LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Zıt ifadesini içeren 146 kelime bulundu...

acaibat

  • Normale zıt şeyler. Acâib şeyler.

ahna

  • Çapraz ve birbirine zıt işler. Çarpık, eğri şeyler.

ahşic

  • Zıt ve uygunsuz. (Farsça)

ahşican

  • (Tekili: Ahşic) Zıtlar. Dört unsur. (Toprak, su, ateş, hava.) (Farsça)

ahşig

  • Zıt ve uygunsuz. (Farsça)

ahşigan / ahşigân

  • (Tekili: Ahşig) Zıtlar.

aks-i dava / aks-i dâva

  • Zıt hüküm. Karşı dâvâ (Zıt teorem.)

aks-i nakiz / aks-i nakîz

  • Antitez, karşısav; biri diğerinin zıttı olan iki terimden, ikincisini oluşturan düşünce veya önerme.

aks-ün nakiz / aks-ün nakîz

  • Birbirine zıt olan iki şey.
  • Man: Mevzuun nakîzini yüklem; ve yüklemin nakîzini de mevzu kılmak. Misâl: "Her aklı başında olan insan Allah'ı tanır" kaziyesinden aks-ün nakîz yolu ile şu hüküm elde edilir: "Allah'ı tanımayanlar, aklı başında olmayan insanlardır."

aksi / aksî / عكسى

  • İnatçı. (Arapça)
  • Ters, zıt. (Arapça)
  • Huysuz. (Arapça)

aleyh

  • Ona, onun üzerine, karşıt, zıt.

aleyhdar / عليه دار

  • Muhalif olan. Aynı fikirde olmayan. Zıt olan.
  • Karşıt, zıt. (Arapça - Farsça)

aleyhdarlık

  • Aleyhtarlık, zıt olan rakip tarafı tutma.

anot

  • yun. Pozitif elektrot. Bir elektrolitte, elektrik akımının içeri girdiği iletken uç.

asalak

  • Başka hayvan veya bitkilerin üstünde yaşayan ve onlara zarar veren hayvan veya bitki. Parazit.
  • Mc: Başkalarının sırtından geçinen kimse.

azdad / azdâd / اضداد

  • Zıtlar, karşıtlar. (Arapça)

bidat / بدعت

  • Dine zıt yenilik.

biştam

  • Sığıntı, parazit, asalak. (Farsça)

cami' / câmi'

  • Toplayan.
  • Müslümanların ibâdet etmek için toplandıkları yer, mâbed.
  • Allahü teâlânın ism-i şerîflerinden. Çeşitli hakîkatleri ve enfüs (iç) ve âfâktaki (dıştaki) zıt işleri birleştirici, kıyâmet gününde yeryüzünde olan cinleri, insanları ve mahlûkâtı bir araya getirici insanların dağı

cem'iyet

  • Tenasüp ve tezat gibi söz san'atları yoluyla birbirine uyan veya zıt olan sözleri bir arada bulundurma san'atı.

cem-i ezdad / cem-i ezdâd

  • Zıtların biraraya gelmesi.

endad ü ezdad

  • Benzerler ve zıtlar.

esmaü'l-ezdad / esmâü'l-ezdad

  • Zıt isimler, çelişkili isimler.

eşya-yı mütezad

  • Birbirine zıt şeyler.

eyne's-sera mine's-süreyya / eyne's-serâ mine's-süreyyâ

  • "Yer nerede, Ülker takım yıldızı nerede?" (birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenir).

eynessera-min-es-süreyya

  • (İmkânsızlık bildiren bir tâbirdir ki) Yer nerede, Süreyyâ nerede?.. Süreyyâ ile yer bir olur mu? (meâlindedir ve birbirlerine zıt ve uzak olan şeyler için söylenir.)

ezdad / ezdâd / اضداد

  • Zıtlar.
  • Zıtlar.
  • Karşıtlar, zıtlar. (Arapça)

ezdat

  • Zıtlar.

fasık / fâsık

  • (Fısk. dan) Günahkâr. Hak yolundan hâriç olan. Allah'ın emirlerine karşı zıt hareket eden. Büyük günahı işleyen veya küçük günahta ısrar eden kimse.

fünun-u ekvan

  • Yaratılışa ait ilimler, pozitif bilimler.

fünun-u müsbete ve tabiat

  • Pozitif fen ilimleri.

gavi / gavî

  • (A, uzun okunur) Çok azgın. Çok sapkın. Yoldan şaşıp azıtan zâlim.

halk-ı ezdad

  • Zıtların yaratılması.

hevamm

  • Böcekler, haşereler. Pire, tahta kurusu, bit, örümcek, yılan gibi, kışın gizlenip yazın meydana çıkan, insan ve hayvanın vücudundan beslenerek yaşayan, insana zararı dokunan (parazit yaşayan) küçük canlılır.

hilaf / hilâf / خلاف / خِلَافْ

  • Karşı, zıt.
  • Yalan.
  • Ters, zıt.
  • Karşı, zıt, aykırı.
  • Zıt.
  • Aykırı, zıt. (Arapça)
  • Zıt.

hilaf-ı hakikat

  • Hakikata muhalif. Gerçeğe ve hakikata zıt.

hilaf-ı hikmet / hilâf-ı hikmet / خِلَافِ حِكْمَتْ

  • Yaratılıştaki hikmete, İlâhî gayeye zıt.
  • Hikmete zıt.
  • Hikmete zıt.

hilaf-ı iman / hilâf-ı iman

  • İmana zıt, aykırı.

hilaf-ı kur'an / hilâf-ı kur'ân

  • Kur'ân'a aykırı, zıt.

hilaf-ı şeriat / hilâf-ı şeriat

  • Şeriata zıt, aykırı.

hilaf-ı sünnet / hilâf-ı sünnet

  • Sünnete zıt, aykırı.

hilaf-ı vakıa / hilâf-ı vâkıa

  • Gerçeğe zıt.

hilafgir

  • (Çoğulu: Hilâfgirân) Zıt düşüncede olan, karşı fikirde bulunan, aleyhinde olan. (Farsça)

ictima-i zıddeyn

  • İki zıt şeyin bir arada, beraber olması.

içtimaü'z-zıddeyn

  • Birbirine zıt iki şeyin birleşmesi, bir araya gelmesi.

idbar

  • Geriye gitmek. Geri dönmek.
  • İşlerin ters gitmesi.
  • Talihsizlik.
  • Bir gezegenin diğer oniki burcun tertibine zıt olarak hareketi. (Asıl tertibe göre gitmesine de ikbal denir.)

ıdlal / ıdlâl

  • Saptırma, azıtma.

iltizam-ı hilaf / iltizam-ı hilâf

  • Muhalefet hastalığı; herşeyin muhâlif, zıt tarafını alma.

inkılab-ı ezdad / inkılâb-ı ezdad

  • Zıtların değişmesi.

inkılab-ı hakikat / inkılâb-ı hakikat

  • Gerçek ve doğrunun değişmesi, zıttına dönüşmesi.

itat

  • Düşmanlık, zıtlık, adavet, muhasame.

kefalet-i nakdiye

  • Bir hususu te'min için depozite yatırmak suretiyle kefil olma.

kitabe / kitâbe / كتابه

  • Mezar taşı yazısı. (Arapça)
  • Yazıt. (Arapça)

makuse / mâkûse

  • Ters, zıt.

mecma-ül ezdad / mecma-ül ezdâd

  • Zıtların toplandığı yer.
  • Mutlak hürriyet.

mefhum-ı muhalif / mefhûm-ı muhâlif

  • Lafızda zikredilmeyen mânânın, bizzat zikredilen mânâya, hükümde zıt olan mânâ. Mefhûm-ı muhâlif; Şâfiîlere göre, hüküm için sahîh, mûteber bir delîl olduğu hâlde, Hanefîlere göre böyle değildir.

mefhum-i muhalif

  • Bir sözden çıkarılan zıt mânâ.

mefhum-u muhalif

  • Bir sözün ters mânâsı, zıt anlam.

muanid / muânid

  • Karşı, zıt.

mübayenet / مُبَايَنَتْ / mübâyenet

  • Zıtlık, birbirine benzememe.
  • Birbirine benzememe, zıtlık.

mübayenet-i cevheriye / mübâyenet-i cevheriye

  • Asla, öze ait farklılık, zıtlık.

mübayenet-i lazime / mübâyenet-i lâzime

  • İki şey arasında lâzım olan zıtlık ve zorunlu olan farklılık.

mübayenet-i mahiyet / مُبَايَنَتِ مَاهِيَتْ

  • İçyüzü itibariyle zıtlık, birbirine benzememe.

müdaree

  • Def'edişmek.
  • Muhalefet edişmek, birbirine zıt ve karşı olmak.

mugayeret / mugâyeret / مغایرت

  • Zıtlık, aykırılık. (Arapça)

mugayir / مغایر

  • Aykırı, zıt.
  • Aykırı, zıt. (Arapça)

muhalefet

  • Kabulsüzlük. Karşı durma. Uyuşmazlık. Zıt gitmek. Zıddiyet. Muvafık olmamak.

muhalefet eden

  • Zıt ve aykırı davranan.

muhalefetkarane / muhâlefetkârâne

  • Zıt ve aykırı davranırcasına.

muhalif / muhâlif

  • Uymayan. Birbirine benzemiyen. Birbirine zıt olan.
  • Başka şekilde düşünen.
  • Karşı duran.
  • Karşı, zıt, aykırı, uymaz.

muhalif-i akıl

  • Akla zıt.

muhalif-i hak

  • Gerçeğe zıt.

muhalif-i hakikat

  • Gerçeğe zıt, aykırı.

muhalif-i hikmet

  • Hikmete zıt.

muhtemel-üz zıddeyn

  • Edb: Birbirine zıt ve iki mânâya da gelebilen ifadelere denir.

mukabili

  • Zıttı.

münafat / münâfât

  • Aykırılık, zıtlık.

münafi / münafî / münâfi / münâfî / منافي

  • Zıt, uymaz, aksi, aykırı. Mugayir ve muhalif olan.
  • Zıt, aykırı.
  • Zıt, aykırı.
  • Zıt.

münafi-i his ve bedahet / münâfi-i his ve bedâhet

  • Duygu ve açıklığa zıt.

münakaza / münâkaza

  • Zıtlık, uymazlık.

münakız / münâkız

  • Birbirini tutmayan, zıt olan, nakzeden.
  • Başka kelâmın mânasına muhalif olan.
  • Zıt, çelişkili, birbirini tutmayan.
  • Birbirine zıt.

musadde

  • Muhâlefet, uyuşmazlık, zıtlık.

müsbet / مثبت

  • İsbât olunan. Delilli. Açık ve sabit olan.
  • Menfinin zıddı. Pozitif, olumlu.
  • Yazılıp kaydedilmiş. Tesbit edilmiş olan.
  • Olumlu, pozitif.
  • Tesbit edilmiş, adil gösterilmiş.
  • Olumlu, pozitif.
  • İsbat olunan, pozitif, olumlu.
  • Olumlu, pozitif. (Arapça)

müsbet ilim

  • Pozitif ilim.

müsbet ilimler

  • Pozitif ilimler, fizik, kimya, matematik gibi.
  • (Pozitif ilimler) Tecrübe ve müşâhedeye dayanan ve nazari olmayan maddi ilimler. Herkesin kabul ettiği ve isbat vasıtaları ile doğruluğu isbat edilen ilimler.

müsbet milliyet

  • Olumlu, pozitif milliyet; başkasına düşmanlık beslemeyen milliyetçilik.

müspet ilim

  • Pozitif ilim, ispata dayanan ilim.

müspet ilimler

  • Pozitif ilimler, fizik, kimya, matematik gibi.

müspet mesail / müspet mesâil

  • Yararlı, olumlu meseleler; pozitif ilimler.

mutataffil

  • Arkasından giden, uyan.
  • Parazit olan, tatafful eden.

müteakis / müteâkis

  • Birbirine ters, zıt.

mütearız

  • Birbirine zıt ve muhâlif olan.

mütebayin / mütebâyin

  • Birbirine uymayan. Birbirine zıt olan. Birbirinden ayrı.
  • Uymaz, zıt, aykırı.

mütegayir / mütegâyir / متغایر

  • Mügayir olan. Birbirine zıt olan.
  • Değişik, birbirine zıt.
  • Birbirine zıt.
  • Birbirine zıt. (Arapça)

mütenafi

  • (Nefy. den) Biribirene zıt olan.

mütenakız / mütenâkız / مُتَنَاقِضْ

  • Birbirine uymayan, birbirine zıt olan, birbirini bozup nakzeden, birbirini bozup nakzeder olan. İkinci söylediği sözü, birinci söylediği söze zıt olup uymayan.
  • Birbirine zıt, çelişen.
  • Birbirine zıt.
  • Birbirine zıt olan.

mutezad / mûtezad

  • Birbirine zıt.

mütezadd

  • Birbirine zıt, birbirinin aksi olan.

mütezadde / mütezâdde

  • Birbirine zıt.

muzadde

  • Birbiriyle zıt olmak, terslik.

müzahim

  • Zahmet ve sıkıntı veren. Zıt gelen.

na-sazkari / na-sazkârî

  • Uygunsuz iş yapma, münâsebetsiz iş görme. (Farsça)
  • Zıtlık, uygunsuzluk. (Farsça)

nakiz

  • (Nakz. dan) Zıt, karşı. Birbirine karşı, zıt olan şey veya iş.
  • Man: Bir şeyin, bir kaziyenin hükmüne, mânasına muhalif olan veya ondan başka kaziye. Bir şeyi ref'eden şey. (Meselâ: "Her insan hayvandır. Bazı insan hayvan değildir." kaziyeleri birbirinin nakizidir. Nakiz ile zıd beyni

nakize / nâkize

  • Zıt olan.

nakızeyn / nâkızeyn

  • İki zıt.
  • Birbirine zıt iki şey.

nakizeyn

  • Karşılıklı iki zıt şey.

nakzeyn

  • İki zıt, zıtlar. Birbirine muhalif iki şey.

pozitivist

  • Fls: Pozitivizm taraftarı. (Fransızca)

proton

  • yun. Atom çekirdeğinde pozitif yüklü zerrecik.

reddiye

  • Bir mes'ele hakkında zıt karşılık. Cevap. Beğenilmeyen bir şeye cevap vermek.

ruhsat

  • İslâmiyet'in, meşakkat ve zarûret gibi sebeblere bağlı olarak, ibâdetlerde ve diğer işlerde tanıdığı izin ve kolaylık; azîmetin zıttı.

seradan süreyya'ya kadar / serâdan süreyya'ya kadar

  • Yerden Ülker yıldızına kadar (Birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenir).

seradan süreyyaya / serâdan süreyyaya

  • Yerden Ülker yıldızına kadar; birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenen bir ifadedir.

seradan süreyyaya kadar / serâdan süreyyaya kadar

  • Yerden Ülker yıldızına kadar (Birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenir).

şiddet-i muhalefet

  • Birbirinden çok farklı ve zıt olması.

şıkk-ı muhalif

  • Aksi taraf. Bir fikrin başka zıt ciheti, karşı tarafı.

sırr-ı tezad

  • Birbirine zıt olma esprisi; zıtlık sırrı.

sosyalizm

  • İktisadî teşebbüsleri ve teşekkülleri devlete vermek isteyen görüş. İştirakiyecilik. Güya, herkese müsavi mal verme esasını idare sisteminde yerleştirmeyi ve mal birliğini iddia eden ve insan fıtratına zıt olarak hürriyetleri daraltıcı ve din aleyhdarı bir sistem. Serserilere, zenginlerin mallarını (Fransızca)

takdim tehir

  • Öne alma-sonraya bırakma; yolculukta öğleyi ikindi vaktinde, akşamı yatsı vaktinde kılmaya tehir denilir. Bunun zıttı ise takdimdir.

tearuz / teâruz / تعارض

  • Çatışma, birbirine zıt düşme.
  • Zıtlık, zıtlaşma.
  • Karşılıklı zıtlık, çelişme. (Arapça)
  • Teâruz etmek: Çelişmek. (Arapça)

tearuzan / teâruzan

  • Zıtlaşarak.
  • Birbirine zıt, her biri diğeriyle çelişiyor olarak.

tearuzen

  • Birbirine zıt olarak, muarız olarak.

tebayün / tebâyün / تباین

  • İki şey arasındaki uyuşmazlık. Birbirinden ayrı ve başka olmak. İhtilâf vuku bulmak. Zıtlık.
  • Uymazlık, zıtlık.
  • Zıtlık, aykırılık. (Arapça)

tegayür / تغایر

  • Zıt olmak. Uymamak. Başka türlü olmak.
  • Zıtlık. (Arapça)

tegayyür

  • Hâlden hâle geçmek, değişmek.
  • Bozulmak.
  • Zıt olmak.

tehalüf / tehâlüf / تَخَالُفْ

  • Uymama, zıtlık.
  • Birbirine zıt olmak. Birbirine muhalif olmak, uymamak.
  • Birbirine zıt olma.
  • Bir birine zıt olma.

tenafi

  • Birbirine zıt ve muhâlif olma.

tenakuz / tenâkuz / تَنَاقُضْ

  • Sözün birbirini tutmaması. Konuşmada beyan edilen söz ve fikirlerin birbirine zıt olması.
  • Man: İki şeyin birbirine nakiz olması. Bir şeyin nakizi, o şeyin ref'inden (kaldırılmasından) ibarettir.
  • Zıtlık, birbirine zıt olma.

tezad / tezâd / تضاد

  • İki şeyin birbirine zıt olması. Aksilik. Terslik.
  • Edb: Mânaca birbirine zıt olan kelimeleri bir arada toplamak.
  • Zıtlık.
  • İki şeyin birbirine zıt olması, aksilik, terslik.
  • Anlamca zıt olan kelimeleri bir arada toplamak.
  • Zıtlık, aykırılık.
  • Zıtlık, çelişki. (Arapça)

tezadd-ı tabi' / tezadd-ı tâbi'

  • Sonradan gelenin, tâbi olanın zıt olması. Tâbi olanın zıt oluşu.

tezadi / tezâdî

  • Çelişkili, zıt.

tezat

  • Zıt, zıtlık.

tıbak

  • Uyum, uygunluk. İki zıt olayın ortak özelliğini ifade sanatı.

tufeylat / tufeylât / طفيلات

  • Parazitler. (Arapça)

tufeyli / tufeylî / طفيلى

  • (Davetsiz ziyafete giden Tufeyl adında birisinin ismindendir) Sahte.
  • Dalkavuk. Çanak yalayıcı.
  • Başkasının sırtından geçinen. Asalak. Parazit. Fazladan.
  • Parazit. (Arapça)

tufeyliyet / طفيليت

  • Parazitlik. (Arapça)

ulum-u müsbete / ulûm-u müsbete

  • Müsbet ilimler, pozitif ilimler.

ulum-u müsbete ve fenniye / ulûm-u müsbete ve fenniye

  • Müsbet bilimler ve fenler; ispata dayalı pozitif ilimler ve fenler.

umur-u mütezadde

  • Aralarında uygunluk olmayan birbirine zıt şeyler.

zıd

  • Aksi, muhâlif, zıt.
  • Nefret edilen, kerih şey.
  • Ters, karşıt, zıt.
  • Zıt, aksi.

zıdd / ضد

  • Zıt, karşıt. (Arapça)

zıdd-ı niyet

  • Niyetin aksi, zıttı.

zıddan / zıddân

  • İki zıt.

zıddeyn

  • Birbirinin aksi olan iki şey. İki zıt.
  • Birbirine aksi olan iki şey, iki zıt şey.
  • İki zıt.

zıddiyet

  • Zıtlık.
  • Birbirine muhâlif, zıt olma hâli. Zıtlık. Birbirinden nefret etme. Zıt fikir veya kanaat sahibi olanların durumu.
  • Zıtlık.

zıddiyyet / ضدیت

  • Zıtlık, karşıtlık. (Arapça)