LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Yaki ifadesini içeren 849 kelime bulundu...

a

  • 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.

abidane / abîdâne

  • Kul olarak, ibâdet edene yakışır surette. (Farsça)
  • Kulluğa yakışır bir şekilde.

acemane / acemâne

  • Acemlere yakışır suret. Yabancı gibi. (Farsça)

aculane / aculâne

  • Acele edene yakışır suretde.

adaletkarane / adâletkârane

  • Adâletlice. Adalet sahibine yakışır şekilde, insaflı ve haklı surette. (Farsça)

adat-ı küfriye ve zalimane / âdât-ı küfriye ve zâlimâne

  • İnkâra ait ve zâlimlere yakışan âdet ve uygulamalar.

ademiyyet / âdemiyyet

  • İnsanlık. Namuslu bir insana yakışır hâl ve tavır.

adese

  • Mercimek.
  • Mercek. Uzağı yakın veya yakını uzakta görmeğe yarayan dürbün veya mikroskop camı.

adese-i mütekarib

  • Yakınlaştıran mercek.

adilane / âdilâne

  • Adalet sahibi bir adama yakışır surette.

agra

  • Çok sevimli, yakışıklı.

ahger-i suzan

  • Yakıcı kor.

ahir vakit / âhir vakit

  • Dünya hayatının kıyamete yakın son devresi.

ahir zaman / âhir zaman

  • Dünya hayatının kıyamete yakın son devresi.

ahiren

  • En son, en son olarak.
  • Son zamanlarda, yakında.

ahirzaman / âhirzaman

  • Dünya hayatının kıyamete yakın son devresi.
  • Dünyanın son zamanı ve son devresi. Dünya hayatının kıyamete yakın son devresi.

ahirzaman peygamberi / âhirzaman peygamberi

  • Dünya hayatının kıyamete yakın son devresinde gönderilen Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.).

ahmakane

  • Ahmakçasına, ahmak olana yakışır şekilde. (Farsça)

ahrarane

  • Hürriyetçilere yakışır tarzda. Serbestçe. Hür olana yakışır surette. (İnsana karşı hürriyet, Allah'a karşı ubudiyyeti intac eder. Mün.) (Farsça)

ahşam

  • (Tekili: Haşem) Bir büyük zâtın yakınları, maiyeti, taraftarları.

ahseb

  • Çok iyi hesab edilmiş, münâsib.
  • Çok fazla cimri, hasis.
  • Miskin.
  • Saçının rengi kırmızıya yakın.
  • Tüyünün rengi boz renk olan kızıl deve.

ahufizar / âhufizâr

  • Yanıp yakınma.

akarib

  • Akrabalar, yakınlar.
  • Akrabalar, yakınlar.

akılane / âkılâne

  • Akıllı kimseye yakışır surette, akıl ve idrakle. (Farsça)

akraba / akrabâ / اقرباء

  • Aralarında soyca, nesebce yakınlık olanlar. Yakınlar.
  • Aralarında neseb (soy), süt ve evlilik bakımından yakınlık bulunanlar.
  • Yakınlar, hısımlar.
  • Akraba, yakınlar. (Arapça)

akraba-i taallukat / akraba-i taallûkat

  • Hısım akraba; yakın uzak bütün akrabalar, aile çevresi.

akreb / اقرب

  • En yakın. Daha yakın. Ziyade yakın.
  • En yakın.
  • Daha yakın, pek yakın.
  • En yakın. (Arapça)

akreb-i mekniyyat

  • Huk:Meşrut-un lehi bildiren zamirin en yakın mercii mânasını anlatır. Meselâ: Bir vakfiyede vâkıf tevliyetini evvelâ kendisine, sonra oğlu "A" ya, sonra çocuklarına şart etse, çocukları tabirindeki zamir vâkıfın kendisine değil de en yakın merci'i bulunan "A" nın çocuklarına hamlolunur. (Huk.L.)

akrebiyet

  • Çok yakınlık; Cenab-ı Hakkın kula yakınlığı.
  • Yakınlık.

akrebiyet-i ilahiye / akrebiyet-i ilâhiye / اَقْرَبِيَتِ اِلٰهِيَه

  • İlâhî yakınlık, Allah'ın kula olan yakınlığı.
  • Allahın her şeye her şeyden daha yakınlığı.

akrebiyyet

  • Daha yakın oluş.
  • Cenab-ı Hakkın insana olan yakınlığı.

akriba

  • Akraba, aralarında soy veya sihriyetçe yakınlık olanlar.

akval-i hakimane / akval-i hakîmâne

  • Hikmet sahiblerine yakışır sözler. (Farsça)

alef

  • Cana yakın.

alicenabane / âlicenâbâne / âlîcenabâne

  • Büyüklere yakışır, yüksek bir tarzda.
  • Yüksek ahlâklı birine yakışır biçimde.

alimane / âlimâne

  • Alimlere yakışır surette. Bilenlere yakışır şekilde. (Farsça)
  • Âlimlere yakışır surette.

amirane / âmirane

  • Emredercesine. Amir imiş gibi. (Farsça)
  • Emreden büyük kimseye yakışır şekilde. (Farsça)

amiyane / âmiyane / âmiyâne / عَامِيَانَه

  • Âdice. Bayağıca. Cahillere yakışır surette. (Farsça)
  • Sıradan halka yakışır şekilde.

an-karib

  • Yakından, çok zaman geçmeden.

an-karib-iz-zaman

  • Yakın vakitten.

an-karibin

  • Yakın vakitlerde.

anak

  • En zarif, en yakışıklı, en güzel.
  • Çok ferah, çok sürurlu.

ane / âne

  • Kelime sonuna getirilerek zarfiyet ifâdesi için kullanılan nisbet edatıdır. Meselâ: Mütefekkirâne (: Mütefekkire yakışır halde) kelimesinde olduğu gibi. (Farsça)

anese

  • Ünsiyet etmek. Karşılıklı görüşmek, arkadaş olmak, yakınlık göstermek. (Vahşetin zıddı)

anif / ânif

  • Yakında geçen. Pek yakın geçmişte.

anise

  • Cana yakın kız veya kadın.

ankarib / ankarîb / عن قریب

  • Yakında, yakından, çok geçmeden. (Arapça)

aposteriori

  • Fels: Tecrübe sonunda meydana gelen bilgi ve düşünceyi anlatmak için kullanılan bir sıfat. Meselâ ateşin yakıcı olduğunu denedikten sonra anlarız. Bu bilgi, aposteriori bir bilgidir.

aram-cuyane / ârâm-cûyane

  • Dinlenmek isteyene yakışır şekilde. (Farsça)

areng

  • Dirsek. (Farsça)
  • Dert, keder. (Farsça)
  • Hile, dubârâ. (Farsça)
  • Tarz, tavır, üslüb. (Farsça)
  • Vali, hakim. (Farsça)
  • Zannolunur ki, galiba, öyledir, benzer gibi bir yakınlık ve benzerlik ifâde eder. (Farsça)

arifane / ârifane / ârifâne / عَارِفَانَه

  • Arife yakışır surette. Bilene yakışır şekilde. İrfan sahibi olarak. (Türkçe)
  • Bilen birine yakışır bir şekilde.
  • Allahı tanıyana yakışacak sûrette.

arusane

  • Geline yakışır şekilde. (Farsça)

as'ase

  • (Is'as) Yönelme. Arka çevirme.
  • Gece karanlığı gelmeğe başlamak veya gitmek.
  • Bulutun yere yakın olması.

asa / asâ

  • (Fiil veya harftir) Ümid veya korku bildirir. Şek ve yakin manalarına delalet eder; (ola ki, şayet ki, meğer ki, olur, gerektir) manalarına gelir. Ekseri, (lâkin) (leyte) mânasına temenni için kullanılır. Hitab-ı İlahî kısmında yakîn ve vücubu ifade eder.

asafane / asafâne

  • Bir vezire yakışır surette ve hâlde. (Farsça)

asar-ı üns ve ülfet / âsar-ı üns ve ülfet

  • Dostluk ve yakınlık izleri.

asayiş-perverane / asâyiş-perverâne

  • Rahat, huzur ve asâyiş taraftarına yakışacak şekilde. (Farsça)

aşı

  • Birşeyden alınıp diğer birşeye aktarılan madde.
  • Çeşitli tehlikeli hastalıkların önünü almak için aşılanan madde.
  • Yabani veya cinsi âdi bir ağaca, cinsine yakın diğer iyi bir ağaçtan vurulan kalem veya yaprak aşısı.

asilane / asilâne

  • Asil olanlara yakışır şekilde. Asil ve neseb sahibine lâyık. (Farsça)

aşinalık / âşinâlık

  • Tanıma, yakınlık.

aşiret

  • Kabile, oymak, göçebe halinde yaşıyan ekseri bir soydan gelen cemaat. Yakın akraba, âile.

aşr

  • On. Bir cemâat içerisinde ve daha çok cemâatle kılınan namazlardan sonra Kur'ân-ı kerîmden sesli olarak okunan on âyet veya bu mikdara yakın bir bölüm.

aşti-perverane / aştî-perverane

  • Barış taraftarına yakışacak şekilde. (Farsça)

ateş-i cevval / âteş-i cevval

  • Daima hareket hâlinde olan yakıcı ateş.

ateş-i suzan / ateş-i sûzan

  • Yakıcı ateş.

ateş-zede

  • Yakılmış, yakılan. (Farsça)

atime

  • (Çoğulu: Atâim) Ateş yakılan ocak; mangal.

avam-perestane

  • Avam kimselere yakışır şekilde. (Farsça)
  • Şiddetli halk taraftarı olan birine yakışır sûrette. (Farsça)

avamperestane / avamperestâne

  • Bilgisizce, câhilce; avamâ, sıradan kimselere yakışır şekilde.

avijgan

  • Mahremler, yakınlar. (Farsça)
  • Güzeller, gençler. (Farsça)

ayn-el yakin / ayn-el yakîn

  • (Ayn-ül yakîn) Göz ile görür derecede görerek, müşâhede ederek bilmek.

ayr

  • (Çoğulu: A'yâr) Eşek, himar.
  • Medine-i Münevvere yakınında bir dağ.
  • Uzun demir mıh.

bab-ı cibril / bâb-ı cibrîl

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Medîne-i münevverede yaptırdığı mescidinin doğu tarafındaki kıbleye yakın olan kapısı. Bu kapıya, hazret-i Osman'ın evinin karşısında bulunması sebebiyle Bâb-ı Osmân; Resûlullah efendimiz hazret-i Osm an'ın evini ziyâret etmek üzere bu kapıdan girip

bab-ul mendeb / bâb-ul mendeb

  • Kızıldeniz'de Hint Denizi yakınlarında bulunan bir boğazın adı.

bab-üs-selam / bâb-üs-selâm

  • Mekke-i mükerremede bulunan Mescid-i Haram'ın doğu tarafına açılan kapı. Bâb-ı Şeybe de denir.
  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Medîne-i münevverede yaptırdığı Mescid-i Nebî'nin batı duvarında kıbleye yakın olan kapısı. Bâb-ı Mervân diye de bilinen bu kapı, Mescid-i

babacan

  • Biraz kalender davranışlı, cana yakın.

bagar

  • Bir yakıcı hastalıktır ki devede vâki olur; suyu içip kanmaz ve sonunda ondan helâk olur.

bagiyane

  • Allah'a isyan edenlere ve âsilere yakışır surette. (Farsça)
  • Zâlimlere yakışır şekilde. (Farsça)

bahadırane

  • Yiğitçesine, kahramana yakışır surette. (Farsça)

bahtiyarane

  • Bahtiyarcasına, mutlucasına, mesut olana yakışacak şekilde. (Farsça)

bahur / bahûr

  • Sıcakta yerden yükselen buhar.
  • Tütsü. Yakılarak güzel kokular elde edilen ot ve sâir şey.

bahurdan / bahûrdân

  • İçinde tütsü yakılan kap. (Farsça)

bakiyane / bâkiyâne

  • Bâki olana yakışır surette. Ebediyyete yakışır şekilde. Sonsuzca. (Farsça)

balapervazane

  • Yüksekten uçar gibi.
  • Çok yüksek rütbelilere yakışır şekilde.

banliyö

  • Bir şehrin yakın çevresinde bulunan mahalle ve yerleşme yerleri. (Fransızca)

baria

  • Yakınlarından üstün vasıflı. Emsalinden üstün. Tam ve mükemmel.

basirane

  • Görerek. Bilerek. Basiret sahibine yakışır halde. (Farsça)

batn

  • İç, karın, insanın içi. Mide.
  • Soy, nesil.
  • Birbirlerine hısımlığı pek yakın olmayan küçük kabile.

bed-ram

  • Lâtif, hoş, yakışıklı, süslü. (Farsça)
  • Sert başlı at. (Farsça)
  • Dâima, devamlı. (Farsça)

behimi / behimî

  • Hayvana yakışır tarzda, hayvanlık.

bekil

  • Yakışıklı delikanlı, genç.

bengi / bengî

  • Beng tiryakisi, esrarkeş. (Farsça)

benzol

  • Benzin ve toluen karışımı bir akaryakıt.

beri

  • Yakın mesafe, ötenin zıddı.

berkata

  • Birbirine yakın olan adım.

berze

  • İpekli kumaş (Farsça)
  • Yakışıklı, nâzik. (Farsça)
  • Ekin, zirâat. (Farsça)
  • Dal, budak. (Farsça)
  • Letâfet, zerâfet. (Farsça)

bevz

  • Rutubetten dolayı yiyecek ve giyeceklerde meydana gelen yeşil renkte küf. (Farsça)
  • Ağacın, kök kısmına yakın olan yerleri. (Farsça)
  • Eşek arısı. (Farsça)

binbaşı

  • Ask: Bin kişiye yakın olan bir tabur askere kumanda eden subay; yarbayın bir alt, yüzbaşının bir üst derecesidir.

bürhan

  • Delil, hüccet, isbat vasıtası.
  • Man: Yakînî mukaddemelerden meydana gelen kıyas.
  • Red ve inkâr için itiraz kabul edilmeyecek surette isbat-ı hakikat eden kavi hüccet.

büzürgane / büzürgâne

  • Büyük, ulu bir kimseye yakışacak sûrette. (Farsça)

cadı

  • Avrupa'da putperestlik çağından beri gelen bir inanca göre, şeytanın gücünü kullanarak büyü yolu ile insanlara kötülük eden, felâketler getiren kadın. Bu bâtıl inanç yüzünden birçok yaşlı masum kadın, cadı diye Hristiyanların kurduğu Engizisyon mahkemeleri kararıyla yakılmıştır.

çağ

  • Zaman, vakit, esnâ, hengâm, mevsim.
  • Yaş.
  • Boy, kamet, tenâsüb, lüzumu derece semizlik.
  • Devir, tarih çağları. (İlkçağ, Ortaçağ, Yeniçağ, Yakınçağ.)

çağrışım

  • Psk: Bir idrakla kazanılan bir fikrin başka bir idrak (algı) ile kazanılan fikir arasında bağıntı kurulması, birinin diğerini hatıra getirmesidir. Bu bağıntı zaman ve mekânda yakınlık, benzerlik ve zıdlık sebebiyle kurulur. Sevap deyince günahın; abdest deyince namazın; Cennet deyince Cehennem'in de

cahilane

  • Câhillikle, câhilce, câhil kimseye yakışır şekilde. (Farsça)

cami / camî

  • (Molla Camî) Hi: 817-898 Büyük bir İslâm müellifidir. Asıl adı: Abdurrahman'dır. Yüze yakın eser vermiştir.

cansuz

  • Can yakıcı, yürek tutuşturan. (Farsça)

car-ı zil kurba / câr-ı zil kurbâ

  • Yakın komşu.

çark-ı felek

  • Bir makine veya dolaba benzetilen gökyüzü.
  • Mc: Tâlih, baht.
  • Yakıldığı zaman dönerek ateşler püskürten bir çeşit donanma fişeği.
  • Bir nevi sarmaşıklı nebat çiçeği.

cebbarane

  • Cebbarcasına. Cebbar olana yakışacak tarzda.

cebel-i nur / cebel-i nûr

  • Nûr dağı. Mekke-i mükerreme yakınında Peygamber efendimize ilk vahyin geldiği mübârek dağ. Hirâ, Hirâ Nûr dağı da denir.

cefnak

  • Gözleri büyük, rengi sarıya yakın bir kuşun adı.

cel'ab

  • Medine yakınında bir dağ.
  • Gözü çok iyi görmek.

celis-iilahi / celîs-iilâhî

  • Allahü teâlâya yakın kimse, velî.

ceramika

  • Musul yakınında Acem asıllı bir kavmin adı.

çespan

  • Lâyık, uygun, münasib, muvafık, yakışır.

çespide

  • Lâyık, uygun münasib, muvafık, yakışır. (Farsça)

cilve

  • Esmâ-i İlâhînin tecellisi.
  • Tecelli.
  • Güzellere yakışır duruş ve davranış. Dilberâne hareket. Naz ve edâ. Hoşa giden görünüş.

cimse

  • Rengi gökrek kızıllığa yakın kıymetli bir taş.

cinan-ı ulum / cinan-ı ulûm

  • İlm-i Kur'ân ve imân cennetleri. Maarif-i İlâhiye ve tahkikî ve yakinî imân derslerinin okunduğu ulemâ-i İslâm ve talebe-i ulûm meclisleri.

cins-i karib / cins-i karîb

  • Yakın cins.

civan

  • Yakışıklı genç.

civar / civâr / جوار

  • Çevre, yöre, etraf.
  • Yakın yer, yakın komşu.
  • Yöre, yakın yer.
  • Yakın çevre. (Arapça)

civariyyet

  • Komşuluk, yakınlık, aynı civarda oluş.

çolpa

  • Bir ayağı sakat olan. (Farsça)
  • Yürürken ilk defa sol ayağını atan. (Farsça)
  • Mc: Beceriksiz. Eli yakışıksız. (Farsça)

cüdera'

  • (Tekili: Cedir) Yakışanlar. Lâyık olanlar, liyâkat sahibi olanlar.

cuhfe

  • Medine yakınında bir yerin adıdır ve Şam ehli orada ihram giyerler.

çüst

  • Çevik, çabuk hareketli. Seri-ül-hareke. (Farsça)
  • Dar, sıkı. (Farsça)
  • Muntazam, mükemmel, düzgün. Yakışıklı. (Farsça)

cüvar

  • (Civâr) Yakınlık. Komşuluk.
  • Himâyet, korumak.
  • Riâyet.
  • Süt emen deve yavrusu.
  • Karga sesi.
  • Öküz avazı.

cüvvet

  • Kırba yaması.
  • Bir parça yer.
  • Siyaha yakın boz renk.
  • Demir pası.

dabbet-ül-erd / dâbbet-ül-erd

  • Kıyâmetin büyük alâmetlerinden. Kıyâmetin kopmasına yakın çıkacak olan bir hayvan.

dagma'

  • Yüzünün rengi siyaha yakın olan dişi koyun.

dahıs

  • Tırnak yakınında olan bir verem hastalığı.

dahiyane / dâhiyâne

  • Dâhiye yakışır şekilde.

dalif

  • (Çoğulu: Düllef) Nişandan öteye düşen ok.
  • Ağır yük getirip adımlarını birbirine yakın atan adam.

daniye

  • Yakında olan.

daverane / dâverâne

  • Doğruluk ve adaleti seven bir büyüğe yakışacak tarzda. (Farsça)
  • Hâkim ve vezirle alâkalı olan. (Farsça)

deccal / deccâl / دَجَّالْ

  • Kıyâmetin büyük alâmetlerinden biri. Kıyâmete yakın çıkacağı bildirilen ve Îsâ aleyhisselâm ile hazret-i Mehdî tarafından öldürülecek olan zâlim.
  • Kıyâmete yakın çıkacak, yalancı, dini tahrîb edecek şahıs.

demsaz / demsâz / دمساز

  • Yakın arkadaş. (Farsça)
  • Sırdaş. (Farsça)

denavet

  • Yakın olmak, yakınlık.

denen

  • Bir kişinin belinin bükülüp eğri olması.
  • Kolları çok kısa olmak.
  • Hayvanların ayakları kısa ve göğüsleri yere yakın olması.

deni

  • (Çoğulu: Deniyyât) Soysuz, alçak, ahlâksız.
  • Dünyaya âit, fâni ve geçici.
  • Yakın, karib.

derecat-ı kurbiye / derecât-ı kurbiye

  • Yakınlık dereceleri. Allah'a manevi yakınlık mertebeleri.
  • Allah'a yakınlık dereceleri.

derem

  • Baldır etli olduğundan dolayı topuğun görünmeyip belirsiz olması ve sâir kemiklerin etlilikten belirmeyip örtülmesi.
  • Ağızdan dişlerin dökülüp yerini et bürüyüp belirsiz olması.
  • Davarın yavaş yürüyüp adımlarını birbirine yakın atması.

dereman

  • Kişinin adımlarının birbirine yakın olması. (O kimseye "dârim" derler).

derhor

  • Lâyık, münasib, uygun, yakışır, derhuş, sezâ, şâyeste. (Derhurd da denir.) (Farsça)

derhuş

  • Derhor, lâyık, münasip, muvafık, uygun, yakışır, şayeste. (Farsça)

dervişane / dervişâne

  • Dervişe yakışır halde, saflık ve kalenderlikle. Müstağni ve fakir bir surette. (Farsça)

desisekarane / desisekârâne

  • Hilekârcasına. Desise ve hile edene yakışır surette. (Farsça)

dı'il / dı'îl

  • Ölüme yakın olan hasta deve.
  • Kurbağa yumurtası.

dıhas

  • Çok, kesir.
  • Eskimeye yakın olan.

dıhye

  • Çok yakışıklı Medineli bir Sahabî; Hz. Cebrâil Peygamberimize birkaç defa onun şeklinde gelmiştir.

dımad

  • Yara üstüne yapılan yakı ve bağlanan bez.

dindarane

  • Dindar bir kimseye yakışacak tarzda.

diyet

  • Kan bedeli. Yaralanan veya öldürülen bir kimse için en yakın vârisine ödenmesi şer'an hükmolunan para veya mal. Can pahası.
  • Para, değer. Kıymet.

dost / دوست

  • Sevgili. (Farsça)
  • Yakın arkadaş. (Farsça)
  • Tanrı. (Farsça)

dugmus

  • (Çoğulu: Degâmis) Rengi siyaha yakın küçük bir su canavarı.

dünüvv

  • Ulaşmak, yakın olmak.

dünya

  • (Müz: Ednâ) (Denâet veya dünüvv. den) En yakın, en aşağı.
  • Şimdiki âlemimiz.

düzdane / düzdâne

  • Hırsız gibi, hırsıza yakışır şekilde, hırsızca. (Farsça)

ebaid

  • (Tekili: Eb'ad) Yakın olmayan (hısım ve akraba.)
  • En uzak yerler.

ebu bekir-i sıddık

  • Asıl adı Abdullah, künyesi Ebu Bekir, lâkabı Sıddık ve Atik. Erkekler içerisinde Resul-i Ekreme (A.S.M.) ilk iman eden; bütün muharebelerde ona refakat eden; seferde, hazarda, bütün tehlikeli anlarda Peygamber Efendimizle (A.S.M.) beraber çalışmış ve onun en yakın Sahâbesi. Onun sohbetinden feyz alm

ecmel

  • (Cemil. den) Çok güzel, en yakışıklı. Daha güzel.

edibane / edibâne / edîbâne

  • Edibe yakışır, terbiyeli bir surette. Edebiyatçı gibi. (Farsça)
  • Edebiyatçıya yakışır edebî bir üslupla.

edken

  • Bulanık,
  • Rengi siyaha yakın olan.

edna

  • Pek aşağı, en alçak. Pek az, pek cüz'i.
  • Çok yakın.

efhaz

  • (Tekili: Fahz) Akrabalar, yakın hısımlar.

efyun-keş

  • Afyon kullanmaya alışmış olan. Afyon tiryakisi. (Farsça)

egzost

  • ing. İçten yanmalı motorlarda yanmış akaryakıt gazı. Bu gazın boşaltılması tertibatı.

ehamm

  • Yakın.
  • Kara, esved.

ehass

  • Daha hususi, daha yakın, daha hâlis. Hususi. Ziyade hâs. (Eamm'ın zıddıdır.)

ehass-ül havas / ehass-ül havâs

  • En hâlisin hâlisi. Şuhudi imân sahibleri olan evliyalar. Cenab-ı Hakk'a yakınlık kazananların en hâlisi olan enbiyâ ve evliya. Efdallerin efdali, sâlihlerin sâlihi.

ehl-i dil

  • (Ehl-i kalb) Kalbi uyanık, basireti ziyade olan. Gönül ehli. Mâneviyata çok kıymet veren, kalben Cenab-ı Hakk'a çok yakınlık hissedip çok hikmetlerden anlayan zât.

ehl-i hidayet ve huzur / ehl-i hidâyet ve huzur / اَهْلِ هِدَايَتْ و حُضُورْ

  • Hak üzere olup, her an Allah'ın huzurunda olduğunu yakinen bilenler.

ehl-i zevk

  • Allah'a yakınlıkla ve uyanık kalple iman eden ve Kur'ân hakikatlerinden zevk alanlar.
  • Zevklenenler, lezzet alanlar.
  • Tas: Cenab-ı Hakk'a yakınlıkla, kurbiyetle veya uyanık kalble iman ve Kur'an hakikatlarından zevk alanlar.

ehyef

  • İnce belli ve yakışıklı genç.
  • Çelimli at.

ekarib / ekârib / اقارب

  • Akrabalar. Yakın hısımlar.
  • Yakınlar, akrabalar. (Arapça)

ekmelane / ekmelâne

  • Ekmel olana yakışacak şekilde.

ekremane

  • Ekremce, ekrem olana yakışacak şekilde. Çok elaçıklığıyle, cömertlikle.

elass

  • Sık dişli.
  • Çenesi kulaklarına yakın olup boynu kısa olan.

elbette

  • (Te'kid edâtı) Kat'i veya kat'iye yakın hükümlerde kullanılır. Yazılı sözlerde daha çok "elbet" şeklinde geçer.

elbürz

  • Kafkas sıradağlarının en yükseği. (Farsça)
  • Hakkında türlü türlü hurafeler ve masallar anlatılan Kaf Dağı. (Farsça)
  • Uzun boylu ve yakışıklı kimse. (Farsça)

emirane

  • Emredene yakışır bir surette. Emir gibi. (Farsça)

emirname-i arifane / emirnâme-i ârifâne

  • Ârif olana, bilene yakışır biçimde olan emir yazısı.

enderi / enderî

  • Kalın ip, halat.
  • Şam yakınında bir köyün adı.
  • Bir dağ adı.

endüstri

  • Sanayi, imalât, sanatlar. Hammaddeyi mâmul eşya hâline getirme. Bu da ikiye ayrılır. 1- Küçük sanayi: Ev ve atölyelerde basit âlet ve makinelerle eşya imalâtıdır. 2- Büyük sanayi: Su buharı, akaryakıt, elektrik, atom enerjisi gibi büyük çapta enerji kaynaklarından faydalanılarak fabrikalarda seri hâ (Fransızca)

enis / enîs

  • Dost, arkadaş.
  • Yarattığı varlıklara karşı çok yakın, dost olan Allah.

ensar / ensâr

  • Yardımcılar. Mekke'den Medîne'ye hicretten sonra, Resûlullah efendimize ve Mekke'den gelen müslümanlara yakın alâka gösterip, malları, mülkleri, bedenleri ve her şeyleri ile yardım eden Medîneli müslümanlar.

enşat

  • Kovası, bir defa çekmekte çıkan, dibi yakın kuyu.

enva-ı şekavet / envâ-ı şekavet

  • Türlü türlü şikâyetler, yakınmalar.

erham

  • (Tekili: Rahim) Döl yatakları, rahimler.
  • Yakın hısımlar, akrabalar.

erşed

  • Her hali daha iyi olan.
  • Doğru yola diğerlerinden daha yakın olan.

ervah

  • Halk içinde yürürken at üzerindeymiş gibi görünen uzun boylu kimse.
  • Adımları birbirine yakın olan.

esaret-i hayvani / esaret-i hayvanî

  • Hayvanlara yakışır bir esirlik. Zulüm, işkence ve haksızlık içinde hayat geçirmek.

eshab-ı fil / eshâb-ı fîl

  • Peygamber efendimizin doğmasına yaklaşık iki ay kala Kâbe'yi yıkmak için Mekke yakınlarına kadar gelen, fakat Allahü teâlânın gönderdiği Ebâbîl kuşlarının üzerlerine bıraktıkları mercimek büyüklüğündeki taşlarla perişân olan Ebrehe ve içinde bir çok fillerin de bulunduğu ordu.

esir

  • Birbirine yakın olmak, mütekarib.

etelan

  • Adım birbirine yakın olmak.

etenan

  • Adım birbirine yakın olmak.

ethal

  • Kâbe-i Şerif yakınında bir dağın adı.
  • Bulanık su veya şerbet.

evreng

  • Taht, evrend. (Farsça)
  • Şan, şeref, nâm. (Farsça)
  • Zinet, süs. (Farsça)
  • Akıl, irfan. (Farsça)
  • Ağaç kurdu. (Farsça)
  • Hoş hâllilik, hâlin hoşluğu. (Farsça)
  • Hile, desise, hud'a, aldatma, oyun. (Farsça)
  • Yakışıklılık. (Farsça)

evvah

  • Kusurunu bilerek, ah, vâh ederek yalvarmak.
  • Çok âh edip duâ eden.
  • Merhametli. Sağlam imanlı. Yakin ilim sahibi. Dinde çok âlim olan. Hz. İbrahim Aleyhisselâmın bir vasfı.

ey

  • (Arabçada) "Bak, dinle, dikkat et, yahut, demektir ki" mânalarına gelir. Bir ibareyi tefsir için kulanılır. Türkçede: Yakın nidâ içindir.

eyyim

  • Bekâr, dul. Eyyim; gerek bikir, gerek seyyib olsun zevci olmayan kadına ve zevcesi olmıyan erkeğe denir ki, buna bekâr denir. Bundan başka eyyim; hür kadına ve bir kimsenin kızı, hemşiresi, teyzesi gibi yakın hısmına da ıtlak edilir.

ezvah

  • Münkabız olmak.
  • Yakınlık.

fahimane / fahimâne

  • İtibar ve nüfuz sahibi kimseye yakışır şekilde, fahim olana yakışacak surette. (Farsça)

fahm-i hayvani / fahm-i hayvanî

  • Hayvan kemikleri yakılarak elde edilen hayvan kömürü.

fahz

  • Uyluk. Kalça. Bacağın kalçadan dize kadar olan kısmı.
  • Bir kimsenin en yakın aşiretinden olan cemaat.

fakirane / fakirâne

  • Fakir bir kimseye yakışacak surette. Fakircesine. (Farsça)

faryab

  • Dere ve ırmak suyu ile sulanan yer. (Farsça)
  • Eski Horasan'da Belh'e yakın bir şehrin adı. (Farsça)

farz-ı zanni / farz-ı zannî

  • Müçtehidlerce kat'i bir delile yakın derecede kuvvetli görülen, zanni bir delil ile sâbit olan vazifedir ki, amel hususunda farz-ı kat'î kuvvetinde bulunur. Buna farz-ı amelî de denir. Meselâ: Abdestte mutlaka başı meshetmek bir farz-ı kat'îdir. Başın dörtte birini meshetmek bir farz-ı amelîdir.

fasid / fâsid

  • Bozguncu.
  • Doğru olmayan. Bozuk. Müfsid.
  • Yanlış olan.
  • Fık: Aslen sahih olup, vasfen sahih olmayan. Yani, kendi nefsinde meşru' iken gayr-i meşru' bir şeye yakınlığı sebebiyle meşru'iyyetten çıkan şeydir. İbadet hususunda fâsid ile bâtıl aynı şeydir. Meçhul bir şeyi sat

fasihane / fasîhane

  • Fasahatli, fasih olana yakışır tarzda. Açıklıkla. (Farsça)

fazl

  • Âlimlere yakışır olgunluk.
  • İmân, cömertlik, ihsan, kerem, ilim, ma'rifet, üstünlük, hüner, tefâvüt, inayet.
  • Artmak.
  • Artık, (bunun zıddı naks'tır). Bir şeyden bakiye kalmak.

fedakarane / fedakârane

  • Canını ve herşeyini feda eder derecesinde. Her türlü eziyet ve zahmetlere göğüs gererek, dâvası uğruna sebat edene yakışacak surette. (Farsça)

fehc

  • (Çoğulu: Efhac-Fahcâ) İnsanın veya hayvanın iki baldırının arası birbirine yakın olması.

fehz

  • (Çoğulu: Efhâz) Kişinin gayet yakın olan kabilesi.
  • Uyluk.

fenafilihvan

  • (Fenâ fi-l-ihvân) Tefâni. Yani; kardeşlerin birbirinde fâni olması; kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyyât ve hissiyâtı ile fikren yaşaması. Samimi ihlâs üzerine müesses en yakın dostluk, en fedakâr ve en civanmert kardeşlik.

fenn-i maani / fenn-i maânî

  • Mânâ ilmi, anlam bilim; sözün maksada, duruma ve yerine uygunluğundan bahseden ve hâlin gerekliliğine yakışması yollarını gösteren ilim.

feriş / ferîş

  • Yakında doğurmuş hayvan.

ferkadan

  • Şimâl kutbuna yakın parlak ve küçük ayı kümesine tâbi ve gece istikamet bulmağa yarayan, sık sık karşı karşıya gelen iki yıldız (İkizler mânasına).

ferzendane / ferzendâne

  • Evlâd gibi. Evlâda yakışır surette.
  • Evlada yakışır şekilde.

feth-i islam / feth-i islâm

  • Tuna nehri üzerinde Kladova kasabası yakınlarındaki bir kalenin adı.
  • İslâmların fethetmesi.

fi'l-i muzari / fi'l-i muzâri

  • Gr. şimdiki, geniş ve yakın gelecek zamanı gösteren fiil kipi.

fücur / fücûr / فجور

  • Yakın akraba evliliği. (Arapça)
  • Günahkarlık, sefihlik. (Arapça)

galibane

  • Muzaffer ve galib olana yakışacak şekil ve surette. (Farsça)

garibane

  • Garip gibi, garip kimselere yakışır şekilde, garipçesine. (Farsça)

gayr-ı insani / gayr-ı insanî

  • İnsana ait olmayan, insana yakışmayan şeyler.

gayurane

  • Gayretli olan kimseye yakışır şekilde, çalışkan kimseler gibi. (Farsça)

gile / گله

  • Sızlanma, yanıp yakılma. (Farsça)

güdaziş

  • Yakılma, yanma. (Farsça)

habirane / habirâne

  • Bilgili ve haberdar olana yakışır şekilde. (Farsça)

hacamat / hacâmat

  • Hacâmat bıçağı denilen bir âletle, vücûdun deriye yakın damarlarını keserek kan alma. Kan almaya fasd da denir.

hacer-ül esved

  • (El-Hacer-ül Esved) Kâbe'de bulunan meşhur siyah taş. Rengi siyah olduğundan "Esved" denmektedir. (İslâm Ansiklopedisi'ne göre: Kâbe'nin şark köşesinde olup, yerden bir buçuk metre yükseklikte kapıya yakın bir yerde yerleştirilmiş, üç büyük ve bir kaç tane de küçük parçadan müteşekkil ve gümüş bir h

hacib / hâcib

  • Perde.
  • Perdeci. Kapıcı.
  • Eskiden Osmanlı İmparatorluğu zamanında Devlet Reisinin en yakın me'muru. Vezirler veya âmirler.
  • Kaş.

hadaret

  • Bir şeyin yanında bulunmak.
  • Huzur. Yakında olmak.
  • Hazır etmek. Hazır olmak.
  • Medeniyet.

hadise-i ahirzaman / hâdise-i âhirzaman

  • Âhirzaman hâdisesi, dünya hayatının kıyamete yakın son devresindeki meydana gelen olay.

hadıyd

  • (Hazîz) Oturaklı, mütemekkin, yer.
  • Dağ eteği. Zir. Alçak yer.
  • Koz: Ayın veya başka bir seyyarenin mahreki üzerinde dünyaya en yakın bir mesafede bulunan nokta. Dünya ile diğer seyyarelerin güneşin merkezinden en uzak oldukları bir nokta.

hafelleh

  • Ayaklarının uç kısmı birbirine yakın olup, ökçeleri uzak olan.

hainane

  • Hâincesine, hâin bir kişiye yakışır şekil ve surette.

hakikat-i akrebiyet-i ilahiye / hakikat-i akrebiyet-i ilâhiye

  • Cenâb-ı Hakkın insana yakın oluşunun hakikati.

hakikat-i azime-i hakimane-i amirane / hakikat-i azîme-i hâkimâne-i âmirâne

  • Büyük bir âmire ve hâkime yakışan büyük hakikat.

hakikat-i kerimane / hakikat-i kerîmâne

  • İkram sahibi olana yakışırcasına olan gerçek ve doğru.

hakikat-i rahimane-i müdebbirane / hakikat-i rahîmâne-i müdebbirâne

  • Merhamet ve tedbirle iş gören bir zâta yakışan hakikat.

hakikat-i rakibane / hakikat-i rakîbâne

  • Herşeyi gözetleyen bir zâta yakışan hakikat.

hakikat-şinasane / hakikat-şinasâne

  • Gerçeği, hakikatı tanıyana yakışacak surette. (Farsça)

hakimane / hakîmane / hâkimane / hakîmâne / حَك۪يمَانَه

  • Hikmetli olarak. Hakîm olana yakışır surette. (Farsça)
  • Hükmederek, hâkim olarak. Hâkime yakışır tarzda.
  • Hikmet sâhibine yakışır şekilde.

hakirane / hakirâne

  • Hakircesine. Hakir bir kimseye yakışacak tarz ve şekilde. (Farsça)

hakk-ı ihtitab

  • Ormana yakın olan kimselerin ormandan odun kesmek hakkı.

hakk-ul yakin / hakk-ul yakîn

  • (Hakk-al yakîn) Mârifet mertebesinin en yükseği. En yakînî bir surette hakikatı müşahede edip yaşamak hali. Ateşin yakıcı olduğunu bütün hislerimizle yakından duyup yaşadığımız gibi.

hakkani / hakkanî

  • Hak ve adalete uygun. Haklılığa uyar ve yakışır.

hakku'l-yakin / hakku'l-yakîn

  • Hakke'l-yakîn. Bilgi ve marifet mertebelerinin en yükseği, bizzat yaşayarak elde edilen bilgi, gerçeğin özünü kavramak.

halimane / halîmâne

  • Yumuşak surette. Yumuşak huylulara yakışır bir tarzda. (Farsça)

halisane / hâlisane

  • Hâlise yakışır bir surette. Hâlis kimselere mahsus bir niyet ve fiil ile. (Farsça)

haluk

  • İyi huylu. Güzel ahlâklı. İslâma yakışır ahlâkta olan. İnsâniyyetli.

hamim

  • Sıcak ve kızgın su.
  • Yakın hısım, soy sop.
  • Samimi arkadaş.

hamiyet

  • Din ve vatan gibi kutsal değerleri ve kendi yakınlarını koruma duygusu ve gayreti.

hamiyet-mendane / hamiyet-mendâne

  • Hamiyetlicesine. Hamiyetli olan bir kimseye yakışacak şekil ve surette. (Farsça)

hamiyetçilik

  • Din gibi mukaddes değerleri ve kendi vatan, aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti içinde oluş.

hamiyetli

  • Din gibi mukaddes değerleri ve kendi aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti olan.

hamme / hâmme

  • Bir kişinin akrabası, yakınları. (Hâssa mânâsına da gelir, mukabili âmme'dir.)

hamulane

  • Tahammüllü kimseye yakışır şekilde. (Farsça)

hane-suz

  • Ev yakıcı. (Farsça)
  • Mc: Gözü dışarda olan, kendi âilesini düşünmeyen kimse. (Farsça)

hanman-suz / hânmân-sûz

  • Ocak yakıcı, ev-bark yakan. (Farsça)

harık / hârık

  • Yakan, yakıcı. Yanan, tutuşmuş. Ateş, od.
  • Yakıcı, yakan.

harr / hârr / حار

  • Hararetli. Kızgın. Çok sıcak. Yakıcı.
  • Kızgın, yakıcı. (Arapça)

harraka

  • Eskiden düşman gemilerini veya düşman şehirlerini ateşlemek için, yakıcı âletlerle donatılmış olan harp gemisi.

has

  • Özel, çok yakın.

hasifane / hasîfane

  • Aklı başında ve olgun olan bir adama yakışacak suretde.

hasret-keşane

  • Hasret çekene yakışır surette. Özleyenler gibi. (Farsça)

hass / hâss

  • (Çoğulu: Havass) Hususi. Hâlis. Kıymetli ve ileri gelen mühim yakınların topluluğu.
  • Bir şeyde bulunup başkasında bulunmayan. Umumi olmayıp mahsus olan.
  • Tam ayar olan, yabancı maddelerle karışık olmayan ve içinde bozuk bulunmayan. Tek, münferid.
  • Saf.
  • Tar: Osman

hassasane

  • Hassas ve duygulu olana yakışacak şekil ve surette. (Farsça)

hatemane

  • Hâtem'e yakışacak şekil ve surette. Cömertçesine. (Farsça)

hatibane

  • Hatibcesine. Güzel ve akıcı söz söyleyenlere yakışırcasına. Nutuk atarcasına. (Farsça)

hatk

  • Yürürken adımların birbirine yakın olması.
  • Yönelmek, teveccüh etmek.

hav'eb

  • Basra yakınında bir mevkinin adı.
  • Çeşme.
  • Geniş dere.
  • Pek büyük kova.

havagazı

  • Isı veya ışık temin etmek maksadıyla yakılarak kullanılan bir gaz. (Türkçe)

havass-ı kerrubiyyun / havâss-ı kerrûbiyyûn

  • Allah'a yakın olan meleklerin en büyükleri, dört büyük melek.

haynunet

  • Yakın olmak, yaklaşmak.

hazar

  • Sulh zamanı. Barış zamanı.
  • Bir kimsenin huzuru, yakını.
  • Mukim olmak. Yolcu olmamak.

hazıkane

  • Mâhirâne, mâhir ve usta olan bir kimseye yakışacak şekil ve surette.

hazımane / hâzımâne

  • İhtiyatlı davranan adama yakışır şekilde.

hazire / hazîre

  • Eti ufak ufak doğrayıp, çok su ile çömlek içinde pişirip erimeye yakın olduğu anda üzerine un koyup karıştırarak yapılan yemek. (İçinde et olmayınca "aside" derler.)

hazırun / hâzırûn

  • Huzurda olanlar, yakında bulunan topluluk.

hem-raz

  • Sırdaş. En yakın arkadaş. (Farsça)

hemdem / همدم

  • Arkadaş, yakın dost, sohbet arkadaşı. (Farsça)

heydeb

  • Yere yakın olan bulut.

heykel

  • Taş, tunç, kil ve alçı gibi maddelerden yontularak, kalıba dökülerek veya yoğurulup, pişirilerek yapılan insan, hayvan vs. şekli.
  • Büyük bina, anıt, büyük ve yüksek yapı, âbide.
  • Mc: Soğuk ve duygusuz kimse.
  • Güzel ve yakışıklı kişi.

hıbab

  • (Çoğulu: Havâbibe) Hısımlık, yakınlık, akrabalık, karâbet.

hıdivane / hıdîvâne

  • Bir vezire veya Mısır hıdîvine yakışır şekil ve surette. (Farsça)

hill

  • Hac veya umre için ihrâma girilen mîkât denilen yerler ile Harem yâni Mekke şehri sınırı arasına verilen ad. Harem adı verilen yerde ihramlı iken yapılması haram (yasak) edilen şeyler, burada helâl olduğu için Hill adı verilmiştir. Hill'in Mekke-i mü kerremeye en yakın yeri batı taraftaki Ten'im den

hıred-suz

  • Şaşırtıcı, akıl yakıcı. (Farsça)

hırkatli

  • Yakıcı.

hırvani / hırvanî

  • Tar: Düz yakalı önü ilikli bir çeşit elbisedir. Şehzade Abdülmecid'in okumağa başlamasından dolayı yapılan törende, yakınlarının bu elbiseyi giymeleri istenmiş ve bu husus, devletin resmi gazetesi olan Takvim-i Vekayi'de tebliğ edilmişti.

hisa

  • (Çoğulu: Ahsâ) Kumlu yerde olan dibi yakın kuyu.

hıva'

  • (Çoğulu: Ahviye) Suya yakın toplanmış evler.
  • Kaplayıp, toplayıcı olan.

hıyere

  • Küfe yakınında bir şehrin adı.

hizem / hîzem

  • Yakacak odun. Yakıt olarak kullanılan odun. (Farsça)

hubanname

  • Edb: Güzel ve yakışıklı gençler hakkında yazılan kitap. (Güzel kadınlar hakkında yazılanlara ise "zenanname" denilir.)

hudeybiye

  • Mekke-i Mükerreme'den Medine-i Münevvere'ye giden yolun üzerinde ve Mekke'den bir merhale uzaklıkta küçük bir köy olup, yakınında bir kuyu ve bir ağaç vardır ki, bu ağacın altında Hz. Fahr-i Kâinat Efendimize (A.S.M.) beşinci hicri senede eshabı tarafından biat olunmuştur. Hicretten beş sene on ay g

hükümdarane

  • Hükümdar gibi, hükümdara yakışır bir surette.

hulf-ül vaid / hulf-ül vaîd

  • Va'dedilmiş azabı yapmamak, cezâyı yerine getirmemek. (Cenâb-ı Hak kendine isyan edenlerin, günahta devam edenlerin cehenneme gideceklerini beyan ediyor, tehdid ediyor, vaid ile beyanda bulunuyor. Affetmediği takdirde bu vaidinden dönmesi, aslâ adâletine yakışmaz, muhâldir.)

hürriyet-i hayvani / hürriyet-i hayvanî

  • Hayvancasına serbestlik. Hayvanlara yakışan bir serbestiyet.

hususiyet

  • Ahbaplık, tanışıklık, yakınlık.
  • Hususilik.

huz

  • Tuz ağacı dedikleri nesnedir ve denize yakın yerlerde posası denize düşüp rüzgârla dalga döve döve kehribar olur.

huzuk

  • Adımları birbirine yakın olan kısa boylu kimse.

huzur

  • Yakınında olma.

huzur-u daimi / huzur-u dâimî / حُضُورُ دَائِمِي

  • Her an Allah'ın huzurunda olduğunu yakinen hissetme.

huzuren

  • Yakınında olarak.

ibda'

  • Cenab-ı Hakkın âletsiz, maddesiz, zamansız, mekânsız yaratması ve icâdı.
  • Misli gelmemiş bir eser meydana koymak, icâd, ("İbda', ihdâs, ihtirâ, icâd, sun', halk, tekvin" kelimeleri birbirine yakın mânâdadırlar.)
  • Edb: Geçmişte benzeri olmayan şiiri söylemek.

ibtila / ibtilâ

  • Belâya uğramak. Musibete düşmek. İyi veya kötü şeye düşkünlük, tiryakilik.
  • İnsanın iyiliğini, kötülüğünü ve kemâl derecesini meydana çıkaran imtihan, tecrübe.
  • Tiryakilik, düşkünlük.

ibtila-yi şedid / ibtilâ-yi şedid

  • Şiddetli tiryakilik.

ictisas

  • Evleri yakın olmakla bir arada olma.

idare fitili

  • Eskiden geceleyin yatak odalarını aydınlatmak için zeytinyağı konmuş küçük bir tabağın içinde yakılan bir çeşit fitilin adıdır. Küçük petrol lâmbalarına da idâre denildiği için bunların fitillerine de bu ad verilir.

idna'

  • Yakın etmek, yaklaştırmak.

ıdtıram

  • Ateş yakılmak.
  • Şule vermek, ışıklandırmak.

ihlas-mendane

  • Temiz yürekli kimseye yakışır şekilde, ihlaslı kişiye uygun tarzda. (Farsça)

ihlas-perverane

  • Temiz yürekli, ihlas sahibi bir kimseye yakışacak surette. (Farsça)

ihrak / ihrâk / احراق

  • Yakma. (Arapça)
  • İhrak edilmek: Yakılmak. (Arapça)
  • İhrak olunmak: Yakılmak. (Arapça)

ihtilaskarane / ihtilaskârane

  • Çalıp aşıranlara yakışacak şekilde, hırsızlar gibi. (Farsça)

ihtimalat-ı karibe

  • Yakın ihtimaller.

ihtiza

  • Ateş yakıp alevlendirme.

ikad-ı kanadil

  • Kandillerin yakılması.

ikan

  • İyi ve yakînen bilmek.
  • Sağlam bir iş.
  • Yakin hasıl etmek ve edilmek suretiyle bilmek.

ikaniyye / ikâniyye

  • Yakînî bilgiye tabi olanlar. Din ve bilginlerce ileri sürülen şeyleri delil aramaksızın doğru sayan anlayış.

ikfa'

  • Edb: Sesleri birbirine yakın olan harflerle kafiye yapmak.

ikra'

  • Okutmak. "Oku" diye emretmek.
  • Selâm göndermek. Yakın gelmek. Ziyafet istemek.

iktiran / iktirân / اقتران / اِقْتِرَانْ

  • İki şeyin bir arada gelmesi, yakınlık.
  • Yakınlaşma, yaklaşma. (Arapça)
  • Yakın olma.

iktiran-ı kevakib

  • Ast: İki gezegenin zâhiren birbirine yakın bir mevziye gelmeleri veya aynı burçta bulunmaları.

ilhanlılar

  • İlhanlılar hanedanı ve bu hanedanın idare ettiği XIII. asrın sonu ve XIV. asrın ilk yarısında yaşayan bir yakındoğu imparatorluğu.

illiyyun

  • (Tekili: İlliyyîn) (Aliyyu) Cennetin en yüksek tabakası. Ahirete giden tam kâmil mü'minlerin yeri. Hafaza meleklerinin divanları ismidir ki, salihlerin amelleri oraya yükseltilir. Ahirette yüksek dereceye, dergâh-ı rızâya en yakın olan derecedir.

iltifat-ı ravza-i mutahhara

  • Ravza-i Mutahhara'nın iltifatı, lütfu, yakın ilgisi.

iltifatkarane / iltifatkârane

  • İltifat edene yakışır şekilde. (Farsça)

iman-ı tahkiki / iman-ı tahkikî

  • İmana aid bütün mes'eleleri yakînî surette tedkik ile bilmek ve yaşamak ve tahkikî iman derslerini veren ve taklidî imanı tahkike tebdil eden eserleri sadakatla okumak neticesinde hâsıl olan sağlam, sarsılmaz iman. (Mü'minin kalbi tasdik nuru ile o derece münevver olmasıdır ki, o nur bütün letaif-i

inayetkarane / inayetkârâne

  • İnayet edene yakışır surette. Yardım ve iyilikte bulunan kimseye yakışacak şekilde. (Farsça)

inne rahmetallahi karibün mine'l-muhsinine / inne rahmetallâhi karîbün mine'l-muhsinîne

  • "Şüphesiz ki Allah'ın rahmeti ihsan sahiplerine yakındır.".

insaniyet

  • İnsanlık, vicdanlılık. İnsana yakışır hâl ve durum.

insaniyetkarane / insaniyetkârâne

  • İnsanlığa yakışırcasına, insanca.

iptila / iptilâ

  • Düşkünlük, tiryakilik.

irs

  • Vefat eden kimsenin vâsi olup malını almak.
  • Ölen yakın akrabadan kalan mal, miras, mülk.
  • Bir şeyin artığı. Fâsıla nişanları.

iş'al edilen / iş'âl edilen

  • Yakılan, tutuşturulan.

ıs'as

  • Gece karanlığı başlamak, karanlık basmak.
  • Karanlığın açılması.
  • Bulutun yere yakın olması.
  • Peşinden gitmek.

isbatiyecilik

  • Bu felsefe nazariyesine göre, isbat yolu ile yakîn, şüphesiz bilginin elde edilebilmesi, tecrübelerle müşahadelerle ve vakıalara istinaden mümkün olacağı iddia edilir. İsbat şeklini ve sahasını daraltıp sadece maddiyata münhasır kılan bu anlayış yalnız maddiyata ait mes'eleler için doğrudur.

ıshar

  • (Sıhriyyet. den) Akrabalık, yakınlık, kurbiyet, sıhriyet. Damat olma. Damat edinme.
  • Ulaşmak.
  • Erimek.

ıslah-ı nefs / ıslâh-ı nefs

  • Kötü huyları, fenâ alışkanlıkları ve yaramaz işleri bırakıp, iyi huyları, güzel işleri, kulluğa yakışan tâat ve ibâdetleri yapma.

islambol

  • Eskiden İstanbul yerine kullanılan bir tabir idi. Ulema takımı yakın zamana kadar zarfların üzerine İstanbul yerine İslâmbol yazarlardı.

islav

  • Rus, Ukran, Beyaz Rus, Çek, Slovak, Leh, Sloven, Sırp, Hırvat ve Bulgar gibi milletlere, lisanlarındaki yakınlık dolayısıyla verilen ortak isim. (Fransızca)

isti'tafkarane / isti'tafkârane

  • Şefkat, merhamet isteyene yakışır halde. (Farsça)

istib'ad

  • Uzaklaşma. Uzak görme, ihtimal vermeyiş, olmayacak sanma, akıldan uzak görme.
  • Yakıştırmayış.

istibdatkarane / istibdatkârâne

  • Keyfî idareye yakışır şekilde, baskı ve zorbalık yoluyla.

istikrab

  • Yaklaştırma, yakınlaştırma.
  • Akraba olma.

istinabe

  • Duruşmada yasal gerekçelerle bulunamayan zanlının, ilgili mahkemece, yasal prosedürün yerine getirilmesi için zanlıya en yakın bölgedeki bir mahkeme veya kişileri yetkili kılması.

istinas / istînas

  • Yakınlık duyma, yakınlaşma.

istinas etme / istinâs etme

  • Yakınlık duyma, alışma.

istitafkarane / istîtafkârâne

  • Merhamet isteyene yakışır şekilde.

itkan

  • Pürüzsüz yapmak veya yapılmak. Sağlamlaştırmak. Hakikata yakından vakıf olmak, delileriyle bilmek, inanmak. Bilerek emin olmak. Muhkem kılmak, muhkem yapmak. Sâbit kılmak.

ittikan

  • Muhkem yapılmak. Esaslı ve şüphesiz yakından bilmek.

ittisal

  • Ulaşmak. Bitişmek.
  • Birbirine dokunmak. Yakınlık. Bağlılık. Kavuşmak.

izafe

  • Bir şeyi bir kimseye veya bir şeye nisbet etmek, yakın etmek. İsnâd etmek. Katmak, katıştırmak.
  • Bir şey üzerine meylettirmek, havale olmak, bağlanmak.
  • Mal etmek.
  • Gr: İki isimden meydana gelen bağlılık tamlaması.

izafet

  • Bir şeyi bir kimseye veya bir şeye nisbet etmek, yakın etmek. İsnâd etmek. Katmak, katıştırmak.
  • Bir şey üzerine meylettirmek, havale olmak, bağlanmak.
  • Mal etmek.
  • Gr: İki isimden meydana gelen bağlılık tamlaması.

izlaf

  • Yakın etmek. Toplamak, cem' etmek.

kab-ı kavseyn

  • Cenab-ı Hakka en yakın olan makam; Peygamberimiz Miracda Cenâb-ı Hakla bu makamda bizzat görüşmüştür.

kàb-ı kavseyn

  • Cenâb-ı Hakka en yakın olan makam; Peygamberimiz Miraçta bu makamda bizzat Allah'la görüşmüştür.

kabe kavseyn / kâbe kavseyn

  • Peygamber efendimizin Mîrac gecesinde bilmediğimiz bir şekilde Allahü teâlâya yakınlığından kinâye olan bir tâbir.

kabih

  • (Kabiha) Çirkin, fena, kötü, yakışıksız, ayıp.

kabih-kabiha

  • Çirkin, yakışıksız, fena, ayıp.

kad

  • Gr : İsmiyye veya harfiyye olan bir kelimedir. İsmiyye olduğunda iki vecihle kullanılır. yerine muzari olur. Yetişir, kifayet eder mânasınadır. Yahut kelimesine müradif isim olur. Harfiyye olduğunda dâhil olduğu fiil, tahkik, ümid, rica, intizar, yakınlık, azlık veya çokluk ifade edebilir.

kadum

  • (Çoğulu: Kudm) Keser.
  • Şam yakınında bir köyün adı.

kafirane / kâfirane

  • Kâfire yakışır şekilde, kâfir gibi. (Farsça)

kahilane / kâhilane

  • Tembelce, tembelcesine, tembel olana yakışır surette. (Farsça)

kalenderane / kalenderâne

  • Kalenderce. Kalender olan bir kimseye yakışır surette. (Farsça)

kamet-i mevzun

  • Düzgün ve yakışıklı boy.

kamkarane / kâmkârane

  • Mutlu olan bir kimseye yakışır şekilde, mutlulukla. (Farsça)

kanaatkarane / kanaatkârane

  • Kanaat sâhibi bir kimseye yakışır tarzda. (Farsça)

karabet / karâbet / قرابت / قَرَابَتْ

  • Soyca yakınlık. Hısımlık. Akrabalık.
  • Soy, süt ve evlilik yoluyla yakınlık, akrabâlık.
  • Yakınlık, akrabalık.
  • Soyca yakınlık, hısımlık, akrabalık.
  • Yakınlık.
  • Yakınlık, akrabalık. (Arapça)
  • Akrabalık, yakın olma.

karabet-i kalb

  • Kalb yakınlığı, gönül yakınlığı.

karabet-i nesebiye

  • Kan bağından gelen yakınlık.

karabet-i nesliye / karâbet-i nesliye

  • Soy yakınlığı, akrabalık.

karabet-i rahmiye

  • Soy yakınlığı, akrabalık.

karabet-i sıhriyye

  • Kız alıp vermekle meydana gelen akrabalık, yakınlık, hısımlık.

karaib

  • (Tekili: Karib) Yakınlar, hısımlar. Akraba.

karef

  • Hastalara yakın olmak.

karen

  • (Çoğulu: Akrân) Ok mahfazası.
  • Kılıç.
  • Ok.
  • İki deveyi biribirine çattıkları ip. Başka deveye çatılmış deve.
  • Çatık kaşlı olmak.
  • "Yakınlık" mânâsına mastar.
  • Necid ahâlisinin mikâtı olan mevzi.

karib / karîb / قریب

  • Çok yakın. Yerce ve mekânca uzak olmayan.
  • Yakın hısım.
  • Yakın, yakın olan, uzak olmayan, soyca yakın.
  • Yakın.
  • Yakın.
  • Yakın. (Arapça)

karib olma / karîb olma

  • Yakınlaşma.

karib-ül ahd

  • Yakın zamanda.

kariben / karîben / قریبا

  • Bir zaman sonra, yakın vakitte. Çok zaman geçmeden.
  • Sülâlece ve soyca yakın olan.
  • Yakında, yakın zamanda.
  • Yakında.
  • Yakında. (Arapça)

karibetün / karîbetün

  • Yakındır (kadınlar için kullanılır).

karibün / karîbün

  • Yakındır (erkekler için kullanılır).

karin / karîn / قرین / قَر۪ينْ

  • Yakın. Hısım. Akraba.
  • Arkadaş. Yaşı aynı olan arkadaş. Refik. Komşu.
  • Bir şeyi elde eden, nâil olan.
  • Pâdişahın daimi surette yakınında bulunan. Mâbeynci.
  • Yan yana, yakın.
  • Yakın.
  • Bir şeye sahip olan, bir şeye nail olan.
  • Hısım, komşu, arkadaş gibi yakın.
  • Yakın. (Arapça)
  • Eş dost. (Arapça)
  • Yakın, nâil olan.

karin-i icabet / karîn-i icabet

  • Kabule yakın.

karun

  • İki şeyi bir araya getiren.
  • Tez terleyen hayvan.
  • Arka ayaklarının tırnağı ön ayağının tırnağı yerine vâki olan hayvan.
  • İleride olan memeleri geride olan memelerine pek yakın olan dişi deve.

katv

  • Sürur ve neşeyle ağır ağır yürümek.
  • Adımını biribirine yakın atmak.

kavi / kâvî

  • (Key. den) Yakan, yakıcı. Dağlayan. Demirci. (Farsça)

kaviyyet / kâviyyet

  • Yakıcılık, dağlayıcılık.

kaziye-i nazariyye

  • Man: Aklın bir delil ile tasdik eylediği kaziyye. Delilinin mukaddematı yakiniyyattan ise, yakiniyye'dir ve illâ zanniye olur.

kaziye-i yakiniyye / kaziye-i yakîniyye

  • Man: Yakîni ifade eden kaziyyeye denir. Ya bedihiyye veya nazariyye olur.

keda

  • Mekke-i Mükerreme üstünde, Mekâbir yakınında bir yolun adı.

kelil

  • Körleşmiş.
  • Az gören, donuk gören göz. Uzağı veya yakını iyi göremiyen göz. Miyop veya hipermetrop göz.
  • Kesmez olan âlet.
  • Çakal.
  • Yorulmuş kişi, yorgun kimse.

ken'

  • (Çoğulu: Kün'ân) Tilki eniği.
  • Cem'etmek, toplamak.
  • Yakın olmak.
  • Mülâyemet.
  • Alçaklık yapmak.
  • Firar, kaçmak.

kerahet / kerâhet

  • İğrenme, istemeyerek zor altında yapma.
  • Şeriatin yasaklamadığı fakat harama yakın olma ihtimali olan ve çekinilmesi gereken husus.
  • İğrenme, tiksinme, istememe. Harama yakın olma veya yapılmaması iyi olma. Dinde terk edilmesi iyi olan bir şeyin terk edilmeyip yapılması. Kerâhet, tahrîmiyye ve tenzîhiyye olmak üzere iki kısımdır.

kerahet-i tahrimiyye / kerâhet-i tahrîmiyye

  • Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfteki delilinden zan ile anlaşılan yasak. Harama yakın mekruh.

kerahet-i tenzihiyye / kerâhet-i tenzîhiyye

  • Yasak olmasına kuvvetli ve açık bir delil bulunmayan ancak yapılması iyi olmayan şeyler. Helâle yakın mekrûh.

kerb

  • (Çoğulu: Kurub-Küreb) Yeri sürüp aktarmak.
  • Dar etmek.
  • Yakın olmak.
  • Gam, tasa, keder, endişe.

kerrubiyyun

  • (Mukarrebûn) Sadece ibadetle meşgul olan melekler. Allah'a en yakın olan melekler. Büyük melekler. Kerubiyyun yalnız hamele-i arştır diyenler olduğu gibi, Kerrubiyyun diyenler de olmuştur. Aslı Kerubiyun'dur.

kerub

  • Allah'a en yakın olan melekler.

kesane

  • İnsan gibi. İnsana yakışır şekil ve surette. (Farsça)

keseb

  • Yakınlık, kurbiyet.

keşişane / keşişâne

  • Keşişe yakışır yolda. Papaza uygun şekil ve surette. (Farsça)

ketumane

  • Ketum olup ağzı sıkı olan, herşeyi söylemiyen kimseye yakışır surette. (Farsça)

kevd

  • Yakın olmak.

kibarane

  • Büyük adamlara, nâzik ve görgülü kimselere yakışır şekil ve surette. (Farsça)

kıran / قران

  • (Çoğulu: Kırânât) Yakınlık, mukarenet.
  • Ayrı iki şeyin birleşmesi.
  • İki gezegenin bir burçta bulunması.
  • Yakınlık.
  • İki gezegenin bir burçta bulunması.
  • Yakınlaşma. (Arapça)
  • İki gezegenin aynı burçta birbirine yaklaşması. (Arapça)

kırban

  • Yakınlık.
  • Cimadan kinâye olur.

kırmeta

  • Kitapla satırların veya yürürken adımların birbirine yakınlığı.

komşu

  • Bitişik evlerde veya yakın çevrede oturan kimse veya kimseler.

kuba mescidi / kubâ mescidi

  • İslâm târihinde Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) hicreti sırasında Medîne-i münevvere yakınında bulunan Kubâ'da ilk defâ inşâ edilen mescid.

kübr

  • Yakınlık.

küfr

  • Örtmek mânâsınadır. Kalbe âit bir sıfattır. Hak dini inkâr edip, hakkı inkâr edene ve gizleyene "kâfir" denilir. Kâfirliğin sıfatı küfürdür.
  • Allaha inanmamak. Hakkı görmemek. İmansızlık.
  • Allaha (C.C.) yakışmıyan sıfatlar uydurmak. Müslümanlığa uymayan şeylere inanmak.

kühbe

  • Kırmızılığa yakın olan beyaz renk.

külhan

  • Hamam ocağı. Hamamda su ısıtmak için ateş yakılan yer. (Farsça)

küllü atin karib / küllü âtin karîb

  • Gelecekte olacak her şey yakındır.

künd

  • Biçimsiz, yakışıksız, kısa.
  • Kesmez, kör.
  • Yiğit, cesaretli, cesur.
  • Anlayışsız. Fehim ve idraki kısa.

künu'

  • Yakın olmak.

kurab

  • (Tekili: Kurbet) Yakınlar, akrabalar.

kurb / قرب

  • Yakınlık.
  • Yakınlık. Yakında oluş. Yakın olmak. Yakınlık kazanmak. (Zamanda, mekânda, nisbette, hatvede ve kuvvette kullanılır.)
  • Tıb: Böğür. Karnın yumuşaklığına kadar olan yer.
  • Yakın.
  • Yakınlık. Tasavvufta, Allahü teâlâya yakın olmak.
  • Yakınlık. (Arapça)
  • Yakın. (Arapça)

kurb-i derece

  • Ölen bir kimseye yakınlık derecesi.

kurb-i ebdan / kurb-i ebdân

  • Bedenlerin birbirine yakın olması.

kurb-i hüda / kurb-i hüdâ

  • Allah'a manevî yakınlık.

kurb-i ilahi / kurb-i ilâhî

  • Allahü teâlâya yakın olmak.

kurb-i mesafe / kurb-i mesâfe

  • Yer, mekân yakınlığı.

kurb-i nübüvvet

  • Nübüvvet (peygamberlik) yoluna âit yakınlık.

kurb-i velayet / kurb-i velâyet

  • Velâyet, evliyâlık yoluna âit yakınlık. Allahü teâlâdan gelen feyz ve bereketlere, arada vâsıta bulunmak sûretiyle kavuşma.

kurb-u huzur / kurb-u huzûr / قُرْبِ حُضُورْ

  • Allah'ın yüce huzuruna yakınlık.
  • Huzura (Allah'a) yakın olma.

kurb-u huzur-u ilahi / kurb-u huzur-u ilâhî

  • İlâhî yakınlığa ulaşma makamı.

kurb-u şahane

  • Padişahın yakını.

kurban

  • Allahü teâlâya yakınlık. Mükîm (yolcu olmayan), âkıl (akıllı), bâliğ (ergen, evlenecek çağa gelmiş), hür ve dînen zengin sayılan, müslüman erkek ve kadın tarafından, Allah rızâsı için kurban niyetiyle kurban bayramının ilk üç gününde (Zilhicce ayının on, on bir ve on ikinci günlerinin her hangi biri
  • Allah'ın rızasını kazanmağa sebep olan şey.
  • Etleri, fakirlere parasız olarak dağıtılmak niyetiyle farz, vâcib veya sünnet olarak kesilen koyun, keçi, deve, sığır.. gibi hayvan.
  • Bir maksad uğrunda feda olma.
  • Beylerin ve meliklerin yakınlarından olan kimse.

kurbet

  • Yakınlık. Tâatı, Allahü teâlâ için yapmak.
  • Yakınlık, Allah'a yakınlık.
  • Hısımlık, akrabalık.
  • Yakınlık.
  • Fık: Allah'a manevî yakınlığa sebeb olan amel-i sâlih.

kurbiyet / قُرْبِيَتْ

  • Yakınlık.
  • Yakınlık.
  • Yakınlık.

kurbiyet-i ilahiye / kurbiyet-i ilâhiye / قُرْبِيَتِ اِلَهِيَه

  • İnsanın Allah'a olan yakınlığı.
  • Allaha yakınlık.

kurbiyet-i maneviye / kurbiyet-i mâneviye

  • Mânevî yakınlık; kulun Allah'a yakınlığı.

kurbiyet-i mekan / kurbiyet-i mekân / قُرْبِيَتِ مَكَانْ

  • Yer yakınlığı.
  • Mekan yakınlığı.

kurbiyet-i zaman / قُرْبِيَتِ زَمَانْ

  • Zaman yakınlığı.
  • Zamanın yakınlığı.

kurbiyyet

  • Yakınlık kazanmak. Yakınlık. Bir şeye kendi gayretiyle yakınlaşmak.

kurena

  • Bir padişâhın yakınında bulunan ve onun sohbetine iştirak edenler. Yakınlar. Arkadaşlar.

kureyza

  • Medine-i Münevvere yakınında Yahudi taifesinden bir kavim.

kurun-u uhra / kurun-u uhrâ / kurûn-u uhrâ

  • Yakın çağ.
  • Son çağ, dünya hayatının kıyamete yakın son devresi.

kusre

  • Yakın, karib.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

la'sa

  • Dudağının rengi az siyâha yakın olan kadın. (Müz: El'as)

laas

  • Dudağın rengi açık siyâha yakın olmak.

layenbagi / lâyenbagî

  • Lâyık olmaz. Yakışmaz. Uymaz.

layık / lâyık

  • (Liyakat. den) Yakışır ve yaraşır. Uygun, münasib ve muvafık.

lazım-ı karib / lâzım-ı karîb

  • Yakınında bulunması gereken ayrılmaz unsur.

lemem

  • Günaha yakın olmak.
  • Küçük günahlar.
  • Delilik, cünun.
  • Musibete yakın olmak.

levend

  • (Levent) Yeniçeri devrinde deniz erlerine verilen bir isim. Asker. (Farsça)
  • Mc: Boylu boslu, yakışıklı, çevik kimse. (Farsça)

levent

  • Denizci asker, yakışıklı.

levvah

  • Yakıcı ve bozucu.

lühab

  • Ateş alevlenmek.
  • Işıklanmak, şule vermek.
  • Ateşi yakıp tutuşturmak.

lühme

  • Bez ırgacı.
  • Hısımlık, yakınlık.

ma'kul

  • Akla yakın, aklın kabul edeceği.

ma'rifet mertebeleri

  • (Bak: Yakin)

mabeyn

  • Ara. Aradaki şey. İki şeyin arası.
  • Haremle selâmlık arasındaki oda.
  • Padişah yakınlarının bulunduğu oda.

madde-i iştial

  • Yakıt.

maderane / mâderane

  • Annece. Anaya yakışır surette. (Farsça)

maglubane

  • Mağlub olana yakışır surette. Yenilmiş bir kimseye uygun şekilde. (Farsça)

mahi / mâhi

  • Mahveden, yakıp yıkan, yok edici.

mahrek

  • (Mahrak) Yakılacak yer. Bir şeyin yandığı yer.

mahrem

  • Gizli.
  • Dince ve şer'an müsaade olunmayan.
  • Birisinin hususi hâllerine ait gizli sır.
  • Nikâh düşmeyen, evlenilmesi haram olan yakın akraba. (Baba, dede, anne, nine, erkek ve kızkardeş, amca, dayı, hala ve teyzeler arasında bir neseb yakınlığı, bir ebedî mahremiyet vardır

mahrem-i esrar

  • Gizli sırlara vakıf olan çok yakın kimse. Gizli sır söyleyen kimse.

mahrukat / mahrûkat

  • Yakılacak madde. Yanan şeyler.
  • Yakıtlar.

mahrukàt / mahrûkàt

  • Odun kömür gibi yakılacak şeyler.

mahrukat-ı mayia / mahrukat-ı mâyia

  • Akaryakıt.

mahtur

  • (Hatar. dan) Hatara, tehlikeye yakın.
  • Düşünme. Fikir ve endişe.

maiyyet-i seniyye

  • Pâdişâhın maiyyeti. Pâdişahın yakınında bulunanlar.

makabih

  • (Tekili: Makbaha) Çirkin ve yakışıksız davranışlar.

makam-ı kurb

  • Makamın yakınlığı, yakın olma.

makbaha

  • (Çoğulu: Makabih) Kabih, yakışıksız ve çirkin hareket.

makrebe

  • Hısımlık, yakınlık. Karâbet.

makrun / makrûn / مقرون

  • (Karn. dan) Ulaşmış. Kavuşmuş. Yakın.
  • Müsaadeye mazhar.
  • Çatık kaşlı olmak.
  • Yakın, ulaşmış.
  • Yakın. (Arapça)

makrun-u sıhhat

  • Sıhhat ve hakikata yakın. Doğruluk derecesi fazla.

makruniyet

  • Yaklaşma. Yakınlık.

mana / mânâ

  • Anlam.
  • İçyüz.
  • Akla yakın sebep.
  • Rüya, düş.

manzari / manzarî

  • Güzel, gösterişli ve yakışıklı adam.

masile

  • Üzerinde mum veya fitil yakılan çıra ve şamdan.

mass

  • Yakın olan.
  • Dokunan. Değen.

me'cuc / me'cûc

  • Çok eski zamanlarda, bir duvar arkasında bırakılmış, kıyâmete yakın, yeryüzüne yayılacak olan Nûh aleyhisselâmın oğlu Yâfes'in soyundan gelecek olan kötü bir millet. Yüzleri yassı, gözleri küçük, kulakları çok büyük, boyları kısadır.

me'lufe / me'lûfe

  • Alışıldık ve yakın olan.

me'nus

  • Cana yakın, sevimli.

mecamir

  • (Tekili: Micmer) İçlerinde tütsü yakılan kaplar, buhurdanlar.

mecnunane

  • Delice, divanece. Mecnunlara ve delilere yakışır surette. (Farsça)

mecved

  • Doymaya yakın olmak.
  • Yağmur taneleri değmiş cisim.

mededcuyane

  • Medet isteyene, yardım arayana yakışacak surette. (Farsça)

mehdi / mehdî

  • Kıyâmete yakın geleceği, Peygamber efendimiz tarafından haber verilen ve İslâmiyet'i ve adâleti yeryüzüne hâkim kılacak olan mübârek zât.

mekad

  • Yakın olmak, yakınlık.

mektubat / mektûbât

  • Din büyüklerinin yakınlarına ve sevdiklerine gönderdiği, nasihat mektublarından meydana gelen kitap.

melaike-i mukarrebin / melâike-i mukarrebîn

  • Makam itibariyle Allah'a yakın olan melekler.
  • Allah'a yakın olan melekler.

memkure / memkûre

  • Uysal, yakışıklı.

memlukane / memlukâne

  • Köleye yakışır hâlde. Kölece. (Farsça)
  • Eskiden çok defa bir büyüğe sunulan yazılarda, kendinden bahsederken kullanılırdı. (Farsça)

merdane / merdâne

  • Erkekçesine. Merdcesine. Er'e yakışır surette. (Farsça)
  • Matbaada baskı, baskı makinelerinde ve ofset makinelerinde ise plâteye değerek mürekkeb vermek; ve toprağı bastırmak gibi çeşitli işlerde kullanılan silindir. (Farsça)
  • Yufka açmağa yarıyan oklava. (Farsça)
  • Erkek ayakkabısı. (Farsça)
  • Mert kişiye yakışır şekilde.

merih

  • Koz: Güneş etrafında seyreden seyyarelerden dünyadan sonra güneşe en yakın olanı. (Aslı: Merrih veya Mirrih okunur.)
  • Mars.

mertebe-i nariye / mertebe-i nâriye

  • Yakıcılık, sıcaklık derecesi.

merve

  • Kâbe-i muazzamanın yakınında bulunan ve hacda, aralarında sa'y denilen ibâdetin yapıldığı iki tepeden biri.

meş'ar-ül-haram / meş'ar-ül-harâm

  • Mekke-i mükerremede, Arafât ile Minâ arasında bulunan Müzdelife'nin sonunda Cebel-i kuzah yakınında bir yer. Meş'ar, şiâr (alâmet) yeri demektir. Meş'ar denmesi; ibâdet yeri olması; haram diye vasıflandırılması ise, hürmeti ve kıymeti sebebiyledir.

mes'udane

  • İman ehline, bahtiyar olana yakışır halde. Saadetlice. Cenab-ı Hakk'ın emrine, rızasına uygun şekilde. Sevinçli ve ferahlıkla. (Farsça)

meşhur hadis veya hadis-i meşhur

  • Asr-ı evvelde, Ahâdi hadis kabilinden iken ikinci asırda iştihar edip, kizb üzerine ittifakları aklen tecviz olunmayan bir cemaat tarafından rivâyet olunan hadis. İlm-i yakin derecesinde karib bir surette kalbe itmi'nan verir.

mesih / mesîh

  • Îsâ aleyhisselâmın isimlerinden.
  • Kıyâmete yakın yeryüzünde çıkacağı bildirilen, son derece kıvırcık saçlı, gözü dışarı fırlamış kâfir bir genç olan Deccâl'e verilen isim.

meskab

  • Yakın olacak yer.

meşreb-i hıllet

  • Yakın dostluğu öngören hareket tarzı.

mestane

  • Sarhoşcasına. Sarhoş bir kimseye yakışır surette.

metuh

  • Devamlı suyu çekilen işlek kuyu.
  • Suyu ağzına yakın olan kuyu.

mevhin

  • Gece yarısına yakın vakit.

mevkud

  • (İkad. dan) Yakılmış. Yandırılmış olan.

mevzun

  • Vezinli. Ölçülü. Tartılı. Düzgün.
  • Yakışıklı.
  • Her bir vasfı ölçülü ve i'tidal üzere bulunup, sırf iyi ve güzel şeylere nâil olan.

mey-gun

  • Şarap renginde olan, kırmızıya yakın olan. (Farsça)

meyl-i cinsiyet

  • Tür ve cins yakınlığı açısından meyletme.

micmer

  • İçinde tütsü yakılan bakır yahut bronzdan küçük şamdan şeklindeki aletin adıdır. "Buhurdan" da denilir.

mihrak

  • Fiz: Küre içi biçiminde (içbükey) bir aynaya müvâzi (paralel) gelen ışıkların, aksettikten sonra toplandıkları nokta. Yakıcı nokta.
  • Hareket merkezi.

minser

  • (Çoğulu: Menâsir) Yırtıcı kuşların gagası.
  • Taşçı kalemi.
  • Yüz ile ikiyüz adet arasında olan asker.
  • Önlerinde ne bulunur yıkıp yakıp târumar eden asker.
  • Otuz ile kırk arasında olan at.
  • Kırktan elliye veya altmışa; ve yüzden ikiyüze kadar olan at.

miras

  • Ölen kimsenin yakınlarına kalan malı.
  • Ölen kimseden akrabalarına ve yakınlarına kalmış olan mal, mülk.

moğol

  • Turâni milletlerinin en büyüklerinden bir kabile olup Türkler ve Mançurlarla cinsi yakınlıkları vardır. Asyanın ortalarında bugün Çin Devletine tâbi olan ve Moğolistan ismiyle bilinen geniş bir çölde ve Sibirya ve Türkistan'ın da bazı taraflarında bulunurlar.Cengiz Hanla beraber Asyanın batı tarafla

mollayane

  • Mollaya yakışır şekilde. Mollaca.

mü'minane / mü'minâne

  • Mü'min olan kimseye yakışır şekilde.

mü'sade

  • (İsad. dan ism-i mef'uldür) "Asadet-ül bab" denir ki; kapıyı kapadım, sımsıkı kilitledim demektir. Üzerlerine ateşin yakılıp fırın gibi kapısının kapanması ateşin şiddetini icab edeceğinden, Cehennemde azabların şiddet ve ebediyetinden kinayedir.

muarefet

  • Tanıma, yakından bilme.

mücahidane / mücâhidane

  • Mücahid bir kimseye yakışır suret ve şekilde. (Farsça)
  • Mücahide yakışır şekilde.

mücaveret / mücâveret

  • Komşuluk, yakınlık.
  • Mescidde itikâfa çekilmek.
  • Komşuluk, yakınlık.

mücavir / mücâvir

  • Komşu.
  • Bir mâbed veya tekke yakınında çekilip oturan.
  • Yurdunu terkederek zamanını Haremeyn-i Şerifeyn'de ibadetle geçiren.
  • Yakın komşu.
  • Komşu, yakın.

müceddidane

  • Müceddide yakışır surette. Yenilik yapana yakışır şekilde. (Farsça)

muciddane / muciddâne

  • Büyük bir çalışkanlıkla. Gayret sahibi bir kimseye yakışır suret ve şekilde. (Farsça)

müdanat

  • Yakınlık.

müdani / müdanî

  • Yakın. Eş. Benzer. (Farsça)

müdara

  • Dost gibi görünme. Yüze gülme.
  • Başkalarının fikirlerine uyarcasına hareket etmek.
  • Sulh ve salâh üzere bulunmak. (Meşru bir surette ve iyi bir netice için yapılan müdârâ memduhtur. Fena bir netice için ise, kötüdür; İslâmlığa yakışmaz, İslâm onu men'eder.)

müdebbirane / müdebbirâne

  • Müdebbir olana yakışır şekilde. Tedbirlice. Her işi önceden ayarlayarak, dikkatlice geleceği düşünerek. (Farsça)

müdni / müdnî

  • Yakınlaştıran.

müfehhimane

  • Anlatarak. Anlatana yakışır şekilde. (Farsça)

muhabbetdarane

  • Muhabbete yakışır şekilde.

muhadenet

  • Yakın ahbablık, samimiyet. Dostluk.

muhakkikane

  • Gerçeği ve hakikatı araştıran bir kimseye yakışır surette. Muhakkik olan bir insana yakışacak şekilde. (Farsça)

muharrak

  • (Harik. den) Yakışmış, yanmış. Tahrik olunmuş.

muharrik / محرق

  • (Hark. dan) Tahrik eden, çok yakan.
  • Çok susatan, çok harâret veren.
  • Yakıp yıkan.
  • Yakıcı. (Arapça)

muhibbane

  • Severek. Dostça. Dosta yakışır surette. (Farsça)

mühr-i nübüvvet

  • Peygamberlik mührü; Peygamber efendimizin mübârek sırtı ortasında, sol küreğine yakın kalbi hizâsında bulunan nübüvvet mührü. Gümüş teninde, letâfet vardı, İrice Mühr-i nübüvvet vardı. Sırtında idi, Mühr-i nübüvvet, Sağ tarafına yakındı elbet. Bildirdi bize edenler ta'rîf, Bir büyük ben idi, mühr-i

muhrik / مُحْرِقْ

  • Yakan. Yakıcı.
  • Çok acıtan. İhrak eden.
  • Yakıcı.
  • Yakıcı.
  • Yakıcı.

muhrik-dem

  • Nefesi yakıcı olan. Âşık. (Farsça)

mukaddim

  • Allahü teâlânın ism-i şerîflerinden: Mahlûklardan (yaratılmışlardan) bâzısını bâzısından önce var ve yok eden; dilediğini kendine yakınlaştıran, dilediğini uzaklaştıran, kendisine yakın kıldığı meleklerini, peygamberlerini aleyhimüsselâm ve âlimlerini üstün kılan.

mukaddirane / mukaddirâne

  • Takdir edercesine, kıymetini bilircesine, kıymetine göre sıralarcasına. Mukaddire yakışır hâlde. (Farsça)

mukarebet

  • (Kurb. dan) Akrabalık, yakınlık.

mukarenet

  • (A, uzun okunur) Yakınlık. Ayrılmayıp musâhebe etmek.
  • Bitişmek. Birleşmek.
  • Uygunluk.
  • Bir yere gelmek.
  • Bitişiklik, yakınlık.

mukarib

  • Birbirine yakın ve karib olan. İyi ve kötü ortasında orta hâlli olan.

mukarib-ül vücud

  • Olması yakın, vücuda gelmesi yakın.

mukarin

  • Yakın olan. Bitişen. Ulaşan. Ulaşmış olan.
  • Beraber, yakın olan.
  • Bitişik, yakın.

mukarreb / مقرب / مُقَرَّبْ

  • (Kurb. dan) Yakınlaşmış. Yakınlaştırılmış. Yakın.
  • Büyük zât veya padişah gibi kimselere hizmette yaklaşmış olan.
  • Yakınlar, yakınlaşmış kimseler.
  • Yakınlaştırılmış.
  • Cennette dereceleri en yüksek olan.
  • Tasavvufta, nefslerinin sevgisinden kurtulmuş, kalbinde Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyin sevgisi kalmayan, yalnız Allahü teâlâyı isteyen.
  • Yakın olan.
  • Yakın. (Arapça)
  • Yakın kılınan.

mukarrebin / mukarrebîn

  • Yakın olanlar.
  • Allah'a mânen yakın olan büyük melekler.

mukarrebin-i sahabe / mukarrebîn-i sahabe

  • Devamlı Peygamber Efendimizin (a.s.m.) yakınında ve etrafında bulunan Sahabeler.

mukarrebü'l-vücud

  • Olması yakın.

mukarrebun

  • Büyük meleklerden bir zümre.
  • Takva ve ubudiyyet ile evliya derecesine gelmiş, Cenab-ı Hakk'ın indinde çok kıymetli ve mübarek büyük zâtlar.
  • Yakınlaşmış olanlar.

mukarrib-ül vücud

  • Vücudunu yakın eden, yaklaştıran.

mükedderane / mükedderâne

  • Mükedder olan bir kimseye yakışır surette. (Farsça)

mukınun / mûkınûn

  • Yakîn sahibi olanlar. Şüphesiz ve tereddüdsüz olarak imanî ve Kur'anî hakikatlara vâkıf olanlar.

mukterin

  • (İktiran. dan) Yaklaşan, yakın gelen, iktirân eden.

mülabese / mülâbese

  • Benzer şeylerin ayırt edilemiyerek birbirine karıştırılması.
  • Münasebet, yakınlık.

mülabis

  • (Lebs. den) Münasebet kuran. Yakınlık gösteren. Bir kimse ile aşırı ahbaplık eden.
  • Karışan.

mülahat

  • Yakınlaşmak. Çekiştirmek.
  • Çocuğun, sütten kesilme vaktine yakınlaşması.
  • Niza ve husumet etmek.

mülhidane / mülhidâne

  • Dinsizce, imansızca. Mülhid olan bir kimseye yakışır şekil ve surette. (Farsça)

mülukane / mülûkâne

  • Padişahlara yakışır bir surette. (Farsça)

müminane

  • Mümine yakışır şekilde, inanarak.

mün'imane / mün'imâne

  • Nimet verene, ihsan edene yakışır bir şekilde.

münadimin / münadimîn

  • (Tekili: Münadim) Nedimler. Bir büyüğün yakını olan kimseler.

münasebet

  • İki şey arasındaki tenasüb, uygunluk, yakınlık, bağlılık, mensubiyet, yakışmak, vesile, alâka.

münasib / münâsib

  • Benzer, uygun, lâyık, yakışır, yaraşır.
  • Uygun, yakışır.

münbagi

  • (Bugye. den) Lâyık, yakışan, şâyân.

müneccimane / müneccimâne

  • Müneccim gibi, müneccime yakışacak şekilde. (Farsça)

munis / mûnis / مونس

  • Alışılmış. Ehlileşmiş. Cana yakın. Sevimli. Ünsiyyet edilmiş.
  • Canayakın, dost.
  • Canayakın, sevimli.
  • Cana yakın, alışılmış. (Arapça)

münşiyane

  • İyi kâtiplere yakışır surette. (Farsça)

müntemi

  • (İntimâ. dan) İlgisi ve ilişiği olan. Yakınlık peydâ eden.
  • Birinin adamı olan.

müraiyane / müraiyâne

  • İki yüzlülüğe yakışır surette, münafıkçasına. (Farsça)

mürgane

  • Kuşlara yakışır şekilde. Kuşlar gibi. (Farsça)
  • Kuş yumurtası. (Farsça)

mürşidane / mürşidâne

  • Mürşid olan kimseye yakışır şekilde.

mürtecilane / mürtecilâne

  • Düşünmeden hemen şiir veya söz söyliyene yakışır surette. (Farsça)

müşacene

  • Yakınlık, karabet.

müşafehat

  • (Tekili: Müşafehe) (Şefe. den) Konuşmalar, dudak dudağa yakından konuşmalar.

müşafehe

  • Yakından karşılıklı konuşmak, karşı karşıya konuşmak.

müşagare

  • Mehir alıp vermemek için, iki kişi birbirlerinin yakınlarından birer kadınla evlenme.

müşakele-i cinsiye / müşâkele-i cinsiye

  • Tür veya soyla ilgili yakınlık, akrabalık.

müşakelet / müşâkelet

  • Cinsî yakınlık ve türdeşlik.

müşavir

  • İstişare olunacak kimse, kendisine danışılan kişi.
  • İdare işlerinde yakın yardımcı memur.
  • Kovanlık üstünde yapılan örtünün direkleri.

müşirane

  • Müşire yakışır surette. Mareşala has bir tavırla. (Farsça)

müşrif

  • Yükselen, çıkan.
  • Ölüme pek yakın bulunan.
  • Etrafa bakan, etrafı gören.
  • Vakıf malı koruyan kimse.

müstagniyane

  • Müstağni olanlara yakışır surette. (Farsça)

müsteb'ad

  • (Bu'd. dan) Uzak görülen, akla yakıştırılmayan, olacağı sanılmayan.

müsterhimane / müsterhimâne

  • İstirham edene, yalvarana, merhamet dileyene yakışır şekilde, yakışır halde. (Farsça)

müsterşidane / müsterşidâne

  • Doğru yolun gösterilmesini isteyene yakışır surette. (Farsça)

müsteskılane / müsteskılâne

  • İstiskal eden kimseye yakışır şekilde. (Farsça)

müstevkid

  • Yakıp alevlendiren.
  • Yanıp alevlenmiş.

müsteykın

  • (Yakin. den) Yakinen ve kat'i olarak bilen.

mutaassıbane

  • (Asab. dan) Mutaassıbca. Mutaassıba yakışır şekilde. Körükörüne.

mutarassıdane / mutarassıdâne

  • Tarassud edene yakışır şekilde. (Farsça)

mutasaddırane

  • Baş köşeye kurulana yakışacak surette. (Farsça)

mutasallibane

  • Salâbetli gibi, kuvvet sâhibi olana yakışır surette. (Farsça)

mutasavvıfane / mutasavvıfâne

  • Sofuca. Mutasavvıflara yakışır tarzda. (Farsça)

mutazallimane / mutazallimâne

  • (Zulm. den) Kendine yapılan zulüm ve haksızlıkdan dolayı sızlanan kimseye yakışır şekilde.

müteakkılane / müteakkılâne

  • Anlayana yakışır şekilde. (Farsça)

müteallikat

  • Alâkalılar, ilgililer, yakınlar, akrabalar.
  • Yakın olanlar, müteallik olanlar. Akraba.
  • Gr: Bir cümlenin mânasını açıklayan, tamamlayan kelimeler.
  • İlgili olanlar, yakınlar.

müteannitane / müteannitâne

  • Yanlış arayana, yanlışlıklar çıkarmaya uğraşana yakışır surette. (Farsça)

müteazzibane / müteazzibâne

  • Bekâr kalana evlenmeyene yakışır surette. (Farsça)

mütecavizane / mütecavizâne

  • Tecavüz eder şekilde. Tecavüz edene yakışır halde. (Farsça)

mütecazib

  • Birbirini çeken, yakınlaştıran.

mütedellil

  • Çok yakın olan.

müteeddibane / müteeddibâne

  • Edeblenerek, utanç duyarak, haya ederek. Terbiyeli ve edebli bir kimseye yakışır surette. (Farsça)

müteemmilane / müteemmilâne

  • Derin düşünene yakışır surette. Düşünceli olarak. (Farsça)
  • Dalgın şekilde. (Farsça)

mütefekkirane / mütefekkirâne

  • Derin ve dikkatli düşünerek, mütefekkire yakışır surette. (Farsça)

mütefenninane / mütefenninâne

  • Mütefennin olan kimseye yakışır surette. (Farsça)

mütegallibane / mütegallibâne

  • Zorbacasına, zâlimlere yakışır surette. (Farsça)

mütehabbisane / mütehabbisâne

  • Bir yere kapanıp kendini hapsedene yakışır surette. (Farsça)

müteharriyane

  • Taharri edip araştırana yakışır şekilde. (Farsça)

mütekarib

  • (Kurb. dan) Yaklaşan, tekarüb eden. Birbirine yakın olan, gittikçe birbirine yaklaşan.

mütekarin

  • (Karn. dan) Birbirine birleşmiş, bitişmiş olan.
  • Yaklaşmış, yakınlaşmış, tekarün eden.

mütekarrib

  • (Çoğulu: Mütekarribîn) (Kurb. dan) Yaklaşan, yaklaşmağa çalışan, yakın olan, takarrüb eden.

mütekarribin / mütekarribîn

  • (Tekili: Mütekarrib) Takarrüb edenler, yaklaşanlar, yakın olanlar.

mütelehhif

  • (Çoğulu: Mütelehhifîn) (Lehef. den) Hasret çeken. Özleyen. Yanıp yakılan. Hüzünlü olan.

mütelehhifane / mütelehhifâne

  • Özleyerek, hasret çekerek. Kaygılı, tasalı olarak, yanıp yakılarak. (Farsça)

mütelehhifin / mütelehhifîn

  • (Tekili: Mütelehhif) Hasret çekenler, yanıp yakılanlar. Kederli, tasalı olanlar.

mütenaciyane / mütenaciyâne

  • Fısıldaşanlar gibi, fısıldaşana yakışır surette.

mütenasib / mütenâsib

  • Uygun, birbirine yakışan.

müterakkiyane / müterakkiyâne

  • İlerleyene, terakki edene yakışır şekilde. (Farsça)

müteşerriane / müteşerriâne

  • Müteşerri gibi, ona yakışır yolda. (Farsça)

müteşevvikane

  • Çok istekli olan bir kimseye yakışır şekil ve surette. Şevkli bir tarzda. (Farsça)

mütevassıl

  • Kavuşan, ulaşan, vâsıl olan.
  • Yakınlık ve münasebet kuran.

mütevaziane / mütevaziâne

  • Tevazu ile. Mütevazi kimseye yakışır surette. (Farsça)

müteyakkın

  • (Yakîn. den) Teyakkun eden, yakîn ve kat'î olarak şüphesiz bilen.

mütezellilane / mütezellilâne

  • Zelil olarak, alçaklara yakışır surette, alçakçasına. Kendi hiçliğini bilir surette, kusur ve aczini anlamakla. (Farsça)

müttekın

  • Mutmain. İyice bilen, doğruluğunu, hakikatini tamamlayan. Ayn-el yakin bilen.

muvahhidane / muvahhidâne

  • Muvahhide yakışır surette. (Farsça)

muzafferane

  • Muzaffer olan bir kimseye yakışır surette. (Farsça)

müzaheme

  • Yakınlık.
  • Ayrılık.
  • Düşmanlık, adâvet.

muzari sigası / muzâri sigası

  • Gr. Arapçada şimdiki, geniş ve yakın gelecek zamanı birden ifade eden fiil kipi, kalıbı.

müzavele

  • Bir şeyin meydana gelmesi için çalışma.
  • Bir şeyi başka bir şeye yakınlaştırma.

na-çespan

  • Uygun ve yakışık olmıyan. (Farsça)

na-mahrem

  • Aralarında evlenmeğe mâni olacak kadar yakınlık bulunmayan. Şer'an evlenmeğe mâni akrabalığı olmayan erkek veya kadın. (Farsça)
  • Yabancı. (Farsça)

na-münasib

  • Münâsebetsiz, yakışıksız, uygunsuz, uygun olmayan. (Farsça)

na-reva

  • Yakışıksız, reva olmayan. Münâsib ve lâyık olmayan.

nafıka

  • (Çoğulu: Nevâfık- Nüfeka) Arab tavşanının (diğer adı; tarla fâresi dedikleri hayvanın) iki yuvasından gizli olanın adıdır. Bu hayvan, bunun tavanını yeryüzüne çok yakın yapar. Belirli olan kasia dedikleri yuvasında tehlike hissederse hemen nâfıkanın tavanını delerek kaçar. Münafıklar buna benzediği

namuskarane / nâmuskârane / namuskârane / ناموسكارانه

  • Namusluca, namuslu insanlara yakışır şekilde.
  • Namusluca, namuslulara yakışır. (Arapça - Farsça)

nar / nâr

  • (Çoğulu: Niran, envar, niyere, niyâr) Ateş. Cehennem.
  • Bir meyve adı.
  • Mc: Allahın gadabı.
  • Yakıcı, azab verici her şey. Şer. Dalâlet. Sefâhet.
  • Ateş.
  • Cehennem.
  • Yakıcı şey.

nareva / nârevâ / ناروا

  • Yakışık almaz. (Farsça)

nazikane / nâzikâne

  • Nazik kimseye yakışır şekilde, kibarlıkla, terbiyelice. (Farsça)

nazımane / nazımâne

  • Nazım olana yakışır surette. (Farsça)

nebiyy-i ahirüzzaman / nebiyy-i âhirüzzaman

  • Dünya hayatının kıyamete yakın son devrenin Nebisi; son Peygamber.

nefhat-ül-fer'

  • İsrâfil aleyhisselâmın, kıyâmetin kopacağına yakın, nasıl olduğu bizce bilinmeyen sûr'a birinci defâ üflemesi.

nefret

  • Tiksinmek, ürküp kaçmak.
  • Birisinin yakını ve akrabası.

nefti / neftî

  • Neft yağı renginde olan, siyaha yakın koyu yeşil. (Farsça)

nehz

  • Durmak, kıyam.
  • Def'etmek, kovmak.
  • Yakın olmak.
  • Berkitmek için devenin memesine eliyle vurmak.
  • Dolması için kovayı suya vurmak.

neseb

  • Soy, şecere. Çocuğu ana ve babaya bağlayan kan bağı. Ekseriya baba yönünden olan yakınlık için kullanılır. Babalar ve yukarıya doğru büyük babalar ile oğullar ve aşağıya doğru oğullar arasındaki alâkaya amûdî yakınlık; erkek kardeşler ile bunların oğ ulları ve amca oğulları arasındaki alâkaya ufkî y

nevahi-i mekke

  • Mekke civarı. Mekke'nin yakınları, nahiyeleri.

nevb

  • Yakınlık.
  • İsabet.

nevres

  • Su kuşlarından mavi renkli bir kuştur; başının yarısı siyah yarısı beyaz olur; güvercin büyüklüğündedir. Su üstüne yakın uçar ve balık gördüğü gibi kapar.

neyyif

  • Küsur. Ziyade. Artık. Fazla.
  • İhsan.
  • Yakın.

nezd

  • Yan. Yakın. Karib. (Farsça)
  • Göre, nazarında, fikrince. (Arapçadaki "ind" mânâsındadır) (Farsça)

nezdik

  • Yakın, karib. (Farsça)

nilüfer

  • Beyaz, mavi ve sarı çiçekler açan bir cins su bitkisi. (Farsça)
  • Bursa yakınlarında akan bir akarsu. (Farsça)

nimnime

  • Birbirlerine yakın çizgiler.
  • Tırnakta olan beyazlık.

niran-ı muhrika / nîrân-ı muhrika

  • Yakıcı ateşler.

nisbet

  • Münasebet, yakınlık, bağlılık, ölçü.
  • Rağmen. İnat olarak. İnat olsun diye.

noel gecesi

  • Hıristiyanların 25 Aralık veya buna yakın bir târihte Îsâ aleyhisselâmın doğduğunu kabûl ettikleri gece.

nübüvvettarane / nübüvvettârâne

  • Peygamberlik şeklinde, peygambere yakışır bir şekilde.

nurani / nuranî

  • Nurlu, ışıklı, nura yakışır, parlak, münevver.

nütuc

  • Doğurucu hayvan.
  • Doğurması yakın olan.

osman

  • Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın en yakın sahabelerinden, Aşere-i Mübeşşere'den ve İslâmiyet için en çok fedakârlık gösterenlerdendir. Hz. Talha ve Zübeyr'den evvel imana geldi, iman edenlerin beşincisi oldu. Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın üçüncü halifesi ve damadıd

pasinler cephesi

  • Birinci Dünya Savaşı'nın ilk çıktığı sıralarda Erzurum yakınlarındaki Pasinler yöresinde Ruslar'a karşı açılan cephe.

pederane / pederâne

  • Babaya yakışır şekilde.
  • Babaya yakışır tarzda, pedercesine. (Farsça)

pergune

  • Yakışıksız, çirkin. (Farsça)

pih-suz

  • "Yağ yakıcı": Toprak kandil. (Farsça)

pür-suz

  • Çok yakıcı. Çok yanık. (Farsça)

rabıta

  • Rabteden, bağlayan, bitiştiren.
  • Münasebet, alâka, bağlılık, yakınlık. İki şeyi birbirine bağlayan tertip.
  • Nefsini dünyadan men edip âhirete, Allah'a (C.C.) bağlanmak.
  • Tertip, sıra, düzen, usûl.

radaf

  • Üzerine ateş yakıp kızdırdıkları taş.

rahimane

  • Şefkat ederek, acıyarak. Merhamet ve rahmet ile Cenab-ı Hakk'a yakışır tarzda.

rakmiyyat

  • Medine yakınında bir yere nisbet edilen oklar.

rampacı

  • Eski deniz muharebelerinde yakından dövüşerek zabtedilmek istenilen bir düşman gemisine hücumla borda bordaya gelindiği sırada düşman gemisindeki askerlerin vuku bulacak hücumunu menetmek için güverteye yayılan silâhendazlar.

retk

  • Adımların birbirine yakın olması.
  • Deve kuşunun sür'atle gitmesi.

rezzakane

  • Rızık verene, rezzaka yakışır surette. (Farsça)

rüavi

  • Köy yakınında ve halk yöresinde güdülen deve.

rübba

  • (Çoğulu: Ribâb) Yakında doğurmuş koyun.

rübde

  • Siyaha yakın boz renk.

sa'y

  • Hac ve ömre ibâdeti için Mekke-i mükerremeye gelen kimsenin Mescid-i Haram (Kâbe ve avlusu) yakınındaki Safâ ve Merve tepeleri arasında usûlüne göre Safâ'dan başlayarak Merve'ye ve Merve'den Safâ'ya yedi kere gidip gelmesi. Sa'y, dört gidiş ve üç gelişten ibârettir.
  • Çalışmak, iş görm

saan

  • Suya yakın yerde develerin yattığı yer.

sabah

  • Gün doğmasına yakın vakitten, öğle vaktine kadar olan zaman.

sacid

  • Secde eden, Allah'ın (C.C.) huzurunda başını yere koyarak dua eden. Hâdis meâli: "Bir kulun Rabbine en yakın olduğu an: O'na secde ettiği zamandır."

sadd

  • Yüz çevirmek, men eylemek, bir şeyden birini vazgeçirmek.
  • Fikir, niyet, kasd.
  • Yakınlık, civar.
  • Konuşulan husus.

saded

  • Asıl mevzu, maksad, asıl konuşulan şey, fikir.
  • Niyet, kasıd. Teşebbüs.
  • Yakınlık, civar.

sadef

  • Deniz böceklerinin kıymetli kabuğu ve onlardan yapılan şeyler.
  • Sert, parlak ve şeffafa yakın madde. İnci kabuğu.

sadıkane

  • Sâdık kimseye yakışır şekilde. Sadakatle. (Farsça)

safa ve merve / safâ ve merve

  • Kâbe-i muazzamanın yakınındaki iki tepenin adı. Hac ve umre esnâsında sa'y denilen hac vazîfesini yaparken Safâ tepesinden sonra Merve tepesine gidilir.

şafak

  • Tan zamanı. Güneş doğmağa yakın zaman veya güneş battıktan sonraki alaca karanlık. Gündüz.
  • Nahiye. Cânib.
  • Nasihat eden kimsenin "Nasihatım te'sir etsin, sözüm tutulsun" diye ıslah için gayret göstermesi.
  • Merhamet.
  • Harf.

safderunane

  • Kalbi safi olanlara ve kolay aldananlara yakışır surette. (Farsça)

saha-i ukba-yı ferda / saha-i ukbâ-yı ferdâ

  • Yakın gelecekteki âhiret sahası.

şahane / şâhâne / شاهانه

  • Şah gibi, şaha yakışır bir surette.
  • Şaha yakışır şekilde.
  • Şahlara yakışır. (Farsça)
  • Şahlarla ilgili. (Farsça)

sahb

  • (Tekili: Sâhib) Yakın dostlar. Sâhipler.

sahbet

  • Şarabın kırmızı olması.
  • Saç kılının kırmızıya yakın olması.

sahih ced / sahîh ced

  • Ölenin babasının babası veya babasının babasının babası gibi derecesi yakın olsun uzak olsun aralarında kadın bulunmayan dede. Yâni araya kadın girmeyen büyük baba.

şahvar

  • (Şeh-vâr) Şâha, hükümdara yakışacak tarzda, şah gibi. (Farsça)
  • İri ve iyi cins inci. (Farsça)

sakb

  • (Çoğulu: Sukub) İnce, uzun.
  • Ev ortasında olan direk.
  • İçi boş olmayan kuru cisme vurmak.
  • Yakınlık.

sakil / ثقيل

  • Ağır. (Arapça)
  • Hoş olmayan, yakışmayan. (Arapça)

sakinane / sakinâne

  • Sâkin olana yakışır şekilde. Sessizce. (Farsça)

şakirane / şâkirâne

  • Şükredene yakışır şekilde, şükrederek.

san'atkarane / san'atkârane

  • San'atlı olarak, özenip meharetle yapılmak suretiyle, sanatkâra yakışır şekilde. (Farsça)

şayan / şâyân / شایان

  • Layık, yaraşır, yakışık alır. (Farsça)

şaygan / şâygân / شایگان

  • Yaraşır, yakışık alır. (Farsça)

sebeb-i kurbiyet

  • Yakınlık sebebi.

şeceat-ı haydarane

  • Hz. Ali'ye yakışır bir cesaret.

şefaat etmek

  • Cenâb-ı Haktan yakınlarının affını talep edip kurtuluşlarına vesile olmak.

şefkat-i ferzendane / şefkat-i ferzendâne

  • Evlâda yakışır sûrette şefkat gösterme.

şehl

  • Gözün siyahının maviye yakın olması.
  • Koyun gözü.

sekab

  • Yakınlık.

şekah

  • Yakınlık.

şelim

  • Şam yakınında bir beyt-i mukaddes.

sempati

  • Cana yakınlık, sıcak kanlılık. (Fransızca)
  • Tıb: Her omurilik boyunca olan sağlı sollu yirmi üç boğumdan geçen iki paralel ağ şeklinde sinir sistemi. (Fransızca)
  • Cana yakınlık.

semum / semûm

  • Yakıcı rüzgâr.

senakarane / senakârane

  • Senakârlıkla. Övercesine. Medheden birine yakışır şekilde. (Farsça)

serab

  • Şaşkın hâle gelme. Çorak yerlerde, çölde sıcak ve ışığın te'siriyle ileride, yakında yahut ufukta su veya yeşillik var gibi görünme hâdisesi.

şerare

  • (Şerâr) Kıvılcım. Elektrik kıvılcımı. Müsbet ve menfi (+ ve -) elektrik kutuplarının birbirine çok yakın olmasından veya dokunmasından hâsıl olan kıvılcımların parlayışı.

şikayet / şikâyet

  • Yakınma, derdini söyleme.

şikemperver

  • Yemek tiryakisi, boğazına düşkün. (Farsça)

sıla / صله

  • Yakınlarını ziyarete gitme özlemi. (Arapça)

sıla'

  • Kebap.
  • Isınmak için yakılan ateş.

sıla-i rahim

  • Akrabalık bağı, yakınlarla bağ kurma.

sıla-i rahm / صلهء رحم

  • Akrabâyı, yâni ana, baba, dede, çocuklar ve torunları; süt ve evlilik yoluyla olan yakınları ziyâret etmek, gözetmek ve onlara yardım etmek.
  • Yakınlarını ziyaret edip özlem gidermek.

sirac-ı kurb-i ev edna / sirâc-ı kurb-i ev ednâ

  • Yakınlığın, hatta daha da yakınlığın kandili (Peygamber Efendimiz Miracda Cenâb-ı Hakkın huzuruna geldiğinde Ona çok yaklaşmıştı. O yakınlık makamı kâinatta hiçbir varlığa nasip olmamıştır.).

şirin

  • Tatlı. Sevimli. Cana yakın. (Farsça)

şirini / şirinî

  • Tatlılık, cana yakınlık, sevimlilik. (Farsça)

sırr-ı akrebiyet

  • Cenâb-ı Hakkın varlıklara olan yakınlığının özü, esprisi.

sohbet-i hassa

  • Özel sohbet ve yakınlık.

su-i hulk

  • Kötü ahlâk. Dine, ahlâka yakışmayan fena ahlâklılık.

şübke

  • (Çoğulu: Şübük) Yakınlık. Akrabalık, hısımlık.

süf'a

  • Kırmızılığa yakın olan siyahlık.

sugur

  • Düşmana yakın hududlar, serhadler.
  • Mağara.
  • Ön dişler.
  • Ağızlar.

şühud-i enfüsi / şühûd-i enfüsî

  • Kendi hakîkatini görme. Tasavvuf yolunda Allahü teâlâya yakın olma hâli. Tasavvuf makamlarını kalb gözüyle görme.

süreyya / süreyyâ

  • Ülker (Pervin) yıldızı. Yedi (veya altı) yıldızlardır ki; ikişer ikişer karşılıklı dururlar ve Ayın geçtiği yerlere yakın görünürler. Gerdanlığa benzemesinden Felekiyâtta "Ikd-ı Süreyya" tabir edilir.
  • Ülker takımyıldızı; yedi (veya altı) yıldızdan meydana gelen ve Ayın geçtiği yerlere yakın görünen bir takımyıldızı.

suz / sûz

  • (Suhten: Yanmak mastarından) "Yakan, yakıcı, yanmak, tutuşmak" mânâlarına gelerek mürekkeb kelimeler yapar. (Farsça)
  • "Yakan, yakıcı, bozucu" mânâsında son ek.

suzan / sûzan / sûzân / سوزان

  • Yakan, yakıcı. Ateşli. (Farsça)
  • Yakıcı.
  • Yakıcı. (Farsça)
  • Yanıcı. (Farsça)

suzende / sûzende / سوزنده

  • Yakan. Yakıcı. (Farsça)
  • Yakıcı. (Farsça)

suznak / sûznâk / سوزناک

  • Yakıcı.
  • Yakıcı. (Farsça)

ta'cif

  • Arkalamak.
  • Doymaya yakın olana kadar yemek.

ta'ziye

  • Ölen kimsenin yakınlarına sabır, ölene rahmet dileme.
  • Yeni ölen birisinin yakınlarının acısını paylaşır söz söylemek, teselli etmek. Baş sağlığı dilemek. "Allah sabr-ı cemil ihsan etsin" diye söylemek.

taallukat / taallukât / taallûkat / تعلقات

  • Bir kimsenin yakınları, akrabaları. Alâkalılar.
  • İlgililer, yakınlar, akrabalar.
  • Yakın akrabalar.
  • İlgili olanlar. (Arapça)
  • Akraba, yakınlar. (Arapça)

tacdarane

  • Hükümdarlara yakışacak şekilde. Hükümdarca. (Farsça)

tadri'

  • Yakın etmek, yaklaştırmak.

tahammül-suz / tahammül-sûz

  • Dayanma gücünü, sabrı yakıp yok eden.

tahrik

  • Yakma. Yakılma.
  • Susatma. Susatılma.

tahrimen

  • Haram olarak. Harama yakın olarak.

tahrimen mekruh / tahrîmen mekrûh

  • (Vâcibin zıddı) Harama yakın iş olup, zannî delil ile olan nehiydir.
  • Kur'ân-ı kerîmdeki ve hadîs-i şerîfteki delîlinden zan ile anlaşılan yasak. Harama yakın olan fiil, iş.

tahriş

  • (Çoğulu: Tahrişât) Tırmalama. Yakıp kaşındırma.
  • Azdırma. Rencide etmek.

takarrüb / تقرب / تَقَرُّبْ

  • Yakınlaşmak. Yaklaşmak.
  • Zamanı gelmek. Vakti yakın olmak.
  • Yaklaşma, yakınlaşma.
  • Yaklaşma, yakınlaşma. (Arapça)
  • Takarrüb etmek: Yaklaşmak, yakınlaşmak. (Arapça)
  • Yakınlaşma.

takarüb

  • Birbirine yakın olmak.

taklid-i tufeylane / taklid-i tufeylâne

  • Küçük çocuklara yakışır şekildeki taklid.

takrib etmek

  • Yakınlaştırmak.

takrip

  • Yakınlaştırma, yaklaştırma.

tanker

  • ing. Akaryakıt taşıyan gemi veya kamyon.

tasni'

  • Düzme. Uydurma. Yakıştırma.
  • Bir san'atla meşgul kılma.
  • Güzel terbiye etme.

tatbik

  • Yakıştırmak. Yerine getirmek.
  • Karşılaştırmak.
  • Bir kaide, kanun veya emri yerine getirmek. Kıyas ve tahmin etmek.
  • Benzetme, uydurma.
  • Yakıştırmak. Yerine getirmek. Bir kanun hükmünü, kaide veya emri yerine getirmek. Kıyas ve tahmin etmek.

tatrik

  • Kuşun yumurtalamaya, kadının doğum yapmağa yakın olması.

tavr-ı ubudiyetkarane / tavr-ı ubûdiyetkârâne

  • Kulluğa yakışır tavır, hareket.

tazallüm / تظلم

  • Sızlanma, yakınma. (Arapça)
  • Tazallüm etmek: Sızlanmak, yakınmak. (Arapça)

tazallümat / tazallümât

  • (Tekili: Tazallüm) Yanıp yakılmalar, sızlanmalar.

taziye / tâziye

  • Yakını ölen üzgün birini teselli etme.
  • Yakını ölen kimseye baş sağlığı dileme.

taziyename / tâziyename

  • Yeni ölmüş birisinin yakınlarını teselli eden ve acılarını hafifleten mektup.

te'vilat / te'vilât

  • (Tekili: Te'vil) Te'viller. Zâhiren yakın mâna ve delil nakletmek sebebiyle başka mâna vermeler.

te'z

  • Yara.
  • Cenk edip döğüşürken birbirine yakın olup yoldaşını gözetmek.

tecazüb / tecâzüb

  • Birbirine karşı duyulan yakınlık.
  • İncizab etme. Çekme.
  • Birbirini cezbetme, yakınlaşma.

tecazüp

  • Birbirini cezbetme; birbirine duyulan yakınlık, sempati.

tedennü'

  • Yakın olmak.

tednik

  • Yakın olmak.

tehdidkarane / tehdidkârâne

  • Tehdid edenlere yakışır şekilde. Tehdid edercesine. (Farsça)

tekarüb

  • Yakınlaşma.
  • Birbirine yaklaşma. Birbirine yakın gelme.
  • Tedenni etme.
  • Birbirine yakınlaşma.

tekarub / tekârub / تقارب

  • Yakınlaşma. (Arapça)

telehhüf / تلهف

  • Yanıp yakılma. (Arapça)

telvi'

  • (Çoğulu: Telviât) İçini yakıp dertlendirme.

temsil-i dürbini / temsil-i dürbinî

  • Uzağı yakınlaştıran kıyaslama tarzında olan benzetme.

tenasüb

  • Uygunluk, uyma, tutma. Yakınlaşma.
  • Anlamca birbirine uygun kelimeleri bir arada söze güzellik vermek amacı ile kullanmak.
  • Uygunluk, uyma, tutma. Yakınlaşma.
  • Nisbet, kıyas.
  • İki adet birbirine nisbet edilerek yapılan hesap usulü.
  • Edb: Mânaca birbirine uygun kelimeleri bir arada söze güzellik vermek maksadı ile zikretmek.

tenhib

  • Suya gayet yakın olmak.

tenzihen mekruh

  • Nehyine dair şer'î bir delil olmamakla beraber işlenmesi kerih görülen iş. (Helâle yakın iş)

tes'ir

  • (Sa'r. dan) Ateşi yakıp alevlendirme.
  • Kıymet ve değer koyma. Narh koyma.

tesbih

  • Allahü teâlâyı, O'na yakışmayan her şeyden ve mahlûkların (yaratılmışların) alâmetlerinden ve yok olmaktan tenzîh ve takdîs etmek, yâni uzak tutmak mânâsına "Sübhânallah" sözü ve benzerleri.
  • Namaz kılmak.
  • Namazdan sonra, Sübhânallah, Elhamdülillah ve Allahü ekber cümleleri sö

tevekkül-i imani / tevekkül-i imanî

  • İman edenlere yakışır tevekkül. İman kuvvetinin ve hakikatının neticesi olan tevekkül.

tevella

  • (Tevelli) Birisini dost edinme.
  • Bir işi üzerine alma.
  • Dönme, yönelme, i'raz etme.
  • Ehl-i Beyt'e tam sevgi.
  • Akrabalık. Karabet. Yakınlık beslemek.

teyakkun

  • İyiden iyiye araştırıp şüphesiz tam olarak bilmek.
  • Tam yakınlık hâsıl etmek.

teyakkuz-ı arifane / teyakkuz-ı ârifâne

  • Bilen birine yakışır bir şekilde bir uyanıklılık.

tıfl

  • Küçük çocuk.
  • Her şeyin cüz ve parçası.
  • Batmaya yakın güneş.
  • Kıvılcım.
  • Küçük çocuk. Her şeyin cüz ve parçası. Batmaya yakın güneş..

tıflane / tıflâne

  • Çocukçasına, çocuk gibi. Çocuğa yakışır surette. (Farsça)

tilmizane / tilmizâne

  • Talebe gibi. Tilmize yakışır surette. (Farsça)

übülle

  • Basra yakınında bir harap şehir.
  • Bir miktar hurma.

ukaz

  • Mekke-i Mükerreme yakınındaki bir pazar adı.

ülfet

  • Bir topluluğun din ve dünyâ düşüncelerinde inançlarında birbirlerine uygun olmaları. Dostluk, yakınlık kurmak, kaynaşmak.

ulü'l-azmane / ulü'l-azmâne

  • Büyük sabır ve metanet sahibi olan büyük insanlara yakışır şekilde.

ümmiyane

  • Bir şey bilmiyormuşçasına. Ümmilere yakışır halde. Okur yazar olmadan. (Farsça)

ünsiyet

  • Dostluk, yakınlık, alışkanlık.

ünsiyetkar / ünsiyetkâr

  • Dostça, cana yakın bir şekilde.

ünsiyetkarane / ünsiyetkârâne

  • Dostça, canayakın bir şekilde.

ünsiyetli

  • Canayakın, dost.

uruk-u insaniyetkarane / uruk-u insaniyetkârane

  • İnsanlığa yakışır damar, kök veya huylar. (Farsça)

üstadane

  • Üstâda yakışır surette. Ustaca. (Farsça)

usul-ü vahşiyane / usul-ü vahşiyâne

  • Vahşilere yakışır bir tarzda, ilkelce.

usüvv

  • Kaba ve iri olmak.
  • Katı olmak.
  • Gece karanlık olmak.
  • Yakın olmak.

utarid

  • Merkür, güneşe en yakın olan gezegen.

üzuf

  • Yakın olmak, yaklaşmak.

vacib / vâcib

  • Mecburi, farza yakın hüküm.

vadk

  • Yağmur damlamak.
  • Alışmak.
  • Yağmur.
  • Genişlik.
  • Kolaylaştırmak, yakın olmak.

vahdet

  • Birlik. Yalnızlık. Teklik. (Kesretin zıddıdır.)
  • Edb: İfade esnasında mevzuun haricine çıkılmaması, maksad ne ise yalnız ondan bahsedilmesi, sözün dallandırılıp budaklandırılmaması.
  • Tas: Allah'a yakınlık. Gönlünü, kalbini tamamen Allah ile meşgul etme hali.

vahşiyane / vahşiyâne

  • Vahşice. Vahşiye yakışır şekilde.

vakıfane / vâkıfane

  • Bilen kimseye yakışır surette, bilerek. Vâkıf şekilde. Anlamak ve bilmek suretiyle. (Farsça)

vakud

  • Odun, kömür gibi yakılacak şeyler.

vakz

  • Galebe etmek.
  • Şiddetle vurup ölmeye yakın etmek.

vatanperverane / vatanperverâne

  • Vatanını seven kimseye yakışır şekilde. (Farsça)

vaziyet-i ferzendane / vaziyet-i ferzendâne

  • Evlâda yakışır vaziyet, hal.

vecd

  • Aşk, muhabbet. Kendinden geçecek, unutacak kadar İlâhî bir aşk hali.
  • Yüksek heyecan. İştiyakın galebesi.

vedk

  • Yağmur. Yağmurun damlaması.
  • Alışıp üns ve ülfet etmek. Yakın olmak.

vela

  • Yakınlık. Sâhiplik.
  • Sevme, muhabbet.

velayet-i kamile / velâyet-i kâmile

  • Mükemmel velilik; kulluk noktasında mânevî mertebeleri aşarak Allah'ın yakınlığını ve dostluğunu elde etme mükemmelliği.

veliyy

  • (Çoğulu: Evliyâ) Yakın.
  • Amcazâde, emmi oğlu.
  • Yar, dost.

velk

  • Yalan yakıştırmak.
  • Sür'at etmek, hız yapmak.

vely

  • Birbiri ardı sıra gelme. Tâkib etme.
  • Çıkma. Olma.
  • Yaz yağmurundan sonra olan yağmur.
  • Yakınlık.

vesile / vesîle

  • Kişiyi Allahü teâlâya yaklaştıran, Allahü teâlânın nezdinde (katında) yakınlığa ve hâcetlerin yâni ihtiyâçların giderilmesine sebeb olan her şey.

vesile-i teshil ve takrib

  • Yakınlaştırma ve kolaylaştırma vesilesi.

vezaif-i ubudiyetkarane / vezâif-i ubûdiyetkârâne

  • Kulluğa yakışır şekilde yapılan vazifeler.

vezir

  • Osmanlı Devleti zamanında en yüksek mülkiye rütbelerine ulaşmış paşa. Hükümdar vekili. Pâdişahın yakınlarından ve onun yükünü üzerine alanlardan, mülkün idaresinde fikir ve tedbir ile meded ve yardım eden. Bu tabir "Vizr" kelimesinden gelir. "Vezr" kelimesinden alınsa; "halkın sığınağı" demek olur.

vila'

  • Birbirinin ardı sıra gelmek.
  • Abdest esnasında uzuvları yıkarken birisi kurumadan diğerini yıkamağa başlamak.
  • Ahbablık, yakınlık, dostluk.

vilayet / vilâyet

  • Evliyâlık, velîlik makâmı, Allahü teâlâya yakın olma, gafletten uzak bulunma.

vird

  • Suya ve sair şeye yakın gelme. Su hissesi. Suya müteveccih cemaat. (Farsça)
  • Talebe, şakird, mürid. (Farsça)

yakin / yakîn

  • Şüphesiz, sağlam ve kat'i olarak bilmek. (Yakîn: Ma'rifet ve dirayetin ve emsalinin fevkinde olan ilmin sıfatıdır. İlm-i yakîn denir, ma'rifet-i yakîn denilmez. Ayn-el yakîn: (kelimenin merfu hali ayn-ul yakîndir.) Göz ile görür derecede veya görerek, müşahede ederek bilmek. Meselâ; uzakta bir duman

yakiniyet

  • Kesinlik, şüphesizlik; yakîn ile kesin olarak bilinme durumu.

yakiniyyat / yakîniyyât

  • Yakînî bir surette bilinenler.

yakuti / yakutî

  • (Bak: YAKITÎ)

yaver / yâver / يَاوَرْ

  • Yardımcı. Mededkâr. İmdatçı. (Farsça)
  • En yakın memur. (Farsça)
  • Devlet büyüklerinin yanında bulunan en yakın memur. (Farsça)
  • En yakın yardımcı.

ye'cuc ve me'cuc / ye'cûc ve me'cûc

  • Kur'ân-ı kerîmde adı geçen ve kıyâmete yakın, yeryüzüne yayılacak olan zararlı ve bozguncu iki kötü kavim.

yesteur

  • Medine yakınında bir yer.
  • Deve sağrısına yapılan palas.
  • Belâ.
  • Bâtıl.
  • Misvak ağacı.

yunus aleyhisselam / yûnus aleyhisselâm

  • Musul yakınındaki Nineve (Ninova) ahâlisine gönderilen peygamber. Babasının ismi Metâ'dır. Yûnus aleyhisselâm Âsûr Devleti'nin başşehri ve önemli bir ticâret merkezi olan Nineve şehrinde doğdu.

yunus emre

  • (Vefat Mi: 1320) Porsuk Nehri'nin Sakarya'ya döküldüğü yere yakın Sarıköy'de doğduğu söylenir. Tasavvufî halk edebiyatının veli şâiri olan Yunus Emre, yaşadığı devirde halk tabakasını irşad ve tenvir etmiştir. Bir çok memleketleri ve bu arada Konya, Şam ve Azerbeycan'ı dolaştı. Konya'da Mevlâna ile

zahidane / zahidâne

  • Zahide yakışır surette. Ehl-i takva gibi. (Farsça)

zalimane / zâlimâne

  • Zâlim olana yakışır şekilde. Zulmeder surette. Zâlimce. (Farsça)

zann-ı galib

  • Kuvvetli, hakikate en yakın olan zann.

zarifane

  • Zariflikle, incelikle, zarif olana yakışır surette. (Farsça)

zekik

  • Yazının satırlarının sık olması.
  • Yürürken kişinin adımlarının bibirine yakın olması.

zekk

  • Zayıf.
  • Yürürken adımların birbirine yakın olması.

zelilane / zelilâne

  • Alçakça. Hakir ve aşağılık kimselere yakışır şekilde. (Farsça)

zemherir / zemherîr

  • 22 Aralık'tan 31 Ocak'a kadar olan şiddetli kış dönemi. Şiddetli ve yakıcı soğuk.

zemu'

  • Aceleci ve seri kimse.
  • Sıçraması birbirine yakın olan tavşan.

zemzem

  • Kâbe yakınlarındaki mübârek su.

zevali / zevâlî

  • Geçip gidici, ölüme yakın.
  • Sonu ermesi yakın.

zevf

  • Adımını birbirine yakın atmak.

zevi-l erham

  • Yakın akraba.

zevil erham / zevil erhâm

  • İslâm mîrâs hukûkunda, Eshâb-ı ferâiz (farz hisse sâhibi) ve asabe denilen kimseler dışındaki yakın akrabâ.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR