LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Yârı ifadesini içeren 488 kelime bulundu...

a'lem

  • Daha iyi bilen. En iyi bilen.
  • Yarık dudaklı.
  • Alâmetli, belirtili.

ablukayı bozmak

  • Muhasara hattını yarıp geçmek.

afar

  • Arap diyarında çok olan bir yeşil ağaç.
  • Hurma ağacını islah etmek.
  • Katıksız ekmek yemek.

ahreb

  • Çok harap, perişan, yıkık.
  • Kulağı yarık kimse.
  • Edb: Rübai vezinlerinden "Mef'ulü" ile başlayan oniki şekilden herbiri.

ahun

  • Delik, yarık. Lağam. (Farsça)

aksakal

  • Köy ihtiyarı. Köy ihtiyar heyetinin başı.Muhtar.

aksam

  • Dişi yarısından ufanmış.
  • Boynuzsuz davar.

alem

  • Bayrak.
  • Nişan, işâret.
  • Özel isim.
  • Mc:Yüksek dağ.
  • Büyük âlim.
  • Üst dudakta olan yarık.

alet-i musavvit / âlet-i musavvit

  • Sesi nakletmeye yarıyan alet. Mikrofon.

algı

  • (İdrak) İnsanın kendi varlığından veya çevresinden aldığı uyarımların, zihinde yorumlanması, mânalandırılması. Doğru idrak gibi yanlış idrak da olabilir. Yanlış idrak göz yanılması yâhut olmıyan bir şeyi görmek şeklinde olabilir. Dünyayı, idrak sayesinde tanıyoruz. Bir idrakte hem afâki (objektif, n

alyan

  • Uzun, iri yarı kimse.

amalika

  • Çok eskiden Sina yarımadasında yaşadıkları sanılan ve gariplikleriyle şöhrete erişen bir kavim.

amelika

  • Eskiden Sîna yarımadasında yaşamış olan bir kavim.

amman

  • Şam diyârında Belka şehrinin adı.

amme / âmme

  • Baş yarığı, insanın beynine kadar ulaşan baştaki yara.

ana / ânâ

  • (Tekili: Ani) Gece yarısı vakitleri.

ana-ül-leyl / ânâ-ül-leyl

  • Gece yarıları, gecenin geç vakitleri.

apsis

  • Yönlü bir eksen üzerinde bulunan bir noktanın, başlangıç noktasına olan uzaklığının cebirsel değeri. (Fransızca)
  • Bir noktanın, fezadaki yerini tesbite yarıyan ana çizgilerden yatay olanı. (Fransızca)

ar'ar

  • Arap diyârında bir yerin adı.
  • Bir oyun çeşidi.

aren

  • Davar ayağında olan kuru kemre.
  • Yarık.
  • Bir nesne yumuşak olmak.

arnavut

  • (Rumca ve Arnavutçadan) Balkan yarımadasının batı tarafında oturan bir kavimdir. Osmanlı devrinde, Kosova, İşkodra, Manastır, Yanya vilâyetleridir. Şimdi müstakil bir devlet olup, Türkçede Arnavutluk şeklinde söylenir.

arzın nısfı

  • Dünyanın yarısı.

askalan / askalân

  • Şam diyârında bir şehrin adı. ("Arûs-üş Şam" da derler.)

atıf / âtıf

  • (Atf. dan) Yüzünü çeviren, bakan. Meyleden, yönelen.
  • Bağlaç.
  • Şefkat edici kimse. Merhametli, müşfik.
  • Yarış atlarının altıncısı.
  • Gr: İki kelimeyi birbirine bağlayan harf veya kelime.

avarız-ı semaviye

  • Delilik, küçüklük, bunaklık, ölüm gibi kesbî ve ihtiyarî olmaksızın insana ârız olan şeyler.

ayn-üs sevr

  • Boğa gözü.
  • Koz: Semânın kuzey yarım küresinde bulunan boğa burcunun en parlak yıldızı.

babilik / bâbîlik

  • On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında İran'da el-Bâb Ali Muhammed isminde bir acem tarafından ortaya çıkarılan bozuk yol. Kendisinin Mehdî olduğunu iddiâ eden, beklenen imâma açılan bir bâb (kapı) olduğunu söyleyen Ali Muhammed'e el-Bab, onun yoluna da Bâbîlik denildi. Daha sonra Behâîlik adıyla de

badia

  • Derisini ve etini yarıp kanatmış olan, fakat kanı çıkmayıp akmayan baş yarası.

bahıyre

  • Cahiliyye devrinde beş batın doğuran devenin beşinci yavrusu erkek olursa kulağı yarılır ve salıverilirdi. Artık hiç bir işte kullanılmayan bu deveye bu ad verilirdi.

bahr-i ebyaz

  • "Beyaz Deniz" İskandinavya Yarımadasının doğusunda Kanin Yarımadasına kadar olan deniz.

bahr-i muhit-i hindi / bahr-i muhit-i hindî

  • (Bahr-i Muhit-i Şarkî) Hindistan Yarımadasının doğusunda kalan deniz.

bahr-i muhit-i şimali / bahr-i muhit-i şimalî

  • İskandinavya Yarımadasının batısından İngiliz Adalarına kadar uzanan deniz.

bakir / bakîr

  • Yensiz gömlek.
  • Sığır sürüsü.
  • Karnı yavrusundan dolayı yarılan deve.

balkanlar

  • (Balkan Yarımadası) Yugoslavya'nın büyük kısmı ile Arnavutluk, Bulgaristan, Yunanistan ve Trakya'yı içine alan yarımada.

barbut altını

  • Tanzimattan önce Osmanlılarda kullanılan bir çeşit altın sikke. Yüzlük Mecidiye altını kıymetinde ve ayarında, iki kırat ağırlığında idi.

barimetre

  • Gürültünün şiddetini ölçmeğe yarıyan âlet. (Fransızca)

bazil

  • (Çoğulu: Büzül-Bevâzil) Sekiz dokuz yaşında olan deve.
  • Devenin, önce biten dişi.
  • Şey.
  • Kan akan baş yarığına "şecce-i bâzile" denir.

behrec

  • Eksik veya ayarı bozulmuş para.
  • Arzuya, isteğe bırakılmış şey, iş.
  • Faydasız, işe yaramaz olan şey.

ber-bend

  • Ufak çocuğu annesinin sırtına bağlamağa yarıyan göğüs kuşağı. (Farsça)

berin

  • Pek yüksek, en yüce. (Farsça)
  • Yarık, yırtık, delik. (Farsça)

bermucib-i / bermûcib-i / برموجب

  • Uyarınca, gereğince. (Farsça - Arapça)

besniyye

  • Alçak ve yumuşak yerde biten buğday.
  • Şam diyarında belli bir yerde yetişen buğdaya da derler.

beyin

  • Kafatasının en büyük kısmını kaplayan, kalınca ve dayanıklı üç zarla örtülmüş olan bir sinir merkezidir. Yumuşak ve beyazımsı bir kitle olan beyin, duygu ve bilgi merkezidir. Ak ve boz maddeden yapılmıştır ve iki yarım küre olarak yaratılmıştır. Yarım kürelerden birinde bir arıza sebebiyle bu merkez (Türkçe)

beyrem

  • (Çoğulu: Beyârim) Marangoz rendesi.
  • Uzun ve sert taş.
  • Bir yeri kazmakta kullanılan kazma âleti.

beytar

  • Yarılmak.

beytara

  • Yarılmak.
  • Hayvan hekimliği, baytarlık.

bi-ihtiyarem / bî-ihtiyarem

  • İradesizim, kendi irade ve ihtiyarımla hareket edemiyorum.

bozkır

  • Yağışlı mevsimler de yeşeren ot cinsinden bitkilerin ve bazı bodur ağaçların yetişebildiği yarı kurak yer.

büreyde bin el-husayb el-eslemi / büreyde bin el-husayb el-eslemî

  • Horasan diyarında en son hicri 62 veya 63 yılında vefat eden sahabedir. (R.A.). Müslümanların ilk sancaktarıdır. 177 Hadis-i Şerif nakletmiştir. 14 tanesi Buharî ve Müslim'de mezkûrdur.

büzul

  • Yarılmak, inşikak.

cabiye

  • (Çoğulu: Cevâbi) Cemaat.
  • İçinde su toplanan büyük havuz.
  • Şam diyarında bir şehir adı.

çak / çâk

  • Yarık, çatlak, yırtmaç. (Farsça)
  • Kılıç, bıçak gibi şeylerin sesleri. (Farsça)
  • Sabah vakti beyazlığı. (Farsça)
  • Küçük pencere. (Farsça)
  • Hazır. Amâde. (Farsça)
  • Yarık, yırtık.
  • Yırtmaç.
  • Çatlak, yarık.

casim

  • Şam diyarında bir köyün adı.

cebr

  • Zorlama, zor kullanma. İrâde ve ihtiyârın zıddı.

cedef

  • (Çoğulu: Ecdâf) Makbere, kabir, mezar.
  • Yemen diyarından gelir bir otun adı. (Bir kimse bu otu yese su içmeye muhtaç olmaz.)

cer

  • Yarık, çatlak. (Farsça)

cesimülcüsse / cesîmülcüsse / جسيم الجثه

  • İri yapılı, iriyarı. (Arapça)

cevf

  • Boşluk. Oyuk. Çukur. İç boşluğu.
  • Orta, yarı.
  • Kof.
  • Boşluk, oyuk, çukur.
  • Orta yarı.

cevf-i leyl

  • Gece yarısı.

cevza

  • Astr: İkizler burcu. Gökyüzünün kuzey yarım küresinde yer alan iki tane parlak yıldızlı bir burcdur. Güneş, mayıs ayında bu burca girer.

ceyb

  • (Çoğulu: Cüyûb) Cep. Gömleğin (yarığı) açıklığı.
  • Yaka.
  • Kalb.
  • Geo: Sinüs.

cezire / cezîre / جزيره / جَز۪يرَه

  • Ada. Dört tarafı su ile çevrilmiş toprak parçası. (Üç tarafı su ile çevrili kara parçasına yarımada denir.)
  • Yarımada.
  • Ada, yarımada.
  • Yarım ada.
  • Yarımada.

cezire-i vasia / cezire-i vâsia

  • Geniş ada; Arap yarımadası.

ceziret-ül arab

  • Arabistan yarımadası.

ceziretü'l-arab / cezîretü'l-arab

  • Arab yarımadası.
  • Arap yarımadası.

ceziretü'l-arap

  • Arab Yarımadası.

ceziretülarab / cezîretülarâb

  • Arap Yarımadası.

circis / circîs

  • Îsâ aleyhisselâmdan sonra gönderildiği rivâyet edilen peygamber veya velî. Şam diyârında ve Filistin'de yaşadı. Îsâ aleyhisselâmın dîninin hükümlerini insanlara bildirdi.

cüff

  • İçi boş olan şey. Kof.
  • Dimağa işlemiş olan baş yarığı.
  • Hurma çiçeğinin kabuğu.
  • Cemaat, topluluk.
  • Yarısı kesilip kova olmuş olan çürük ve eski kırba.

cülazi / cülazî

  • Kocaman ve kuvvetli. İriyarı.
  • Hâdim, hademe, hizmetkâr.
  • Kilise veya manastır uşağı.
  • Papaz veya keşiş.

cürcani / cürcanî

  • (Abdülkahir) Hicri beşinci asrın ikinci yarısında yaşamış büyük âlimlerden ve Arapçanın dâhi mütehassıslarındandır. Dindarlığı ve takvası da çok ileri olduğu nakledilir... Asıl adı: Abdülkahir-el Cürcanî olan bu Zâtın ilk tahsilini memleketi Cürcan'da yaptığı biliniyor. Adı ve künyesi şu şekilde olu

cürş

  • Yemen diyarında bir yerin adı.
  • Başı tırnakla taramak.

dahk

  • Tere yağı.
  • Bal.
  • Kar.
  • Ağzı yarılmış olan çiçek tomurcuğu.

dahve-i kübra / dahve-i kübrâ

  • Kaba kuşluk. Oruç müddetinin yarısı, öğleden bir saat evvelki vakit.

damiğa

  • Dimağa işlemiş olan baş yarığı.

dar-ı cennet / dâr-ı cennet

  • Cennet diyarı.

darü'l-ikab / dârü'l-ikab

  • Günahkârların azap diyarı; Cehennem.

davlumbaz

  • Çarkları yandan olan vapurlarda çarkların döndükleri yerleri örtmek için vapurun iki tarafında bulunan iki büyük yarım daire.

ders-i ikaz

  • Uyarı dersi.

destek

  • Bir şeyin yıkılıp devrilmemesi için, o şeye vurulan payanda, dayanak. (Farsça)
  • Küçük el. (Farsça)
  • Yün ve pamuk gibi şeyleri eğirmeye yarıyan âlet. (Farsça)

dil-i şeb

  • Gecenin ortası, gece yarısı.

dirkite

  • Acem diyarında bir oyun adıdır. (Bir yere gelip raks ederler.)

disam

  • Şişe ağzına konulan tıpa.
  • Yaraya bağlanan bez.
  • Kulak içine sokulan şey.
  • Yarık ve delik tıkamada kullanılan tıkaç.

diyar-ı gurbet

  • Gurbet diyarı. Yabancı memleket. (Farsça)

diyar-ı şam

  • Şam diyarı, bölgesi.

dolunay

  • t. Ayın yuvarlağına karşı gelen yarım küre yüzeyinin tamamıyla aydınlık görünmesi hâli. Ayın 14 veya 15 nci günleri.
  • Bedir.

dü-nim

  • İki parça, ikiye yarılmış, bölünmüş ikiye ayrılmış. (Farsça)

ecsem

  • Cesim, pek iri, gövdesi büyük olan. İri yarı kişi.

ef'al-i ihtiyariyye / ef'âl-i ihtiyariyye

  • Kişinin kendi isteğiyle yaptığı işler, Kişinin kendi ihtiyârî fiilleri.

ehun

  • Toprakta meydana gelen delik, yarık. (Farsça)

ekseriyet

  • (Ekseriyyet) En büyük kısım, çokluk.
  • Bir topluluk ve hey'etin yarısından fazlası.
  • Bir mecliste üyelerin verdikleri rey'lerin büyük kısmı ve bunların üstünlüğü.

ekseriyet-i mutlaka

  • Yarımın bir fazlasıyla elde edilen ekseriyet, mutlak ekseriyet. (Farsça)

ekvator

  • Hatt-ı istivâ. Dünyayı kuzey ve güney diye müsavi iki yarım küreye ayırarak, ikisinin arasından geçtiği farzedilen çember şeklindeki büyük çizgi. (Fransızca)
  • Yer yuvarlağının tam ortasında farzedilen ve dünyayı iki müsavi kısma ayıran (ve kırk bin kilometre olan) çember. (Fransızca)

ensaf / ensâf

  • (Tekili: Nısf) Nısıflar, yarımlar.
  • Yarımlar.

ercan

  • Fars diyarında bir yerin adı.

ervam

  • (Tekili: Rumi) Romalılar, Roma imparatorluğu halkından olanlar, rumlar.
  • Rumiler, Arap diyarının haricinde bulunanlar.

esbab-ı sübutiye

  • İsbata yarıyan sebepler. Sübut delilleri.

eshar

  • Seher vakitleri, seherler. Gece yarısından sonra ve tan yeri açılmazdan evvelki vakitler.

eşrem

  • Burnu yirik.
  • Üst dudağı yarık olan.

evtas

  • Arap Yarımadasında, Hevâzın ilinde bir derenin ismi olup, Peygamberimizin (A.S.M.) Huneyn Vak'ası bu vâdide vuku bulmuştur.

fağfur

  • Yarı şeffaf Çin porseleni. Çok kıymetli porselenden yapılan yemek kabı. Çin yapısı.
  • Eskiden Çin İmparatoruna verilen isim.

fatk

  • Kırma, ayırma, yarma, çatlatma.
  • "Kasık yarığı" denilen bir hastalık.
  • Elbisenin dikişlerini sökmek.

fatr

  • Bir şeye başlamak.
  • İcab eylemek.
  • Yarık, çatlak.
  • Yarmak.
  • Yaratmak.
  • Oruç tutanın orucunu açması.

fay

  • Arazide meydana gelen ve bir tarafı yüksek, bir tarafı alçak olan büyük yarık. (Fransızca)

fedek

  • Irak diyarında bir beldenin adı.

felc

  • Nüzul, inme. Vücudda bir kısmın veya çok kısımların hareket etmekten âciz kalışı.
  • İki kısma yarılmak.
  • Küçük nehir.
  • Fevz, zafer.

felha

  • (Çoğulu: Eflâh-Felhâ) Alt dudakta yarık olması.

ferc / فرج

  • Yarık, çatlak. Korkulacak yer.
  • Ud yeri. Dişi tenasül âleti.
  • Aralık, yarık, çatlak.
  • Dişilerde üreme organı, avret.
  • Yarık, dişi tenasül uzvu.
  • Yarık. (Arapça)
  • Vajina. (Arapça)

ferce

  • Gamdan ve tasadan kurtulmak.
  • Kurtuluş.
  • Şiddetten kurtulmak.
  • Yarık, şak.
  • Girecek yer, medhal.
  • Açıklık, ferahlık.

ferda / ferdâ / فردا

  • Yarın. Bugünden sonraki gün. (Farsça)
  • Arabçada: Bir olarak. Tek olarak. (Farsça)
  • Yarın, ertesi gün.
  • Yarın.
  • Yarın. (Farsça)

feride

  • Kendi ihtiyariyle hareket eden, gururlu, kibirli kimse. (Farsça)

ferik

  • İnsan topluluğu, cemaat.
  • Askerî kolordu kumandanı.
  • Körpe, buğday tanesinin yarı olgunu, firik.

fetk

  • Şak etme. Ayırma. Yarma. Yarılma.
  • Tıb: Dikilmiş bir şeyi söküp ayırmak.
  • Kasık yarığı, kasık zarının yarılması ile barsakların torba içine dolmasından ibaret sakatlık. Fıtık hastalığı.
  • Şafak sökmesi. Fecir ağarması.
  • Parçalanıp birbirine düşmüş cemaat.

fettane

  • Mehenk taşı. Altun ve gümüşü muâyeneye yarıyan taş.

fiskil

  • Yarış atlarından cemeleden sonra geleni.

fülc

  • (Çoğulu: Füluc) Fevz ve zafer.
  • Yarık.

fülu' / fülû'

  • Yarıklar.

fürce / فُرْجَه

  • Girecek yer, yarık.
  • İki şey arasındaki açıklık, yarık.

füruc

  • Çatlaklık, yarık.
  • Geçit, kapı.
  • Boşluk.
  • Ayıp, kusur.

futur

  • (Tekili: Fatır) Yarıklar. Çatlaklar.

gabit sahrası / gabît sahrâsı

  • Gabît çölü; Arap Yarımadasında, Benî Yerbû' kabilesinin yaşadığı ve bugün Yemen sınırları içerisinde yer alan bir çölün adı.

gad

  • (Gadâ, gaden) Yarın, ertesi.

gaden

  • Yarın, yarınki gün.

ganyan

  • At yarışında birinci gelen. (Fransızca)

güherçile

  • Barut yapmaya yarıyan bir madde.

güvariş

  • Sindirime yarıyan şeyler, hazme yardımı olan şeyler. (Farsça)

guvta

  • Şam diyarında suyu çok olan ağaçlık bir yer.

hadur

  • Yemen diyarında bir şehrin adı.

halbe

  • (Çoğulu: Halâbib) Bir yarış yapmak veya bir şeye yardım etmek için toplanan atlılar grubu.

halsan

  • Kişinin dostu, sevgilisi ve yâri.

hanık

  • (Hunk. dan) Boğucu, boğan.
  • Küçük dar yarık ve sokak.

harisa / harîsa

  • Yağmuruyla yer yüzünü süpürüp gideren bulut.
  • Kan çıkmayan azıcık baş yarığı.

hark

  • Yarma. Yırtma.
  • Su akacak yarık yer.

has'am

  • Yemen diyarında bir kabilenin adı.

haşime

  • Kemiği kırılmış olan baş yarığı.

hata

  • Yarış atlarının sekizincisi.

hatim / hatîm

  • Kâbe'nin şimâl (kuzey) duvarı hizâsında yarım dâire şeklindeki duvarcık ile Kâbe-i muazzama arasında kalan yer.

hatt-ı şehriyari / hatt-ı şehriyarî

  • Tar: Padişahın yazısı manâsına gelen bir kelimedir. Eskiden padişahlar "hatt-ı hümayun" "hatt-ı şerif" adı verilen emirleri kendi el yazılarıyla yazdıkları gibi, başkalarına yazdırdıklarının başına da imzalarını koyarlardı. İşte bu türlü vesikalardaki padişahların el yazılarına "hatt-ı şehriyarî" de

havran

  • Şam diyarından bir yerin adı.
  • Balıkesir'in bir ilçesi.

hayber

  • Arap Yarımadasında Hicaz bölgesinin doğu sınırında ve Medine-i Münevvere'nin 170 km. kuzeyinde bir kasabadır. Evleri, yüksek bir kayanın üzerinde kurulmuş olan bir kalenin etrafında bulunur. Hicretin yedinci senesinde vuku bulan Hayber Gazası ile meşhur olmuştur. Aynı sene içinde Hz. Resulullah Efen

hazama'

  • Kulağı enine yarılmış keçi.

haziyy

  • Mertebeli, değerli kişi.
  • Yarış atlarının sekizincisi.

heci'

  • Yer yarığı.
  • Derin dere.

hımhım

  • Burundan konuşan. Sesleri burnundan çıkararak konuşan kimse.
  • Burnundan çıkan ses gibi boğuk.
  • Arap diyarında biten bir ot.
  • Çok siyah.

hipodrom

  • At yarışlarının yapıldığı alan. (Fransızca)

hirsa

  • Azıcık derisi yarılan baş yarığı.

hış'a

  • Doğum anında ölen annenin karnı yarılarak çıkarılan çocuk.

hıyata

  • Terzilik, dikiş dikme işi.
  • Tıb: Ameliyat esnasında kesilip yarılan yerin tekrar kaynaması için dikilmesi.
  • Ameliyatta dikiş için kullanılan bağırsak ve benzeri şeylerden yapılan iplik.

hüccet-i dafia / hüccet-i dâfia

  • Bir şeyi isbata değil, ancak taleb ve iddiayı defetmeğe yarıyan hüccet.

hud

  • (Tekili: Hâid) Büyüklük.
  • Çok hürmet.
  • Bir Peygamber ismi. Rıfk, sükun ve vakar ile muttasıf olduğu için bu Peygambere Hud ismi verilmiştir. (A.S.) Yahudilere de bu isim söylenilmiştir. Nuh tufanından sonra Yemen diyarında Hadremud civarında Ahkaf denilen yerde Ad Kavmine gönde

hudud

  • (Tekili: Hadd) Yanaklar.
  • Cemâatler.
  • Yeri kazmalar. Yeri yarık etmeler.
  • Çiçek yaprakları.

hut

  • Balık. Büyük balık.
  • Şubat ayı içinde güneşin girdiği ve semanın cenub yarısındaki burcun ismi.

i'cazkarane / i'cazkârane

  • Herkesi yarışmada âciz bırakacak yolda. (Farsça)

ibhirar

  • Gece yarısı olma.

ibn-i vakt

  • Zamanın uyarına giden, vaktin icaplarına göre hareket eden kişi. Zamane adamı.
  • Mizaç ve tabiata göre söz söyleyen kimse.

ibsi'rar

  • At yarışlarında koşuşma.

iftal

  • Dağınık. (Farsça)
  • Yırtık, aralık, yarık. (Farsça)

ihfik

  • Yer sarsıntısı ve zelzeleler neticesinde meydana gelen yarıklar, çatlaklıklar.

ihfik-ül arz

  • Yer yarığı.

ihtar / ihtâr / اخطار

  • Hatırlatma, uyarı.
  • Uyarı, hatırlatma. (Arapça)
  • İhtâr edilmek: Uyarılmak, hatırlatılmak. (Arapça)
  • İhtâr etmek: Uyarmak, hatırlatmak. (Arapça)

ihtar-ı kalbi / ihtar-ı kalbî

  • Kalbe gelen uyarı, ikaz.

ihtar-ı manevi / ihtâr-ı mânevî

  • Mânevî yönden gelen uyarı.

ihtar-ı mühim

  • Önemli ikaz, uyarı.

ihtarat / ihtârât

  • İhtarlar, ikazlar, uyarılar.

ihtarname / ihtarnâme

  • Uyarı yazısı.

ihtiyar-ı cüz'i / ihtiyar-ı cüz'î

  • (İhtiyar-ı cüz'iye) İnsanın küçücük ihtiyarı, iradesi. Pek az, zayıf ihtiyar.

ihtiyarem

  • İhtiyarım, yaşlıyım.

ihvan-üs-safa / ihvân-üs-safâ

  • On birinci asrın ikinci yarısında Basra'da ortaya çıkan; "İslâmiyete birçok vehimler karışmış, onu bu vehimlerden temizlemek ancak felsefe ile mümkündür. İslâm dînini felsefe vâsıtasıyla saf hâle getirmelidir" diyen sapık ve gizli bir cemiyet, ekol.

ikaz / îkaz / îkâz / ایقاظ

  • Uyandırmak.
  • Uyarı.
  • Uyarı.
  • Uyandırma. (Arapça)
  • Uyarma. (Arapça)
  • Îkâz edilmek: Uyarılmak. (Arapça)
  • Îkâz etmek: Uyarmak. (Arapça)

ikaz edici

  • Uyarıcı.

ikazat / ikazât / îkazât

  • Uyarılar.
  • Uyarılar.

ikazat-ı ilahiye / ikazât-ı ilâhiye

  • Allah'ın uyarıları.

ikazat-ı sübhaniye / ikazât-ı sübhâniye

  • Her türlü kusur ve eksiklikten yüce olan Allah'ın ikazları, uyarıları.

ikazkar / ikazkâr / îkazkâr

  • Uyarıcı, dikkat çeken.
  • Uyarıcı.

ilhanlılar

  • İlhanlılar hanedanı ve bu hanedanın idare ettiği XIII. asrın sonu ve XIV. asrın ilk yarısında yaşayan bir yakındoğu imparatorluğu.

infilak

  • Açılma. Yarılma. Patlama. İnşikak etme.

infitak

  • Yarılma, sökülme.

infitar / infitâr

  • Yarılma, açılma.
  • Yarılma.
  • Yarılma, açılma.

insifa'

  • (Nısıf. dan) Bir şeyin ortası.
  • Bir şeyin yarısını alma.
  • Gündüzün ortası.
  • Hakka hizmet.
  • Adaletle mukabele etmek. Mazluma yardım edip zâlimden hakkını almak.

inşikak / inşikâk / انشقاق

  • İkiye ayrılma. Çatlama. Yarılma.
  • Yarılma.
  • İkiye ayrılma, yarılma.
  • Yarılma, ikiye bölünme.
  • Yarılma, bölünme. (Arapça)
  • İnşikâk etmek: Yarılmak, bölünmek. (Arapça)

inşirak

  • Çatlama, yarılma, ayrılma. Yarık olma. Parlama.

inşiram

  • Yarık yarık olma.

intisaf

  • Hakkını tam olarak alma, haklaşma.
  • Zaman, yarı olma. Vakit, yarıyı bulma.

irşad-ı nebevi / irşad-ı nebevî

  • Hz. Peygamberin doğru yolu, hidayet yolunu gösteren uyarıları, öğütleri.

iskarpin

  • Konçsuz veya yarım konçlu zarif ayakkabı. Alafranga hafif kundura. (Fransızca)

istibak

  • Yarış etme, yarışma.

iştikak

  • Türemek. Bir kökten ayrılan kelimelerin asılları ve birbirleri ile olan münâsebetleri, meydana gelişleri.
  • Çatallaşmak. Yarılmış bir şeyin bir şıkkını almak.
  • Edb: Aynı kökten türemiş olan birkaç kelimeyi bir araya getirme sanatı. Misaller:(Edipler edepli olmalı, hem de edeb-i

kaba kuşluk

  • Oruç müddetinin yarısı, öğleden bir saat evvelki zaman.

kadem

  • Ayak. Adım. Metrenin üçte biri kadar olan uzunluk. Oniki parmak uzunluğu, yarım arşın.
  • Uğur.
  • Ayak, adım.
  • Yarım arşın uzunluğunda bir ölçü.
  • Uğur.

kafur / kâfur

  • Beyaz ve yarı şeffaf, kolaylıkla parçalanan bir madde. Sert, güzel kokulu, katı ve yağlı bir madde.
  • Cennette bir kaynak ismi.

kalar

  • Büyük sel yarıntısı. (Farsça)

kanun-u müsabaka

  • Yarışma kanunu.

kasıd

  • Sonsuz ilim, irade ve ihtiyarıyla her şeyi bir gaye için yaratan Allah.

kaşire

  • Derisi yarılmış olan baş yarığı.
  • Yerin yüzünü kazıp götürmüş olan yağmur.

kaşur

  • (Çoğulu: Kaşurât) Yarış atlarının en sonra geleni.

katar

  • Arabistan yarımadasında müstakil bir devlettir. İstiklâlini 1/1/1971 de ilân etmiştir. Hükümet merkezi Doha şehridir. Üç yanı denizle çevrilidir. Halkı müslümandır. Resmi lisanı Arapçadır.

kele'

  • Ayakta olan yarıklar.
  • Kir.

kem

  • Az, noksan, eksik. (Farsça)
  • Kötü. Fenâ. Ayarı bozuk. (Farsça)
  • Fakir, hakir. (Farsça)

kem-ayar

  • Ayârı doğru olmayıp bozuk olan. Hileli, kalp. (Farsça)

kem-iyar

  • Ayarı bozuk. Hileli. Kalp altun veya gümüş. (Farsça)

ken'an diyarı / ken'an diyârı

  • Sayda, Sûr, Beyrût, Filistin ve Sûriye'nin bir kısmını içine alan ve Fenike denilen bölge. Nûh aleyhisselâmın torunu ve Hâm'ın oğlu Ken'an burada yaşadığı için Ken'an diyârı denilmiştir.

kezame

  • (Çoğulu: Kezâyim) İki kuyu arasındaki yarıklar ve delikler. (Su birinden birene akar).
  • Terazi iplerinin kendinde toplandığı halka.

kıbab

  • (Tekili: Kubbe) Kubbeler. Tepesi yarım küre şeklinde olan binâ damları.

kınnesrin

  • Şam diyârında bir mekân adı.

kubbe

  • Yarım küre şeklinde yapılan bina damı.
  • Yarım küre; gökyüzü.
  • Yarım küre şeklinde bina damı.

kubeb

  • (Tekili: Kubbe) Kubbeler, kemerler. Tepesi yuvarlak, yarım küre şeklinde yapılan binâ damları.

kuhbeden

  • Dağ gibi iri vücutlu kimse. İri yarı kişi. (Farsça)

kulaa

  • Suyu emip yarılmış ve yerden koparılmış balçık.
  • Büyük taş.

kundak

  • Küçük çocukları sıkı bağlamaya yarıyan bezler takımı.
  • Yangın çıkarmak için bir yere sokulan, tutuşturulmuş yağlı bez çıkısı.

kunut duası / kunût duâsı

  • İtâat etme, ibâdet. Hanefî mezhebinde, vitir namazının üçüncü rek'atinde zamm-ı sûre okunduktan sonra; Şafiî mezhebinde, sabah namazının farzının ikinci rek'atinde rükûdan kalktıktan sonra ve Ramazân-ı şerîf ayının yarısından sonra vitir namazının üç üncü rek'atinde rükûdan kalktıktan sonra okunan d

kusare

  • Hususi hücre.
  • Gemilerde güvertelerin en üstündeki yarım güverte.

laglaga

  • (Çoğulu: Laglag) Ördekten küçük bir güzel kuştur, başında az miktar beyaz tüyü vardır. Türk diyârında yavrusunu çıkarıp kış günlerinde Mısır'a gider.

latim / latîm

  • Babası ve annesi olmayan kişi.
  • Yüzünün bir tarafı beyaz olan at.
  • Yarış atlarının dokuzuncusu.

leyle-i nısf-ı regaib

  • Regaib Gecesinin yarısı.

lisans

  • Herhangi bir mevzuda verilen izin. Müsaade belgesi. (Fransızca)
  • Üniversite tahsili tamamlanınca alınan diploma. (Fransızca)
  • Bir sporcunun resmi yarışmalara katılabilmesi için spor federasyonu tarafından kendisine verilen kayıt fişi veya kimlik kartı. (Fransızca)
  • İthal veya ihracı serbest bırakılmayarak (Fransızca)

lısb

  • Küçük kaya yarığı.
  • Derenin dar yeri. Dar olan her cins madde.
  • İçi zorla çıkan ceviz.

lokman hakim / lokman hakîm

  • Allahü teâlâ tarafından kendisine ilim ve hikmet; akıl, anlayış, idrâk verilen peygamber veya velî. Kur'ân-ı kerîmde ismi zikr edildi. Dâvûd aleyhisselâm zamânında Arabistan Yarımadası'nın Umman taraflarında yaşadı. Uzun bir ömür yaşadıktan sonra ibâ det hâlindeyken Kudüs ile Remle arasında vefât et

lühkuk

  • (Çoğulu: Lehâkik) Yer yarığı.

lühm

  • Kevsec dedikleri balık.
  • Yemen diyârında bir kabile.
  • Etli ve kaba olmak.

lükkam

  • Şam diyârında yüksek bir dağın adı.

lut

  • Hz. İbrahim'in kardeşi Harran oğlu Lut (A.S.) onunla beraber Bâbil diyarında Şam yakasına geçmişti. Sodom nahiyesine peygamber oldu. Bu nâhiyenin ahalisi ehl-i küfr ve fücur idi. Yolsuz giderlerdi ve hiçbir kavmin yapmadığı fuhşiyatı yapalardı. Hz. Lut, onları doğru yola dâvet etti, dinlemediler ve

maani-i mütezahime / maanî-i mütezahime / maâni-i mütezahime

  • Bir kelimenin çok mânaya gelip birbiri ile yarışma hâli.
  • Birbiriyle yarışan izdiham oluşturan mânâlar.

maksur

  • Zoraki, cebren. Elinde ve ihtiyarında olmadan.

mecami-i ahlak-ı mütezahime / mecâmi-i ahlâk-ı mütezahime

  • Hepsi de birbiriyle üstünlük yarışında olan ahlâkî vasıf mecmuaları, toplulukları.

medar-ı ibret

  • İbret almağa yarıyan.

medrese-i ceziretü'l-arap

  • Bir okulu andıran Arap yarımadası.

mehenk

  • Ölçü. Miyar.
  • Altın ve gümüş ayarını anlamaya mahsus taş. Üzerinde altın tecrübe edilen siyah taş.

mekatib-i aliye / mekâtib-i âliye

  • Yüksek mektebler. Yüksek okullar. Üniversite ayarındaki mektebler.

menfez / منفذ

  • Nüfuz edecek delik, pencere. Delik. Ağız. Yarık. Girilecek yer.
  • Nüfuz etme yeri, delik, yarık, giriş veya çıkış yolu. (Arapça)

menkuşe

  • Nakşolunmuş, işlenmiş.
  • Kemik çıkmış olan baş yarığı.

mensaf

  • (Çoğulu: Menâsıf) Her şeyin yarısı.

merdane

  • Erkekçesine. Merdcesine. Er'e yakışır surette. (Farsça)
  • Matbaada baskı, baskı makinelerinde ve ofset makinelerinde ise plâteye değerek mürekkeb vermek; ve toprağı bastırmak gibi çeşitli işlerde kullanılan silindir. (Farsça)
  • Yufka açmağa yarıyan oklava. (Farsça)
  • Erkek ayakkabısı. (Farsça)

mesair

  • (Tekili: Mis'ar) Ateşi karıştırmağa yarıyan demirler.

meşcun

  • Yarılmış.

mesed

  • Hurma lifi.
  • Liften yapılan ip.
  • Deve kılından ve yününden yapılan urgan.
  • Yemen diyarında biten bir ağacın adı.
  • Bağ.

meşkuk

  • Yarılmış. Yarık.

mesl

  • (Çoğulu: Mislân) Yer yarığı.

meşlah

  • Meşlehe. Maşlah. Altı üstü bir olan ve kol yerine yarıkları bulunan bir çeşit elbise.

meşrum

  • Yarılmış.

mevat arazi / mevât arâzi

  • Ölü arâzi. Bir kimsenin mülkünde bulunmayan, mer'a, baltalık ve harman yeri olarak kimseye verilmemiş olan ve gür sesli bir kimsenin köy ve kasaba evlerinin son bulduğu yerden bağırıp sesi duyulmayacak derecede köy ve kasabadan uzak yâni tahmînen yarım saatlik uzaklıkta olan dağlık, taşlık, kıraç, o

mevhin

  • Gece yarısına yakın vakit.

meydan-ı müsabaka

  • Yarış meydanı.

mi'ber

  • Suyu geçmeğe yarıyan kayık, sal gibi vâsıtalar.
  • Köprü. Su geçme geçidi.

mi'vel

  • (Çoğulu: Meâvil) Büyük taşları ve kayaları parçalamaya yarıyan sivri kazma.

mibree

  • Kalemtraş. Kalem açmağa yarıyan âlet.

micveb

  • Bir şey kesmeye yarıyan demir.

mihenk

  • (Mihek) Altının ayarını anlamaya mahsus bir taş. Ölçü. İyiyi kötüyü ayıran, ayar âleti.
  • Mc: Bir insanın kıymetini, ahlâkını anlamaya yarayan vasıta.

mıkmaa

  • (Çoğulu: Mekami') Gürz ve topuz gibi parçalayıcı ve yarıcı silâh.

minkale

  • Geo: Yarım dâire şeklinde dereceli geometri âleti. İletki.

minkar-ı meşkuk

  • Kırlangıç ve çobanaldatan gibi gagaları kısa ve çok yarık olan kuşlar.

minkaz

  • Uzunluğuna yarılmış, boylamasına bölünmüş.

minşakka

  • Yarık, çukur, oyuk.

mirtac

  • Yarış atlarının beşincisi.

miskin / miskîn

  • Bir günlük nafakasından (yiyeceğinden, giyeceğinden) fazla bir şeyi olmayan müslüman.
  • Dervîş. Miskîn Yûnus var yârına, Koma bugünü yârına, Yârın Hakk'ın dîvânına, Varam Allah deyü deyü!..

misma'

  • (Çoğulu: Mesâmi') (Sem'den) Kulak.
  • Hastanın iç organlarını dinlemeğe yarıyan âlet.

mitan

  • (Çoğulu: Meyâtın) At yarıştırdıkları yer.

miyanser

  • Yarısı kıymetli taşlarla süslü bir cins taç. (Farsça)

mızmar

  • (Çoğulu: Mezâmir) Koşu meydanı. Yarışma sahası.

mizmar

  • (Çoğulu: Mezâmir) Meydan. At yarıştıracak ve at oynatacak yer.
  • İnce belli at.

muaraza

  • Bir şeyden yan verip sapmak.
  • Biri ile yarışmak.
  • Birbirine karşı gelmek. Sözle karşılıklı mücadele. Söz mücadelesi.

mubasara

  • Görme yarışına çıkma. İki kişinin, "hangimiz evvel görüyor" diye bir yere bakması.

mübaytır

  • Yarıcı, yaran.

mücarat

  • Yürümekte yarışma. Yürümekte yarış etme.

müemmel

  • Yarış atlarının sekizincisi veya yedincisi.

müfahere

  • Üstünlük yarışı.

mufazala

  • Fazilet ve meziyetle birbiri ile yarışma.

mugalaka

  • Diğerleri karışmayarak iki kişinin atlarıyla yarışması.

mugayyebat-ı hamse / mugayyebât-ı hamse

  • Beş bilinmeyen. Bizce gaib olan beş şey:1- Kıyamet vakti, 2- Yağmurun ne zaman yağacağı, 3- Ana rahmindeki çocuğun mahiyeti ve ceninin isti'dadı ve mânevi simasının ne olduğu, 4- Yarın insan hayr ve şer olarak ne kazanacağını, 5- İnsanın nerede öleceğini Allah bildirmedikçe kimse bilemez. Bunlara me

muhacat

  • Bilmece hususunda birbiriyle zekâ yarışına çıkma.

muhallil

  • (Hall. den) Eriten. Analiz yapan, tahlil eden.
  • Fık: Üç talakla boşanan ve iddetini bitiren bir kadınla evlenen erkek. (Karıyı boşayan birinci kocaya: Muhallelün leh denir.)
  • Tıb: Şişlere, iltihablara yarıyan ilaç.

mükareme / mükâreme

  • Cömertlik ve kerem hususunda yarışma.

mukız-ı vicdan / mûkız-ı vicdan

  • Vicdanın uyarıcısı, vicdanı uyandıran ikaz eden.

mukka

  • (Çoğulu: Mükâyâ-Mükâki) Hicaz diyarında yaşıyan bir cins beyaz kuş.

mümadeha

  • Övünmede yarışma.

münadale

  • Müsabaka yarışına girmek. Atışma. Atış müsabakası.

münafese

  • Başkasında görülen bir kemale imrenip ona yetişebilmek ve daha ileri gidebilmek için, nefislerin nefâsette, iyi şeylerde yarışması hissidir ki, nefsin şerefinden ve uluvv-i himmetinden neş'et eder. Hased ile arasında fark açıktır. Hased eden kimse, kemâle düşmandır; hased ettiği kimsenin zararından,

münasafa

  • (Nısf. dan) Yarıyarıya paylaşma. İki eşit parçaya ayırma.

münasafaten

  • Yarıyarıya olarak.

münaveme

  • Uyku hususunda yarışma.

münebbih / منبه

  • Uyarıcı, uyandırıcı. (Arapça)

munfatır

  • Yarılan, infitar eden.

münfatır

  • Yarılmış.
  • Ayrılmış.

munsadı'

  • Yarılmış, bölünmüş.

münşakk

  • Yarılan.
  • (Şakk. dan) İnşikak eden, yarılan, yarılmış.
  • Yaymak.

muntasıf

  • (Nısf. dan) Orta, yarı.
  • Yarıya varılmış, yarılanmış.

muntasıf-ı sene

  • Yılın ortası. Senenin yarısı.

müntesaf

  • İkiye bölünmüş ve yarı olmuş.

müracaha

  • (İyilikte) Üstün gelmek için yarışma.

mürare

  • (Çoğulu: Mirâr) Bir acı otun ismidir. (Acılığından yerken hayvanın dudağı yarılır.)

müşaare

  • (Şiir. den) Karşılıklı olarak birbirine şiir söylemek. Şiir yarışı.

müşaat

  • (Şe'v. den) İleri geçme.
  • Yarış etme.

müsabaka / müsâbaka / مسابقه / مُسَابَقَه

  • Karşılıklı yarışma. Hangisinin ileride olduğunu anlamak için yapılan tecrübe, imtihan. Bir şeyde derece anlama için iki veya daha çok şahıslar arasında bazı şartlarla yapılan tecrübe.
  • Yarışma.
  • Yarışma.
  • Yarışma. (Arapça)
  • Yarışma.

müsabakat / müsâbakat / müsâbakât

  • Yarış, yarışma, müsâbaka.
  • Yarışma; birbirini geçme gayretleri.
  • Yarışmalar.

müsabık / müsâbık / مسابق

  • (Sebk. dan) Müsabakaya giren, yarışmaya katılan.
  • Geçen.
  • Yarışmacı.
  • Yarışmacı. (Arapça)

müşakat

  • Sıkıntı ve zorluklara dayanma hususunda yarışma. Aykırılık. Düşmanlık.

müşatare

  • Uzaklık. Iraklık.
  • Bir şeyi yarı yarıya bölüşme. Paylaşma.

müselli / müsellî

  • Yarış atlarının üçüncüsü.

müsevvif

  • Hayırlı işleri sonraya bırakan, sonra yaparım diyen, iyi işleri geciktiren, bugünün işini yarına bırakan kimse.

müstebık

  • (Sebak. dan) Yarışa çıkan, istibak eden.

mutasaddı'

  • Dağlıyan, tasaddu eden, perakende olan, yarılıp çatlayan.

mütefattır

  • Yarılan, infitar eden.

mütefazıl

  • (Fazl. dan) Bilgi ve fazilet hususunda yarış eden.
  • Fazla, artık.

mütefazzıl

  • (Çoğulu: Mütefazzılîn) (Fazl. dan) Meziyet, fazilet ve bilgi yarışına çıkan.

mütefazzılin

  • (Tekili: Mütefazzıl) Meziyet ve fazilet yolunda yarış edenler.

mütenebbih

  • Uyanmış, tenbih ile uyarılmış olan. Bir şeyden ders alıp aklını başına toplayan.

mütesabık

  • Müsabaka eden. Birinden üstün gelmek için çalışan.
  • İleri geçmek için yarışmak, birisinden ileri geçmek.

mütesaddı'

  • Dağılan, parekende olan, parça parça olan.
  • Yarılıp çatlayan.

müvakkit

  • Eskiden İslâm devletlerinde namaz vakitlerini ve bunlarla ilgili âletleri kullanan, tâmirini ve ayarını yapan vazîfeli kimse.

muzmir

  • Gazâ veya yarış için atını hazırlayıp terbiye eden kişi.

na-tamam

  • Tamamlanmamış, bitmemiş, yarı kalmış. (Farsça)

naf-ı şeb / nâf-ı şeb

  • Gece yarısı.

nakd

  • (C?: Nukûd) Madeni para, akçe.
  • Bir şeyin bedelini peşinen ödemek.
  • Para olarak bulunan servet.
  • Vezin ve ayarı tamam olan para.
  • Bir şeye hırsızlamasına bakma.
  • Seçmek.
  • Saymak.

nakıs-ul iyar

  • Ayarı bozuk.

nasere

  • Ayarı bozuk para. (Farsça)

nasfet

  • (Nasafet) İnsaf. Haklılık. Bir şeyin yarısını almak. Hakkaniyet. İnsanları, kanunların şümulüne girmeyen hakları te'min ve ifasına zorlayan fotri adâlet hissi.

natamam / nâtamam / ناتمام

  • Tamamlanmamış, yarım kalmış. (Farsça - Arapça)

nebat

  • (Çoğulu: Nebatât) Topraktan yetişen, biten her çeşit şey. Bitki.
  • Yemen diyarında bir kabile adı.

necran

  • Susuz.
  • Kapı ökçesi. ("süve" denir).
  • Yemen diyarında bir yerin adı.

neşş

  • Kaynamak, galeyan.
  • Her nesnenin yarısı.
  • Davarın tezce derisini yüzüp etinden ayırıp çıkarmak.
  • Yirmi dirhem.
  • Karıştırmak.

nevres

  • Su kuşlarından mavi renkli bir kuştur; başının yarısı siyah yarısı beyaz olur; güvercin büyüklüğündedir. Su üstüne yakın uçar ve balık gördüğü gibi kapar.

nim / nîm / نيم

  • Yarım, nısf, buçuk, yarı. (Farsça)
  • Yarı.
  • Yarı.
  • Yarı. (Farsça)
  • Yarım. (Farsça)
  • Buçuk. (Farsça)

nim cahili / nîm cahilî / نيم جاهلى

  • Yarıcahil, yarı cahilî. (Farsça - Arapça)

nim resmi / nîm resmî / نيم رسمى

  • Yarı resmî. (Farsça - Arapça)

nim-bedevi / nim-bedevî

  • Yarı bedevî, yerleşik fakat medeniyetten uzak yaşama tarzı.

nim-maddi / nim-maddî

  • Yarı maddî.

nim-manevi / nim-mânevî

  • Yarı mânevî.

nim-manzum

  • Yarı vezinli, kafiyeli.

nim-medeni / nim-medenî

  • Yarı medenî.

nim-medeniyet

  • Yarı medeniyet.

nim-nurani / nim-nuranî

  • Yarı parlak.

nim-şeffaf

  • Yarı şeffaf.

nimbedevi / nimbedevî / nîmbedevî

  • Yarı bedevî, yarı köylü.
  • Yarı bedevi, yarı medeni.

nimbismil

  • İyice boğazlanmayıp yarı kesilmiş olan. (Farsça)

nime

  • Yarım, nısf, yarı. (Farsça)

nime nime

  • Parça parça, yarım yarım. (Farsça)

nime-i ruz

  • Günün ortası. Yarım gün.

nimhab

  • Yarı uykulu, mahmur. (Farsça)

nimküşte

  • Yarı öldürülmüş, yarı kesilmiş olan. (Farsça)

nimlahza

  • Yarım bakış. Gözucuyla bakış. (Farsça)
  • Çok kısa zaman. (Farsça)

nimmanzum / nîmmanzum

  • Yarı şiir.

nimmanzur

  • Yarı görülen. Bulanık olarak görülen. (Farsça)

nimmüstakil

  • Yarı bağımsız, yarı hür.

nimmuzlim

  • Yarı karanlık. (Farsça)

nimnigah / nimnigâh

  • Yarı bakış. Gözucuyla bakma. (Farsça)

nimnurani / nîmnurânî

  • Yarı nurlu.

nimpuhte

  • Tam pişmemiş, yarı pişmiş. (Farsça)

nimres

  • Yarı ham, yarı olgunlaşmış olan. (Farsça)

nimresmi / nîmresmî

  • Yarı resmî.

nimruz

  • Yarı gün, öğle. (Farsça)

nimşeb

  • Geceyarısı. (Farsça)

nimşeffaf / nîmşeffaf

  • Yarı saydam.

nimsüfte

  • Yarım olarak söylenmiş, tam denmemiş. (Farsça)

nimzinde

  • Yarı canlı. Ölü ile diri arası.

nimzulmet

  • Yarı karanlık. (Farsça)

nısf / نصف / نِصْفْ

  • Yarım, yarı.
  • Yarı.
  • Yarım, yarı. İslâm mîrâs hukûkunda eshâb-ı ferâiz adı verilen yâni Kur'ân-ı kerîmde payları bildirilenlerden bâzı kimselere verilen yarım hisse.
  • Yarı.
  • Yarı, yarım. (Arapça)
  • Yarı.

nısf-ı ahir / nısf-ı âhir / nısf-ı ahîr / نصف اخير / نِصْفِ اٰخِرْ

  • Son yarı.
  • Son yarısı.
  • Son yarı.

nısf-ı arz / نِصْفِ اَرْضْ

  • Yeryüzünün yarısı.
  • Dünyanın yarısı.

nısf-ı ekall

  • Yarıdan az.

nısf-ı ekser

  • Yarıdan çok.

nısf-ı evvel / نِصْفِ اَوَّلْ

  • İlk yarı.
  • İlk yarı.

nısf-ı kutr

  • Yarıçap.
  • Dairenin merkezinden geçen ve onu iki eşit kısma ayıran doğru çizginin yarısı. Yarı çap.

nısf-ı yevm

  • Yarım gün.

nısf-ül leyl

  • Gece yarısı.

nısf-ül-leyl

  • Gece yarısı yâni Akşam namazının girişi ile, sabah namazının girişi arasındaki vaktin ortası.

nısfı

  • Yarısı.

nısfıarz

  • Yeryüzünün yarısı.

nısfıkutr

  • Yarı çap.

nısfiyet

  • Yarı olma, yarılık.
  • Yarımlık, yarı yarıya bölünmüşlük.
  • Yarımlık. Yarı yarıya bölme.

nısıf

  • Yarı, yarım.

niza-i lafzi / niza-i lafzî

  • Boşuna çene yarıştırma. Sözle yapılan kavga.

nuhrub

  • (Çoğulu: Nehârib) Kaya yarığı.
  • Arı kovanı.
  • Arı sesi.

nutfe

  • Duru ve sâfi su.
  • Meni. Rahimde iki yarım ve ayrı cinsten hücrelerin birleşmişi.
  • Taşmış, dökülmüş su.
  • Deniz.

nuzar

  • Altın.
  • Her nesnenin hâlisi ve iyisi.
  • Necid diyârında yetişen bir ağacın adıdır, ondan tas ve kâse yaparlar.

perda

  • Yarın. (Farsça)

rahne / رخنه

  • Gedik, yarık. Gemilerin bordalarında veya su kesimlerinin altında mermi isabetiyle veya herhangi bir te'sirle açılan delikler, yarıklar. (Farsça)
  • Yara. (Farsça)
  • Bozukluk. Zarar. (Farsça)
  • Yarık, gedik. (Farsça)
  • Bozukluk. (Farsça)

rahnedar

  • Rahnedar etmek
  • Gedik: Açmak.
  • Zarar vermek.
  • Rahnedar olmak
  • Yarılmak, gedik: Açılmak.
  • Bozulmak, zarar görmek.

rakib / râkib

  • Başka biri ile aynı şeyi isteyen.
  • Bir işte çalışanlarla yarış ederek ileri geçmek isteyenlerden her biri.
  • Murakabe eden, kontrol eden.
  • Rakip, rekabet eden, yarışan.

rakiban

  • (Tekili: Rakib) Rakibler. Birbirleriyle yarışanlar. (Farsça)
  • Bekçiler. (Farsça)

ratık

  • Bir şeyin yarığını bitiştiren, yırtığını kavuşturup birleştiren.

rebaz

  • Şehrin yarısı ve etrafı.
  • Her nesnenin eğlenecek ve duracak yeri.
  • Koyun ağılı.
  • "Göden bağırsak" denilen büyük bağırsak.

rehan

  • Bahadırlık, kahramanlık.
  • Denemek, tecrübe etmek.
  • At yarıştırmak, müsabaka.

rekabet

  • Başkalarını geçmeye çalışmak, benzerleriyle üstünlük yarışına çıkmak.
  • Gözleme, gözetleme.
  • Kendi işini yürütmeye çalışma.
  • Benzerleriyle yarışa çıkma.
  • Kıskanmak.
  • Hıfzetmek.
  • Gözetmek.
  • Terakkub üzere olmak, başkalarından ileri geçmeğe çalışmak, benzerleriyle üstünlük yarışına çıkmak.
  • Kendi işini yürütmeğe çalışmak.
  • Yarışma.

rekabet etme

  • Çekişme, yarışma.

rekabetkarane / rekabetkârâne

  • Yarışırcasına.

retk

  • Yırtığı onarmak, yarığı düzeltmek, bitiştirmek.

rıkak

  • Yer yarığı.

sace

  • Hatıl ağacı.
  • Altın ve gümüş ayarını astıkları ağaç.

sad'

  • Yarılmak, yarmak.
  • Kesmek, kat'etmek.
  • Göstermek. İzhar etmek.
  • Beyân ve meyl etmek, açıklamak.

sada'

  • Kasd ve teveccüh eyleme.
  • Bir şeyi âşikâre söylemek.
  • Mevkiine tevcih ve isabet ettirmek.
  • Kat'etmek.
  • İzhar ve beyan etmek.
  • Yarık ve çatlak. Bir şeyi ikiye yarmak.

sagan

  • Mâverâünnehir diyarında bir şehir adı.

sahra-yı ceziretü'l-arab / sahrâ-yı ceziretü'l-arab

  • Arap Yarımadasında bulunan çöl.

saime / sâime

  • Senenin yarısından fazla, meralarda, kırlarda sırf sütleri alınmak veya üreme ve beslenmeleri için otlatılan (koyun, keçi, sığır, manda, at ve deve cinsinden olan), ehlî hayvanlar.

şakik

  • İkiye bölünmüş bir şeyin yarısı.
  • Öz kardeş.
  • İkiye bölünmüş bir şeyin yarısı.
  • Ana baba bir erkek kardeş.

şakika

  • (Çoğulu: Şakayık) Yarım baş ağrısı.
  • Ana - baba bir olan kız kardeş. Öz kız kardeş.
  • Çatlak, yarık.
  • Ana baba bir kız kardeş.
  • Yarım başağrısı.

şakk / شق

  • Yarık, çatlak. Yarılma, çatlama.
  • Yırtma. Kırma.
  • Yarık, yarılma, yarma.
  • Yarık, çatlak. (Arapça)

şakk-ı kamer

  • Ayın yarılması, Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselâmın ayı ikiye ayırması mûcizesi.

şakk-ı sadr

  • Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselâmın mübârek göğsünün yarılması hâdisesi.

salibe

  • Ayakları yarık olan kadın.

salih

  • Büyük peygamberlerden olup Hicaz ile Şam arasında oturmuş olan Semud kavmine gönderilmişti. Semud kavmi Âd kavminden sonra Arap yarımadasında kuvvet ve ma'muriyet bulup küfür ve dalâlete meyl ile putlara ibadet ediyorlardı. Salih (A.S.) kendilerini hak dine davet etmiş ise de, inanmayıp kendisinden

san'a

  • Yemen diyarında bir şehrin adı.

şarim

  • Ucu yarılmış ok.

sayref

  • (Çoğulu: Seyârif) Sarraf.
  • İşini, çıkarını, hesabını bilir, kurnaz kimse.

sayrefi / sayrefî

  • (Çoğulu: Sayârife) Sarraf.

searir

  • Bir ot cinsi.
  • Burun içinde olan yarık.

sebak

  • (Çoğulu: Esbâk) Ders.
  • Yarış.
  • Koşu yapanların aralarında koydukları ödül.

şecc

  • Baş yarma ve yarılma.
  • Geminin, denizi yararak yol alması.

sedg

  • Baş yarığı.
  • Baş yarma.

sefine

  • Gemi.
  • Çeşitli mevzulara dair kitap.
  • Göğün güney yarım küresinde bir burç adı.

şefnin

  • Irak diyarında ve karga büyüklüğünde olan bir kuş.

şeft-alu / şeft-alû

  • Yarık erik. Şeftali. (Farsça)

sela'

  • Bir acı ağaç.
  • Medine'de bir dağ.
  • Yarmak. Parçalamak.
  • Ayak yarığı. (Bu mânâya Çoğulu: Sülu)

sered

  • Dudağın yarılması.

şeres

  • Elin yarılması.
  • Kaba ve galiz olmak.

şerka'

  • Kulağı uzunlamasına yarık olan koyun.

şetaret

  • Şenlik. Şatır ve şuh olmak.
  • Yarım olmak.
  • Göz ucuyla bakmak.
  • Hafiflik. (Ağırbaşlılığın zıddı.)

setre

  • Yarı resmi ceket.
  • Yarı resmi ceket.
  • Düz yakalı ilikli çuha elbise.

seyr-i afaki / seyr-i âfâkî

  • Tasavvuf yolunda bulunan kimsenin; ilminin, bilgisinin ve kendi ihtiyârı (dilemesi, istemesi) olmaksızın dış âlemde ilerlemesi.

şeza'

  • Sinirin yarılması.

şi'ra-ül yemani / şi'ra-ül yemanî

  • Semanın güney yarım küresinde bulunan "Kelb-i Ekber" denilen burcun ve bütün semanın görünen en parlak yıldızı. (Sirius)

şibh-i cezire / şibh-i cezîre / شبه جزیره

  • Yarımada. (Arapça - Farsça)

şicab

  • Divit kapağı.
  • Her nesnenin ağzına, yarığına ve gedik yerine koyup tıkadıkları nesne.

sidad

  • Şişe tıpası. Yarık kapatacak şey.

sıftit

  • Kavi, kuvvetli, iri yarı, cesim kimse.

şikaf / şikâf

  • (Şikâften: "Yarmak" mastarından) Yarık, yırtık, çatlak. (Farsça)
  • Kelime sonuna gelerek "yırtıcı, yırtan" mânâsına kullanılır. Meselâ: Ciğer-şikâf : Ciğer parçalayan. (Farsça)
  • فﺎﮑﺵ (Farsça)
  • Yarık. (Farsça)
  • Yaran. (Farsça)

şıkak

  • Ayak yarığı.
  • Ot.
  • Muhalefet etmek, karşı gelmek.

şıkb

  • (Çoğulu: Şekâbe-Şikâb-Şükub) Mağara ve kaya yarığı.
  • Çukur yer.

şıkk

  • Adeta yarım adam gibi olan ünlü bir kâhin.
  • Yarı, yarım, şık.

sil'

  • (Çoğulu: Eslâ) Dağ yarığı.

silahdar

  • Tar: Sarayın ileri gelen erkânından birinin ünvanıdır. "Silahdar-ı şehriyarî" de denilirse de mâruf olan "Silahdar Ağa"dır.

şinik

  • On litre su alabilen teneke kutu kadar olan mahsul ölçüsü. Yarım gaz tenekesi. (Isparta havalisine mahsus hububat ölçüsü)

sir

  • Yarık. Delik.
  • Balık yahnisi.

şıtre

  • Yarım, nısf.

su'ban

  • (Çoğulu: Saâbin) Büyük yılan. Ejderha.
  • Koz: Semanın kuzey yarım küresinde bulunan Tinnîn Burcu'nun çevirdiği büyük kavisin ortasında ve küçük ayı dörtgeninin tam karşısında bulunan en parlak yıldız. (Alpha Draco)

su'n

  • (Çoğulu: Seâne) Yarısı kesilmiş kırba.

şukuk

  • (Tekili: Şakk) Çatlaklar, yarıklar.

sütre

  • Namaz kılarken imâmın veya yalnız kılanın sol kaşı hizâsında, önüne diktiği yarım metreden uzun çubuk. Çubuğu dikmeyip, secde yerinden kıbleye doğru uzatmak veya çizgi çizmekle de olur.

tabaşir

  • "Hind hıyarı" denilen bir deva.

tafattur

  • Yarılma, ayrılma, açılma.

taharruk

  • Yırtılma. Koparılma. Sökülme. Yarılma.

taharrüm

  • Yarılmak.

tahrik

  • Yarma, yarılma.
  • Yırtma, yırtılma.

tak / tâk

  • Bina kemeri. Yarım daire şeklinde kapı ve pencere üstü. Çardak. Kubbe. Kavisli bina. Eyvan.

tansif

  • (Nısıf. dan) Yarı yarıya bölmek. Ayırmak.
  • Yarılama, yarısını alma.
  • Yarı yarıya bölme.

tasaddu'

  • Yarılıp çatlama.
  • Dağılma.

tayy-ı zaman

  • Zamanı ortadan kaldırmak. Çok uzun bir zamanı pek kısa olarak görmek ve yaşamak. Meselâ: Kur'an-ı Kerimde beyan edilen "Ashab-ı Kehf" mağarada 309 sene kaldıkları halde, kendileri yarım gün veya bir gün kadar kaldıklarını söylemişlerdir.

tebezzül

  • Yarılma. Şakk.

tefarüt

  • Müsabaka etmek, yarışmak.

tefattur

  • Yarılma.

tefazul

  • (Çoğulu: Tefâzulât) Mikdar fazlası, fark.
  • Meziyet ve fazilet yarışına çıkma.

tefeccür

  • (Fecr. den) (Çoğulu: Tefeccürât) Yerden su kaynayıp akma.
  • Tan yeri ağarma.
  • Çatlama, yarılma.

tefekku'

  • Yarılmak.

tefellüc

  • Felç olma, felce uğrama.
  • Yarılıp çatlama.

tefelluk

  • Yarılma, çatlama.

teftik

  • (Fetk. den) Yarma, yarılma.

telid

  • (Telide) (Veled. den) Yabancı memlekette doğduğu halde küçük yaşta İslâm diyârına getirilerek orada büyütülmüş ve oranın tâbiiyetini kabul etmiş olan kişi.

tenasuf

  • Yarıya bölmek.

tenavür

  • İri vücutlu kişi, iri yarı kimse.

tenbih / tenbîh / تنبيه

  • İkaz, uyarı.
  • Uyandırma. (Arapça)
  • Uyarı, tembih. (Arapça)
  • Tenbîh edilmek: (Arapça)
  • Uyandırılmak. (Arapça)
  • Uyarılmak, tembihlenmek. (Arapça)
  • Tenbîh etmek: Uyarmak, tembihlemek. (Arapça)

tenbihat / tenbîhât / تنبيهات

  • Uyarılar, tembihler. (Arapça)

tenebbüh / تنبه

  • Uyanma. (Arapça)
  • Uyarım. (Arapça)

tenu-mend

  • Gövdeli, iriyarı, vücutlu kimse. (Farsça)

tenumend / tenûmend / تنومند

  • İriyarı, çamyarması. (Farsça)

terak

  • Yarık, çatlak. (Farsça)
  • Gürültü, çatırdı. (Farsça)

tesabuk

  • Yarış etme. Müsabaka.

teşakkuk

  • (Şakk. dan) Yarılma, ikiye ayrılma.

tih / tîh

  • Çöl, susuz sahra. Sinâ yarımadasındaki çöl.
  • (Çoğulu: Etyâh) Çöl. Susuz sahra. Sina yarımadasındaki çöl.

tinnin / tinnîn

  • Büyük yılan, ejder, ejderha.
  • Koz: Gökte yedi burc boyunca uzanan hafif beyazlık.
  • Ejderha burcu. Semânın şimal yarım küresinde Küçük Ayı burcunu etrafından saran, kıvrılıp bir yıldız dörtgeni ile nihayet bulan bir burç.

tur-i sina / tûr-i sînâ

  • Tûr dağı. Allahü teâlânın Mûsâ aleyhisselâmı peygamberlikle müjdelediği ve sonra Tevrât'ı indirdiği, Kızıldeniz'in kuzeyinde, Asya ve Afrika kıtalarının arasındaki Sinâ yarımadasının güney kısmında yer alan dağ.

türkcuş

  • Yarı pişmiş et. (Farsça)

uçbeyi

  • Hudutlardaki sancakbeyleri hakkında kullanılan bir tâbir idi. Orta çağlarda Türk Devletinin uçbeyleri yarı müstakil idiler. Bağlı bulundukları devletler zayıfladıkça istiklâl dereceleri artar, neticede müstakil devlet olarak ortaya çıkanlar olurdu. Akkoyunlular, Karakoyunlular ve nihayet Osmanlılar

uhdud / uhdûd

  • (Çoğulu: Ahâdid) Çukur.
  • Uzun hat.
  • Yeryüzündeki uzun yarık ve çatlak.
  • Hendek.
  • Kamçı vurulmasından vücutta hâsıl olan yara ve iz.
  • Hendek, yarık.

uhfuk

  • (Çoğulu: Ehâfik) Yer yarığı.

uhkuk

  • Yarık, hendek.

ukba-i ferda

  • Gelecek olan âhiret. Yarınki devir. (Farsça)

vatan-ı sükna / vatan-ı süknâ

  • Hanefî mezhebinde on beş günden az kalmak için niyet edilen yâhut yarın çıkarım diyerek senelerce oturulan yer.

vecd

  • Tasavvuf yolunda bulunan bir kimsenin çok zikretmesi (Allahü teâlâyı anması) veya bir başka sebeb netîcesinde hâsıl olan mânevî lezzetleri tadarak rûhunun coşması, kalbinin gayr-i ihtiyârî (elinde olmadan) kendinden geçmesi, taşması hâli.

vehhabilik / vehhâbîlik

  • Sapık bir fırka. On sekizinci yüzyıl ortalarında Arabistan yarımadasında Necd bölgesinde ortaya çıkan, Muhammed bin Abdülvehhâb tarafından kurulan dînî ve siyâsî bir yol. Bu yolda olana Vehhâbî denir.

vehn

  • Gevşeklik, kuvvetsizlik.
  • Zayıf.
  • Gövdesi kalın ve kısa adam.
  • Gece yarısı. Gece yarısından bir saat sonraki zaman.

yakub aleyhisselam / yâkûb aleyhisselâm

  • Ken'an diyârındaki (Fenike denilen Sayda, Sur ve Beyrut ile Filistin ve Sûriye'nin bir kısmından ibâret olan eski bir memleket) insanlara gönderilmiş olan peygamber. İshâk aleyhisselâmın oğlu, Yûsuf aleyhisselâmın babasıdır. Yâkûb, İbrânice bir isim olup, "Allahü teâlânın saf ve temiz kıldığı kul" m

yaldız

  • t. Cilâ.
  • Parlatmağa yarıyan şey.

yemen

  • Arap diyarında bir vilayet ismi.

yevmiye

  • Gündelik. Bir günlük çalışmanın neticesi alınan ücret.
  • Günlük hadiseleri günü gününe kaydetmeğe yarıyan defter, gazete.

zafar

  • Yemen diyarında bir şehrin adı.

zahire

  • Dışarı fırlamış olan göz.
  • Günün yarısında devenin otlamaktan gelmesi.

zaruriyye

  • (Zarurî) Mecburî. İster istemez olacak iş. İhtiyarî olmayan, mecburî olan.

zela'

  • Ayağın altında ve üstünde; elin ise arkasında olan yarık.

zenberek

  • (Zenburek) Hareket ettirmeğe yarıyan yay. Saatin zenbereği. (Farsça)
  • Hayvan üzerinde taşınan ve ateşlenebilen küçük top. (Farsça)
  • Mc: Faaliyet ve harekete sebep olan şey. (Farsça)

zevv

  • Irak diyarında bir dağın adı.
  • Kadr, kıymet.
  • Miktar.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR