LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Yapa ifadesini içeren 640 kelime bulundu...

acz / عجز

  • Beceriksizlik. İktidarsızlık. Kuvvetsizlik. Güçsüzlük. Yapamamak.
  • Zarardan korunmak gücünün olmaması.
  • Bir şeyin geri tarafı.
  • Acizlik, çaresizlik, bir şey yapamama. (Arapça)

adet / âdet

  • Bir şehir ve memleketteki insanların, yapageldikleri usûller, gelenekler, alışılmış şeyler. An'ane, örf.
  • Kitab, sünnet, icma' ve kıyasdan sonra ikinci derecedeki dînî delillerden biri. Dînin ve aklın beğendiği şeyler.

adil / âdil

  • Adâletli; hakkı gözeterek iş yapan, zulüm ve haksızlık etmeyen.
  • Îtikâdı doğru olan, büyük günâh işlemeyen ve küçük günâha devâm etmeyen yâni İslâmiyet'e uymaya çalışan sâlih müslüman.

adil-i hakim / âdil-i hakîm

  • Herşeyi hikmetle yapan, sonsuz adalet sahibi Allah.

ahd-name

  • Anlaşmanın şartlarını ve anlaşmayı yapanların imzalarını taşıyan kağıt. (Farsça)

ahen-ger

  • Demirci. Demir yapan veya satan. (Farsça)

ahir / âhir

  • Zina işleyen. Fasıklık yapan.
  • Tembel kimse.

akid / âkid / عاقد

  • Aralarında akid yapanlardan her birisi.
  • Aralarında sözleşme yapanların herbirisi.
  • Akit yapan. (Arapça)

akideyn / âkideyn

  • Huk: Her akidde anlaşmayı yapan her iki taraf.

akıncı

  • Keşif, yağma ve tahrib kasdıyla ecnebi memleketlere akın yapan kişi. Akıncılık, Osman Bey zamanında başlamıştır.

akl-ı beşerin karı / akl-ı beşerin kârı

  • İnsan aklının yapacağı bir iş.

ala

  • Kirleten, kirli yapan. (Farsça)

alay imamı

  • Osmanlı İmparatorluğu zamanında bir alay askere imamlık vazifesini yapan subay.

alim-i kadir / alîm-i kadîr

  • Her şeyi hakkıyla bilen, herşeye gücü yeten, herşeyi yapabilen, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah.

amatör

  • Bir işi para kazanma maksadıyla değil de, zevk için yapan kimse. (Fransızca)

amel-mande

  • İş yapamaz durumda olan.

amelmande / amelmânde

  • İş yapamaz durumda.

amil / âmil / عامل / عَامِلْ

  • Yapan. İşleyen.
  • Sebep.
  • Vergi tahsiline memur kimse.
  • Mütevelli.
  • Vâli.
  • Gr: İraba te'sir eden yüz şeyden altmışı. (Yalnız ismi mecrur yapanlar yirmi adettir).
  • İş yapan.
  • İslâmiyet'in emirlerini yapıp, yasaklarından sakınan.
  • Herhangi bir bölgenin zekât, harac, öşr ve ganîmetlerinin tahsîli (toplanması) için, halîfe, sultan, melik veya emir tarafından vazîfelendirilen ve yerine göre dînin emirlerini öğreten me'mur.
  • Sebep.
  • İş yapan.
  • Zekat toplayan memur.
  • Yapan, işleyen. (Arapça)
  • Faktör, etken. (Arapça)
  • Vergi memuru. (Arapça)
  • Vali. (Arapça)
  • İşi yapan, etki eden.

an / ân / ان

  • Çoğul eki -ler, -lar. (Farsça)
  • Zarf yapan ek -erek, -arak. (Farsça)

ane / âne / انه

  • Gibi anlamını verecek şekilde sıfat ve zarf yapan son ek. (Farsça)

arafat

  • Mekke'ye 12 mil yani takriben 20 km. uzaktaki bir yer. Hacca gidenler Zilhicce'nin 9. günü buraya gelerek bir müddet vakfe yaparlar.

asiya-ger / asiyâ-ger

  • Değirmen yapan, değirmenci. (Farsça)

aşiyan-saz / aşiyan-sâz

  • Yuva kuran, mesken yapan. (Farsça)

aşşab

  • (Aşşeb. den) Nebatları, bitkileri toplayarak ve misallerini kurutarak her biri üzerinde ilmî incelemeler yapan âlim.

astronot

  • yun. Feza yolculuğu yapan vasıtaları kullanan kişi. (Amerikada ve batıda astronot; Rusyada ve komünist ülkelerde kozmonot tâbiri kullanılmaktadır.)

ateş-engiz

  • Dağlama aleti. (Farsça)
  • Mc: Fesatçı, ifsad yapan. (Farsça)

aver

  • Averden "getirmek" fiilinin emir köküdür, kelime sonuna getirilerek; yapan, eden, olan, veren, götüren gibi manalara sebeb olur. (Farsça)

aya / âyâ

  • (Şüphe ve tereddüt bildiren edât; hayret ve taaccüb, soru ile beraber ümid ifâde eder) Acabâ. Âyâ, nasıl oluyor. Hayret, sen bu işi nasıl olur da yaparsın?.. der gibi.

ayin / âyin

  • Merâsim. Usûl. Görenek. Dinî âdâb. Âdet, örf ve kanun.
  • Ziynet, süs.İslâm'da fıkıh lisânı âyin kelimesini kabul etmemiştir. Bazı vakıflar, filân câmide herhangi bir tarikat âyini icra için te'sis yapacakları zaman vaki olan müracaatlarında fetvahâne tarafından verilen müsaadelerde âyi

ayine-i mahluk / âyine-i mahlûk

  • Cenâb-ı Allah'ın isimlerine aynalık yapan yaratıklar.

ayyan

  • Yorgun. Bitkin.
  • Ne yapacağını bilmeyen.

aziz-i cebbar / azîz-i cebbâr

  • Dilediği herşeyi yapabilecek kudrete sahip olan, herşeyi ve herkesi ister istemez kudretine boyun eğdiren, izzet ve yücelik sahibi Allah.

bakar-perest

  • Öküzü mâbut yapan. Öküz ve emsalini put yapıp ona ibâdet eden sapkınlar. Ehl-i dalâlet. (Farsça)

bani / bânî

  • Kurucu. Yapan. Yapıcı. Yaptırıcı. Binâ eden.
  • Bina eden, kuran, yapan.

bayi' / bâyi'

  • Satan, satıcı, dînimizce satış yapabilme ehliyetine sâhib kimse.

baz / bâz

  • Oynayan, yapan.

bazir

  • Ekici, eken.
  • Dedikodu yapan, laf taşıyan. Geveze.

bed-kar / bed-kâr

  • Kötü iş yapan. Fena hareketli kimse. Fiil ve ameli kabih olan. (Farsça)

bedel

  • Bir şeyin yerini tutan, yerine geçen; başkasının yerine iş yapan kimse.

bedel-i öşr

  • Huk: Arazi-i emiriye üzerinde bina yaparak veya meyvesiz ağaç dikerek koru haline koyma sebebiyle öşre bedel alınan kira.

benna

  • Mimar, usta, kalfa. Her türlü bina yapan. Yapıcı.

besmele

  • Bismillahirrahmanirrahim'in kısaltılmış ismi. Müslüman her işine Bismillah ile başlar. Yani her işi Allah adına ve Allah için yapar. Atomlardan yıldızlara kadar her varlık da Allah adına ve Allah için hareket eder. İnsan da Bismillah diyemiyeceği, yani Allah'ın emri ve izni olmayan bir işi ve hareke

bevval-i çeh-i zemzem / bevvâl-i çeh-i zemzem

  • Zemzem kuyusuna işeyen.
  • Mc: Yalnız şöhret kazanmak ve adı anılmak için uygunsuz iş yapan.

beyya'

  • (Bey'. den) Dellal.
  • Alıp satan kimseler.
  • Perâkende olarak satış yapan küçük tüccar.

bi-diriğ / bî-diriğ

  • Esirgemeyen, elinden geleni yapan. (Farsça)
  • Esirgenmeyen. (Farsça)

bi-künem

  • Yapayım.

bikarar eyler / bîkarar eyler

  • Kararsız eder, şaşkın yapar.

bilfiil / بالفعل

  • Gerçekten, yaparak, katılarak, bizzat. (Arapça)

bina'

  • (Çoğulu: Ebniye) Yapı, ev. Yapma, kurma.
  • Gr: Müteaddi, lâzım, meçhul, mütavaat gibi fiillerin esasını mevzu yapan kitab.

biyonik

  • Canlıların, yaşadıkları muhit içinde değişen şartlara uygun nasıl hareket ettiklerini inceleyerek canlıları model almak suretiyle benzer hareketleri yapabilecek makinelerin yapılması işiyle uğraşan ilim ve fen.

bolşeviklik

  • (Bolşevizm) Rusya'da kanlı komünizm ihtilalini yapan ve bütün hür dünya milletlerinin de aynı ihtilal metotlarıyla komünizmin hâkimiyeti altına gireceğini savunan Marksist Leninist siyasî görüş. Bu görüşün temsilcileri önce Rus halkını aldattılar, onlara en çok özledikleri şeyleri va'dederek onları

burhan-ı inni / burhan-ı innî / burhân-ı innî

  • Tümdengelim; eserden eseri yapana, olaylardan kanuna ulaştıran delil.
  • İnneli (elbetteli) delîl. Eserden müessire (o eseri yapana), san'attan san'atkâra ve netîceden sebebe götüren delîl. Kelâm (akâid) ilminde daha çok bu delîl kullanılır.

burhan-ı limmi / burhân-ı limmî

  • Limeli (niçinli) delîl. İlletten sebebden ma'lûle (illetin bulunduğu şeye), müessirden (eseri yapandan) esere, san'atkârdan san'ata, sebebden netîceye götüren delîl. Görülen ateşten dumanın varlığına hükmetmek böyledir.

burjuva

  • Servet ve mal birikimi yapanlar; zenginler sınıfı.

ca'li / ca'lî

  • Yapay, uydurma.

cail / câil

  • Yapan, bir şey veren, kılan.
  • Yaratıcı.
  • Yapan, kılan.
  • Yapan.

camger

  • Cam yapan sanatkâr, camcı ustası. (Farsça)

canbaz

  • (Çoğulu: Canbazan) Can ile oynayan, canını tehlikeye koyan, canbaz.
  • Hayvan alış-verişi ile uğraşan kimse.
  • Aldatan, hilekâr, hile yapan.
  • Eskiden atlı fedai asker.

cebbar / cebbâr

  • (Sıfat-ı İlahiyedendir) İstediğini mutlak yapan, dilediğine muktedir olan. Büyüklük, azamet ve kudret sahibi. İmar eden Cenab-ı Hak. Kullarını ıslah edip tevbeye götüren Allah Teâlâ Hz.leri (C.C.)
  • Zâlim, gaddar, müstebid, mütemerrid insanlar da bu sıfatla tavsif edilir. Meselâ; Cengi
  • Dilediği herşeyi yapabilecek kudrete sahip olan, herşeyi ve herkesi ister istemez kudretine boyun eğdiren, kudret ve azamet sahibi Allah.
  • İlâhî isimlerdendir. Dilediğini yapan, kudret ve güç sahibi Allah.
  • Zalim, müstebit kişi.
  • Gökyüzünün güneyinde bulunan bir yıldız kümesi.

ceffar

  • (Cefr. den) Cifirci. Cifir yapan kimse.

çep-endaz

  • Hileci,hilekâr, hile yapan kişi. (Farsça)

çerbzeban / çerbzebân / چرب زبان

  • Yaltakçı. (Farsça)
  • Ağzı laf yapan. (Farsça)

cerrah

  • Yarayı açıp tedavi eden, ameliyat yapan. Operatör.

cerrar

  • Cer yapan, para toplayan.
  • Yavaş yavaş giden asker alayı veya ordusu. Harp âletleri ile cihazlanmış ordu.
  • Desti satıcısı.
  • Ağır ağır giden.
  • Traktör.

cessas

  • Kireç ile bina yapan. Badanacı.

cevhere

  • Bir şeyi o şey yapan asıl öz, maya, madde.

cilvekünan / cilvekünân

  • Cilve yaparak. (Farsça)

cilvenüma / cilvenümâ

  • Cilve yapan, cilve gösteren, cilve eden. (Farsça)

cilvesaz / cilvesâz / جلوه ساز

  • Kırıtan, cilve yapan. (Arapça - Farsça)

cinn

  • Bir cins ateşten yaratılmış olup, dünyanın insandan sonra en mühim sekenesidir. Akıl ve şuur sâhibi olup pekçok şer ve isyan yapabildikleri gibi "Peygamberlerin ve semâvî kitabların irşadlarıyla" insana yetişememekle beraber terakki edip yüksek kemâlatlara çıkabilen mahluktur. İnsanlar gibi

cirre

  • Devenin karnından çıkarıp çiğnediği geviş.
  • Yapağı denilen yün.

cünban / cünbân

  • "kımıldanan, kımıldatan, sallanan, oynayan, oynatan, hareket eden" mânâlarına gelir ve sıfatlar yapar. Dünbâle-cünbân : Kuyruk sallayan. (Farsça)

cürbüz

  • İnsanlar arasında fesâdçılık yapan gaddâr kişi.

cürde askeri

  • Eskiden hacca giden kafilelerin muhafızlığını yapan asker.

dagal

  • Hile. (Farsça)
  • Geçmez akçe, kalp para. (Farsça)
  • Hileci, hile yapan, dolandırıcı. (Farsça)
  • Çerçöp. (Farsça)

dagul

  • Dolandırıcı, hileci, hile yapan. (Farsça)

daim-i baki / dâim-i bâkî

  • Kendi varlığı sonsuza kadar devam eden, dilediği varlığa da bekà veren, onları sonsuz ve kalıcı yapan Allah.

daire-i ihtiyar

  • Etki alanı, dilediğini yapabilme dairesi.

debbağ

  • Derileri sepileyip meşin, sahtiyan, kösele vesaire yapan.

dedektif

  • Hususi araştırma yapan, tâkib ve tarassudda bulunan polis. (Fransızca)

def-i mefasid

  • Bozgunculuk yapacak fiil ve sözlerden çekinme; fesatlıklardan kaçınma.

dekoratör

  • Dekor ve dekorasyon yapan sanatkâr. (Fransızca)

demagog

  • yun. Demagoji yapan kimse.

desisekar / desisekâr

  • Hileci, hile yapan. (Farsça)

desisekarane / desisekârâne

  • Aldatırcasına, hile yaparak.

dest-i ihtiyari / dest-i ihtiyârî / دَسْتِ اِخْتِيَارِي

  • Seçim yapan el.

dil-saz

  • Gönül yapan. (Farsça)

düzenbaz

  • Hile yapan, aldatıcı.

ebbar

  • İğneci. İğne yapan veya satan kimse.

ebrkar / ebrkâr

  • Şaşkın, sersem, ne yapacağını bilmeyen adam. (Ebr'in "bulutun" yerinde durmayıp gezici olmasından kinâye olarak, bu mânayı aldığı sanılmaktadır.) (Farsça)

ecr

  • İyilik, mükâfât, ücret, karşılık. Allahü teâlânın râzı olduğu, beğendiği işleri yapanlara verdiği sevâb.

eczacı

  • İlaç yapan ve satan kimse.

efsunger

  • Büyücü, sihir yapan. Efsun yapan kimse. (Farsça)

ehl-i nifak ve dalalet / ehl-i nifak ve dalâlet

  • Hak yoldan sapan ve iki yüzlülük yapanlar.

ehl-i şirk ve tuğyan / ehl-i şirk ve tuğyân / اَهْلِ شِرْكْ وَطُغْيَانْ

  • Ortak koşanlar ve azgınlık yapanlar.

ehl-i tekke

  • Tekkeye giden ve oradaki zikirleri yapan kişiler; Osmanlı döneminde, sadece tasavvuf ve tarikat eğitimi verilen tekkelerde mânevî ilim tahsil edenler.

ehl-i tenkit

  • Eleştirmenler, kritik ve eleştiri yapan kimseler.

ehl-i ticaret

  • Ticaret yapanlar, tüccarlar.

ehl-i tuğyan

  • Azgınlık ve taşkınlık yapanlar, zulüm ve küfürde çok ileri gidenler.

ehliyet-i eda / ehliyet-i edâ

  • Şahsın dînen geçerli olacak şekilde iş yapabilmeye elverişli olması.

enduz

  • Kazanan, elde eden, biriktiren, toplıyan mânalarına gelir ve kelimeleri sıfat yapar. (Farsça)

entrikacı

  • Dalavere yapan, dolap çeviren.

erşem

  • Yemeğin kokusundan iştahı gelep karnı acıkan (adam).
  • Vücuduna iğne batırıp çivit ile şekil veya resim yapan adam.

es-sebebu ke'l-fail / es-sebebu ke'l-fâil

  • Sebep olan yapan gibidir.

es-sebebü ke'l-fail / es-sebebü ke'l-fâil

  • Birşeye sebep olan onu yapan gibidir.

esfel-i safilin / esfel-i sâfilîn

  • En aşağı yer. Zaiflik, yaşlılık, boy bos, akıl ve anlayışın gidip çocuk gibi olmak, amel ve iş yapmaktan kesilip, sevâb kazanacak bir şey yapamaz hâle gelmek, erzel-i ömür. Cehennem'in aşağısı.

eşhas-ı müthişe / eşhâs-ı müthişe

  • Dehşet verici icraatlar yapacak olan şahıslar.

eşkiya

  • Şakiler. Yol kesenler. Asiler. Allah'a veya kanunlara isyan edip kötülük yapanlar. Haydutlar, anarşistler, âsiler. Hak ve kanunlara baş kaldıranlar, Allahın emirlerine karşı gelenler.

essebebü kelfail

  • (Essebebü ke-l fâil) Bir işe sebeb olan, o şeyi yapan fâil gibidir (mealinde).

essebebükelfail / essebebükelfâil

  • Sebep olan yapan gibidir.

ez'af

  • (Tekili: Zı'f) Bir şeyi iki katı yapan fazlalıklar. Katlar.

ez'aki / ez'akî

  • Kısa boylu ve kötü olan adam. Kötülük yapan kimse.

fa'al / fa'âl

  • (Mübalâgalı ism-i fâil) Çok işleyen ve çalışan. Durmayıp işleyen. Çalışkan. Devamlı iş yapan.
  • Dilediği şeyi dilediği gibi ve mükemmel bir şekilde devamlı yapan.

fa'al-i hallak / fa'âl-i hallâk

  • Herşeyi devamlı olarak yaratan, dilediğini dilediği gibi yapan Allah.

fa'alün lima yürid / fa'âlün limâ yürid

  • Dilediğini mükemmel şekilde yapan Allah.

fa'alün lima-yürid

  • "Kayyumiyet sırrıyla ve faaliyet-i daimesiyle her an istediğini istediği gibi yapar." meâlinde bir âyettir.

faalet

  • (Tekili: Fâil) Fâiller, özneler, iş yapanlar.

faalünlimayürid / faalünlimâyürîd

  • Her istediğini yapabilen Allah.

fahhari / fahharî

  • Çanak, çömlek, testi ve bardak yapan kimse.

fahişe / fâhişe / فاحشه

  • Fuhuş yapan kadın. (Arapça)

fail / fâil / فاعل / فَاعِلْ

  • İşi yapan. Fiili işleyen.
  • Gr: Masdarın mânasını meydana getirene denir.
  • İşi yapan, özne.
  • İşleyen, yapan.
  • Te'sirli, etkili.
  • İş yapan, özne.
  • Yapan. (Arapça)
  • Özne. (Arapça)
  • Etkili. (Arapça)
  • İşi yapan.

fail-i asli / fâil-i aslî

  • Asıl fâil, asıl işi yapan.

fail-i ferd-i samed / fâil-i ferd-i samed

  • Kendisinin hiçbir şeye muhtaç olmadığı fakat her şeyin Kendisine muhtaç olduğu ve her şeyi tek başına yapan Allah.

fail-i hakiki / fâil-i hakikî

  • Bir işte hakiki te'sir sahibi. Onu hakkı ile yapan (Allah C.C.)

fail-i hakim / fâil-i hakîm

  • Herşeyi hikmetle yapan Allah.

fail-i hakim-i rahim / fâil-i hakîm-i rahîm

  • Herşeyi sonsuz hikmet ve rahmetle yapan Allah.

fail-i mübaşir / fâil-i mübaşir

  • Huk: Bir şeyi bizzat yapan kimse.

fail-i müessir / fâil-i müessir

  • Etkin olan; iş ve fiili bizzat yapan.

fail-i muhtar / fâil-i muhtâr / فَاعِلِ مُخْتَارْ

  • Kendi iradesiyle faaliyette bulunan, istediğini yapan Allah.
  • İstediğini yapan.
  • Dilediği gibi yapan.

fassad / fassâd / فصاد

  • Hacamat yapan. (Arapça)

fassas

  • Yüzük taşı yapan kimse.

fesat şebekesi

  • Bozgunculuk ve fenalık yapan düşünce ağı, akımı.

fi'len / فعلا

  • Yaparak, işleyerek, bilfiil. (Arapça)

fitne-cihan

  • Fitne koparan, fesat karıştıran, bozgunculuk yapan. (Farsça)

fitnekarane / fitnekârane

  • Bozgunculuk yaparak, ara bozarak.

gar / gâr

  • (Ger) Kelimeye eklemekle nisbet veya fâillik mânası verilir. Yapan, yapıcı mânasınadır. (Farsça)
  • "Yapan, yapıcı" mânâsında son ek.

gaşemşem

  • Şecaatinden kimseye baş eğmeyen.
  • Başını döndürüp yabana iltifat etmeyen.
  • Zulmedici.
  • Methi istediği gibi yapamamak.

gayr

  • Diğer, başkası, mâadâ, âher, yabancı. (İstisnâ edâtıdır. Başlarına getirildiği kelimeyi nefy yapar.)

gecbaz

  • Oyunda hile yapan, hileci.

geckar / geckâr

  • (Gecger) Kireçle badana yapan. Kireç sıvacısı. (Farsça)

ger

  • "Yapan, yapıcı" mânâsında son ek.

geş

  • Edâ ve naz yaparak yürüme.
  • Lâtif, hoş, güzel.

gir / gîr

  • (Giriften) "Tutmak, yakalamak" mastarının emir köküdür. Türkçedeki: yapan, tutan, tutucu, dağılan, yayılan gibi mânalara gelir. Kelimenin sonuna eklenir. (Farsça)
  • "Yapan, tutan" mânâsında son ek.

giran-dest

  • (Çoğulu: Girandestân) İşini ağır yapan kimse. Eli ağır kişi. (Farsça)

gışavet

  • Göz kararmak.
  • Körlük yapan perde. Kabuk.
  • Baş örtüsü.

güzar

  • Geçiş, geçme. (Farsça)
  • Beceren, halleden, yapan. (Farsça)
  • Geçiren, geçirici mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dem-güzar : Zaman geçiren, vakit öldüren. (Farsça)

ha

  • "İşte!" mânasınadır. (Farsça)
  • Cemi edatıdır. Kelimelerle birleşerek onları çoğul yapar. Meselâ: Ayine-hâ : Aynalar. Der-hâ : Kapılar. Esb-hâ : Atlar. Zülüf-hâ : Zülüfler. (Farsça)

habbaz

  • (Hubz. dan) Ekmekçi. Ekmek yapan veya satan kimse.

habbe

  • Gammazlık yapan kadın. (Müz: Habb)

hacc-ı ifrad / hacc-ı ifrâd

  • Umreye niyet etmeksizin yalnız başına yapılan farz, vâcib veya nâfile hacdır ki, ihrama girerken yalnız hacca niyet edilmiş olur. Bunu yapana "müfrid" denir.
  • İhrâma girerken, yalnız hacca niyet edilerek yapılan hac. Bu haccı yapana müfrid hacı denilir.

hacc-ı kıran

  • Hac ile ömreye birlikte niyet ederek ihrâm giyip, ömrenin vazîfelerini yaptıktan sonra ihrâmını (hac elbisesini) çıkarmayarak aynı elbise ile hac vazîfelerini de yapmak. Bu haccı yapana kârin hacı denilir.
  • Hac aylarından önce veya hac aylarında hac ile umrenin ikisi için birden ihrama girilip umre yapıldıktan sonra usulü dairesinde ifa edilen hacca denir. Bunu yapan kimseye "karin" denir.

hacc-ı temettu' / hacc-ı temettû'

  • Hac mevsiminde evvelâ umre için ihrama girilip umre yapıldıktan sonra; aynı mevsimde daha yurda, aile ocağına dönülmeden tekrar ihrama girilerek usulü dairesinde yapılan hacdır. Bunu yapan kimseye "mütemetti" denir.
  • Hac mevsiminde (Şevvâl, Zilkâde, Zilhicce aylarında) önce ömre için niyet edilerek ihrâma girilip ömre yapıldıktan sonra memleketine dönmeyerek, yeniden ihrâma girip hac yapmak. Bu haccı yapana mütemetti hacı denir.

haccac

  • Çok eskiden Irakta vâlilik yapan fakat, Hz. Resul-ü Ekremin (A.S.M.) soyundan gelenlere ve onlara taraftar olanlara çok zulmeden, haddini aşmış bir zâlimin ünvânı. Asıl ismi Yusuf bin Sakafi'dir. Haccac-ı Zâlim diye de anılır.

hacı / hâcı

  • Hac yapan kimse.

hadd-i zina / hadd-i zinâ

  • Akıllı olan, ergenlik çağına gelen ve konuşabilen müslüman veya müslüman olmayan kadın ve erkeğe, dâr-ül-İslâm'da (İslâm memleketinde), tehdîd edilmeden, arzûlariyle, zinâ yaparken yakalandıklarında verilmesi gereken cezâ.

haddad

  • Demir işleri yapan usta, demirci, çilingir.
  • Muhâfız, bekçi, gardiyan.
  • Kapıcı.

hadi / hâdi

  • Hud'a yapan, hileci, aldatıcı.
  • Fena, bozuk.

hadiane / hadiâne

  • Hile ile, hile yaparak. (Farsça)

haffaf

  • Ayakkabı, terlik vb. gibi şeyler yapan ve satan. Kavaf.

hafir / hâfir

  • Kazan, kazıcı, hafriyat yapan. Yerde çukur açan.

hafiz-i hakim / hafîz-i hakîm

  • Herşeyi hikmetle yapan ve koruyup saklayan Allah.

hain / hâin

  • Birine kendini emin (güvenilir) tanıttıktan sonra o emniyeti, güveni bozacak iş yapan. Eminin zıddı.

hair-i bair

  • Şaşkın, sapıtmış.
  • Aklını kaybederek ne yapacağını bilemiyen.

hakim-i ezeli / hâkim-i ezelî

  • Varlığının başlangıcı olmayıp sürekli var olan ve herşeyi hikmetle yapan Allah.

hakim-i hakim / hâkim-i hakîm

  • Herşeyi hikmetle yapan ve herşeyi hükmü altında tutan Allah.

hakim-i kadir / hakîm-i kadîr

  • Her şeyi hikmetle yapan sonsuz güç ve kudret sahibi Allah.

hakim-i layezal / hakîm-i lâyezâl

  • Varlığının sonu olmayan, herşeyi hikmetle yapan Allah.

hakim-i müdebbir / hâkim-i müdebbir

  • İlmiyle herşeyin sonunu görüp idare eden, ona göre hikmetle iş yapan Allah.

hakim-i pür-kemal / hakîm-i pür-kemâl

  • Her işini hikmetle, yapan ve mükemmelliğin sonsuz derecesine sahip olan Allah.

hakim-i rahim / hakîm-i rahîm

  • Herşeyi hikmetle yapan her bir varlığa özel şefkat ve merhameti olan Allah.

hakim-i zülcelal / hâkim-i zülcelâl

  • Sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi hikmetle yapan Allah.

halebe

  • (Tekili: Hâlib) Kandıranlar, aldatanlar, hile yapanlar.

halem

  • Helâk olmak.
  • Dibâgat yaparken derinin kurtlanması.

halife-i raşide / halîfe-i râşide

  • İnsanlara, İslâm dînini anlatma vazîfesini Peygamber efendimiz gibi yapan ve âyet-i kerîmelerde veya hadîs-i şerîflerde halîfe olacağı işâret olunan halîfe. Buna, Halîfe-i âdile de denir.

halife-i şahsi / halife-i şahsî

  • Fahr-i Kâinat (a.s.m.) Efendimizin vekili olarak Müslümanların başkanlığını yapan ve İslâmiyeti korumak ve yaşatmakla görevli olan zâtın şahsı, kendisi.

halim / halîm

  • Yumuşak huylu. Hoş muamele yapan.

hallal

  • Sirkeci, sirke yapan kimse.

halveti / halvetî

  • Halvete müteallik, halvetle alakalı.
  • İbadet ve zikirlerini tenhada yapan bir tarikat adı.
  • Halvetiye Tarikatından olan kimse.

hammar

  • (Hamr. den) Şarap yapan veya satan kimse. Meyhaneci, şarapcı.
  • Tas: Mc: Mürşid, şeyh, kılavuz.

haratin-i hassa / haratîn-i hassa

  • Osmanlılar zamanında Topkapı Sarayı'ndaki bir sınıf san'atkârın adı idi. Bunlar demir ve ağaç eşyayı tesviye ederlerdi. Bugünkü tâbirle tornacı demekti. Bileziklerden çarklara ve silâh yivlerine kadar her çeşit şey yaparlardı.

harb-gir

  • Harp yapan. Harpçi. (Farsça)

harf-i tarif / harf-i târif

  • Gr. Arapça'da isimlerin başına gelen ve o ismi belirli, bilinen bir isim yapan "el" takısı.

harika-pişe / hârika-pişe / hârika-pîşe

  • Hârikalı. Hârika işler yapan. (Farsça)
  • Hârika işler yapan.

harikapişe / hârikapîşe

  • Harika eserler yapan.

harras

  • Küp yapan.

haşiye

  • Sahife kenarına veya altına yazılan izah. Bir kitabın izah ve şerhini yapan yazı. Kenar, pervaz.

hatakar / hatakâr / خطاكار

  • Yanlışlık yapan, hatâ eden, yanılan. (Farsça)
  • Hatalı, hata yapan. (Arapça - Farsça)

hatemi

  • Mühür kazıyan, mühür yapan. Mühürle alâkalı.

hatır-saz

  • Hatır yapan, gönül alan.

hayhay

  • Baş üstüne, seve seve yaparım, öyle ya!, şüphesiz, elbette (gibi mânâlara gelir.) (Türkçe)

hayret

  • Hiçbir cihete teveccüh edemeyip kalmak. Şaşkınlık. Ne yapacağını bilememek.
  • Şaşma, şaşırma, ne yapacağını bilmeme.

hayyir

  • (Çoğulu: Ahyâr) Çok hayırlı.
  • Her zaman iyilik yapan kimse. Hayırsever, iyiliksever.

hazzaf

  • Çanak çömlek yapan veya satan.

helikopter

  • Pervanesi tepesinde bulunan ve olduğu yerde durabilen, dikine kalkış ve iniş yapabilen bir uçak. (Fransızca)

hem-kar / hem-kâr

  • Aynı işi yapan, aynı işte olan. (Farsça)

hem-şerr

  • Kötülükte beraber olan, kötülüğü birlikte yapan. (Farsça)

hevacir

  • (Tekili: Hâcire) Günlerin en sıcak olan anları.
  • Göçenler, göç yapanlar, hicret edenler.
  • (Hücr) Hezeler, hezeyanlar, boş ve mânasız sözler.

heykeltıraş

  • Heykel yapan.

heykeltraş

  • Heykel yapan kimse.

hezarfenn

  • Çok bilen, bir çok san'atı birden çok yüksek derecede yapabilen. (Farsça)
  • Minâre ustası. (Farsça)

hikmet-i basire / hikmet-i basîre

  • Her şeyi gören hikmet; herşeyi belli bir gayeye göre yerli yerinde yapan Allah'ın hikmeti.

hikmet-i nakkaşe

  • Nakış yapan bir hikmet, nakış ustası olan bir hikmet.

hikmettar

  • Herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yapan.

hile-i şer'iyye / hîle-i şer'iyye

  • Şer'î (dînî) çâre. Müslümanların, İslâmiyet'e uymaları ve haram işlememeleri için ihtiyatlı yol aramaları. Herhangi bir hususta İslâmiyete uymağa mani bir durum bulununca o şeyi yapabilmek için kolay olan bir çâre aramak veya bu sûretle bulunan çıkış yolu.

hilebaz / hîlebâz

  • Hile yapan.

hilekarane / hilekârane

  • Hilekârcasına, hile yapanlar gibi. (Farsça)

hileperdaz

  • Hile yapan, hileci. (Farsça)

hıraman

  • Salınarak naz ve edâ yaparak yürüyen. (Farsça)

hıraş

  • "Tırmalayan, kazıyan" anlamıyla bileşik sıfatlar yapar. Meselâ: Dil-hıraş : Gönlü tırmalayan, inciten. Samia-hırâş : Kulak tırmalayıcı. (Farsça)

hışt-zen

  • Kerpiç veya tuğla yapan kimse. (Farsça)

hizmetkar / hizmetkâr

  • Hizmet yapan kimse. Hizmetçi.

hulefa / hulefâ

  • Halifeler; Fahr-i Kâinat (a.s.m.) Efendimizin vekili olarak Müslümanların başkanlığını yapan ve İslâmiyeti korumak ve yaşatmakla görevli olan zâtlar.

i'tikal

  • Sağmak için koyunun ayaklarını iki bacağı arasına alma.
  • Devenin dizini büküp bağlama.
  • Güreş yaparken rakibini sarmaya getirip yıkma.

ibadetkar / ibadetkâr

  • İbadet yapan. İbadete düşkün. (Farsça)

ibda-ı san'at

  • Benzeri olmayan mükemmellikte san'at eseri. İbda' yapabilene mübdi', eserlerine bedi'a denir.

ibri / ibrî

  • (İbriyye) İğne yapan veya satan kimse.
  • İğne veya ibresi olan.

icraatçı

  • Bir uygulamayı doğrudan kendi iradesiyle yapan.

idareten

  • İdare için. Kanun ile değil, işin gelişine göre yaparak. İdare yoluyla, işi idare ederek.

idil

  • Kır hayatını mevzu yapan nazım veya nesir yazı. (Fransızca)

idrihmam

  • İhtiyarlıktan dolayı zayıflayıp iş yapamamak.

idris

  • Hz. Adem'in (A.S.) evlâdlarından ve Kur'anda ismi zikredilen, ilk yazı yazan, terzilik yapan peygamber (A.S.)

ihtikar / ihtikâr

  • Bir şeyi kıymetlensin diye saklamak.
  • Ist: İnsanların veya ehlî hayvanların yiyeceklerine âit şeylerin satış kıymetleri yükselsin diye kırk gün kadar saklamak. Böyle yapan kimseye muhtekir denir.
  • Vurgunculuk, bozgunculuk.

ihtilalci / ihtilâlci

  • İhtilâl yapan, karıştıran.

ihtilalkarane / ihtilâlkârâne

  • İhtilâl yaparcasına.

ihtilaskar / ihtilaskâr

  • Çalan, aşıran, hırsızlık yapan. (Farsça)

ihtisab resmi

  • Eskiden belediye varidatı olarak damga, tartı, ölçü, panayır ve pazar vergisi adı altında alınan vergiler ile, hile yapan esnaftan alınan para cezalarının umumi adı.

ihya / ihyâ

  • Vaktini ibâdet ve iyi işler yaparak geçirmek, kıymetlendirmek.
  • Ölüleri diriltmek.

ıksar

  • Yapabileceği ve elinden geldiği halde ihmâl etme.

iktibasen

  • Alıntı yaparak.

iktidar

  • Güç, takat. Kudret. Güç yetmek. Yapabilmek.

iktidar-ı bedi

  • Eşsiz, harika güç, harika bir işi yapabilme kudreti.

ilm-i bedi' / ilm-i bedî'

  • Lafz (söz) ve mânâ ile ilgili bâzı san'atlar yaparak sözün süslenmesini öğreten ilim.

ilm-ül-yakin / ilm-ül-yakîn

  • Eserden müessire yol bulmak. İşi görüp yapanı tanımak, bilmek. Dumanı görüp, orada ateşin olduğunu anlamak böyledir.

innin / innîn

  • İhtiyârlık, tenâsül hastalığı veya sihir sebebi ile cimâ yapamayan. İktidârsız erkek.

insan-ı kamil / insan-ı kâmil

  • Kemâle ermiş, olgun insan. İslâmiyet'in emrettiği bütün emirleri yapan, yasaklardan sakınan, Peygamber efendimizin güzel ahlâkıyla ahlâklanan, hareketleri ve sözleri hep Allahü teâlânın ilhâmı ile olan üstün insan.

intizamperver

  • İntizamı çok seven, herşeyi tertipli ve düzenli yapan.
  • Her şeyi tertib ve düzenli yapan. İntizâmı çok seven. (Farsça)

iplikhane

  • Eskiden suç işlemiş kimselerin hapsedilip çalıştırıldıkları yere verilen addır.
  • Gemilere lüzumlu halatlarla yelken bezini yapan eski bir deniz müessesenin adı idi.

iptal-i his

  • Hisleri uyuşturma, duyguları vazifelerini yapamaz hale getirme.

işhar

  • Ün alma, meşhur olma, şöhret kazanma.
  • Kadın, doğum yapacağı aya girme.

iskele

  • Binada yüksek yerleri yapabilmek için kurulan geçici sal.
  • Deniz nakil vasıtalarının yanaşabilmeleri için deniz kıyısında yapılan yer.
  • Deniz kenarında ve deniz vasıtalarının yanaşmasına elverişli kasaba.
  • Bir memleketin deniz yolu ile yapılan ticaretine vasıta olan lima

islamiyet

  • İslâmlık.
  • İslâm oluş. Teslimiyet, inkıyad, bağlılık, hakka tarafgirlik ve iltizamdır. (İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez; gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar. Münazarat)

ism-i bedi' ve hakim / ism-i bedî' ve hakîm

  • Allah'ın örneksiz olarak, eşsiz bir şekilde yaratan, ismi ile her işini hikmetle yapan mânâsındaki ismi.

ism-i fail / ism-i fâil

  • İş yapan kimse.
  • Gr. masdarın ifade ettiği iş, oluş veya durumu yapan, yahut taşıyan şahsı bildiren kelimedir, meselâ; kâtip.

ispritizmacı

  • Ölülerin ruhlarıyla bazı şartlar altında haberleşmenin mümkün olduğuna inanan ve bu maksatla deneyler yapan kişi.

istibdad

  • Başlı başına olmak. Keyfî idare sistemi.
  • Zulüm ve tahakküm. İdaresi altındakilerin istemediği şeyleri yalnız kendi keyfine göre zorla ve zulümle yaptırmaya çalışmak. Kanun ve nizamlara bağlı olmayarak, çok defa da kanun namına kanunsuzluk yaparak, keyfi hükmünü icra ettirmek. Kimseyi

istidlal / istidlâl

  • Delîl getirme. Akıl ile, düşünerek, inceleyerek eseri (yapılan işi) görerek yapanı; yaratılmışları görerek yaratanı anlamak.

istifham-ı inkari / istifham-ı inkârî

  • Olumsuzu pekiştiren soru şekli. "Hiç yapar mı?" ifadesindeki gibi.

işvebaz

  • Naz edici, edâ yapan, cilveli. (Farsça)
  • Meşhur bir cins lâle. (Farsça)

itina

  • Bir işi yaparken gösterilen özel dikkat.

ıtk-ı muallak

  • Bir şarta talik suretiyle vuku bulan ıtkdır. Bir kimsenin kölesine "şu işi yaparsan hürsün" demesi gibi ki, köle o işi yapınca azad olur.

kabiliyet-i san'at

  • San'at kabiliyeti, bir şeyi san'atlı bir şekilde yapabilme yeteneği.

kaddah

  • Kadeh yapan. Kadeh yapıcı.
  • Zemmeden. Gıybet eden. Hicveden, yeren.

kadir / kadîr

  • Herşeye gücü yeten, herşeyi yapabilen, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah.

kàdir olma

  • Gücü yetirme, yapabilme.

kadir-danlık

  • Kadirbilirlik. Herkesin mertebesini bilip ona göre muamele yapan. Kadir ve kıymet bilen.

kadir-i cebbar / kadîr-i cebbâr

  • İstediğini mutlaka yapan ve sonsuz kudret sahibi olan Allah.

kadir-i muhtar / kâdir-i muhtâr

  • Dilediğini yapabilen, bir şeyi yapmaya mecbur olmayan.

kadir-i mürid / kadîr-i mürîd

  • Her şeye gücü yeten ve istediği şeyi yapan Allah.

kalemkar / kalemkâr

  • Tülbent veya ince kumaş üzerine fırça ile şekiller yapan yazmacı. (Farsça)
  • Maden üzerine kazarak şekiller yapan kimse. (Farsça)
  • Duvar veya tavanlara süs yapan, nakkaş. (Farsça)

kalemkeş

  • Yazan, yazıcı, yazar, müellif. (Farsça)
  • Çizen. (Farsça)
  • Yazıda silinti yapan. (Farsça)

kalla'

  • Beylere koğuculuk yapan yalancı.
  • Halk içinde tanınmak için kendine bir alâmet yapan kimse.

kannad

  • Şeker yapan, şekerci.

kar / kâr

  • (Kelimeye bir ek olup, isimleri sıfat yapar) Eden, edici, yapan mânâlarına gelir ve li, lı, cı, ci gibi eklerin de karşılığıdır. İtaat-kâr, hilekâr, isyan-kâr, hamur-kâr, kanaatkâr...gibi. (Farsça)
  • "Yapan, eden" mânâsında son ek.

karger / kârger

  • İş yapan, işleyen. (Farsça)
  • Etki yapan, tesir eden, nüfuzlu. (Farsça)

kargir / kârgir

  • Taş veya harçla yapılmış olan. (Farsça)
  • İş tutan, iş yapan. (Farsça)

kargüzar

  • Becerikli. İş yapabilen. Elinden iş gelen. (Farsça)

karin

  • Kılıcı ve oku olan.
  • Hacla umreyi birlikte yapan.

karin hacı / kârin hacı

  • Hac ile ömreye birlikte niyyet eden. Önce ömre için Kâbe-i muazzamayı tavaf ve sa'y edip, sonra ihrâm elbisesini çıkarmadan ve traş olmadan, hac günlerinde hac için, tekrâr tavaf ve sa'y yapan.

karperverd / kârperverd

  • Becerikli, iş yapan, elinden bir iş gelen. (Farsça)

kase-ger / kâse-ger

  • Kâseci, kâse yapan. (Farsça)

kasib / kâsib

  • İşleyen, yapan.

kaşiger / kâşiger

  • Çinici, çini yapan san'atkâr. (Farsça)

kaskas

  • Açlık.
  • Sür'at yapan, hızla giden.
  • Yol gösterici.
  • Devenin yediği bir ot.

kattat

  • Hokkalar yapan, çıkrıkçı.

kazi

  • (A, uzun okunur) Dâvalara hüküm ve kaza eden. Şeriat kanunlarına göre dâvalara bakan hâkim. Kadı.
  • Yapan, yerine getiren.

kazzaz

  • İpekçi. İpek yapan veya satan kimse.

kebade-keş

  • Ok atma tâlimi yapan veya ok atmaya hevesli olan. Tâlim yayını çeken. (Farsça)

kecbaz

  • Oyunda hile yapan. (Farsça)

kefalet

  • Kefillik. Bir kimse kendine âid bir işi yapamadığı veya borcunu ödeyemediği takdirde, yerine onun işini göreceğini kabul etmek.
  • Birine kefil olmak. İşini üzerine almak.

kehanet / kehânet

  • Kâhinlik. Gaybı, gizli şeyleri bilirim iddiâsında bulunmak. Bu işi yapana kâhin, falcı denir.

kehanetfuruş

  • Kâhinlik, falcılık yapan.

keman-ger

  • Yay yapan san'atkâr. (Farsça)

kerim / kerîm

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kudreti (gücü) var iken affeden, vâd ettiğini yapan, vermesi ve ihsânı (lütfu) bol olan, ümîd edilenin üstünde olan, ne kadar verdiğini ve kime verdiğini hesâb etmeyen, kendisine sığınanı ko ruyan ve isteyeni zenginleştiren.
  • Mu

keştiger / keştîger

  • Gemi yapan veya tamir eden kimse. (Farsça)

kifa

  • Bir parça veya iki bez (ki birbirine dikip çadır eteğini yaparlar.)
  • Eşitlik, beraberlik, müsâvât.

kirdikar / kirdikâr

  • Sâni. Yapan Allah (C.C.). (Farsça)

kısasen

  • Kısas yoluyla, kısas yaparak öldüren veya yaralayanı cezalandırma.

kisvet

  • Elbise.
  • Özel kıyâfet.
  • Yağlı güreş yapan pehlivanların giydikleri, meşinden ve dar paçalı olan pantolon. Kisbet.

komando

  • (Portekizce) Ask: Müstakil olarak çalışan ve baskın, sabotaj v.b. gibi özel vazifeler yapan, az sayıda askerlerden kurulu birlik, çete.

komitacı

  • Siyasi bir gayeye ulaşmak için, silâhlı mücadele yapan gizli bir topluluk veya teşkilâtın mensubu olan kimse.

konvoy

  • ing. Aynı yere giden nakil vasıtaları topluluğu.
  • Aynı yere nakledilen insan grubu.
  • Harb gemilerinin himayesinde sefer yapan yük gemileri katarı.

korsan gemisi

  • Deniz hırsızlığı ve korsanlık yapan gemiler. Düşman gemilerini basarak mallarını alan bir devletin donanma gemilerine de aynı ad verilirdi.

kudret-yab / kudret-yâb

  • Gücü yetebilen, yapabilen.

kudretyab / kudretyâb

  • Gücü yetebilen, yapabilen, kuvvet ve kudreti olan. (Farsça)

küfae

  • Davarın bir yıllık dölü, sütü, yoğurdu, yünü ve yapağısı.

künan

  • "Ederek, yaparak, eden, yapan" manâlarına gelerek kelimelere eklenir. Meselâ: (Hande-künân: Gülerek) (Farsça)

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kütüm

  • Bir otun yaprağı. (Mersin yaprağına benzer; kına ile karıştırıp boya yaparlar.)

kuvve-i amile / kuvve-i âmile

  • İş yapan kuvvet. İnsan rûhuna âit iki kuvvetten birisi olan, fâideli ve başarılı işlerin yapılmasını sağlayan bilici kuvvetlerle edinilen bilgilere göre iş yapan kuvvet.

la müdebbire illa hu / lâ müdebbire illâ hû

  • İdare eden, ilmiyle her şeyin sonunu görüp ona göre hikmetle iş yapan Allah'tan başka ilâh yoktur.

lağım

  • Kaleleri düşürmek için gedik açmak veya düşman ordugâhına zarar yapmak maksadıyla açılan ve barut konulup atılan yerler. Bu işi yapanlara "lâğımcı" denilirdi. Sonradan bu türlü işlere "İstihkâm" denilmiş ve o ad altında askeri teşkilât yapılmıştır.
  • Kazurat ve çirkef sularının akmasın

lahin / lâhin

  • Telâffuz esnasında hususan Kur'ân okurken yanlışlık yapan.
  • Kur'ân-ı Kerim'i okurken telaffuzunda yanlışlık yapan.

latif / latîf

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından. Lütf ve ihsân edici, dâimâ güzel muâmelede bulunan.
  • Yumuşak, hoş, güzel, nâzik. Âdem oğlu aç gözünü, yeryüzüne kıl bir nazar, Gör bu latîf çiçekleri, hangi kuvvet yapar, bozar.
  • Gözle görülmeyen.

latifeperdaz

  • Şakacı, lâtifeci. Lâtife yapan. (Farsça)

lebh

  • Bir büyük ağacın adı. (Bir kimse kabuğunu yarsa filhâl o kişiye uyuşukluk gelir; o ağaçtan tahtalar biçip gemi yaparlar. Rivâyet olunur ki, iki tahtasını birbirine bitiştirip bir yıl su içinde dursa ikisi bir olup yekpâre olur, Mısır'da yetişir. Ahter-i Kebir'den)

lehhan

  • Okurken çok yanlışlık yapan kimse.

levvam

  • (Levvâme) Levm ve itâbedici. Zemmeden, çekiştiren, dedikodu yapan. Serzenişte bulunan. Başa kakan, paylayan.

lohusa

  • Yeni doum yapan kadın.

lut

  • Hz. İbrahim'in kardeşi Harran oğlu Lut (A.S.) onunla beraber Bâbil diyarında Şam yakasına geçmişti. Sodom nahiyesine peygamber oldu. Bu nâhiyenin ahalisi ehl-i küfr ve fücur idi. Yolsuz giderlerdi ve hiçbir kavmin yapmadığı fuhşiyatı yapalardı. Hz. Lut, onları doğru yola dâvet etti, dinlemediler ve

luti / lûtî

  • Lût kavminin çirkin işini (livâta) yapan.

ma'rifet

  • Herkesin yapamadığı ustalık, ustalıkla yapılmış olan şey.
  • Bilme, biliş, bilgelik.

ma-ba'dettabia

  • (Mâba'de-t tabia) Metafizik. Beş duygu ile bilinmeyen varlıklar hakkında fikrî araştırma yapan felsefe kolu. Bu felsefe ile alâkalı olan.

macin

  • (Çoğulu: Micân) Her dileğini yapan kimse.
  • Hile yolunu öğreten.

mahkeme-i zalimane / mahkeme-i zâlimane

  • Zâlimce yargılama yapan mahkeme.

makdur-i beşer

  • İnsanın yapabileceği şey.

makir

  • Hile yapan. Mekreden.

mashara

  • Maskara, soytarı.
  • Tuhaflıklar yapan kimse.
  • Komik, gülünç.
  • Zevklenme, eğlenme.
  • Kepaze, utanmaz, rezil.

maslahatbin / maslahatbîn

  • İş yapabilen. İş görmesini bilen. (Farsça)

masnu / masnû / مصنوع

  • Yapma, yapay. (Arapça)
  • Sanatlı. (Arapça)

mavna

  • Limanlarda, şamandıralara bağlı olarak yükleme ve boşaltma yapan gemilerden, kıyılara römorkör yedeğinde yük götürüp getiren tekne.

mec'ul / mec'ûl / مجعول

  • Yapay. (Arapça)

mekkar / mekkâr

  • Hilekâr. Düzenbaz. Çok aldatıcı. Mekir yapan.

mekr-i ilahi / mekr-i ilâhî

  • Allahü teâlânın mekr (hîle) yapanların mekrini kendilerine çevirmesi, kötülüklerini, kurdukları tuzaklarını bozması, mekrlerine karşılık onları cezâlandırması.

mel'em

  • Ölçüsünde cimrilik yapan.

melami / melâmî

  • Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için çalışan, bu yolda farzları yapıp, haramlardan sakınan, şöhretten kaçındıkları için nâfile ve sünnetleri gizli yapan kimse. Nefislerini kınadıkları için melâmî adı ile anılmışlardır.

men dakka dukka

  • "Kapı çalanın kapısı çalınır." Yâni, kim birisine bir kötülük yahut iyilik yaparsa ona o şey yapılır. Meselâ: "Su-i zan eden su-i zanna mâruz olur."

menfi siyasetçilerin fetvaları / menfi siyasetçilerin fetvâları

  • Siyaseti kötüye kullanan veya rakiplerini yok etmeye yönelik siyaset yapan kişilerin ortaya attıkları hükümler, görüşler.

merhemsaz / merhemsâz

  • Çare bulan. Merhemci, ilâç yapan. (Farsça)

messah

  • Ölçü âletleriyle arazi ölçen. Mühendis.
  • (Mesh. den) Uğuşturan, mesheden. Masaj yapan. Dellâk.

meşşat

  • Tarak yapan, tarakçı.
  • Süsleyen, tarayan.

mi'mar

  • İmar eden. Hüner sâhibi. İnşaat plânlarını yapan ve bunların kurulmasına bakan san'atkâr. Binâ inşa eden mühendis.

mikyas ederek

  • Ölçek yaparak, ölçü aleti yaparak.

mil'aka-tıraş

  • Tahta kaşık yapan. (Farsça)

minnettar / minnettâr

  • İyilik yapan birisine karşı duyulan teşekkür hissi.

misyonerlik

  • Propaganda yaparak belirli bir fikir ve inancı yayma işi. Dar anlamda, henüz hıristiyanlığı kabûl etmemiş ülkelerde veya hıristiyan ülkelerde çeşitli isimler altında hıristiyanlığı yayma ve hıristiyanlık propagandası yapma faâliyeti. Bu çalışmaları yürüten râhib, papaz ve din adamlarına misyoner, bu

mizan / mîzan

  • Terazi, ölçü âleti, tartı, ölçü.
  • Mahşerde amellerin tartılmasını yapacak olan şey.

mu'ciz

  • İnsanı âciz bırakan iş. Aynısını yapmakta başkalarını acze düşüren, kudretsiz kılan, kimsenin yapamıyacağı yolda olan.

mu'ciz-eda

  • Mu'cize gösteren. Başkalarının yapamıyacağı kadar mu'cize derecesinde iş ortaya koyan. Edası mu'ciz olan. (Farsça)

mu'temir

  • Kasdedici, kasdeden.
  • Ziyaret eden.
  • Umre yapan.
  • Ömre yapan.

mu'tesif

  • (Asf. dan) Zulüm yapan. Doğru yoldan ve adaletten ayrılıp haksızlık yapan.

muahid / muâhid

  • Antlaşma yapanlardan her biri.
  • İslâm hükümetine bir para ödeyerek kendini himaye ettiren hıristiyan veya bir başka dinden kimse.
  • Andlaşma yapanlardan her biri. Yeminli ve anlaşmalı olanlardan her biri.
  • İslâm hükümetine vergi ödeyerek kendini himâye ettiren gayr-ı müslim.
  • Belli şartlar çerçevesinde antlaşma yapan.
  • Karşılıklı anlaşma sonucu olarak İslâm devletine cizye ödeyen ve buna karşılık koruma altına alınan Müslüman olmayan kimse.
  • Antlaşma yapan.

muakid

  • Birbiriyle akid yapan, sözleşen.

muakkıd

  • Düğümleyen, sihir yapan, cadı.

muamil

  • (Amel. den) İş yapan. Muamele yapan. Muameleci.

mübalağacuyane / mübalağacuyâne

  • Haddini aşar dercede izah edercesine. Mübâlağa yaparcasına. (Farsça)
  • Mübâlağa arayan. (Farsça)

mübezzir

  • Müsrif, Sefih. Hesabsız sarfiyat yapan. Harcayan.
  • Çok söz söyleyen. Sırrı ifşâ eden.

mübrim

  • (Mübrime) Zorlıyan, zorlayıcı.
  • Mânâsız ve boş sözlerle can sıkan kimse.
  • İki katlı yapan.
  • Cür'et eden.

mübtedi'

  • Bid'at sâhibi. Dinde değişiklik meydana getiren, dinde olmayan bir şeyi varmış gibi gösteren, dinde eksiklik ve fazlalık olduğunu söyleyerek değişiklik yapan. Ehl-i bid'at.

müceddidane

  • Müceddide yakışır surette. Yenilik yapana yakışır şekilde. (Farsça)

müceddidin / müceddidîn

  • (Tekili: Müceddid) Müceddidler. Yenilik yapanlar.

mücellid

  • Ciltçi, cilt yapan, kitap ciltleyen.

mucid / mûcid

  • Yeni bir şey yapan, "yoktan var eden" mânâsında ilâhî isim.

mücip / mücîp

  • İstenileni yapan, teklifi kabul eden.

mucize / mûcize

  • İnsanların yapamadığı harikalar.

müdahin / müdâhin

  • Menfaat için yüze gülen, yağcılık ve dalkavukluk yapan; dalkavuk.

müdam-kare / müdam-kâre

  • Her zaman yapan, işleyen. (Farsça)

müdebbir

  • İdare eden, ilmiyle herşeyin sonunu görüp ona göre hikmetle iş yapan Allah.
  • Evvelden düşünüp işleri ona göre ayarlayan. Her şeyin evvelden tedbirini yapan, gören.
  • İlmi ile her şeyin akibetini ihâta edip ona göre hikmetle iş yapan Allah (C.C.).
  • İşinin sonunu gözeterek iş yapan.

müdebbir-i hakim / müdebbir-i hakîm

  • Hikmetle tedbir eden. Her işini çok hikmet ve tedbirle yapan. Cenab-ı Hak.

müdemmil

  • Çıban yapan.

müessir / مُؤَثِّرْ

  • Tesir eden, yapan.

müessiriyet

  • Tesirlilik, bizzat fiil ve eseri yapan olma.

mufarrit

  • (Fart. dan) Kusur yapan, eksik işleyen. Aşırı giden.

müfavazaten

  • Ortaklıkla, işbirliği yaparak.
  • Eşitlikle, müsavilikle.

müfsid

  • Başlanılan ibâdeti bozan şeyler.
  • Karışıklık çıkaran ve bozgunculuk yapan.

müfsidin / müfsidîn

  • (Tekili: Müfsid) Bozanlar, ifsad edenler, müfsidler. Fesatlık yapanlar, ara açanlar.

müfti-yi macin / müftî-yi mâcin

  • Din bilgilerini fıkıh kitablarından öğrenmeyip, kendi düşüncelerini din bilgisi olarak söyleyen, müslümanları mezhebsiz yapan câhil din adamı.

muhaberat

  • Muhabereler. Haberleşmeler. Haberleşme yapan dâireler.

muhadi'

  • (Had'. dan) Aldatan, kandıran. Hile eden, oyun yapan.

muhadiane

  • Aldatarak, hile yaparak. (Farsça)

muhakeme-i akliye

  • Akıl yoluyla geniş araştırmalar yaparak bir hükme ulaşma.

muhallil

  • (Hall. den) Eriten. Analiz yapan, tahlil eden.
  • Fık: Üç talakla boşanan ve iddetini bitiren bir kadınla evlenen erkek. (Karıyı boşayan birinci kocaya: Muhallelün leh denir.)
  • Tıb: Şişlere, iltihablara yarıyan ilaç.

muharrif

  • Tahrif eden. Bozan. Silen. Hilecilik yapan.

muhattıt

  • (Hatt. dan) Çizen, resmini yapan.

muhayyir

  • İlmî şeyler arasında seçim yaparak beğenmeyi serbest eden. Muhayyer kılan.

mühelhil

  • Lâtif ve nâzik söz söyleyen.
  • Bir şeyi lâtif ve zarif bir şekilde yapan.

muhlas

  • Devamlı ihlâs sâhibi olan. Her şeyi Allahü teâlânın rızâsıyla yapan.

muhlis

  • İhlaslı, samimi, işini sadece Allah için yapan.

muhsin

  • Yaptığı işi en güzel yapan, Allahı görür gibi ibadet eden.

muhsinin / muhsinîn

  • Güzel işler yapanlar; Allah'ı görür gibi ibadet edenler.
  • İşini güzel yapanlar, Allahı görür gibi ibadet edenler.

muhtar / muhtâr

  • Serbest. Söz ve fiillerinde serbest olup, istediği gibi davranan ve dilediğini yapan.

muhtasım

  • Düşmanlık yapan. Adavet eden. Husumet eden.

muhtazı'

  • Boyun eğen. Tevâzu yapan. Alçak gönüllülük gösteren.

muhtekir

  • İhtikâr yapan. Vurguncu, ihtiyaç mallarını kıymeti artsın da satayım diye saklayan. Halkın zararına çalışarak malı saklayan.
  • İnsan ve hayvan yiyecek maddelerini piyasadan toplayıp pahalanınca satan kimse. Karaborsacılık yapan.

muhtelib

  • Hilekâr, aldatıcı, hile yapan, dalavereci.

muhtemi / muhtemî

  • Perhiz yapan. İhtima eden.

muhti / muhtî

  • Hata yapan.

mukabele-i bilmisil

  • Misilleme yaparak karşılık verme.

mukannin

  • Kanun yapan. İntizama koyan. Kanun tertib ve ihdas edici olan.

mukassır

  • Taksir eden, yapabilir iken yapmayıp çekinen.
  • Kusur işleyen.
  • Gücü yetmediği için yapmayan.

mukatil

  • (Katl. den) Birbirini öldüren, birbiriyle vuruşan. Düello yapan.

mükevvin

  • Yaratan, yapan (Allah C.C.). Tekvin eden.

müleffık

  • Telfik yapan. Belli bir mezhebin hükümlerine uymayıp, dört mezhebin hükümlerinden kolayına geleni yapıp karıştıran.

mümtehin / ممتحن

  • Sınav yapan, sınayan. (Arapça)

mün'akide yemini / mün'akide yemîni

  • İleride yapacağım veya yapmıyacağım diyerek yalan yere yemîn.

mün'im-i hakim / mün'im-i hakîm

  • Gerçek nimet verici ve her işini hikmetle ve belli bir sebeple yapan Allah.

münazi'

  • (Nez'. den) Çekişen, nizâ eden. Ağız kavgası yapan.

münciz

  • Verdiği sözü yerine getiren. Ahdini yapan. İncâz eden.

münimm

  • (Nemim. den) İnsanlar arasında kovuculuk yapan, fitne verip alan kimse. Nemmam.

münşi

  • (Neş'et. den) İnşâ eden, yapan. Yapısı, üslubu güzel olan.
  • Edb: Maksadı kâğıt üzerinde tasvir ve tesvid eden. İyi nesir yazı yazan, kâtib.
  • İnşa eden, yapan.

müntekim

  • İntikam alıcı. Zâlim ve mütekebbir (kibirli) cânîleri başkalarına ders olacak şekilde cezâlandıran, âsîleri ve taşkınlık yapanları şiddetli azâb ile azablandıran.

münzevi / münzevî

  • İslâmiyet'in emirlerini yapmak, yasaklarından sakınmak, kötülüklerden korunmak ve kalb huzûru ile ibâdet yapabilmek için bir köşeye çekilmiş olan kimse.

mürai / mürâî

  • İki yüzlü, olduğunun aksine kendisini iyi gösteren, gösteriş yapan, riyâkâr.

mürebbi-i hakim-i zülcelal / mürebbî-i hakîm-i zülcelâl

  • Herşeyi hikmetle yapan ve terbiye eden, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah.

müressim

  • (Resm. den) Resmini yapan. Tersim eden.

mürevvic / مروج

  • Revaç veren, propagandasını yapan. (Arapça)

mürid / mürîd

  • Her şeyi istediği gibi, istediği zamanda ve keyfiyette yapan ve bir anda sonsuz şeyleri dilemekten âciz olmayan Allah.

müridane / müridâne

  • Her şeyi istediği gibi yaparak.

mürtekib / مرتكب

  • (Rukub. dan) İrtikab eden, kötü iş yapan.
  • Rüşvet alan ve yiyen.
  • Kötü bir iş yapan, işleyen. (Arapça)

mürtekibin / mürtekibîn

  • (Tekili: Mürtekib) İrtikâb edenler. Kötü iş yapan kimseler.
  • Rüşvet alan ve yiyen kişiler.

müşa'biz

  • (Şa'beze. den) Hokkabaz. Hokkabazlık yapan.

musalih

  • Sulh yapan, barışan.

müsamid

  • Oyun âleti yapan kimse.
  • Bahçesine ters ve pislik döken kişi.

müşarik

  • (Şirket. den) Ortak, şerik. Bir işte birlikte bulunan.
  • Birlikte iş yapanlardan herbiri. Ortakların beheri.

müseddid

  • (Sedd. den) Tıkayan, sed yapan.
  • Tıkanmış, sed yapılmış, mesdud.
  • (Sedad. dan) Doğrultan. Doğru yola sevkeden.

müşerrih

  • (Çoğulu: Müşerrihîn) (Şerh. den) Açıklayan, şerheden.
  • Teşrih yapan doktor.

müsevvid

  • Müsvedde yapan, ilk nüshaları yazan, temize çekilecek olan yazıyı yazan.
  • Resmi dairede kâtip.

müsevvidin / müsevvidîn

  • (Tekili: Müsevvid) Müsevvidler. Müsvedde yapanlar.
  • Kâtipler.

müsevvif

  • Hayırlı işleri sonraya bırakan, sonra yaparım diyen, iyi işleri geciktiren, bugünün işini yarına bırakan kimse.

müşeyyid

  • Sağlam, yüksek yapı yapan.

müsta'cil

  • Acele yapan, çabuklaştıran.

müstacil / müstâcil

  • Acele yapan.

müstebid

  • Başlı başına, müstakil olan. Emri altındakilere söz ve hürriyet hakkı tanımayan, istibdat yapan. Despot.

müstebidane / müstebidâne / müstebîdane

  • İstibdat yaparak, müstebitçe. (Farsça)
  • Diktatör gibi, baskı yaparcasına.

müstelim / müstelîm

  • (Levm. den) Beğenilmeyecek iş yapan.

müstenşie

  • Kâhinlik yapan kadın.

müsteşrik

  • Oryantalist; Avrupalı olduğu halde, Doğu milletlerinin tarih, dil, din ve edebiyatıyla ilgili araştırma yapan kimse.

müstevhiş

  • Vahşet yapan.

mutaf

  • (Muy-tâb. dan) Keçi kılından dokunmuş olan. (Farsça)
  • Kıldan yapılan at takımı. (Farsça)
  • Kıldan çul yapan, dokuyan veya satan. (Farsça)
  • Keçi kılından çul yapan, dokuyan veya satan.

mutaffifin / mutaffifîn

  • Ticârette hile yapanlar, fazla alıp noksan veren ve eksik tartanlar.
  • Ölçüde ve tartıda hile yapanlar, haksızlık edenler.

mutasarrıf-ı fa'al / mutasarrıf-ı fa'âl

  • Her zaman Zâtına has ve lâyık iş yapan, daima faaliyette bulunan, idâre eden ve tasarrufta bulunan Cenâb-ı Hak.

mutasarrıf-ı hakim / mutasarrıf-ı hakîm

  • Herşeyi hikmetle yapan ve dilediği gibi kullanan sonsuz tasarruf ve yetki sahibi Allah.

mutavattınin / mutavattınîn

  • Vatan yapanlar, bir yere yerleşenler.

müteakıd

  • (Akd. dan) Anlaşma yapan iki kişiden her biri.

müteammid

  • Kasteden, kasden yapan. Tasarlıyarak yapan.

müteammidin / müteammidîn

  • (Tekili: Müteammid) (Amd. den) Bilerek ve tasarlıyarak yapanlar.

müteannidin

  • (Tekili: Müteannid) Direnenler, inad edenler, inatçılık yapanlar.

mütecahir

  • Yüksek sesle söyleyen.
  • Gizlemeyen. Aşikâre yapan. Açıktan günah işleyen.

mütecebbir

  • (Cebr. den) Zorba zor kullanan, cebir yapan.
  • Kibirlenen.

mütedavi

  • (Devâ. dan) Kendi kendine ilaç yapan. Tedâvi eden.

müteemmir

  • Âmirlik yapan kişi. Emreden kimse.

mütefelsif / مُتَفَلْسِفْ

  • Felsefe yapan.

mütekallid

  • Bir görevi üzerine alan ve yapan.

mütekasilin / mütekâsilîn

  • (Tekili: Mütekâsil) (Kesl. den) Üşenenler, tembellik yapanlar.

mütekayid / mütekâyid

  • (Çoğulu: Mütekâyidîn) Birbirine hile yapan.

mütekayidin / mütekâyidîn

  • (Tekili: Mütekâyid) Birbirlerine hile yapanlar, birbirlerini aldatanlar.

mütekehhin

  • (Çoğulu: Mütekehhinîn) (Kehânet. den) Kâhinlik yapan.

mütekehhinin / mütekehhinîn

  • (Tekili: Mütekehhin) Falcılık yapanlar, kâhinlik edenler.

mütekellimin / mütekellimîn

  • İslâm ve iman esaslarını, hakaik-ı Kur'aniye ile isbat ve izahını yapan büyük İslâm allâmeleri, âlimleri, İlm-i Kelâm âlimleri.

mütelassıs

  • (Lüss. den) Hırsızlık yapan.

mütelatıf

  • (Lütf. dan) Kibar ve nazik muamele yapan. Lütf ile muamele eden.

mütemadih

  • Zararı çok olan kimse. Acele ile yapan, hızlı çalışan kimse.

mütemazih

  • Şakalaşan, birbirine lâtife ve şaka yapan.

mütemerridin / mütemerridîn

  • (Tekili: Mütemerrid) Dikkafalık edenler, inatçılık yapanlar, direnenler. Mütemerridler.

mütemerrin

  • Öğrenmek için çalışan, alışmak gayesiyle egsersiz yapan.

mütemeshirin / mütemeshirîn

  • (Tekili: Mütemeshir) Eğlenenler. Maskaralık yapanlar.

mütesalih

  • (Sulh. dan) Sulh yapan, tesalüh eden.

mütesannı'

  • Kendi yapan.

mütevekkil

  • Kendi yapamıyacağı işde aczini bilip başka birisini vekil kabul etmek.
  • Tevekkül eden.
  • Allah'a (C.C.) güvenen ve işlerini O'na güvenerek tanzim eden.

mütevelvil

  • İşi velveleye boğan. Gürültü ve şamata yapan.

mutrız

  • İşaret ve damga koyan. Alem yapan.

müvakkit

  • Eskiden İslâm devletlerinde namaz vakitlerini ve bunlarla ilgili âletleri kullanan, tâmirini ve ayarını yapan vazîfeli kimse.

muy-taban / muy-tâbân

  • (Tekili: Muy-tâb) Kıldan eşya yapanlar, kıl dokuyanlar.

müyessir

  • Kolay yapan, teshil eden, kolaylaştıran.

muytab / muytâb

  • (Çoğulu: Muytâbân) Kıl dokuyan. Kıldan eşya yapan.

müzayede

  • Artırma, ziyadeleştirme.
  • Devletçe veya bir müessesece satılığa çıkarılan bir malın veya arazinin arttırılmaya konulması. Müzayede; biri kapalı zarfla, diğeri açık arttırma ile olmak üzere iki türlü yapılır. Müzayedede konulan şey, en çok arttırma yapana ihâle edilir.

muze-duz

  • (Çoğulu: Muze-duzân) Çizmeci, çizme yapan.

müzehhib

  • Yaldızcı. Yaldız yapan, tezhibci.

müzevvak

  • Nakış yapan. Nakkaş.

na / nâ

  • Farsçada nefy edatıdır. Müsbet mânâyı menfi yapar. Kelimenin başına getirilir. Meselâ: Nâ-ehil : Ehliyetsiz, ehil olmayan.
  • Olumsuz yapan ön ek.

na'al

  • Nalbant. Nalin yapan.

na'l-bur

  • Nal, çivi vs. satan veya yapan kimse. Nalbur. (Farsça)

na'l-tıraş

  • Ağaç ayakkabı yapan kimse. (Farsça)
  • Nalıncı. (Farsça)

nabil

  • Ok yapan.
  • Üstad, hâzık kimse.
  • Irgaç.

nadirekar / nadirekâr

  • Nâdir işler ve san'atlar yapan. (Farsça)

nafi

  • (Nefiy. den) Giderici, yok eden, nefyeden, menfi yapan.

nafıka

  • (Çoğulu: Nevâfık- Nüfeka) Arab tavşanının (diğer adı; tarla fâresi dedikleri hayvanın) iki yuvasından gizli olanın adıdır. Bu hayvan, bunun tavanını yeryüzüne çok yakın yapar. Belirli olan kasia dedikleri yuvasında tehlike hissederse hemen nâfıkanın tavanını delerek kaçar. Münafıklar buna benzediği

nahhas

  • Esirci, esir ticareti yapan kimse.
  • Hayvan alıp satan kişi.

nahl-bend

  • Ağaçları budayıp tanzim eden kişi. (Farsça)
  • Balmumundan taklid süs ağacı yapan, balmumcu. (Farsça)

nakılmeclis

  • Söz taşıyan. Dedikoduculuk yapan. Gammaz.

nakka'

  • Yanında olmayan şey için mübalağa yapan kimse.

nakkaş

  • Nakış yapan.
  • Nakış yapan. Duvar nakışları yapan usta. Süsleme san'atkârı.

nakkaş-ı ezeli / nakkaş-ı ezelî

  • Ezeli Nakkaş. Ezeli olup her şeyin nakşını yapan. Allah (C.C.)

nakkaşe

  • Nakış yapan kadın. Nakışçı.

nakş-perdaz

  • Nakış yapan ressam. (Farsça)

nazdar

  • Nazlı. Naz yapan. Şımarık. (Farsça)
  • Meşhur bir cins lâle. (Farsça)

nazende

  • Nazlı, naz edici, naz yapan. (Farsça)

nazır / nâzır

  • (Çoğulu: Nüzzâr) Nazar eden, bakan.
  • Bir idarenin veya dairenin umur ve işlerine bakan en büyük memur. Bir işin idaresine memur reis.
  • Kabine azalarından herbiri. Nâzır. Vekil. Bakan.
  • Vâsinin yapacağı tasarruflara nezarette bulunmak üzere musi veya hâkim tarafından tayi
  • Gören, görücü.
  • Vakfın işlerini, dînin emirlerine uygun olarak idâre etmek üzere vâkıf (vakıf yapan) veya hâkim tarafından tâyin edilen mütevellînin vakıf işlerindeki tasarruflarını murâkabe (kontrol) etmesi ve gerektiğinde ona re'yleri (görüşleri) ile yardımcı o lması için vazîfelend

nazperver

  • Naz eden, naz yapan. (Farsça)

ne halt edebilir?

  • Ne yapabilir ki… hiçbir şey yapamaz.

neb'

  • Suyun çıkıp akması.
  • Bir ağaç cinsidir ve yay yaparlar, budaklarından da ok yapılır.

neb'a

  • Yay yapacak yer.

nebati ruh / nebâtî ruh

  • Her canlıda mevcud olan ve doğma, büyüme, beslenme, zararlı maddeleri dışarı atma, üreme ve ölme gibi canlılık hallerini yapan rûh.

neccad

  • Yorgancı. Yatak, yastık, yorgan gibi şeyler yapan.

neffas

  • Sihir yapan, üfüren, üfürükçü.

nefi / nefî

  • Giderici, yok eden, olumsuz yapan.

nemmam / nemmâm

  • Söz taşıyan, koğuculuk yapan. Duyulması istenmeyen bir sözü başkalarına götürüp söyleyen.

nezr

  • Adak yâni bir isteğin yerine gelmesi ve bir korkunun giderilmesi için, farz veya vâcib olan bir ibâdete benzeyen ve başlı başına ibâdet olan bir işi yapacağına dâir Allahü teâlâya söz verme. Mutlak ve muayyen olmak üzere iki kısımdır.

niyamger

  • (Çoğulu: Niyamgerân) Kın veya kılıf yapan san'atkâr.

nuh

  • Tufan için gemi yapan büyük bir peygamber.

nuzar

  • Altın.
  • Her nesnenin hâlisi ve iyisi.
  • Necid diyârında yetişen bir ağacın adıdır, ondan tas ve kâse yaparlar.

obüs

  • Ask: Dikey veya dalıcı atış yapabilen, oldukça kısa namlulu top. Obüsler Milâdi 16. asırda icad olunmuştur. Bir mânianın arkasında bulunan ve bu sebeple doğruca görülemeyen düşman mevzilerinin yüksek münhanilerle aşırılmak suretiyle endaht yapmak maksadıyla icad edilmiştir.

pelus

  • Hilekâr. Hile yapan. (Farsça)

perestaran / perestarân

  • (Tekili: Perestar) Kullar, köleler. (Farsça)
  • Hizmetçiler. (Farsça)
  • Dalkavuklar, yaltakçılık yapanlar. (Farsça)
  • Tapanlar, tapıcılar. (Farsça)

peşm

  • Yapağı, yün. (Farsça)
  • Keten helvası. (Farsça)

peşmin

  • (Peşmine) Yünden yapılmış. Yapağıdan yapılma. (Farsça)
  • Sâde ve süssüz elbise. (Farsça)

pişanidar / pişanîdâr

  • Yüzsüzlük yaparak işini beceren. (Farsça)

posta

  • İtl. Bir yere gelen veya bir yerden gönderilen mektup ve emânetlerin hepsi.
  • Bu emânetleri toplayan ve dağıtan idare ve onun yeri.
  • Belli zamanlarda sefer yapan ve çok zaman posta taşıyan vasıta.
  • Takım, kol.
  • Hizmet nöbetinde bulunan er.
  • Sefer.

ra'b

  • Doldurmak.
  • Efsun, (sihir yapanlar okurlar.)

rabb-i muhtar-ı hakim / rabb-i muhtar-ı hakîm

  • Herbir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayan, dilediğini dilediği gibi yapan, herşeyi belirli maksat ve faydalara uygun ve tam yerli yerinde yaratan Allah.

rabıta-i telebbüsiyye / râbıta-i telebbüsiyye

  • Râbıta yaparken kendisini, velînin şeklinde, kıyâfetinde görmek ve düşünmek.

rahim-i hakim / rahîm-i hakîm

  • Herşeyi hikmetle yapan, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah.

rasim

  • Resim yapan, çizgi çizen.
  • Akar su.

rassad / رصاد

  • Gözlemci, gözlem yapan. (Arapça)

rehhas

  • Kârgir bina yapan.

rençber

  • Tarım işi yapan kimse.

ressam

  • Resim yapan, resim çizen.

riyakar / riyakâr

  • Riya eden. Adam kandırmak için yalan söyleyen. Sahte iş yapan. İki yüzlü.

riyakarane / riyâkârâne

  • Gösteriş yaparak.
  • Gösteriş yaparcasına.

riyasetpenah

  • Başkanlık makamında bulunan. Başkanlık eden, başkan olan. Reislik yapan. (Farsça)

rüesa

  • (Tekili: Reis) Reisler, reislik yapanlar. Başkanlar.

safa ve merve / safâ ve merve

  • Kâbe-i muazzamanın yakınındaki iki tepenin adı. Hac ve umre esnâsında sa'y denilen hac vazîfesini yaparken Safâ tepesinden sonra Merve tepesine gidilir.

safa-engiz

  • Safa koparan. Neşe, sevinç yapan.

saffat

  • (Tekili: Saff) Saf olanlar, saf yapanlar.

şahid / şâhid

  • Şahitlik yapan. Bilen, tanıyan. Senet yerine geçecek kadar mâkul ve mu'teber sayılan. Gören.
  • Resul-ü Ekrem Efendimizin (A.S.M.) bir vasfı.
  • Melâike-i kiram.
  • Hazır.
  • Şahitlik yapan, bilen, tanıyan.

sahir / sâhir

  • Büyücü, büyü yapan, sihir yapan.
  • Büyü ve sihir yapan.

şahit

  • Şahitlik yapan, bilen, tanıyan.

şahs-ı müstebit

  • Despot kişi; baskı yapan şahıs, baskıcı kimse.

sahte / ساخته

  • Yapay, yapma. (Farsça)
  • Düzmece. (Farsça)
  • Kalp, sahte. (Farsça)

sahtekar / sahtekâr

  • Sahte iş yapan, hilekâr. Kalpazan. (Farsça)

sai

  • Çalışan.
  • Devletçe posta idaresinin kurulmasından evvel mektup ve emanet götürüp getiren kimseler.
  • Bir yere vâli olan.
  • Cemaat başı.
  • Yan yan giden.
  • Hızlı yürüyen.
  • Koğuculuk yapan.

saki / sâki

  • İçecek servisi yapan, sunan kişi.

sakil

  • Cilâ yapan, parlatan.

san'atkarane / san'atkârâne / صَنْعَتْكَارَانَه

  • San'atlı yaparak.

şanesaz / şanesâz

  • Tarak yapan, tarakçı. (Farsça)

sani / sâni

  • San'atkâr, her işini san'atla yapan.

sani' / sâni' / صانع

  • (Sun'. dan) Sanatkârca yapan. Yaratan. San'at eseri olarak meydana getiren. İşleyen, yapan. (Allah)
  • Sanatkârca yapan, yaratan, sanat eseri olarak meydana getiren. (Allah)
  • Yaratıcı, Tanrı. (Arapça)
  • Yapan. (Arapça)

sani'-i hakiki / sani'-i hakikî

  • Doğrudan doğruya, hiç bir şeye muhtaç olmadan her şeyin aslını, esasını ve teferruatını yapan, yaratan. Allah (C.C.).

sani-i hakim / sâni-i hâkim

  • Herşeyi hikmetle ve san'atla yapan Allah.

sani-i musavvir / sâni-i musavvir

  • Herşeyi istediği surette, mükemmel ve sanatlı bir şekilde yapan Allah.

sani-i vahid / sâni-i vâhid

  • Tek olan ve herşeyi san'atlı yapan Allah.

sarık / sârık

  • (Sârıka) Çalan, hırsızlık yapan. Hırsız.

şarkiyat

  • Şark dilleri veya ilimleri hakkında inceleme yapan ilim şubesi.

şavt

  • Hac esnâsında sa'y denen vazîfeyi yaparken, Safâ'dan Merve'ye ve Merve'den Safâ'ya her bir geliş ve tavaf yaparken Kâbe'nin Hacer-ül esved köşesinden başlayan ve başlanılan yere gelince sona eren her bir dönüş.

sayakıle

  • (Tekili: Saykal) Cilâ yapanlar, cilâcılar.
  • Cilâ âletleri.

saye-endaz

  • Gölge salan. (Farsça)
  • Mc: Koruyuculuk eden, himâyecilik yapan. (Farsça)

saye-i muzlimane / sâye-i muzlimâne

  • Karanlık yapan gölge; kötü koruma.

sayifet

  • Rum gazası. (Çünki çok yağmurlu ve karlı yer olduğundan yaz günlerinde gaza yaparlardı.)

saykal

  • Cilâ. Cilâ yapan âlet. Parlatan.
  • Kılıç bileyen.

sayyad

  • Avcı, avcılık yapan.

saz / sâz

  • (Sâhten: Yapmak mastarından emir köküdür) Eden, yapan, uyduran, düzen mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Evham-saz : Evham veren. (Farsça)
  • "Eden, yapan" mânâsında son ek.

sebak

  • (Çoğulu: Esbâk) Ders.
  • Yarış.
  • Koşu yapanların aralarında koydukları ödül.

sefergüzin

  • Yolculuk yapan, seyahat eden. (Farsça)

şegab

  • Çanak kırığını tamir eden.
  • Çanak yapan.

sehhar

  • (Sihir. den) Büyü gibi bir kuvvetle çeken. Büyü yapan.
  • Çok aldatıcı.

şehr

  • Cemâati, en büyük câmiye sığmayan yer veyâ İslâmiyet'in emrini yapabilecek güçte müslüman vâli ve hâkimi bulunan yer.

şehr-aşub

  • Şehri karıştıran, kargaşalık yapan.

sekban

  • Köpek besleyicisi. (Farsça)
  • Padişahın köpeklerini av yerine götüren seyman. (Farsça)
  • Vaktiyle Yeniçeri Ordusunda bir asker sınıfının ismi. (Farsça)
  • Köy düğününde silâhlı ve oyun yapan gençler kafilesi. (Türkçede seğmen denir.) (Farsça)

sekkare

  • Şarap yapan.

seleb

  • Yemen vilâyetinde yetişen bir ağacın kabuğudur. Ondan ipler ve urganlar yaparlar.
  • Kişinin malı mülkü ve metâı.

semher

  • Eskiden süngü ağacı yapan bir kimsenin adı. (Ona nisbet edip "rumh-i semherî" derler.)

semman

  • Süzme yağ yapan. Hâlis yağ yapan veya satan kişi.

seri'

  • Çabuk, hızlı.
  • Az vakitte çok iş yapan.

şerir

  • Şerli. Şer işleyen. Kötülük yapan. Kötü.

şermende

  • Utanmış, mahcub. Utanılacak bir iş yapan. (Farsça)

şerr

  • Kötü iş, kötülük. Fenâlık.
  • Kavga.
  • Allaha isyan, emirlerine uymama, muhalif hareket etme.
  • Fenâ adam, fenâlık yapan adam, kötü adam.
  • Daha kötü, en kötü.

sevab / sevâb

  • İyilik ve ibâdet yapana âhirette Allahü teâlâ tarafından verilecek mükâfât, iyi karşılık. Ecir.

seyr ü sefer eden

  • Yolculuk yapan.

seyyaf

  • (Seyf. den) Kılıçlı.
  • Kılıç yapan, kılıççı.
  • Cellât.

sihirbaz / sihirbâz

  • Büyücü, büyü yapan, gözbağcı, sahir.
  • Büyü yapan, büyücü. Sâhir, neffase.

şikayet

  • Sızlanma, sızıltı.
  • Haksız olan, haksız iş yapan bir kimseyi üst makama bildirmek.

sımame

  • Kan damarlarında tıkanıklık yapan kan pıhtısı.

sitem-kar / sitem-kâr

  • (Çoğulu: Sitemkârân) Haksızlık ve zulüm yapan. Zâlim. (Farsça)

siyasetkarane / siyasetkârane / siyasetkârâne

  • Siyaset yaparcasına.
  • Siyaset yaparak.

siyasetvari / siyasetvâri

  • Politika yaparak; siyasî bir ifâde ve tavırla.

stajyer

  • Staj yapan kimse. (Fransızca)

su-i ahlak / su-i ahlâk

  • Ahlâk kötülüğü. Allah'ın, peygamberin râzı olmayacağı işleri yapanın ahlâkı.

suf

  • (Çoğulu: Evsâf) Yün dokuma. Yünden yapılmış dokuma.
  • Yün, yapağı, ibrişim.

şüfea'

  • (Tekili: Şefi') Şefaatçiler. Şefaat edenler, bir suçun bağışlanması için aracılık yapanlar.

sühanperdaz / سخن پرداز

  • Ağzı laf yapan. (Farsça)

suhre / سُخْرَه

  • İsteksiz yapan.
  • İsteksiz yapan, alaya alan.

suhrekar / suhrekâr

  • Maskaralık yapan. Maskara. (Farsça)

sultan-ı adil / sultan-ı âdil

  • Her işini sınırsız bir adaletle ve yerli yerinde yapan Sultan; Allah.

sun'i / sun'î / صنعى / صُنْع۪ي

  • Yapay. (Arapça)
  • Sonradan yapılma, yapay.

suni / sunî

  • Yapay, sahte.

şur-efgen

  • Karma karışık yapan, kargaşalık çıkaran. (Farsça)

şur-engiz

  • Gürültü çıkaran, şamata yapan. (Farsça)

suretbend

  • Tasvir yapan. Resimci. (Farsça)

suretger

  • Suret yapan, resim çizen, ressam. (Farsça)

şuunat-ı kesireye malik / şuûnât-ı kesireye mâlik

  • Pek çok halleri, özellikleri, etkinlikleri bulunan; pek çok işi yapabilen.

suz

  • (Suhten: Yanmak mastarından) "Yakan, yakıcı, yanmak, tutuşmak" mânâlarına gelerek mürekkeb kelimeler yapar. (Farsça)

suzenger

  • İğne yapan, iğneci. (Farsça)

tabaka'

  • Kelâmdan âciz kimse, konuşamayan kişi.
  • Cimaı yerince yapamayan kimse.

tabbağ

  • Kılıç yapan kimse.

tabi / tâbi

  • Kitap vs. basan, baskı işlemini yapan.

tacir / tâcir / تاجر

  • Ticaret yapan, ticaretle uğraşan.
  • Ticaret yapan.
  • Tüccar, ticaret yapan. (Arapça)

taksir

  • (Kasr. dan) Kısaltma, kısma.
  • Kusur, hata, kabahat, suç. Günah.
  • Bir işi eksik yapma.
  • Bir şeyi yapabilir iken yapmama.
  • Zayıflatmak, süstlük etmek.
  • Geri kalmak.

taltif

  • İltifat etmek. Bir iyilik yaparak gönül almak. Yumuşatmak.

tarh-efgen

  • Düzenleyen, kuran, tertib eden. (Farsça)
  • Temel kuran, bina yapan. (Farsça)

tarik-i cehri / tarîk-i cehrî

  • Açık olarak ve yüksek sesle zikir yapan tarikat. (Kadirî gibi)

taşt-gen

  • Leğenci. (Farsça)
  • Leğen yapan. (Farsça)

tasvir

  • Bir şeyin şeklini çıkarma, resmini yapma.
  • Resim yaparcasına güzel tarif etme, tanımlama.

tatbikan

  • Tatbik ederek, uygun yaparak. Fiilen işleyerek.

tavvas

  • Tas yapan.

tayi'

  • İtaat eden, boyun eğen kimse.
  • Bir işi kendi isteğiyle yapan.

tayyan

  • Balçık yapan kimse.

tazyik eden

  • Sıkıntı veren, baskı yapan.

tecessüs eden

  • Casusluk yapan, gizlice araştıran.

tefcir

  • Yerden su kaynatıp akıtma.
  • Drenaj, oluk vs. gibi su yolları yaparak, bir yerde birikmiş olan suları akıtma işi.
  • Yarmak.

tefsir / tefsîr

  • Örtülü, kapalı olan şeyi ortaya çıkarmak, açmak, beyân etmek, beşerî kudret dâhilinde, Kur'ân-ı kerîm âyetlerindeki murâd-ı ilâhîyi (Allahü teâlânın murâdını) anlamak. Bu işi yapabilen âlime müfessir denir.

telbis / telbîs / تلبيس

  • Hile yaparak aldatma. (Arapça)

tercih bila müreccih / tercih bilâ müreccih

  • Tercih edici sebep olmaksızın tercih (seçim) yapılabilir. Yani, seçimi yapacak zat için mutlaka sebebin var olması gerekmez, hiçbir sebebe bağlı kalmadan da seçenekler arasından birini seçebilir.

tertib-i cali / tertib-i câli

  • Yapay tertip, düzen.

tesbihfeşan

  • Çok çok tesbihat yapan, tesbihat ifade eden. (Farsça)

teveccüh

  • Yönelme.
  • Peygamberleri aleyhimüsselâm veya evliyâyı vesîle (vâsıta) yaparak, onların hâtırı için istenilen bir şeye kavuşturması için Allahü teâlâya yalvarmak. Buna, istigâse, tevessül ve teşeffü' de denir.
  • Tasavvuf yolunda ilerleme, yükselme sebeblerinden en önemli olanı. Bir velîni

tevessül

  • Bir şeyi vasıta yaparak yaklaşma, sarılma, çalışma.

tüccar

  • (Tekili: Tâcir) Tacirler, satıcılar. Ticaret yapanlar.

türbedar

  • Türbede hizmet gören, bekçilik yapan kimse.

turfe-kar / turfe-kâr

  • Garip şeylerle uğraşan. Şaşılacak şeyler yapan. (Farsça)

turuk-u cehriye

  • Zikirlerini açıktan ve sesli olarak yapan tarikatlar, Kàdirîlik gibi.

turuk-u hafiye

  • Zikirlerini gizli ve sessiz yapan tarikatlar, Nakşibendîlik gibi.

turuk-u hafiyye

  • Gizli tarikler, yollar, tarikatlar. Gizli zikir yapan tarikatlar.

tuti

  • Dudu kuşu. Papağan. İşittiği sözleri ezberleyip, insan sesi taklidini yapan ve söyleyen bir kuş.

ulema-i ehl-i zahir / ulema-i ehl-i zâhir

  • Dış görünüşe göre yorum yapan âlimler.

ulemaüs-su ashabı / ulemâüs-sû ashabı

  • İlmi kötüye kullanarak dünyaya yönelik menfaatler için ilmi âlet yapan âlimler ve onlara tâbi olanlar,uyanlar.

va

  • "Arkada, geri" mânâlarına gelerek birleşik kelimeler yapar. (Farsça)

va'd

  • Söz verme. Söz verilen şey. Bir kimsenin yapacağına veya yapmayacağına dâir söz vermiş olduğu husus. Bir şeyi yapmak veya bir şey için söz vermek va'ddır. Hayır işlenecek iş için masdar "va'd" veya "vaide" dir. İşlenecek şey şer ise; ev'ide denir. Masdarı "Îâd" dır. Va'd hayırda, îâd ve vaîd şerde k

va'id / va'îd

  • Allahü teâlânın azâb yapacağına söz vermesi.

vahib / vâhib

  • Bağış yapan, veren.

vazifeşinas / vazifeşinâs

  • Vazifesini, işini dikkatli yapan, işine bağlı kimse.
  • İşini dikkatle yapan. Vazifesini özenerek, severek yapan. (Farsça)
  • Görevini seve seve yapan.

yemin-i mün'akıde / yemîn-i mün'akıde

  • Geleceğe âit bir iş hakkında meselâ ilerde yapacağım veya yapmayacağım diyerek yapılan yemîn.

za

  • (-Zây) " Doğuran" anlamına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Nâdire-zâ : Nâdir şeyler yapan, bulunmaz şey meydana getiren. (Farsça)

zalim / zâlim

  • Zulmeden, zulüm yapan.

zat-ı hakim-i hafiz / zât-ı hakîm-i hafîz

  • Herşeyi koruyup saklayan ve hikmetli bir şekilde yapan Zât, Allah.

zat-ı kadir-i hakim / zât-ı kadîr-i hakîm

  • Sonsuz güç ve kudret sahibi ve herşeyi hikmetle yapan Zât, Allah.

zeccac

  • Şişeci. Camcı. Sırça işleri yapan.

zehirbaz

  • Zehir veren, zehir yapan.
  • Zehirci, zehir yapan.

zehr-baz

  • Zehir veren. Zehir yapan.
  • İmandan ayıran.

zenne

  • Kadın kısmı.
  • Eskiden orta oyununda kadın rolü yapan erkek sanatkârlar hakkında kullanılan bir tâbirdi. Eskiden kadınlar, oyunda rol alamadıkları için erkekler kadın kıyâfetine girer ve oyunda kadın rolü yaparlardı.

zer-keş

  • Altın kakmalı, altın işlemeli. (Farsça)
  • Altın tel yapan. (Farsça)

zevani

  • (Tekili: Zâniye) Zâniyeler. Zina yapan kadınlar.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR