LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Yemi ifadesini içeren 233 kelime bulundu...

misak / mîsâk

  • Söz verme, sözleşme, andlaşma.
  • Allahü teâlânın, Âdem aleyhisselâma ve bütün zürriyetine (ondan gelecek insanlara); "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye hitâb buyurması, onların da; "Evet, sen Rabbimizsin" diye cevab vermeleri.
  • Yemîn ile kuvvetlendirilen söz verme.

af'af

  • Devedikeni ağacının yemişi.

ahd / عهد

  • Vâdetme. Söz verme. Vefâ. Yemin. And. Misak. Peymân.
  • Asır. Devir. Tevhid. Mukavele.
  • Vasiyet.
  • Söz verme.
  • Yemin, and.
  • Devir, zaman, gün.
  • Yemin, and. (Arapça)
  • Çağ, devir. (Arapça)
  • Söz verme. (Arapça)

ahd u misak / ahd u mîsâk

  • Yemin ve anlaşma, kesin söz.

ahd ü misak / ahd ü misâk

  • Yemin, anlaşma, sözleşme. (Farsça)

ahd ü peyman

  • Yemin etme, söz verme. (Farsça)

ahid / عهد

  • Söz, yemin. (Arapça)

ahlaf

  • Yemin edenler. Müttefikler.

ahnas

  • (Tekili: Hıns) Yeminden dönmeler. Yalan yeminler.

ahz-ı misak

  • Sözleşme.
  • Yemin etme.

akres

  • Bir çeşit tuzlu veya ekşi ottur ve "devenin yemişidir."

al-i imran / âl-i imrân

  • İmran soyundan gelenler. (İmran ikidir. Birisi: Hz. Musa ve Harun'un (A.S.) babaları olan İmran ibn-i Yashür ibn-i Lâvi ibn-i Yakub ibn-i İshak ibn-i İbrahim'dir (A.S.) İkincisi: Hz. Meryemin babası olan İmran ibn-i Metan ki, bu da Süleyman ibn-i Dâvud ibn-i İşa neslinden, bunlar da Yahuda ibn-i Yak

alef / علف

  • (C. A'lâf - Ulufe) Saman, ot, yulaf.
  • Hayvan yemi.
  • Ot. (Arapça)
  • Hayvan yemi. (Arapça)

alim-allah

  • Allah bilir (meâlinde yemin.)

aliyye / âliyye

  • Âlete mensup. Âletle alâkalı.
  • (Çoğulu: Alâyâ) Yemin etmek.

alufe

  • (Tekili: Ulüf) Hayvan yemi.

anbera

  • İğde yemişi.

and dileme

  • Yemin etme, ahit dileme.

arv

  • Sıtma ve diğer ateşli hastalıklarda gelen ilk titreme.
  • İş için birinin yanına varma.
  • Yemişsiz bir çeşit ağaç.

ashab-ı yemin / ashâb-ı yemin

  • Ahid ve yeminlerinde sebât edenler. Kendi kazançlarından ziyâde Cenab-ı Hakk'ın lütuf ve ikrâmına kavuşacakları ümid edilenler. Allah'a itâatleri ve amelleri iyi olup ahirette amel defterleri sağ taraftan verilecek olanlar. Sağcılar. Mukaddesatçılar. Kur'an ve İmân yolunda Allah (C.C.) için çalışanl

aşure

  • (Aşurâ) Arabi aylardan olan Muharrem ayının onuncu günü. Aynı günde çeşitli hububat ve kuruyemişler katılarak yapılan tatlı.

azime

  • (Çoğulu: Azâim) Büyük iş, fevkalâde ve çok mühim iş.
  • Tılsım, efsun, sihir.
  • Sebat. Verilmiş olan kararda kat'ilik.
  • Kasdetmek, yemin etmek.

azuk / azûk

  • İçi henüz olmamış fıstık yemişi.

ba-i kasem / bâ-i kasem

  • Arabçada yemin maksadı ile kelime başına getirilen bâ. "Billâhi" gibi.
  • Farsçada: Bâ diye yazılırsa; ile, beraber, birlikte, sâhip mânalarına gelir. Arapçadaki Zû gibidir.

bakure / bakûre

  • Turfanda yemiş.
  • Evvel yetişen.

bar / bâr

  • Yük. Zahmet. Eziyet. Sıkıntı. (Farsça)
  • Def'a. Kerre. (Farsça)
  • Yemiş, meyve. (Farsça)
  • Sebeb-i masraf ve ıztırab olan şey. Kale duvarı. (Farsça)
  • İzin. (Farsça)
  • Allah.
  • Yemiş, meyva.
  • Yük, ağırlık.
  • Yağdıran, serpen, döken.

bar-mend

  • Yemiş veren, yemişli ağaç. (Farsça)

bar-ver

  • Yemiş veren, meyvedar, verimli, meyve verici. (Farsça)
  • Mc: Faydalı, faydayı mucib, iyi netice veren. Yararlı. (Farsça)

behir

  • Nefesi sıkışıp çok soluyan kimse. Nefes darlığı olan.
  • Göğüsdarlığı hastalığı sebebiyle solumaktan yol yürüyemiyen kimse.

beles

  • İncire benzer bir yemiştir ve Yemen'de çok olur.

belka'

  • Tenha çöl. Harap ve boş yer.
  • Yazı.
  • Yalan yere yemin etmek.
  • Su, süt gibi boğaz ıslatan şeyler.
  • Bir hurma cinsi.

ber-aver

  • Yemiş ağacı. (Farsça)

berfuk / berfûk

  • Şeftali yemişi. (Farsça)

besa

  • (Arnavutça) Arnavut yemini.
  • Kan güden hasımlar arasında yeminle akdolunan anlaşma.

besfayic

  • Bir ot kökü ki, içinde fıstığa benzer bir yemişi olur.

besmele

  • Bismillahirrahmanirrahim'in kısaltılmış ismi. Müslüman her işine Bismillah ile başlar. Yani her işi Allah adına ve Allah için yapar. Atomlardan yıldızlara kadar her varlık da Allah adına ve Allah için hareket eder. İnsan da Bismillah diyemiyeceği, yani Allah'ın emri ve izni olmayan bir işi ve hareke

bi-

  • Başına eklendiği kelimeyi "e" haline getirir. İle, için mânâlarını vererek Farsçadaki "be" edatıyla aynı vazifeyi görür. Harf-i cerdir. Yâni; kendinden sonraki kelimeyi esre ("İ" diye) okutur. Yemin için de kullanılır.

biat / bîat

  • Bağlılık yemini.

billahi / billâhi

  • Allah'a, Allah'tan.
  • (Yemin) maksadı ile söylenir.
  • "Allahü teâlâya yemîn ederim" mânâsına, yemîn sözlerinden biri.

borç

  • Geri verilmek niyetiyle ihtiyaç sahiplerine verilen para. Müslümanlıkta faizle borç vermek haramdır, günahtır. Borcunu ödiyemiyecek durumda onların borçlarını bağışlamak veya sonraya bırakmak sevaptır. Borcunu ödeyebilecek durumda olanlar da borçlarını zamanında ödemelidirler. Ödeyemiyecek olanlar d

bülkut

  • (Çoğulu: Belâki) Bir hurma cinsi.
  • Ot ve su olmayan harap ve boş yer.
  • Yalan yere yemin etmek.

butm

  • Çitlenbik ağacı. (Yemişine "habbet-ül hadar" derler.)

çağla

  • (Çağala) Badem, erik, kayısı gibi yemişlerin yenebilen ham meyvesi.

cayiha

  • Şiddet.
  • Kıtlık.
  • Yemişe gelen âfet.

cena

  • Yemiş toplamak.
  • Cem'etmek, toplamak.

çerb-ahur

  • İçinde yemi bol olan ahır. (Farsça)
  • Bolluk içinde yaşıyan kimse. (Farsça)

cevab-ı kasem

  • Yemine cevap.

cezm

  • (Cezim) Kat'î karar. Yemin. Kararlaştırmak.
  • Kesmek.
  • Niyet. Tahmin. Takdir.
  • İlzam.
  • İcâbe.
  • Gr: Arabçada kelime sonundaki harfi sâkin okumak. Kur'ân-ı Kerim okurken harfleri yerlerine vaz'edip mahrecinden çıkarırken tâne tâne, fesahat, beyan ve teenni ve

çine

  • Kuş yemi. (Farsça)

cümmeyz

  • İncire benzer bir yemişin adı.

cünnab

  • Bitişik olan iki yemiş.

cüzaze

  • (Çoğulu: Cüzâzât) Pâre pâre etmek, ayırmak, kesmek. Ağaçtan yemiş düşürmek.

dabh

  • Atların koşu esnasındaki nefeslerinin sesleridir ki, sahil denilen kişnemek değil, yemi ve sahibini gördüğü zaman yaptığı gibi hamhame denilen sesi de değil; hızlı nefes sesi olan bir harıltı ve hohlamadır. Denilmiştir ki: Dabh, bir at ve bir de köpek koşarken olur.

deyn

  • Borç, hazır ve mevcûd olmayan mal.
  • Hazır olmayıp, ayrı olarak bulunduğu yeri bildirilmeyen her türlü mal ile hazır ise de ayrı olarak gösterilmeyen kıyemî (çarşıda benzeri bulunmayan, bulunsa da fiyatları farklı olan) mal.
  • Zekât verecek kimsenin elinde, yanında olmayıp başkasında bul

diraht-ı meyvedar / diraht-ı meyvedâr

  • Meyve veren, yemişli ağaç.

dühn

  • Ot, yemiş veya çiçekten çıkarılan yağ.

düman

  • Yemişin çürüklü olması.
  • Ekine su düşüp, kesilmek.

ebhel

  • Ardıç ağacının yemişi.
  • Ardıç ağacının bir nevi

elet

  • Noksanlaştırmak. Eksiltmek.
  • Hapsetmek.
  • Yemin vermek.

eliyy

  • Çok yemin eden adam.

elt

  • Noksanlaştırmak. Hapsetmek.
  • Yemin vermek.

eluh

  • Kasem, and, yemin.

elve

  • Yemin etmek, kasem.

enber

  • Kadın tuzluğu adı verilen ufacık kara yemiş.

esmar

  • (Tekili: Semer) Meyveler, Yemişler.

eyman

  • (Tekili: Eymün) (Yemin) Andlar. Yeminler. Kasemler.
  • Fık: Zevcesi ölmüş er.
  • Sağ taraflar. Sağlar.

eyman-ı sadıka / eyman-ı sâdıka

  • Doğru yeminler.

eyvallah

  • Bir kısım müslümanlar arasında tasdik işareti veya yemin ifade eden bir tâbirdir. Bazan Allaha ısmarladık yerine söyliyenler de vardır. Fakat makbul olanı; ayrılırken de buluşurken de selâmlaşmaktır ve bu sünnet-i seniyyedir.

fakih

  • (Fâkihe) Yaş meyve, yemiş, yaş hurma ağacı.
  • Şenlendiren, sevindiren.

fakihe / fâkihe

  • (Çoğulu: Fevâkih) Yemiş, yaş meyve.
  • Yaş meyve, yemiş.

fakihiyy

  • Yemiş satan kimse.

famiyy

  • Yemiş satıcı, meyve satan kimse.

fasl-ı hitab / fasl-ı hitâb

  • İki söz arasını ayıran kelime veya isimlerden biri. Önsözden sonra asıl maksada giriş.
  • Fık: Şahitlerin gösterdiği delil veya yeminlerinden sonra hâkimin hükmetmesi.
  • Hakkı bâtıldan ayırarak, nizaı ayırt edip kesmek ve halletmek. Herşeyi kemal-i vüzuh ile fasledip hakikatını gö

feşş

  • Eritmek.
  • Süt sağmak.
  • Çıkarmak.
  • Yabani olan keçiboynuzu ağacının yemişi.

fevakih / fevâkih / فواكه

  • (Tekili: Fâkihe) Meyveler, yemişler, fâkiheler.
  • Meyvalar. (Arapça)
  • Yemişler. (Arapça)

firaş-ı sahih

  • Fık: Nikâh ve mülk-i yemine müstenid bulunan istifraş. Mülk-i yemin, bir kimsenin temellükünde bulunan cariye demektir. Binaenaleyh bu iki şarta dayanan istifraştan, meydana gelecek çocuk, varis addolunur. Ancak, cariyeyi istifraşta husule gelen çocuğun kendisinden olduğunu müstefrişin söylemesi lâz

gamus yemini / gamûs yemîni

  • Geçmişteki bir hâdise için, bile bile yalan söyleyerek, yemîn etmek.

gureba-i yemin

  • İbrahim paşa, Galata ve Edirne saraylarından çıkanlarla, harpte fevkalâde yararlık gösteren yabancılar ve yeni Müslüman olmuşlardan teşkil olunan iki süvari bölüğünden birinin ismidir. Bu iki bölüğe birden "Gureba-i Yemin ve Yesar Bölükleri" denildiği gibi "Garip ve Yiğitler Bölükleri" veya "Aşağı B

hadin

  • Bir kuş cinsidir. (Hiç doymak bilmez, yediğini hemen hazmedip yine yemek ister, yüksek yerleri sever, değme yer üstüne konmaz, ağaç başlarına konup bütün yemişini yer, yemişleri kalmazsa başka yerlere gider.)

half

  • Yemin etmek. Andiçmek. Kasem etmek.
  • Yemin etmek.

half etmek

  • Yemin etmek.

halfe

  • Andiçme, yemin etme.

halif / hâlif

  • Karşılıklı olarak yapılan bir antlaşmanın şartlarını yerine getirmeye yemin eden, and içen, müttefik.
  • Yemin etmek.
  • Yemin ederek sözleşenlerden herbirisi.
  • (Half. den) Yemin eden.
  • Yeminli, sözleşen.

hallaf

  • Çok fazla yemin eden kimse.

hanis / hanîs / hânis

  • Ettiği yemini yerine getirmeyen. Yeminini bozan.
  • Yeminini bozan, ahdinde durmayan. Rücu' eden. Te'hir eyleyen.
  • Yemini bozan.
  • Yemîninin gereğini yapmayan.

harf

  • Yemiş toplama.

harif

  • Yemiş toplayan.

harnub

  • Keçiboynuzu adı verilen bir cins yemiş.

harrub

  • "Keçiboynuzu" adı verilen bir yemiş cinsi.

hılfe

  • Muhalefet etmek, karşı gelmek.
  • Biri gidip diğeri geriye gelmek.
  • Biçildikten veya yandıktan sonra biten ot.
  • Sonra biten yemiş.

hıns

  • Bâtıldan hakka veya haktan bâtıla meyletmek. Yeminini bozmak. Günah.

hins

  • (Çoğulu: Ahnâs) Günah.
  • Yemin.
  • Ahdi bozmak.
  • Ağır yük.

hıns-ı yemin

  • Yemininde durmayıp bozmak. Nakz-ı ahd da denir.
  • Yemini bozma, sözünde durmama.

hınsıyemin / hınsıyemîn

  • Yemin bozma.

hulf

  • Verdiği sözü tutmama, yemininde durmama.

hurfe

  • Bir yere toplanmış yemiş.
  • Baklet-ül hamkâ otu.

hurnub

  • Keçiboynuzu dedikleri yemiş.

hurub

  • Keçiboynuzu adı verilen yemiş.

ibrar

  • Yapılan yeminin doğru olduğu tasdik edilme.

idrik

  • Dağlarda çok olan bir yemiş.

iflas

  • Malı tükenmek, parası kalmamak. Borçlarını ödeyemiyecek hâle gelmek. Sermayesini batırmak.
  • Ahirette günahları çok olanın hüsrana düşmesi.

ihlaf / ihlâf

  • Yemin vermek. Yemin etmek.
  • Yok etmek. Telef etmek.
  • Yemin ettirme.

ihtişaş

  • Kuru ot veya saman gibi hayvan yemi biriktirme.

ıksam

  • Kasem etme, and içme, yemin etme.

iksam

  • Kasem etme, yemin etme, and içme.

ila / îlâ

  • Kocanın karısına dört ay veya daha çok zaman veya zaman söylemeyerek "Sana yaklaşmayacağım" diye yemîn etmesi.
  • Yemin etmek.
  • Erkeğin, bir müddet karısına yaklaşmaması. için yemin etmesi.
  • Sıkıntı ve derde uğrama.

ila'

  • Sıkıntı ve derde uğramak.
  • Karısına yaklaşmamak için erkeğin yemin etmesi.

ill

  • Keskinlik veya parlaklık mânasından alınmış olup; feryat, yemin, ahid ve karâbet mânalarına gelir. İbrânice "il", ilâh demek olduğu da söylenmiştir.

imran / imrân

  • Hz. Meryemin babası.
  • Hazreti Meryemin babası.

ina'

  • Yemiş toplama zamanı gelme.

inale

  • Kavuşturma, vâsıl etme, nâil etme, ulaştırma.
  • Yemin, kasem, and.
  • İhsanda bulunma, bağışta bulunma.

işporta

  • (Arnavutça) Seyyar satıcı tezgahı.
  • Yayvan yemiş sepeti.

ısr

  • Ahd. Sözleşme. Yemin.
  • Kulakta küpe deliği.
  • Şiddetli ahkâm ve teklifler.
  • Altındakini yerinde tutan ağırlık, bağ.

istiksam

  • Yemin teklif etme.
  • Bölüşme, taksim etme, paylaşma.

kasame

  • (Kasem. den) Katili bilinmeyen kimsenin bulunduğu, şüphelenildiği mıntıka halkından elli kişiye yemin ettirme.

kasem / قسم / قَسَمْ

  • Yemin. Ahdetme.
  • Yemin.
  • Yemin, and.
  • Yemîn. Bir işi yapmak veya yapmamak için Allahü teâlânın ismini söyleyerek söz verme.
  • Yemin.
  • Yemin. (Arapça)
  • Yemin.

kasem-i cami-i muazzama / kasem-i câmi-i muazzama

  • Büyük ve kapsamlı kasemler, yeminler.

kasem-i istimdad

  • Yardımcı, kuvvetlendirici mânâsındaki yemin.

kasemat / kasemât

  • Yeminler.
  • Ahdler, yeminler.

kasemat-ı kur'aniye / kasemât-ı kur'aniye / kasemât-ı kur'âniye

  • Kur'andaki ahitler, yeminler.
  • Kur'ândaki geçen yeminler.

kaykaban

  • İğde yemişi gibi akça yemişi olan bir ağaç.

kebas

  • Misvak ağacının yemişi.
  • Bir şeyin kokup bozulması.

kefaret-i yemin vermek

  • Yerine getirilemeyen yeminin karşılığını ödemek.

kefaret-keffaret

  • İşlenen bir günaha, bir yeminin bozulmasına karşılık verilen sadaka.

keffaret / keffâret

  • Örtmek. Allahü teâlânın bâzı hususlarda kullarının kusur ve günahlarını affetmek ve örtmek için vesîle yaptığı şeylerden her biri. Çoğulu keffârâttır. Keffâretler, bir bakımdan ibâdet, bir bakımdan cezâ durumundadır. Keffâret, katl (insan öldürme), zıhar, yemîn, oruç ve hac keffâreti olmak üzere beş

keffaret-i yemin / keffâret-i yemîn

  • Yaptığı bir yemine sadık kalmayıp bozan bir müslümana lâzım gelen keffâret demektir ki: Muktedir ise, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya câriye azad etmekten; muktedir değil ise, on fakiri akşamlı sabahlı doyurmaktan veya on fakire birer parça libas giydirmekten; bu üç şeyden birine muktedir ol
  • Bir işi yapmak veya yapmamak husûsunda Allahü teâlânın ismini söyleyerek yemîn eden kimsenin yemînini bozunca cezâ olarak yapması gerekli olan şey.

kırtale

  • (Çoğulu: Kırtâl) Yemiş toplamakta kullanılan sepet.

kıtaf

  • Bağdan üzüm kesecek ve ağaçtan yemiş devşirecek vakit.

kıtf

  • Üzüm salkımı. Salkım.
  • Toplanmış yemiş.

kıyemi / kıyemî

  • (Çoğulu: Kıyemiyyât) Az bulunan pahalı şey.

kıyemiyyat

  • (Tekili: Kıyemî) Değerli nesneler, az bulunan pahalı şeyler.

kutafe

  • Toplarken düşüp dökülen üzüm ve yemiş döküntüsü.

lagb

  • Zahmet, meşakkat.
  • Güve yemiş kuş kanadı.
  • Zayıf adam.

lağv yemini

  • Geçmiş birşey için zan ile boş yere yapılan yemîn.

lal / lâl

  • Dilsiz. Söz söyleyemiyen. (Farsça)

lethurde

  • Dayak yemiş, dövülmüş, kötek yemiş. (Farsça)

lian / liân

  • Lânetleşmek. İki kişinin birbirini lânetlemesi.
  • Fık: Zevc ile zevcenin hâkim huzurunda şer'i usulüne uygun olarak dörder defa şahitlikte bulunduktan sonra, nefislerine lânet ve gadab okumak suretiyle olan yeminleri. Buna: Mülâene, telâun, iltiân da denir.
  • Lânetleşmek, erkeğin zevcesini (hanımını) zinâ etmekle suçlaması veya bu çocuk benden değildir demesi hâlinde dört şâhid getiremezse, zevcenin isteği üzerine eşlerin hâkim huzûruna çağrılarak usûlüne uygun (âyet-i kerîmedeki bildirildiği şekilde) kar şılıklı yemîn etmeleri ve lânetleşmeleri. Buna mu

ma'lef

  • (Çoğulu: Maâlif) Ot ve saman gibi hayvan yemi konan yer. Samanlık.

mahluf

  • Yemin etme, and içme, kasem etme.

mahluf-ün aleyh

  • Hakkında yemin edilen husus.

mahref

  • Bostan. Hurmalık.
  • Yemiş sepeti.

merd

  • Misvak ağacının yemişi.
  • Emmek.
  • Silmek. Mesh etmek.

mevasik

  • Mevsuk şeyler. Misaklar. Ahd ü peymanlar. Yeminler. Sözleşmeler.

mevsık

  • İtimad etmek. Emniyet etmek. İnanmak.
  • Yemin. Sözleşme.

meyve

  • (Çoğulu: Meyvecât) Meyva, yemiş. (Farsça)

meyve-i huşk

  • Kuru yemiş.

meyvebar

  • Yemiş veren, meyveli. (Farsça)

meyvecat

  • (Tekili: Meyve) Yemişler, meyveler. (Farsça)

meyvedar

  • Yemişli, meyveli, meyve veren. (Farsça)

meyvefüruş

  • Meyve satan, yemiş satan. Manav. (Farsça)

meyveha

  • (Tekili: Meyve) Meyveler, yemişler. (Farsça)

mezd

  • Misvak ağacının yemişi.

mihref

  • (Çoğulu: Meharif) İçine yemiş koydukları kap.

misak

  • Anlaşma. Sözleşme. Yeminleşme. Verilen söz.

misak-ı ezeliye / misâk-ı ezeliye

  • Ezelde gerçekleşen sözleşme; bütün ruhların kendilerini yaratan Allah'a iman ve emirlerini yerine getireceklerine dair yaptıkları yemin.

mişmiş

  • Zerdali yemişi.

muahede

  • Karşılıklı yeminleşme, anlaşma. Devletler arasında andlaşma.

muahid

  • Andlaşma yapanlardan her biri. Yeminli ve anlaşmalı olanlardan her biri.
  • İslâm hükümetine vergi ödeyerek kendini himâye ettiren gayr-ı müslim.

müberrer

  • Yemini tasdik olunmuş.

müflis

  • İflâs eden.
  • Dünyâda iken insanların haklarını yemiş, onları dövmüş, sıkıntı ve eziyet vermiş; bu sebeblerle âhirette hesâblar görülürken, hakkı olanlara bütün günahları verilip, hiç sevâbı kalmayan ve hak sâhiplerinin günâhlarını yüklenerek, Cehennemlik olan kimse.

muhazara

  • Yemiş olmadan henüz ham iken satmak.

mukır / mûkır

  • Yemişinin çokluğundan dolayı dalları sarkmış olan ağaç.

muksem

  • (Kasem. den) Yemin edilmiş, kasem edilmiş.

muksim

  • (Kasem. den) Yemin edilecek yer.
  • Yemin eden, kasem eden.

mülaane / mülâane

  • Zevcesini (eşini) zinâ ile suçlayan erkeğin dört şâhit getirememesi hâlinde, zevcenin isteği üzerine eşlerin hâkim huzûruna çıkarak usûlüne uygun (âyet-i kerîmelerde bildirilen ifâdelerle) karşılıklı yemin etmeleri ve lânetleşmeleri.

mün'akide yemini / mün'akide yemîni

  • İleride yapacağım veya yapmıyacağım diyerek yalan yere yemîn.

müstaksim

  • (Kısım. dan) Bölüşen, pay eden, taksim eden.
  • (Kasem. den) Yemin isteyen.

müsteymin

  • Mübarek sayan.
  • Aman dileyen.
  • Bir kimsenin yeminini isteyen.

müvaseka

  • Ahdedişmek, karşılıklı yeminleşmek.

nagfa

  • Ceviz ağacına benzer bir ağacın adıdır ve Beyrut dağlarında olur; dut gibi yemiş verir.

nahil

  • Hurma ağaçları, hurmalık.
  • Hurma ağacı.
  • Balmumundan yapılan ağaç, yapraklı dal ve yemiş taklidi işlere denir ki, sathı altın ve gümüş yapraklarla süslenerek, eskiden gelin giderken önünde alayla götürülür ve gelin odalarına süs olarak konurdu.

nebik

  • (Çoğulu: Nebâyık) Sedir ağacının yemişi.

nefaz

  • Ağaçtan kendi düşen yemiş ve yaprak.

nefl

  • Sevab için yapılan ibâdet. Emredilmemiş, farz veya vâcib olmadan yapılan ibadet. Nâfile.
  • Birisine ganimet malı veya atiyye, ihsan vermek.
  • Yemin etmek.

neib

  • Karga sesi.
  • Ağaçtan yemiş indirmek.
  • Süt sağmak.

nevbave

  • Yeni yeşillik. (Farsça)
  • Turfanda yemiş. (Farsça)
  • Hediye, armağan. (Farsça)

nişad

  • Bir kimseye yemin vermek.

nülk

  • Alıç adı verilen dağ yemişi.

nuzc

  • Yemişin tam olarak yetişmesi, olgunlaşması.
  • Etin kemikten dökülür derece pişmesi.

peyman / peymân

  • And, yemin, muahede, ahitleşmek. (Farsça)
  • Yemin, and.
  • Yemin.

peyman-şiken

  • (Peyman-şikân) Yemin bozan, ahdini yerine getirmeyen.

ribabe

  • Ahd, söz, yemin, misak.

rümman

  • Nar denilen yemiş.

samir

  • Yemişli, meyvalı ağaç.

şart / شرط

  • Bir kısım muamelelerde lüzumlu olan hüküm. Bir şeyin olması ona bağlı olan şey.
  • Kayıt. Bir iş için mutlaka lüzumlu olan husus.
  • Yemin.
  • Hal, vaziyet.
  • Gr: Biri diğerine bağlı olan iki cümle hakkında delâlet edilen; yâni mütevakkıf aleyhe delâlet eden diğer cümley
  • Mutlaka gerekli olan, durum, yemin.
  • Koşul. (Arapça)
  • Yemin. (Arapça)
  • Durum. (Arapça)

şecere-i rıdvan / şecere-i rıdvân

  • 628 (H.6) senesinde yapılan Hudeybiye andlaşmasından önce Medîneli müslümanların, altında Peygamber efendimize ve İslâm dînine bağlı kalacakları husûsunda bağlılık yemîni ettikleri ağaç.

semar

  • Meyva, yemiş.

semer

  • Meyve, yemiş mahsul. Verim. Netice.

semeredar / semeredâr

  • Verimli, semereli, kârlı. (Farsça)
  • Yemiş veren. (Farsça)

semir

  • Meyvalı, yemişli. Meyva veren.
  • Sinici olan su.

semra'

  • Yemişli ağaç. Meyveli ağaç.

şercele

  • Yemiş kabı.

sevgend

  • Yemin, kasem, and. (Farsça)

seyis

  • Atın tımarına, yemine vesairesine bakan adam, uşak.

sıddika / sıddîka

  • Doğruluk ve samimiyette çok sâdık olan kadın.
  • Allah yolunda çok sâdık olan Hazret-i Aişe (R.A.) vâlidemiz ve Hazret-i Meryemin vasıf ve isimlerdir.

simar

  • (Tekili: Semere) Meyveler, yemişler.
  • Mc: Faydalar.

sıram

  • Hurma ve yemiş toplayacak vakit.
  • Toplanmış hurma ve yemiş.

sırm

  • (Çoğulu: Esrâm-Esârım) Ağaçtan yemiş düşürmek.
  • Ekin biçmek.
  • Cem'olmuş beytler.

tahılle

  • Gerçek yere yemin etmek.
  • Yeminden kurtulmak için verilen keffaret.

tahıllet-ül kasem

  • Yemin keffareti.

tahlif / tahlîf

  • (Half. dan) Yemin ettirmek. Yemin vermek.
  • Yemin vermek. Mahkemede iki hasımdan birine yemîn ettirmek.

tahlil

  • (Hall. den) Sirkeleştirme. Ekşitme.
  • Dişlerini hilâllamak. Gerçek yere yemin etmek.
  • Açmak.
  • Müşkül meseleyi halletmek.
  • Bir şeyi kolaylıkla tutmak.
  • Eritmek.
  • Bir şeyi helâl kılmak.
  • Yemine kefaret etmek.
  • Man: Terkibin zıddıdır. Bir kıyas neticesinin mantık şekillerinin hangisinden olduğunu bilmek için delilin tahlili, araştırılması.
  • Fiz:

takasüm

  • Kısmet edişmek.
  • Birbirine yemin vermek.

tallahi / tallâhi

  • Anlamı kuvvetlendirme için vallahi ve billahiden sonra söylenen yemin sözü.
  • Allahü teâlânın ism-i şerîfinin başına "te" harfi getirilerek yapılan yemin sözü.

tallahi lekad aserakallahü aleyna / tallâhi lekad âserakâllahü aleynâ

  • Yemin olsun ki Allah seni bize üstün kılmıştır.

teelli

  • Yemin etmek.

tefaküh

  • (Fâkihe. den) Birbirlerine karşılıklı yemiş atma.
  • Mc: Şakalaşma.

tefekküh

  • Yemiş toplayıp vermek. Meyvedar olmak. Meyvelenmek.
  • Pişman olmak.
  • Pek hoşlanıp hayrette kalmak.

tefkih

  • Hayrete düşürme.
  • Hoşlandırma.
  • Yemiş yedirme.

tehalüf

  • (Half. dan) Hâkimin her iki tarafa da yemin ettirmesi.

tekfir-i yemin

  • Yeminin keffaretini vermek. Yemin bozan bir kimsenin ceza olarak ödediği para, tuttuğu oruç.

tenevvüme

  • (Çoğulu: Tünüm) Kırlarda yetişen küçük yemişli bir ağaç.

tesmir

  • (Semer. den) İktisad ederek malın çoğalması.
  • Ağaçların çiçeklerini döküp yemiş bağlaması.

uhud / uhûd

  • (Tekili: Ahd) Ahidler, yeminler, peymanlar, anlaşmalar, sözleşmeler.
  • Yeminler, anlaşmalar.

ulufe

  • Yeniçerilere ve sipahilere dağıtılan maaş.
  • Bir nevi hayvan yemi.

vaad ve ahdeden

  • Söz veren ve yemin eden.

vallahi / vallâhî

  • Allah için, Allah hakkı için, Allah'a yemin ederim (meâlinde büyük yemin.)
  • Allah'a yemin olsun.
  • Allahü teâlâya yemin ederim mânâsına, bir sözün, niyyetin, bir işi yapmak veya yapmamak arzûsunun kuvvetli olduğunu gösteren, söylendiği şeye aykırı hareket edildiğinde, yemin keffâreti lâzım gelen sözlerden birisi.

vav-ı kasem

  • Gr: Herhangi bir kelimenin, çok defa Allah isminin evveline gelerek, yemin için kullanılan vav harfi. Vallahi, Veşşemsi, Velfecri kelimelerinde olduğu gibi.

velkalemi

  • Kalem hakkı için. Kaleme yemin olsun.

vels

  • Ahd, yemin, söz. " Az nesne.
  • Vurmak.

vennecmi

  • Yıldıza yemin olsun.

vesak

  • Bağ. Rabıta. Yeminleşerek anlaşmak.
  • Sözleşme yeri.

visak

  • Kuvvetli, kalın bağ.
  • Yeminle söz vermeler. Muahedeler.
  • Peyman.

vısr

  • Hüccet, delil.
  • Kadı sicili.
  • Ahd, söz, yemin.

yelem

  • Aslâ yemişi olmayan sert ve katı ağaç.

yemin / yemîn / یمين

  • Sağ, sağ yön. (Arapça)
  • Ant, yemin. (Arapça)

yemin keffareti / yemîn keffâreti

  • Yapılan yemîne riâyet etmeyip, yemîni bozan bir müslümana lâzım gelen keffâret, cezâ.

yemin-i gamus / yemîn-i gamûs / yemîn-i gâmûs

  • Yalan yere bile bile yapılan yemin.
  • Günâha ve Cehennem'e sokan yemin. Geçmişteki bir şey için, bile bile yalan söyleyerek, yemin etmek.

yemin-i lağv / yemin-i lâğv / yemîn-i lağv

  • Alışkanlıkla veya dil sürçmesiyle veya sehven yapılan yemindir (ki; şer'an kefâret lâzım gelmez).
  • Boş yere yemîn. Geçmiş bir şey için zan ile yanlış yemîn etmek. Bunda günah ve keffâret yoktur.

yemin-i mün'akıde / yemîn-i mün'akıde

  • Geleceğe âit bir iş hakkında meselâ ilerde yapacağım veya yapmayacağım diyerek yapılan yemîn.

yemin-i mün'akide / yemîn-i mün'akide

  • Akit yemini, and içme.

yen'

  • Yemişin olgunlaşması.

zagak

  • Kızılcık yemişinin çekirdeği.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın