • Zâhir olma, belirme, meydana çıkma. Çıkmak.
  • Zâhir olmak. Görünmek, ortaya çıkmak. Olgun bir velînin sevenlerinde bâzı sıfatlarının zâhir olması, görünmesi.

cabir / câbir / جابر

  • Zorlayıcı. (Arapça)

çah-ı zemzem / çâh-ı zemzem

  • Zemzem kuyusu.

camiülkelim / câmiülkelîm

  • Zengin mânâlı söz.

cebabire / cebâbire / جبابره

  • Zorbalar.
  • Zorbalar. (Arapça)

cebbarane / cebbarâne / cebbârâne

  • Zorbaca.
  • Zorbaca.

cebbarlık

  • Zorbalık, zâlimlik.

cebe

  • Zincir veya halkadan örme zırh. Cevşen.

cebe-puş / cebe-pûş

  • Zırh giyen. (Farsça)

ceberut / ceberût

  • Zorla her istediğini yaptırabilme kudreti.

cebir / جَبِرْ

  • Zorlama.
  • Zor, zorlama.
  • Zorlama.

cebr

  • Zorlama, zor kullanma. İrâde ve ihtiyârın zıddı.
  • Zorlama, baskı yapma.

cebr u ikrah

  • Zorlama ve baskı yapma.

cebren / جبرا / جَبْرًا

  • Zorla. Cebir ve kuvvet istimali ile. Kuvvet kullanarak.
  • Zorla.
  • Zorla.
  • Zorla. (Arapça)
  • Zorla.

cebretme

  • Zorlama.

cebri / cebrî / جبری

  • Zorla, zorunlu olarak.
  • Zorla, zorlamalı.
  • Zoraki, zorla. (Arapça)

cehvere

  • Zâhir olmak, görünmek.

cem'iyyet-i hatır

  • Zihin ve fikrin dağınık olmayıp toplu bulunması. Hasr-ı fikir etmek.

cem-i ezdad / cem-i ezdâd

  • Zıtların biraraya gelmesi.

cemal ve kemal-i zati / cemâl ve kemâl-i zâtî

  • Zâtında bulunan güzellik ve mükemmellik.

cemal-i zati / cemâl-i zâtî

  • Zâtî güzellik; kendinde ve özünde bulunan güzellik.

cemal-i zatiye / cemâl-i zâtiye

  • Zâtî güzellik; bizzat kendinde taşıdığı güzellik.

cemir

  • Zaman, dehr.

çengi

  • Zil ve kaşık vurarak oynayan dansöz ve rakkase ki, ekseriyetle çingene kızlarındandır.

cengiz

  • Zâlim bir hükümdar.

cevamiülkelim / cevâmiülkelîm

  • Zengin mânâlı sözler.

cevher-i ferd

  • Zerre, en küçük cisim. Atom.

cevr

  • Zulüm, haksızlık; adâletin zıddı.

cevşen / جوشن

  • Zırh.
  • Zırh.
  • Zırhlı giysi. (Farsça)

cevşen-puş / cevşen-pûş

  • Zırhlı, zırh giyen. (Farsça)

cibal-i şahika / cibâl-i şâhika

  • Zirvesi çok yüksek olan dağlar.

cihet-i zaaf

  • Zayıflık yönü.

cihet-i zarar

  • Zararlı taraf, zararlı yön.

cilve-i zat

  • Zâtın görüntüsü.

cilve-i zatiye / cilve-i zâtiye

  • Zâtının, aynının görüntüsü, yansıması.

cinsi / cinsî

  • Zırh yapıcı.

cism-i nizar / cism-i nizâr

  • Zayıf vücud.

cüfur

  • Zayıf olmak.

cühal

  • Zehir.

çünki

  • Zira, şundan dolayı ki, şuna binaen ki, şu sebebden ki. (Farsça)

dağdağa / دغدغه

  • Zorluklar, sıkıntılar.

dahv

  • Zâhir olmak, görünmek.

daire-i zikir

  • Zikir dairesi.

daire-i zikr

  • Zikir halkası.

damar-ı gadir

  • Zulmetme damarı, merhametsizlik damarı.

damir

  • Zayıf, ince.

dar-ı ziyafet / dâr-ı ziyafet

  • Ziyafet yurdu.

darr / dârr / ضَرّ

  • Zarar, ziyan.
  • Zararlı, zararı olan.
  • Zarar.
  • Zarar.

darrı nef'a derc

  • Zararlıyı yararlının içine koyma.

davr

  • Ziyan etmek, zarara girmek.

daym

  • Zulüm. Sıkıntı. İhtiyaç.

def-i mazarrat

  • Zararı giderme.

deharir

  • Zamânın şiddetleri.

dehir

  • Zaman, çağ, devir.

dehnec

  • Zümrüt gibi bir kıymetli taş.

dehr

  • Zaman, devir. Âlemin (varlıkların) varlığının başlangıcından son bulmasına kadar olan bütün zaman.
  • Zaman, devir.

dehri / dehrî / دَهْر۪ي

  • Zaman yönünden, çağları içine alan.
  • Zamanla ilgili, kıyamete inanmayan îmansız felsefeci.
  • Zamana âit.

dehrin şikayeti / dehrin şikâyeti

  • Zamandan, çağdan şikâyetçi olma.

dehriyyun / dehriyyûn

  • Zamanı tanrılaştıran îmansız felsefeciler.

demadem / demâdem

  • Zaman zaman. An be an. Sık sık. Her vakit. (Farsça)
  • Zaman zaman.
  • Zaman zaman.

demankeş

  • Zaman, müddet, vakit, an. (Farsça)

dembedem

  • Zaman zaman.

derece-i zekavet / derece-i zekâvet / دَرَجَۀِ ذَكَاوَتْ

  • Zekilik derecesi.

derece-i zevk

  • Zevk derecesi.

deva-yı ezhan / devâ-yı ezhân / دَوَايِ اَذْهَانْ

  • Zihinlerin ilacı.

devletlü semahatlü / devletlü semâhatlü

  • Zamanında Şeyh-ül İslâmlara verilen bir ünvan.

devre-i istibdat

  • Zulüm ve zorbalık dönemi.

dikta

  • Zorbalık.

dil-i zar / dil-i zâr

  • Zavallı gönül.

dırar

  • Ziyân yetiştirmek.

dirayet / dirâyet

  • Zekâ, iktidar, beceriklilik. Akıl ve ilim yoluyla yapılan çözüm.
  • Zekâ, bilgi, kavrayış.
  • Zekâ, bilgi, idâre kâbiliyeti.

du'k

  • Zayıf adam.

düca

  • Zulmet, karanlık.

duhur

  • Zillet, zelillik, hakirlik, aşağılık. Adilik.

dünyalık

  • Zenginlik, para ve mal. (Türkçe)

durr

  • Zayıflık. Hâli yaramaz olmak.

düstur-u zulüm

  • Zulm kanunu, kuralı.

düşvar / düşvâr

  • Zor, güç.

düşvari / düşvarî

  • Zorluk, güçlük, suubet. (Farsça)

ebrah

  • Zor olmak, güç olmak.

echel / اجهل

  • Zırcahil. (Arapça)

echelüminkaragöz / اجهل من قره گوز

  • Zırcahil. (Arapça - Türkçe)

edb

  • Ziyafet verip, halka yemek yedirmek.

efekk

  • Zayıflıktan dolayı omuzu mafsaldan ayrılmış olan kimse.

ehadiyet-i zati / ehadiyet-i zâtî

  • Zâtına ait birlik.

ehl-i dirayet / ehl-i dirâyet

  • Zeka, bilgi ve kavrayış sahibi kimseler.
  • Zeka, bilgi, tecrübe ehli.

ehl-i sefahet

  • Zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkün olan kimseler.

ehl-i zulm

  • Zalimler, zulmedenler.

ehremen

  • Zerdüştîlerin inandıkları, kötülük ve karanlık tanrısı, şeytan, dev.

ekall-i zalim / اَقَلِّ ظَالِمْ

  • Zalim azınlık.
  • Zalim azınlık.

ekerat

  • Ziraat ve imar için, sahiblerinin rençberlere verdikleri arazi.

emr-i cebri / emr-i cebrî / اَمْرِ جَبْر۪ي

  • Zorlayıcı emir.

emr-i müşkil

  • Zor iş, müşkil emir.

emr-i zekat / emr-i zekât

  • Zekât emri.

emval-i zahire / emvâl-i zâhire

  • Zekât hayvanları ve topraktan elde edilen mahsûl gibi gizlenmesi mümkün olmayan mallar.

enva-ı zulm / envâ-ı zulm

  • Zulüm çeşitleri.

er'as

  • Zayıflığından veya yorulduğundan dolayı yab yab yürüyen kişi.

eris

  • Zeki, akıllı, uyanık, zeyrek, uslu. (Farsça)

erka

  • Ziyade yükselen. Çok yükselen.

esbab-ı mücbire / esbâb-ı mücbire / اسباب مجبره

  • Zorlayıcı sebepler.

esbab-ı zaruriyye / esbâb-ı zarûriyye / اسباب ضروریه

  • Zorunlu sebepler.

eşedd-i zulm

  • Zulmün en şiddetlisi.

eşedd-i zulüm

  • Zulmün en şiddetlisi.
  • Zulmün en şiddetlisi.

eşhas-ı muzırra / eşhâs-ı muzırra

  • Zararlı şahıslar, kişiler.

esmaü'l-ezdad / esmâü'l-ezdad

  • Zıt isimler, çelişkili isimler.

evrak-ı muzırra / evrâk-ı muzırra / اَوْرَاقِ مُضِرَّه 

  • Zararlı evraklar, yayınlar.
  • Zararlı belgeler.

eyda'

  • Za'feran.

ezber

  • Zihinde tutma.

ezdad / ezdâd

  • Zıdlar. Mukabil ve muhalif olan şeyler. Birbirinin tersi veya zıddı olanlar.
  • Zıtlar.
  • Zıtlar.
  • Zıd olan şeyler.

ezdat

  • Zıtlar.

ezhan / ezhân / اذهان / اَذْهَانْ

  • Zihinler. Müdrikler. Anlamayı meydana getiren duygular.
  • Zihinler.
  • Zihinler.
  • Zihinler. (Arapça)
  • Zihinler.

ezille

  • Zeliller, alçaklar.

ezkar / ezkâr

  • Zikirler, Allah'ı anmalar.
  • Zikirler.
  • Zikirler, Allahı anmalar.

ezkiya / ezkiyâ / اذكيا

  • Zeki insanlar.
  • Zekiler.
  • Zekiler. (Arapça)

ezman / ezmân / ازمان

  • Zamanlar. Vakitler. Müddetler.
  • Zamanlar.
  • Zamanlar, devirler.
  • Zamanlar, vakitler.
  • Zamanlar. (Arapça)

ezmine / ازمنه

  • Zamanlar, çağlar.
  • Zamanlar, anlar, vakitler, çağlar.
  • Zamanlar.
  • Zamanlar, çağlar. (Arapça)

ezvak / ezvâk / اذواق

  • Zevkler. Keyfler. Eğlenceler.
  • Zevkler.
  • Zevkler, lezzetler.
  • Zevkler.
  • Zevkler. (Arapça)

ezyal / ezyâl

  • Zeyiller, ekler.

fakat / fâkat

  • Zaruret, ihtiyaç. Yoksulluk, fakirlik.

fakıa

  • Zahmet, meşakkat.

farz

  • Zorunlu görev.

fasl-ı zaman

  • Zaman dilimi, bölümü.

fatin / فطين

  • Zeki, kavrayışlı. (Arapça)

fenn-i hayvanat

  • Zooloji ilmi; hayvanları inceleyen ve onlar hakkındaki bilgi veren ilim dalı.

ferahe

  • Zeyreklik. Çok akıllılık. Davarın gayretli olması.

ferengis / ferengîs

  • Zühre yıldızı, Venüs gezegeni, çoban yıldızı. (Farsça)

fet'e

  • Zikretmek.

fetanet / fetânet

  • Zihin açıklığı, çabuk kavrayış ve anlayış.
  • Zihin açıklığı, çabuk kavrayış.

fevkalzaman

  • Zaman üstü.

fevkazzaman

  • Zaman üstü.

feyne

  • Zaman. Saat.

feyyil

  • Zayıf hüküm.

fikren

  • Zihnen, fikir ile, düşünerek.

fuhuş

  • Zina, haram fiil, günahlı iş.

fütur / fütûr

  • Zayıflık, gevşeklik, bezginlik, endişe.

fuzulat

  • Ziyade olup işe yaramayan şeyler. Fazlalıklar.

gabiyy

  • Zekâsı az olan. Geri zekâlı.

gaddar / gaddâr / غدار

  • Zalim, acımasız. (Arapça)

gadir / غَدِرْ

  • Zulüm, acımasızlık, hıyanet.
  • Zulüm.

gadirli

  • Zulümlü.

gadirsiz

  • Zulümden kaçınarak, âdaletli davranarak.

gadr

  • Zulüm, acımasızlık.

gadren / غَدْرَنْ

  • Zulmen.
  • Zulümle.

gah ba-gah / gâh bâ-gâh

  • Zaman zaman. (Farsça)
  • Zaman zaman.

galibiyyet / gâlibiyyet / غالبيت

  • Zafer, ağır basma, yenme. (Arapça)

galle-füruş

  • Zahireci, zahire ve hububat satan. (Farsça)

gamd

  • Zarf, mahfaza. Kın.

gani / ganî / غنى

  • Zengin, kimseye muhtaç olmayan, elindekinden fazla istemiyen. Varlıklı, bol.
  • Zengin. (Arapça)

garibüzzaman / garîbüzzaman

  • Zamanın garibi; zamanın şaşırtıcı, hayret verici kişisi.
  • Zamanın garibi, yaşadığı zamanla uyumlu olmayan.

gasb

  • Zorla alma.

gasbetme

  • Zorla alma.

gasıb

  • Zorla alan.

gasıbane

  • Zorla alırcasına.

gaşm

  • Zulüm etmek, zulüm yapmak.

gayr-ı mezkur / gayr-ı mezkûr

  • Zikredilmeyen, sözü edilmeyen.

gayr-ı zaruri / gayr-ı zarurî

  • Zorunlu olmayan.
  • Zarurî ve mecburî olmayan.

gazat-ı muzırra / gazât-ı muzırra

  • Zararlı gazlar. Zehirli gazlar.
  • Zararlı gazlar.

gehan

  • Zaman, an, vakit. (Farsça)

gerdiş-i zeman / gerdiş-i zemân

  • Zamânın dönüşü.

gerziş

  • Zulümden şikâyet etme. (Farsça)

gına / gınâ / غِنَا

  • Zenginlik.
  • Zenginlik.
  • Zenginlik.

güle

  • Zülüf. Bükülmüş ve kıvrılmış saç. (Farsça)

gulfe

  • Zekerin sünnet edilecek derisi.

güman / gümân / گمان

  • Zan. Tahmin. Sanmak. şüphe. (Farsça)
  • Zan, şüphe.
  • Zan, sanı. (Farsça)

gunyet

  • Zenginlik.

gusv

  • Zulmet, karanlık.

habbas

  • Zindancı, gardiyan, hapseden.

habe

  • Zarara ziyana uğradı (mânâsına fiil).

habin / habîn

  • Zakkum ağacı.

hacat-ı gayr-ı zaruri / hâcât-ı gayr-ı zaruri

  • Zarurî ve mecburî olmayan ihtiyaçlar.

hacat-ı gayr-ı zaruriye / hâcât-ı gayr-ı zaruriye

  • Zarûrî ve mecbûrî olmayan ihtiyaçlar.

hacat-ı zaruriye / hâcât-ı zaruriye

  • Zorunlu temel ihtiyaçlar, yiyecek ve içecek gibi.

hacet-i zaruriye / hâcet-i zaruriye

  • Zorunlu ihtiyaç.

haceze

  • Zâlimler.

hadd-i zina

  • Zinâ suçu işleyene verilen ceza.

hadisat-ı zamaniye / hâdisât-ı zamaniye

  • Zamanın hâdiseleri, olayları.

hadise-i ezeliye

  • Zaman üstü olay.

hadsi / hadsî

  • Zihnin sür'atli fakat doğru bir şekilde netîceye ulaşması ile bilinen şey.

hafif-ül-haz / hafîf-ül-hâz

  • Zevcesi (hanımı) ve çocuğu olmayan.

hakhaka

  • Zahmetli ve meşakkatli yolculuk yapmak.

hakikat-i zaman

  • Zamanın gerçeği.

hakikat-ı zaruriye

  • Zorunlu gerçek.

hakikati

  • Zâtı, kendisi, aslı.

hakim-i zalim / hâkim-i zâlim

  • Zâlim hükmedici, zâlim hükümdar.

hakl

  • Ziraate uygun yer.

halavetbahş

  • Zevk veren, hâlâvet veren. (Farsça)

halavetyab

  • Zevk bulan, halâvet bulan. (Farsça)

halel / خَلَلْ

  • Zarar, eksiklik.
  • Zarar.

halil

  • Zevc, koca. Nikâhlı karı. Zevce.

halk-ı ezdad

  • Zıtların yaratılması.

halka-i zikir

  • Zikir halkası.

halka-i zikr

  • Zikir halkası.

hallal-ı müşkilat / hallâl-ı müşkilât

  • Zorlukları yenen, müşkülâtı halleden kimse.

hamec

  • Zayıflık.

hanis / hanîs

  • Zayıflık, gevşeklik.

hanzal

  • Zakkum. Zakkum ağacı. Ebu Cehil karpuzu denilen portakal büyüklüğünde mevyesi çok acı bir nebat. Karga kabağı diye de adlandırılır.

hanzale

  • Zakkum.

hanzale ağacı

  • Zakkum ağacı.

harec

  • Zorluk, sıkıntı.
  • Zorluk, sıkıntı.

harekat-ı zerrat / harekât-ı zerrât

  • Zerrelerin, atomların hareketleri.

hareket-i arz

  • Zelzele, deprem, yer sarsıntısı.

hareket-i zerrat

  • Zerrelerin, atomların hareketi.

hareket-i zikriye

  • Zikir hareketi.

harice temessül

  • Zihnî olan kelâmın hâricî âlemdeki kanunlara uygun şekilde tanzim edilişi.

harik

  • Zeyrek akıllı kimse.

harika-i zaman

  • Zamanın harikası.

harika-i zamani / harika-i zamanî

  • Zamanın harikası, eşsiz olanı.

hasar / hasâr / خسار

  • Zarar, hasar. (Arapça)

hasar-dide

  • Zarara uğramış, hasar görmüş. (Farsça)

hasarat / hasârât

  • Zararlar.
  • Zararlar.

haşarat

  • Zararlı hayvanlar.

hasarat / hasarât / خسرات

  • Zararlar. (Arapça)

hasaret / hasâret / خسارت

  • Zarar, ziyan.
  • Zarar, ziyan.
  • Zarar, hasar. (Arapça)

hasaretli / hasâretli

  • Zarar verici.

haşerat

  • Zararlı hayvanlar.

haşerat-ı muzırra

  • Zararlı böcekler.

hashas

  • Zâhir olma, açık ve âşikâr olma, görünme.

hasıf

  • Zayıf.

hasir / hasîr / hâsir / خاسر

  • Zarara uğrayan.
  • Zarara uğrayan, zarar eden.
  • Zarar eden, hüsrana uğrayan. (Arapça)

hasiren / hâsiren

  • Ziyana uğrayarak, zarar gördüğü halde.

hasirun / hâsirun

  • Zarar ve ziyana uğrayanlar. Eli boş kalanlar.

hasl

  • Zayıflık.

hatır

  • Zihin. Fikir. Gönül. Kalb. Hal. Tedbir. Vesvese.

havaic-i gayr-ı zaruriye / havâic-i gayr-ı zaruriye

  • Zorunlu olmayan ihtiyaçlar.

havaic-i zaruri / havâic-i zarurî

  • Zorunlu ihtiyaçlar.

havaic-i zaruriyye

  • Zaruri ihtiyaçlar. Giderilmesi lüzumlu olan ihtiyaçlar.

havass-ı (hamse-i) zahire / havass-ı (hamse-i) zâhire

  • Zâhirî beş duygu: Tatmak, görmek, işitmek, koklamak, dokunup duymak.

havass-ı hamse-i zahiri / havass-ı hamse-i zâhirî

  • Zahirî beş duyu; tatma, görme, işitme, koklama, dokunma.

havass-ı zahiriye / havâss-ı zâhiriye

  • Zahirî duyular, beş duyu organı.

havayic-i gayr-ı zaruriye

  • Zorunlu olmayan ihtiyaçlar, ihtiyaç olmadığı halde ihtiyaç haline gelmiş şeyler.

havba'

  • Zât, nefs.

havebe

  • Zayıf adam.

havelan-ı havl / havelân-ı havl

  • Zekâtı verilecek bir malın üzerinden bir kamerî yılın geçmesi.

havl-i havelan / havl-i havelân

  • Zekâtın lüzumu için; bir mal üzerinden, bir sene geçmiş olması.

hayat-ı zaif

  • Zayıf hayat.

hayle

  • Zannetmek, sanmak.

hayvanat-ı muzırra / hayvânât-ı muzırra

  • Zararlı hayvanlar.

haz

  • Zevk, hoşlanma.

hazır ve nazır / حَاضِرْ و نَاظِرْ

  • Zaman ve mekandan münezzeh olarak her yerde var olan ve her şeyi gören, gözeten.

hazret

  • Zât mânâsına hürmet ve saygı ifâdesi.

hebit

  • Zayıf, ince deve.

helahil / helâhil / هلاهل

  • Zehir, ağı, boğanotu. (Arapça)

helallı

  • Zevce, karı, menkuha. Nikâhlı kadın.

hem-firaş

  • Zevce. Karı. (Farsça)

hemece

  • Zayıf koyun.

hemmame

  • Zehirli hayvan. Akrep.

hengam / hengâm / هَنْگَامْ

  • Zaman, devir, çağ,sıra, vakit, mevsim. (Farsça)
  • Zaman.

heva vü heves

  • Zevk ve şehvetler. Boş ve geçici şeyler.

hevaya

  • Zayıflık.

hezil / hezîl

  • Zayıf, arık. Bitkin.

hikal

  • Zayıflık, süstlük.

hikmet-i imhal / hikmet-i imhâl

  • Zaman tanımanın sebebi.

hilaf / خلاف / hilâf / خِلَافْ

  • Zıt.
  • Zıt.

hilafen

  • Zıd olarak. Hilaf olarak.

hilafına

  • Zıddına, tersine, aksine.

hin / hîn / حين

  • Zaman, vakit.
  • Zaman, vakit, esna. (Arapça)

hinen / hînen

  • Zamanca, vakta, vakitçe, zaman olarak.

hinoğlu

  • Zamanın adamı, açıkgöz, hilekâr kimse. İblis, şeytan, zamane, cin fikirli.

hiss-i zahir / hiss-i zâhir

  • Zâhirde ve varlığın dış yüzünde olanları kavrayan hisler, duyular; görme, işitme, tatma duyuları gibi (Varlığın mânâ boyutu ile ilgili sezgi ve ihtisaslara vesile olan aklî, rûhî, kalbî, vicdanî hislere hiss-i bâtın denir.).

hisse-i zevk

  • Zevk hissesi, payı.

hıvkal

  • Zayıf olmak, zayıflamak.

hiyan

  • Zaman, devre.

hızlan / hızlân

  • Zarar, rahmetten mahrumiyet.

hücu

  • Zemmetmek, çekiştirmek, kötülemek.

hükema ve ulema-yı zahiri / hükemâ ve ulemâ-yı zâhirî

  • Zahire ve dış görünüşe göre hüküm veren alimler ve filozoflar.

hükm-ü zihni / hükm-ü zihnî

  • Zihnin verdiği hüküm.

hükumet-i zaife / hükûmet-i zaife

  • Zayıf hükûmet.

hul'

  • Zevceyi mal karşılığında boşamak.

hülas

  • Zayıf davar.

hurkuf

  • Zayıf davar.

hüsn-ü zati / hüsn-ü zâtî / حُسْنُ ذَاتِي

  • Zata âit güzellik.

hüsr / خسر

  • Ziyan, kayıp, zarar.
  • Zarar. (Arapça)

hüsran / hüsrân / خُسْرَانْ

  • Zarar, ziyan, kayıp.
  • Zarar, umduğunu bulamama acısı.
  • Zarar.

hüsranhiz / hüsranhîz / خسران خيز

  • Zarar dolu, hüsran dolu. (Arapça - Farsça)

hüzal

  • Zayıflık, bitkinlik.

huzuzat

  • Zevkler, lezzetler.

i'na

  • Zahmete uğramak.

i'tikal

  • Zorlaşma, müşkilleşme.

i'tisaf

  • Zulüm ve haksızlık etmek. Doğru yoldan ayrılmak. Haksızlık.

i'tisar

  • Zorluk, güçlük, meşakkat.

i'vicacat / i'vicâcât

  • Zikzaklar, eğrilikler.

iade-i ziyaret

  • Ziyarete gelenin ziyaretine gitmek.

ibadet-i maliyye / ibâdet-i mâliyye

  • Zekat, sadaka-i fıtr gibi mal ile yapılan ibâdetler.

ibb

  • Zâyi ve telef etmek.

ibn-üz zaman

  • Zamanın çocuğu. Devrin adamı.

ibn-üz zina / ibn-üz zinâ

  • Zinâ sonucu meydana gelen çocuk. Piç.

ibnüzzaman

  • Zamanın oğlu, devrin adamı.

ibram / ibrâm / ابرام

  • Zorlama. (Arapça)

icab / îcâb

  • Zorunlu kılma; bir fiilin yapılmasını isteme ve onun terk edilmesini yasaklama.

icabi / icabî

  • Zorunluluk, mecburiyet.

icbar / icbâr / اجبار / اِجْبَارْ

  • Zor. Zorlama. Cebretmek.
  • Zorlama.
  • Zorlama, cebretme.
  • Zorlama.
  • Zorlama.
  • Zorlama. (Arapça)
  • İcbâr edilmek: Zorlanmak. (Arapça)
  • İcbâr etmek: Zorlamak. (Arapça)
  • Zorlama.

idaa / idâa

  • Zâyi etmek. Boşuna harcamak.

iddisar

  • Zengin olma, çok mal mülk sahibi olma. Bir şeye bürünme.

ıdtıhad

  • Zulmetmek, cefâ vermek.

iğna / iğnâ / اغنا

  • Zengin etme, kimseye muhtaç olmayacak hale getirme. (Arapça)

ihtilas / ihtilâs / اختلاس

  • Zimmetine para geçirme, para çalma. (Arapça)

ihtimal-i zarar

  • Zarara uğrama ihtimali.

ihtiyac-ı zaman

  • Zamanın, dönemin ihtiyacı.

ihtiyac-ı zaruri / ihtiyac-ı zarurî

  • Zorunlu ihtiyaçlar.

ihtiyacat-ı zaruriye / ihtiyâcât-ı zaruriye

  • Zaruri ihtiyaçlar. (Ev, yeme, içme, yakma, giyinme v.s. gibi)
  • Zorunlu ihtiyaçlar.

ihtiyar-ı zahmet

  • Zahmet ve meşakkate katlanma.

ikrah / ikrâh / اِكْرَاهْ

  • Zorlama.
  • Zorlama, tiksinme.
  • Zorla yaptırma.

ilca-i zaruret / ilcâ-i zarûret

  • Zaruretin zorlaması.

ilcaat-ı zaman

  • Zamanın getirdiği mecburiyetler, çaresiz durumda bırakmalar.
  • Zamanın zorlamaları ve mecburiyetleri. Yaşanılan zaman içinde meydana gelmiş bazı sebeplerin neticesi olarak karşılanan mecburiyetler.

ilel-i müterettibe-i müteselsile

  • Zincirleme uzayıp giden düzenleyici sebepler.

ilel-i müteselsile

  • Zincir gibi birbirine bağlı olup devam eden sebepler, illetler.
  • Zincir gibi birbirine bağlı olup devam eden sebepler, illetler.

ilhad

  • Zulüm yapma, eziyet etme.

ilhah / ilhâh

  • Zorlamak. Israr etmek. Bir şeyin kabulü için son derece üstüne düşmek.
  • Zorlama.

iltihab-ı ezhan / iltihâb-ı ezhân

  • Zihinlerin uyanıp alevlenmesi, tutuşması.

imkan-ı adi / imkân-ı âdî

  • Zâtında dâima mümkün olan. Her zaman olabilen. Olmasında bir mânia bulunmayan.

imkan-ı zati / imkân-ı zâtî / اِمْكَانِ ذَات۪ي

  • Zatında mümkün olma.

in'isab

  • Zorlaşma.

indiras

  • Zail olma, eseri kalmama, mahvolma. Bozulma.

inkılab-ı ezdad / inkılâb-ı ezdad

  • Zıtların değişmesi.

inkılab-ı zaman / inkılâb-ı zaman

  • Zamanın değişimi; yönetimdeki değişim süreci.

inkılabat-ı zaman / inkılâbât-ı zaman

  • Zaman içinde meydana gelen değişmeler.

inkılabat-ı zamaniye / inkılâbât-ı zamaniye

  • Zamana bağlı olarak meydana gelen değişimler.

inzibat / inzibât / انضباط

  • Zapturapt altında bulunma, düzen. (Arapça)

inzılam

  • Zâlimin zulmüne boyun eğme.

iras-ı zarar

  • Zarar verme.

irta'

  • Zoraki ve istemeyerek gülme.

isar

  • Zengin, maldâr olmak; gani olmak.

işkal / işkâl / اِشْكَالْ

  • Zorlaştırma.

işkal ve iğlak / işkâl ve iğlâk

  • Zor anlaşılma, kapalılık.

ıslit / ıslît

  • Zinetli kılıç, üzeri süslenmiş kılıç.

israiliyat

  • Zamanla hurafeye inkılâb etmiş, Yahudilikten kalma haberler, hikâyeler. İsrail oğullarına mahsus hikâyeler, hâdiseler.

istem

  • Zulüm ve sitem.

istidad-ı zatiye / istidad-ı zâtiye

  • Zâtındaki istidat, kabiliyet, yetenek.

istihşaş

  • Zevklenme, eğlenme.

istihvaz

  • Zafer kazanma, muzaffer ve muvaffak olma, galib gelme.

istişkal

  • Zorlaştırma, güçleştirme, müşkülât verme.

iştitat

  • Zulmetme. Haksızlık etme. Hükümde ve sair işlerde eziyet etme.

istiz'af / istiz'âf / استضعاف

  • Zayıf düşürme, zayıf görme. (Arapça)

istizare

  • Ziyaretine gelinmesini isteme veya ziyarete gelmesi istenilme.

ız'af / ız'âf / اضعاف

  • Zayıf düşürme, zayıflatma. (Arapça)

iz'af / iz'âf / اضعاف

  • Zayıflatma. (Arapça)

izaa-i vakt / izâa-i vakt

  • Zamanını boş yere harcama, vakit kaybetme.

izale

  • Zevale erdirmek. Gidermek. Ortadan kaldırmak. Mahvetmek.

izan / izân

  • Zekâ, anlayış.

izare

  • Ziyaret ettirme.

izdiyad

  • Ziyadeleşmek. Çoğalmak. Artmak.

izdiyar

  • Ziyâret etme, gidip görme.

izkam / izkâm

  • Zükâm hastalığına yani nezleye uğratma.

izkar / izkâr / اذكار

  • Zikretme, dile getirme, hatırlatma. (Arapça)

ızra'

  • Zelil etmek, hor hakir etmek, alçaltmak.

ızraf

  • Zarflamak. Zarfa koymak.

ızrar / ızrâr / اضرار / اِضْرَارْ

  • Zarar vermek. Zarara uğratmak.
  • Zarar verme.
  • Zarar verme.
  • Zarar verme, zarara sokma. (Arapça)
  • Izrâr etmek: Zarar vermek, zarara sokmak. (Arapça)
  • Zarar verme.

ıztırar / ıztırâr / اضطرار

  • Zorunluluk, mecburiyet.
  • Zorda kalma.
  • Zorunluluk. (Arapça)

ıztıraren / ıztırâren

  • Zorda kalarak.

ıztırari / ıztırarî / ıztırârî / اضطراری

  • Zorunlu olarak, çaresizce.
  • Zorunlu. (Arapça)

izzet-i nefis

  • Zillete düşmiyerek şeref ve haysiyeti muhafazaya çalışmak. Vakar.

jar

  • Zaif, takatsiz, bitkin.

kabiliyet-i zatiye / kabiliyet-i zâtiye

  • Zâtındaki kabiliyet, istidat.

kabiliyet-i zulüm

  • Zulüm yapma kabiliyeti, potansiyeli.

kabl-ez zuhur

  • Zuhurundan ve meydana çıkmadan evvel.

kafer

  • Zayıf ve etsiz olmak.

kahr

  • Zorlama, mahvetme, ezme.

kahr ü cehl

  • Zulüm ve cehalet.

kahr ve cebir

  • Zorlama, baskı kurma.

kaide-i zalimane / kaide-i zâlimâne

  • Zâlimce kural, kaide.

kalantor

  • Zenginliğini göstermeye özenen kellifelli ve şişman adam.

kanun-u zalimane / kanun-u zâlimane

  • Zâlimce kanun.

kartabus

  • Zahmet, meşakkat.

kasri / kasrî

  • Zorla, cebren.

kasriyyet

  • Zorlama hâli.

kaşvan

  • Zayıf erkek.

kaza / kazâ

  • Zarar veren olay.

ke'kee

  • Zorla reddetmek, def'etmek.

keffaret-i zıhar

  • Zıhar keffareti.Keffâret-i zıharın vâcib olmasının şartı kudrettir. Muktedir olan, köle azad eder; değilse iki ay oruç tutar, buna da gücü yetmezse altmış fakire yemek verir.

kehkah

  • Zayıf erkek.

kelam-ı layezali / kelâm-ı lâyezâlî

  • Zevâl bulmaz, yok olmaz kelâm; Kur'ân.

kelepir

  • Zahmetsiz, ücretsiz, çok ucuz ele geçen.

kemal-i şuun / kemâl-i şuûn

  • Zâtî niteliklerin mükemmelliği; yaratıcılık ve rızık vericilik gibi Cenâb-ı Hakkın Zâtında bulunan kutsal özelliklerin mükemmelliği.

kemal-i zat / kemâl-i zât / kemâl-i zat / كَمَالِ ذَاتْ

  • Zâtındaki mükemmellik.
  • Zatın mükemmelliği.

kemal-i zatı / kemâl-i zâtı

  • Zâtının mükemmelliği.

kemal-i zati / kemâl-i zâtî / كَمَالِ ذَات۪ي

  • Zâtına âit, kendisinden olup başkasından olmayan mükemmellik.

kemalat-ı zatiye / kemâlât-ı zâtiye

  • Zâtında olan mükemmellikler.

kemmiye-i kalile-i muzırra

  • Zararlı azınlık.

kenaz

  • Zahire vakti.

kenz-i gına / kenz-i gınâ

  • Zenginliğin hazinesi.

kernebe

  • Zengin kadın.

keşan

  • Zincirden yular.

keys

  • Zekâ, kavrayış, anlayış, idrâk.

kibriya-yı azamet / kibriyâ-yı azamet

  • Zât ve sıfatların büyüklüğün sonsuz ve daimî oluşu.

kırtit / kırtît

  • Zahmet meşakkat.

kısl

  • Zayıf kişi.

kitab-ı zikir

  • Zikir kitabı.

kitab-ı zikir ve marifet

  • Zikir ve Allah'ı tanıtan kitap.

kıtfir

  • Zeliha'nın kocası olan Mısır azizinin ismi.

kıyas-ı hafi-yi hadsiye / kıyas-ı hafî-yi hadsiye

  • Zihnin birşey hakkında, sezgi ve âni kavramayla yaptığı gizli kıyas. Meselâ "Eğer Ayın ışığı Güneşten gelmeseydi, durumu değiştikçe ışık yapısı değişmezdi" şeklinde zihne doğan gizli bir kıyasla aklın "O halde Ay ışığını Güneşten alır" şeklinde hükmetmesi.

kiyaset / kiyâset / كياست

  • Zekilik, uyanıklık. (Arapça)

klasik / klâsik

  • Zamanın değerini yitirmeyen, sanatta kuralcı, alışılmış.

kordon

  • Zincir.

kulfe

  • Zeker ucundaki sünnet edilecek deri.

külfet / كُلْفَتْ

  • Zahmet, zor iş.
  • Zahmet.

külfetli

  • Zor, güç.

külfetsiz

  • Zahmetsiz.

kurbiyet-i zaman / قُرْبِيَتِ زَمَانْ

  • Zaman yakınlığı.
  • Zamanın yakınlığı.

kurun

  • Zamanlar, devirler, büyük tarih bölümleri.

kusur-u zihni / kusur-u zihnî

  • Zihin ve düşünce eksikliği.

kutb-uz zaman

  • Zamanın en ileri gelen ve en büyük ârif ve mürşidi.

kutu'

  • Zelil olmak. Hakarete uğramak.

kuvve-i dafia / kuvve-i dâfia

  • Zararlı şeyleri men'etme ve onlardan korunma hissi. İtme kuvveti.
  • Zararlı şeyleri defeden güç.

kuvve-i gadabiye / قُوَّۀِ غَضَبِيَه

  • Zararları defetme duygusu.

kuvve-i hafıza / kuvve-i hâfıza

  • Zihinde hıfzetme, belleme kuvveti. (Farsça)

kuvve-i sebuiye-i gadabiye

  • Zararlı şeyleri def'e sevkeden his ve kuvvet.

kuvvet-i zati / kuvvet-i zâtî

  • Zâtında, kendisinde mevcut olan kuvvet.

la yezali / lâ yezalî

  • Zevalsiz olana ait, sonu olmayanla ilgili.

lagar / lâgar / لاغر

  • Zayıf, cılız. (Farsça)

lahif

  • Zulüm görmüş, ıztırab ve sıkıntı çekmiş.

lakane

  • Zeki ve seri anlayışlı olmak.

lam-uz-zarfiye / lâm-uz-zarfiye

  • Zaman bildiren lâm.

layezal / lâyezal / lâyezâl

  • Zevâl bulmayan, varlığı devam eden.
  • Zeval bulmaz. Yok olmaz.
  • Zevâl bulmaz, yok olmaz.

lazeval / lâzeval

  • Zevalsiz. Sonu gelmez. Zeval bulmaz.

lazım-ı zaruri / lâzım-ı zarurî / lâzım-ı zarûrî / لَازِمِ ضَرُور۪ي

  • Zâtın zorunlu gereği.
  • Zarûrî olarak lâzım olan.

lazime-i zaruriye-i zatiye / lâzime-i zaruriye-i zâtiye

  • Zâtının ayrılmaz ve zorunlu gerekliliği.

leffen / لَفًّا

  • Zarf içine koyarak.

lehaa

  • Zayıflıktan dolayı âzâların sülpük ve sarkık olması.

lekanet

  • Zeki ve anlayışlı olma.

lem-yezel

  • Zâil olmaz, bâki, zeval bulmaz. Daimî olan.

leyla-yı zaman / leylâ-yı zaman

  • Zamanın Leylâ'sı, çağın Leylâ'sı.

lisan-ı zakir / lisan-ı zâkir

  • Zikreden dil.

lüheym

  • Zahmet, meşakkat.

ma'sur

  • Zor, güç, zorlaştırılmış.

ma'şuş

  • Zayıf ve cılız adam.

ma-i zemzem / mâ-i zemzem

  • Zemzem suyu.

maani-i müteselsile / maâni-i müteselsile

  • Zincirleme, peş peşe gelen mânâlar.

madde-i semmiye

  • Zehirli madde.

mağlata / mağlâta

  • Zihni, aklı karıştıran söz.

mahall-i ziyafet

  • Ziyafet yeri.

mahbub-u lizatihi / mahbub-u lizâtihî

  • Zâtı itibariyle sevilen, bizzat sevilen.

mahbubetün li-zatiha / mahbubetün li-zâtihâ

  • Zâtı için sevilen. Kendi zâtında sevgili olan.

mahfuf

  • Zarar gelmesin diye etrafı çevrili, kuşatılmış.

mahiyet-i zatiye / mahiyet-i zâtiye

  • Zâtının niteliği, özelliği.

mahkeme-i zalimane / mahkeme-i zâlimane

  • Zâlimce yargılama yapan mahkeme.

mahudiyet-i zikriye / mâhudiyet-i zikriye

  • Zikredilen belirlilik; sözle ifade edilmiş olan bilinip tanınma niteliği.

makam-ı hitabi / makam-ı hitabî

  • Zanni delil ile iktifa edilen makam.

maksur

  • Zoraki, cebren. Elinde ve ihtiyarında olmadan.

mal-ı habis / mâl-ı habîs

  • Zor ile gasb edilen ve rüşvet olarak alınan, çalınan mallar ve kendine emânet olan mallar, izinsiz ticârette kullanılarak elde edilen kârlar ve dâr-ül-harbde yâni kâfir memleketlerine gidenin (tüccârın, seyyâhın), kafirlerden, rızâsı olmadan aldığı mallar.

maldari / maldarî

  • Zenginlik, servet.

mana-yı zaruri / mânâ-yı zarurî

  • Zarurî olarak anlaşılan mânâ.

maraz-ı muzır

  • Zararlı hastalık.

maz'uf

  • Zayıf ve cılız. Zayıflamış.

mazanne

  • Zanlı yer veya kimse
  • Zan taşıyan, tahmin yürütülen mevzular, konular, yerler.

mazarat

  • Zararlar.

mazarr

  • Zararlar, ziyanlar. Mazarrât.

mazarrat / mazarrât / مضرات / مَضَرَّتْ

  • Zararlar. Ziyanlar. Mazârr.
  • Zararlar, zararlı ve kötü şeyler.
  • Zararlar.
  • Zararlar. (Arapça)
  • Zarar.

mazarratı menafia mezc

  • Zararları yararlara katma, karıştırma.

mazlum / mazlûm / مظلوم / مَظْلُومْ

  • Zulme uğramış.
  • Zulüm görmüş, sessiz.
  • Zulme uğramış.
  • Zulme, haksızlığa uğramış kimse.
  • Zulum gören.
  • Zulmedilen.

mazlumane / mazlûmâne

  • Zulüm görmüşcesine.

mazlumen / mazlûmen

  • Zulme uğrayarak.
  • Zulmedilerek.

mazlumin / mazlumîn / mazlûmîn

  • Zulüm görmüş kimseler.
  • Zulme uğrayanlar.
  • Zulmedilenler.

mazlumiyet / mazlûmiyet

  • Zulme uğramış olma, mazlumluk.
  • Zulme uğramışlık.

maznun / مظنون / maznûn / مَظْنُونْ

  • Zanlı, sanık.
  • Zanlı, sanık.
  • Zanlı. (Arapça)
  • Maznun olmak: Zan altında kalmak. (Arapça)
  • Zanlı.

mazruf / mazrûf / مَظْرُوفْ

  • Zarflanan. Sarılıp muhafaza edilen. Zarfa konan.
  • Zarflanan, zarf içinde olan.
  • Zarfa konan.
  • Zarf içinde olan, içerik.

mazrufen

  • Zarf içinde olarak. Zarflı surette.

mazrur

  • Zarar etmiş. Ziyan görmüş.

me'dübe

  • Ziyafet. Düğün.

mebadi-i zaruriye / mebâdi-i zaruriye

  • Zorunlu prensip ve ilkeler.

mecbur / mecbûr

  • Zorunlu.
  • Zorlanmış, zorunlu.

mecburi / mecburî / mecbûrî / مجبوری

  • Zor altında, ister istemez, yapma mecburiyetinde.
  • Zorunlu. (Arapça)

mecburiyet / mecbûriyet / مجبوریت

  • Zora tutulma. Mecburluk.
  • Zorunluluk.
  • Zorunluluk. (Arapça)

mecburiyetle

  • Zorunlu olarak.

meclis-i halvet

  • Zikir meclisi.

medar-ı ezvak

  • Zevklerin, lezzetlerin kaynağı.

medar-ı zarar / medâr-ı zarar

  • Zarar sebebi.

medar-ı zevk

  • Zevk sebebi, kaynağı.

medl

  • Zayıf, yeyni kimse.

medlul-ü zihni / medlûl-ü zihnî / مَدْلُولُ ذِهْنِي

  • Zihindeki delillendirilmiş ma'na.

meleke

  • Zihnin anlama, kavrama, hatırlama gibi özellikleri, tekrar tekrar yapmaktan dolayı kazanılan beceri.

mella

  • Zengin kimse.

menabi-i servet / menâbi-i servet

  • Zenginlik kaynakları.
  • Zenginlik kaynakları.

menfi milliyet / menfî milliyet

  • Zararlı bir hale gelen milliyetçilik, ırkçılık.

menfi milliyetçilik / menfî milliyetçilik

  • Zararlı bir hale gelen milliyetçilik, ırkçılık.

menhus

  • Zayıf, etsiz.

mermeris / mermerîs

  • Zahmet, meşakkat.

mertum

  • Zor bir işi yapmağa memur edilmiş olan.

mesaib-i dehr / mesâib-i dehr

  • Zamanın musibetleri, felâket ve güçlükleri.

meşakkat / مشقت / مَشَقَّتْ

  • Zahmet. Sıkıntı. Güçlük. Zorluk.
  • Zahmet, güçlük, zorluk, sıkıntı.
  • Zorluk, güçlük, zahmet.
  • Zahmet, zorluk, sıkıntı.
  • Zahmet.
  • Zorluk.

mesele-i aliye-i zatiye / mesele-i âliye-i zâtiye

  • Zâtı ile ilgili yüce mesele.

mesele-i zevkiye

  • Zevk ile (tadılıp yaşamakla) bilinen mesele.

mesleb

  • Zorla birşey alınan yer. Zorla alma yeri.

mesmum / mesmûm / مسموم

  • Zehirlenmiş. Ağu katılmış. Zehirli.
  • Zehirlenmiş.
  • Zehirli. (Arapça)

mesmumen

  • Zehirli olarak. Zehirlenmiş olarak.

mesmus

  • Zehirli.

meta-ı zehr-alud / metâ-ı zehr-âlûd

  • Zehirli mal.

mevadd-ı muzırra / mevâdd-ı muzırra

  • Zararlı maddeler. Zarar veren şeyler.
  • Zararlı maddeler.

mevadd-ı muzırra-i vahiye / mevadd-ı muzırra-i vâhiye

  • Zararlı kıymetsiz maddeler.

mevahıf

  • Zayıf deve.

mevhun

  • Zayıf ve arık adam. Zayıflamış kimse.

mevkute

  • Zamanı muayyen, belirli olarak çıkan matbuât. Gazete, mecmua gibi şeyler.

mevsim be mevsim

  • Zaman zaman. Mevsimden mevsime, zamanı geldikçe.

mevt-i zekat / mevt-i zekât / مَوْتِ زَكَاتْ

  • Zekâtın ölümü.
  • Zekâtın ölmesi, ortadan kalkması.

meyl-i zulüm

  • Zulüm yapma meyli, eğilimi.

meylab

  • Za'ferân.

mezahim / mezâhim

  • Zahmetler. Sıkıntılar. Belâlar.
  • Zahmetler, sıkıntılar.
  • Zahmetler, zorluklar.

mezak / mezâk

  • Zevk alma tarzı.

mezalim / mezâlim / مظالم / مَظَالِمْ

  • Zulümler. Haksızlıklar. Eziyet ve işkenceler.
  • Zulümler.
  • Zulümler.
  • Zulümlerr. (Arapça)
  • Zulümler.

mezamir / mezâmir

  • Zebur kitabının süreleri.

mezamm

  • Zemmetmek. Ayıplamak.

mezan

  • Zannolunan yerler veya şeyler. Zan ve şübhe verecek şeyler.

mezheb-i zaif

  • Zayıf mezhep, yol.

mezkum

  • Zükâm hastalığına tutulmuş. Nezle olmuş, nezleli.

mezkur / mezkûr / مذكور

  • Zikredilen, sözü geçen, anılan.
  • Zikri geçen. Zikredilmiş. Evvelce bahsi geçmiş olan.
  • Zikredilen, belirtilen, adı geçen. (Arapça)

mezmum

  • Zemmolunmuş. Makbul olmıyarak ayıplanmış. Kötü.

mezniyye

  • Zorla cinsî ilişkide bulunulan kadın.

mezraa

  • Ziraat olunacak, ekilecek tarla, yer, çiftlik.

mihnet / مِحْنَتْ

  • Zahmet.

miktar-ı zaruret

  • Zaruret miktarı.

millet-i mazlume

  • Zulme uğramış millet.

milliyet-i menfiye

  • Zararlı milliyetçilik, ırkçılık.

miskin / مِسْك۪ينْ / miskîn

  • Zavallı.
  • Zavallı, fakir.
  • Zavallı, fakir.

miskin-i zelil

  • Zillete düşmüş sefil, hor görülüp aşağılanan sefil.

mışmış

  • Zerdali, erik veya kayısı.

mişmiş

  • Zerdali yemişi.

mizan-ı zemin

  • Zemin ve yeryüzü terazisi.

mızfar

  • Zafer kazanan. Galib. olan. Asma çubuğuna sarmaşık gibi sarılan filiz.

mu'dil

  • Zor, güç.

mu'ted

  • Zâlim kimse.

mu'temil

  • Zorlukları göze alarak tek başına iş gören.

muahed

  • Zimmi kâfir.

mualecesiz / muâlecesiz

  • Zahmetsiz, sıkıntısız.

muare

  • Zarar etmek.

mübattın

  • Zayıf karınlı kimse.

mübayenet / مُبَايَنَتْ

  • Zıddıyet. Ayrılık. Tutmazlık. Başkalık.
  • Zıtlık, birbirine benzememe.

mücber

  • Zorlanılmış. Zorlanılan. İcbar olunmuş olan.

mücbir / مجبر

  • Zorlayan, mecbur eden.
  • Zorlayan, mecbur eden.
  • Zorlayıcı. (Arapça)

mücessele

  • Zayıf kadın.

mucip olma

  • Zorunlu kılma, gerektirme.

müddet

  • Zaman, vakit, bir şeyin uzayıp sürdüğü zaman.

müderhem

  • Zengin. Parası çok.

mugayeret / mugâyeret / مغایرت

  • Zıtlık, aykırılık. (Arapça)

muğni / muğnî

  • Zengin edici.

muhadiş

  • Zahmet, ıztırab ve sıkıntı verici. Tırmalayıcı.

muhalefet / muhâlefet / مُخَالَفَتْ

  • Zıddına hareket etme.

muhalefet eden

  • Zıt ve aykırı davranan.

muhalefetkarane / muhâlefetkârâne

  • Zıt ve aykırı davranırcasına.

muhalif / muhâlif / مُخَالِفْ

  • Zıd.

muhatab-ı zihniye

  • Zihnin muhatabı, fikren muhatap alınan kimse.

muhin

  • Zayıflatan, hor ve hakir eden. İhanet eden.

muhis / muhîs

  • Zindan.

muhit-i zaman ve mekan / muhit-i zaman ve mekân

  • Zaman ve yer bakımından yaşanan çevre, ortam.

muhit-i zamani ve mekani / muhît-i zamânî ve mekânî

  • Zaman ve mekân itibariyle oluşan şartlar, ortam, çevre.

mühlet

  • Zaman, vakit.

muhtebis

  • Zorla alan.

mühtelis

  • Zayıflamış, düşkünleşmiş.

muin-i zalim / muîn-i zâlim / مُع۪ينِ ظَالِمْ

  • Zalimin yardımcısı.

muin-i zalimin / muîn-i zâlimîn

  • Zâlimlerin yardımcısı.

mukabili

  • Zıttı.

mukannen

  • Zaman ve miktarı hiç şaşmayan, düzenli.

mukasat

  • Zahmet ve eziyet çekme.

mukavere

  • Zayıflamak.

mükayese / mükâyese

  • Zariflik ve akıl hususunda çokluk iddiasında bulunma.

mükreh

  • Zorlanan.
  • Zorlanan kimse.
  • Zorlanan.

mükrehen

  • Zorla.

mül'e

  • Zâhidlik, muttakilik, sofilik.

mülaane / mülâane

  • Zevcesini (eşini) zinâ ile suçlayan erkeğin dört şâhit getirememesi hâlinde, zevcenin isteği üzerine eşlerin hâkim huzûruna çıkarak usûlüne uygun (âyet-i kerîmelerde bildirilen ifâdelerle) karşılıklı yemin etmeleri ve lânetleşmeleri.

mülci / mülcî

  • Zorla ve cebren yaptıran. Zorlayan.

mümaşat-ı ezhan / mümâşât-ı ezhan

  • Zihinlerle beraber yürüme, zihinlerle uyuşma.

münafi / münafî / münâfi / münâfî / منافي

  • Zıt, uymaz, aksi, aykırı. Mugayir ve muhalif olan.
  • Zıt, aykırı.
  • Zıt, aykırı.
  • Zıt.

münakaza / münâkaza

  • Zıtlık, uymazlık.

münakız

  • Zıt, çelişkili, birbirini tutmayan.

münazat

  • Zina edişmek.

münemnim

  • Ziynet verici, süslendirici.

müngazz

  • Zindeliği kalmamış.

müngazzen

  • Zindeliği kalmamış olarak.

müraat-ı efham / müraât-ı efhâm

  • Zihinlere, anlayışlara uygun davranma; anlayış seviyelerini dikkate alma.

mürur-i zaman / mürûr-i zaman / مرور زمان

  • Zamanın akışı.

mürur-ı zeman / mürûr-ı zemân

  • Zaman aşımı, zaman geçmesi.

mürur-u zaman / mürûr-u zaman / مُرُورِ زَمَانْ

  • Zamanın geçmesi.
  • Zamanın geçmesi.
  • Zamanın geçmesi.

musadere

  • Zulüm ve cebir etmek.

müsafeha

  • Zinâ etmek.

musavver

  • Zihnen düşünülen. Tasavvur olunan. Tasvirli.

müselsel / مسلسل / مُسَلْسَلْ

  • Zincirleme, ard arda gelen.
  • Zincirleme. (Arapça)
  • Zincirleme.

müsemma-i vahid-i ehad / müsemmâ-i vâhid-i ehad

  • Zât ve sıfatlarıyla bir olan ve birliği her bir şeyde tecelli eden şeklinde isimlendirilen Cenâb-ı Hak.

müsemmem

  • Zehirli.

müsemmim

  • Zehirleyen, zehir katan.
  • Zehirleyen.

müsfir

  • Ziyâ verici. Işıklandıran, nurlandıran.

musika-i zikriye

  • Zikir musikîsi.

musir

  • Zengin. Gani.

müşkil / مُشْكِلْ

  • Zor, güç.
  • Zor, zorluk, müşkül.
  • Zor.

müşkil-küşa

  • Zorluğu gideren, açan. Zor işleri halleden. Çetinliği gideren. (Farsça)

müşkil-küşayan / müşkil-küşayân

  • Zorluğu gideren ve zor işleri halleden kimseler. (Farsça)

müşkil-pesend

  • Zorla beğenen. Her şeyi kolay kolay beğenmiyen. Zorlaştıran. (Farsça)

müşkilat / müşkilât

  • Zorluklar, çetinlikler.
  • Zorluklar.

müşkilatlı / müşkilâtlı

  • Zor.

müşkilatsız / müşkilâtsız

  • Zorluk çıkarmadan.

müşkile

  • Zor ve müşkil olan iş.

müşkilküşa / müşkilküşâ

  • Zorluğu gideren.

müşkilpesend

  • Zor beğenen.

müşkilpesent

  • Zor beğenen.

müşkül

  • Zor.

müşkülat / müşkülât

  • Zorluklar, güçlükler.

müşkülatlı / müşkülâtlı

  • Zor, güç.

müstağni / müstağnî

  • Zengin, minnetsiz, tok gönüllü.

müştebeh

  • Zor, karışık.

müstebid / مُسْتَبِدْ

  • Zorba, diktatör.
  • Zorba.

müstel'im

  • Zırhlı, zırh giymiş kişi.

müstmendane / müstmendâne

  • Zavallılıkla, biçarelikle, mahzunlukla. (Farsça)

mutammirat

  • Zarar verici ve helâk edici gizli şeyler.

mutarraz

  • Zinetlendirilmiş. Süslendirilmiş. Dikiş ve nakışla kıymetlendirilmiş.

mutatavvif

  • Ziyâret gayesiyle bir şeyin etrâfını dolaşan. Tavâf eden.

mutazarrır / متضرر

  • Zarar ve ziyana uğrayan, zarar görmüş olan.
  • Zarar gören.
  • Zarar görmüş.
  • Zarar gören. (Arapça)
  • Mutazarrır olmak: Zarar görmek. (Arapça)

mutazarrır olma

  • Zarar görme.

müteanni

  • Zahmetli ve zor olan bir işi üzerine alan. Zahmet çeken.

müteassir

  • Zor.

müteazzir

  • Zor, özürlü.

mütecebbir

  • Zorba.

mütecebbirane / mütecebbirâne

  • Zorbalıkla, cebren.

mütederri'

  • Zırh giyen, zırhlanan.

mütegallib / متغلب / مُتَغَلِّبْ

  • Zor kullanarak galip gelen, zorba.
  • Zorba. (Arapça)
  • Zorla üstünlük sağlayan.

mütegallibane / mütegallibâne

  • Zorbacasına, zâlimlere yakışır surette. (Farsça)

mütegallibe

  • Zorba.

mütegallip

  • Zorba, zorla yenmeye çalışan.

mütehakkim / مُتَحَكِّمْ

  • Zorba, zorbalık eden, tahakküm eden. Hâkimlik taslayan.
  • Zorba.
  • Zorla hükmeden.

mütehakkimane / mütehakkimâne

  • Zorbaca.

mütekellif

  • Zahmetli iş tutan, külfetli işe girişen.

mütemadih

  • Zararı çok olan kimse. Acele ile yapan, hızlı çalışan kimse.

müteneffiz

  • Zorlu nüfuz sahibi olan.

müteseffih

  • Zevk ve eğlenceye düşkün.

müteselsil / متسلسل

  • Zincirleme, peşpeşe gelen.
  • Zincirleme, birbirini izleyen, zincir gibi birbirine bağlı olan.
  • Zincirleme.
  • Zincirleme. (Arapça)

müteselsile

  • Zincirleme olarak, birbirine bağlı şekilde sıralanan.

müteselsilen / متسلسلا

  • Zincirleme olarak.
  • Zincirleme olarak, birbirinin ardı sıra. (Arapça)

mütesemmim

  • Zehirlenen, ağu içmiş olan.

müteverrit

  • Zor bir işe rastlıyan.

mütezarrır olmak

  • Zarar görmek, zarara uğramak.

mütezellilane / mütezellilâne

  • Zelil olarak, alçalarak, zilletini bilip göstererek.
  • Zelil olarak, alçaklara yakışır surette, alçakçasına. Kendi hiçliğini bilir surette, kusur ve aczini anlamakla. (Farsça)

müvakere

  • Ziraat etmek, ekip biçmek.

muzaffer / مُظَفَّرْ

  • Zafer kazanmış, galip.
  • Zafer kazanmış.
  • Zafer kazanan.

muzafferen

  • Zafer kazanmış olarak.
  • Zafer kazanarak.

muzafferiyet / مظفریت

  • Zafer kazanma.
  • Zafer kazanma.
  • Zafer kazanma. (Arapça)

müzahamesiz

  • Zahmet çekmeden.

müzahemetsiz

  • Zahmet ve zorluğu olmayan.

müzahim

  • Zahmet ve sıkıntı veren. Zıt gelen.

müzamene

  • Zamanla çalışıp ücret almak.

müzarea şirketi / müzârea şirketi

  • Zirâat ortaklığı. Harman yapılan ürünleri yetiştirmek için, tarla yâni toprak birinden, çalışma, işçilik diğerinden olmak ve mahsûlü sözleşilen nisbette (miktârda) aralarında paylaşmak üzere, kurulan şirket.

müzeffet

  • Zift sürülmüş, ziftli, ziftlenmiş.

müzellil

  • Zelil eden, zelil kılan, alçaltıcı, hakirleştiren.

muzi' / muzî'

  • Zâyi eden, kaybeden.

müzill

  • Zelil kılan, hakir eyleyen.

muzır / مضر / مُضِرْ

  • Zararlı.
  • Zararlı.
  • Zararlı, muzur. (Arapça)
  • Zararlı.

muzırlık

  • Zararlılık.

muzırra / مُضِرَّه

  • Zararlı.

muzırrin / muzırrîn

  • Zararlar, zarar verenler.

müzlec

  • Zayıf ve kaypak nesne.

müzmin / مُزْمِنْ

  • Zamanla yerleşmiş.

muztar

  • Zorlanmış. Cebr olunmuş. Mecbur kalış. Çaresiz kalıp başı sıkılan.
  • Zorda kalmış.

nadiredan / nadiredân

  • Zarif, âlim. (Farsça)

naf-ı zemin / nâf-ı zemin

  • Zeminin ortası. Mekke-i Mükerreme.

nağamat-ı zikriye / nağamât-ı zikriye

  • Zikir nağmeleri.

nahafet

  • Zayıflık, arıklık, cılızlık.

nahife

  • Zayıf, nazik, ince.

nahş

  • Zayıflamak.

naif

  • Zayıf, cılız.

nakize / nâkize

  • Zıt olan.

nasir / nasîr

  • Zafere ulaştıran.

nazc-ı kabl-el vakt

  • Zamanından önce büluğa erme.

nazik / nâzik

  • Zarif, ince, narin.

ne'nee

  • Zayıflık.

necah

  • Zafer bulmak, murâda ermek, ihtiyaçlarını te'mine muvaffak olmak.

nehafe

  • Zayıflık.

nehif

  • Zayıf.

nemrud

  • Zâlim ve gaddar olarak tanınmış ve Allaha karşı kibir ve isyan ile büyüklük taslamış bir kralın ismidir. Milâddan evvel 2640 yılında yaşadığı sanılmaktadır. Peygamber İbrahim Aleyhisselâm zamanında yaşamış ve onu ateşe atarak yakmak istemiş, mu'cize ile İbrahim Aleyhisselâm ateşten kurtulmuştur. Bâb
  • Zalim ve gaddar olarak tanınmış ve Allah'a karşı isyan etmiş, büyüklük taslamış bir kral. Hz. İbrahim zamanında yaşamıştır.

neşur

  • Ziyadesiyle neşreden. Fazla yayan. Dağıtan.

netice-i muzırra

  • Zararlı netice.

netice-i zaruriye

  • Zorunlu sonuç.

niam-ı sübhaniye / niam-ı sübhâniye

  • Zâtında, sıfatında ve işlerinde eksiksiz ve kusursuz olan Allah'ın nimetleri.

nisab

  • Zekat ölçüsü.

nizar

  • Zayıf, arık, düşkün, bitkin.

nizaret

  • Zayıflık, arıklık. (Farsça)

nüch

  • Zafer bulmak. Hâlâs olmak. Kurtulmak. İhtiyaçlarını giderip zafer bulmak.

nuhul

  • Zayıflık, arıklık.

nükke

  • Zayıflıktan dolayı sesi çıkmayan deve.

nükte-i kenziye

  • Zengin nükte.

nükte-i zarafet

  • Zariflik, incelik nüktesi.

nüktedan / نكته دان

  • Zarif insan, nükteli sözler bilen. (Arapça - Farsça)

nuş / nûş

  • Zevk, cümbüş.

nüsha-i nadire-i zaman / nüsha-i nâdire-i zaman

  • Zamanın nadir bulunan bir nüshası, örneği.

nusret

  • Zafer için yardım.

panzehir

  • Zehire karşı ilâç.
  • Zehire karşı ilâç.
  • Zehire karşı ilaç.

piraye

  • Zinet. Süs. (Farsça)

radin

  • Za'feran çiçeği.

rağmen

  • Zıddına, inadına davranma, körlük ve nisbet.

rağmına

  • Zıddına, inadına.

rah

  • Zan, sanma. Kaygı, keder. (Farsça)

rahnedar kalan

  • Zarara uğrayan, yara alan.

rebaze

  • Zeki ve anlayışlı kimse. Zarif kimse.

redm-i azim

  • Zülkarneyn Seddi'nin ismi.

redm-i azim ve cesim / redm-i azîm ve cesîm

  • Zülkarneyn'in yaptığı çok büyük sed, yığınak.

revgan-ı zeyt

  • Zeytinyağı.

revnak

  • Zinet. Parlaklık. Göz alıcılık, güzellik. Safa, taravet. (Farsça)

reyhekan

  • Za'feran.

rezaz

  • Zayıf yağan yağmur.

ru'bub

  • Zayıf, korkak kişi.

rüveyha

  • Zariflik, incelik.

ruzgar / rûzgâr / روزگار

  • Zaman. (Farsça)

sa'b

  • Zor, çetin.

sa'b-sehl

  • Zor-kolay.

sa'la

  • Zâid dişli kadın. (Müz: Es'al)

saab

  • Zor, güç, çetin.

sab / sâb

  • Zor, güç.

sadaga

  • Zayıflık.

sadig

  • Zayıf.

safare

  • Zurna.

sagar

  • Zelillik, alçaklık, âdilik.

sagır

  • Zelil ve aşağılık kimse.

sahfe

  • Zayıf akıllılık ve az fikirlilik.

sahib-i zühd ve takva / sahib-i zühd ve takvâ

  • Zühd ve takva sahibi; her türlü nefsanî arzulara karşı koyarak kendini ibadete veren ve Allah korkusuyla dinin yasaklarından kaçınan kimse.

sahib-i zuhur

  • Zuhur sahibi; inkârcılık fikrine karşı ortaya çıkıp insanları hidayete ulaştırmaya vesile olan ve âhirzamanda ortaya çıkması beklenilen.

sahife-i zihn

  • Zihin sayfası.

şahika / şâhika / شَاهِقَه

  • Zirve.
  • Zirve, doruk.

sahime

  • Zayıf dişi deve.

salifüzzikr / sâlifüzzikr / سالف الذكر

  • Zikredilen, anılan. (Arapça)

salimen / sâlimen

  • Zarar görmeyerek.

samg

  • Zamk, ağaç sakızı.

samgi / samgî

  • Zamk gibi, zamk halinde olan.

san'at

  • Zanaat, ustalık; bir şey hakkındaki yöntemlerin tamamı; meslek kurallarının tümü.

sanc

  • Zil.

sani-i ehad / sâni-i ehad

  • Zâtı bir olan ve herşeyi san'atlı bir şekilde yaratan Allah.

sani-i sermedi / sâni-i sermedî

  • Zaman üstü ve yüce olmakla beraber her şeyi san'atla yaratan Allah.

saniha

  • Zihne gelen fikir. Mütâlâa. Çok düşünmeden gelen fikir.

saylem

  • Zorluk, meşakkat.

şe'n-i zati / şe'n-i zâtî / شَأْنِ ذَاتِي

  • Zâtında olan istidat ve kabiliyet.
  • Zâta ait iş, şân, hâl.

sebeb-i hüsran

  • Zarar, kayıp sebebi.

sebeb-i ihtilaf-ı muzır

  • Zararlı olan ayrılık ve uyuşmazlığın sebebi.

sebeb-i istimrar-ı zaman

  • Zamanın sürekliliğinin sebebi.

sebeb-i meşakkat

  • Zorluk sebebi.

şecze

  • Zayıf yağan yağmur.

sedd-i zülkarneyn

  • Zülkarneyn'in yaptırdığı büyük sed.

sefahet ehli

  • Zevk ve eğlenceye düşkün olan ve sermayesini gereksiz yere harcayanlar.

sefih / sefîh / سفيه

  • Zevk ve eğlenceye düşkün. Sefahete düşmüş. Malını düşünmeden harcayan.
  • Zevk ve eğlenceye düşkün, sefahata düşmüş, malını düşünmeden harcayan.
  • Zevk ve eğlence düşkünü. (Arapça)

şehr-i bi-lezaiz / şehr-i bî-lezâiz

  • Zevksiz ve lezzetsiz şehir.

selasil / selâsil / سلاسل

  • Zincirler. (Arapça)

sem / سم

  • Zehir.
  • Zehir. (Arapça)

semdar / semdâr / سمدار

  • Zehirli. (Farsça)
  • Zehirli. (Arapça - Farsça)

semlendiren

  • Zehirleyen, kirleten.

semli

  • Zehirli.

semm

  • Zehir, ağu.
  • Zehir.

semmdar

  • Zehirli. (Farsça)

şemşir-i zulm

  • Zulüm kılıcı.

seneb

  • Zamandan bir parça.

serdar-ı ulema

  • Zamanın en bilgili ve en yaşlı âlimi.

şereng

  • Zehir. (Farsça)

seres

  • Zayıf endamlı.

şerik-i zati / şerîk-i zâtî / شَر۪يكِ ذَات۪ي

  • Zâtı cihetiyle ortak.

sertiye

  • Zayıf vücutlu, ahmak adam.

servet

  • Zenginlik.
  • Zenginlik, maddî varlık.

serzakir / serzâkir

  • Zikredenlerin başı.

sevk-i zaruret

  • Zorunluluğun itmesi.

seyl-i huruşan-ı zaman / seyl-i huruşân-ı zaman / seyl-i hurûşân-ı zaman

  • Zamanın gürültü ve coşkunluklarının seli.
  • Zamanın çağlayarak akan seli.

seyl-i zaman / seyl-i zamân / سَيْلِ زَمَانْ

  • Zamanın akışı.
  • Zaman seli.

şiddet-i zaaf

  • Zayıflığın şiddeti.

sifah

  • Zina.

sıgar-ı nefs

  • Zelil ve hakir olma hali. Küçüklük, kıymetsizlik.

silsile / سلسله / سِلْسِلَه

  • Zincir.
  • Zincir, zincirleme, ard arda gelen.
  • Zincir.
  • Zincir.

silsile-i zerrat / silsile-i zerrât

  • Zerreler, atomlar zinciri.

silsileli

  • Zincirleme, peşpeşe.

simurg / sîmurg / سيمرغ

  • Zümrütüanka. (Farsça)

sismoğraf

  • Zelzelenin yerini, saatini, yön ve hızını kaydeden âlet. (Fransızca)

sitem-keş

  • Zulme ve haksızlığa uğrayan. Zulüm çeken. Mazlum. (Farsça)

sitemdide / sitemdîde / ست دیده

  • Zulme uğramış. (Farsça)

sitemger / ستمگر

  • Zalim. (Farsça)

sitemkar / sitemkâr / ستمكار

  • Zalim. (Farsça)

sual-i müşkil / suâl-i müşkil

  • Zor soru.

sual-i müşkül

  • Zor soru.

şübhe-i tarık / şübhe-i târık

  • Zulmetten gelen şüphe belâsı.

sudagi / sudagî

  • Zülüfte olan nişan ve alâmet.

şüfuf

  • Zayıf olmak.

suhre

  • Zoraki iş, angarya.

şühre

  • Zahir ve vâzıh olmak. Görünmek. Açık olmak.

sümpare / sümpâre / سم پاره

  • Zımpara.
  • Zımpara. (Farsça)

sümum / sümûm / سموم

  • Zehirler.
  • Zehirler. (Arapça)

sünbade / sünbâde / سنباده

  • Zımpara. (Farsça)
  • Zımpara. (Farsça)

sünbazih

  • Zımpara.

şünşün

  • Zeyrek ve akıllı genç yiğit.

sur-nai / sur-naî

  • Zurnacı. (Farsça)

sur-nay

  • Zurna. (Farsça)

suret-i zaife-i vahiye / suret-i zaife-i vâhiye / sûret-i zaife-i vâhiye

  • Zayıf ve esassız görüntü.
  • Zayıf ve yıkılmaya mahkum görüntü, şekil.

surna / sûrnâ / سورنا

  • Zurna. (Farsça)

surna-pa

  • Zürafa. (Farsça)

sutur-u hadisat-ı dehr / sutûr-u hâdisât-ı dehr

  • Zamanın hâdiselerinin satırları.

sütur-u hadisat-ı dehr / sütûr-u hâdisat-ı dehr

  • Zamanın, çağın olaylarının satırları.

şütürgav / şütürgâv

  • Zürafa. (Farsça)

suubet / suûbet

  • Zorluk, güçlük.
  • Zorluk.
  • Zorluk, güçlük.
  • Zorluk, güçlük.

suubetli / suûbetli

  • Zor.
  • Zor.

şuun ve kabiliyet-i zatiye / şuûn ve kabiliyet-i zâtiye

  • Zâti nitelikler; istidatlar ve kabiliyetler.

şuun-u zatiye / şuûn-u zâtiye

  • Zâtî nitelikler, özellikler.

suver-i zihniye

  • Zihindeki şekiller, sûretler.

taab-ı dimaği / taab-ı dimağî

  • Zihnî yorgunluk. Dimağın yorgunluğu.

taakkul / تَعَقُّلْ

  • Zihin yorarak anlama.

tabaka-i havas

  • Zenginler, seçkinler tabakası.

tabiat-ı zalimane / tabiat-ı zâlimane

  • Zâlim tabiat, zulmeden karakter.

tac-ı zafer / tâc-ı zafer

  • Zafer tâcı.

tadyi'

  • Zâyi etmek, kaybetmek.

tagallüb / تغلب / تَغَلُّبْ

  • Zorbalık. (Arapça)
  • Zorla üstün gelme.

taganni

  • Zenginleşme.

tağlit-i ezhan

  • Zihinleri yanıltma, zihinleri yanılgıya düşürme.

tahakküm / تَحَكُّمْ

  • Zorla hükmetme.

tahakküm-ü zahiri / tahakküm-ü zâhirî

  • Zahirî olan egemenlik; akıl ve gönlü dışlayarak insanlara hükmetme.

tahakkümi / tahakkümî

  • Zoraki ve delilsiz olma.

tahavvülat-ı zerrat / tahavvülât-ı zerrat

  • Zerrelerin tahavvülü.

tahdiş-i ezhan

  • Zihinleri kurcalamak, tırmalamak.
  • Zihinleri kurcalamak, yaralamak.

tahmil-i zahmet

  • Zor bir işi birine yükletme.

tahmim

  • Zina eden kimseyi ziftleyip, dövüp, yüzüne kara vurup, ters olarak eşeğe bindirip gezdirmek.

taife-i ağniya

  • Zenginler sınıfı, topluluğu.

takvim / takvîm

  • Zamânı; sene, ay, hafta, gün ve saat gibi sâbit bölümlere ayıran, dînî-millî gün ve bayramları gösteren cetveller.

takviye-i ezhan

  • Zihnin kuvvetlendirilmesi.

takyir

  • Zifte bulaştırmak.

talak-ı bayin / talâk-ı bâyin

  • Zevcenin iddet müddeti (üç temizlenme vakti) bitmeden tekrar kocasına dönmehakkı bulunmayan talâk.

tango / طانْغُو

  • Züppe kadın giysisi.

tarayyuh

  • Zayıflık, süstlük.

tarz-ı zenginlik

  • Zenginlik tarzı.

tasannuf

  • Zorla yapılan sınıflandırma veya te'lif.

tasavvur / تصور / تَصَوُّرْ

  • Zihinde kurma. (Arapça)
  • Zihinde şekillendirme.

tasavvuran / تَصَوُّرًا

  • Zihinde şekillendirerek.

taşr

  • Zayıf yağan yağmur.

tatrib

  • Zevklendirme, neşelendirme, keyiflendirme.

tavaf

  • Ziyaret etmek, ziyaret maksadıyla etrafını dolaşmak, hacıların Kâbe etrafında yedi kez dolaşmaları.

tayy-ı zaman

  • Zamanı aşma; çok uzun zamanı pek kısa bir sürede görme ve yaşama.
  • Zamanı ortadan kaldırmak. Çok uzun bir zamanı pek kısa olarak görmek ve yaşamak. Meselâ: Kur'an-ı Kerimde beyan edilen "Ashab-ı Kehf" mağarada 309 sene kaldıkları halde, kendileri yarım gün veya bir gün kadar kaldıklarını söylemişlerdir.

tayy-i zeman / tayy-i zemân

  • Zamânın dürülmesi. Allahü teâlânın izniyle uzun zamanda yapılacak bir işi çok az zamanda yapma.

tazarruf / تَظَرُّفْ

  • Zerafet, kibarlık, incelik gösterme.
  • Zarafet taslama.

tazarrur / تضرر

  • Zarar görme, zarar etme. (Arapça)

tazlim

  • Zâlim olmak.

tazmin

  • Zararı karşılama.
  • Zararı ödeme.

tazminat / tazminât / tazmînât / تضمينات

  • Zarara karşılık verilen para.
  • Zarar ödemeleri, tazminat. (Arapça)
  • Tazmînat vermek: Zarar ödemesinde bulunmak. (Arapça)

tazrir

  • Zarar vermek. Zarara uğratmak.

tazyik etmek

  • Zorlamak, baskı yapmak.

te'mit

  • Zihnen tahmin etme.

te'nis-i ezhan / te'nis-i ezhân / te'nîs-i ezhân / تَأْنِيسِ اَذْهَانْ

  • Zihinleri alıştırmak, anlayışı kolaylaştırmak.
  • Zihinleri okşama, alıştırma.
  • Zihinleri alıştırma.

teanni

  • Zahmet çekme.

tearuz / teâruz

  • Zıtlık, zıtlaşma.

tearuzan / teâruzan

  • Zıtlaşarak.

tebab

  • Ziyan, zarar, kayıp, hasar.

tebadür / tebâdür

  • Zihne gelme, hatıra gelme.

tebane

  • Zeyreklik, akıllılık.

tebayün / tebâyün / تباین

  • Zıtlık, aykırılık. (Arapça)

tebb

  • Zarar, ziyan, hasar, kayıp.

teben

  • Zeyrek, akıllı kimse.

tebia

  • Zulümle ve zorla alınmış olan kumaş.

tecebbür

  • Zorbalaşma.

tecelli-i suri / tecellî-i sûrî

  • Zât-ı ilâhînin veya isimlerinin kendilerinin değil, sûretlerinin, görüntülerinin tecellîsi.

tecemmül

  • Ziynetlenmek, süslenmek.

tecrid-i zihin

  • Zihnen soyutlanma, zihnini uzaklaştırma.

tederru'

  • Zırhlanma. Zırh giyme.

tedhiş-i ezhan / tedhiş-i ezhân

  • Zihinlerde heyecan meydana getirme.

tedri'

  • Zırh giydirme.

tefekkük

  • Zincir halkası gibi birbirinden ayrılma.

tegayür / تغایر

  • Zıt olmak. Uymamak. Başka türlü olmak.
  • Zıtlık. (Arapça)

tehcir

  • Zorla göç ettirme.

tehellüs

  • Zayıflamak.

tehezzum

  • Zulmetmek.

tekellüf / تَكَلُّفْ

  • Zahmet.
  • Zorlanma, özenme.
  • Zorlanma.

tekellüfat / tekellüfât

  • Zorlanmalar, özentiler.
  • Zoraki davranışlar.

tekellüflü

  • Zahmetli, zoraki.

tekellüfsüz

  • Zahmetsiz.

tekerrür-ü zaman

  • Zamanın tekrarlanması.

tekke

  • Zikir yeri, tarikat evi.

tekye

  • Zikir evi, tekke.

telafi / telâfî / تلافى

  • Zarar karşılama. (Arapça)

telatil

  • Zorluklar.

telef

  • Zayi etme, harcama.
  • Zayi olma, ölüm.

telef ettirmek

  • Zayi ettirmek, yok ettirmek.

telef olmak

  • Zayi olmak, yok olmak.

temeşmüş

  • Zerdali yemek.

temevvül / تمول

  • Zenginlik. (Arapça)

tenakuz / tenâkuz / تَنَاقُضْ

  • Zıtlık, birbirine zıt olma.

tenevvür-ü ezhan

  • Zihinlerin aydınlanması, nurlanması.

tenezzüh-ü zati / tenezzüh-ü zâtî

  • Zata mahsus tenezzüh. Yani zatının bütün noksan sıfatlardan, kusurlardan temiz ve uzak oluşu.

tengiz

  • Zindeliği sarsılma, zindeliğini sarsma.

tenviş

  • Ziyafete davet etmek.

terakkiyat-ı hazıra / terakkiyat-ı hâzıra

  • Zamanımızdaki ilmî ve teknik ilerlemeler.

terbit

  • Zeytinyağı vermek.

terettül

  • Zâhir olmak, görünmek.

terk-i zekat / terk-i zekât

  • Zekâtın terki, zekât vermemek.

terkik

  • Zayıflatma. Lisanı veya ibareyi kusurlu ve bozuk kullanma.

terviye günü

  • Zilhicce ayının sekizinci günü. Arefe'den önceki gün. Hacıların sabah namazını kıldıktan sonra, topluca Mekke'den Minâ'ya doğru hareket ettikleri gün.

tesakkuf

  • Zafer bulmak.

teselsül / تسلسل

  • Zincirleme, ard arda gelme.
  • Zincirleme devam etme, ard arda gelme.
  • Zincirleme. (Arapça)

teselsül eden

  • Zincirleme devam eden, peşpeşe gelen.

teselsülen

  • Zincirleme olarak.

tesemmüm

  • Zehirlenmek.
  • Zehirlenme.
  • Zehirlenme.

tesmim

  • Zehirleme.
  • Zehirleme.
  • Zehirleme.

tesmim eden

  • Zehirlendiren.

tesmimen

  • Zehirleyerek.

teşrik tekbirleri

  • Zilhiccenin dokuzuncu günü, yani Kurban Bayramının arefe günü, sabah namazından başlayarak, bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar olan, her farz namazın selâmından sonraki alınan tekbirler.

tetavül / tetâvül

  • Zorla uzanma, büyüklenme, kibirle muamele etme.

tetbit

  • Zarar ve ziyan yapma.

tevehhüm eden

  • Zanneden.

tevehhüm-ü zarar / تَوَهُّمُ ضَرَرْ

  • Zarar zannetmek.
  • Zarar ettiğini sanma.

teverrut

  • Zor bir işe rastlama. Vartaya düşme.

tevhid-i zevki / tevhid-i zevkî

  • Zevken tadılan tevhid, birleme.

tevil-i zayıf

  • Zayıf yorum.

tevris

  • Zaferana benzer bir ot.

tevsi-i zihin

  • Zihni genişletme, anlayış ve kavrayış kabiliyetini yükseltme.

tezad / tezâd / تضاد / تَضَادْ

  • Zıtlık.
  • Zıtlık, aykırılık.
  • Zıtlık, çelişki. (Arapça)
  • Zıdlık.

tezalüm

  • Zulm edişmek.

tezarüf

  • Zarif olmak isteme.

tezat

  • Zıt, zıtlık.

tezayüd / tezâyüd

  • Ziyadeleşme, artma, çoğalma.
  • Ziyadeleşme, artma.

tezayüt

  • Ziyadeleşme, artma.

tezekkür

  • Zikretme, anma.

tezellül

  • Zillete katlanmak. Aşağılanmak. Alçalmak. Hor ve hakir olmak. Kendini alçak tutmak.
  • Zillete düşme, alçalma.

tezenduk

  • Zındıklaşma. Hak yolundan dönme. Kâfir olmak.

tezennür

  • Zünnar kuşanmak.

tezeyyün

  • Zinetlenme, süslenme.

tezfit

  • Ziftleme, zift sürme.

tezkar / tezkâr

  • Zikretme; hatırlatma.

tezlil

  • Zillete düşürme, aşağılama.

tezmim

  • Zemmetmek.

tezniye

  • Zinaya mensup etmek.

tezyid / tezyîd

  • Ziyadeleşme, artma.

tıknefes

  • Zor nefes alan. Rahat nefes alamayan.

tımle

  • Zayıf kadın.

tuğyan

  • Zulüm ve küfürde çok ileri gitmek, azgınlık, taşkınlık.

türrehe / ترهه

  • Zırva. (Arapça)

turuk-u cehriye

  • Zikirlerini açıktan ve sesli olarak yapan tarikatlar, Kàdirîlik gibi.

turuk-u hafiye

  • Zikirlerini gizli ve sessiz yapan tarikatlar, Nakşibendîlik gibi.

tüvanger / tüvânger / توانگر

  • Zengin. (Farsça)

umre

  • Ziyâret. Hac mevsimi dışında Kâbe'yi ve Mekke ve Medine'deki mukaddes yerleri ziyaret etmek. Ist: Kâbe-i Muazzama'yı tavaftan ve Safâ ile Merve denilen iki mukaddes mevki arasında sa'yetmekten ibarettir. Farz olan hacca Hacc-ı Ekber denildiği gibi, Umreye de Hacc-ı Asgar denilir. Cuma gününe tevafuk
  • Ziyâret etmek. Hac zamânı olan beş günü yâni Arefe ve Kurban bayramının dört günü dışında, istenildiği zaman ihrâma girip Kâbe-i muazzamayı tavâf etmek ve Safâ ile Merve arasında sa'y etmek (yürümek), saçı kazımak veya kesmekten ibâret olan ibâdet. Umreye Hacc-ı asgar (küçük hac) da denir.

unve

  • Zor, kuvvet gösterme.

usm

  • Zeytin ağacı.

usr

  • Zorluk; meşakkat.
  • Zorluk.

usret

  • Zorluk, güçlük. Darlık, sıkıntı. İşlemezlik.

üştürgav

  • Zürafa. (Farsça)

uzzab

  • Zevc veya zevcesi olmayan. Bekâr.

vacib / vâcib / وَاجِبْ

  • Zarûrî olan.

vacid / vâcid

  • Zaruri varlık.

vacip / vâcip

  • Zorunlu.

vahin

  • Zayıf kimse.

vakit

  • Zaman.
  • Zaman.

vakit be vakit

  • Zaman zaman.

vareste-i rayb ve zunun / vareste-i rayb ve zunûn

  • Zan ve şüphelerden beri, uzak.

varidat-ı zulmiye

  • Zulüm yoluyla sağlanan girdiler, menfaatler.

vasıta-i tesmim

  • Zehirleme vasıtası.

vazife-i zaruriye

  • Zaruri vazife, zorunlu görev.

veciz

  • Zengin mânâlı kısa söz.

vecize / vecîze

  • Zengin mânâlı kısa söz.

vehim

  • Zan, şüphe, kuruntu.

vehnane

  • Zayıf kadın.

vekel

  • Zayıf adam.

velvele-i zikir

  • Zikir sesleri.

vesait-i sefahet

  • Zevk ve eğlence vasıtaları.

vesvese

  • Zararlı olan şüphe, kuruntu.

vicd

  • Zenginlik. Gına.

virat

  • Zekât vermek korkusundan hile edip bir yere toplanmış koyunlarını ayırıp dağıtmak veya perâkende koyunlarını bir yere toplamak.

vücub derecesinde

  • Zorunluluk derecinde.

vücub ve lüzum

  • Zorunluluk ve gereklilik.

vücub-u zekat / vücub-u zekât

  • Zekâtın farz oluşu.

vücud-u harici / vücud-u hâricî

  • Zâhir, ademden çıkmış olan. İlmî vücuddan âlem-i şehadete gelmiş olan. Maddî varlık, cismanî eşya.

vücud-u zihni / vücud-u zihnî

  • Zihinsel varlık; bir şeyin sadece zihinde tasavvur edilen varlığı.

vukuat-ı zamaniye

  • Zamanın olayları.

yahya

  • Zekeriya'nın (A.S.) oğludur. Benî İsrail Peygamberlerinden ve İsa Aleyhisselâm'ın şeriatı ile amel edenlerden olmuştu. Hz. İsa'dan (A.S.) önce Tevrat'a göre hareket ederdi. Kudüs'ün o zamanki reisi, Hz. Yahya'nın, Hz. Musa şeriatı üzere amel etmediğini ileri sürdüklerinden şehid ettiler.

yaran-ı safa / yârân-ı safâ

  • Zevk ve eğlence ile vakit geçiren dostlar. Safâ dostları.

yave / yâve / یاوه

  • Zırva, saçma. (Farsça)

yavegu / yâvegû / یاوه گو

  • Zırvalayan, saçmalayan. (Farsça)

yevm-ün nahr

  • Zilhiccenin onuncu günü.

za

  • Zı harfinin bir adı. "Zâ-yı mu'ceme" de denir. Noktalı olduğundan dolayı " : tı" harfinden ayırdetmek için bu isim verilmiştir.

za'ar

  • Zâlim kimse ki herkes ondan korkar.

za'f / ضعف

  • Zayıflık, güçsüzlük.
  • Zayıflık. Kuvvetsizlik. İktidarsızlık.
  • Zayıflık, zaaf. (Arapça)
  • Za'f gelmek: Zayıflamak. (Arapça)

za'fi / za'fî / ضعفى

  • Zayıflığa aid. Kudretsizliğe, cılızlığa dair.
  • Zayıflıkla ilgili, zaaf ile ilgili. (Arapça)

za'fiyet

  • Zayıflık.

za'fiyyet / ضعفيت

  • Zayıflık, dermansızlık, güçsüzlük.
  • Zayıflık, zafiyet. (Arapça)

zaaf / ضعف / ضَعَفْ

  • Zayıflık, güçsüzlük.
  • Zayıflık.
  • Zayıflık.
  • Zayıflık.

zaafiyet

  • Zayıflık, güçsüzlük.
  • Zayıflık.

zabitan / zâbitan

  • Zabitler, subaylar.

zaf / zâf

  • Zayıflık, kuvvetsizlik.

zaferyab / zaferyâb

  • Zafer kazanan.

zafir

  • Zafer bulan. Zafere erişen.

zafiyet / zâfiyet

  • Zayıflık.

zagzag

  • Zayıf nesne.

zahair / zahâir / ذخائر

  • Zahireler. (Arapça)

zahidane / zahidâne / zâhidâne / زاهدانه

  • Zahide yakışır surette. Ehl-i takva gibi. (Farsça)
  • Zahitçe. (Arapça - Farsça)

zahil

  • Zakkum ağacı.

zahiriyyun

  • Zahirciler, dış görünüşe aldananlar, dışa yansıyan yönlere göre hüküm verenler.

zaif / zaîf / ضعيف

  • Zayıf, güçsüz.
  • Zayıf olan.
  • Zayıf, güçsüz. (Arapça)

zaif-i kavi / zaif-i kavî

  • Zayıflığında kuvvet bulunan.

zaife / zâife

  • Zayıf.
  • Zayıf, güçsüz.

zaifem / zaîfem / zâifem

  • Zayıfım.
  • Zayıfım, güçsüzüm.

zaifü'l-itikad

  • Zayıf inançlı.

zailat / zâilât

  • Zailler, gelip geçiciler.

zair / zâir / زائر

  • Ziyaretçi. (Arapça)

zakir / zâkir / ذاكر / ذَاكِرْ

  • Zikreden, Allah'ı anan.
  • Zikreden, Allahı anan.
  • Zikreden. (Arapça)
  • Zikreden.

zakirun / zâkirûn

  • Zikredenler.

zakkum şecer

  • Zakkum ağacı.

zakkum şerleri

  • Zakkuma benzeyen şerler, kötülükler (zakkum, tadı çok acı olan bir Cehennem ağacıdır.).

zalam-ı zulm / zalâm-ı zulm

  • Zulmün karanlığı.

zaleme

  • Zâlimler.

zalim / zâlim / ظالم

  • Zulmeden, zulüm yapan.
  • Zulmeden, haksızlık eden.
  • Zulmeden, haksız.
  • Zulm eden.
  • Zulüm eden. (Arapça)

zalimane / zâlimane / zâlimâne / ظالمانه

  • Zâlimcesine, zulmederek, acımasızca. Acımasız ve haksız olarak.
  • Zâlimce.
  • Zâlim olana yakışır şekilde. Zulmeder surette. Zâlimce. (Farsça)
  • Zalimce. (Arapça - Farsça)

zalimiyet / zâlimiyet

  • Zâlimlik.
  • Zâlimlik.

zalumiyet / zalûmiyet

  • Zâlimlik, zulmetme.

zamanen

  • Zaman olarak.
  • Zaman içinde, zaman bakımından.

zamani / zamanî

  • Zamanla ilgili, zamana ait.
  • Zamanla ilgili.

zan / ظن

  • Zannetme, sanma.
  • Zan, sanı. (Arapça)

zanbak / زنبق

  • Zambak. (Arapça)

zani / zanî / zâni

  • Zina eden. Meşru olmayan nikâhsız cinsî münasebette bulunan.
  • Zina eden, çiftleşen.
  • Zina eden erkek.

zanin / zanîn / ظنين

  • Zan altında bulunan. (Arapça)

zaniye / zâniye

  • Zina eden kadın.

zann / zânn / ظن

  • Zanneden. Sanan. Zannedici.
  • Zan, sanı. (Arapça)
  • Zannedilmek: Sanılmak. (Arapça)
  • Zannetmek: Sanmak. (Arapça)

zann-ı zarar

  • Zararlı sanma.

zanni / zannî

  • Zanla ilgili.
  • Zanna ait, zanna dâir ve müteallik.

zarafet / zarâfet / ظرافت

  • Zariflik, incelik, kibarlık. Nâzik davranış. Muamelede, harekette ve giyimde hoşluk ve temizlik.
  • Zariflik, incelik.
  • Zariflik. (Arapça)

zarafet-perver

  • Zarafete düşkün olan, zarifliği seven. (Farsça)

zaraif

  • Zârif, ince, hoş şeyler.

zarar / ضرر

  • Ziyan, eksiklik, kayıp.
  • Ziyan. (Arapça)

zarar-dide

  • Zarar görmüş olan. Ziyana, kayıba, noksanlığa uğramış olan. (Farsça)

zarardide / zarardîde / ضرردیده

  • Zarara uğramış, zarar görmüş.
  • Zarar gören.
  • Zarar gören. (Arapça - Farsça)

zarfiyet

  • Zarf olma.

zarif / zarîf / ظریف

  • Zarafet sahibi, nazik, nüktedan. (Arapça)

zarifane / zarîfâne / ظریفانه

  • Zariflikle, incelikle, zarif olana yakışır surette. (Farsça)
  • Zarifçe. (Arapça - Farsça)

zarifü't-tab'

  • Zarif tabiatlı, güzel huylu.

zarr / zârr

  • Zarar.
  • Zarar veren, zararlı.

zarurat

  • Zorunluluklar, mecburiyetler.

zaruret / zarûret / ضرورت / ضَرُورَتْ

  • Zorunluluk.
  • Zorunluluk, gereklilik.
  • Zorunluluk.
  • Zorunluluk.

zaruret derecesinde

  • Zorunluluk derecesinde.

zaruret-i zihni / zaruret-i zihnî

  • Zihinsel zorunluk; zihnin zorunlu gördüğü şey.

zaruret-i zihniye

  • Zihnin zorunlulukları.

zarureten

  • Zorunlu olarak.

zaruri / zarûrî / ضروری / ضَرُور۪ي

  • Zorunlu. (Arapça)
  • Zorunlu.

zaruriyat / zarûriyât

  • Zarurî olanlar.

zaruriye / zarûrîye

  • Zorunlu.
  • Zarurî olan.

zaruriye-i zatiye / zaruriye-i zâtiye

  • Zâtın zorunlu niteliği.

zaruriyyat / zarûriyyât / ضروریات

  • Zorunluluklar. (Arapça)

zati / zâtî / ذَات۪ي

  • Zatla ilgili, özel.
  • Zatına âit, kendisinden olup başkasından olmayan.

zatiye / zâtiye / ذَاتِيَه

  • Zata âit, kendisinden olup başkasından olmayan.

zatürrie / zâtürrie / ذات الرئه

  • Zatürriye, akciğer iltihabı. (Arapça)

zayiat / zayiât

  • Zarar ve ziyanlar. Yitikler.

zebani / zebânî

  • Zebanî, cehennemlikleri cehenneme atan melek.

zeberced

  • Zümrüd cinsinden ve onun kadar kıymetli olmayan, sarımtırak yeşil, cam parlaklığında kıymetli taş.
  • Zümrütten daha açık renkte bir süs taşı.

zeberdec

  • Zeberced taşı.

zebrec

  • Ziyne, süs.

zebuni / zebunî

  • Zayıflık, güçsüzlük, âcizlik. (Farsça)

zecirkarane / zecirkârâne

  • Zorlarcasına.

zecren

  • Zorlayarak.

zecri / zecrî / زجری

  • Zorlayarak, zorlayıcı. (Arapça)

zehir-alud / zehir-alûd

  • Zehirli, zehir karışmış.

zehirbaz

  • Zehir veren, zehir yapan.
  • Zehirci, zehir yapan.

zehr / زهر

  • Zehir.
  • Zehir, ağı. (Farsça)

zehr-alud

  • Zehirli. Zehir karışmış. (Farsça)

zehr-efşan

  • Zehir saçan. (Farsça)

zehr-nak

  • Zehirli, ağulu. (Farsça)

zehralud / zehrâlûd

  • Zehirle karışık.

zehrnak / zehrnâk / زهرناک

  • Zehirli. (Farsça)

zeka / zekâ / ذكا

  • Zekilik. (Arapça)

zekat / zekât

  • Zenginlerin kırkta bir oranında fakirlere yaptığı yardım.

zekavet / zekâvet / ذكاوت / ذَكَاوَتْ

  • Zekilik.
  • Zeki oluş. Zeyreklik. Çabuk anlama ve kavrama. Keskin anlayış.
  • Zekilik, anlayış çabukluğu.
  • Zekilik. (Arapça)
  • Zeki olma.

zeki

  • Zekâ sahibi. Çabuk anlayışlı.

zelazil

  • Zelzeleler. Yer sarsıntıları.

zelilane / zelîlâne

  • Zayıflık içinde, horlanarak.

zelzele-i muzırra

  • Zarar veren sarsıntı, sallantı.

zem

  • Zemm. Birinin kötülüğünü söyleme, ayıplama, yerme, çekiştirme.

zeman / zemân

  • Zaman, devir, vakit, çağ, mevsim, mehil.
  • Zaman.

zemani / zemanî

  • Zamanla ilgili, zamana ait.

zemen

  • Zaman, vakit.

zemherir

  • Zemheri, şiddetli soğuk devresi.

zemime

  • Zemme müstehak olan. Beğenilmeyen kötü hal ve hareket.

zenadıka / zenâdıka / زنادقه

  • Zındıklar, dinsizler.
  • Zındıklar. (Arapça)

zenberekvari / zenberekvârî

  • Zemberek gibi.

zenbil / zenbîl / زنبيل

  • Zembil. (Arapça)

zenburek / zenbûrek / زنبورک

  • Zemberek. (Farsça)

zencebil / zencebîl / زنجبيل

  • Zencefil. (Arapça)

zencir / zencîr / زنجير

  • Zincir. (Farsça)
  • Zincir. (Farsça)

zencirbend / zencîrbend / زنجيربند

  • Zincire vurulmuş. (Farsça)
  • Zencîrbend edilmek: Zincire vurulmak. (Farsça)

zendeka / زندقه

  • Zındıklık. (Arapça)

zendost / زن دوست

  • Zampara. (Farsça)

zengi / zengî / زنگى

  • Zenci, siyahî. (Farsça)

zenpare

  • Zampara. Zenperest. (Farsça)

zeraf

  • Zürafa. (Farsça)

zerafe / zerâfe / زرافه

  • Zürafa. (Arapça)

zerafet / zerâfet

  • Zariflik, incelik, güzellik.

zerdalu / zerdâlû / زردالو

  • Zerdali. (Farsça)

zered

  • Zırh.

zerir

  • Zeki, hafif kimse.

zerrad

  • Zırh ören.

zerrat / zerrât / ذرات

  • Zerreler, atomlar.
  • Zerreler. (Arapça)

zerre-misal

  • Zerre, atom gibi.

zerrece

  • Zerre kadar.

zerrevari / zerrevâri

  • Zerre gibi çok küçük. (Farsça)

zerrevi / zerrevî

  • Zerre ile alâkalı, zerreye âit.

zeryac

  • Zerde aşı.

zett

  • Ziynet, süs.

zevade

  • Ziyadelik, çokluk.

zevalalud / zevâlâlûd

  • Zevalle karışık.

zevat / zevât / ذَوَاتْ

  • Zâtlar, kişiler.
  • Zatlar, kimseler.
  • Zatlar.

zevaya / zevâyâ

  • Zâviyeler.

zevcat / zevcât

  • Zevceler, eşler.

zevk-alud / zevk-âlud

  • Zevkli, zevk karışık. (Farsça)

zevkalud / zevkâlûd

  • Zevkle karışık.

zevkbahş / ذوق بخش

  • Zevk veren. (Arapça - Farsça)

zevken

  • Zevk ile, zevk yoluyla.
  • Zevk olarak.

zevki / zevkî

  • Zevkle ilgili.
  • Zevke dayalı, yaşayıp zevk etmekle ilgili.
  • Zevkle alâkalı. Zevke âit.

zevkiyyat

  • Zevk ve eğlenceye dair hususlar.

zevkperest

  • Zevke düşkün.
  • Zevke düşkün.

zeyhan

  • Zulüm etmek. Zâlimlik yapmak.

zeyil

  • Zeyl, ek.

zeyl

  • Zeyil, ek, ilave, etek.

zeyn

  • Zinet, süs. Süslemek.

zeyt

  • Zeytinyağı. Yağ.
  • Zeytin yağı.

zeytun / zeytûn / زیتون

  • Zeytin.
  • Zeytin. (Arapça)

zeytuni / zeytunî

  • Zeytin renginde olan.

zeyyat

  • Zeytin ağacı.

zıd

  • Zıt, aksi.

zıdd / ضد

  • Zıt, karşıt. (Arapça)

zıddiyet

  • Zıtlık.
  • Zıtlık.

zıddiyyet / ضدیت

  • Zıtlık, karşıtlık. (Arapça)

zıll-i zaif / zıll-i zâif

  • Zayıf gölge.

zıllim / zıllîm

  • Zulmü çok olan kimse. Zâlim insan.

zıman

  • Zarar ve ziyana karşılık verilen bedel.

zırh / زره

  • Zırh. (Farsça)

zırhpuş / zırhpûş / زره پوش

  • Zırhlı. (Farsça)

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR