LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Yili ifadesini içeren 391 kelime bulundu...

ma-icari / mâ-icârî

  • Akar su. Devamlı akmakta olan ve üzerinde herhangi bir pisliğin durması mümkün olmayan çay, dere, ırmak, nehir veya yer altından çıkarılan artezyen suları. Bir saman çöpünü götüren su, akar su sayılır.

abdiyyet

  • Kulluk makamı. Evliyâlığın en yüksek makâmı, derecesi. İyilikleri Allahü teâlâdan bilip kendinden bilmemek.

ahmed-i bedevi / ahmed-i bedevî

  • (Seyyid) (Hi. 596-675) Mısır'ın en büyük velilerindendir. Hz. Ali neslinden gelir. Bir çok lâkabı vardır. Ona Afrika bedevileri tarzında (yüzü örten peçe) taşıdığından dolayı (el-Bedevi) deniyordu. 626 yılına doğru onda deruni bir tahavvül vukua geldi. Yedi kıraat üzere Kur'an okudu ve Şafii fıkhı t

ahyar

  • Hayırlılar.
  • Dostlar.
  • İyilik sevenler. (Eşrar'ın zıddı)

ali-cenab / âli-cenab

  • İyilik sahibi, yüksek ahlâklı. Cömerd. Büyük zat. (Farsça)

allame-i asır / allâme-i asır

  • Yüzyılın en büyük alimi.

araziş

  • Hayır ve iyilik yapma. (Farsça)
  • Tasaddukta bulunmak. (Farsça)

asar-ı ihsan / âsâr-ı ihsan

  • Bağış ve iyilik eserleri.

asar-ı lütuf ve merhamet / âsâr-ı lütuf ve merhamet

  • İyilik, bağış ve merhamet eserleri, neticeleri.

avali / avalî

  • Büyük ve sayılı kimseler. Büyükler. Yüceler.
  • Medine etrafındaki semtler.

ayiş

  • Bolluk içinde rahat yaşayan.
  • Hz. Peygamber'in (A.S.M.) zevcesi ve mü'minlerin vâlidesi, Hz. Ebu Bekir'in (R.A.) kızının bir ismi. Aişe-i Sıddıka diye de anılır. Hayret edilecek derecede takva, iffet ve zekâvet sahibesi olup 2210 Hadis-i Şerif nakletmiştir. Hicretin 57. yılında vefat

ayn-ı salah / ayn-ı salâh

  • Hayırlı olma, düzgün ve iyiliğin ta kendisi.

ayn-ı şükran / ayn-ı şükrân / عَيْنِ شُكْرَانْ

  • İyilik bilmenin, minnetdârlığın ta kendisi.

azza'

  • Şiddet ve kıtlık yılı.

babilik / bâbîlik

  • On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında İran'da el-Bâb Ali Muhammed isminde bir acem tarafından ortaya çıkarılan bozuk yol. Kendisinin Mehdî olduğunu iddiâ eden, beklenen imâma açılan bir bâb (kapı) olduğunu söyleyen Ali Muhammed'e el-Bab, onun yoluna da Bâbîlik denildi. Daha sonra Behâîlik adıyla de

bahreyn

  • İki deniz. (Basra Körfezi ile Hind Denizi veya Karadenizle Akdeniz. Yahut da Akdenizle Hind Denizi)
  • Basra Körfezi'nde bulunan bir devlettir. 1971 yılında İngilterenin körfezden çekilmesi üzerine istiklâliyetini ilân etmiştir. Bahreyn, Manama ve Muharrak Adalarından müteşekkildir. Hal

bahş / بَحْشْ

  • İyilik, bağışlama.

bahşiş

  • Lütfedip verilen para. Fazladan, iyilik olsun diye verilen. İhsan. Hediye, mükâfat. (Farsça)

barr

  • (Çoğulu: Berere) İyilik ve ihsan edici, muhsin.

basit / bâsit

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kullarından bâzısına rızkı az, bâzısına çok veren, sadakaları kabûl edip sevâb veren. Bâzısının rûhunu kabzeden (alan) bâzısının ömrünü uzatan, bâzısının kalbini daraltıp hayırlara (iyiliklere) rağbetsiz, bâzısınınkini ise geniş yapıp, hayırla

bayramiyye

  • Hacı Bayram-ı Veli tarafından 14. yüzyılın sonlarında Ankara'da kurulan bir tarikattır.

bed-mihr

  • İyilik etmiyen, insâniyetsiz. (Farsça)

beda

  • (Bedâat) Hayret verici, yenilik ve iyiliklerde üstünlük. Acib ve garib olma. Yeni zuhur etme.

behbud

  • Sağlık, sıhhat, sağlamlık, iyilik. (Farsça)

berekat / berekât

  • Bereketler, hayırlar, iyilikler, bolluklar. Bereket'in çokluk şekli.

berr

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). İhsân eden, iyilik eden, yâni her iyilik kendisinden olan, îmân edip, iyi ameller yapmayı nasîb edip, bunlara karşılık âhirette sevâb ve dünyâda sıhhat, kuvvet, mal, makam, evlâd ve yardımcı lar veren.
  • Îtikâdı doğru, amelleri i

bihterek

  • Farslılarca, 120 senede bir def'a 13 ay kabul edilen yılın ismi. (Farsça)

birr

  • Hayır, iyilik, Allahü teâlânın emirlerine uymak.
  • İyilik, güzellik, hayır, anaya babaya itaat.
  • Dininde ibadetinde kuvvetli olan.
  • Bağışta bulunma.
  • Temizlik, iyilik.

Bolşevik

  • Kongrede Lenin yanlıları çoğunlukta olduğu için Rusça "çoğunluk" anlamına gelen Bolşevik olarak, azınlıktaki Martov yanlıları da Menşevik olarak adlandırılacaktır.

    Kongreden sonra iki taraf arasında birleşme girişimleri olsa da birleşme gerçekleşmeyecek ve 1912 yılında kesin ayrım yaşanacaktır. Bolşevikler Ekim Devrimi ile iktidarı alacaklar ve Sovyetler Birliği’ni kuracaklardır. Lenin ve Martov yandaşları kongredeki durumlarına göre Rusça “bolshinstvo” (çoğunluk) ve “menshinstvo” (azınlık) olarak adlandırılırlar. Kongredeki delegeler sürekli olarak saf değiştirdikleri için birleşim başarısız olacak ve parti fiilen ikiye bölünecektir.
  • Kongrede Lenin yanlıları çoğunlukta olduğu için Rusça "çoğunluk" anlamına gelen Bolşevik olarak, azınlıktaki Martov yanlıları da Menşevik olarak adlandırılacaktır.

    Kongreden sonra iki taraf arasında birleşme girişimleri olsa da birleşme gerçekleşmeyecek ve 1912 yılında kesin ayrım yaşanacaktır. Bolşevikler Ekim Devrimi ile iktidarı alacaklar ve Sovyetler Birliği’ni kuracaklardır. Lenin ve Martov yandaşları kongredeki durumlarına göre Rusça “bolshinstvo” (çoğunluk) ve “menshinstvo” (azınlık) olarak adlandırılırlar. Kongredeki delegeler sürekli olarak saf değiştirdikleri için birleşim başarısız olacak ve parti fiilen ikiye bölünecektir.

bolşevik / بُولْشَوِيكْ

  • Çoğunluktan yana anlamına gelen Rusça kelime, 1903 yılında düzenlenen Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin İkinci Kongresi'nde Vladimir Lenin ve Julius Martov arasında yeni kurulmakta olan partinin üyelik tanımı üzerine başlayan görüş ayrılığı sonucu yaşanan ayrışmadaki taraflardan Lenin yanlısı grup.

bolşeviklik

  • Bolşevik, çoğunluktan yana anlamına gelen Rusça kelime, 1903 yılında düzenlenen Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin İkinci Kongresi'nde Vladimir Lenin ve Julius Martov arasında yeni kurulmakta olan partinin üyelik tanımı üzerine başlayan görüş ayrılığı sonucu yaşanan ayrışmadaki taraflardan Lenin yanlısı grup. Kongrede Lenin yanlıları çoğunlukta olduğu için Rusça çoğunluk anlamına gelen Bolşevik olarak, azınlıktaki Martov yanlıları da Menşevik olarak adlandırılacaktır.

    Kongreden sonra iki taraf arasında birleşme girişimleri olsa da birleşme gerçekleşmeyecek ve 1912 yılında kesin ayrım yaşanacaktır. Bolşevikler Ekim Devrimi ile iktidarı alacaklar ve Sovyetler Birliği'ni kuracaklardır.


bonkör

  • Hulus-i kalb. Kalb temizliği. İyilik. (Fransızca)

büreyde bin el-husayb el-eslemi / büreyde bin el-husayb el-eslemî

  • Horasan diyarında en son hicri 62 veya 63 yılında vefat eden sahabedir. (R.A.). Müslümanların ilk sancaktarıdır. 177 Hadis-i Şerif nakletmiştir. 14 tanesi Buharî ve Müslim'de mezkûrdur.

büru'

  • Fazilet, ilim ve iyilikte benzerlerine olan üstünlük.
  • (Hasta) iyiliğe yüz tutma.

cahiliye devri / câhiliye devri

  • İslâmiyet'ten önce hissin akla, kötülüğün iyiliğe hâkim olduğu, puta tapılan karanlık devir.

cahre

  • Şiddet ve kıtlık yılı.
  • Yemek.

cani

  • Cinayet işlemiş olan. Birisini öldürmüş veya yaralamış bulunan. Caniler nasıl haksız yere insanı öldürüyorlar ve onların hayatlarına son veriyorlarsa; kâfirler, inkârcılar, dinsizler de birer cani sayılırlar. Çünkü Allah'ın eserleri olan canlı ve cansız varlıklar onun sonsuz kudretini, ilmini, irade

celabib

  • (Tekili: Cilbâb) Kadının bütün vücudunu örten ve dıştan giyilip bol olan çarşaf nevi. Yaşmaklar. Baş ve yüz örtüleri, ferâceler.

celb-i maslahat

  • İyilik, dirlik ve düzeni sağlayıcı, fayda getirici.

cemile / cemîle / جميله

  • İyilik. (Arapça)

cemilekar / cemilekâr

  • İyilik sever, güzel ahlâk ve huy sâhibi olan. (Farsça)

cenab-ı vahibü'l-ataya / cenâb-ı vâhibü'l-atâyâ

  • Sayısız iyilik ve ihsanlar bağışlayan, hibe eden Allah.

cevdet / جودت

  • İyilik. Güzellik. Kusursuzluk.
  • Bir kimsenin, başkasının işini güzelce ve kusursuz olarak yapması.
  • Cömertlik.
  • Susuz olma.
  • İyilik. (Arapça)
  • Olgunluk. (Arapça)
  • Tazelik. (Arapça)

cevdet-i fehm

  • Fehm ve anlayış üstünlük ve iyiliği.

civanmerd

  • Sözünde sağlam. İyilik sever. Kahraman.

ciyadet

  • Tazelik, yenilik.
  • İyilik, güzellik.

cüz-i ihtiyar

  • Dilediği gibi hareket edebilme. Yani: Herhangi bir şeyi yapmak veya yapmamak hususunda bir tarafı tercih etmek iktidar ve serbestliği. Bu serbestlik ile, Cenab-ı Hak insanları, iyiliği veya kötülüğü istemek cihetinde imtihan eder.

dad / dâd / داد

  • Adalet. (Farsça)
  • İyilik, ihsan. (Farsça)

dar-ı mükafat ve ihsan / dâr-ı mükâfat ve ihsan

  • Ödüllendirme ve iyilik yeri.

dar-ı şura-yı askeri / dâr-ı şura-yı askerî

  • 1296 yılında lağvolunan bu yüksek askeri meclis 1253 yılının muharrem ayında kurulmuştu. 1259 tarihinde çıkarılan kanun ile vazifesi tesbit edildi. Askeri ve mülki ricâlden onbir daimi, altı tane ise geçici azası bulunan bu mecliste bir reis ve bir de müftü yer alıyordu.

defter-i a'mal / defter-i a'mâl

  • İnsanların amellerinin iyilik veya, kötülüklerinin meleklerce kaydolunduğu manevî defter.

defter-i hasenat / defter-i hasenât

  • Sevap ve iyiliklerin yazıldığı mânevî defter.

derece-i lütuf

  • Lütuf ve iyilik derecesi.

derr

  • İyi iş. İyilik. Mahz-ı hayır.
  • Zat, kimse. Hod. Nefs. Bir kimsenin zâtı.
  • Yüzün tazeliğinin, teravetinin hastalıktan dolayı gitmesinden sonra, iyi olup düzelmesi.

direktuvar

  • Fransız ihtilâlinin üçüncü yılında Konvansiyon'un yerine geçen idare şekli. (Fransızca)

divan-ı ahkam-ı adliye / divan-ı ahkâm-ı adliye

  • Huk: Kanunlara göre, bakılacak dâvalarla ilgilenmek üzere 1284 yılında kurulan ilk nizâmiye mahkemesi.

eberr

  • Çok faziletli, şerefli. Çok sâdık ve dindar. Çok iyilik sever.
  • Şenlikten uzak, bedevi.

ebu eyyub-il ensari / ebu eyyub-il ensarî

  • Sahabe-yi Kiramdan olup Halid bin Zeyd-i Hazrecî diye de anılır. Hicretten sonra Peygamberimize (A.S.M.) ilk mihmandârlığı yapmış idi. Hicretin 50. yılında pir-i fâni olduğu halde teberrüken Kostantiniyye'nin fethine azimet eden İslâm ordusu ile harbe iştirak etmiş, İstanbul surları dışında şehid ol

ebu firas el-hamedani / ebû firâs el-hamedânî

  • Meşhur Arap şâirlerindendir. 932 yılında Musul'da doğdu. Hamedan devleti hükümdarı Seyfü'd-Devle'nin himâyesinde yetişti. Arap milletinin asâleti ve Seyfü'd-Devle'yi öven çok sayıda kaside ve mersiye yazdı. 968 tarihinde öldü.

ebu hüreyre

  • Peygamberimize (A.S.M.) bütün gücüyle hizmette bulunmuş ve İ'lâ-yı kelimetullâh yolunda Peygamber (A.S.M.) ile bütün muharebelere iştirak etmiş, 5374 aded Hadis-i Şerif nakletmiştir. Hicri 75 yılında, Medine-i Münevvere'de, 78 yaşında iken dâr-ı bekaya irtihâl etmiştir. (R.A.)

ebu talha zeyd bin sehl

  • Ashab-ı Kiram arasında, sayılı kahramanlardan ve atıcılardandır. Resul-ü Ekreme (A.S.M.) atılan oklara göğsünü germiştir. 20 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Hicri 34 tarihinde vefat etmiştir. Bütün muharebelere katılmış bir kahraman-ı İslâmdır. (R.A.)

ebu zerr-i gıffari / ebu zerr-i gıffarî

  • İlk İslâm olanların beşincisi olup ilimde İbn-i Mes'ud hazretlerine müsavi sayılırdı. Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâmdan 281 Hadis-i Şerif nakletmiştir. Hazreti Ali Kerremallahu Vechehu kendisine "İlim dağarcığı" lâkabını vermiştir. Hi: 31'de Hakkın rahmetine kavuşmuştur. (R.A.)

ebu'l-hayr

  • İyilik babası.

ecr

  • İyilik, mükâfât, ücret, karşılık. Allahü teâlânın râzı olduğu, beğendiği işleri yapanlara verdiği sevâb.

ecr ü sevap

  • İyilik ve sevap.

ef'al-i kerimane / ef'âl-i kerîmâne

  • Cömertçe ve iyilikle yapılan işler.

efadıl

  • (Efâzıl) Faziletliler, iyiliksever ve temiz kimseler.

efdal

  • (Tekili: Fazl) Ziyadeler, fazlalar, çoklar.
  • İhsanlar, ikramlar, iyilikler, meziyetler, hünerler.

efdaliyet

  • Faziletçe üstünlük. Fazileti, iyiliği ziyâde olmak.

eltaf / eltâf / الطاف

  • (Tekili: Lutf) Lütuflar, iyi muameleler, iyilikler, iyilikseverlikler. Nezaketler, nazik davranmalar. Okşamalar.
  • İyilikler, lütuflar. (Arapça)

emr-i bi'l-ma'ruf

  • İyiliği emretmek.

emr-i bi-l-maruf, nehy-i anil-münker

  • Dinin emirlerini, Kur'âni ve İslâmi hakikatleri neşretmek ve bildirmek, men'edilen şeyleri de yaptırmamak. İyiliği, İslâmi hususları emretmek ve teşvik etmek, kötülüğü men'edip yaptırmamağa sevketmek. (Fakat bu kudsi vazifeyi âdabına itaat ve riâyet ederek ifâ etmek lâzımdır, zirâ bu itaat da dinimi

emr-i bilmaruf / emr-i bilmâruf

  • İyiliği emretme.

emr-i maruf / emr-i mâruf

  • İyiliği emretme.

en'üm

  • (Tekili: Ni'met) Nimetler, iyilikler, lütuflar, ihsanlar.
  • Medine-i Münevverede bir mevki ismi.

enfas-ı ma'dude

  • Sayılı nefesler. İnsan hayatı. Miktarı muayyen olan ömür dakikaları.

enfas-ı ma'dude-i hayat / enfâs-ı ma'dude-i hayat

  • Hayatın sayılı nefesleri.

enva-ı ihsanat / envâ-ı ihsânât

  • İyiliklerin çeşitleri, bağışların türleri.

enva-ı lütuf / envâ-ı lütuf

  • İyilik çeşitleri.

erbab-ı hasenat / erbâb-ı hasenat

  • İyilik sahipleri.

erzaniş

  • Hayır ve iyilikler. (Farsça)

eş'ari / eş'arî

  • Ehl-i sünnet vel-cemâat yolunun iki büyük imâmından biri. Ebü'l-Hasen Ali bin İsmâil Eş'arî. 879 (H. 266) yılında Basra'da doğdu. 941 (H. 330) yılında Bağdâd'da vefât etti.
  • Ehl-i sünnet vel-cemâat îtikâdını Ebü'l-Hasen Eş'arî hazretlerinin açıkladığı şekilde öğrenip inanan.

eyyam-ı ma'dudat / eyyâm-ı ma'dûdât

  • Sayılı günler; Ramazan ayının bütün günleri.

eyyamün ma'dudat

  • Kurban bayramının son üç günü.
  • Sayılan günler.
  • Ramazan-ı Mübârekin sayılı günleri.

fadl-fazl

  • İyilik, fazilet, erdem.

fahl

  • İleri gelen. Üstün. Hatırı sayılır adam.
  • Erkek. (hayvan)
  • Aygır.
  • Beyitler, hadis-i şerifler, rivâyetler anlatan kimse.

falihayr / fâlihayr

  • İyilik belirtisi.

fazail / fazâil

  • İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye karşı devamlı ve değişmez istidatlar, güzel huylar.

fazilet

  • Değer. Meziyet, iyilik, ilim ve iman, irfan itibarı ile olan yüksek derece. Dinî ve ahlâkî vazifelere riayet derecesi. Fazl ve hüner cihetiyle olan yüksek derece. Bir şeyin başka şeylerden cemal ve kemal ve fayda cihetiyle üstünlüğü, müreccah olmasına sebep olan keyfiyet.
  • İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye olan devamlı ve değişmez istidat, güzel vasıf, iyi huy, erdem.

fazl ve kerem / فَضْلْ وَ كَرَمْ

  • İyilik ve lutuf.

fazl-ı kebir / fazl-ı kebîr / فَضْلِ كَب۪يْر

  • Büyük iyilik.

fazl-ı kerem

  • İhsan ve iyilik, lütuf ve nimet.

fazli / fazlî

  • İyilik olsun diye.

fen ve san'at balonu

  • Fen ve san'at uçağı (Balon, 20. yüzyılın başlarında hava taşımacılığında ileri teknolojiydi.).

fen'

  • Malın çok olması.
  • Misk kokusunun etrafa yayılması.
  • Bir kimsenin iyiliğini ve ihsanını söyleyip methetmek.

germ ü serd

  • Sıcak ve soğuk.
  • Darlık genişlik, iyilik kötülük, acı tatlı.

hain

  • Emanete hıyanet eden. İyiliğe karşı kötülük eden.

halık-ı hayır / hâlık-ı hayır

  • İyilik yaratanı.

hasan

  • İyilik. Güzel muamelede bulunmak.

hasb

  • (Haseb) Birisinin sülâlesi cihetinden iftihar yolu ile saydığı iyilik. Mal, din, millet. Kerem, fiil ve amelde yüksek şeref, iyi iş, sâlih amel. Şeref, asalet, şan, kadr ve haysiyet.
  • Dolayı, cihetiyle, gereğince.

hasenat / hasenât / حسنات / حَسَنَاتْ

  • Güzellikler. İyi ameller. İyilikler.
  • Allahü teâlânın beğendiği işler, iyilikler. Hasenenin çokluk şekli.
  • İyilikler, sevaplar.
  • İyilikler, güzel işler.
  • İyilikler. (Arapça)
  • İyilikler.

hasenat-ı muzie / hasenat-ı muzîe

  • Aydınlatıcı güzellikler, iyilikler.

hasene / حسنه / حَسَنَه

  • İyilik.
  • İyilik, sevâb.
  • İlim, ibâdet, Cennet.
  • İyilik, güzel iş.
  • İyilik. Güzellik. Hayırlı amel. Allah rızasına çok uygun iş.
  • Eski altun paralardan biri.
  • İyilik.
  • İyilik.

havelan-ı havl / havelân-ı havl

  • Zekâtı verilecek bir malın üzerinden bir kamerî yılın geçmesi.

hayır / خير / خَيِرْ

  • İyilik, faydalı ve sevaplı amel.
  • İyilik.
  • İyilik, hayır. (Arapça)
  • İyilik.

hayır ve şer

  • İyilik ve kötülük.

hayır-şer

  • İyilik-kötülük.

hayırhah / hayırhâh / خيرخواه

  • İyilikçi.
  • Herkesin iyiliğini isteyen, iyiliksever.
  • İyiliksever. (Arapça - Farsça)

hayırsever

  • İyilik ve yardım etmesini seven.

hayr / خير

  • İyilik, güzel iş.
  • İyilik. Dînin ve aklın beğendiği, güzel ve faydalı gördüğü şey.
  • İyilik.
  • İyilik, hayır. (Arapça)

hayr ü şer

  • İyilik ve kötülük.
  • İyilik ve kötülük.

hayr-endiş

  • İyilik düşünen, hayırlı iş düşünen. (Farsça)

hayr-hah

  • Hayır sâhibi. Herkesin manevî ve maddî iyiliğini isteyen. Allah rızası için ilm-i Kur'an ve imanla, manen ve maddeten hayırlı hizmetler etmeyi ve hayırlı işler işlemeyi seven. (Farsça)

hayr-hahi / hayr-hahî

  • İyilikseverlik, hayırhahlık. (Farsça)

hayr-ı azim / hayr-ı azîm

  • Büyük iyilik, fayda.

hayr-ı kesir / hayr-ı kesîr

  • Çok hayır, iyilik.

hayrat / hayrât

  • (Tekili: Hayr) Sevap için Allah rızâsı yolunda yapılan iyilikler. Haseneler.Hayır iki çeşittir. Birincisi: Mutlak hayırdır; her halde, herkes için rağbet edilir ve sevilir, herkes için iyidir. İkincisi: Mukayyed olan hayırdır; birisinin yanında hayır olan, başkası için şer olabilir. İsraf ve sefâhet
  • Hayırlar, iyilikler.
  • Sevâb kazanmak için yapılan Allahü teâlânın beğendiği iyi işler, bütün iyilikler, hayırlar.
  • Hayırlar, iyilikler.

hayre

  • (Çoğulu: Hayrât) İyilik, kerem.
  • Her nesnenin iyisi.

hayrhahlık

  • Başkasının iyiliğini istemek. Allahü teâlânın nîmetinin bir kimsenin elinde devamlı kalmasını veya onun böyle bir nîmete kavuşmasını dilemek. Hasedin, kıskançlık ve çekememezliğin zıddı.

hayriyet

  • Hayırlılık, iyilik.

hayyir / خير

  • (Çoğulu: Ahyâr) Çok hayırlı.
  • Her zaman iyilik yapan kimse. Hayırsever, iyiliksever.
  • Çok iyilik eden. (Arapça)

hazine-i ihsan ve kerem

  • İyilik ve bağış hazinesi.

helesaya çıkmak

  • Eskiden ramazanlarda iftardan sonra para toplamak için çocuklar tarafından teşkil edilen çalgılı heyetlere katılanlar tarafından nakarat makamında söylenen bir tabirdir. Dilenciliğin kibarcalarından sayılır.

hendesehane-i bahri / hendesehane-i bahrî

  • Bahriye Mektebinin ilk adıdır. Abdülhamid zamanında miladi 1773 yılında Cezayirli Hasan Paşa'nın teşebbüsüyle Tersane içinde açılmıştır. Okulun ilk baş muallimi, Türk riyaziyecisi Gelenbevi İsmail Efendi'dir.Şimdiki ismiyle "Gemi İnşa Mühendisliği" olan Bahriye Mektebi, 1795 senesinde daha muntazam

hicaz demiryolu

  • Şam'dan Hayfa'ya kadar uzanan demiryolu. Yapımına 1900'de başlanan bu demiryolunun uzunluğu 1465 km, genişliği ise 1050 m. idi. Başlıca özelliği tamamıyla İslâm dünyasının yardımı ile yapılmış olmasıdır. II.Abdülhamid zamanında yapılan bu demiryolu 1908 yılında tamamlanmıştır.

hicret-i nebeviye

  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Mekke'den 622 yılında Medine'ye hicret etmesi.

hicri kameri takvim / hicrî kamerî takvim

  • Peygamber efendimizin Medîne'ye hicret ettiği senenin Muharrem ayının birinci gününü başlangıç olarak alan ve gökteki ayın, dünyâ etrâfında on iki defâ dönmesiyle bir yılı tamamlayan takvim.

hicri şemsi takvim / hicrî şemsî takvim

  • Resûlullah efendimizin Medîne'ye hicreti esnâsında Kubâ köyüne ayak bastığı Rebî'ul-evvel ayının sekizinci Pazartesi gününe rastlayan mîlâdî Eylül ayının yirminci gününü başlangıç ve güneş yılını esas alan takvim.

hisbet

  • İyiliği emr edip kötülükten alıkoymak husûsunda, hükûmet adamlarının bizzat işe karışıp gerekeni yapmaları. İhtisâb da denir.

huleb

  • Bozrak bir ot ki, yer üzerine yayılır, sapı olmaz; yaprağını koparsalar sütü akar ve ekseriyâ geyik yer.

hürmüz

  • (Hürmüzd) Eski İran takviminde, güneş yılının ilk günü.
  • Zerdüştlerin bâtıl bir inanışları olan hayır tanrısı.
  • Jüpiter (Müşteri) yıldızı.

hürriyetin ikinci senesi

  • 1908 yılında ilan edilen İkinci Meşrutiyetten iki sene sonrası.

hürriyetten sonra

  • 1908 yılında, İkinci Meşrutiyetin ilan edilmesinden sonra.

huşksal

  • Kuraklık ve kıtlık yılı. (Farsça)

hüsn

  • (Hüsün) Güzellik. İyilik. Eksiksizlik. Cemal ile kemal.
  • Güzel, iyi, güzellik, iyilik.

hüsn-ü zann

  • (Hüsn-i Zan) Bir kimsenin veya bir hâdisenin iyiliği hakkındaki vicdâni ve iyi kanaat. İyi fikirde bulunup, iyi olacağını düşünmek.

huule

  • Dayılık.

ibtila / ibtilâ

  • Belâya uğramak. Musibete düşmek. İyi veya kötü şeye düşkünlük, tiryakilik.
  • İnsanın iyiliğini, kötülüğünü ve kemâl derecesini meydana çıkaran imtihan, tecrübe.

ihbar-ı faruki / ihbar-ı fârukî

  • Hicri ikinci bin yılın müceddidi İmam-ı Rabbânî Ahmed el-Fârukî es-Sirhindî'nin (k.s.) bildirdiği, haber verdiği kişi.

ihsan / ihsân / احسان / اِحْسَانْ

  • Güzelce verme, iyilik.
  • İyilik, lütuf, bağışlamak.
  • Sahilik etmek, cömertlik yapmak.
  • Allah'ı görür gibi ibadet etmek.
  • Güzel bilmek. Güzel eylemek.
  • İyilik etme.
  • Bağış, bağışlama.
  • Sağlamlaştırma.
  • İyilik etmek.
  • Allahü teâlâyı görür gibi ibâdet etmek.
  • İyilik.
  • Bağış. (Arapça)
  • İyilik. (Arapça)
  • İyilik.

ihsan-didegan / ihsan-didegân

  • (Tekili: İhsandide) İyilik görmüş olanlar, bahşiş almış kimseler, minnettar bulunanlar.

ihsan-ı ilahi / ihsân-ı ilâhî / اِحْسَانِ اِلٰه۪ي

  • Allah'ın iyiliği.

ihsan-ı mahsus

  • Özel iyilik ve bağış.

ihsanat / ihsânât

  • İyilikler, bağışlar, lütuflar.

ihsanat-ı külliye-i ilahiye / ihsânât-ı külliye-i ilâhiye

  • Allah'ın herşeyi kuşatan bağış ve iyilikleri.

ihsanat-ı şahane / ihsânât-ı şahane

  • Padişahın bağış ve iyilikleri.

ihsanen

  • İhsan suretiyle. Bağışlayarak, lütuf ve iyilik ederek.

ihsanperver

  • İhsan edici. İyiliği çok sever. (İhsan ihsandır, eğer nev'e olsa veya muhtaca ve fakire olsa. Sehavet o vakit tam sehavettir, eğer millet için olsa, yahut milleti tazammun eden bir ferde olsa güzeldir. Şayet muhtaç olmayan şahsa olsa, şahsı tembel eder. Çingeneliğe alıştırır. Elhasıl, millet bâkidir (Farsça)

ihtisab / ihtisâb

  • Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyulmasının, ilim ve ehliyet sâhibi bir devlet me'muru olan muhtesib tarafından sağlanması, emr-i ma'rûf nehy-i münkerin yâni iyiliği emretmek kötülükten sakındırmak vazîfesinin el ile yapılması vazîfesi.

ikram

  • Bağış, iyilik.

ikramiye

  • Hürmet ve mükâfat için verilen para veya hediye.
  • Memurlara maaş haricinde ve her sene belli bir zamanda verilen para.
  • Yapılan iyilik karşılığı olarak verilen hediye veya para.
  • Satıcı tarafından pazarlığın hâricinde olarak müşteriye yahut arada vasıta olana verilen şey

iltifat / iltifât

  • Güzel sözle samimi olarak okşamak. Yüz göstermek. Teveccüh etmek. İyilik etmek. Lütfetmek.
  • Dikkat, itina.
  • Edb: Bir mevzu anlatılırken, o anda kalbe doğan bir ilham coşkunluğu ile -mevzu dışına çıkmadan- sözün ve hitabın yönünü değiştirme san'atıdır. Meselâ: (Asım'ın nesli...
  • İyilik ve güzellikle muamele.

iltifat-ı ilahi / iltifât-ı ilâhî

  • Allah'ın lütuf ve iyiliklerle insanlara yönelmesi.

iltifatat / iltifâtât

  • İltifâtlar, lütuf ve iyilikler.

iltifatat-ı fazılane / iltifâtât-ı fâzılâne

  • İyilik ve ihsan sahibinden gelen iltifatlar, hoş sözler.

iltifatat-ı rahmaniye / iltifâtât-ı rahmâniye

  • Allah'ın sonsuz rahmetiyle kullarına lütuf ve iyilikte bulunması.

imsak vakti / imsâk vakti

  • Oruca başlama zamânı. Ufkun bir yerinde beyazlığın başladığı vakit. Bundan (6-10) dakika sonra beyazlık ufk üzerinde ip gibi yayılınca sabah namazının vakti başlar.

imtinan

  • Minnet. Kendine minnet etmek. Birisine yaptığı ihsan ve iyiliği başına kakmak.
  • Memnun olmak.
  • Birisinin çok iftiharla sevdiği ve mâlik olduğu şeye nâil olmak.

in'am

  • Nimet vermek. İhsan etmek.
  • Doğruya sevketmek, hidâyete ulaştırmak.
  • İyilik etmek, bahşiş vermek.
  • Tar: Osmanlı İmparatorluğu zamanında yeniçerilerin aylıklarına yapılan zam.

inayat / inâyât / عنایات

  • (Tekili: İnayet) İnayetler, iyilikler, lütuflar, ihsanlar.
  • İyilikler. (Arapça)

inayet / inâyet / عنایت

  • Dikkat, gayret, özenme.
  • Lütuf, ihsan, iyilik.
  • Lütuf, ihsân, iyilik, yardım.
  • İyilik. (Arapça)

inayet-i ekremi / inâyet-i ekremî

  • Çok cömertçe gelen yardım, iyilik.

inayeten

  • İnayet, yardım ve iyilik olarak.

inayetkar / inayetkâr / inâyetkâr

  • Yardım ve iyilik eden. Lütuf ve inayette bulunan. (Farsça)
  • Yardım ve iyilik eden, lütuf ve inayette bulunan.

inayetkarane / inayetkârâne

  • İnayet edene yakışır surette. Yardım ve iyilikte bulunan kimseye yakışacak şekilde. (Farsça)

inbisas

  • Yayılıp dağılma.

insitah

  • Yayılıp arka üstü yatma.
  • Satıhlı olma.

ira

  • Bağış yapma, iyilikte bulunma.
  • Çakmaktan ateş çıkarma. Parlama.

istimaha

  • Birisinden hayır ummak. İyilik ve şefaat beklemek.

ıstına'

  • Seçme, intihab, ayırma.
  • Adam seçme.
  • İyilik etmek.
  • İş işletmek.

iza'

  • İyiliğe, iyilikle mukabele etme.
  • Korkma, havfetme.

japon

  • 1911 yılında İstanbul'da bulunan ve İslâm âlimlerine Allah'ın birliği ve Peygamber Efendimizin nübüvvetiyle ilgili sorular yönelten Japon Başkumandanı Mareşal Nogi.

kabadayı

  • Mc: Cesur, kahraman, cengâver. Eskiden kabadayılar ağırbaşlı, fenalıktan kaçınır, iyiliği sever insanlar oldukları için muhitlerinde hürmet görürlerdi.
  • Kimseden korkmaz görünerek şuna buna meydan okuyan kimse, yiğit taslağı.

kafir / kâfir

  • Hakkı görmeyen ve örten. İyilik bilmeyen. Allah'ı inkâr eden. Dinsiz. İmanın esaslarına veya bunlardan birine inanmayan. Mülhid.
  • Hakk'ı tanımayan, bilmeyen,
  • Allah'ın varlığına ve birliğine inanmayan.
  • Küfreden, küfredici.
  • İyilik bilmeyen, nankör.

kasvet

  • Katılık, sertlik, kalbden hayır (iyilik) ve yumuşaklığın çıkması.

kayyım

  • İnsanları birbirine kardeşlikte ve sevgide bir araya toplayıp dünya ve âhirette necat ve iyilikler yolunda cem' edici olduğundan; bütün iyilikleri haseneleri toplayıcı ve muhtaçlara çok ihsan edici mânasında Peygamberimiz Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) verilen bir isim.

kefe-i hasenat / kefe-i hasenât

  • İyiliklerin tartıldığı İlâhî terazi kefesi.

kehl

  • Göze sürme çekme.
  • Kıtlık yılı.

kelah

  • Kıtlık olan yıl, kıtlık yılı.

kemalat / kemalât / kemâlât

  • (Tekili: Kemal) Faziletler, iyilikler, mükemmellikler. Ahlâk ve huy güzellikleri. Terbiyelilik, edeblilik.
  • Faziletler, iyilikler, ahlâk ve huy güzellikleri.

kend

  • Kesmek, kat'etmek.
  • Bir kimsenin nimetini ve iyiliğini bilmeyip inkâr etmek.

kenud

  • Çok küfran-ı nimet eden kimse. Çok levm ve küfreden cahud.
  • Birşey yetiştirilemiyen verimsiz arazi.
  • Kocasının hukukuna ve iyiliklerine küfran eden nankör kadın.
  • Yemeğini misafirden sakınarak yalnızca yiyen cimri.
  • Kölesini, uşağını çok döven kimse.

kerem / كرم

  • İyilik, lütuf, ikram, değer.
  • İkram, iyilik.
  • Cömertlik. (Arapça)
  • Kerem kılmak: Kerem etmek, iyilik etmek. (Arapça)

kevser

  • Kıyamete kadar gelecek Âl, Ashâb, Etbâ' ve onların iyilikleri, hayırları.
  • Bereket.
  • Kesretten mübâlağa. Çokluğun gayesine varan şey. Gayet çok şey.
  • Pek çok hayır. Hikmet, ilim. Kur'an, İslâm, tevhid. İlm-i Ledün. Ma'rifetullah.
  • Cennet ırmaklarının kaynakları.

küfran

  • Görülen bir iyiliği unutma.

kufte / kûfte

  • Kıyılıp ezilmiş veya dövülmüş et, köfte. (Farsça)

kurun-u ahire / kurun-u âhire

  • Son asırlar. İstanbul'un Fatih Sultan Mehmed tarafından zaptedildiğinden sonraki zaman. Hicri 857, Mi. 1453 yılından sonraki devir.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kuvve-i an-il-merkeziye

  • Merkezkaç kuvvet. Cisimlerin kendi mihveri üzerine hareketi zamanında merkezinde hâsıl olan kuvvete denilir. Merkezde dönen bir tekerleğin etrafında yapışık veyahut üstünde taşıdığı cisimlerin etrafa yayılıp dağılmasıyla bu kuvvetin mevcudiyyeti anlaşılır.

lehinde

  • Onun faydasına, aleyhinde olmadan. Onun için, iyiliğine. (Türkçe)

leyle-i akabe

  • Nübüvvetin 11. yılında Mekke dışında Akabe denilen yerde Medine halkından bir topluluğun Hz. Muhammed (s.a.v.) ile konuşup İslâm'ı kabul ettikleri gece.

luka

  • Meşhur olmuş dört İncil kitabından birisidir. Hz. İsa Aleyhisselâm'dan sonra mühim Hristiyan doktorlarından birisi olan Luka adındaki zatın yazdığı İncil'dir. Bu Zâtın (Mi: 70) yılında vefât ettiği yazılıdır.

lutf / lûtf

  • İyilik, bağış.

lütf

  • İyilik, ihsan.
  • İhsân, iyilik.

lutf / لطف

  • İyilik, lütuf. (Arapça)
  • Güzellik. (Arapça)

lütf u kerem

  • Kerem ve iyilik; iyilik ve yumuşaklıkla muamele; cömertlik, merhamet ve ihsan.

lütf-u irşad

  • İyilik ve bağışla doğru yola erdirme.

lütf-u rahman / lütf-u rahmân

  • Rahmeti sonsuz, yarattıklarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran Allah'ın iyilik ve bağışı.

lütf-u rububiyet

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah‘ın iyilik ve bağışı.

lutfeylemek

  • İlgi göstermek, iyilik etmek.

lutuf / lûtuf

  • İyilik, ihsan, bağış.

lütuf / lütûf / لُطُفْ

  • Rıfk ve nevâziş. İltifatla mülâyemet üzere muâmele eylemek. Allah (C.C.) Hazretlerinin kullarını rıfk ve sühuletle murâdına muvaffak eylemesi.
  • Güzellik, hoşluk.
  • İyilik, iyi muâmele.
  • İyilik, ihsan, bağış.
  • İyilik.
  • Yardım, iyilik, bağış.
  • İyilik.

lutufdide / lutufdîde / لطف دیده

  • İyilik görmüş, lütuf görmüş. (Arapça - Farsça)

lütufkar / lütufkâr

  • İyilik ve bağışta bulunan.

ma'

  • Yer yüzüne yayılıp döşenmek.

ma'nevi miras / ma'nevî mîrâs

  • Âlem-i emrdeki (gözle görülmeyen âlemdeki) şeyler yâni îmân, mârifet (tanıma, bilme), rüşd (doğru yolda olmak) gibi nîmetler (güzellikler, iyilikler).

maarif-perver

  • Maarifin yayılıp intişar etmesine çalışan. Maârife ait şeyleri muhafaza eden. (Farsça)

madud / madûd / معدود

  • Sayılı. (Arapça)
  • Madûd olmak: Sayılmak. (Arapça)

mahasin / mahâsin / محاسن

  • (Mehâsin) İyilikler. İyi ahlâklar.
  • İnsanın vücudunda hüsün ve cemal yerleri.
  • Güzel tavırlar.
  • İnsanın yüzüne güzellik veren bıyık ve sakal.
  • İyilikler, güzellikler. (Arapça)

mahdud

  • Sınırlanmış, çevrilmiş. Az sayılı. Hududlanmış.

mahz-ı fazl

  • İyilik ve bağışın ta kendisi.

mahz-ı fazl ve kerem / مَحْضِ فَضْلْ وَ كَرَمْ

  • Tam bir iyilik ve ikram.

mahz-ı lütuf

  • İkram ve iyiliğin tâ kendisi.

maneviye / mâneviye

  • İyilik ve kötülük ilâhı diye iki ilâha inanmaktan ibaret batıl bir mezhep olup zerdüştlerden alınmıştır.

mayiiyyet / mâyiiyyet

  • Mâyilik, akıcılık, sıvılık.

mazanne-i hayr

  • Kendisinden yalnız iyilik umulan kimse.

medh

  • Birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söylemek. Övmek.

mehasin-i kesire / mehâsin-i kesire

  • Pek çok güzellikler, iyilikler.

mehasin-i medeniyet / mehâsin-i medeniyet

  • Medeniyetin güzellikleri, iyilikleri.

mehasin-i ubudiyet / mehâsin-i ubudiyet

  • İbadetin kazandırdığı iyilik ve güzellikler.

mehdi-yi abbasi / mehdi-yi abbasî

  • (Hi: 120-163) Abbâsi Halifesidir. Ebu Abdullah Muhammed diye de anılır. Halife Mansurun oğludur. Meşhur ve iyiliği ile umumi kabul gören bir zat olup hususan sulh zamanında imparatorluğun inkişafı için çok çalışmıştır. Yeni yollar yaptırmış, postayı ıslâh etmiş ve Abbâsi Sülâlesinin en iyi hükümdarı

mekarim / mekârim

  • (Tekili: Kerem) Keremler. İyilikler.
  • Güzel ahlâk sahibi olmak.
  • Ahlâk-ı hamide, Cenâb-ı Hakk'ın sevdiği, beğendiği güzel ahlâk.
  • Cömertlikler, elaçıklıklar, iyilikler.
  • İyilikler.

memnun

  • (Minnet. den) Hoşnud. Razı. Minnet altında bulunan. İyiliğe nâil kılınmış. Çok muteber olan şey. Çok beğenilen. Ölçülü ve hesaplı olan.
  • Kesilmiş.

men dakka dukka

  • "Kapı çalanın kapısı çalınır." Yâni, kim birisine bir kötülük yahut iyilik yaparsa ona o şey yapılır. Meselâ: "Su-i zan eden su-i zanna mâruz olur."

men'ut

  • Medhedilmiş. İyiliği, güzelliği söylenilmiş olan.

mendub

  • Yapılması beğenilen iş. Şeriatın yasak etmediği veya emretmediği iş olmakla beraber yapılmasında sevab ve mendubiyet olan amel. Müstehab.
  • İyilikleri anlatılarak arkasından gözyaşı döküp ağlanan ölü.
  • İyilikleri sayılarak arkasından ağlanan ölü.
  • Şeriatçe yapılıp yapılmamasında bir sakınca olmayan ama uygun görülen işler.

menkulat

  • Nesilden nesile veya ağızdan ağıza yayılıp duyulan. Nakle dayanan bilgiler. Nakledilenler.

menn

  • Nimet vermek. İyilik etmek.
  • Minnet.
  • Rıza.
  • Esiri fidye almadan, ücretsiz salıvermek.
  • Kesmek.
  • Zayıf etmek.
  • Ettiği iyiliği başa kakmak.
  • İki batman ağırlık.
  • Kudret helvası.

menna-ul hayr / mennâ-ul hayr

  • Hayır ve iyiliğe mâni olan. Hayrı önleyen.

meratib-i ihsan ve cemal / merâtib-i ihsan ve cemâl

  • Güzellik ve iyilik mertebeleri.

merhamet

  • (Rahm. den) Acımak, şefkat göstermek. Korumak, iyilik etmek. Biçârelere yardımda bulunmak. Esirgemek.

mes'adet

  • Bahtiyarlık. Saadete sebeb olacak haslet. İyilik.

mesubat

  • (Tekili: Mesube) İyiliğe karşı Allah (C.C.) tarafından verilen mükâfatlar.

mesube

  • (Çoğulu: Mesubât) İyiliğe karşı Cenab-ı Hakk'ın vereceği mükâfat.

mev'iza

  • Mev'ize. Öğüt. Nasihat.
  • Bir cemaate veya kimseye kalbini yumuşatacak ve iyiliğe sevkedecek surette hakikatları ders vermek.

mevsim

  • (Çoğulu: Mevâsim) Pazar yeri.
  • Arap pazargâhları.
  • Yılın dört kısmından biri.
  • Zaman. Vakit. Alâmet.

meyelan-ı hayr / meyelân-ı hayr

  • İyiliğe eğilim gösterme.

meyl-i ihsan

  • İyilik yapma eğilimi.

meymene

  • Sağ, iyilik, uğur.

mezaya

  • Meziyyetler. İyilikler. Hasletler.

meziyyet

  • İyilik. İyi ve salih hareket ve faaliyet.

miladi / miladî

  • Milada ait. Milada dayanan. Ekser Avrupalıların takvim başlangıcı yaptıkları Milad yılına ait.
  • İsa'nın (A.S.) doğumundan itibaren başlayan takvim ki, miladî tarih denir.

miladi yıl / mîlâdî yıl

  • Hazret-i Îsâ'nın doğduğu iddiâ edilen yılı başlangıç kabûl eden ve 365,242 günlük güneş yılını esas alan takvim senesi.

millet

  • Bir dinden olanların topluluğu. Din, dil ve târih beraberliği bulunan insan cemaatı. Sınıf. Topluluk.
  • Bir sülâleden gelenlerin hepsi.
  • Maddi, mânevi bir unsurdan sayılıp beraber yaşayanların hepsi.

min

  • Arabçada harf-i cerrdir. 1- Mekân ve bir şeye başlamayı ifâde eder. Meselâ: "Haftadan haftaya" da olduğu gibi.2- Teb'iz için olur. Meselâ: "Kim bir kavme benzemeğe özenirse onlardan sayılır" cümlesinde olduğu gibi. Bazılarını, bir kısmını ifâde ediyor. 3- Cinsi beyan için olur. Meselâ: "İşlediğiniz

minnet / مِنَّتْ

  • İyiliğe karşı duyulan şükür hissi.
  • Birisine iyilik etmek.
  • Yapılan iyilikleri sayarak başa kakmak.
  • İyilik karşısında kendini borçlu hissetmek.
  • Yapılan bir iyiliği, verilen bir şeyi başa kakma. Minnetin bu kısmı İslâmiyet'te yasaklanmıştır.
  • Görülen iyiliğe karşı teşekkür etme.
  • Allahü teâlâya hamd ve senâ etmek, şükretmek.
  • Nîmete kendi eliyle, kendi çalışmasiyle kavuşmadığını, Allahü teâlânın lütfu ve ihsânı o
  • İyiliğe karşı duyulan şükür hissi, başa kakma.
  • Yapılan bir iyiliği başa kakma.

minnet etmek

  • İyilik karşısında kendini borçlu hissetmek.

minnet etmeme

  • Yapılan iyilikleri sayarak başa kakmama.

minnet-i uhrevi / minnet-i uhrevî

  • Âhirete ait iyilik, lütuf.

minnetdar

  • Şükran duyan, iyilik karşısında kendini borçlu hisseden.
  • Bir iyiliğe karşı minnet duyan. Yük altında kalır gibi birisinin iyiliğine karşı mahcubiyet. (Farsça)

minnetdide

  • Minnet ve iyilik görmüş. (Farsça)

minnetşinas / minnetşinâs

  • (Çoğulu: Minnetşinâsân) İyilik tanıyan. Minnet bilir.

minnetşinasi / minnetşinâsî

  • İyilik tanıyıcılık, minnet bilirlik. (Farsça)

minnetsiz

  • İyilik karşısında kendini borçlu hissetmeme.

minnettar / minnettâr

  • İyilik yapan birisine karşı duyulan teşekkür hissi.

minnettar etmek

  • Yapılan bir iyiliğe karşı teşekkür hissi uyandırmak.

minnettar olmak

  • Minnet duymak, yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu hissetmek.

minnettarane / minnettârâne

  • Minnet duyarak, yapılan bir iyiliğe karşı teşekkür hissi taşıyarak.

mu'teber

  • İtibâr gören. Beğenilen.
  • İnanılır. Güvenilir. Hatırı sayılır. Hükmü geçen.

müceddid-i elf-i sani / müceddid-i elf-i sâni / müceddîd-i elf-i sânî

  • Hicrî ikinci bin yılının müceddidi, yenileyicisi olan İmam-ı Rabbânî (r.a.).
  • Hicrî ikinci bin yılının yenileyicisi mânâsına İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin lakabı.

mufaddıl

  • Faziletlendiren, iyilik eden ve nimet veren.

müfettiş

  • Teftiş eden, tetkik ve tahkik ile kusur ve iyilikleri görüp anlayan ve lüzumlu merci'lere bildiren.
  • Araştıran.

muharrem

  • Hicrî yılının birinci ayı.

muharrem ayı

  • Hicrî kamerî yılın ilk ayı.

muhsin / مُحْسِنْ

  • İhsan eden, iyilik eden. Kerim. Cömert.
  • Allah'ı görür gibi O'na ibadet eden.
  • Yarattıklarına bağış ve iyiliklerde bulunan Allah.
  • İyilik ve ihsân eden.
  • Çokça iyilik eden (Allah).
  • İyilik eden.

muhtesib

  • Eskiden İslâm devletlerinde iyiliği emredip, kötülüğü yasaklayan, engel olan ve cemiyette güzel ahlâk ve fazîletlerin korunmasına ve dînî hükümlerin uygulanmasına, çarşı ve pazarların düzenine bakmakla vazîfeli, ilim, fazîlet ve kuvvet sâhibi kimse.

mükafat / mükâfat

  • (Kifâyet. den) Bir hizmet veya muvaffakiyete ve iyiliğe karşı verilen karşılık.
  • Berâberlik.
  • Takdirnâme.

mükeffer

  • İyilikleri inkâr edilip kendisine teşekkür edilmeyen adam.

mülattıf

  • (Lutf. dan) Bir iyilikle gönül alan. Taltif eden.
  • Yumuşatıcı (ilâç).

münadebe

  • İyilikleri sayılıp ağlanılan ölü.
  • Ölmüş bir kimsenin ahlâkını ve evsafını anıp ağlaşmak.

muntasıf-ı sene

  • Yılın ortası. Senenin yarısı.

müracaha

  • (İyilikte) Üstün gelmek için yarışma.

mürüvvet / مروت

  • İnsanlık, yiğitlik. Muhtâc olanlara, lâzım olan şeyleri vermek, başkalarına faydalı olmak, iyilik yapmak arzusu, insanlık. Adâleti yerine getirme ve hiç kimseden intikam almayı istememe.
  • İyilikseverlik, cömertlik.
  • İnsanlık. (Arapça)
  • İyilik. (Arapça)

mürüvvetkarane / mürüvvetkârâne

  • İyilikle, iyilikseverlikle.

mürüvvetmend

  • İyiliksever, cömert. (Farsça)
  • Mürüvvetli, insâniyetli. (Farsça)

müsab

  • Sevab kazanan, ettiği iyiliğin Allah'tan karşılığını gören.

musamaha

  • İyilikle, lütufla muamele.
  • İdare edip, kusuru görmezden gelme.

musanea

  • Rüşvet.
  • İyilik etmek.

muslihane / muslihâne

  • Sulh yolu ile, iyilikle anlaşarak. Arabuluculukla. (Farsça)

müteaddid

  • Birçok, birkaç, adetli, sayılı.

mütemayil

  • Meyili, taraftar.

mütemayiz

  • Temayüz etmiş, ayrılmış olan.
  • İyiliğinden dolayı başkalarından ayrı olan.

mütemehhid

  • (Mehd. den) Yayılmış, serilmiş. Yayılıp döşenen.

müteneffizan

  • (Tekili: Müteneffiz) Nüfuzlu ve hatırı sayılır kimseler. Sözü dinlenir kişiler. (Farsça)

müteşekkir

  • Şükreden, iyiliğe karşı nazikâne davranan.

muvasat

  • Yardım, dostluk, muavenet, iyilik.
  • Ölen bir memurun ailesine maaş bağlama.

nafi' ve darr / nâfi' ve dârr

  • "Fayda ve zarar, iyilik ve kötülük kendisinden olan" mânâsına Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden).

nahis

  • Kıtlık yılı.

namus-u ikram

  • Bağış ve iyilik kanunu.

nankör

  • Gördüğü iyiliği unutan, nimeti inkâr eden. Nimetin şükrünü eda etmeyen, gafil. (Farsça)
  • İyilik bilmez.

necmeddin-i kübra

  • (Mi: 540 - 618) İran Mutasavvıflarının en mühim şahsiyetlerindendir. Kübreviyye veya Zehebiyye ismi ile anılan tarikatın kurucusu sayılır. İsmi: Ahmed bin Ömer Eb-ul Cenab Necmeddin Kübra el-Hivakî el-Harzemî.Münazara ve mübaheseyi çok sevdiği ve her münazarada hasımlarını yendiği için kendisine "Et

nefaset

  • Beğenilir olmak, kıymetlilik, değerlilik, çok güzellik, pek iyilik. Nefis ve mergub olmak.

neffah

  • Hayır sâhibi ve iyiliksever kimse.
  • Kokusu çok.

nefş

  • Açmak.
  • Yapmak.
  • Yün ve pamuk atmak.
  • Davarların, geceleyin yayılıp çobansız otlaması.

nefs-i mutmainne

  • İyiliği kötülükten ayırt ettirerek insanlık vazifesini tanıttıran ve vicdanına rahatlık veren hâl. İnsanı Allah'a yaklaştıran hâl. Günaha meyleden kötü sıfatlardan temizlenmiş ve güzel ahlâk ile muttasıf olarak kurb-u İlâhiye itmi'nan ve istikrar kazanmış olan insan iradesi. Nefsin, Allah'ın emirler

nefur

  • Ürken, ürküp kaçan.
  • Herkese iyiliği dokunan kimse.

nekahet

  • Hastalıktan yeni kalkıp henüz iyileşmiş, iyiliğe yüz tutmuş olmak hâli. Hastalıkla sıhhat arasındaki hâl.
  • Fehmetmek, anlamak, bilmek.
  • Seri intikal etmek. Çok çabuk anlayış.

nemek-şinas / nemek-şinâs

  • Tuz tanıyan. (Farsça)
  • Mc: İyilik bilen. (Farsça)

nemrud

  • Zâlim ve gaddar olarak tanınmış ve Allaha karşı kibir ve isyan ile büyüklük taslamış bir kralın ismidir. Milâddan evvel 2640 yılında yaşadığı sanılmaktadır. Peygamber İbrahim Aleyhisselâm zamanında yaşamış ve onu ateşe atarak yakmak istemiş, mu'cize ile İbrahim Aleyhisselâm ateşten kurtulmuştur. Bâb

nevaz / nevâz / نَوَازْ

  • İyilik etme, okşama.

ni'met

  • (Nimet) İyilik, lütuf, ihsan. Saadet. Hidayet.
  • Giyecek şeyler.
  • Yiyecek faydalı şey, rızık.
  • İyilik, rızık, saâdet.

ni'met-şinas

  • Kendisine yapılan iyiliği bilip unutmayan. (Farsça)

niam

  • (Tekili: Ni'met) İyilikler. Yiyecekler. Nimetler.
  • Hidayetler.

niguhah / niguhâh

  • Hayır temenni eden, iyilik isteyen. (Farsça)

nikendiş

  • (Nîk-endiş) Her vakit iyilik düşünen. Herkesin iyiliğini istiyen. (Farsça)

niki / nikî

  • İyilik, iyi olma. (Farsça)

nikuyi / nikuyî

  • Güzellik, iyilik. (Farsça)

nimet / nîmet / نعمت

  • Hayat için lâzım olan her şey; iyilik, lütuf, ihsan.
  • İyilik, ihsan, rızık.
  • İyilik. (Arapça)
  • Yiyecek. (Arapça)

nüdbe

  • Ölen bir kimsenin iyilikleri, mehasini sayılarak ağlamak.

nüfuş

  • Yabana yayılmak.
  • Davarların geceleyin yayılıp çobansız otlamaları.

raiyyet-perver

  • Halka iyi bakan, iyi idare eden. İnsanların ihtiyacını te'min eden, onların iyiliğini seven ve onlar için iyilik isteyen. (Farsça)

ramişe

  • İyilik, gökçelik, hasene.

rauf / raûf

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kullarına karşı merhâmeti çok olan ve yaptıkları iyilikleri zâyî etmeyen.
  • "Ümmetine karşı çok merhâmet eden, acıyan" mânâsına Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin isimlerinden.

resae

  • Ölünün üzerine ağlayıp, onun iyiliklerini saymak.

ribe'n-nesie / ribe'n-nesîe

  • Gecikme ribâsı. Bir cinsten olan iki şeyin birini, diğeri karşılığında veresiye olarak satmak veya başka başka cinslerden olup; ağırlık, hacim veya uzunluk ölçüsüyle yâhut belirli ölçülerde olup, sayıyla alınıp satılan iki şeyi veresiye değişmek. Mik tarlar eşit olsa bile ribâ sayılır.

sa'd

  • Uğur, uğur getiren şey, iyilik, mübareklik, kuvvetlilik.
  • Kutlu, uğurlu.

sadaka

  • Allahü teâlânın rızâsına niyet ederek ve karşılık beklemeden muhtâc olanlara, fakirlere, hibe edilen mal, para ve her türlü iyilikte, ihsânda bulunma.
  • Zekât.
  • Ganîmet.

sahi

  • Cömert, eli açık, herkese iyilik etmek isteyen.

sahife-i hasenat / sahife-i hasenât

  • Sevap ve iyiliklerin yazıldığı mânevî sayfa.

said bin zeyd

  • Hz. Ömer'in (R.A.) amcasının oğluydu. Aşere-i Mübeşşere'den ve Ashabın ileri gelenlerindendi. Vazifeli olarak Habeşistan'a hicret edenlerdendi. Şam'ın fethine ve bir çok mühim muharebelere iştirak etti. Hicri 51 yılında vefat etti.

salah / salâh

  • Bir şeyin en iyi hâli. Rahatlık, sulh, iyileşme, düzelme, iyilik. Dine olan bağlılık. Her hayra câmi faziletlerin toplanmasında hâsıl olan yüksek bir sıfat. (Mukabili fesad ve fücurdur)
  • Hayırlı olma, iyilik, düzgünlük.
  • Sâlih olmak, iyilik, dürüstlük; iyi huylarla süslenme, dînine bağlı olma.
  • İyilik, rahatlık.
  • İyilik, bir şeyin iyi ve istenen şekilde bulunması, dindarlık, barış.

salihat / sâlihât

  • Dine uygun iyi hareketler. Cenab-ı Hakk'ın ve Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın beğeneceği işler, iyilikler.
  • Hayır ve hasenat sâhibi müslüman kadınlar.
  • İyilikler, dine uygun ameller.

saliye

  • Edb: Yeni yılı tebrik maksadıyla sene başında yazılan tarihli medhiye.

sallallahü aleyhi ve sellem

  • Peygamber efendimizin ism-i şerîfi anıldığı, işitildiği ve yazıldığında söylenen ve yazılan, Allahü teâlâdan, O'nun dünyâda ve âhirette her türlü iyiliğe ve üstünlüğe kavuşmasını istemekten ibâret olan hayır duâ, hürmet, saygı ve bağlılık ifâdesi. Bu na salât u selâm da denir.

sayime

  • (Çoğulu: Sevâyim) Yılın ekserinde yabanda yürüyen davar.

şazeli / şazelî

  • (Ebu Hasan Şazelî) Nureddin Ebu Hasan-ı Şazelî de denildiği gibi Ali bin Abdullah diye de anılmaktadır. Tunus'lu olup Şazeliye Tarikatı kurucusu olarak bilinir. Tasavvufî, ilmî bir çok eseri vardır. Tarikatının tekke ve zaviyesi yoktur. Hicri 654 yılında Mekke-i Mükerreme'ye giderken sahrada dâr-ı b

şeb-i yelda / şeb-i yeldâ / شب یلدا

  • Yılın en uzun gecesi.

şecere-i tayyibe

  • Temiz ağaç. Bütün iyiliklerin ve güzelliklerin kaynağı olan İslâmiyet'e verilen ad.

secis

  • Yılın ve zamanın sonu.

seferi / seferî

  • Seferde olma hali. Harbe ait, muharebe ile alâkalı.
  • Namazı kısaltmak veya oruç tutmak gibi sefere ait bir hâlde bulunmak. Fık: Ortalama 90 km. lik bir mesafeyi veya daha fazlasını giden seferi (müsafir) sayılır. Zıddı mukimdir.

şekergüzar

  • (Şeker-güzâr) İyilik bilen, teşekkür eden. (Farsça)

şekur / şekûr

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kendisi için yapılan az tâate yüksek dereceler ihsân eden, sayılı günlerde yapılan ibâdete, sayısız mükâfât veren.
  • Çok şükreden, kendisine ihsân edilen nîmetlerin kıymetini bilip, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına riâyetle O'

selam / selâm

  • Rahatlık, emniyet, barış, iyilik.

semahat / سماحت

  • İyilikseverlik, yardımseverlik.
  • Cömertlik. İyilik severlik. El açıklığı.
  • İyilikseverlik. (Arapça)

semahatli / semâhatli

  • Hoşgörülü, cömert, iyiliksever.

sene-i hicriye

  • Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın Mekke'den Medine'ye hicreti başlangıç sayılan ve Muharrem 1'den başlayan sene. Bu sene-i Kameriye (kamer yılı), Zilhicce ile biter, 354 veya 355 gün sürer.

sene-i iktisat

  • İktisat Yılı.

sene-i kur'aniye / sene-i kur'âniye

  • Kur'ân yılı.

serare

  • İyilik.
  • Şeref.

sere

  • Başparmağın ucundan şehadet parmağının ucuna kadar germek suretiyle hâsıl olan uzunluk ölçüsü. Karıştan küçüktür ve dört sere bir arşın sayılırdı.

sevab / sevâb / ثواب

  • Hayır. Hayırlı iş. Allah (C.C.) tarafından mükâfatlandırılacak doğruluk ve iyilik karşılığı. Allah'ın (C.C.) rızasını kazanmağa mahsus iyi amel.
  • Hayır, hayırlı iş, Allah tarafından mükâfatlandırılacak doğruluk ve iyilik karşılığı.
  • İyilik ve ibâdet yapana âhirette Allahü teâlâ tarafından verilecek mükâfât, iyi karşılık. Ecir.
  • Sevap. (Arapça)
  • Hayır, iyilik. (Arapça)

şifa-bahş

  • Şifa veren, iyilik veren, iyileştiren. (Farsça)

silsile-i hasenat / silsile-i hasenât / سِلْسِلَۀِ حَسَنَاتْ

  • İyilikler zinciri.
  • İyilikler zinciri.

silsile-i ihsanat / silsile-i ihsânât

  • İyilikler zinciri.

sofra-i ihsan

  • Bağış, iyilik, lütuf sofrası.

sömestr

  • Okullarda bir ders yılının ayrıldığı iki dönemin herbiri. (Fransızca)

şuaat / şuâât

  • Işınlar, ışık hüzmeleri; Hz. Muhammed'in (a.s.m.) peygamberliğinin isbatına dair bir eser olup, 1921 yılında Üstad Said Nursî tarafından telif edilmiştir.

suhuf

  • Dört büyük ilâhî kitab dışında gönderilen kitapçıklar, formalar. Peygamberlere (aleyhimüsselâm) Allahü teâlâ tarafından gelen yüz dört kitaptan ilk yüz tânesi.
  • Amel defteri. İnsanların dünyâda iken yaptıkları iyilik ve kötülüklerinin yazıldığı ve kıyâmet günü herkesin eline verilecek ola

şükr

  • Verilen nîmetleri yerli yerinde kullanma. Allahü teâlâya, verdiği nîmetlerle isyân etmeme. Nîmetleri kullanırken sâhibini unutmama. Görülen iyiliğe karşı teşekkür. Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyma.

şükran / şükrân / شكران / شُكْرَان

  • İyilik bilmek. Minnettarlık. Şükretme hâli.
  • Teşekkür borcu, iyiliğin bilinmesi. (Arapça)
  • İyilik bilme, minnetdârlık.

şükrgüzar

  • İyilik bilen, teşekkür eden. (Farsça)

şükür / شكر

  • Teşekkür, iyilik bilme. (Arapça)

şümürde / شمرده

  • Sayılı. (Farsça)

şütür gürbe

  • "Deve ile kedi" : İyilik fenalık; münasebetsiz, karışık; iyi ile kötü. (Farsça)

taharri-i hakikat meyelanı / taharrî-i hakikat meyelânı

  • Gerçeği araştırma meyli, hakikati araştırma eyilimi.

tahdis / tahdîs

  • (Hudus. dan) Söylemek. Anlatmak. Rivayet etmek.
  • Şükür ve teşekkür ile bildirmek. Görülen iyiliği herkese söylemek.
  • Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sözünü tekrarlamak.
  • Söylemek, rivayet etmek. Görülen iyiliği herkese söylemek.

tahsinkarane / tahsinkârâne

  • İyilik ve güzelliğini överek.

taif

  • Etrafını dolaşarak ziyaret eden. Tavaf eden. Dolaşan.
  • Hicaz'da Mekke-i Mükerreme'nin yüz kilometre güneydoğusunda, Gazva Dağı'nın güney eteklerinde ve bir takım tepelerin batı eteklerinde olarak 1882 metrelik yükseklikte bir şehirdir. Peygamber (A.S.M.) hicretin sekizinci yılında Hun

taltif / taltîf / تَلْط۪يفْ

  • İltifat etmek. Bir iyilik yaparak gönül almak. Yumuşatmak.
  • İyilik ve güzellikle muamele etmek.
  • Lütfetme, bir iyilik ederek gönlünü alma, iltifat etmek.
  • Lütuf ve iyilik etme.

taltif etmek

  • İyilik ve güzellikle muamele etmek.

taltif-i rahmet

  • Şefkat ve merhametin lütfetmesi, iyilik ve güzellikle muamele etmesi.

taltifat / taltifât

  • Lütuf ve iyiliklerde bulunma.

tarz-ı ihsanat-ı ilahiye / tarz-ı ihsanat-ı ilâhiye

  • Allah'ın ihsanı, iyilik tarzı.

tavsif-i bi'l-fezail / tavsif-i bi'l-fezâil

  • Faziletlerini, iyiliklerini tasvir ederek anlatma.

te'bin

  • Ölmüş bir kimsenin iyiliklerini hatırlayıp söyleme.
  • Bir kimseyi yüzüne karşı ayıplama.

tebrik

  • Bir kimseyi eriştiği bir iyilikten dolayı "Bârekellâh" diye sevincini bildirmek. Mübarekliğini, Cenab-ı Hakk'ın onu muvaffak kıldığını söyleyerek ta'ziz etmek.

tefazzul

  • Üstünlük taslama, fazilet satma.
  • Bağışlama, iyilik.

temehhüd

  • (Mehd. den) Yayılıp döşenme.

tenassuh

  • Nasihat almak, aklı başına gelmek.
  • Başkası hakkında iyilik istemek.

teşam

  • Yılışmak, gülüşmek.
  • Koklaşmak.

teşekkür

  • Yapılan iyilikten memnun kalındığını bildirmek için söylenen şükür ifadesi.
  • Şükür etmek.
  • Birisine karşı "Sağ ol, var ol, ömrüne bereket" gibi söylenen minnet sözleri.

teşrin

  • Eskiden yılın on ve onbirinci aylarına verilen ortak isim.
  • Rumi takvime göre yılın on ve on birinci aylarına verilen isim.

tevfik / tevfîk

  • Allahü teâlânın kullarının işini, rızâsına muvâfık (uygun) kılması, şer (kötülük) yolunu kapayıp, hayır (iyilik) yolunu kolaylaştırması.

tezahürat-ı cemaliye / tezahürat-ı cemâliye

  • Allah'ın güzelliğinin, lütuf ve iyiliklerinin varlıklar üzerinde görünüşleri.

tezkiye-i nefs

  • Nefsi, İslâmiyet'in haram ettiği, beğenmediği şeylerden, kötü isteklerinden temizlemek.
  • Nefsini beğenme, insanın kendindeki nîmetleri, iyilikleri, kendinden bilip, Allahü teâlânın verdiğini düşünmemesi. Bu nîmetlerin Allahü teâlâdan geldiğini bilip, kendinin kusurlu olduğunu düşünmek

tuba

  • Ne hoş. Ne iyi. Her şeyin iyisi ve efdali.
  • İyilik, güzellik. Baht.
  • Cennette bulunan ve kökü göklerde dalları aşağıda olan ağaç ismi.
  • Çok berrak ve saf olan.
  • Saâdet. Hayır. Devlet.

tuhfi / tuhfî

  • İyilik etmek.

ucb

  • Kendini başkasından üstün bilmek, ayıplarını görmeyip kendini beğenmek, yaptığı ibâdetleri, iyilikleri beğenerek, bunlarla övünmek.

üsame bin zeyd

  • Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın azadlısı olan Zeyd bin Harise'nin oğludur. Meşhur sahabedendir. 128 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. 75 yaşında iken 54 yılında vefat etmiştir. (R.A.)

va'd

  • Hayır ve iyilik yapmaya söz verme; rahmet, cennet.

va'z

  • Öğüt, nasîhat; emr-i ma'rûf ve nehy-i münker yâni iyiliği emr, kötülükten menetme.
  • Dinî mes'eleler üzerinde konuşup nasihat etmek. Kalbi yumuşatacak sözlerle insanı iyiliğe sevke çalışma.

vaid / vaîd

  • İyiliğe sevk veya kötülükten kurtarmak için ileride olacak kat'i hâdiseleri haber vererek korkutmak.
  • Cehennemi haber vermek.
  • İyiliğe sevk veya kötülükten kurtarmak için ileride olacak kesin hadiseleri haber vererek korkutmak, cehennemi haber vermek.

vatan-ı sükna / vatan-ı süknâ

  • Bir misafirin içinde 15 günden az oturmak istediği yerdir. Bu kimse de fıkıhta misafir sayılır.

vedud / vedûd

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Bütün yarattıklarına ihsân eden, onlara iyilik ve ihsân etmeyi seven, beğenen Allahü teâlâ.

veliyy-ün niam

  • Nimetler ihsan eden, iyilik eden kimse.
  • Şeyhülislâm.
  • Sülâlesinin ileri gelenleri.

vicdan

  • İnsanın içindeki iyiyi kötüden ayırabilen ve iyilik etmekten lezzet duyan ve kötülükten elem alan manevî his.
  • Kendinden geçme, dalma.
  • Bir şeyi bir halde görme, bulma.
  • Duyma, duygu.
  • İnanç.
  • Şuur.
  • Bâtın ile Hakkı tanımak.
  • Din.

vicdanen

  • Vicdanca, iyilik hissine göre.

yed-i muhsin / يَدِ مُحْسِنْ

  • İyililik edici el.

yezdan

  • Mecusî dininde iyilik tanrısı olarak kabul edilen ilâh.

zahire-i ahiret / zahire-i âhiret

  • Ahiret azığı. Hayır ve iyilikler. Sâlih amel ve ibâdetler.

zevat-ı ma'dude

  • Sayılı zevât. Sayılı kimseler.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın