LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Ye kelimesini içeren 827 kelime bulundu...

müceddid / müceddîd

  • Yenileyici, kuvvetlendirici. İslâm dînini kuvvetlendiren, bid'atleri yâni İslâm dînine sokulmak istenen reformları, hurâfeleri söküp atan ve sünnetleri ortaya çıkaran âlim.

adat-ı müstemirre / âdât-ı müstemirre

  • Yerleşmiş âdetler.

adem-i kabiliyet

  • Yeteneğin olmayışı.

adem-i kifayet

  • Yetersizlik.

adem-i salahiyet / adem-i salâhiyet

  • Yetkisizlik.

ader

  • Yel inmekle hayası şişen kimse.

adet-i arziye / âdet-i arziye / عَادَتِ اَرْضِيَه

  • Yer kanunu.
  • Yeryüzü âdeti.

adet-i kavmiye ve muhitiye / âdet-i kavmiye ve muhitiye

  • Yerel ve genel çerçevede âdet olan uygulama.

adet-i mahalliye

  • Yerel âdet.

adet-i müstemirre / âdet-i müstemirre

  • Yerleşmiş alışkanlıklar ve gelenekler.

adf

  • Yemek.

adn cenneti

  • Yedi kat göklerin üzerinde yaratılan sekiz Cennetten derece bakımından en yüksek olanı.

ahd u misak / ahd u mîsâk

  • Yemin ve anlaşma, kesin söz.

ahd ü misak / ahd ü misâk

  • Yemin, anlaşma, sözleşme. (Farsça)

ahd ü peyman

  • Yemin etme, söz verme. (Farsça)

ahdar / احضر

  • Yeşil, yemyeşil, pek yeşil.
  • Yemyeşil. (Arapça)

ahlaf

  • Yemin edenler. Müttefikler.

ahun-bür

  • Yer kazan, delik açan. Lağamcı. (Farsça)

ahz-ı mevki

  • Yer edinme, makam kazanma.

ahzar / اخضر

  • Yeşil. (Arapça)

aiz

  • Yeni doğmuş deve yavrusu.

akika / akîka

  • Yeni doğan çocuk için Allah'a şükür maksadıyla kesilen kurban.
  • Yeni doğan bir çocuğun başındaki ana tüyü. Yahut böyle bir çocuk için Cenab-ı Hakk'a şükür niyetiyle kesilen kurbanın adı. Bu kurbana "Nesike" de denir.
  • Yeni doğan çocuk için şükür niyetiyle kesilen kurban.

akile / âkile

  • Yenirce adı verilen yara.

akl-ı baliğ / akl-ı bâliğ

  • Yetişmiş genç. Erginlik hâli. Onbeşini doldurmuş genç.

akl-ı meaş / akl-ı meâş

  • Yemek, içmek, evlenmek, helâl, haram demeden kazanmak ve eğlenmek gibi hep bedenin râhatını ve nefsin menfaatini düşünüp, âhireti düşünmeyen akıl; akl-ı meâdın zıddı.

aktar-ı arz / aktâr-ı arz / اَقْطاَرِ اَرْضْ

  • Yeryüzünün her tarafı.

aktar-ı zemin / aktâr-ı zemin

  • Yeryüzünün dört bir tarafı.

ala-rağm-i enf-il ye's / alâ-rağm-i enf-il ye's

  • Ye'sin burnunu kırmak maksadiyle ve ona tahkir ile.

ale-l-kifaye

  • Yetecek kadar, kâfi gelir derecede, yeter derecede.

alebat

  • Yemek kapları, çanaklar.

alelkifaye / alelkifâye / على الكفایه

  • Yeterince. (Arapça)

alem-i ecsad / âlem-i ecsâd

  • Yerler, dağlar, gökler gibi, ölçülebilen ve tartılabilen madde âlemi. Buna âlem-i halk, âlem-i şehâdet ve âlem-i mülk de denir.

alif

  • Yem torbası.

alik-üd-devab / alîk-üd-devâb

  • Yem torbası.

an'ane-i müstemirre

  • Yerleşmiş, devam eden gelenek.

anasır-ı arziye / anâsır-ı arziye / عَنَاصِرِ اَرْضِيَّه

  • Yeryüzündeki unsurlar.

anasır-ı seb'a

  • Yedi unsur, esas, madde.

and dileme

  • Yemin etme, ahit dileme.

aram-saz / arâm-saz

  • Yerleşen, oturan. (Farsça)

arazi / arâzî / اراضى

  • Yerler, topraklar, tarlalar.
  • Yerler, arazi. (Arapça)

arsa / عرصه

  • Yer, meydan. (Arapça)

arz / اَرْضْ

  • Yer, dünya.
  • yeryüzü, dünya, genişlik.
  • Yer, yeryüzü.
  • Yeryüzü.

arzın halifesi

  • Yeryüzünde Allah'ın emirlerini yerine getirip Onun namına tasarrufta bulunan ve varlıklar üzerinde Onun adına egemen olan insan.

arzın tahtı

  • Yerin altı.

asl

  • Yelmek. Seğirtmek.

astin / âstîn / آستين

  • Yen. (Farsça)

ayş u tarab

  • Yeme içme, eğlence.

azf

  • Yemek.

babayiğit

  • Yetişmiş delikanlı, tam bedenî kuvvetini almış genç. Cesur, yiğit.

bad / bâd

  • Yel. Rüzgâr. Soluk. Nefes. (Farsça)

bad-baz

  • Yelpaze. (Farsça)

bad-biz

  • Yelpaze. (Farsça)

bad-zen

  • Yelpâze. (Farsça)

badban / bâdbân / بادبان

  • Yelken. (Farsça)

badbiz / bâdbîz / بادبيز

  • Yelpaze. (Farsça)

bais-i hayat-ı mücedded / bâis-i hayât-ı mücedded

  • Yeni bir hayat sebebi.

bar-mend

  • Yemiş veren, yemişli ağaç. (Farsça)

batn-ı arz

  • Yerin karnı, içi.

baz

  • Yeniden, tekrar oynatan, oynayan, geri ve arka tarafa doğru... gibi manalara gelir. Kelimenin sonuna veya baş tarafına getirilerek kullanılan bir "ek" dir. Meselâ: Ateşbâz : Ateşle oynayan. (Farsça)

be-ca / be-câ

  • Yerinde. Yerine. Uygun. Münâsib. (Farsça)

beca / becâ / بجا

  • Yerinde, münasip, lâyık, uygun, şâyeste. (Farsça)
  • Yerinde, uygun, lâyık.
  • Yerinde. (Farsça)

beca na-beca / becâ nâ-becâ

  • Yerli yersiz. (Farsça)

becayiş / becâyiş / بجایش

  • Yer değişimi. (Farsça)

becayiş-i mekani / becayiş-i mekânî

  • Yer değiştirme. Mekân değişikliği. (Farsça)

bedayi' / bedâyi' / بدایع

  • Yeni ve güzel şeyler. (Arapça)

bedia / bedîa / بدیعه

  • Yepyeni şey. (Arapça)

behrame

  • Yeşil elbise. (Farsça)

ber-aver

  • Yemiş ağacı. (Farsça)

ber-ca

  • Yerinde, münâsib. (Farsça)

berca / bercâ / برجا

  • Yerinde, uygun. (Farsça)

bereket-i taam

  • Yemekteki bereket.

berkarar / berkarâr / برقرار

  • Yerinde duran, karar eden. (Farsça - Arapça)
  • Berkarâr olmak: Devam etmek, kalmak. (Farsça - Arapça)

berki'

  • Yedinci kat gök.

berr

  • Yer, toprak, kara.
  • Yer, kara.

berr-i cedid

  • Yeni karalar. Amerika ve Avusturalya.

bes

  • Yeter, kâfi.
  • Yeter.
  • Yeter, yetişir, tamam, kâfi, çok.

besend / بسند

  • Yeterli. (Farsça)

besende / بسنده

  • Yeterli. (Farsça)

beyn-es sema ve-l arz / beyn-es semâ ve-l arz

  • Yer ile gök arasında. Arz ile sema arasında.

beyne's-sema ve'l-arz / beyne's-semâ ve'l-arz

  • Yer ile gök arası.

bi-ca / bî-ca

  • Yersiz. (Farsça)

bica / bîcâ / بيجا

  • Yersiz. (Farsça)

bilistidad

  • Yetenekle.

bıngıldak

  • Yeni doğmuş olan çocuğun kafasının üst tarafı. Bu kısım yumuşaktır.

bisat-ı arz

  • Yeşillik, çimen.

bitüm

  • Yerin altında bulunup sıvı ve sarımtırak veyahut katı ve kara bir durum ve renkte olan maddedir ki, asfalt yol yapılırken kullanılır.

boşboğaz

  • Yerli yersiz mutlaka bir şey söylemeden içi rahat etmiyen. Saklanması gereken şeyleri söyleyiveren, sır saklamayan. (Türkçe)
  • Yerli yersiz konuşan.

boylam

  • Yer yüzünde bir yerin başlangıç dairesine olan uzaklığının açı cinsinden değeri. (Türkçe)

buk'avi / buk'avî / بقعوی

  • Yerel. (Arapça)

bünn

  • Yemen kahvesi.

ca / câ

  • Yer. Mekân. Mevki. (Farsça)

cabeca / câbecâ / جابجا

  • Yer yer. Ara sıra. Yerden yere. Bazı yerlerde. (Farsça)
  • Yer yer. (Farsça)

cahan

  • Yediği fayda etmeyip geç büyüyen çocuk.

cay / cây / جای

  • Yer, makam, mevki. (Farsça)
  • Yer. (Farsça)

cay-gir

  • Yerleşen, yer tutan, yerleşmiş. (Farsça)

cay-mend

  • Yerinden kalkmayan, üşenen, tenbel. Rahatını bozmayan. (Farsça)

cay-nişin

  • Yer tutan. Birinin yerine geçen. (Farsça)

cazibe-i umumiyye kanunu / câzibe-i umûmiyye kanunu

  • Yerçekimi kanunu.

cedid / cedîd / جدید

  • Yeni, kullanılmamış.
  • Yeni.
  • Yeni.
  • Yeni.
  • Yeni. (Arapça)

cedide / cedîde / جدیده

  • Yeni. (Arapça)

celef

  • Yerden balçık küremek ve gidermek.

çemenzar

  • Yeşillik, çayır. (Farsça)

cennetmekan / cennetmekân

  • Yeri cennet olası.

cevab-ı kasem

  • Yemine cevap.

cevelan / cevelân / جَوَلَانْ

  • Yerinde durmadan dolaşma.

çiredest / çîredest / چيره دست

  • Yetenekli, becerikli. (Farsça)

coğrafya

  • Yeryüzünün şimdiki hâlini çeşitli cihetlerden inceleyen ilim. Bölümlerinden olan Fizikî Coğrafyada: Karalarla denizlerin durumları ve iklimleri;İktisadî Coğrafyada: Toprak mahsulleri, sanayi ve ticaret işleri;Siyasî Coğrafyada: Irk, dil, millet hususiyetleri ve devlet sınırları anlatılır.Bunlardan b

cuhr

  • Yer deliği.

cürhüm

  • Yemende bir kabile.

dabi'

  • Yere yapışan, yere yapışıcı.

dabure

  • Yer yüzünde gezen hayvanât.

dadh

  • Yemen baklası.

dahh

  • Yer altında bir şey gizlemek.

daire-i arz

  • Yeryüzü dairesi.

daire-i haşir ve neşr

  • Yeniden dirilip toplanma ve tekrar dağılıp yayılma sahası.

daire-i zemin

  • Yerküre.

dar / dâr / دار / دَارْ

  • Yer, mekân, konak.
  • Yer, dünya.
  • Yer, ev, yurt.
  • Yer.
  • Yer.

darıt

  • Yellenen, yellenici.

darüleytam / dârüleytâm / دارالایتام

  • Yetimhane. (Arapça)

davahi-s seb'

  • Yedi kat gök.

de's

  • Yemek.

define / defîne

  • Yere gömülmüş kıymetli eşya.

derc

  • Yerleştirme.

derc eden

  • Yerleştiren.

derc edilen

  • Yerleştirilen.

derc etmek

  • Yerleştirmek.

derceden

  • Yerleştiren.

derece-i istidat

  • Yetenek, kabiliyet derecesi.

deruhte

  • Yerine getirme.

dest-res olma

  • Yetişme, ulaşma; br konuda delil vs. gelme, olma.

dirayet / dirâyet

  • Yetenek, beceri, sezgi.

diyar

  • Yer.

dünya / dünyâ

  • Yer küresi.
  • Ölümden önce olan her şey.
  • Kalbi Allahü teâlâdan gâfil eden, O'nu unutturan her şey.
  • Allahü teâlânın haram (yasak) ettikleri ile Resûlullah efendimizin mekrûh dediği şeyler.

durat

  • Yellenme.

dürr-i yetim

  • Yetim inci, inci gibi değerli yetim.

eblağ

  • Yerinde adamına göre güzel söz söylemenin en üstünü.

ecram-ı ulviye ve süfliye

  • Yerdeki ve gökteki büyük cisimler.

eda / edâ

  • Yerine getirme, verme.
  • Yerine getirme, yapma. Namaz, oruç, hac, zekât gibi bir ibâdeti vaktinde yapmak.

eda eden / edâ eden

  • Yerine getiren.

eda etme / edâ etme

  • Yerine getirme.

eda etmek / edâ etmek

  • Yerine getirmek.

edaen / edâen

  • Yerine getirerek.

edim-i arz

  • Yer yüzü.

edvar-ı seb'a

  • Yedi devreler. Dünyanın yaradılışından beri geçirdiği devreler ki, nazariye olarak söylenir.
  • Yedi devir, yedi dönem.

efaviye

  • Yemeklere konulan kokulu baharat.

eflud

  • Yetişkin, gürbüz (çocuk).

ehil

  • Yetkili, yetkin, ehliyetli.

ehl-i arz

  • Yer ehli, dünyalılar.

ehl-i meder ve medeniyet

  • Yerleşik hayat tarzı ile yaşayan şehirliler.

ehliyetsiz

  • Yeteneksiz.

ehliyyet

  • Yeterlik. Bir işin ehli olduğuna dâir vesika. İktidar. Liyâkat. İstihkak. Meharet ve mensubiyet.
  • Yeterlik, ustalık, yetki.

ekazz

  • Yeleksiz ok.

ekile

  • Yenmiş, yenilmiş yemek.

ekl / اكل

  • Yemek yeme.
  • Yeme.
  • Yemek.
  • Yeme.
  • Yeme. (Arapça)
  • Ekl edilmek: Yenilmek. (Arapça)

ekl ü şürb

  • Yeyip içme.

ekl ve nikah / ekl ve nikâh

  • Yeme-içme ve üreme.

eknaf / eknâf / اكناف

  • Yerler, yöreler, taraflar. (Arapça)

elezz-i et'ime

  • Yemeklerin en lezzetli olanı.

elvan-ı seb'a / elvân-ı seb'a

  • Yedi renk.
  • Yedi renk.

elvanıseba

  • Yedi renk.

elve

  • Yemin etmek, kasem.

emkine-i cedide

  • Yeni evler.

eren

  • Yetişen. Ermiş. Veli. (Türkçe)

erkan-ı seb'a / erkân-ı seb'a

  • Yedi rükün.
  • Yedi temel.

esas-ı kafi / esâs-ı kâfi

  • Yeterli esas, yeterli temel taşı.

esliha-i cedide

  • Yeni silâhlar.

eşrar-ı arzin / eşrâr-ı arzîn

  • Yeryüzünün şerlileri, kötüleri.

etfal-i bağ

  • Yeni yetişen körpe hâlindeki fidanlar.

etime / etîme

  • Yemekler.

eviy

  • Yerleşme. Yerine gelme. Koruma.

eynesseraminessüreyya / eynesserâminessüreyya

  • Yer nerede, Süreyya nerede?

eytam / eytâm / ایتام

  • Yetimler, babaları ölmüş çocuklar.
  • Yetimler, öksüzler. (Arapça)

eytam ve eramil / eytam ve erâmil / eytâm ve erâmil

  • Yetimler ve dullar.
  • Yetimler ve dullar.

ez ser-i nev

  • Yeni baştan.

ez-nev

  • Yeni baştan, yeniden. (Farsça)

ezm

  • Yemek, ekl.

ezmine-i cedide / ezmine-i cedîde / ازمنهء جدیده

  • Yeni çağ.

fahamet-penah

  • Yegâne müracaat edilecek en büyük makam. (Farsça)

fakihiyy

  • Yemiş satan kimse.

famiyy

  • Yemiş satıcı, meyve satan kimse.

felfele

  • Yemeğe biber katmak.

fenn-i tabakatü'l-arz

  • Yer bilimi; jeoloji.

ferah-ı seheri / ferah-ı seherî

  • Yeni bir günün müjdesi olan seher vaktinin sevinç ve huzuru.

ferş / فَرْشْ

  • Yer.
  • Yer, döşeme.
  • Yeryüzü.

ferşten arşa

  • Yerden göğün en yüksek tabakasına.

fevziye

  • Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması üzerine II.Sultan Mahmud tarafından eski odalar mevkiine verilen isimdir. Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması esnasında, yeni odalar Kara Cehennem'in attığı yağlı paçavralarla yanmış, eski odalar da ocağın ilgasından birkaç gün sonra yıktırılmıştır. Gerek yanan ve gerekse

fil-i mahmudi / fil-i mahmudî

  • Yemen Valisi Ebrehe'nin Kâbe'yi yıkmak için geldiği zaman, ordusunda bulunan Mahmud adlı fil.

fünun-u cedide

  • Yeni fenler, modern fen ilimleri.

füsa

  • Yellenmek.

fuzulen

  • Yersiz, usulsüz, haksız olarak.

galebe

  • Yenme, üstün gelme.

galip

  • Yenme.

gamide

  • Yemen'de bir kabilenin adı.

garise / garîse

  • Yeni dikilmiş fidan.

gaye-i idhal

  • Yerleştirilme gayesi.

göğermiş

  • Yeşermiş.

gusre

  • Yeşile benzer bozrak renk.

güveç

  • Yemek pişirmeye mahsus toprak kap.

haber

  • Yeni duyulan bilgi.

had / hâd

  • Yetki, sınır.

haddi yok

  • Yetkisi yok; yetki sınırları müsait değil.

hades

  • Yeni, sonradan, abdest bozan bir hâl.

hadeyan

  • Yelmek.

hadis / hâdis

  • Yeni. Sonradan olan şey. Değişen. Hudus eden.

hadisat / hâdisât

  • Yeni olan şeyler, olaylar.

hadise / hâdise

  • Yeni olan, sonradan olan şey, olay.

hadise-i arziye

  • Yerle ilgili olay.

hadra / hadrâ / حضرا

  • Yeşillik, yeşil.
  • Yeşil. (Arapça)

hadravat / hadravât

  • Yeşillikler.
  • Yeşillikler.

hadur

  • Yemen diyarında bir şehrin adı.

hafriyat

  • Yeri kazıp derinleştirmeler. Kazılar.

hafriyatsız

  • Yeri kazmadan.

hafta

  • Yedi günden ibaret müddet. Yedi günlük müddet. (Farsça)

haherzade / hâherzâde / خواهرزاده

  • Yeğen, kızkardeşin çocuğu. (Farsça)

hak ile yeksan / hâk ile yeksan / hâk ile yeksân

  • Yerle bir.
  • Yerle bir etme.

hakaik-i seb'a

  • Yedi hakikat.

hakayık-ı seb'a

  • Yedi hakikat. Fatiha suresinin yedi âyeti. İmanın altı şartı ve İslâmiyet ile yedi olan mühim hakikatlar. Kur'an-ı Kerim'in yedi vechile hârika olması gibi hakikatlar.

half

  • Yemin etmek. Andiçmek. Kasem etmek.
  • Yemin etmek.

half etmek

  • Yemin etmek.

haliçe-i zemin

  • Yeryüzü halısı, kilimi.

halif / hâlif

  • Yemin etmek.
  • Yemin ederek sözleşenlerden herbirisi.
  • Yeminli, sözleşen.

halife

  • Yeryüzünde Allah'ın emirlerini yerine getirip Onun namına tasarrufta bulunan ve varlıklar üzerinde Onun adına egemen olan insan.

halife-i arz

  • Yeryüzünün halifesi, yöneticisi.

halife-i ru-yi zemin / halife-i rû-yi zemin

  • Yeryüzünün halifesi; Hz. Ömer.

halife-i ruy-i zemin

  • Yeryüzünün halifesi mânâsına gelen bu tabir, Yavuz Sultan Selim Han'dan sonra Osmanlı Padişahları hakkında kullanılmıştır.

halife-i zemin / halife-i zemîn

  • Yeryüzünün halifesi.

halık-ı arz / hâlık-ı arz

  • Yerin yaratıcısı olan Allah.

halk-ı cedid / halk-ı cedîd

  • Yepyeni bir yaratılış.
  • Yeniden yaratılış.

haltıyyat

  • Yersiz ve münasebetsiz sözler.

hanis / hanîs / hânis

  • Yeminini bozan, ahdinde durmayan. Rücu' eden. Te'hir eyleyen.
  • Yemini bozan.
  • Yemîninin gereğini yapmayan.

harab-ı arz

  • Yeryüzünün yıkılışı.

harçeng / خرچنگ

  • Yengeç. (Farsça)

harf

  • Yemiş toplama.

harif

  • Yemiş toplayan.

has'am

  • Yemen diyarında bir kabilenin adı.

hasf

  • Yerin çökmesi, göçmesi.
  • Yere batma, ışığı sönme.

hatm-i tehlil / hatm-i tehlîl

  • Yetmiş bin adet kelime-i tevhîd yâni "Lâ ilâhe illallah" okumak. Kelime-i tevhîde, kelime-i tayyibe de denir.

hatut

  • Yeri tırnağıyla kazıyıp çizgiler çizen vahşi sığır.

hayat-ı istidad

  • Yeteneklerin hayatı.

hayyiz

  • Yer, yön, hacim.

hazb

  • Yetişmek.

hazine-i teceddüd

  • Yenilik hazinesi. Çok yeniliklere sebeb olan.

hazravat / hazravât

  • Yeşillikler.
  • Yeşillikler.

hedad

  • Yemen'de bir kabile.

hefhaf

  • Yeynicek, hafif mizaçlı kimse.

heft / هفت

  • Yedi sayısı. (Farsça)
  • Yedi. (Farsça)

heft-ahter

  • Yedi gezegen. Yedi seyyâre. (Farsça)

heft-asman

  • Yedi kat gök.

heft-derya

  • Yedi deniz. Pasifik okyanusu, Atlas okyanusu, Karadeniz, Akdeniz, Taberiye, Aral ve Hazer.

heft-gane / heft-gâne

  • Yedi türlü olan. Yedi tane. (Farsça)

heft-kalem

  • Yedi çeşit yazı. Tâlik, sülüs, tevki, muhfak, reyhanî, rik'a ve nesih.

heft-kar / heft-kâr

  • Yedi türlü iplikle dokunmuş kumaş. (Farsça)

heft-merd

  • Yedi büyükler. (Kutub, gavs, ebdâl, ahyâr, evtâd, nücebâ, nukabâ) (Farsça)

heft-reng

  • Yedi renk. (Farsça)

heftad / heftâd / هفتاد

  • Yetmiş. 70 (Farsça)
  • Yetmiş. (Farsça)

hefte

  • Yedi günlük müddet olan hafta.

heftevreng / هفت اورنگ

  • Yedi yıldız. (Farsça)

heftüm

  • Yedinci. (Farsça)

henae

  • Yemeğin sindirilip hazmolması.

heydeb

  • Yere yakın olan bulut.

hıbk

  • Yellenmek.

hıbrak

  • Yellenme.

hica / hicâ / هجا

  • Yerme. (Arapça)

hiciv / هجو

  • Yergi, taşlama. (Arapça)

hicv / هجو

  • Yergi, taşlama. (Arapça)

hıfaf

  • Yeyni, hafif.

hıffe

  • Yeynilik.Hafiflik, zayıflık.

hikmet-i cedide

  • Yeni fen ve felsefe.

hilafet-i arziye / hilâfet-i arziye

  • Yeryüzü halifeliği; yeryüzünde Allah'ın izni dairesinde ve Onun adına icraatta bulunma şeklinde, insana verilen görev.

hilafet-i ru-yi zemin / hilâfet-i rû-yi zemin

  • Yeryüzünde Allah'ın izni dairesinde ve Onun adına icraatta bulunma şeklinde insana verilen görev.

hilafet-i zemin / hilâfet-i zemin

  • Yeryüzü halifeliği.

hilal / hilâl / هلال

  • Yeni ay.
  • Yeni ay, ilkay. (Arapça)

hilal-i ahdar / hilâl-i ahdar

  • Yeşilay.

hilkat-ı arz

  • Yeryüzünün yaratılışı.

hilkat-i arz / خِلْقَتِ اَرْضْ

  • Yeryüzünün yaratılışı.

hımyet

  • Yemek yememek. Perhiz yapmak.

hıns-ı yemin

  • Yemininde durmayıp bozmak. Nakz-ı ahd da denir.
  • Yemini bozma, sözünde durmama.

hınsıyemin / hınsıyemîn

  • Yemin bozma.

hudaret

  • Yeşillik. Sebze.

hudr

  • Yeşillik.
  • Yeşillik.

hudus

  • Yeniden meydana gelme. Sonradan peyda olma. Yok iken vücuda gelme.

hurde

  • Yenilmiş. (Farsça)

hurdengah / hurdengâh

  • Yemek odası. (Farsça)

huşef

  • Yeşil sinek.

hüsn-ü taam

  • Yemeğin güzelliği, lezzet.

hüzn-ü yetimi / hüzn-ü yetimî

  • Yetimce hüzün.

huzret

  • Yeşillik. Ter ü tazelik.

i'tifar

  • Yere vurma. Kavrayıp yere çarpma. Üzerine atılıp kavrama.

i'tilaf

  • Yem yeme.

ib'as

  • Yeniden yaratmak, göndermek. Hayat vermek.

ibda' / ibdâ' / ابداع

  • Yeni bir şey getirme, yaratma, geliştirme. (Arapça)
  • İbdâ' etmek: Yeni bir şey getirmek, yaratmak, geliştirmek. (Arapça)

ibkal

  • Yerde ot bitmesi. Ramis adı verilen otun yeşermesi.

iblağ / iblâğ

  • Yetiştirme, tahsis etme.

ic'af

  • Yere düşürme, yıkma.

icad ve teceddüd fikri

  • Yeni çalışmalar ve eserler vücuda getirme; yenilik arayışında olma düşüncesi.

icat

  • Yeni ir şey bulma, ortaya koyma; üretme.

icla-yi vatan / iclâ-yi vatan

  • Yerinden yurdundan sürgün etme, başka tarafa nefyetme.

icra / اجرا

  • Yerine getirme.

icra etme

  • Yerine getirme.

ictişa'

  • Yer uygun olmama.

ifa / îfa / îfâ / ايفا / ا۪يفَا

  • Yerine getirme, yapma.
  • Yerine getirme.
  • Yerine getirme.
  • Yerine getirme.

ifa eden / ifâ eden

  • Yerine getiren.

ifa etme / îfâ etme

  • Yerine getirme.

ifa etmek / îfa etmek

  • Yerine getirmek.

ifa eylemek

  • Yerine getirmek.

ifaha

  • Yellenmek.

iflilak

  • Yer yüzünü bulut kaplamak.

ihdas / ihdâs / اِحْدَاثْ

  • Yeniden bir şey yapmak. Ortaya koymak. Meydana koymak.
  • Yeni bir şey ortaya çıkarma.
  • Yeni bir şey ortaya koyma.

ihdas etme

  • Yeni birşey ortaya koyma.

ihdas-ı iman

  • Yeni bir iman türü icat etme.

ıhdırar

  • Yeşillik.

ihfik

  • Yer sarsıntısı ve zelzeleler neticesinde meydana gelen yarıklar, çatlaklıklar.

ihfik-ül arz

  • Yer yarığı.

ihlaf / ihlâf

  • Yemin ettirme.

ihtilaf-ı zaman ve mekan / ihtilâf-ı zaman ve mekân

  • Yer ve zaman farklılığı.

ihtira / ihtirâ

  • Yepyeni bir şey ortaya çıkarma.

ihtiyat kuvveti

  • Yedek kuvvet.

ihya-yı arz / ihyâ-yı arz / اِحْيَايِ اَرْضْ

  • Yeryüzünün diriltilmesi.
  • Yer yüzüne hayat verme.

ikame / ikâme

  • Yerleştirme.
  • Yerine koyma.
  • Yerleştirmek, iskan etmek, vücuda getirmek.

ikame etmek

  • Yerine koymak.

iksa-yi eytam

  • Yetimlerin giydirilmesi.

iktifa / iktifâ / اكتفا / اِكْتِفَا

  • Yetinme.
  • Yetinme.
  • Yetinme. (Arapça)
  • İktifâ edilmek: Yetinilmek. (Arapça)
  • İktifâ etmek: Yetinmek. (Arapça)
  • Yetinme.

iktifa etme

  • Yetinme.

iktifa etmek

  • Yetinmek.

iktifaen / iktifâen

  • Yetinerek.
  • Yetinerek, yeterli görerek.

ıky

  • Yemek yemezden evvel çocuğun karnından çıkan necisi.

ilm-i adab / ilm-i âdâb

  • Yemek, içmek, yatıp kalkmak, giyinmek, sefer gibi hâllere dair hadisler için, ilm-i hadis istılâhında kullanılan tâbirdir.

ilm-i tabakatü'l-arz

  • Yeraltı ilmi, jeoloji.

imaret-i arz

  • Yeryüzünün imar edilmesi, ömür sürülür, yaşanır hâle getirilmesi.

in'aş / in'âş

  • Yeniden yaşatma, hayatlandırma.

ina'

  • Yemiş toplama zamanı gelme.

inayat-ı seb'a / inâyât-ı seb'a

  • Yedi yardım; Yirmi Sekizinci Mektup, Yedinci Risale Olan Yedinci Mesele.

infaz / infâz

  • Yerine getirme.

inhizam

  • Yemek hazmolunma. Yemeklerin midede erimesi.

insimag

  • Yere düşüp ezilme, yaralanıp berelenme.

intıbah-ı taam

  • Yemeğin pişmesi.

intikal etme

  • Yer veya konum değiştirme, bir halden diğerine geçme.

irgandi

  • Yerinde oynama, sallanma, kımıldama.

irsa / irsâ

  • Yere çakma, sabitleme, demir atma, sağlamlaştırma.

irsa'

  • Yerinden ayrılmama. Mukim olma.

irsah

  • Yerinde tutma, durdurma. Bir şeyi sağlamlaştırma.

ırtır

  • Yerinden ayrılmak.

isabet / isâbet

  • Yerini bulma, rast gelme.

isaga-i taam

  • Yemeğin kolaylıkla yutulması.

işguh

  • Yere yıkılış, yüz üstü kapanış. (Farsça)

iskan / iskân / اِسْكَانْ

  • Yerleştirme.
  • Yerleştirme.

iskan etmek / iskân etmek

  • Yerleştirmek.

ismail aleyhisselam / ismâil aleyhisselâm

  • Yemen'den gelip Mekke ve civârına yerleşen Cürhüm kabîlesine gönderilen peygamber. Kur'ân-ı kerîmde ismi geçen peygamberlerden. Peygamber efendimizin dedelerindendir. Cürhüm kabîlesine peygamber olarak gönderildi. İbrâhim aleyhisselâmın oğludur. Anne si Hacer Hâtun'dur.

isnaf

  • Yel ve toz savurma.

isticdad

  • Yenileme. Yeniden yapma.

istidad / istîdâd / استعداد

  • Yetenek. (Arapça)

istidad vermek

  • Yetenekli kılmak, filiz verecek tohumlar hâline getirmek,.

istidadat

  • Yetenekler.

istidadi / istidadî

  • Yetenekle ilgili.

istidrak / istidrâk

  • Yetişme, nail olma.

istikfa

  • Yetinme, kâfi bulma, yeter sayma. Mevcud olan ile iktifâ etme.

istikfaf / istikfâf / استكفاف

  • Yetinme. (Arapça)

istit'am

  • Yemek isteme. Yiyecek şeyler taleb etme.

it'am

  • Yemek yedirmek. Doyurmak. Taam vermek.

itam / itâm

  • Yemek yedirme.

iyas

  • Yeis hali. Ümidsizlik ve kederli oluş.

iyase

  • Ye'se düşürme.

ızrat

  • Yellendirmek.

jeolog

  • Yeryüzü ilmi ile uğraşan kimse.

jeoloji

  • Yer bilimi.
  • Yeryüzünün yapısını inceleyen ilim.

jile

  • Yelek.

ka'b

  • Yemek yemek. Su içmek.

kabe-i muazzama / kâbe-i muazzama

  • Yeryüzünde yapılan ilk mâbed. Müslümanların kıblesi. Arabistan'ın Mekke-i mükerreme şehrindeki Mescid-i Harâm'ın ortasında bulunan taştan yapılmış dört köşeli binâ. Beytullah, Beyt-ül-haram, Bekke, Beyt-ül-atîk, Hâtime, Basse, Kadîs, Nâzır, Karye-i Kadîme adları ile de anılmıştır.

kabiliyet / kabilîyet / kâbiliyet / قابليت

  • Yetenek.
  • Yetenek, etkilenebilirlik.
  • Yetenek. (Arapça)

kàbiliyetsizlik

  • Yeteneksizlik.

kabiliyyat / kâbiliyyât / قابليات

  • Yetenekler. (Arapça)

kabl-et taam

  • Yemekten önce.

kadv

  • Yemeğin kokusu iyi olmak.

kady

  • Yemeğin kokusu güzel olmak.

kaf dağı

  • Yeryüzünü çepeçevre kuşattığı kabul edilen efsanevî dağ.

kafi / kâfi / كافى / كافي / kâfî / كَاف۪ي

  • Yeterli.
  • Yeter.
  • Yeterli. (Arapça)
  • Yeterli.
  • Yeterli.

kafi gelme / kâfi gelme

  • Yeterli gelme.

kafi ve vafi / kâfi ve vâfi

  • Yeterli.

kaıf

  • Yeri kazıp götüren, toprağı sürükleyen yağmur.

kal' / قَلْعْ

  • Yerinden sökme.

kalifiye

  • Yetişmiş usta, işçi vs. (Fransızca)

kamil / kâmil

  • Yetkin, erişkin, olgun, tam.

kanaat / kanâat / قناعت

  • Yeme, içme ve barınacak yer husûsunda bileğin emeği, alın teri ile kazanılana râzı olmak, başkasının kazancına göz dikmemek. Kanâat, çalışmayıp, sâdece eline geçeni kullanmak, tembel oturup, başka bir şey aramamak değildir. Aksine hırslı hareketlerden kaçınıp, gönül huzûru ile yaşamaktır.
  • Yetinme. (Arapça)
  • Kanaat etmek: Yetinmek. (Arapça)

kanat / kanât / قنات

  • Yeraltı su kanalı. (Arapça)

kani / kâni / قانع

  • Yetinen, kanaat eden. (Arapça)
  • Kâni etmek: İkna etmek. (Arapça)
  • Kâni olmak: İkna olmak. (Arapça)

kararında

  • Yerinde.

kariz / kâriz / كاریز

  • Yeraltı su kanalı. (Farsça)

kasem

  • Yemin. Ahdetme.
  • Yemin.
  • Yemin, and.
  • Yemîn. Bir işi yapmak veya yapmamak için Allahü teâlânın ismini söyleyerek söz verme.
  • Yemin.

kaşem

  • Yetişmeden yenen beyaz hurma koruğu.

kasem / قسم / قَسَمْ

  • Yemin. (Arapça)
  • Yemin.

kasemat / kasemât

  • Yeminler.

kavaid-i mukarrere / kavâid-i mukarrere

  • Yerleşmiş kaideler, kurallar.

kazan kaldırmak

  • Yeniçerilerin isyanı münasebetiyle kullanılan bir tabirdi. Yeniçeriler isyan ettikleri zaman yemek pişirilen kazanlarını da, toplandıkları At Meydanı'na getirdikleri için bu tabir meydana gelmiştir. Sonradan da devlete karşı koymağa kalkanlar hakkında kullanılırdı. (Türkçe)

kefaret-i yemin vermek

  • Yerine getirilemeyen yeminin karşılığını ödemek.

kela

  • Yeşil ot.

kem'e

  • Yer mantarı.

kenduc

  • Yer altında giyecek eşya koymak için yapılan oda.

ketiz

  • Yemeği çok yeyip karnını iyice dolduran kişi.

kifayet / kifâyet / كِفَايَتْ

  • Yeterlik.
  • Yeterli olma.
  • Yetme.

kifayet derecesinde

  • Yeterli derecede.

kifayet etme / kifâyet etme

  • Yeterli olma.

kifayetle

  • Yeterli düzeyde.

kifayetsiz

  • Yetersiz.

kifayetsizlik / kifâyetsizlik

  • Yetersizlik. (Arapça - Türkçe)

kılaa

  • Yelken.

kirabe

  • Yeri sürüp aktarmak.

kıraet-i seb'a / kırâet-i seb'a

  • Yedi kırâet imâmının okuyuş şekilleri.

kışr-ı arz

  • Yer kabuğu.

kiza

  • Yemeği çok yemekten dolayı basan ağırlık.

kubbe-i hadra / kubbe-i hadrâ

  • Yeşil kubbe.

küdu / küdû

  • Yerin otu geç bitmek.

kurb-i mesafe / kurb-i mesâfe

  • Yer, mekân yakınlığı.

kurbiyet-i mekan / kurbiyet-i mekân

  • Yer yakınlığı.

küre-i arz / كرهء ارض / كُرَۀِ اَرْضْ

  • Yerküre, dünya.
  • Yerküre, dünya.
  • Yerküre.

küre-i arziye

  • Yer küre.

küre-i zemin

  • Yeryüzü, dünya.

küreiarz

  • Yer yuvarlağı, dünya.

kürre-i arz

  • Yerküre, dünya, yeryüzü.

kuvve-i nabite / kuvve-i nâbite

  • Yetiştirme gücü; bitirip geliştirme, bitirip yetiştirme gücü (tarımsal verimlilik gücü).

kuzz

  • Yeleksiz oklar.

la-yugleb / lâ-yugleb

  • Yenilmez, mağlup olmaz.

lamekan / lâmekân

  • Yersiz, yurtsuz, mekansız.

lehak

  • Yetişmek.

levazımat-ı arziye / levâzımât-ı arziye / لَوَازِمَاتِ اَرْضِيَه

  • Yeryüzüne lazım olan şeyler.

lezzet-i kafi / lezzet-i kâfi

  • Yeterli lezzet.

lihak

  • Yetişip ulaşma. Erişme. Vâsıl olma.

likha

  • Yeni doğurmuş ve sağılır deve.

lisan-ı istidat

  • Yetenek dili.

lohusa

  • Yeni doğum yapmış kadın.
  • Yeni doum yapan kadın.

lühusa

  • Yeni doğurmuş kadın. Henüz yataktan kalkmamış kadın. Bu hâl 9 ilâ 40 gün kadar devam eder.

lukta

  • Yerden toplanan şey.

ma'

  • Yer yüzüne yayılıp döşenmek.

maalkifaye / maalkifâye

  • Yeterli olmakla birlikte.
  • Yeterli olmakla beraber.

maarif-i cedide

  • Yeni bilimler.

mağlub / mağlûb / مغلوب

  • Yenilmiş, mağlup.
  • Yenik. (Arapça)

mağlubane / mağlûbane

  • Yenilmiş bir hâlde.

mağlube / mağlûbe

  • Yenik olan, mağlup olmuş.

mağlubiyet / mağlûbiyet

  • Yenilgi.
  • Yenilgi.

maglubiyyet

  • Yenilme. Bir kuvvetlinin idaresi altında bulunuş.

mağlup / mağlûp

  • Yenilmiş.
  • Yenilen.

mağlup düşen / mağlûp düşen

  • Yenilen.

mağlup eden / mağlûp eden

  • Yenen.

mağlup edilme / mağlûp edilme

  • Yenilme.

mağlup etme / mağlûp etme

  • Yenme.

mağlup etmek / mağlûp etmek

  • Yenilgiye uğratmak.

mağlup olan / mağlûp olan

  • Yenilen.

mağlup olma / mağlûp olma

  • Yenilme.

mağlup olmak / mağlûp olmak

  • Yenilmek.

mahal / mahâl / محل / مَحَلْ

  • Yer.
  • Yer.
  • Yer. (Arapça)
  • Yer.

mahall / محل

  • Yer. Mekân. Cây.
  • Yer, konum.
  • Yer.
  • Yer. (Arapça)

mahalli hükumet / mahallî hükûmet

  • Yerel yönetim, valilik.

mahalliye / محليه

  • Yerel. (Arapça)

mahluf

  • Yemin etme, and içme, kasem etme.

mahlukat-ı arziye / mahlûkat-ı arziye

  • Yeryüzündeki yaratıklar, varlıklar.

mahzen-i erzak

  • Yenilecek ve içilecek şeylerin bulunduğu yer, depo.

makam

  • Yer, mertebe, müzikte usul.

mas

  • Yeyni, hafif kimse.

mat'umat / mat'umât

  • Yenecek şeyler.

matumat / matûmât

  • Yemekler.

me'kel

  • Yeme içme, beslenme.

me'ruş

  • Yer. Arz. Yeryüzü.

meftihane / meftihâne

  • Yeni bir kitaba veya yeni bir derse başlarken, talebelere hocası tarafından verilen başlama ziyafeti.

megesran

  • Yelpâze. (Farsça)

mekan / mekân

  • Yer.
  • Yer, ev.

mekan-ı arz / mekân-ı arz

  • Yeryüzü.

mekanca / mekânca

  • Yer bakımından.

mekandan münezzeh / mekândan münezzeh

  • Yerle ve mekânla sınırlı olmayan.

mekandan münezzehiyet / mekândan münezzehiyet

  • Yerle sınırlı olmama.

mekani / mekânî

  • Yer ve mevki ile ilgili.

mêkel

  • Yemek yenilen yer.

melekat / melekât / ملكات

  • Yetiler. (Arapça)

meleke / ملكه

  • Yerleşmiş huy, alışkanlık, tabiat.
  • Yeti. (Arapça)

mellase

  • Yeri düzeltmede kullanılan âlet, sürgü.

menfus

  • Yeni doğmuş çocuk.

meni / menî

  • Yerinden şehvetli (lezzetli) veya şehvetsiz olarak kopup, ayrılıp, erkekten koyu beyaz, kadından akıcı sarı olarak gelen sıvı.

menzil / منزل

  • Yer.

menzilnişin

  • Yerinde oturan. (Farsça)

merkez-i arz

  • Yer kürenin merkezi, ortası.

mesabe / mesâbe

  • Yerinde, değerinde.

mesah

  • Yemeğin tatsız ve tuzsuz olması.

mescid-i hif / mescid-i hîf

  • Yetmiş peygamberin namaz kıldığı bildirilen Minâ'daki mescid.

meshek

  • Yel gidecek yer.

meşhergah-ı arz / meşhergâh-ı arz

  • Yeryüzü sergisi.

mesken

  • Yer, mekan.

meskun / meskûn / مسكون

  • Yerleşilmiş, iskan edilmiş. (Arapça)

metalib-i seb'a / metâlib-i seb'a

  • Yedi istek; 31 Mart Hâdisesinde ayaklananların yedi isteği.

mêva / mêvâ

  • Yer, mekân.

mevaid-i kazibe / mevaid-i kâzibe

  • Yerine getirilmeyen va'dlar. Yapılmayan va'dlar.

mevaki / mevâki

  • Yerler.

mevcudat-ı arziye

  • Yeryüzündeki varlıklar.

mevki

  • Yer.
  • Yer.

mevki' / mevkî' / مَوْقِعْ

  • Yer, mahâl, makam.
  • Yer.

mevzi / موضع

  • Yer.
  • Yer.
  • Yer. (Arapça)

mevzi'i / mevzi'î / موضعى

  • Yerel. (Arapça)

meyl-i teceddüd

  • Yenilenme meyli, eğilimi.

meyl-i teceddüt

  • Yenilenme arzusu, eğilimi.

meyvebar

  • Yemiş veren, meyveli. (Farsça)

meyvedar

  • Yemişli, meyveli, meyve veren. (Farsça)

mezabi / mezabî

  • Yer yarmak, kazmak.

mezg

  • Yemeği ağızda çiğnemek.

mezmum / mezmûm

  • Yerilmiş, beğenilmemiş ayıplanmış.
  • Yerilen, kötülenen, beğenilmemiş, çirkin.
  • Yerilmiş.

mihamme

  • Yer süpürgesi.

mikdar-ı kafi / mikdar-ı kâfi

  • Yeter derecede.

miktar-ı kafi / miktar-ı kâfi

  • Yeterli miktarda.

mikyas-ı zelazil

  • Yer sarsıntısının şiddet ve yönünü gösteren âletler.

mimlaka

  • Yer düzeltecek taş.

mindas

  • Yeyni avret, hafif kadın.

mirvaha / مروحه

  • Yelpaze. (Arapça)

mirvaha cünban / mirvaha cünbân

  • Yelpaze sallıyan. (Farsça)

misafirhane-i arz

  • Yeryüzü misafirhanesi.

mizebbe

  • Yelpaze.

mızz

  • Yemeğin lezzetinden ağzını şapırdatmak.

mu'cizat-ı seb'a

  • Yedi meşhur mu'cize, yedi külli i'caz esasları.

muallakat-ı seb'a / muallâkat-ı seb'a

  • Yedi askı; Kur'ân nâzil olmadan önce, cahiliyet devrinde meşhur Arap şairlerinin en beğenilmiş şiirlerinden, Kâbe'nin duvarına astıkları yazılar ve şiirler.

mübdi / mübdî / مبدع

  • Yeni şeyler ortaya koyan.
  • Yenilik getiren, yeni bir şey bulan. (Arapça)

müberrer

  • Yemini tasdik olunmuş.

mübtedi

  • Yeni. Yeni talebe. İlk mekteb talebesi. Yeni başlamış.
  • Yeni, acemi, ilkel.

mübtedi'

  • Yeni bir şey icad eden. Bedi'a çıkaran. Bid'at uyduran. Ehl-i bid'a.

mücedded / مُجَدَّدْ

  • Yenilenen.
  • Yeni.
  • Yenilenen.

müceddeden

  • Yeni baştan. Yeni ve mücedded olarak.

müceddid / مجدد / مُجَدِّدْ

  • Yenileyen. Yenileyici. Hadis-i sahihle bildirilen, her yüz yıl başında dini hakikatleri devrin ihtiyacına göre ders vermek üzere gönderilen büyük âlim ve Peygamberin (A.S.M.) vârisi olan zât.
  • Yenileyen, yenileyici; Hadîs-i Sahihle bildirilen, her yüzyılda bir dinî hakikatleri devrin ihtiyacına göre ders vermek üzere gönderilen büyük âlim ve Hz. Peygamber'in (a.s.m.) vârisi olan zât.
  • Yenileyici, hadîste her asırda geleceği müjdelenen ve îman hakikatlarını asrın anlayışına uygun olarak anlatmakla görevlendirilen nurlu âlim.
  • Yenilikçi. (Arapça)
  • Yenileyen (her asrın vazîfeli imamı).

müceddid-i din

  • Yenileyici; sahih hadisle her yüz senede bir geleceği bildirilen, dinin hakikatlerini, asrın ihtiyacına göre ders veren peygamber vârisi olan âlim zât.

müceddit

  • Yenileyen, yenileyici; sahih hadisle her yüz senede bir geleceği bildirilen, dinî hakikatleri devrin ihtiyacına göre ders veren büyük âlim.

mucid / mûcid

  • Yeni bir şey yapan, "yoktan var eden" mânâsında ilâhî isim.

mucizat-ı seb'a / mucizât-ı seb'a

  • Yedi mucize.

müclah

  • Yenmiş, ekledilmiş, me'kül.

müfzi / müfzî

  • Yetiştiren, ulaştıran, vâsıl eden.

muhaddar

  • Yeşil renkle boyanmış. Rengi yeşil yapılmış.

muhazara

  • Yemiş olmadan henüz ham iken satmak.

muhazzar

  • Yeşile boyanmış. Yeşil renk ile renklendirilmiş.

mühlikat-ı seb'a / mühlikât-ı seb'a

  • Yedi büyük ve helâk eden amel. Yedi büyük günah.

muhteraat

  • Yeni icad edilmişler. Yeniden meydana çıkarılmış olanlar. İhtira' olunmuşlar.

mukır / mûkır

  • Yemişinin çokluğundan dolayı dalları sarkmış olan ağaç.

mültekit

  • Yerden alan. Toplayan.
  • Yerden alan.

mümalaha

  • Yemek, ekl.

münderiç

  • Yerleştirilmiş.

münhezimen

  • Yenilerek, münhezim olarak, bozularak, bozguna uğrayarak.

mürtime

  • Yetimleri olan kadın.

müsebbaa

  • Yedi kere okunması icab eden duâ.

müstahdis

  • Yeni bir şey bulucu.

müstahsil

  • Yetiştiren, yetiştirici, üretici.

müstaid / مستعد

  • Yetenekli, uygun.
  • Yetenekli. (Arapça)

müstakar

  • Yerleşmiş, oturmuş.

müste'nife

  • Yeni başlayan; önceki cümlelere bağlı olmayıp ilerideki muhtemel, sorulara cevap teşkil eden cümle.

müstekar

  • Yerleşmiş, sabit, istikrarlı; değişmez.

müstekfi / müstekfî

  • Yetecek kadarını isteyen.

müştemilat-ı arziye / müştemilât-ı arziye

  • Yerin içinde bulunan şeyler.

müstemir

  • Yerleşmiş, devamlı.

mutavattın

  • Yerleşmiş. Vatan eylemiş. Vatan eyleyen.
  • Yerleşmiş.

müteceddid / مُتَجَدِّدْ

  • Yenilenen, eski iken yenilenmiş olan.
  • Yenilenen, tazelenen.
  • Yenilenen.
  • Yenilenen.

müteceddit

  • Yenilenen.

mütehaddır

  • Yeşil renklenen, yeşillenen.

mütehayyiz

  • Yer tutan.

mütehazzır

  • Yeşil renkle renklenen. Yeşillenen.

mütemekkin

  • Yerleşen.

mütevattın / متوطن

  • Yerleşik, yurt tutmuş. (Arapça)

muvayese

  • Yeise, kedere düşürme.

müzerri'

  • Yeri, bir zira' miktarı ıslatıp ekin ekmeye yarayan yağmur.

müzmin

  • Yerleşmiş, eski.

na-beca

  • Yersiz, uygunsuz, münasebetsiz. (Farsça)

na-mağlub

  • Yenilmez, mağlub edilmez. (Farsça)

nabeca / nâbecâ / نابجا

  • Yersiz. (Farsça)

nabit / nâbit

  • Yerden biten.

nakl-i mekan / nakl-i mekân

  • Yer değiştirmek.

namağlub / nâmağlub

  • Yenilmez.

nat'-ı zemin

  • Yer yüzü. Sath-ı Arz.

nebaan

  • Yerden çıkma, fışkırma.

nebi / nebî

  • Yeni bir din getirmeyen, daha önce gönderilmiş olan bir Resûlün dînine dâvet eden, çağıran peygamber. Resûllere (yeni bir dinle gönderilen peygamberlere) tâbi olan peygamberler.

neşê

  • Yeniden meydana gelme, dirilme.

nesi / nesî

  • Yer değiştirmek, geri bırakmak; Eşhur-ül-hurum (haram aylar) denilen ayları değiştirmek, geri almak.

nesl-i cedid / nesl-i cedîd

  • Yeni nesil.

neşv

  • Yeşerme.

neşv ü nema / neşv ü nemâ

  • Yetişip, büyüme, gelişme.

netice-i arziye / نَت۪يجَۀِ اَرْضِيَه

  • Yeryüzüne âit netice.

nev

  • Yeni, tâze, cedid. Son zamanda çıkmış. (Farsça)

nev-a-nev

  • Yeni yeni. (Farsça)

nevbünyan

  • Yeni yapılı, yeni yapılmış. (Farsça)

nevbüride

  • Yeni koparılmış, yeni kesilmiş. (Farsça)

nevgüşade

  • Yeni açılmış. (Farsça)

nevi

  • Yenilik. (Farsça)

nevin / نوین

  • Yeni, yepyeni, yeni şey. (Farsça)
  • Yeni. (Farsça)

nevpeyda

  • Yeni çıkma. (Farsça)

nevres / نورس

  • Yeti yetişmiş. (Farsça)

nevresid

  • Yeni yetişmiş, yeni yetişme. (Farsça)

nevrüste

  • Yeni yetişme. (Farsça)

nevruz

  • Yeni gün. İlkbahar. Baharın ilk günü sayılan ve güneşin Hamel (Kuzu) burcuna girdiği 22 Marta rastlayan gün. Bu tarihte gece ve gündüz müsâvi olur. İranlıların yılbaşısıdır. (Farsça)

nevsefer

  • Yeni yolculuğa çıkan. (Farsça)

nevşüküfte

  • Yeni açılmış (çiçek). (Farsça)

nevzad

  • Yeni doğmuş bebek.

nevzad-ı mübareke

  • Yeni doğmuş, yeni dünyaya gelmiş mübarek kız çocuğu.

nevzemin

  • Yeni çeşit, yeni tarz. (Farsça)

nevzuhur

  • Yeni çıkma. Yeni zuhur etme. (Farsça)

nifas

  • Yeni doğurmuş kadının hâli. Loğusalık. Böyle bir kadına "Nüfesâ" da denir. Hanefi Mezhebine göre bu hâl kırk gün devam eder.

nısf-ı arz

  • Yeryüzünün yarısı.

nısfıarz

  • Yeryüzünün yarısı.

nizam-ı cedid

  • Yeni nizam. Osmanlı Devletinde III. Sultan Selim zamanında yeni nizamla yetiştirilen bir askerî teşkilât.

ömr-ü arz

  • Yerin (dünyanın) ömrü.

paberca / pâbercâ / پابرجا

  • Yerinde, duran, ayakta duran. (Farsça)

perver / پرور

  • Yetiştiren, eğiten, büyüten, besleyen. (Farsça)

peyman / peymân

  • Yemin, and.
  • Yemin.

piç-pa

  • Yengeç. (Farsça)

rahmet melekleri

  • Yeryüzünde dolaşan ve mü'minlerin ölümü ânında hâzır olan melekler. Bunlara Rûhâniyân da denir.

recül

  • Yetişkin erkek. Bir işin ehli. Er kişi. Adam.

rehbele

  • Yelmek.

resa

  • Yetişen, erişen. Yetiştiren. (Farsça)

resm-i küşad

  • Yeni yapılan mekteb, fabrika, kışla, hükümet konağı, demiryolu vs. gibi şeylerin umuma açılışı yerinde kullanılan bir tâbirdir. Yeni tabirde " Açılış töreni" demektir.

resul / resûl / رَسُولْ

  • Yeni bir kitapla gönderilen peygamber.
  • Yeni bir kitap ve şerîat sâhibi Peygamber.

resuliler / resûlîler

  • Yemen'de 1231 (H. 629)-1454 (H. 858) yılları arasında hüküm sürmüş olan bozuk inanışlı bir hânedân, âile.

rıkak

  • Yer yarığı.

rızık yapmak

  • Yedirmek.

ru-i zemin / rû-i zemin

  • Yeryüzü.

ru-mal

  • Yer süren. (Farsça)

ru-yi arz / rû-yi arz

  • Yeryüzü.

ru-yi zemin / rû-yi zemin

  • Yeryüzü.
  • Yeryüzü.

ruy-i zemin / rûy-i zemin

  • Yeryüzü.
  • Yeryüzü.

ruya

  • Yerden biten (bitki). (Farsça)

ruyizemin

  • Yeryüzü.

rüzgar / rüzgâr

  • Yel, zaman, dünya.

ruznamçe / rûznâmçe / روزنامچه

  • Yevmiye defteri. (Farsça)

sabi' / sâbi' / سابع

  • Yedinci. (Arapça)

sabi'an / sâbi'an / سابعا

  • Yedincisi, yedinci olarak. (Arapça)

sabian / sâbian

  • Yedincisi.
  • Yedinci olarak.
  • Yedincisi.

safak

  • Yeni kırba içine konulmuş su.

sahaif-i arz ve sema / sahâif-i arz ve semâ

  • Yer ve gök sayfaları.

sahib-i mertebe-i hilafet-i arziye / sahib-i mertebe-i hilâfet-i arziye

  • Yeryüzü halifeliğinin mertebesinin sahibi.

sahib-i salahiyet / sahib-i salâhiyet

  • Yetki sahibi, yetkili.

şahid-i kafi / şâhid-i kâfi

  • Yeterli seviyede şahitlik.

sahife-i arz

  • Yeryüzü sayfası.

sakar

  • Yedi Cehennemden birinin ismi.

salahiyet / salâhiyet / صلاحيت / صَلَاحِيَتْ

  • Yetki.
  • Yetki.
  • Yetki.. (Arapça)
  • Yetkili olma.

salahiyetdar / salâhiyetdâr / صلاحيت دار

  • Yetkili.
  • Yetkili. (Arapça - Farsça)

salahiyetli / salâhiyetli

  • Yetkili.

salahiyettar / salâhiyettar

  • Yetkili.

samir

  • Yemişli, meyvalı ağaç.

san'a

  • Yemen diyarında bir şehrin adı.

sar

  • Yer, mekân bildiren, birleşik kelimeler yapılan bir ek'tir. Bir şeyin kesretle bulunduğunu gösterir. Meselâ: Kühsar : Çok dağlık yer. (Farsça)

sarad

  • Yer bağırsağı.

sath-ı arz / سَطْحِ اَرْضْ

  • Yeryüzü.
  • Yer yüzü. Ruy-i zemin.
  • Yer yüzü.

sath-ı zemin

  • Yeryüzü.

sathiyet-i arz ve deveran-ı şems

  • Yeryüzünün düz oluşu ve güneşin dünya etrafında dönmesi.

seb' / سبع

  • Yedi. (Arapça)

seb'a

  • Yedi.

seb'a semavat

  • Yedi kat gökler.

seb'a-i seyyare

  • Yedi gezegen.
  • Yedi seyyar yıldız.

seb'in / seb'în / سبعين

  • Yetmiş.
  • Yetmiş. (Arapça)

seb'ine merre / seb'îne merre

  • Yetmiş defa.

seb'un / seb'ûn / سبعون

  • Yetmiş. (Arapça)

sebat / sebât / ثبات

  • Yerinden kımıldamama, kararından vazgeçmeme. (Arapça)

sebê

  • Yemen ülkesinde tarihî bir şehir.

sebeb-i kafi / sebeb-i kâfi

  • Yeterli sebep.

sebz / سبز

  • Yeşil, yeşil renkli. (Farsça)
  • Yeşil. (Farsça)

sebz-fam / sebz-fâm

  • Yeşil renkli.

sebzevat / sebzevât

  • Yeşil bitkiler, yeşil nebatlar. (Farsça)
  • Yeşil bitkiler.

sebzfam

  • Yeşil renkli. (Farsça)

sebzpuş

  • Yeşil elbiseli, yeşil örtülü. (Farsça)

seccade / seccâde

  • Yere serilip üzerinde namaz kılınan küçük halı, kilim, hasır, bez gibi temiz sergi, namazlık.

sefenc

  • Yeyni, hafif.

sehhac

  • Yeri eliyle veya ayağıyla sıyıran kimse.

sehl

  • Yere yayılmak, döşenmek.

sekene-i arz / سَكَنَۀِ اٰرْضْ

  • Yeryüzünde bulunan mahlûkat.
  • Yeryüzü sâkinleri.

sekene-i zemin

  • Yeryüzü sakinleri.

sekun

  • Yemen vilâyetinde bir kabile adı.

selahiyet / selâhiyet

  • Yetki; uygunluk.

selile

  • Yeni doğmuş kız çocuğu.

seluk

  • Yemen vilâyetinde bir köydür ve "kilâb-ı selukiyye" denilen büyük köpekleriyle meşhurdur.

semavat ve arzın halıkı / semâvât ve arzın hâlıkı

  • Yer ve göklerin yaratıcısı olan Allah.

semavat ve arzın rabbi / semâvât ve arzın rabbi

  • Yer ve göklerin Rabbi.

semavat-ı seb'a / semâvât-ı seb'a

  • Yedi kat gök.

şemille

  • Yeyni, hafif.

şemmam

  • Yeşil, kızıl ve sarı hatları ve güzel kokusu olan küçük bir cins kavun.

semra'

  • Yemişli ağaç. Meyveli ağaç.

senut

  • Yere saçılan buğday.

ser-agaz

  • Yeniden ve baştan başlama. (Farsça)

sera / serâ / ثَرَا

  • Yer, dünya.
  • Yer, toprak.
  • Yer.

seradan süreyya'ya kadar / serâdan süreyya'ya kadar

  • Yerden Ülker yıldızına kadar (Birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenir).

seradan süreyyaya / serâdan süreyyaya

  • Yerden Ülker yıldızına kadar; birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenen bir ifadedir.

seradan süreyyaya kadar / serâdan süreyyaya kadar

  • Yerden Ülker yıldızına kadar (Birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenir).

şercele

  • Yemiş kabı.

şere

  • Yemeğe karşı çok hırslı.

şerekrak

  • Yeşil kanatlı, siyah burunlu, güvercin büyüklüğünde kırmızı bir kuş.

seretan / seretân / سرطان

  • Yengeç. (Arapça)

serf

  • Yemek yemek.

sermele

  • Yemeği sakalına döküp ellerini bulaştıra bulaştıra yemek.

sevgend

  • Yemin, kasem, and. (Farsça)

seyf ibn-i ziyezen / seyf ibn-i zîyezen

  • Yemen padişahlarındandır. Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bi'setinden evvel onun evsafını evvelki mukaddes kitaplarda görmüş ve iman etmiş ve müştak olmuştu.

seyyarat-ı seb'a / seyyarât-ı seb'a

  • Yedi gezegen.

sidre

  • Yedinci kat gökte olduğu rivâyet edilen bir makam.

sidret-ül-münteha / sidret-ül-müntehâ

  • Yedinci kat semâda (gökte) Arş'ın sağında bulunan ağaç. Bu hususta değişik rivâyetler vardır.

sidretü'l-münteha / sidretü'l-müntehâ

  • Yedinci kat gökte olduğu rivâyet edilen ve Cebrail'in (a.s.) çıkabildiği en son makam.

sıfat-ı seb'a / sıfât-ı seb'a

  • Yedi sıfat.

şikemperver / شِكَمْپَرْوَرْ

  • Yemek tiryakisi, boğazına düşkün. (Farsça)
  • Yeme içmeye düşkün.

sıky

  • Yer sulamak. Sulu ekin.

sima-yı istidadi / sima-yı istidadî

  • Yetenek ve kabiliyet yüzü.

şira'

  • Yelken. Gemi yelkeni.

şiyam

  • Yerden kazılan toprak.

su'be

  • Yeşil başlı kertenkele.

sub'

  • Yedide bir.

süb'

  • Yedide bir.

sübai / sübaî

  • Yedi harfli, yedili.

sükub

  • Yetişmek.

sürr

  • Yeni doğmuş çocuğun kesilmiş göbeği.

sus

  • Yemeği yalnız başına yiyen kötü insan.

sütre-i hadra / sütre-i hadrâ

  • Yeşil perde.

ta'm

  • Yeme. Tad. Lezzet. Zevk.

ta'rir

  • Yere dökmek.

ta'ziye

  • Yeni ölen birisinin yakınlarının acısını paylaşır söz söylemek, teselli etmek. Baş sağlığı dilemek. "Allah sabr-ı cemil ihsan etsin" diye söylemek.

taam / طعام / taâm

  • Yemek. Yenilen şey.
  • Yemek, gıda.
  • Yemek, yenen şey.
  • Yemek.
  • Yemek. (Arapça)
  • Taâm etmek: Yemek yemek. (Arapça)

taamhane / taâmhane / طعام خانه

  • Yemekhane. (Arapça - Farsça)

taamı teksir

  • Yemeği çoğaltma, yiyeceği bereketlendirme.

taamiye

  • Yemeklik. Yemek parası.

taassubat-ı na-bemahal / taassubat-ı nâ-bemahal

  • Yerinde olmayan taassuplar.

tabaka-i arz

  • Yer tabakası.

tabaka-i sevabit / tabaka-i sevâbit

  • Yerlerinde sabit olarak duran yıldızlar tabakası.

tabakat-ı arz

  • Yeryüzünü oluşturan tabakalar.

tabakat-ı seb'a

  • Yedi tabaka.

tabiat-ı arz

  • Yerin tabiatı.

tacir-i yemeni / tâcir-i yemenî

  • Yemenli tüccar.

tadarut

  • Yellenmek.

tahayyüz / تَحَيُّزْ

  • Yer tutma, yer alma.
  • Yer tutma.
  • Yer tutma, hacim sâhibi olma.

tahıllet-ül kasem

  • Yemin keffareti.

tahlif / tahlîf

  • Yemin vermek. Mahkemede iki hasımdan birine yemîn ettirmek.

taht-el arz

  • Yer altı. Toprak altı.

tahte'l-arz

  • Yer altı.

tahtel'arz

  • Yeraltı.

tahtel-arz

  • Yer altı.

tahtelarz / تحت الارض

  • Yeraltı.
  • Yeraltı. (Arapça)

tahtezzemin

  • Yer altı.

tahvil-i mekan / tahvil-i mekân / tahvîl-i mekân / تَحْوِيلِ مَكَانْ

  • Yer değiştirme.
  • Yer değiştirme.

takarrur

  • Yerleşme, sabitleşme.

takarrür

  • Yerleşme, karar kılma.

takarrur eden

  • Yerleşen, sabitleşen.

talak-ı bayin / talâk-ı bâyin

  • Yeniden evleniyorlarmış gibi kadının rızası ile tekrar nikâh edilmedikçe geri alınamayacağı talâk. Kadın istemiyorsa erkek zorla alamaz. İddet sırasında kadın, erkeğin evinde kalmaz. Erkek üçüncü defa verdiği bâin talaktan sonra, üzerinden hulle geçmeden karısını bir daha (kadın istese de) alamaz.

tallahi lekad aserakallahü aleyna / tallâhi lekad âserakâllahü aleynâ

  • Yemin olsun ki Allah seni bize üstün kılmıştır.

tan / tân

  • Yerme, ayıplama.

taus-u yemeni / taus-u yemenî

  • Yemen'li Tâus Ebî Abdurrahman. (Kırk defa hacceden ve kırk sene yatsı abdesti ile sabah namazını kılan ve Sahabelerle görüşen ve Tâbiînin azîm imamlarından olan zât. (R.A.)

tavattun / توطن

  • Yerleşme, yurt tutma. (Arapça)
  • Tavattun etmek: Yerleşmek, yurt tutmak. (Arapça)

tayin / tâyin

  • Yerini belirleme, atama.

taziyename / tâziyename

  • Yeni ölmüş birisinin yakınlarını teselli eden ve acılarını hafifleten mektup.

te'kil

  • Yedirme veya yedirilme.

tebdil-i diyar

  • Yer değiştirmek.

tebdil-i mekan / tebdil-i mekân / tebdîl-i mekân / تَبْد۪يلِ مَكَانْ

  • Yer değiştirme.
  • Yer değiştirme.
  • Yer değiştirme.

teca'cu

  • Yere düşmek.

tecdid / tecdîd

  • Yenileme. Yenilenme. Tazelenme.
  • Yenileme.
  • Yenileme, tazeleme.

tecdidat / tecdidât

  • Yenilemeler, tazelemeler.

tecdiden

  • Yenileterek. Yenileyerek.

tecdil

  • Yere yıkma, yere atma, yere vurma.

tecdit

  • Yenileme.

teceddüd / تجدد / تَجَدُّدْ

  • Yenilenme.
  • Yenilenme.
  • Yenilenme, yenilik. (Arapça)
  • Yenilenme.

teceddüd eden

  • Yenilenen.

teceddüd etmek

  • Yenilenmek.

teceddüdat / teceddüdât / تجددات

  • Yenilenmeler, yenilikler. (Arapça)

teceddüdi / teceddüdî

  • Yenilenmekle ilgili.

teceddüdperver

  • Yeniliksever.

teceddüt

  • Yenilenme, tazelenme.

teceddütperver

  • Yenilikçi, yeniliği seven.

teeddi

  • Yetiştirmek.

teelli

  • Yemin etmek.

tefciye

  • Yemeğin içine nohut, buğday, pirinç, maydanoz ve bunlara benzer şeyler koymak. (Bu konulan şeylere "ebazir" derler.)

tefrigat

  • Yer açma, boşaltma.

tehvis

  • Yedirmek, yemek yedirmek.

tekeymüs

  • Yemeklerin midede ezilmesi.

tekfir-i yemin

  • Yeminin keffaretini vermek. Yemin bozan bir kimsenin ceza olarak ödediği para, tuttuğu oruç.

telvik

  • Yemeği yumuşak ve yağlı yapmak.

temekkün / تمكن

  • Yerleşme.
  • Yerleşme. (Arapça)

tenavül / tenâvül

  • Yemek veya içmek.

tenebbüt eden

  • Yeşeren, büyüyen.

tercih / tercîh / ترجيح

  • Yeğleme. (Arapça)

terk-i mevki

  • Yerini terk etme.

tesbian

  • Yediye ayırmak suretiyle, yediye ayırarak.

tesbit

  • Yerleştirme, görüp göstermek.

teşhirgah-ı arz / teşhirgâh-ı arz

  • Yeryüzü sergisi.

tesir-i zaman ve mekan / tesir-i zaman ve mekân

  • Yer ve zamanın tesiri, etkisi.

teslim-i silah etmek / teslim-i silâh etmek

  • Yenilgiyi kabul edip silâhını teslim etmek.

tesmid

  • Yere ters ve kül dökmek.

tevfiz

  • Yetki ve sorumluluğu başkasına veya Allah'a havale etme.

tıfl-ı nev-reside

  • Yeni yetişmiş çocuk. (Farsça)

tıfl-ı nev-zad / tıfl-ı nev-zâd

  • Yeni doğmuş çocuk.

tıfl-ı nevreside / tıfl-ı nevresîde

  • Yeni yetişmiş çocuk.

tuhfe

  • Yeni şey, armağan.

turfa / طرفه

  • Yepyeni, görülmemiş şey. (Arapça)

turfanda

  • Yeni, taze.

tuyurun hudrun / tuyûrun hudrun

  • Yeşil renkli kuşlar.
  • Yeşil renkli kuşlar.

udret

  • Yel inip hayası büyümek.

üfhud

  • Yetişmiş çocuk.

uhud / uhûd

  • Yeminler, anlaşmalar.

ulufe / ulûfe

  • Yeniçeri maaşı.

ulum-u cedide / ulûm-u cedide

  • Yeni ve modern ilimler.

umumi vekil / umûmî vekil

  • Yerine geçirilen kimseye mutlak halde istediğini yap diyerek verilen vekâlet.

vafi / vâfi / vâfî / وَاف۪ي

  • Yeterli.
  • Yeterli.

vasıb

  • Yerinde duran. Sürekli.

vasiyy

  • Yetim gibi güçsüzlerin işleri kendine vazife olarak verilen kimse.

veçh-i arz

  • Yeryüzü.

vech-ül arz

  • Yeryüzü.

vers

  • Yemende yetişen güzel kokulu sarı bir ot.

vücuh-u seb'a

  • Yedi vecih; Kur'ân'ın yedi türlü okunuş şekli.
  • Yedi vecih. Kur'anın yedi tarzda okunuşu.

vukuat-ı zemin

  • Yeryüzündeki olaylar.

yasıb

  • Yeşim taşı.

yasıf

  • Yeşim taşı.

yed-i salahiyet / yed-i salâhiyet

  • Yetki eli, alanı.

yelpez

  • Yelpaze.

yemeni zülkarneyn / yemenî zülkarneyn

  • Yemenli Zülkarneyn.

yen'

  • Yemişin olgunlaşması.

yeni hikmet

  • Yeni felsefe, çağdaş bilim.

yeşb

  • Yeşim denilen taş.

yetim-hane / yetim-hâne

  • Yetim çocukların bakılıp beslendiği yer. (Farsça)

yetimane / yetimâne

  • Yetim gibi, yetimce.

yetime / yetîme / یتيمه

  • Yetim kız çocuğu. (Arapça)

yetimhane / yetîmhâne / یتيم خانه

  • Yetimler evi. (Arapça - Farsça)

yümne

  • Yemen alacalarından bir alaca kumaş.

yüscan

  • Yeşil taylasanlar.

yütm

  • Yetimlik, kimsesizlik.

zafar

  • Yemen diyarında bir şehrin adı.

zakm

  • Yemek, ekl.

zar / zâr / زار

  • Yer. (Farsça)

zarf

  • Yer ve zaman bildiren edat.

zehf

  • Yeynilik, hafiflik.

zelzele / زَلْزَلَه

  • Yer sarsıntısı, deprem.
  • Yer sarsıntısı.

zemin / zemîn / زَم۪ينْ

  • Yeryüzü, dünya.
  • Yer, yeryüzü.
  • Yer.

zemin hazır etmek

  • Yer hazırlamak, uygun ortam oluşturmak.

zemin ihzar etmek

  • Yer hazırlamak.

zemin tahtı

  • Yer altı.

zemin ü zaman

  • Yer ve zaman.

zemin ve asuman / zemin ve âsuman

  • Yeryüzü ve gökler.

zemin yüzü

  • Yeryüzü.

zenh

  • Yemeğin kokup bozulması.

zerh

  • Yemeğe zehir katmak.

zerrat-ı arziye / zerrât-ı arziye

  • Yerin, maddenin yapı taşları.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR