LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Yön ifadesini içeren 786 kelime bulundu...

acube-i san'at

  • San'at yönüyle hayret verici olan.

adalet-i mahza-yı kur'aniye / adalet-i mahzâ-yı kur'âniye

  • Kur'ân'da emredilen ve bütün yönleriyle hak ve hukuku esas alan adalet; 'Hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz' şeklinde ifade edilen, ferdin ve masumun hakkını hiçbir gerekçeyle çiğnenmesine izin vermeyen adalet.

adap / âdap

  • Edepler; birşeyin kendine has kuralları, usul ve yöntemleri.

adapte

  • Adaptasyonu yapılmış, tamamlanmış. (Fransızca)

adem-i delil

  • Delilsizlik, birşeyi ispata yönelik delilin olmaması.

adem-i hikmet

  • Hikmetsizlik; her şeyin bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmaması.

adem-i merkeziyet-i siyasiye

  • Siyasî olarak yerinden yönetim; bir ülke sınırları dahilinde bulunan eyâlet ve bölgelerin tek merkezden değil, yerel yönetimler tarafından idare edilmesi.

afak / âfâk

  • Ufuklar, taraflar, yönler.

afyon müddeiumumiliği / afyon müddeiumumîliği

  • Afyon savcılığı.

afyon müddeiumumisi / afyon müddeiumumîsi

  • Afyon Savcısı.

afyon polishanesi

  • Afyon karakolu.

ajine

  • Değirmen taşı gibi maddeleri yontup düzelten demir alet. Dişengi. (Farsça)

akif / âkif

  • Devamlı ibadetle meşgul olan.
  • Bir şeyde sebat eden.
  • Teveccüh, yönelme.

akılcılık

  • (Rasyonalizm) fels. İnsanın, akılla gerçeğe uygun bilgiyi bulabileceğini, aklın doğru kabul ettiği bilginin şübhe götürmez kesinlikte doğru olduğunu kabul ettiği felsefe. Tenkitçi felsefe, deneyci felsefe, psikoloji ve sosyoloji bu felsefenin aşırı iddialarını çürütmüştür. Bugünkü ilim adamları herş

akli / aklî / عقلى

  • Akılca, akıl bakımından, rasyonel. (Arapça)

akliyye / عقليه

  • Akılcılık, rasyonalizm. (Arapça)

akliyyun / akliyyûn / عقليون

  • (Rasyonalistler) Herşeyin hakikatını akıl ile bulma iddiasında olan, hadiseleri yalnız akıl ile araştırıp hakikat ve hikmetlerini tam bulamayıp, aklına güvenip dine tâbi olmayan filozoflar ve onların yolunda kalarak dalâlete gidenler. Bunlar iki kola ayrılır. Uluhiyeti ve vahyi inkâr eden birinci kı
  • Akılcılar, rasyonalistler. (Arapça)

aks-ül amel

  • İstenilen şeyin zıddı hasıl olması. Tersine oluş. (Reaksiyon)
  • Edb: Edebi san'atlardandır. Bir cümle veya mısrânın altını üstüne getirmekle, başka bir cümle veya mısrâ yapmaktır. Pertev paşanın: "Her düzün bir yokuşu, her yokuşun bir düzü var." mısrâında olduğu gibi.

aksiyle

  • Tam ters yönde.

aksü'l-amel / aksü'l-âmel

  • Tepki, tepkime, reaksiyon.

aksul-amel

  • Tepki, reakisyon.

aksülamel / عكس العمل

  • Tepki, reaksiyon. (Arapça)

alamescid köyü

  • Afyon'un Sandıklı ilçesine bağlı bir köy.

aleyhdar

  • Onun tersi yönünde, karşı.

allüsinasyon

  • (Bak: Hallüsinasyon) (Fransızca)

altı cihet

  • Altı yön; üst, alt, sağ, sol, ön, arka yönleri.

amel-i uhrevi / amel-i uhrevî

  • Âhirete yönelik gerçekleştirilen iş, hizmet.

ameliyat-ı cerrahiye

  • Cerrahi operasyon, ameliyat.

ameliyat-ı dahiliye

  • İç operasyon, sıkı yönetim uygulamaları.

ameliyat-ı kaderiye

  • Kaderin operasyonu.

amir / âmir

  • Emreden, yöneten, Allah.

amir-i hatadar / âmir-i hatâdar

  • Hâtâlı idareci, yönetici.

amiriyet / âmiriyet

  • Âmirlik, yöneticilik.

amiriyet-i mutlaka / âmiriyet-i mutlaka

  • Sınırsız ve tam bir âmirlik, yöneticilik.

apsis

  • Yönlü bir eksen üzerinde bulunan bir noktanın, başlangıç noktasına olan uzaklığının cebirsel değeri. (Fransızca)
  • Bir noktanın, fezadaki yerini tesbite yarıyan ana çizgilerden yatay olanı. (Fransızca)

arş-ı ilahi / arş-ı ilâhî

  • Cenâb-ı Hakkın büyüklük ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (kâinatın egemenlik ve yönetim merkezi).

as'ase

  • (Is'as) Yönelme. Arka çevirme.
  • Gece karanlığı gelmeğe başlamak veya gitmek.
  • Bulutun yere yakın olması.

aşk-ı mecazi / aşk-ı mecâzî / عَشْقِ مَجَاز۪ي

  • Geçici sevgililere yönelik aşk.

atalet kanunu

  • Fiz: Duran bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hareket edemez; ve hareket hâlindeki bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hızını ve yönünü değiştiremez.

atf / عطف

  • Eğme. (Arapça)
  • Bağlaç. (Arapça)
  • Çevirme,yöneltme. (Arapça)
  • Atfetmek: Yöneltmek, vermek. (Arapça)

atıf / âtıf

  • (Atf. dan) Yüzünü çeviren, bakan. Meyleden, yönelen.
  • Bağlaç.
  • Şefkat edici kimse. Merhametli, müşfik.
  • Yarış atlarının altıncısı.
  • Gr: İki kelimeyi birbirine bağlayan harf veya kelime.

aziş

  • Talaş, yonga, ağaç ve tahta kırığı. (Farsça)
  • Eşik tahtası. (Farsça)

bakteri

  • Basit, çekirdeksiz, bölünerek çoğalan tek hücreli canlılara verilen addır. Çeşitli şekilleri vardır: Kürevî (coccus), çubuk şeklinde (basil), virgül şeklinde (vibriyon), burmalı (spiril).Bakteriler ya tek tek, ya da birkaçı bir arada bulunmalarına göre de ayrı adları vardır. Havanın oksijeni ile yaş (Fransızca)

batın-ı umur / bâtın-ı umur

  • İşlerin içyüzleri, görünmeyen yönleri.

bedbin / bedbîn

  • Kötümser, herşeyin kötü yönünü gören.

bedel-i küll

  • Kapalı bir söze bütün yönleriyle yapılan açıklama.

bedeviyet-i sırf

  • Bütün yönleriyle bedevîlik ve köylülük, medenî olmama özelliği.

beng

  • Bir bitki ve tohumu ki, afyon gibi uyuşturan, keyf verici olarak da kullanılan bir madde. Esrar. (Farsça)
  • Atlas üzerine işlenmiş sırma işlemeli bir çeşit kumaş. (Farsça)
  • Küçük çitlenbik. (Farsça)

berş

  • Afyon şurubu, keten yaprağı ile yapılan bir nevi sarhoş edici mâcun. (Farsça)
  • Arzu, gönül isteği. (Farsça)

beylik

  • Merkeze tam bağlı olmayarak bir beyin yönetimi altındaki ülke, emirlik, emaret, mirlik.

beyun / beyûn

  • Afyon. (Farsça)

bilade

  • Müzevvir, fâsid, fesatçı, ispiyon eden. (Farsça)

birsam

  • (Hallüsinasyon) Akıl hastalarının, gerçekten var olmayan bir şeyi varmış gibi yanlış idrak etmeleri halidir. Meselâ karınlarında veya başlarının içinde yılan bulunduğunu söylemeleri yahut bir canavarın ağzını açıp kendilerine baktığını söylemeleri birsam hâlini gösterir.

büfe

  • İçinde sofra takımı konulan dolap. (Fransızca)
  • Davetlileri ağırlamak için çeşitli yiyecek ve içeceklerin hazır bulundurulduğu masa. (Fransızca)
  • İstasyon lokantası. (Fransızca)
  • Sigara, kibrit, gazete, sandviç v.s. satılan yer. (Fransızca)

büra'

  • Ağaç yongası. Törpüden çıkan talaş.

bürabe

  • Kalem yongası, törpüden çıkan talaş.

büraye

  • Yontulan ağaçtan çıkan yonga.

burhani / burhânî

  • Delillere dayalı ispat yöntemini kullanan.

cadı

  • Avrupa'da putperestlik çağından beri gelen bir inanca göre, şeytanın gücünü kullanarak büyü yolu ile insanlara kötülük eden, felâketler getiren kadın. Bu bâtıl inanç yüzünden birçok yaşlı masum kadın, cadı diye Hristiyanların kurduğu Engizisyon mahkemeleri kararıyla yakılmıştır.

canib / cânib

  • Yan, yön. Cihet, taraf. Yüksek taraf. (Farsça)
  • Taraf, yön.
  • Cihet, yön, taraf, yan.
  • Yön, taraf, yan.

canibinde / cânibinde

  • Yönünde, tarafında.

canip / cânip

  • Taraf, yön.

çar-guşe

  • Dört köşe. Dört taraf. Dört yön. (Farsça)

çarsu / çârsû / چارسو

  • Dört yön. (Farsça)

cebhe

  • Cephe, alın, yön, yüz, savaş bölgesi.

cebr-i keyfi-i küfriye / cebr-i keyfî-i küfrîye

  • Küfre yönelik keyfî zorlama.

celafet

  • Kabalık, yontulmamışlık.

cemaati / cemaatî

  • Belli bir cemaate yönelik, cemaate ait.

cenah / cenâh

  • Taraf, yön.

cereyan-ı hikmet

  • Hikmetin cârî, yürürlükte olması; dünyadaki hâdiselerin sebepler altında, fayda ve gayelere yönelik olarak cereyan etmesi.

cevanib / cevânib / جوانب

  • Cihetler, yönler, taraflar.
  • Yanlar, yönler. (Arapça)

cevanib-i saire / cevânib-i sâire

  • Diğer yönler, başka taraflar.

cihad-ı ekber / cihâd-ı ekber

  • En büyük cihad; insanları kötülüğe yönelten nefisle mücadele etme.

cihat / cihât / جهات

  • (Tekili: Cihet) Cihetler, taraflar, yönler.
  • Cihetler, yönler.
  • Yanlar, yönler.
  • Cihetler, yönler.
  • Yönler. (Arapça)
  • Sebepler. (Arapça)
  • Yerler. (Arapça)

cihat-ı erbaa / cihât-ı erbaa

  • Sağ, sol, ön, arka, dört yön, ana yönler.

cihat-ı hidayet / cihât-ı hidayet

  • Doğru yola götüren yönler.

cihat-ı nazmiye / cihât-ı nazmiye

  • Tertip ve diziliş yönleri.

cihat-ı selase / cihat-ı selâse

  • Üç yön.

cihat-ı sitte / cihât-ı sitte

  • Altı yön; sağ, sol, ön, arka, alt ve üst yönleri.

cihet / جهت / جِهَتْ

  • Taraf, yön.
  • Yön, taraf.
  • (Çoğulu: Cihât) Yan, yön, taraf.
  • Sebeb, mucib.
  • Vesile, bahane.
  • Evkafça olan vazife, maaş.
  • Yer, mahâl, semt.
  • Yön, yan.
  • Yön.
  • Yön, taraf. (Arapça)
  • Bakım, nokta. (Arapça)
  • Sebep. (Arapça)
  • Yön.

cihet-i fark / جِهَتِ فَرْقْ

  • Farklı yön.
  • Fark yönü.

cihet-i ihtimal

  • İhtimal yönü.

cihet-i imkan / cihet-i imkân

  • Mümkün olma yönü.

cihet-i imtiyaz

  • Üstünlük yönü, üstünlük tarafı.

cihet-i infikak / cihet-i infikâk

  • Ayrılma, çözülme yönü.

cihet-i intizam

  • Tertip ve düzen yönü.

cihet-i irtibat

  • Bağlantı yönü.

cihet-i isnad

  • Dayanma yönü.

cihet-i istifade

  • İstifade ciheti, faydalanma yönü.

cihet-i istimdat

  • Yardım ciheti, yönü.

cihet-i ittifaki / cihet-i ittifakî

  • Görüş birliğiyle kabul edilen yön, taraf.

cihet-i lezzet / جِهَتِ لَذَّتْ

  • Lezzet yönü.

cihet-i melekutiyet / cihet-i melekûtiyet

  • Birşeyin iç yüzü, aslı, hakikati; varlıklara hükmeden İlâhî fiil, isim, sıfat ve şuûnâta bakan yön.

cihet-i münasebet

  • İrtibat yönü.

cihet-i müşabehet

  • Benzeme yönü, benzeyiş itibariyle.

cihet-i muvafakat

  • Uygunluk yönü.

cihet-i nazm

  • Tertip ve diziliş yönü, alâkası, irtibatı.

cihet-i nazm ve irtibat

  • Diziliş ve bağlantı yönü.

cihet-i nimet

  • Nimet yönü.

cihet-i rahmet

  • Rahmet yönü.

cihet-i rüçhaniyet

  • Üstünlük yönü, tercih sebebi.

cihet-i tefevvuk

  • Üstünlük yönü.

cihet-i temas / cihet-i temâs

  • Bağlantı yönü.

cihet-i tercih

  • Üstünlük yönü, tercih sebebi.

cihet-i tevafuk

  • Denk düşme, uygun gelme yönü.

cihet-i ula / cihet-i ûlâ

  • Birinci yön.

cihet-i ulviyet

  • Yücelik yönü.

cihet-i vahdet / جِهَتِ وَحْدَتْ

  • Birlik yönü.
  • Birlik yönü.

cihet-i zaaf

  • Zayıflık yönü.

cihet-i zahiri / cihet-i zahirî

  • İşin zahirî yönü, görünen kısım.

cihet-i zarar

  • Zararlı taraf, zararlı yön.

cihetinde

  • Yönünde.

cihetiyet

  • Belli bir yönde oluş; Allah hakkında bir yön tayin etme.
  • Yönlülük, yanlılık.

cihetiyle

  • Yönüyle.

cihetü'l-vahdet

  • Birlik yönü.

cihetü'l-vahdet-i ittihad

  • Birliğin birlik yönü; birliği bir araya getiren yön.

cihetü'l-vahdet-i nübüvvet

  • Peygamberlik müessesesinin birlik yönü, bütün peygamberlerin ortak niteliği.

cihetül-vahdet

  • Birlik ciheti, yönü.

cihetülvahdet

  • Birlik yönü, birleşme yönü.

cilfe

  • Kalem yongası.

cübu'

  • Tehir etmek, sonraya bırakmak.
  • Yönelmek, rücu etmek.

cumhuriyet

  • Devlet başkanı yönetilenler tarafından seçilen yönetim biçimi.

cünuh

  • Yöneliş, meyil.

dagn

  • Meyletmek, yönelmek.
  • Kin tutmak.

daire-i hükumet / daire-i hükûmet

  • Yönetim dairesi.

daire-i tedbir

  • Tedbir, idare ve yönetim dairesi.

daire-i vahid

  • Tek daire, tek merkez (merkezî yönetim).

dayf

  • (Çoğulu: Ezyâf-Zuyuf-Zayfân) Misafir.
  • Meyletmek, yönelmek.

dehri / dehrî

  • Zaman yönünden, çağları içine alan.

dekaik-i mesail-i fer'iye / dekaik-i mesâil-i fer'iye

  • Ana meselelerin kollarına ve en alt konularına yönelik incelikler.

dekoratör

  • Dekor ve dekorasyon yapan sanatkâr. (Fransızca)

delailü'l-i'caz / delâilü'l-i'câz

  • Abdülkâhir-i Cürcânî'nin, Kur'ân-ı Kerim'in edebî yönünü anlattığı bir eseri.

dellal / dellâl / دلال

  • Alıcı ile satıcı arasında vâsıta (aracı) olan ücretli kimse, komisyoncu.
  • Komisyoncu, tellal. (Arapça)

delta

  • yun. Nehirlerin taşıdığı toprakların (alüvyonları) akarsuyun, denize veya göle döküldüğü yerde yığılmasıyla meydana gelen kısım.

demokrasi

  • Yöneticilerin halk tarafından seçildiği idare şekli.

desatir-i hükumet / desâtir-i hükûmet

  • Hükümetler ve yönetimler tarafından konulan yasalar.

dest-i tasarruf-u kudret

  • Allah'ın herşeyi dilediği gibi kullanan ve yöneten kudret eli.

devlet

  • Ülkeyi yönetmek için örgütlenmiş siyasî topluluk.

dilüviyum

  • Jeo: Nehirlerin en eski alüvyonlarına verilen isim.

dini / dinî

  • Dine ait, dine yönelik.

direktif

  • Yönlendirici emir.

direktuvar

  • Fransız ihtilâlinin üçüncü yılında Konvansiyon'un yerine geçen idare şekli. (Fransızca)

divan-ı harb

  • Sıkıyönetim Mahkemesi.

divan-ı harb-i örfi / divan-ı harb-i örfî / dîvân-ı harb-i örfî / د۪يوَانِ حَرْبِ عُرْف۪ي

  • İttihad ve Terakki hükûmeti zamanında kurulan ve oldukça sert kararlar alan sıkıyönetim mahkemesi.
  • Sıkı yönetim mahkemesi.

diyaneten

  • Dinî yönden.

dünyaperest / dünyâperest

  • Taparcasına dünyaya yönelen.

dürud

  • Dua, medih, tahiyye, selâm. (Farsça)
  • Ekin biçme. (Farsça)
  • Yontmuş ağaç, kereste. (Farsça)

echel-i mutlak / اَجْهَلِ مُطْلَقْ

  • Her yönden en cahil.

ef'al-i hakime / ef'âl-i hakîme

  • Hikmetli fiiller; bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olan işler, faaliyetler.

efyun / efyûn / افيون

  • Haşhaştan çıkarılan uyutucu madde. Afyon. (Farsça)
  • Afyon. (Farsça)

efyun-keş

  • Afyon kullanmaya alışmış olan. Afyon tiryakisi. (Farsça)

eğe

  • Maden vesaire yontmaya mahsus ince dişli âlet. Törpü.

ehad

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Hiç bir yönden benzeri olmayan, tek olan, ikilik tasavvur edilmeyen, hiç bir şeye muhtaç olmayan.

ehl-i hall ü akit

  • Bir ülkeyi yönetme, bir devlet başkanını seçme veya azletme yetkisine sahip kişiler, millet vekilleri.

ehl-i hüküm

  • Yöneticiler, idareciler.

ehl-i hükumet / ehl-i hükûmet

  • Hükümette olanlar yöneticiler.

ehl-i kıble

  • Kıbleye yönelen, Müslüman.

ehl-i salib / ehl-i salîb

  • Haç sâhipleri. Târihte papalığın teşvikiyle müslümanlara karşı birleşerek seferler tertipleyen, milyonlarca insanın canına kıyan, devletlerin yıkılmasına sebeb olan hıristiyan milletler topluluğu, haçlılar, hıristiyanlar.

ekmel-i vecih

  • En mükemmel yön, yüz.

elfü elfi

  • Bin kere bin; milyon.

elmas-tıraş

  • Elmas gibi yontulmuş olan makbul bir cam, kristal.

emaret / emâret

  • Amirlik, yöneticilik.

emr-i ademi / emr-i ademî / اَمْرِ عَدَم۪ي

  • Yokluğa yönelik iş.

encümen / انجمن

  • Meclis, komisyon.
  • Cemiyet. şura. Meclis. Komisyon. (Farsça)
  • Topluluk. (Farsça)
  • Dernek. (Farsça)
  • Heyet. (Farsça)
  • Komisyon. (Farsça)

engizisyonane / engizisyonâne

  • Engizisyon mahkemelerinde olduğu gibi.

enva-ı külliye-i mu'cizat / envâ-ı külliye-i mu'cizât

  • Çeşitli ve çok yönlü mu'cizeler.

erca

  • (Tekili: Recâ) Taraflar, yönler, cihetler.

esasat

  • Temel malzemeler, mobilya, dekorasyon, döşeme gibi ev eşyaları.

etnoloji

  • yun. Kavimleri, ayrı dil ve ırktan toplumların hayat ve özelliklerini inceleyen ilim. Önce hristiyan misyonerleri dinlerini yaymak için kavimlerin özelliklerini öğrenme ihtiyacını duymuşlar ve onların zayıf damarlarından faydalanmayı düşünmüşlerdir. 19.yy.dan itibaren ilmî gaye ile araştırmalar yapı

etraf

  • (Tekili: Taraf) Taraflar, yanlar, canibler, yönler, uçlar, kıyılar.

evamir-i tekviniye / evâmir-i tekvîniye

  • Cenâb-ı Hakkın varlıklar âlemini dilediği şekil ve tarz ile yaratmaya yönelik emirleri.

evham-ı zamaniye

  • İçinde yaşanılan zaman diliminin yönelttiği vehimler.

eyyühe'r-ruus ve'r-ruesa / eyyühe'r-ruûs ve'r-ruesâ

  • Ey başlar ve başkanlar, ey yönetici ve idareciler.

far

  • Otomobil, kamyon gibi nakil vasıtalarının önündeki kuvvetli lâmbalar. (Fransızca)

fatır-ı hakim-i zülcelal / fâtır-ı hakîm-i zülcelâl

  • Sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve her şeyi bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde benzersiz yaratan Allah.

federal

  • Bir devletler federasyonu ile alâkalı, yahut ona ait. (Fransızca)

fena fi'l-maksat

  • Maksadında fâni olma; bütün kalbiyle maksadına yönelme.

fenafillah / fenâfillâh

  • Dünyayı kalben terkedip tamamen Allaha yönelmek.

fenn-i menafiü'l-a'za / fenn-i menâfiü'l-a'zâ

  • Anatomi; insan organlarının fonksiyonlarını araştıran ilim.

fevd

  • Tavşancıl kuşunun kanadı.
  • Ölmek.
  • Canip, taraf, yön.

fezail-i islamiye / fezâil-i islâmiye

  • İslâmiyetin üstün prensipleri, güzel yönleri.

fısfısa

  • (Çoğulu: Fısfıs-Fesâfıs) Yaş yonca.

fisfise

  • Yonca otu.

fıssa

  • Yonca dedikleri ot.

fürzum

  • Yuvarlak ağaçtan yapılıp, üstünde bir şey yontmağa mahsus dülgerler örsü.

galib-i mutlak / gâlib-i mutlak

  • Mutlak galip; her yönden üstün gelme.

gammaz / gammâz / غماز

  • İspiyoncu. (Arapça)

gar

  • Mağara. İn. Kehf.
  • Defne ağacı.
  • Gayret.
  • Fesad.
  • Tren istasyonu.
  • Tıb: Beden âzalarında olan cep gibi çukur yer.

gaşmere

  • Yönelmek.

gişe

  • Tren istasyonu, vapur iskelesi ve mağaza gibi yerlerde bilet veya paranın alınıp verildiği yer. (Fransızca)

hadl

  • Meyletmek, yönelmek.

hakikat-i ahmediye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) risalet yönünün gerçek mahiyeti.

hakikat-ı hal / hakikat-ı hâl

  • Durumun gerçek yönü.

hakikat-i mahz

  • Bütün yönleriyle hakikat ve gerçek olan.

hakikat-i meslek

  • Takip edilen bir yöntemin gerçek yönü.

hakim olma / hâkim olma

  • Hükmetme, karar verme, yönetme, egemen olma.

hakim-i azam / hâkim-i âzam

  • En büyük yönetici.

hakim-i bimisal / hâkim-i bîmisâl

  • Hikmet sahibi; herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve yerli yerinde yaratan ve eşi, benzeri olmayan Allah.

hakim-i kerim / hakîm-i kerîm

  • Herşeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan ve sonsuz cömertlik ve ikram sahibi Allah.

hakim-i müdakkik / hakîm-i müdakkik

  • Konuları gaye, fayda ve san'at yönünden dikkatli bir şekilde araştıran hikmetli kişi.

hakim-i mutlak / hâkim-i mutlak

  • Herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan sınırsız hikmet sahibi Allah.

hakimiyet / hâkimiyet

  • Hikmetlilik; Allah'ın herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratma sıfatı ve tecellîsi.

hakka rücu

  • Hakka dönmek, yönelmek.

hal / hâl

  • Durum, vaziyet, tavır. Tasavvuf yolunda bulunan kimsenin kalbine gelen sevinç, hüzün, darlık, genişlik, arzu ve korku gibi mânâlar. Bunlar kulun gayreti ve çalışması olmadan kalbe gelir. Bu yönden makam ile arasında fark vardır. Makam, tasavvuf yolun da bulunan kimsenin çalışmakla kazandığı mânevî d

halife-i arz

  • Yeryüzünün halifesi, yöneticisi.

halık-ı hakim-i alim / hâlık-ı hakîm-i alîm

  • Her şeyi hakkıyla bilen, ilmi herşeyi kuşatan ve yarattığı herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah.

hallak-ı hakim / hallâk-ı hakîm

  • Herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Yaratıcı.

hame / hâme

  • Yontulmuş kalem. (Farsça)

hane-füruş

  • Ev komisyoncusu, ev tellâlı. (Farsça)

hanif

  • İslâmiyetten evvel Allah'ın birliğine inanan ve Hz. İbrahim'in (A.S.) dininden olanların vasfı.
  • İslâmiyete kuvvetle bağlı olan ve ilmiyle âmil olan kimse.
  • Eğri.
  • Eski kötü hallerinden vazgeçip hakka ve doğruluğa yönelen.

hareket-i vaz'iye

  • Hareket şekli, hareket konumu ve pozisyonu.

harka'

  • Kulağı delik koyun.
  • Çeşitli yönlerden esen rüzgâr.

haşak

  • Süprüntü, çöp. Yonga. (Farsça)

hasbe'l-kader

  • Kader cihetiyle, kaderin yönlendirmesiyle.

haşeb-pare

  • Tahta parçası. Yonga. (Farsça)

haşebe

  • (Çoğulu: Haşebât) Odun, ağaç. Yonga.

haşhaş

  • Kapsüllerinden uyuşturucu bir madde olan afyon; tohumlarından da yağı çıkarılan bir bitki.
  • Hazırlıklı.
  • Silâhlı ve zırhlı topluluk.

hasr

  • Yöneltme, özgü kılma.

hasr-ı fikir

  • Fikir ve düşünceyi sadece birşeye yöneltme.

hasr-ı hayat

  • Hayatını sadece bir şeye vermek, bütün çalışmalarını yalnız bir şeye yöneltmek.

hasr-ı muhabbet

  • Sevgiyi yöneltme, sadece onu sevme.

hasr-ı nazar

  • Dikkati sadece bir yere yöneltme.

hasr-ı nazar etmek

  • Bakışı tek bir yere yöneltmek.

hasretmek

  • Yöneltmek, özgü kılmak.

hata-yı umumi / hatâ-yı umumî

  • Genelin yaptığı hatâlar; genele yönelik yapılan hatâlar.

hatıra-i hakikat

  • Hakikate ulaşma yönünde yaşanmış bir hatıra.

hatk

  • Yürürken adımların birbirine yakın olması.
  • Yönelmek, teveccüh etmek.

hatt-ı hareket

  • Rota; hareket yönü, istikamet.

hayat-ı maddiye-i nefsiye

  • Hayatın madde ve nefse bakan yönü.

hayde

  • Meyletmek, yönelmek, eğilmek.
  • Hakdan ve doğru yoldan ayrılmak.

hayr-ı mutlak

  • Her yönüyle hayırlı olan.

hayyiz

  • Yer, yön, hacim.
  • Yer.
  • Cihet, yön.
  • Mekân. Vüs'at. (Cismin kapladığı hacim)

hayyü'l-kayyüm

  • Her an diri olan, yöneten, düzenleyen.

hazine-i amire / hazine-i âmire

  • Tar: Para işlerini yönetmek üzere kurulmuş olan müesseselerden birinin adı. Osmanlı Devleti'nin kuruluş devrelerinde para işleri "Beytülmal" denilen ve "Defterdar" adı verilen bir memurun idaresinde iken, sonraları teşkil olunan yeni idarelere göre çeşitli adlar verilmiştir. Hazine-i âmire, devlet k

helyostat

  • Yansıyan güneş ışınlarını, belli bir doğrultuya yöneltmeğe ve bu doğrultuda tutmaya yarayan bir ayna ile bir ayar sisteminden meydana gelen tertibat.

herkül burcu

  • Gökyüzünün kuzey yönünde Herkül ismi verilen bir yıldız kümesi.

heyet-i idare

  • İdare heyeti, yönetim kurulu.

heykel

  • Taş, tunç, kil ve alçı gibi maddelerden yontularak, kalıba dökülerek veya yoğurulup, pişirilerek yapılan insan, hayvan vs. şekli.
  • Büyük bina, anıt, büyük ve yüksek yapı, âbide.
  • Mc: Soğuk ve duygusuz kimse.
  • Güzel ve yakışıklı kişi.

hibs

  • Suyun aktığı yöne konan ve içinde su biriken ağaç veya taş.

hidemat-ı rabbaniye / hidemât-ı rabbâniye

  • Herşeyin Rabbi olan Allah'a yönelik hizmetler.

hidemat-ı uhreviye / hidemât-ı uhreviye

  • Âhirete yönelik hizmetler, görevler.

hikmet

  • Herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması.

hikmet nazarı

  • Varlıkların fayda, gaye, keyfiyet gibi çeşitli yönlerine ilim ve bilim gözüyle bakma.

hikmet-i alem / hikmet-i âlem

  • Âlemin hikmeti, herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması.

hikmet-i bahire / hikmet-i bâhire

  • Ap açık hikmet; bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmanın ap açık oluşu.

hikmet-i ebediye

  • Allah'ın sonsuz hikmeti; herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması.

hikmet-i ezeliye / hikmet-i ezelîye

  • Allah'ın ezelî hikmeti, herşeyi yerli yerinde ve bir gaye ve faydaya yönelik yapması.

hikmet-i ilahi / hikmet-i ilâhî

  • Allah'ın herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması.

hikmet-i ilahiye / hikmet-i ilâhiye

  • Allah'ın her şeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması.

hikmet-i intizam

  • Kâinatta var olan düzenin bir gaye ve faydaya yönelik olarak, mânâlı ve tam yerli yerinde olması.

hikmet-i kainat / hikmet-i kâinat

  • Kâinatın yaratılmasındaki hikmet; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması.

hikmet-i rabbani / hikmet-i rabbânî

  • Kâinatın Rabbi olan Allah tarafından herşeyin belirli gayelere yönelik olarak anlamlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması.

hikmet-i rabbaniye / hikmet-i rabbâniye

  • Allah'ın her şeyi terbiye ederek, muhtaç olduğu şeyleri verip bir fayda ve gayeye yönelik olarak, anlamlı ve yerli yerinde yaratması.

hikmetçe

  • Hikmet yönünden; belli bir amaç ve hedefe yönelik olarak.

hikmetin desatiri / hikmetin desâtiri

  • Herbir şeyi belirli gaye ve faydalara yönelik olarak tam yerli yerine yerleştiren ilmin kanunları, düsturları.

hikmetle

  • Bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde.

hikmetli

  • Belli bir amaç ve hedefe yönelik olan.

hikmettar

  • Herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yapan.

hilkatçe

  • Yaratılış yönünden.

hille

  • İstasyon, durak.

himmet

  • Kalbin bütün kuvveti ile Cenab-ı Hakk'a ve sâir mukaddesata yönelmesi. Kalb isteği ile gösterilen ciddi gayret.
  • Allah indinde makbul ve mübârek bir kimsenin mânevi yardımı ile birisini koruması, yardım etmesi.
  • Tabiî şevk ve meyil ve heves.
  • Lütuf, yardım.

hınc

  • Her nesnenin aslı.
  • Meyl ettirmek, eğmek, yöneltmek.

hırs-ı hakiki / hırs-ı hakikî

  • Allah rızası ve âhiret için gösterilen ve gerçek hedefine yönelen hırs.

hiss-i saika

  • İnsanları bir yöne sevk eden, yönlendiren his, duygu.

hissiyat-ı nefsaniye / hissiyât-ı nefsaniye

  • Kötülükleri emreden nefsin yönlendirdiği duygular.

hissiyat-ı süfliye

  • İnsanları kötülüğe yönelten aşağılık duygular.

hitabat-ı kur'aniye / hitâbât-ı kur'âniye

  • Kur'ân'ın bütün insanlara yönelik hitapları.

hizmetgüzar

  • Komisyoncu. (Farsça)
  • Şunun bunun işini görüveren. (Farsça)

hospodar

  • Osmanlı İmparatorluğunca XV. yy.dan 1866-1881'e kadar Boğdan ve Eflak'ı yönetmekle vazifelendirilen Romen prenslerinin ünvanı.

hükake

  • Kazılan şeyin kazıntısı, talaşı veya yongası.

hükmeden

  • Yöneten, hakimiyeti altında bulunduran.

hükumet / hükûmet

  • İdare, yönetim.

hükumet-i müstebide / hükûmet-i müstebide

  • Ülkeyi istibdatla, dikta ile yöneten hükûmet.

hürriyetin başı

  • Meşrûtiyet yönetiminin ilk ilân edildiği dönem.

hüsn-i idare / حسن اداره

  • İyi yönetim, iyi idare. (Arapça - Farsça)

hüsn-ü teveccüh / حُسْنُ تَوَجُّهْ

  • Güzel yöneliş.

huzur-u etemm

  • Kulun kendini her yönüyle Allah'ın huzurunda hissetmesi.

ibtira'

  • Ağaç yontma.

icra-yı hükumet / icra-yı hükûmet

  • Yönetmek, idare etmek.

ictimaileşme / ictimâileşme

  • Sosyalleşme, sosyalizasyon. (Arapça - Türkçe)

idare / idâre / اداره

  • Yönetim.
  • Yönetme, yönetim.
  • Yönetme.
  • Döndürme. (Arapça)
  • Çekip çevirme, yönetme. (Arapça)
  • Devlet dairesi. (Arapça)
  • Yönetim. (Arapça)

idare-i hazıra / idare-i hâzıra

  • İçinde bulunulan dönemdeki yönetim.

idare-i millet

  • Milleti idare etme, yönetme.

idare-i mutlaka

  • Bir hükümdarla idare. Bir hükümdarın idare ve yönetimi altında bulunan devlet. Mutlakiyet idaresi.

idare-i örfiye

  • İcabında devletin bir yerde mülki idareye ait nizamları tatil ile kanunen kurduğu askerî idare. Örfi idâre, sıkıyönetim.

idare-i örfiyye / idâre-i örfiyye / اداره عرفيه

  • Sıkıyönetim.

idare-i ruhiye ve diniyesine ve şahsiyesine ve beytiyesine ve karyesine / idâre-i ruhiye ve dîniyesine ve şahsiyesine ve beytiyesine ve karyesine

  • Kendi ruhu, dini, şahsı, ailesi ve köyü ile ilgili idare ve onları yönetme.

idare-i şahsiye ve beytiye ve diniye

  • Kendi şahsı, ailesi ve dini ile ilgili idare ve bunları yönetme.

idarehane / idârehâne / اداره خانه

  • Yönetim bürosu. (Arapça - Farsça)

idari / idârî / اداری

  • Yönetimsel. (Arapça)

ıhlad

  • Meyletmek, yönelmek, eğilmek.
  • Sonsuzlaştırmak, ebedi kılmak.
  • Geç ihtiyarlamak.

ihtar-ı manevi / ihtâr-ı mânevî

  • Mânevî yönden gelen uyarı.

ihtilat / ihtilât

  • Karışma, karışıp görüşme komplikasyon.

ihtinac

  • Meyletme, bir tarafa yönelme, dönme.

ikbal / ikbâl

  • Bir şeye yönelmek. Teveccüh etmek. Reddetmeyip kabul etmek. Bir şeyi birinin önüne götürmek. Baht açıklığı. Talih. Refah.
  • İstemek.
  • Yönelme.
  • Kıymet verme, iyi karşılama, hürmet gösterme.
  • Baht açıklığı.
  • Yönelme, talihlilik, saadet.

ikbal-i hak

  • Cenâb-ı Hakkın teveccühü, yönelmesi.

iktibas etme

  • Birşeyin bazı yönlerini alma, alıntı yapma.

iktidar / iktidâr / اقتدار

  • Güçlülük, kudret. (Arapça)
  • Görev başındaki yönetim. (Arapça)

ilm-i usul

  • Bir işin nasıl yapılacağının yöntemini gösteren ilim, metodoloji, yöntembilim.

ilmen

  • İlim yönünden.

iltifat / iltifât / اِلْتِفَاتْ

  • Güzel sözle samimi olarak okşamak. Yüz göstermek. Teveccüh etmek. İyilik etmek. Lütfetmek.
  • Dikkat, itina.
  • Edb: Bir mevzu anlatılırken, o anda kalbe doğan bir ilham coşkunluğu ile -mevzu dışına çıkmadan- sözün ve hitabın yönünü değiştirme san'atıdır. Meselâ: (Asım'ın nesli...
  • Muhabbetle yönelme.

iltifat-ı ilahi / iltifât-ı ilâhî

  • Allah'ın lütuf ve iyiliklerle insanlara yönelmesi.

iltifat-ı rahmani / iltifat-ı rahmânî

  • Allah'ın sonsuz rahmetiyle kuluna yönelip ona lütufta bulunması.

imam-ı hanbeli / imam-ı hanbelî

  • (Hi: 164-241) (Ahmed İbn-i Muhammed İbn-i Hanbelî) Hanbelî Mezhebinin imamı olup ezberinde bir milyon hadis vardı. Müsned adlı kitabında otuzbin hadis mevcuttur. Zühd ve takvası çok ileri idi. (K.S.)

imam-ı mutlak

  • Her yönüyle önder.

imdad-ı gaybi / imdad-ı gaybî

  • Gaybî yönden yardımda bulunma.

imtiyaz / imtiyâz / امتياز

  • Ayrıcalık. (Arapça)
  • Kapitülasyon. (Arapça)

inabe / inâbe

  • Tevbe edip Allah'a yönelen.
  • Günahı terkedip hakka yönelme.

inad-ı mecazi / inad-ı mecazî

  • Gerçek hedefine yöneltilmeyen gereksiz ve faydasız inat.

inha'

  • Vazgeçme.
  • Yöneltme, tevcih etme.

inhisar zihniyeti

  • Tekelcilik anlayışı (Din sadece bizim tekelimizdedir, her yönüyle bize aittir anlayışı).

inkar-ı mutlak / inkâr-ı mutlak

  • Her yönüyle inkârcılıkta bulunma.

inkılab-ı hükumet / inkılâb-ı hükûmet

  • Hükûmet inkılâbı, yönetim değişimi.

inkılab-ı zaman / inkılâb-ı zaman

  • Zamanın değişimi; yönetimdeki değişim süreci.

inşa / inşâ / انشا

  • Yapma. (Arapça)
  • Güzel yazı yazma. (Arapça)
  • Kompozisyon. (Arapça)

insan-ı himmetperver

  • Gayretli, himmetli insan; kalbin bütün kuvvetiyle mukaddes şeylere yönelen insan.

intibak

  • Bir mekânın yükselmesi.
  • Bir kavmin şerre yönelmesi.

intizam-ı hikmet

  • Hikmetin düzenlemesi; herbir şeyin bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmasındaki düzenlilik.

irad / îrâd / ایراد

  • Getirme, söyleme. (Arapça)
  • Gelir, kazanç. (Arapça)
  • Suâl îrad edilmek: Soru yöneltmek. (Arapça)

irca etme / ircâ etme

  • Döndürme, ilgili yere yöneltme.

irca-i inan

  • Atın dizginini çevirme, başka tarafa yöneltme.

ism-i hakim / ism-i hakîm

  • Her şeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan mânâsında Allah'ın Hakîm ismi.

ispat

  • Kanıt göstererek birşeyin gerçek yönünü ortaya çıkarma.

isr

  • Tarz, yol, yöntem.

istibdad

  • Baskıcı yönetim.

istiğna-yı tam / istiğnâ-yı tam

  • Hiçbir yönden başkasına ihtiyaç duymama hâli.

istikamet / istikâmet / استقامت

  • Hatt-ı hareketi doğru olmak. Doğruluk, nâmuslu hareket. Her işte itidal üzere bulunmak. Adâletten, doğruluktan ayrılmayıp, diyânet ve akıl içinde yürümek.
  • Allah'a kulluk etmek.
  • Bir şeyin bir tarafa doğru olarak uzanması.
  • Yön, cihet.
  • Doğrultu, yön.
  • Doğruluk. (Arapça)
  • Dürüstlük. (Arapça)
  • Yön. (Arapça)
  • İstikamet vermek: Yön vermek. (Arapça)

istikamet vermek

  • Doğru yön vermek.

istikbal / istikbâl

  • Gelecek zaman, yönelme.

istikbal-i erkan / istikbal-i erkân

  • Rükünlere yönelmek, şartları yerine getirmek.

istikbal-i kıble / istikbâl-i kıble

  • Kıbleye, Kâbe istikametine yönelmek.
  • Kıbleye yönelme.
  • Kıbleye yönelme; namazda Mekke-i mükerremedeki Kâbe-i muazzamaya doğru durma.

istikra / istikrâ

  • Birey veya olayları tek tek inceleyerek onlardaki ortak vasıfları tesbit etmek sûretiyle çıkartılan genel sonuç; tümevarım, endüksiyon; yani peygamberleri tek tek araştırıp "peygamberliğin sebebi olan küllî esaslar"ı tespit etmek bir istikra işlemidir. İşte bu esaslar Peygamber Efendimizde en mükemm

istikra-ı tam / istikrâ-ı tam

  • Bütün cüz'î olaylardan hareket ederek küllî bir hükme varma; tümevarım; endüksiyon; burada bütün ilimlerin hep birlikte aynı sonuca parmak basmaları kastediliyor.

istikra-i tam / istikrâ-i tâm

  • Tümevarım, endüksiyon; bir bütünü oluşturan parçaların hepsini inceleyerek o bütün hakkında hüküm vermek.

istikra-i tamm / istikrâ-i tâmm

  • Tam bir tümevarım, endüksiyon; parçalardan bütüne, fertlerden türlere, olaylardan kanunlara, ilimlerden kâinatın mükemmel olan düzen ve düzenliğine varma yöntemi.

istikra-i tamme / istikrâ-i tâmme

  • Bütün cüz'î olaylardan hareket ederek küllî bir hükme varma; tümevarım; endüksiyon; burada bütün ilimlerin hep birlikte aynı sonuca parmak basmaları kastediliyor.

istimna / istimnâ

  • El ile menîyi dökme, masturbasyon.

istimna' / istimnâ' / استمناء

  • Mastürbasyon. (Arapça)

itticah

  • Bir cihete gitmek, yönelmek. Teveccüh etmek.

japon

  • 1911 yılında İstanbul'da bulunan ve İslâm âlimlerine Allah'ın birliği ve Peygamber Efendimizin nübüvvetiyle ilgili sorular yönelten Japon Başkumandanı Mareşal Nogi.

jurnal

  • Günlük, ispiyon.

ka'be / kâ'be

  • (Kâbe) Dünyanın en kudsi ma'bedi. Beytullah, Beyt-ül Ma'mur, Beyt-ül Atik. Bütün mü'minlerin ibâdet esnâsında yöneldikleri merkez. Dört köşe olduğu için Kâbe denir. Bu mukaddes makamın etrafına Mescid-ül Haram ismi verilir. İçinde bir kısım olarak Makam-ı İbrahim mevcuddur. Burası İbrahim Aleyhissel

ka'bet-ül amal / kâ'bet-ül âmâl

  • İsteklerin ve emellerin yönelmiş olduğu yer.

kabe / kâbe

  • Namaz için yöneldiğimiz mukaddes mabet.

kabe-i saadet / kâbe-i saadet

  • Saadet ve mutluluğa ulaştıran ana yön, merkez.

kabilesinden

  • Bir konunun sınırları içinde yer alması yönünden; türünden.

kalem-i kader ve hikmet

  • Allah'ın olacak hadiseleri olmadan önce bilip, belli bir amaca yönelik olarak yazması.

kalita

  • ing. Eskiden kalyon cinsinden yük gemisi.

kamilin / kâmilîn

  • Kemâl ve fazilet sahibi, mânevî yönden olgunluğa erişmiş kimseler.

kamilin-i nev-i beşer / kâmilîn-i nev-i beşer

  • İnsanların içinde kemâl ve fazilet sahibi, mânevî yönden olgunluğa erişmiş olanlar.

kanun-u adalet ve tedip

  • Adaleti sağlama ve suçluları cezalandırmaya yönelik düzenlenen kanun.

kanun-u müstebidane / kanun-u müstebidâne

  • Baskı ve zorbalığa yönelik kanun.

kasden

  • Bizzat yönelerek.

kasdi / kasdî

  • Bir şeye yönelme, maksatlı yapma.

kast ve irade

  • Yönelme ve isteme; burada herşeyi kuşatan, Allah'ın küllî iradesi kastediliyor.

katt

  • Katı bir cismi yontma, enine kesme.
  • Saçın kıvırcık olması.
  • Narhın, fiatın fazla olması.
  • Kuru yonca.
  • Koğuculuk etmek, yalan söylemek, dedikodu yapmak.
  • Zeytin yağını fesliğen ile kokutmak.

kazb

  • Kesmek.
  • Yonca otu.

kazbe

  • (Çoğulu: Kuzub) Yonca otu.

kelamın kuyudat ve keyfiyatı / kelâmın kuyudat ve keyfiyatı

  • Kelâmın küllünü meydana getiren harf, kelime gibi parçalarıyla, bunların sarf ve nahiv yönünden hususiyetleri. Meselâ: Müzekkerlik - müenneslik, mârifelik - nekrelik, mübtedâ - haber, sıfat - mevsuf gibi.

kelimat-ı hikmet

  • Hikmetin kelimeleri; Allah'ın her bir varlığı belirli gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde yaratma sıfatının kelimeleri, sözleri.

kemal-i me'yusiyet

  • Her yönden ümitsizliğin hakim olması.

kemmun

  • Kimyon.

kenef

  • (Çoğulu: Eknâf) Yön, taraf.
  • Sığınılacak yer. Korunulacak mekân.
  • Tuvâlet, helâ, ayakyolu.

keras

  • Hilyon ve marulca dedikleri ot.

kerr

  • Çekilerek yeniden hücum etmek.
  • Birşeyden vazgeçtikten sonra tekrar ona, o işe yönelmek.
  • Devlet.
  • Gemi halatı.
  • Hurma ağacına çıkmakta kullanılan urgan.

kıbel / قبل

  • Yan, taraf, yön, cihet, cânib.
  • Taraf, yön. (Arapça)

kıble

  • Namazda yönelinen taraf, Kâbe'nin bulunduğu taraf.
  • Namaza başlarken yönelinen taraf; Kâbe'nin bulunduğu Mekke şehri.
  • Müslümanların namaz kılarken yöneldikleri taraf; Kâbe tarafı. Mekke-i mükerreme şehrindeki Kâbe-i muazzama.

kıble-i kainat / kıble-i kâinat

  • Bütün evrenin yöneldiği kıble.

kıblenüma

  • (Kıblenâme) Kıblenin tâyinine yarayan pusula. Cihet ve yön gösteren âlet. (Farsça)

kinayeten

  • Hem gerçek, hem de mecâzi mânâya gelebilecek bir sözü mecaz yönüyle kullanmak suretiyle, maksadını kapalı bir şekilde, dolaylı anlatarak.

kişniş

  • Güzel kokulu bir tohum olan karakimyon.

kitab-ı hikmet

  • Hikmet kitabı; her şeyin belirli fayda ve gayelere yönelik olarak tam yerli yerinde olduğunu bildiren kitap.

kıyasat-ı mantıkıye / kıyâsât-ı mantıkıye

  • Mantık ilminde kullanılan kıyas yöntemleri.

kızıl alev

  • İnsanlığı inkarcılığa yönelterek dünyada da, âhirette de ateşe atan dinsizlik rejimi.

kızıl ejder

  • İnsanlığı inkarcılığa yönelten dinsizlik rejimi.

koloni

  • Bir ülkenin, sınırları dışında işgal ettiği ve yönettiği ülkeye sıkı bağlarla bağlı arazi. (Fransızca)
  • Başka bir memlekete yerleşmeğe giden göçmen topluluğu veya bir topluluğun yerleştiği yer. (Fransızca)
  • Bir memlekette bulunan yabancılar topluluğu. (Fransızca)

komite

  • Bir komisyon arasından seçilmiş âzası bulunan, bir iş için toplanan hey'et. Meclis şubesi. Hey'et. (Fransızca)

kompleks

  • Bir anda kavranamıyacak şekilde çeşitli sebeblerden, unsurlardan meydana gelmiş. (Fransızca)
  • Basit olmayan. Mürekkep. (Fransızca)
  • İnsanların davranışlarına, ruh hâllerine yön veren birbirine bağlı şuuraltı hayallerinin bütünü. (Fransızca)

kongre

  • Çeşitli memleketlerden yöneticilerin, elçilerin ve delegelerin katılmasıyla yapılan toplantı. (Fransızca)

kötü din adamı

  • İlmini dünyâ kazancına, mala, mevkîye kavuşmaya vâsıta eden, ilmi ile amel etmeyen, insanları ibâdete ve âhirete yönelmeye teşvik etmeyen din adamı.

kudsi rejim / kudsî rejim

  • Dinî yönetim; İslâmın ve Kur'ân'ın mukaddes hükümlerinin uygulandığı yönetim.

külliyat-ı ilmiye

  • İlmî kitap kolleksiyonu.

kuraa

  • Kalem kesintisi. Kalem yongası.

küreyvat-ı hamra

  • Kırmızı kan kürecikleri. Kana kırmızı rengini veren, çekirdeksiz, yuvarlak, küçük hücrecikler olup kanın her mm.küpünde beş milyon kadar bulunurlar, beden hücrelerine erzak dağıtırlar ve bir kanun-u İlâhî ile hücrelere erzak yetiştirirler. (Tüccar ve erzak memurları gibi)

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kuyud ve hey'at / kuyud ve hey'ât

  • Bir sözün bütününü meydana getiren harf, kelime gibi parçalarıyla bunların sarf ve nahiv (dilbilgisi) yönünden özellikleri; meselâ, erkeklik-dişilik, belirlilik-belirsizlik, isim-sıfat gibi.

kuyudat / kuyûdât

  • Kayıtlar; bir sözün bütününü meydana getiren harf, kelime gibi parçalarıyla bunların sarf ve nahiv (dilbilgisi) yönünden özellikleri; meselâ, erkeklik-dişilik, belirlilik-belirsizlik, isim-sıfat gibi.

kuyudat-ı kelam / kuyûdât-ı kelâm

  • Sözün kayıtları; bir sözün bütününü meydana getiren harf, kelime gibi parçalarıyla bunların sarf ve nahiv (dilbilgisi) yönünden özellikleri; meselâ, erkeklik-dişilik, belirlilik-belirsizlik, isim-sıfat gibi.

lahk

  • (Lehak) Geriden yetişmek, ardından yetiştirilmek.
  • Alüvyon. Liğ. Akarsuların taşımasıyla gelen maddeler.

lakim / lakîm

  • Yontulmuş veya yonulmuş.

layık-ı vechiyle / lâyık-ı vechiyle

  • Hakkıyla, gerçek yönüyle.

lisans

  • Herhangi bir mevzuda verilen izin. Müsaade belgesi. (Fransızca)
  • Üniversite tahsili tamamlanınca alınan diploma. (Fransızca)
  • Bir sporcunun resmi yarışmalara katılabilmesi için spor federasyonu tarafından kendisine verilen kayıt fişi veya kimlik kartı. (Fransızca)
  • İthal veya ihracı serbest bırakılmayarak (Fransızca)

lügaz

  • (Çoğulu: Elgâz) Meyletmek, eğilmek, yönelmek.
  • Yaban fâresinin delikleri.
  • Yolcuya zahmet veren çapraşık yol.
  • Bilmece.

ma'tuf

  • Ait ve râci' olan.
  • Bir tarafa meyletmiş. Mâil olan.
  • İsnadedilen. Yöneltilmiş.
  • Eğilmiş, bir tarafa doğru çevrilmiş.
  • Birine isnat olunmuş, yöneltilmiş.

maddi cihet / maddî cihet

  • Maddeye bakan yön.

maddi terakki / maddî terakki

  • Maddî yönden elde edilen gelişme; ilim ve teknolojide gelişip ilerleme.

magin

  • Mazaryon otu.

mahalli hükumet / mahallî hükûmet

  • Yerel yönetim, valilik.

mahatta

  • İstasyon.

mahc

  • Soymak.
  • Yontmak.

mahkuk / mahkûk / محكوک

  • Kazılmış, kazılarak yazılmış, yontulmuş. (Arapça)

mahkum-u mutlak / mahkûm-u mutlak

  • Mutlak sûretle hüküm altında bulunan, başkasının hüküm ve iradesiyle her yönden sınırlı olan.

mahmudiye

  • Sultan 2. Mahmud adına yapılan ve kalyon büyüklüğünde olan eski bir harp gemisi.
  • Sultan 1. Mahmud zamanında basılan 23 ayar altın.
  • Sultan 2. Mahmud zamanında basılan ve yirmibeş gümüş kuruş değerinde olan ince altın sikke.

mahz-ı belagat / mahz-ı belâgat

  • Her yönüyle belâgatlı olan, tam yerinde ve tam şartlara uygun söz söylemek.

mahz-ı vahy

  • Tamamen vahye dayanan; her yönüyle vahiy olan.

makamen

  • Makam yönünden.

maklum

  • Yontulmuş ve kesilmiş olan.

makzaba

  • Yonca ekilen yer.

malum-u fazılane / mâlûm-u fâzılâne

  • "Faziletli şahsiyetlerinizce bilinen" anlamında Üstada yönelik bir ifade.

malum-u fazılaneleri / malûm-u fâzılâneleri

  • "Faziletli şahsiyetlerinizce bilinen" anlamında Üstada yönelik bir saygı ifadesi.

manevi tevatür / mânevî tevatür

  • Yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun bir hadis-i şerifi mânâ yönünden aktarması veya aktarılırken susmak suretiyle doğruluğunu tasdik etmesi.

masruf

  • Dayandırılmış, yönelik.

matuf / mâtuf / mâtûf / معطوف

  • Yöneltilmiş.
  • Yöneltilen.
  • Yönelik, çevrili. (Arapça)

mecelle

  • Tanzîmât'ın îlânından sonra, Ahmed Cevded Paşa'nın başkanlığında bir komisyon tarafından hazırlanan; İslâm hukûkunun muâmelâta (alışveriş, şirketler, hibe v.b.) âit hükümlerinin Hanefî mezhebine göre maddeler hâlinde tertibinden meydana gelen kânunlar veya bu kânunları içerisine alan mecmûa.

mecmua

  • Toplanıp biriktirilmiş, tertip ve tanzim edilmiş şeylerin hepsi.
  • Seçilmiş yazılardan meydana getirilen kitap. Risâle.
  • Kolleksiyon.

medar-ı teveccüh / medâr-ı teveccüh / مَدَارِ تَوَجُّهْ

  • Yönelme sebebi.

medd-i nazar etmemek

  • Bakışlarını yöneltmemek, gözlerini dikmemek.

medeniyet-i mahza

  • Tam bir medeniyet; bütün yönleriyle medenîlik özelliğini kazanma.

medeniyet-i sefihe

  • İnsanları zevk ve eğlenceye yönelten medeniyet; Batı medeniyeti.

mekteb-i mülkiye

  • Siyaset ve yönetim biliminin okutulduğu okul; Siyasal Bilgiler Fakültesi.

menahit

  • (Tekili: Minhat) (Tahta veya taş) yontma âletleri.

menfi siyasetçilerin fetvaları / menfi siyasetçilerin fetvâları

  • Siyaseti kötüye kullanan veya rakiplerini yok etmeye yönelik siyaset yapan kişilerin ortaya attıkları hükümler, görüşler.

menhut

  • Yontulmuş. Tıraş edilmiş. Yontulmuş ağaç.

merakib-i berriye

  • Araba, otomobil, kamyon, at vs. gibi kara nakil vasıtaları.

merkez-i hükümet

  • Yönetim merkezi.

mesalik-i hamse

  • Belli bir hedefe ulaşmak için belirlenen beş yöntem ve yol.

mesalik-i nübüvvet

  • Peygamberlik misyonunu ispat eden yollar.

meşarib-i evliya / meşârib-i evliya

  • Velîlerin meşrepleri, tasavvuf yolunda ortaya koydukları ve takip ettikleri yöntemler.

mesh-i manevi / mesh-i mânevî

  • Mânevî yönden hayvana dönüşme.

meslek ve meşrep erbabı / meslek ve meşrep erbâbı

  • İslâma hizmet yolunda kendilerine göre bir metod ve yöntem takip eden ehil kişiler ve önderler.

meslek-i hakikat

  • Hakikate ulaşmak için takip edilen yöntem.

meslek-i tevafukiye

  • Tevafuku, bilgi kaynağı olarak kabul eden meslek, yöntem.

meslek-i velayet / meslek-i velâyet

  • Tarikat ve tasavvuf ehlinin takip ettikleri yol, yöntem.

meslut

  • Kemiği üzerinden eti sıyrılmış.
  • Tıraş edilmiş. Yontulmuş.

mesnuniyet cihetiyle / mesnûniyet cihetiyle

  • Yaş yönünden; yaşın küçük olması bakımından.

meşreb-i hal / meşreb-i hâl

  • Mânevî haz ve feyiz almayı hedef kabul eden tasavvufî bir yöntem.

meşrep

  • Mânevî haz ve feyiz alınan yol; yöntem, metod.

meşrutiyet / meşrûtiyet

  • Devletin bir hükümdarın başkanlığı altındaki millet meclisi tarafından idare edildiği yönetim biçimi.

meşrutiyet-i meşrua / meşrutiyet-i meşrûâ

  • Dine uygun olan meşrutiyet, yönetim şekli.

metod

  • Usûl, yöntem.

mevkıf

  • Durak. Durulacak yer. Ayakta duracak yer. İstasyon.

mevkif / موقف

  • Durak. (Arapça)
  • İstasyon. (Arapça)

mevlana halid

  • (Hi: 1192-1242) Yüzyıl evvelinin müceddidi olduğu milyonlarca irşad ettiği kimselerin şehadetiyle sabit olmuştur. Şam'da vefat etmiştir. Hz. Osman bin Affan (R.A.) soyundandır. İlim ve takvada ve her çeşit makbul vasıflarda, devrindeki en ileri âlimlerin ve velilerin fevkinde idi. Bütün ömrünü zühd

meyelan-ı sa'y / meyelân-ı sa'y

  • Çalışmaya içten yönelme, eğilim gösterme.

meyelan-ı teçhil / meyelân-ı teçhil

  • Başkalarını cehaletle itham etmeye, bilgisiz görmeye yönelik eğilim.

meyil

  • İstek, yönelme.

meyl

  • Ortadan bir tarafa eğik olmak.
  • İstek. Yönelme. Arzu.
  • Sevme, tutulma, âşık olma.
  • Gönül akışı.
  • İstek, yönelme.

meyletmek

  • Bir tarafa doğru eğilmek. Bir tarafa yönelmek.
  • Sevgisini vermek, eğilmek. Gönül vermek.

meylü'l-amiriyet / meylü'l-âmiriyet

  • Âmirlik, başkalarını yönetme meyli.

mezahib-i salikin / mezâhib-i sâlikîn

  • Hak yolda yürüyenlerin takip ettikleri mezhepler, yol ve yöntemler.

mıknatıs

  • yun. Demir ve benzeri mâdenleri kendine çekici hususiyeti bulunan câzibe.
  • Başka te'sir altında kalmadan kuzey ve güney kutuplarına doğru yönünü değiştiren demir çubuk. (İki kutbu bulunan bu mıknatıslı çubuğun şimale bakan kısmına şimal (kuzey) ucu, cenuba çekilen ucuna da cenub (güne

mikron

  • Metrenin milyonda biri. Milimetrenin binde biri. (Fransızca)

mikyas-ı zelazil

  • Yer sarsıntısının şiddet ve yönünü gösteren âletler.

milliyetperver / مایت پرور

  • Milliyetçi, nasyonalist. (Arapça - Farsça)

milliyetperverlik

  • Milliyetçilik, nasyonalizm. (Arapça - Farsça - Türkçe)

milyonlarla islam / milyonlarla islâm

  • Milyonlarca Müslüman.

min küll-il vücuh

  • Her yönden. Her cihetle.

minhat

  • (Çoğulu: Menâhit) Dülger rendesi. Taş veya tahta yontmada kullanılan âlet.

minkar

  • (Çoğulu: Menâkir) Yırtıcı kuşların gagası.
  • Taşçı kalemi. Taş yontmağa mahsus kalem.

minkülli'l-vücuh / minkülli'l-vücûh

  • Her yönden.

mirkatü'l-fütuh / mirkatü'l-fütûh

  • Mânevî fetihlere ulaştıran merdiven, yöntem.

mishal

  • Eğe, törpü gibi yontma aletleri.

misyonerlik

  • Propaganda yaparak belirli bir fikir ve inancı yayma işi. Dar anlamda, henüz hıristiyanlığı kabûl etmemiş ülkelerde veya hıristiyan ülkelerde çeşitli isimler altında hıristiyanlığı yayma ve hıristiyanlık propagandası yapma faâliyeti. Bu çalışmaları yürüten râhib, papaz ve din adamlarına misyoner, bu

mu'cize-i maneviye / mu'cize-i mâneviye

  • Mânevî mu'cize, mânâsına yönelik mu'cize.

mu'cize-i maneviye-i kur'aniye / mu'cize-i mâneviye-i kur'âniye

  • Kur'ânın mânevî mu'cizesi, mânâ ve içerik yönünden mu'cize olma.

müdir-i dahili / müdir-i dahilî

  • İç işleri yöneten.

muhabbet-i mecazi / muhabbet-i mecâzî

  • Allah'ın dışındaki dünyevî varlıklara yönelik sevgi.

muhattata

  • İstasyon.

muhla

  • Ot biçecek âlet, orak.
  • Nalbantların tırnak yonacak âleti.

muhtariyet

  • Özerklik, otonomi; bir topluluğun, bir kuruluşun ayrı bir yasaya bağlı olarak kendi kendini yönetme hakkı.

mukaddes rejim

  • Dinî yönetim; İslâmın ve Kur'ân'ın kutsal hükümlerinin uygulandığı yönetim.

mukes'al

  • İyi yonulmamış ok.

mülkiye

  • Yönetim daireleri ve kadroları.

mümal

  • Meyl etmek, yönelmek.

mün'ataf

  • Meyledici, yönelen.
  • Dere açığı.

mün'atıf

  • Bir tarafa doğru teveccüh etmiş. Meyillenen, bir tarafa yönelen. Mütemâyil, meyledici.

munatıf / munâtıf

  • Bir tarafa yönelmiş, meyletmiş.

münatif / منعطف

  • Çevrilmiş,yönelik. (Arapça)
  • Münatif olmak: Çevrilmek. (Arapça)

münhasır / منحصر

  • Dönük, ait, yönelik. (Arapça)

münib

  • Hakk'a yönelen, günahları terk ile hakka dönen. Pişman olup dönen.
  • Kâinattan yüzünü çevirip Bâki-yi Hakiki'ye yönelen.
  • Güzel yağan faydalı yağmur.
  • Bereketli ve verimli bahar.
  • Tevbe edip Allah'a yönelen.

mürşid-i mutlak / مُرْشِدِ مُطْلَقْ

  • Her yönüyle doğru yolu gösteren.

mürşid-i rabbani / mürşid-i rabbânî

  • Allah'a yönelten yol gösterici.

mürşid-i umumi / mürşid-i umumî

  • Herkese her yönden doğru yolu gösteren, genel mürşid.

mürteci / mürtecî

  • Geriye yönelmek isteyen; gerici.

müsbet / مُثْبَتْ

  • Olumlu, varlığa yönelik.

müsemma-i meşrutiyet / müsemmâ-i meşrutiyet

  • Meşrutiyetle isimlendirilen yönetim, devlet.

müstağni / müstağnî

  • Doygun, yönlü, tek.
  • Çekingen, nazlı davranan.
  • Gerekli bulmayan.

müşterek-i manevi / müşterek-i mânevî

  • Mânevî ortak yön.

müsteşrik

  • Doğu memleketlerini, din, dil ve târihleri başta olmak üzere her yönden araştırıp tesbite çalışan batılı ilim adamı. Garplı bilgin, oryantalist, şarkiyâtçı.

mütebettil

  • (Betl. den) Tebettül eden, fani şeyleri bırakıp Allah'a yönelen.

mütebettilen

  • Allah'a yönelerek.

mütecerrid

  • Tecerrüt eden, sıyrılan; dünya işlerinden vazgeçip Allah'a yönelmiş.

mütemayil / متمایل

  • Eğimli. (Arapça)
  • Eğilimli, yönelik. (Arapça)

mütevasi

  • Birbirine teveccüh edip yönelen. Birbirine tavsiye eden.

mütevatir-i bilmana / mütevâtir-i bilmâna

  • Mânevî tevatür; yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun bir haberi, olayı veya hadis-i şerifi mânâ yönünden aktarması veya aktarılırken susmak sûretiyle doğruluğunu tasdik etmesi.

müteveccih / متوجه / مُتَوَجِّهْ

  • Yönelmiş, dönmüş. Bir yere doğru yola çıkan.
  • Birisine karşı iyi düşünce ve sevgisi olmak. İhsan ve iltifat üzere olmak.
  • Pir-i fâni olmak.
  • Yönelik.
  • Bir tarafa yönelen, bir tarafa gitmeye kalkan.
  • Birine karşı sevgisi ve iyi düşünceleri olan.
  • Yönelik, yönelen.
  • Yönelmiş.
  • Dönük, yönelik. (Arapça)
  • Yönelik.

müteveccih etmek

  • Yönlendirmek.

müteveccih olan

  • Yönelen.

müteveccih olma

  • Yönelme, yüzünü çevirme.

müteveccihane / müteveccihâne

  • Bir yana dönerek, teveccüh edip yönelerek. (Farsça)

müteveccihen / مُتَوَجِّهًا

  • Yönelmiş olarak, yüz tutarak.
  • Niyetlenerek.
  • Yönelmiş olarak.
  • Yönelerek.
  • Yönelerek.

müteveccihin / müteveccihîn

  • (Tekili: Müteveccih) Bir yana dönenler. Teveccüh edip yönelen kimseler.

mütevelli / mütevellî / متولى

  • Bir vakfın üst yöneticisi. (Arapça)

müvecceh

  • Yönelik.

müyul

  • Meyiller, yönelmeler.
  • Meyiller, yönelmeler.

na-müvecceh

  • Yöneltilmemiş, tevcih edilmemiş. (Farsça)

na-teraş

  • Mc: Terbiye görmemiş, kaba saba. Yontulmamış.

na-tıraş

  • Yontulmamış, tıraş olmamış, terbiye görmemiş. Ham, kaba. (Farsça)

nahhat

  • Marangoz. Doğramacı. Ağaç oymacısı. Taş yontucusu.

naht

  • Ağacı yontmak suretiyle kabartma şekiller yapma san'atı.
  • Yontma, oyma.

nahv

  • (Nahiv) Yol, cihet. Etraf, yön.
  • Misâl.
  • Miktar.
  • Kasd ve azmeylemek.
  • Gr: Kelimelerin birbirine rabt, izafet ve amel eylemeleriyle ilgili olan kaideleri içine alan ilim. Nahiv ilmi ile Arapça kelimelerin yeri ve usulü bilinir, yani cümle tahlili yapılır.

narkotik

  • yun. Afyon, morfin gibi uyuşturucu maddelerin genel adı.

nazar-ı dikkate alma

  • Bir meseleyi tüm yönleriyle ele alma.

nazmşiken

  • Düzensiz; nazım yönünden uyumsuz, tertibi bozuk.

ne'nehava

  • Anason, kimyon.

necaset / necâset

  • Aslı îtibâriyle veya sonradan meydana gelen bir sebeble pis olan şeyler. Namaza mâni olup olmama yönünden; hafif necâset ve kaba necâset, görülüp görülmeme yönünden; mer'î (görülen) ve gayr-i mer'î (görülmeyen) ve akıcı olup olmama yönünden; mâî (akı cı) ve câmid (katı) olmak üzere kısımlara ayrılır

necr

  • Ağaç yonmak.
  • Şiddetli sevk.
  • Asıl.
  • Renk.
  • Halâs, kurtuluş.

nefs-i insaniye

  • İnsanda bulunan ve onu kötülüğe yönelten duygu.

nefsi / nefsî

  • Nefsin isteklerine yönelik.

neht

  • Yontmak. Oymak.

neseb

  • Soy, şecere. Çocuğu ana ve babaya bağlayan kan bağı. Ekseriya baba yönünden olan yakınlık için kullanılır. Babalar ve yukarıya doğru büyük babalar ile oğullar ve aşağıya doğru oğullar arasındaki alâkaya amûdî yakınlık; erkek kardeşler ile bunların oğ ulları ve amca oğulları arasındaki alâkaya ufkî y

nesebi / nesebî

  • Soy yönünden, neseble ilgili olarak.

neval

  • Bahşiş. Kısmet, tâli', nasib.
  • Yiyecek içecek.
  • Bir tek porsiyon.

nikabet / nikâbet

  • Rüzgârın ters yönlerden esmesi.

niyet

  • Kasd. Kalbin bir şeye yönelmesi.
  • Fık: Yapılan bir vazife ile Cenab-ı Hakk'a taatta bulunmayı ve O'na mânen yaklaşmayı kasdetmektir.
  • Kalbin bir işe yönelmesi.

niyyet

  • Kasd etme, kalbin bir şeye yönelmesi. İbâdetleri, emre itâat ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için yaptığını kalbinden geçirmek.

nühate

  • Yonga. Talaş.

nur-u tarikat

  • Tasavvufa dayalı, mânevî derecelere ulaşmayı esas alan yol ve yöntemlerin aydınlığı, güzelliği.

nüşare

  • Kesilen ağaçtan dökülen talaş, yonga.

örfi idare / örfî idare / عرفى اداره

  • Sıkıyönetim.
  • (İdare-i örfî) Askerî kuvvete ihtiyacı gerektiren ve cemiyet hayatında zuhur eden müşkil hallerde vaktin icablarına göre ve vaziyet düzelinceye kadar sivil idare yerine askeri idare konması. Sıkı yönetim.
  • Sıkıyönetim.

parule

  • Şakacı, lâtifeci. (Farsça)
  • Yonga. (Farsça)
  • Hayırsız ve işe yaramaz kişi. (Farsça)

perdaz / perdâz

  • Düzelten, yönlendirici.

pusula

  • Yön bulmaya yarayan âlet, kısacık mektup.

rabb-i hakim / rabb-i hakîm

  • Herşeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan ve herbir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayıp idare eden Allah.

raci

  • (Bak: râci') (Arapça)
  • Raci olmak: Ait olmak, dönük olmak, yönelik olmak. (Arapça)

ragn

  • Meyletmek, yönelmek, eğilmek.

rahcen

  • Ağırlık, sıklet.
  • Meyletmek, eğilmek, yönelmek.

rahname

  • Yol ve yön gösteren kâğıt. Harita. (Farsça)

ramis

  • Toprağı her yöne sürüp savuran rüzgâr.

ratbe

  • (Çoğulu: Ritâb) Genç ve güzel sevgili.
  • Yonca otu.

rejim

  • Yönetim şekli, biçimi.
  • Bir devletin yönetim biçimi.

rekme

  • Cem'olmuş, toplanmış.
  • Yön, cânip.
  • Parça, cüz'.

rekn

  • Meyletmek, yönelmek, eğilmek.

revg

  • Talep etmek, istemek.
  • Yönelmek, eğilmek, meyletmek.

reviş / روش

  • Gidiş. (Farsça)
  • Tarz, yöntem. (Farsça)

rububiyet-i hassa / rububiyet-i hâssa

  • İlâhî terbiyenin özel yönü.

rücu' / rücû'

  • Dönme, yönelme.
  • Tasavvufta en yüksek mertebeye ulaşmış olan bir velînin tekrar geri insanlar arasına dönmesi.

rüşeym

  • Oğulcuk, embriyon.

sadef

  • Yüksek büyük dağ.
  • Her yüksek nesne.
  • Devenin her dört ayağı.
  • Bir yöne ğilmek.

safvet-i ihlas / safvet-i ihlâs

  • İhlâsı zedeleyecek hiçbir yönün olmayışı.

sagg

  • Meyletmek, yönelmek, eğilmek.

sagy

  • (Sagv) Meyletmek, yönelmek.
  • Güneşin batmaya meyletmesi.

sahib-i tasarruf

  • Her şeyi dilediği gibi kullanma ve yönetme kabiliyetine sahip olma.

şahsiyet-i zahiri / şahsiyet-i zahirî

  • Görünürdeki, dışa yansıyan yönündeki şahsiyet, kişilik.

saik-i hakim / sâik-i hakîm

  • Herşeyi hikmetli bir şekilde bir amaca yönlendiren Allah.

saik-i hayat-ı ebediye / sâik-i hayat-ı ebediye

  • Sonsuz hayata, âhiret hayatına sevk edici, yönlendirici.

saika / sâika

  • Yönlendirme, sebep.
  • Yıldırım.

saika-i ilahi / sâika-i ilâhî

  • Allah'ın sevk etmesi, yönlendirmesi.

şakız

  • Gözü değen kişi.
  • Gözüne uyku gelmeyen.
  • Daima güneş tarafına yönelen bir nevi büyük kertenkele.

salabet-i diniye / salâbet-i dîniye / صَلَابَتِ د۪ينِيَه

  • Dînî yönden sağlamlık.

salavat-ı nuriye / salâvat-ı nuriye

  • Peygamberimiz için yapılan, manevî yönden tüm karanlıkları aydınlatan nurlu rahmet ve esenlik duaları.

salik / sâlik

  • Bir yolu ve yöntemi takip eden.

saltanat alemi / saltanat âlemi

  • Bir ülkenin hakimiyeti ve yönetimiyle ilgili alan.

saltanat-ı hind

  • Hindistan otoritesi, yönetimi.

saltanat-ı maddiye ve maneviye / saltanat-ı maddiye ve mâneviye

  • Maddî ve mânevî yönlerden kurulan egemenlik, hakimiyet.

san'at

  • Zanaat, ustalık; bir şey hakkındaki yöntemlerin tamamı; meslek kurallarının tümü.

san'aten

  • San'at yönünden.

saray-ı kabe-i ulya / sarây-ı kâbe-i ulyâ

  • Bir saray hükmünde olan şu kâinatta her şeyin Rabbine yöneldiği yüce Kâbe.

sarf

  • (Çoğulu: Süruf) Harcama, masraf, gider.
  • Fazl.
  • Hile.
  • Men etme. Bir kimseyi yolundan ve işinden ayırıp başka tarafa yöneltme.
  • Farz.
  • Gr: Bir lisanı meydana getiren kelimelerin değişmesinden, birbirinden türemesinden bahseden ilim şubesi. Kelime bilgisi. K

sarf-ı nazar etme

  • Bakışı başka bir yöne çevirme, bakmama.

şati'

  • (Çoğulu: Şevâti) Kenar, kıyı. Cânip, taraf, yön.

şatr

  • Taraf, cihet, yön.

savb / صوب

  • Taraf, cihet, yön.
  • Dökülmek, nüzul etmek.
  • Savab. Doğruluk, dürüstlük.
  • Cihet, yön, taraf.
  • Yön. (Arapça)

şayık

  • Nefsi bir şeye yönelen.

şearir

  • Davar yanırına üşüşen sinek ve üvez.
  • Her yöne dağılmak.

şebat

  • (Çoğulu: şebâ-şebevât) Tezlik, çabukluk.
  • Cihet, yön, taraf.

sebr ve taksim

  • Mantıkta kullanılan bir ispatlama yöntemi; bir şeyi kısımlara bölmek, sonra bütün bu kısımları sırayla çürüterek son kalan kısmın doğruluğunu ispat etmek.

seciyeten

  • Huy ve karakter yönünden.

semasire

  • (Tekili: Simsar) Simsarlar, komisyoncular, tellâllar.

semt

  • Yön, taraf, cihet.
  • Koz: Açıklık.

sengtraş

  • Taş yontucu, taş yontan sanatkâr. (Farsça)

senin

  • Taşı kazıyıp yonttuklarında dökülen parçaları.

şeş-cihet

  • Altı yön, altı cihet. (Farsça)

sevabit-i kevkebiye

  • Gökyüzünde sabit olarak görülen ve gece karanlığında insanlara yön gösteren yıldızlar.

sevk

  • Yöneltme.

sevk eden

  • Gönderen, yönlendiren.

sevk ederek

  • Yönlendirerek, göndererek.

sevk etme

  • Yöneltme.

sevk etmek

  • Yöneltmek.

sevk-i fıtri / sevk-i fıtrî

  • Allah'ın yaratılışta koyduğu fitrî meyil ve sevk, yönlendirme.

sevk-i ihtiyaç

  • İhtiyacın sevketmesi, ihtiyacın yönlendirmesi.

sevk-i ilahi / sevk-i ilâhî

  • Allah'ın yönlendirmesi.

sevk-i insaniyet

  • İnsanlığın sevki; beşerî istidat ve kabiliyetlerin yönlendirmesi.

sevk-i kaderi / sevk-i kaderî

  • Kaderin sevk etmesi, yönlendirmesi.

sevk-i kudreti / sevk-i kudretî

  • Güç ve kudrete dayalı yönlendirme.

sevk-i manevi / sevk-i mânevi

  • Mânevî sevk, yönlendirme.

sevk-i menfaat

  • Menfaatin yöneltmesi, yönlendirmesi.

sevk-i rabbani / sevk-i rabbânî

  • Herşeyi terbiye ve idare eden Allah'ın sevki ve yönlendirmesi.

sevk-i tabi'i / sevk-i tabi'î / سوق طبيعى

  • İçgüdü.
  • Sevk etmek: Göndermek, yönlendirmek, götürmek.

sevkiyat-ı askeriye

  • Askerlerin belli hedeflere doğru yönlendirilmesi.

sevkü'l-insaniyet

  • İnsanlığın yönlendirilmesi.

sıbr

  • (Çoğulu: Esbâr) Beyaz bulut.
  • Taraf, yön, cânip.
  • Çoğul, cemi.

şiddet-i ihtiyacın sevki

  • Bazı şeylere duyulan şiddetli ihtiyacın yönlendirmesi.

şiddet-i sevk

  • Şiddetli gönderme, yönlendirme.

sıddık-ı vefiy

  • Vefâlı ve her yönüyle sâdık olan.

şıkk

  • İkiye bölünmüş bir şeyin bir parçası.
  • Bir işin iki yönünden her biri.

simsar / simsâr / سمسار

  • (Çoğulu: Semâsire) Komisyoncu, tellâl, aracı.
  • Komisyoncu. (Arapça)

simsariyye / simsâriyye / سمساریه

  • Komisyon ücreti. (Arapça)

sırr-ı hikmet-i ezeliye

  • Allah'ın herşeyi bir gaye ve faydaya yönelik olarak yapmasındaki sır.

sismoğraf

  • Zelzelenin yerini, saatini, yön ve hızını kaydeden âlet. (Fransızca)

siyaset-i şer'i / siyaset-i şer'î

  • İslâm'ın öngördüğü siyaset ve yönetim anlayışı.

siyasetü'l-medeniyye

  • Kamu yönetimi.

siyasetü'l-medine

  • Şehir yönetimi, toplum yönetimi.

su / sû / سو

  • Yön, taraf. (Farsça)

süful

  • Alçaklık.
  • Alçaklığa meyil ve teveccüh etmek. Alçaklığa yönelmek.

sugv

  • Meyletmek, yönelmek, eğilme.

suiihtiyar / sûiihtiyar

  • İradenin kötü yönde kullanımı.

suk'

  • Taraf, yön.
  • Nahiye.

sukl

  • Böğür.
  • Taraf, yön.

sultan / sultân

  • Hükümdâr, yönetici.
  • Her şeyin hâkimi olan Allah.

süluk eden / sülûk eden

  • Bir yöne doğru giden.

sümut

  • (Tekili: Semt) Semtler, yönler.

sünnet-i seyyie

  • İnsanları kötülüğe yönelten yol ve yöntemler.

sütürde

  • Tıraş edilmiş. Yontulmuş. (Farsça)

suy / sûy / سوی

  • Cihet, yön, taraf. (Farsça)
  • Cihet, yön, taraf. Semt. Yan. (Farsça)
  • Yön, taraf. (Farsça)

ta'limat-name

  • Yönetmelik. (Farsça)

ta'limatname / ta'lîmatname / تعليمات نامه

  • Yönetmelik. (Arapça - Farsça)

taaddüd-ü mesalik

  • Hedefe ulaştıran yol ve yöntemlerin çokluğu.

tabaka-i hükumet / tabaka-i hükûmet

  • Yönetim tabakası.

tabaka-i nebatiye

  • İnsanın bitkisel yönü.

tabaka-yı ulya / tabaka-yı ulyâ

  • Yüksek tabaka; zengin, aydın ve sosyal statüsü yüksek tabaka; zenginler, yöneticiler ve saire.

tabakat-ı hükumet / tabakat-ı hükûmet

  • Yönetim katmanları, hiyerarşisi.

tahammür

  • Ekşime, fermentasyon.

tahir-i mutlak / tâhir-i mutlak

  • Bütün yönleriyle temiz olan, temizliğine en küçük halel getirecek bir pislik olmayan.

tahsis

  • Rağbet ettirmek. Meylettirmek, yöneltmek.

taht-ı tedbir

  • Yönetim ve idaresi altında tutulan alan.

taklim

  • (Kamış, tırnak, kalem gibi şeyleri) yontma, kesme.

tanker

  • ing. Akaryakıt taşıyan gemi veya kamyon.

taraf / طرف

  • Yan, yön.
  • Yer, memleket, ülke. Kıt'a.
  • Taraftarlık, sahip çıkmak, korumak.
  • Aralarında anlaşmazlık bulunan iki kişiden veya iki topluluktan her biri.
  • Yan, yön.
  • Yön. (Arapça)
  • Ülke. (Arapça)
  • Muhatap iki kişiden her biri. (Arapça)
  • Yer. (Arapça)

tarik / tarîk / طریق

  • Yol. (Arapça)
  • Yöntem. (Arapça)
  • Meslek. (Arapça)
  • Tarikat. (Arapça)

tarik-i belagat / tarik-i belâgat

  • Belâgat yolu, maksada ve hâle uygun düzgün ve güzel söz söyleme yöntemi.

tarik-ı tabii / tarik-ı tabiî

  • Tabiî yol ve yöntem.

tarik-i telakki / tarik-i telâkki

  • Kabul etme yolu, anlama yöntemi.

tarikat / tarîkat

  • Tasavvufa dayalı, mânevî derecelere ulaşmayı esas alan yol ve yöntemler.

tariz / târiz

  • Dokundurma, iğneleme; sözde bir yönü göstererek başka bir yönü kastetme sanatı, meselâ; insanlara zarar veren kimseye "İnsanların en hayırlısı onlara faydalı olandır." diyerek o kimsenin hayırlı biri olmadığını söylemek gibi.

tarz / طرز

  • Şekil, biçim. (Arapça)
  • Yöntem. (Arapça)

tarz-ı tevcih

  • Yöneltme şekli.

tasarruf-u hakiki / tasarruf-u hakikî

  • Gerçek anlamda dilediği gibi kullanma ve yönetme.

tasarrufat / tasarrufât

  • Faaliyetler, istediği şekilde yönlendirmeler.

tasarrufat-ı rububiyet / tasarrufât-ı rububiyet

  • Allah'ın her şeyi dilediği gibi kullanması ve yönetmesi.

tasavvuf

  • Dinin ruhsal hayatla ilgili yönünü konu edinen bilim veya meslek.

tasrif

  • Bir şeyi bir yöne çevirmek, yönlendirmek, istediği şekilde kullanma ve idare etme.

tazayyüf

  • Meyletmek, eğilmek, yönelmek.

teamül

  • Olagelen iş.
  • Birbiriyle alıp vermek.
  • Yapılagelen muamele ve münasebet.
  • Usul.
  • Reaksiyon, tepki.

teb'a

  • Uyruk, bir idarecinin yönettiği halk.

tebettül

  • Halkdan ayrılmak.
  • Mâsivadan kesilip ihlâs ile Hakka yönelmek ve ubudiyet etmek.
  • Evlenmekten vaz geçip zâhidlik etmek.

tebtil

  • Tamamen hakka yönelmek.
  • İyice ve tamamiyle kesmek.
  • Terbiye etmek.
  • Yemek.
  • Hakka yönelme.

tecanüf

  • Meyletmek, eğilmek, yönelmek.

techiye

  • Meyletmek, eğilmek, yönelmek.
  • Ondan yana sürmek.

tecrid

  • Açıkta bırakmak.
  • Yalnız başına bırakmak. Tek başına hapsetmek.
  • Dünya alâkalarını kalpten çıkarıp Allah'a (C.C.) yönelmek.
  • Edb: Bir şairin kendini mücerred bir şahıs, yâni ayrı bir adam farzederek ona hitabetmesi.
  • Soyma, soyulma.

tedvir / tedvîr

  • Devrettirmek, döndürmek. Çevirmek.
  • İdare etmek, yönetmek.
  • Daire şekline sokmak.
  • Edb: Bir mısradaki kelimelerin yerini değiştirmekle veznin ve mânanın bozulmamasıdır.
  • Kur'an-ı Kerim kıraatında: Tahkik ile hadr ortasında bir okuma usulüdür. Her iki yönde meşru m
  • İdare etmek, yönetmek, döndürmek, çevirmek, devrettirmek. Kur'ân kırâetinde orta süratle okuma tarzı.
  • Döndürme, yönetme.

tedvirü'l-menzil

  • Ev yönetimi.

teezzüb

  • Her yönden rüzgârın esmesi.

tefsir olunan

  • Kur'ân âyetlerinin çeşitli yönleriyle yorumlanan.

tehekku'

  • Teveccüh etmek, yönelmek.

telaffuz / telâffuz

  • Söyleyiş, diksiyon.

telkin etmek

  • Fikir aşılamak, fikren yönlendirmek.

telmih

  • Ana fikri ispata veya güçlendirmeye yönelik herkes tarafından bilinen bir şeyle, bir hakikatle işarette bulunma.

temayüc

  • Meyletmek, eğilmek, yönelmek.

temayül etmeme

  • Eğilim göstermeme, yönelmeme.

temayül-ü adalet / temâyül-ü adalet

  • Adaleti uygulamaya yönelik eğilim gösterme.

temayül-ü mizac / temayül-ü mîzac

  • Mizacın bir tarafa yönelmesi.

tenasuh / tenâsuh

  • Bir ruhun bedenden bedene geçmesi, reankarnasyon.
  • Kaybolan birşeyin başka bir şekle bürünerek tekrar ortaya çıkması. Reenkarnasyon.

tenasuhvari / tenasuhvâri

  • Reenkarnasyonu anımsatır bir şekilde.

terk-i masiva / terk-i mâsivâ

  • Allah'tan gayrısını terk etmek. Allah rızası olmayan işlerden, fâni ve fena dünya işlerinden vazgeçip Allah rızasına yönelmek. Kalbinde Allah sevgisi ve muhabbetinden daha ileri bir sevgi bırakmamak.

teşahhusat-ı mülkiye

  • Varlıkların maddî yönleriyle belirgin olarak ortaya çıkması, diğer fertlerden ayrılabilir özellikleriyle kendini göstermesi.

tesdid

  • (Sedd. den) Hayırlı işe doğru yöneltme.
  • Doğrultma, doğrultulma.

tesmih

  • Yab yab gitmek.
  • Süngü ağacını yontup düzeltmek.

teşri / teşrî

  • Kânun koyma. Allahü teâlânın ve peygamberlerinin, insan hayâtının maddî ve mânevî bütün yönlerine dâir emir ve yasaklar koyması.

teşrih-i beden-i insani fenni / teşrih-i beden-i insanî fenni

  • İnsan bedenini tüm yönleriyle ele alan, inceleyen bilim; anatomi.

tevatür-ü bilmana / tevatür-ü bilmânâ

  • Mânâ yönünden tevatür derecesinde olan.

tevcih / tevcîh / توجيه / تَوْج۪يهْ

  • Döndürmek, yöneltmek.
  • Tefsir etmek.
  • Birisini bir tarafa göndermek.
  • Rütbe vermek.
  • Bir kimseye söz atmak.
  • Edb: İki zıd mânaya gelebilen ve birbirinin zıddı mânada söz kullanmak.
  • Yöneltme.
  • Yöneltme.
  • Yöneltme, çevirme.
  • Verme.
  • Yöneltme, yönlendirme. (Arapça)
  • Yorumlama. (Arapça)
  • Rütbe verme. (Arapça)
  • Yöneltme.

tevcih etme

  • Yöneltme.

tevcih etmek

  • Yöneltmek.

tevcih ettirmek

  • Yöneltmek.

tevcih-i hitap

  • Sözü birine yöneltme, birine hitap etmeler.

tevcih-i kelam / tevcih-i kelâm

  • Sözü birine yöneltme, biriyle konuşma.

tevcihat / tevcihât

  • Yönlendirmeler.
  • Yöneltmeler.

teveccüh / توجه / تَوْجُّهْ

  • Bir şeye doğru yönelme, bir tarafa dönme. Çevrilme.
  • Mânen üzerine düşme.
  • Ait olmak.
  • Hoşlanmak.
  • Sevgi, alâka.
  • İlgi, yönelme.
  • Yönelme.
  • Peygamberleri aleyhimüsselâm veya evliyâyı vesîle (vâsıta) yaparak, onların hâtırı için istenilen bir şeye kavuşturması için Allahü teâlâya yalvarmak. Buna, istigâse, tevessül ve teşeffü' de denir.
  • Tasavvuf yolunda ilerleme, yükselme sebeblerinden en önemli olanı. Bir velîni
  • Yönelme, ilgi gösterme.
  • Yönelme.
  • Yönelme, dönme. (Arapça)
  • İlgi gösterme. (Arapça)
  • Teveccüh etmek: (Arapça)
  • Yönelmek, dönmek. (Arapça)
  • İlgi göstermek. (Arapça)
  • Düşmek. (Arapça)
  • Yönelme.

teveccüh eden

  • Yönelen.

teveccüh etme

  • Yönelme.

teveccüh etmek

  • Yönelmek.

teveccüh-ü amme / teveccüh-ü âmme / تَوَجُّهِ عَامَّه

  • Umumun (kabûlle) yönelmesi.

teveccüh-ü ehadiyet / تَوَجُّهُ اَحَدِيَتْ

  • Allahın isimlerinin ve birliğinin, her bir şeyde, o şeyi de benzersiz kılıp görünerek yönelmesi.

teveccüh-ü emr-i rabbaniye / teveccüh-ü emr-i rabbânîye

  • Herşeyi terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın emrinin varlıklara yönelmesi.

teveccüh-ü ilahi / teveccüh-ü ilâhî / تَوَجُّهُ اِلٓهِي

  • Allah'a yöneliş.
  • Allahın beğenerek (rahmetiyle) yönelmesi.

teveccüh-ü nas / teveccüh-ü nâs / تَوَجُّهُ نَاسْ

  • İnsanların yönelmesi, ilgi göstermesi.
  • İnsanların (kabûl ile) yönelmesi.

teveccüh-ü rahmet

  • İlâhî rahmetin yönelmesi, gelmesi.

teveccühkarane / teveccühkârane

  • İlgilenerek, yönelerek.

tevella

  • (Tevelli) Birisini dost edinme.
  • Bir işi üzerine alma.
  • Dönme, yönelme, i'raz etme.
  • Ehl-i Beyt'e tam sevgi.
  • Akrabalık. Karabet. Yakınlık beslemek.

teyakkuz-u tam

  • Tam bir uyanıklılık; bütün yönleriyle uyanık ve dikkatli olma hâli.

tezkiye-i nefs

  • Nefsini temiz bilmek. Kusuru üzerine almamak. Nefsini kusursuz addetmek.
  • Nefsi kötü şeylerden temizlemek, hayra yöneltmek.

tilka

  • Yön, taraf.

tilka'

  • Taraf, yön, cihet.
  • Hiza.
  • Mülâkat. Görüşmek ve buluşmak.

tiraş

  • Tıraş. (Farsça)
  • Üst taraftan yontarak düzelten. (Farsça)
  • Üst taraftan düz olarak yontma. (Farsça)

tiraşide

  • Tıraş olmuş, tıraş edilmiş. (Farsça)
  • Yontulmuş, düzleştirilmiş. (Farsça)

tırrak

  • Tiryak, ilâç.
  • Afyon.

tiryak / tiryâk / تریاک

  • Panzehir. (Arapça)
  • Afyon. (Arapça)

tiryaki

  • Afyon kullanmağa alışmış, afyonkeş.
  • Keyif verici şeyler kullanmağa alışık olan.
  • Mc: Huysuz, aksi, titiz.

tücah

  • (Tecâh-Ticâh) Karşı taraf, karşı yön.

tunb

  • Nâhiye, cânip, taraf, yön.

üçüncü medrese-i yusufiye

  • Afyon hapsi.

üf'ule / üf'ûle / افعوله

  • .görev, fonksiyon. (Arapça)

üf'ulevi / üf'ûlevî / افعولوی

  • Görevle ilgili, fonksiyonel. (Arapça)

ulemaüs-su ashabı / ulemâüs-sû ashabı

  • İlmi kötüye kullanarak dünyaya yönelik menfaatler için ilmi âlet yapan âlimler ve onlara tâbi olanlar,uyanlar.

ulü'l-emir

  • İş idare eden, idareci, yönetici ve siyasetçiler.

ulü'l-emr

  • Emir sahipleri, buyruk sahipleri, kadılar, idareciler, yöneticiler.
  • İdareciler, devlet yöneticileri.

ümera

  • Emirler, beyler, yöneticiler.

umera-i belagat / umera-i belâgat

  • Belâgat ilminde ileri gelen ve yön veren uzmanları, prensleri.

ummal / ummâl / عمال

  • Görevliler. (Arapça)
  • Yöneticiler. (Arapça)

üstad-ı mutlak

  • Her yönüyle üstad olan Hz. Muhammed (a.s.m.).

usul / usûl / اصول

  • Asıllar. (Arapça)
  • Yöntem, yol yordam, metod. (Arapça)

usul-ü medeniyet

  • Medeniyetin usulü, yöntemi.

usul-ü müteaddide

  • Çeşitli metodlar, yöntemler.

vahdet-i tedbir

  • Bir elden yönetme.

vazifeten

  • Vazife yönünden.

vech

  • Yön, yüz.

veçh

  • Yön.

veçh-i adalet

  • Adalet yönü.

vech-i delalet / vech-i delâlet

  • Delâlet etme yönü, işaret edilen yön, mânâ.

veçh-i hakk

  • Hak yönü.

vech-i i'caz / vech-i i'câz

  • Mu'cizelik yönü.

veçh-i i'caz / veçh-i i'câz

  • Mu'cizelik yönü.

veçh-i ihtisas

  • Hususi ve özel olarak, bizzat yönelme.

vech-i ihtisas / وَجْهِ اِخْتِصَاصْ

  • Hususî olarak bakma yönü.

vech-i in'ikas / vech-i in'ikâs

  • Aksetme, yansıma yönü.

veçh-i in'ikas / veçh-i in'ikâs

  • Yansıma yönü, akseden tarafı.

vech-i intizam

  • Tertip, düzen, diziliş yönü.

vech-i irtibat

  • Bağlantı yönü.

veçh-i irtibat

  • Bağlantı, ilişki yönü.

vech-i işaret

  • İşaret yönü.

vech-i ma / vech-i mâ

  • Herhangi bir yön, şekil.

vech-i mana / vech-i mânâ

  • Mânâ ve anlamlarının bir yönü.

veçh-i merhamet

  • Merhamet yönü.

veçh-i muvafakat

  • Uygun yön.

vech-i muvafakat / vech-i muvâfakat / وَجْهِ مُوَافَقَتْ

  • Uygunluk yönü.

veçh-i nazım

  • Vezin, tertip yönü.

veçh-i nazm

  • Tertip, diziliş yönü.

veçh-i nazmı

  • Tertip ve diziliş yönü.

vech-i nisbet

  • Bağ yönü, ilgi yönü.

vech-i rahmet

  • Rahmet yönü.

veçh-i rahmet

  • Rahmet yönü.

vech-i rahmet / وَجْهِ رَحْمَتْ

  • Rahmet yönü.

veçh-i rahmet ve inayet / veçh-i rahmet ve inâyet

  • Rahmet ve özel yardım yönü.

vech-i tahsis / vech-i tahsîs / وَجْهِ تَخْص۪يصْ

  • Tahsis yönü, has kılma sebebi.
  • Hususi kılma yönü.

vech-i tatbik

  • Uygulama yönü, açısı.

veçh-i tatbik

  • Uygulama yönü.

vech-i tevfik

  • Uygunluk yönü.

veche / وجهه

  • Yüz. (Arapça)
  • Yön, taraf. (Arapça)

vechile

  • Yönüyle.

vecih / وجه / وَجِهْ

  • Yön, yüz.
  • Yön, yüz.
  • Yüz, yön.
  • Yüz, yön.

veraset-i ahmediye

  • Peygamberimizin (a.s.m.) risaleti yani, Allah'ın insanlara elçiliği yönüne varis olma özelliği.

vezn-i kasdi / vezn-i kasdî

  • Kasıtlı, bir hedefe yönelik yapılan ölçü.

vücuh / vücûh

  • Vecihler, yönler.
  • Taraflar, yönler.
  • Vecihler, yüzler, yönler.

vücuh-u i'caz / vücuh-u i'câz

  • Mu'cizelik yönleri.

vücuh-u irşadi / vücuh-u irşadî

  • Doğru yolu gösterici yönler.

vücuh-u irtibat

  • İrtibat, ilişki yönleri.

vücuh-u kesire / vücûh-u kesîre

  • Pekçok vecihler, yönler.
  • Pek çok yönler; çok yönlülük.

vücuh-u külliye-i i'caziye / vücuh-u külliye-i i'câziye

  • Geniş kapsamlı mucizelik yönleri.

vücuh-u muhtelife

  • Çeşitli yönler, yüzler.

vücuh-u mümkine

  • Mümkün olabilecek yönler.

vücuh-u sahiha

  • Doğru olan yönler, mânâlar.

vücuh-u selase-i mezkure / vücuh-u selâse-i mezkûre

  • İfade edilen üç yön, taraf.

yed-i tasarruf

  • Tasarruf eli; yönetimi ve hakimiyeti altında tutma.

yehova şahidleri / yehova şâhidleri

  • Amerika Birleşik Devletleri'nde Ch. Şarl Russel tarafından 1872'de kurulan, 1931 senesinden sonra kendilerini bu adla tanıtmaya çalışan mezheb ve misyoner teşkîlâtına verilen ad.

yekcihet / یك جهت

  • Tek yön. (Farsça - Arapça)
  • Aynı görüşlü. (Farsça - Arapça)

yel

  • (Çoğulu: Yelân) Pehlivan. şampiyon.

yelan

  • (Tekili: Yel) şampiyonlar, pehlivanlar. (Farsça)

yemin / yemîn / یمين

  • Sağ, sağ yön. (Arapça)
  • Ant, yemin. (Arapça)

yera

  • (Tekili: Yerâa) Yontulmamış kamış kalemler. Kamışlar.
  • Ateşböcekleri.

yeraa

  • (Çoğulu: Yerâ) Kamış düdük.
  • Yontulmamış kalem.

zahir-i meşreb / zâhir-i meşreb

  • Hareket tarzının ve yöntemin dışa yansıyan görünümü.

zahir-i mirac / zâhir-i mirac

  • Miracın açık ve aşikâr yönleri.

zahir-i şeriat / zâhir-i şeriat

  • Şeriatın görünürdeki yönü.

zahiriyyun

  • Zahirciler, dış görünüşe aldananlar, dışa yansıyan yönlere göre hüküm verenler.

zat-ı hakim / zât-ı hakîm

  • Herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Zât, Allah.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR