LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te YÜZ ifadesini içeren 1091 kelime bulundu...

a'şa

  • Gözleri dumanlı olan adam.
  • Çeşitli yüzyıllarda yaşamış olan birkaç Arap şairinin adı.
  • Gece vakti gözleri görmeyen kimse.

a'sar / a'sâr / اعصار

  • (Tekili: Asr) Asırlar. Yüzyıllar.
  • Yüz yıllar. (Arapça)

a'sar-ı salife / a'sâr-ı sâlife

  • Geçmiş yüzyıllar. Geçmiş asırlar.

ab / âb / آب

  • Su. (Farsça)
  • Deniz. (Farsça)
  • Irmak (Farsça)
  • Tükürük (Farsça)
  • Özsuyu (Farsça)
  • Ter (Farsça)
  • Döl suyu (Farsça)
  • Sidik (Farsça)
  • Parlaklık (Farsça)
  • Yüzsuyu. (Farsça)
  • Letafet, hava. (Farsça)

ab-dest

  • Namaz ve sair dini ibadetler için usulüne uygun olarak, el, ağız, burun, yüz, dirseklere kadar kolları ve topuk kemiği üzerine kadar ayakları üçer defa yıkamak ve kulaklara, başa ve enseye meshetmektir. (Farsça)
  • Azarlama, paylama. (Farsça)

ab-ı ru-yi habib-i ekrem / âb-ı rû-yi habîb-i ekrem

  • Allah'ın sevgili kulu olan Hz. Muhammed'in (a.s.m.) yüz suyu.

ab-ı ruy / ab-ı rûy

  • Yüz suyu, şeref, haysiyet, nâmus.

ab-süvar

  • Su üstünde yüzen. (Farsça)
  • Sudaki kabarcık. (Farsça)

abadile / abâdile

  • Abdullahlar. Peygamber efendimizin Eshâb-ı kirâmı (arkadaşları) arasında fıkıh ve hadîs-i şerîf ilimlerinde şöhret bulmuş Abdullah adını taşıyan sahâbîler. Abâdile, Abdullah kelimesinin çokluk şeklidir. Peygamber efendimizin Eshâb-ı kirâmı arasında Abdullah isimli üç yüz kadar sahâbi bulunmaktaydı.

abadile-i seb'a / abâdile-i seb'a

  • Meşhur olan yedi Abdullah isimli sahabe-i kiram (R.A.) (Abdullah İbn-i Abbas, Abdullah İbn-i Ömer, Abdullah İbn-i Mes'ud, Abdullah İbn-i Ravâha, Abdullah İbn-i Selam, Abdullah bin Amr bin As, Abdullah bin ebi Evfâ (R.A.) (Asr-ı saadette Abdullah ismiyle anılan ikiyüz yirmi sahabe-i kiram hazerâtı va

abdest

  • Namaz ve diğer bâzı ibâdetlerin yerine getirilebilmesi için yapılması lâzım gelen yüzü, dirseklerle berâber kolları yıkamak, başın dörtte birini mesh etmek ve topuklarla berâber ayakları yıkamaktan ibâret temizlik. Namazın dışındaki farzlardan biri.

abed

  • Hayâ etmek. Arlanmak.
  • Hışım etmek, kızmak.
  • Uyuz hastalığı.

abese suresi / abese sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin sekseninci sûresi. Mekke-i mükerremede nâzil oldu (indi). Kırk iki âyet-i kerîmedir. Birinci âyet-i kerîmede yüzçevirdi, iltifat etmedi mânâsına olan Abese lafzı sûreye isim olmuştur. Sûrede, Kur'ân-ı kerîmin Allahü teâlâ tarafından bir mev'ize (nasihat, öğüt) olduğu bildirilmekte,

abıru / âbırû / آبرو

  • Yüzsuyu. (Farsça)

abis

  • Asık suratlı, ekşi yüzlü kimse.
  • Arslan.

abiye

  • Örtü ile yüzünü örten, utangaç kız veya kadın.

abs

  • (Ubus) Huzursuzluktan yüz ekşitmek, çehreyi çatmak.

abus / abûs

  • Çatık çehreli. asık yüzlü. Yüzü ekşi.
  • Asık ve ekşi yüzlü.
  • Asık yüzlü, somurtkan.

abv

  • Yüzün güzel olması. Nizamlı oluş.

adem / âdem

  • Kur'ân-ı kerîmde ismi geçen peygamberlerden. Yeryüzünde yaratılan ilk insan ve ilk peygamber, bütün insanların babası.

adem-i iltifat

  • Yüz vermeme, kale almama.

adet-i arziye / âdet-i arziye / عَادَتِ اَرْضِيَه

  • Yeryüzü âdeti.

adiyat suresi / âdiyât sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin yüzüncü sûresi.

admer

  • Arslan.
  • Şedit, şiddetli.
  • Belâ.
  • Çirkin yüzlü şişman kadın.

afitab

  • Güneş. (Farsça)
  • Mc: Pek güzel. (Farsça)
  • Çok güzel yüz. (Farsça)

afitabcemal / âfitâbcemâl / آفتاب جمال

  • Güzel yüzlü, parlak yüzlü, yüzü güneş gibi parlayan, sevgili, maşuk. (Farsça - Arapça)

aftab-gerdiş

  • Yer yüzü. (Farsça)
  • Kaya keleri. (Farsça)
  • Devamlı güneş gören yer. (Farsça)

aftab-ru

  • Güneş yüzlü, yüzü güneş gibi parlak (güzel). (Farsça)
  • Sevimli, dilber. (Farsça)
  • Güneşe karşı olan (yer). (Farsça)

aftabru / âftâbrû / آفتاب رو

  • Parlak yüzlü. (Farsça)

agşa

  • Baygın adam.
  • Vücudu siyah yüzü beyaz olan hayvan.

ahmed-i bedevi / ahmed-i bedevî

  • (Seyyid) (Hi. 596-675) Mısır'ın en büyük velilerindendir. Hz. Ali neslinden gelir. Bir çok lâkabı vardır. Ona Afrika bedevileri tarzında (yüzü örten peçe) taşıdığından dolayı (el-Bedevi) deniyordu. 626 yılına doğru onda deruni bir tahavvül vukua geldi. Yedi kıraat üzere Kur'an okudu ve Şafii fıkhı t

ahşef

  • Uyuz adam.

ahsem

  • Geniş yüzlü kılıç.
  • Arslan.
  • Enli, yassı ve yayvan burun.
  • Enli, yassı ve yayvan burunlu adam.

ahver

  • Akıllı.
  • İri gözlü güzel.
  • Müşteri yıldızı. (Jüpiter)
  • Beyaz yüzlü, güzel gözlü adam.

akanyıldız

  • Daha ziyade yaz geceleri gökyüzünde hızla geçip giden ışıklı iz, şahap.

akik

  • Meşhur ve kıymetli, ekseriya kırmızı renkte olan ve yüzük gibi şeylere takılan taş.
  • Hicaz vilâyetinde bir vâdi.
  • Yolunu yaran gür su.

akmer

  • Ay gibi beyaz (yüz). Akça şey.

akşer

  • Kızıl çehreli, kırmızı yüzlü adam.

aktar-ı arz / aktâr-ı arz / اَقْطاَرِ اَرْضْ

  • Yeryüzünün her tarafı.

aktar-ı zemin / aktâr-ı zemin

  • Yeryüzünün dört bir tarafı.

alem-i feza / âlem-i feza

  • Gökyüzü, uzay âlemi.

alem-i melekut / âlem-i melekût

  • İlâhî hükümranlığın tam olarak tecellî ettiği, görünmeyen, kâinatın iç yüzü.

alem-i mülk ve melekut / âlem-i mülk ve melekût

  • Görünen ve görünmeyen âlem, herşeyin dış ve iç yüzü.

alim / âlim

  • Bilen, ilim sâhibi.
  • Her şeyi bilen mânâsına Allahü teâlânın sıfatlarından biri.
  • Zamânın fen ve edebiyât bilgilerinde yetişmiş, Kur'ân-ı kerîmin ve yüzbinlerce hadîs-i şerîfin mânâsını ezberden bilen, İslâm'ın yirmi ana ilmi ve bunların kolları olan seksen ilminde mütehassıs (uzman),

allame-i asır / allâme-i asır

  • Yüzyılın en büyük alimi.

alya

  • Yüksek yer, yükseklik.
  • Gökyüzü.

amil / âmil

  • Yapan. İşleyen.
  • Sebep.
  • Vergi tahsiline memur kimse.
  • Mütevelli.
  • Vâli.
  • Gr: İraba te'sir eden yüz şeyden altmışı. (Yalnız ismi mecrur yapanlar yirmi adettir).

amme / âmme

  • Tülbent sargı.
  • Su içinde üstüne binip yüzülen şişirilmiş tulum.
  • Umumi. Herkese ait.

anan / anân

  • Bulutlar.
  • Gökyüzü, semâ.

anasır-ı arziye / anâsır-ı arziye / عَنَاصِرِ اَرْضِيَّه

  • Yeryüzündeki unsurlar.

armatür

  • Lât. Fiz: Kuvvet akımını toplu bir hale koymak için mıknatısın kutupları arasına yerleştirilen demir parçası.
  • Kondansatördeki iki iletken yüzeyden her biri.

arr

  • Uyuz hastalığı.

arre

  • Câriye.
  • Uyuz hastalığı.

arş u ferş

  • (Arş u zemin) Arş ve yeryüzü.

arz / ارض / اَرْضْ

  • (Erz) Yeryüzü, toprak, zemin, dünya.
  • Aşağı ve alçak.
  • Memleket, ülke.
  • Küre.
  • İklim.
  • Davarın ayağının altı.
  • yeryüzü, dünya, genişlik.
  • Yer, yeryüzü.
  • Yer. (Arapça)
  • Dünya, yeryüzü. (Arapça)
  • Yeryüzü.

arzın halifesi

  • Yeryüzünde Allah'ın emirlerini yerine getirip Onun namına tasarrufta bulunan ve varlıklar üzerinde Onun adına egemen olan insan.

as'ar

  • Çok kibirli, mağrur.
  • Çarpık suratlı, eğri yüzlü, eğri boyunlu.

asab-ı veçhiye / âsâb-ı veçhiye

  • İnsanın yüzünde bulunan sinirler.

asar-ı tavile / asâr-ı tavîle

  • Uzun asırlar, yüzyıllar.

asdag

  • (Tekili: Sudg) Tıb: Şakaklar, yüzdeki şakaklar.

asel

  • Bal. Şehd.
  • Tatmak.
  • Su akarken yüzünde hâsıl olan kabarcık.
  • Cennette bir su.

aşık-ı didar-ı pak / âşık-ı didâr-ı pâk

  • Temiz yüzün âşıkı.
  • Edb: Evvelce ordularda, kışlalarda, köy odalarında ve mahalle kahvelerinde gerek kendinin, gerek başkalarının sözlerini sazla dile getiren kimse; halk şâiri.

aşina

  • Mâlumatlı, haberli olan. Arif. Bilgili. Mâlik. Tanıdık. Yabancı olmayan. (Farsça)
  • Yüzücü. (Farsça)

asır

  • Yüzyıl.
  • Yüzyıl, çağ.

asır ba'de asır / عصر بعد عصر

  • Asırlarca, yüzyıllarca. (Arapça)

aşku / aşkû

  • Tavan; kat, tabaka. (Farsça)
  • Gökyüzü. Gök. (Farsça)

asman / âsmân / آسمان

  • Gökyüzü, sema. (Farsça)
  • Gök, gökyüzü. (Farsça)

asmani / asmanî / âsmânî / آسمانى

  • (Çoğulu: Asmâniyân) Gökyüzüne, aya, güneşe mensub. (Farsça)
  • Açık mavi. (Farsça)
  • Gökyüzüne ait. (Farsça)
  • Melek. (Farsça)
  • Açık mavi. (Farsça)

aşna

  • Yüzücü. (Farsça)
  • Yüzme. (Farsça)
  • Tanıyan, yabancı olmayan. (Farsça)

aşnab

  • Yüzen, yüzücü. (Farsça)

aşnager

  • Yüzücü. Yüzgeç. (Farsça)

aşnageri / aşnagerî

  • Yüzme, yüzücülük. (Farsça)

asr / عصر

  • (Asır) Bir devrelik zaman.
  • İkindi vakti.
  • Zamanın bir cüz'ü.
  • Konuşan kimselerin başkaları ile beraber yaşadığı müddet.
  • Yüz yıl.
  • Eskiden bazılarınca kırk, elli veya altmış yıllık müddet.
  • İnsanın ortalama yaşayış zamanı.
  • Gece ve gündüzden
  • İkindi namazı.
  • İkindi vakti.
  • Yüzyıl, çağ.
  • Zaman, devir, yüz yıllık zaman.
  • İkindi vakti.
  • Asır, yüzyıl.
  • Yüzyıl. (Arapça)
  • İkindi vakti. (Arapça)

asr suresi / asr sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin yüz üçüncü sûresi.

asr-ı ahir / asr-ı âhir

  • Son yüzyıl.

asr-ı miladi / asr-ı milâdî

  • Milâdî yüzyıl.

aşr-i mişar / aşr-i mişâr

  • Yüzde bir.

asuman / âsuman / âsumân

  • Gökyüzü. Semâ. (Farsça)
  • Felek. (Farsça)
  • Gökyüzü, sema.
  • Gökyüzü, gök kubbe.

asüman / âsümân / âsüman / آسمان

  • Gökyüzü.
  • Gökyüzü. (Farsça)

asuman / âsumân / آسُمَانْ

  • Gökyüzü.

atıf / âtıf

  • (Atf. dan) Yüzünü çeviren, bakan. Meyleden, yönelen.
  • Bağlaç.
  • Şefkat edici kimse. Merhametli, müşfik.
  • Yarış atlarının altıncısı.
  • Gr: İki kelimeyi birbirine bağlayan harf veya kelime.

avabis

  • Müdhiş, çetin günler.
  • Yüzü abûs kimseler.

avemen

  • Deve veya at gidişi.
  • Yüzme.

ayine-i iskender

  • Makedonya kralı Büyük İskender'in aynası. Rivayetlere göre, bu ayna Aristo tarafından yapılmış ve İskenderiye şehrinde yüksekçe bir yere konulmuştur. Bu sayede İskender, yüz fersah uzaklıktaki düşmanlarını aynada görürmüş.

ayine-ru / ayine-rû

  • Yüzü ayna gibi parlıyan. (Farsça)

ayyuk

  • Samanyolunun dâima sağ tarafında olan çok parlak ve uzak bir yıldızın ismi.
  • Mc: Gökyüzünün pek yüksek yeri.
  • Gökyüzünün pek yüksek yeri.

azrail

  • Ölüm meleği. Dört büyük melekten biridir, ölenlerin ruhlarını almak görevi vardır. Diğer bir ismi de "melek-ül mevt: Ölüm meleği"dir. Yeryüzünde hayatın var olması, insanın yaratılışı tesadüfle açıklanamıyacağı gibi, ölüm de tesadüfle açıklanamaz. Hayatı yaratan ölümü de yaratmıştır. Hayat gibi ölüm

babil kulesi / bâbil kulesi

  • Tevrat'ın rivayetine göre Hz. Nuh'un (A.S.) oğulları tarafından gökyüzüne ulaşmak için yaptırılmış büyük bir kuledir. Rabbimiz bu kulede çalışmakta olanların dillerini değiştirmiş ve birbirlerini anlamaz hale getirmiştir. Bundan dolayı tamamlanamamış ve 72 dil burada meydana gelmiştir. (Buna "tebelb

babilik / bâbîlik

  • On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında İran'da el-Bâb Ali Muhammed isminde bir acem tarafından ortaya çıkarılan bozuk yol. Kendisinin Mehdî olduğunu iddiâ eden, beklenen imâma açılan bir bâb (kapı) olduğunu söyleyen Ali Muhammed'e el-Bab, onun yoluna da Bâbîlik denildi. Daha sonra Behâîlik adıyla de

bahr-i sema

  • Gökyüzü denizi.

bam-ı bülend

  • Yüksek çatı.
  • Gökyüzü, sema.

banbu

  • (Malezya dilinden) Sıcak ve yağışlı bölgelerde yaşıyan bir bitki cinsi. Buğday ailesinden olup ikiyüzden fazla çeşiti vardır.

barbut altını

  • Tanzimattan önce Osmanlılarda kullanılan bir çeşit altın sikke. Yüzlük Mecidiye altını kıymetinde ve ayarında, iki kırat ağırlığında idi.

basim

  • (Besm. den) Güleryüzlü, şen kimse.

basir

  • Kararmış.
  • Ekşi yüzlü ve katı yürekli kimse.

basiret / basîret

  • İşlerin iç yüzünü görebilme; kalb gözü.

basit

  • Kıymetsiz.
  • Geniş
  • Yaygın olan.
  • Mücerred ve münferid olup, mürekkeb ve müellef olmayan.
  • Neş'eli. Güleryüzlü. Düz, arızasız, engelsiz.
  • Edb: Aruz vezinlerinden biri.

basur / bâsûr

  • (Çoğulu: Bevâsir) Tıb: Mayasıl. Kalın bağırsakta ve makadın etrafındaki siyah kan damarlarının şişmesi ve bazen iltihablanması sebebiyle, makadın içinde ve dışında meydana gelen memeler yüzünden makaddan kan ve cerahat gelmesi hastalığı.

bath

  • (Çoğulu: Bitah) İçinde kum ve çakıl taşları olan geniş su akıntısı.
  • Yüz üzeri düşme.
  • Serilip yatan adamın boyu.
  • Bırakma.

batın / bâtın

  • İç, iç yüz, gizli, sır.
  • Bütün varlıkların iç yüzünü ve özellikle canlıların içlerini mükemmel bir fabrikanın harika makineleri gibi yaratan ve işleten Allah.
  • İç, içyüz, gizli, sır, derunî.
  • Allah'ın isimlerinden.
  • İç, dâhilî. Gizli. İçyüz. Sır, esrar. Künh ve zâtı itibarı ile gizli. (Zıddı: Zâhir'dir)

batın-ı umur / bâtın-ı umur / bâtın-ı umûr

  • İşlerin içyüzleri, görünmeyen yönleri.
  • İşlerin, hâdiselerin ve eşyanın içyüzü ve mahiyeti. Yani: Beş duygu ile bilinemiyen melekûtiyet ve kanuniyet cihetleri.

batınen / bâtınen / باطنا

  • İçinden olarak. Dâhilen, içyüzünde.
  • İşin iç yüzünde. (Arapça)

batını / bâtını

  • İçyüzü, içi.

bayramiyye

  • Hacı Bayram-ı Veli tarafından 14. yüzyılın sonlarında Ankara'da kurulan bir tarikattır.

bed-lika

  • Çirkin yüzlü, kötü yüzlü. (Farsça)

bedr gazvesi

  • Peygamber efendimizin Mekkeli müşriklerle yaptığı ilk savaş. Bu muhârebede müslümanlar üç yüz on üç, müşrikler bin kişiydi.

behacet

  • Güzellik. Güzel yüzlü olma.

behcet

  • Sevinç. Güleryüzlülük. Güzellik, şirinlik.
  • Güleryüzlülük, şenlik, güzellik.

behçet

  • Güzellik, güleryüzlülük, sevinç.

behic / behîc / بهيج

  • Güleryüzlü. Güzel. Şen. Şâduman olan.
  • Güleryüzlü, şen, güzel.
  • Güleryüzlü. (Arapça)

behice

  • Şen, güzel. Güler yüzlü kadın.

behnan

  • Güler yüzlü, iyi huylu ve devamlı olarak gülen kimse.

behs

  • Neşe ve güleryüzle karşılama.
  • Kahraman, yiğit, mert adam.
  • Cür'etkârlık.

behş

  • Muki otunun yaşı.
  • Kara yüz.

bellet

  • (Çoğulu: Bilel) Cisimlerin yüzeyinde olan yaşlık, ıslaklık.

benefşe-gun / benefşe-gûn

  • Menekşe renkli, mor renkli. Gökyüzü. (Farsça)

beraş

  • Ekseri yüzde olan küçük kara noktalar.

bergaşte

  • Yüz çevirmiş. (Farsça)

bergeşte

  • Tersine dönmüş. Yüz çevirmiş. Mâkûs. (Farsça)

berku'

  • Yüz örtüsü. Peçe.

berr

  • (Çoğulu: Ebrâr) Va'dinde sâdık. Sözünde duran. Muhsin. Keremkâr.
  • Nimetleri herkese, umuma ihsan eden.
  • Gerçeklik, sıdk.
  • Susuz, kuru yerler.
  • Toprak. Yeryüzü, yer.

besamet

  • Güler yüzlülük. Mütebessimiyet.

beşaş

  • (Beşeş, beşüş) Açık yüzlü. Güler yüzlü.

beşaşet / beşâşet

  • Güler yüzlülük.
  • Tazelik.
  • Güler yüzlülük.
  • Güleryüzlülük.

beşenc

  • Yüz güzelliği, parlaklığı. (Farsça)

beşer

  • (Beşere) İnsan derisinin dış yüzleri.
  • İnsan. Âdem.

besil

  • Çirkin yüzlü.

besim

  • (Besm. den) Güleryüzlü kimse.

beşir

  • Müjdeli haber veren. Müjde getiren.
  • Güler yüzlü. Hub. Cemil.
  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir vasfı.
  • Müjdeci, iyi haber getiren,güleryüzlü.
  • Hıristiyan Araplar'da İncil yazan veya hıristiyanlık akidelerini telkin eden kimse.
  • Peygamberimizin bir vasfı.

beşişe

  • Açık yüzlü olmak.

besit

  • (Çoğulu: Besâit) Döşenmiş nesne, yer yüzü.
  • Yalnız tek.
  • Geniş yer.

besl

  • Helâk etmek.
  • Men'etmek.
  • Çirkin yüzlü olmak.
  • Helâl ve haram.

besr

  • Yüz ekşitmek.
  • Talep etmek, istemek.
  • Acele etmek. Hamlık atmak.

beşş

  • Açık yüzlü olmak.

bessam

  • Güler yüzlü olan adam. Çok gülen kimse.

beşuş / beşûş

  • Güler yüzlü, şen.
  • Güleryüzlü.

beşuşane / beşûşâne / بشوشانه

  • Güler yüzlüce. Hoş olarak. (Farsça)
  • Güleryüzle. (Arapça - Farsça)

besv

  • Yüz ekşitmek.

betain

  • Astarlar.
  • Yatak yüzleri.

bevz

  • Devamlı oturuş. Daimi oturma.
  • Çillerin kaybolmasından sonra yüzün güzelleşmesi.

beyz

  • (Çoğulu: Büyuz) Yumurta.
  • Kuşun yumurtlaması.
  • Hayvanların bilhassa atın ayaklarında çıkan yumurta iriliğindeki şişler.

beyza'

  • (Çoğulu: Biyâz) Kasaba, köy.
  • Güzel yüzlü kadın. (Müz: Ebyaz)

bezre

  • Koltuk kılının az olması. Yüzük halkası.

bi-lisan-il-arz

  • Arzın diliyle. Yeryüzünün lisân-ı hâliyle.

bi-ruyi / bî-ruyî

  • Yüzsüzlük, edebsizlik, hayâsızlık. (Farsça)

binaenaleyh / binâenaleyh / بناء عليه

  • Bu yüzden, bundan dolayı. (Arapça)

binbaşı

  • Ask: Bin kişiye yakın olan bir tabur askere kumanda eden subay; yarbayın bir alt, yüzbaşının bir üst derecesidir.

binsar

  • (Binsır) Serçe parmakla orta parmak arasındaki parmak. Yüzük parmağı.

bişir

  • Talâkat, güzel yüzlülük.

biyocoğrafya

  • yun. Nebat ve hayvanların yer yüzünde dağılışını ve sebebelerini tetkik eden ilim kolu. Hayatî Coğrafya. Biyojeografi.

boylam

  • Yer yüzünde bir yerin başlangıç dairesine olan uzaklığının açı cinsinden değeri. (Türkçe)

budizm

  • Hindistan'da M.Ö. altıncı yüzyılda yaşamış olan Buda'nın kurduğu, Uzakdoğu ülkelerinde yaygın bozuk bir inanış. Bu inanışta olanlara Budist denir.

büharise

  • Altın ve gümüşten üç kıntar veya üçyüz rıtıl.

bühlul

  • Güzel yüzlü.

büraka

  • Bütün gün yüzünü süsleyen kadın.
  • Yemek sırasında bir kimseye kızıp, yemeği kimseye vermeyip yalnız yiyen kadın.

burku'

  • (Berku') Kadınların yüz örtüsü, peçe.
  • Kâbe örtüsü.
  • Yedinci kat gök.

büru'

  • Fazilet, ilim ve iyilikte benzerlerine olan üstünlük.
  • (Hasta) iyiliğe yüz tutma.

cadı

  • Avrupa'da putperestlik çağından beri gelen bir inanca göre, şeytanın gücünü kullanarak büyü yolu ile insanlara kötülük eden, felâketler getiren kadın. Bu bâtıl inanç yüzünden birçok yaşlı masum kadın, cadı diye Hristiyanların kurduğu Engizisyon mahkemeleri kararıyla yakılmıştır.

caka

  • (Argo) Gösteriş, çalım. Caka, mal mülk, giyim, kuşam, yahut hareket davranış yoluyla olabilir. İslâm'da gösterişin her şekli haram ve günahtır. Bugün bazı kimseler ve aileler gösteriş belâsı yüzünden maddî sıkıntılara düşmekte, israfa sürüklenmektedir. İşledikleri günahın cezasını bu dünyada da çeki

cami / camî

  • (Molla Camî) Hi: 817-898 Büyük bir İslâm müellifidir. Asıl adı: Abdurrahman'dır. Yüze yakın eser vermiştir.

cami' / câmi'

  • Toplayan.
  • Müslümanların ibâdet etmek için toplandıkları yer, mâbed.
  • Allahü teâlânın ism-i şerîflerinden. Çeşitli hakîkatleri ve enfüs (iç) ve âfâktaki (dıştaki) zıt işleri birleştirici, kıyâmet gününde yeryüzünde olan cinleri, insanları ve mahlûkâtı bir araya getirici insanların dağı

çark-ı felek

  • Bir makine veya dolaba benzetilen gökyüzü.
  • Mc: Tâlih, baht.
  • Yakıldığı zaman dönerek ateşler püskürten bir çeşit donanma fişeği.
  • Bir nevi sarmaşıklı nebat çiçeği.

cebbar / cebbâr

  • İlâhî isimlerdendir. Dilediğini yapan, kudret ve güç sahibi Allah.
  • Zalim, müstebit kişi.
  • Gökyüzünün güneyinde bulunan bir yıldız kümesi.

cebhe / جبهه

  • Yüz, ön taraf. Harp sahası. Muharebe edilen yer.
  • Alın.
  • Bir binanın veya o cinsten bir şeyin ön tarafı.
  • Gökteki ayın menzillerinden birisinin ismi olup arslan suretinin cephesidir, dört yıldız arslan alnına benzetilmiştir.
  • Bir kavmin ve cemaatin seyyidi.
  • Cephe, alın, yön, yüz, savaş bölgesi.
  • Cephe. (Arapça)
  • Alın. (Arapça)
  • Yüz. (Arapça)

cebhe-sa / cebhe-sâ

  • Yüz süren.

cebub

  • Sağlam yer. Muhkem.
  • Yeryüzü.
  • Katı ve galiz yer.

cehamet

  • Yüz pörtümek, donuk yüzlü olmak.

çehre / چهره

  • Vech, yüz, surat. (Farsça)
  • Mc: Surat asmak, dargınlık. (Farsça)
  • Görünüş, şekil, zahir. (Farsça)
  • Yüz.
  • Yüz.
  • Yüz. (Farsça)

çehre-nümud

  • Yüzünü gösteren, yüz gösterici. (Farsça)

cehzam

  • Başı büyük, yuvarlak yüzlü kişi.
  • Esed, arslan.

celabib

  • (Tekili: Cilbâb) Kadının bütün vücudunu örten ve dıştan giyilip bol olan çarşaf nevi. Yaşmaklar. Baş ve yüz örtüleri, ferâceler.

celem

  • Koyun kırkmakta kullanılan büyük makasın herbir yüzü.

cemal / cemâl / جمال

  • Yüz güzelliği. Fertteki güzellik.
  • Cenâb-ı Hakk'ın lütuf ve ihsânı ile tecellisi.
  • Hak ile söylenen doğru söz.
  • Hüsün.
  • Güzellik.
  • Allahü teâlânın lütuf ve rızâ sıfatı.
  • Zât, yüz.
  • Çirkinliği gidermek, vakar sâhibi olmak ve şükr etmek için nîmeti göstermek. Çirkinliğe, başkalarının iğrenmelerine, hakâret etmelerine sebeb olacak şeyleri yapmamak, bunları gidermek.
  • Allah'ın lütf ve ihsan sıfatıyla tecellisi.
  • Yüz güzelliği.
  • Yüz güzelliği. (Arapça)

cemal-i suret / cemâl-i sûret

  • Yüz güzelliği, dış güzellik.

cemil / جميل

  • Güzel. (Arapça)
  • Yüzü güzel. (Arapça)

çend

  • Kaç tâne? Ne kadar? (Farsça)
  • Birkaç. Üç-beş gibi adet. (Farsça)
  • Herhangi bir şeyin yüzde biri. (Farsça)

çep şüden

  • Solak olmak. (Farsça)
  • Mc: Doğruluktan yüz çevirmek. (Farsça)

cephe

  • Ön yüz.

cephe-i adem / cephe-i âdem

  • Hz. Âdem'in yüzü, alnı.

çerb

  • Besili, semiz, yağlı. (Farsça)
  • Muvafık, münasib, uygun. (Farsça)
  • Temayüz, imtiyaz. Diğerlerinden fazla ve üstün olma. (Farsça)

cerba

  • Uyuz kadın.

cerban

  • Uyuz hastalığına tutulmuş olan, uyuz.

cerbiyye

  • Uyuz böcekleri.

cereb

  • Uyuz hastalığı, uyuzluk.

cereb-nak

  • Uyuz hastalığına tutulmuş kimse, uyuz kişi. (Farsça)

cerec

  • Yüzüğün, parmağa geniş olması.
  • Taşlı, sert yer.
  • Muztarib. Iztırab ve acı çeken.

cerh

  • Yara.
  • Baş ve yüzden başka uzuvlardan birisini yaralamak.
  • Bir kimseye söğmek. Taan etmek. Sözle gönül incitmek.
  • Birisinin fikrini çürütüp kabul etmemek.
  • Şahid, yalancı ve fâsık olduğundan dolayı mahkemede hâkimin şâhidin şehâdetini reddetmesi.
  • Kesb u kâ

cerib

  • Uyuz hastalığına tutulan. Uyuz marazına tutulmuş olan. Uyuz.

çeşm-aviz

  • Yüz örtüsü, peçe. (Farsça)

cevv-i asuman / cevv-i âsuman

  • Gökyüzü, semâ.

cevv-i hava / جَوِّ هَوَا

  • Gökyüzü.

cevv-i sema / cevv-i semâ / جَوِّ سَمَا

  • Gökyüzü. Gök boşluğu. Fezâ. (Cevv-i âsuman da denir.)
  • Gökyüzü, uzay.
  • Gökyüzü.

cevza

  • Astr: İkizler burcu. Gökyüzünün kuzey yarım küresinde yer alan iki tane parlak yıldızlı bir burcdur. Güneş, mayıs ayında bu burca girer.

ceyş

  • Asker, ordu. En az dörtyüz nefer süvari ve piyadeden müteşekkil bir askeri kıt'a.
  • Dolup taşmak.
  • Ses, sadâ.

ceyş-ül azim / ceyş-ül azîm

  • Büyük ordu. Binikiyüz kişilik askeri kuvvet.

ceza'

  • Hüzünle ağlayıp sızlanmak. Sabırsızlık yüzünden telâş ve teessür göstermek.

cihet-i melekutiyet / cihet-i melekûtiyet

  • Birşeyin iç yüzü, aslı, hakikati; varlıklara hükmeden İlâhî fiil, isim, sıfat ve şuûnâta bakan yön.

çihre / چهره

  • Yüz. (Farsça)

cilf

  • Boş küp.
  • Kırılmış, ufanmış köpek esfeli. Arı kovanı.
  • Kuru ekmek parçası. Kuru ekmek kenarı.
  • Yüzülüp karnı çıkmış ve başı ile ayağı kesilmiş koyun.
  • Her nesnenin parçası.
  • Hoyrat, kaba. Ayak takımından.

coğrafya

  • Yeryüzünün şimdiki hâlini çeşitli cihetlerden inceleyen ilim. Bölümlerinden olan Fizikî Coğrafyada: Karalarla denizlerin durumları ve iklimleri;İktisadî Coğrafyada: Toprak mahsulleri, sanayi ve ticaret işleri;Siyasî Coğrafyada: Irk, dil, millet hususiyetleri ve devlet sınırları anlatılır.Bunlardan b

cünu'

  • Yüzü üstüne düşürmek.

dabure

  • Yer yüzünde gezen hayvanât.

dad

  • Osmanlı alfabesinin onyedinci harfidir.
  • Ebced hesabında sekizyüz sayısına karşı gelir.

dagma'

  • Yüzünün rengi siyaha yakın olan dişi koyun.

dahil / dahîl

  • Yabancı, sığınan, sığınmış. Muhacir.
  • Birisinin içyüzü, niyet ve mezhebi. Dâhil ve içerde. Birisinin bütün gizli ve sırlı işlerine vâkıf olan dost ve hemdemi.
  • Evvelâ alâkasız olup sonradan bir cemaate dâhil olan.
  • Edb: Başka bir dilden olup, sonradan diğer bir dile geçe

dahile / dâhile / داخله

  • (Çoğulu: Devâhil) Bir şeyin içi, içyüzü.
  • İç, iç yüz. (Arapça)

dahili / dâhilî / داخلى

  • İç ile ilgili, iç yüze ait. (Arapça)

dahiliye / dâhiliye / داخليه

  • İç ile ilgili, iç yüze ait. (Arapça)

dahis

  • Müfsid, arayı bozan.
  • Koyun yüzerken deri ile etin arasına elini sokan.
  • Bir meşhur atın adı.

dahs

  • Koyunun derisiyle eti arasına yüzmek için elini sokmak.
  • Fesad, ifsâd.

daire-i arz

  • Yeryüzü dairesi.

daire-i melekut / daire-i melekût

  • Varlıkların iç yüzüyle alakalı görünmeyen daire.

deffe

  • Yan, yüz.
  • Kitab cildinin iki tarafından herbiri.

dekaik-ı mahiyat / dekâik-ı mâhiyat

  • Bir şeyin iç yüzüne ait incelikler.

derahim

  • (Tekili: Dirhem) Dirhemler. Okkanın dörtyüzde birleri.
  • Akçeler, paralar.

derece-i tahkik

  • Araştırma ve her şeyin gerçek yüzünü ortaya çıkarma derecesi.

derr

  • İyi iş. İyilik. Mahz-ı hayır.
  • Zat, kimse. Hod. Nefs. Bir kimsenin zâtı.
  • Yüzün tazeliğinin, teravetinin hastalıktan dolayı gitmesinden sonra, iyi olup düzelmesi.

derun

  • İçyüz, içyapı.

desem

  • (Çoğulu: Düsum) Yağ.
  • Uyuz.

didar / dîdâr / دیدار

  • Mülâkat, görüş. (Farsça)
  • Görünme. (Farsça)
  • Yüz. Çehre. (Farsça)
  • Görüş kuvveti, göz. (Farsça)
  • Açık, meydanda. (Farsça)
  • Görüşme, buluşma. (Farsça)
  • Yüz. (Farsça)

didar-ı hürriyet

  • Hürriyetin güzel yüzü.

didar-ı pak / didar-ı pâk

  • Temiz yüz.

dim

  • Yüz, yanak, çehre, surat. (Farsça)

dimam

  • Çocukların yüzlerine sürülen ilâç.
  • Sevap.

dirase

  • Kitab okumak.
  • Elbiseyi eskitmek.
  • Gizli yol.
  • Harmanda buğday döğmek.
  • Uyuz olan deveyi katranlamak.

dirhem

  • Okkanın dörtyüzde biri olan eski ağırlık ölçüsü.
  • Gümüş para.

divanhane-i rahman / divanhane-i rahmân

  • Rahmet ve şefkati sınırsız olan Allah'ın büyük salonu, yeryüzü.

dolunay

  • t. Ayın yuvarlağına karşı gelen yarım küre yüzeyinin tamamıyla aydınlık görünmesi hâli. Ayın 14 veya 15 nci günleri.
  • Bedir.

dü-ru

  • İki yüzlü.

dü-vist

  • İki yüz. (Farsça)

duh

  • Çorak, otsuz ve çıplak arazi. (Farsça)
  • Tüysüz, çıplak yüz ve baş. Köse ve dazlak. (Farsça)
  • Yapraksız ve meyvasız ağaç. (Farsça)
  • Hasırotu. (Farsça)

dükkan-ı rabbani / dükkân-ı rabbânî

  • Herşeyin Rabbi olan Allah'ın bir dükkân gibi düzenleyerek bütün ihtiyaç maddelerimizi depoladığı yeryüzü.

düru / dürû / دورو

  • İkiyüzlü. (Farsça)

düvist / دویست

  • İkiyüz. (Farsça)

ebih

  • Yüzünden örtüyü kaldırmayan tesettürlü kadın.

ebluk

  • Münafık, iki yüzlü adam. (Farsça)
  • Şarlatan. (Farsça)

ebruferah

  • Güler yüzlü. (Farsça)

ecreb

  • Uyuz hayvan veya insan.

edeme

  • Derinin iç yüzü. (Dış yüzüne "beşere" derler.)

edgam

  • Yüzü ve dudaklarının etrafı siyah olup, sâir bedeni başka renk olan at.

edim / edîm / ادیم

  • Sahtiyan, tabaklanmış deri.
  • Satıh, yüz, zemin.
  • Tabaklanmış deri. (Arapça)
  • Yüzey, yüz. (Arapça)

edim-i arz

  • Yer yüzü.

efkar-ı münafıkane / efkâr-ı münafıkane

  • İki yüzlü, içten pazarlıklı fikirler, düşünceler.

egamm

  • Saçları yüzüne ve ensesine sarkan ve çok olan kimse.

ehl-i ırz

  • Yüz aklığı ve şan, itibar sahibi olan, namuslu kimse. Şerefli ve temiz olan. Namuslu, iffetli ve ismetli. Irz ehli.

ehl-i nifak / ehl-i nifâk / اَهْلِ نِفَاقْ

  • Münafıklar, iki yüzlüler.
  • Münâfıklar, iki yüzlü olanlar.

ehl-i nifak ve dalalet / ehl-i nifak ve dalâlet

  • Hak yoldan sapan ve iki yüzlülük yapanlar.

eklef

  • Yüzü çilli olan adam.
  • Koyu renkli arslan.

ekmel-i vecih

  • En mükemmel yön, yüz.

el-hafız / el-hâfız

  • Hadîs ilminde uzman olan ve en az yüz bin hadîs-i şerifi, o hadîsleri aktaranların bilgileriyle beraber ezbere bilen hadîs âlimi.

emihe

  • Koyunlarda meydana gelen uyuzluk.

enderun

  • İç, dâhil.
  • Kalb, içyüz, gönül.
  • Vaktiyle Osmanlı Sarayının iç teşkilâtı.

engizisyon

  • 16. ve 17. yüzyılda Hıristiyan Katolik mezhebinden ayrılan veya papaya karşı gelen kimselere karşı, arslana parçalatma, ateşte yakma gibi cezalar uygulayan mahkeme.

engizisyon mahkemeleri

  • Fransa'da 16. ve 17. yüzyıllarda Hristiyan Katolik Mezhebine ait kiliselerden alâkayı kesen veya Papa'ya karşı gelenleri ağır işkence ve zor ölümlere mahkûm eden mahkemelere verilen isim.

engüşter / انگشتر

  • Yüzük. (Farsça)

enlem

  • (Arz dairesi) t. Yer yüzünde herhangi bir noktanın ekvatora olan uzaklığının açı cinsinden değeri. Dünyanın büyüklüğü X. yy. başlarında Sincar sahrasında ve Kûfe civarında bir meridyenin uzunluğunu ölçmek suretiyle bulan Musa Oğulları nâmıyla tanınan Muhammed, Ahmed ve Hasan isimlerindeki üç kardeş

erazil

  • (Tekili: Erzel) Reziller, namussuzlar, yüzsüzler.

esale

  • Uzun yüzlü olmak. Sarkık olmak.

esarir

  • Gizli sırlar.
  • Yüz ve avuçtaki çizgiler.

esban

  • Kadınların başlarını örttükleri güzel ve ince bir örtü.
  • Kadınların, yüzlerini örtükleri peçe, tül.

eshab-ı bedr / eshâb-ı bedr

  • İslâm târihinin ilk ve en önemli muhârebesi olan Bedr savaşında Peygamber efendimiz ile birlikte Mekkeli müşriklere (puta tapanlara) karşı harbedip kıyâmete kadar unutulmayacak şanlı bir zafer kazanan üç yüz on üç kahraman mücâhid.

esil

  • Parlak, uzun ve dolgun yüz.
  • Doğru şey.

eşkah

  • Kırmızı yüzlü (adam). al renkli (at).

esleb

  • İnsanın vücudunda veya yüzünde bulunan ben, nokta.
  • Süprüntü, moloz.

eşna

  • Yüzücü, yüzgeç. (Farsça)
  • Kıymeti büyük olan mücevher. (Farsça)

eşrar-ı arzin / eşrâr-ı arzîn

  • Yeryüzünün şerlileri, kötüleri.

eşyem

  • Yüzünde ve vücudunda çok beni olan adam.

evrak

  • (Çoğulu: Vuruk) Sivri ve uzun dişli.
  • Yüzü renkli güvercin.
  • Siyahı beyazına galip olan at ve deve. (Müe: Vürka)

evre

  • Elbisenin dış yüzü. (Farsça)

eyazi

  • Kadınların yüzlerine örttükleri peçe, örtü. (Farsça)

eyyam-ı şer'iye / eyyâm-ı şer'iye

  • Kur'ân'daki ölçülere uyan günler; gökyüzünde her cismin kendi etrafında dönmesiyle gün, bağlı olduğu sistem etrafında dönmesiyle de yine ona ait sene oluşur. Meselâ Sirius yıldızının bir günü ise bin senedir.

ezhar

  • (Tekili: Zahr) Satıhlar, yüzler.
  • Sırtlar, arkalar. Binek hayvanının sırtları.

ezher-ül vech

  • Yüzü nurlu olan.

fahs

  • Bir şeyin içyüzünü araştırma, aslını tetkik etme.
  • Ayırtmak.
  • Bahsetmek.
  • Seyirtmek.
  • Sıçramak.

fasete

  • Tıraş olunmuş elmasın yüzlerinden her biri. (Fransızca)

fass

  • Yüzük taşı.
  • Kemiğin oynak yeri.
  • Meyve içi. Lüb.
  • Kitabın bend ve mebhası.
  • Mektup ve emsâlinin mühürünü açmak.
  • Mc: Gözbebeği.

fassas

  • Yüzük taşı yapan kimse.

fe's

  • İki yüzlü balta.
  • Balta ile vurmak.

felak suresi / felak sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin yüz on üçüncü sûresi.

felek / فلك

  • Gökyüzü, sema.
  • Âlem, dünya.
  • Talih, kader.
  • Gökyüzü. (Arapça)
  • Talih. (Arapça)
  • Kader. (Arapça)

fell

  • (Çoğulu: Fülül - Eflâl) Gedik, rahne.
  • Yaralamak.
  • Cenkte askeri bozmak. Harbdeki askerin bozulması.
  • Kılınç yüzündeki açılan gedik.
  • Susuz kır yer.
  • Güruh, cemaat.
  • Muvakkat delilik.

fen ve san'at balonu

  • Fen ve san'at uçağı (Balon, 20. yüzyılın başlarında hava taşımacılığında ileri teknolojiydi.).

ferah-ebru

  • Sevimli, güler yüzlü. (Farsça)

ferş / فَرْشْ

  • Yer. Yeryüzü.
  • Döşeme. Döşeyiş. Yaymak. Yayılmak. Döşenmiş şey.
  • Küçük develer.
  • Döşeme, yayma.
  • Yayılan şey.
  • Seccade, hasır,
  • Yeryüzü, kır, sahra.
  • Yeryüzü.

fesh

  • Bozmak. Hükümsüz bırakmak. Kaldırmak.
  • Zayıf olmak.
  • Bilmemek. Cehil.
  • Re'y ve tedbiri ifsad eylemek.
  • Zaif-ül akıl. Zaif-ül beden.
  • Tembellik yüzünden gayesine erişemeyen.
  • Unutmak.
  • Tıb: Beden âzalarının mafsallarını yerinden çıkarıp ayırmak

fetha

  • (Çoğulu: Füteh-Fütuh-Fethât) Kaşı olmayan halka yüzük.
  • Büyük yüzük.
  • Tavşancıl kuşu.

fetl

  • Bükmek.
  • Yüz döndürmek.

feyz

  • (Çoğulu: Füyuz) Bolluk, bereket.
  • İlim, irfan. Mübareklik.
  • Şan, şöhret.
  • İhsan, fazıl, kerem. Yüksek rütbe almak.
  • Suyun çoğalıp çay gibi taşması. Çok akar su.
  • Bir haberi fâş etmek.
  • İçindeki düşüncesini izhar etmek.

feza

  • Yıldızlar arasındaki geniş boşluk. Gökyüzü.
  • Yer geniş olmak.
  • Açık sahra.
  • Saha.
  • Yerde akan su.

feza-yı ıtlak / fezâ-yı ıtlak / fezâ-yı ıtlâk

  • Uçsuz bucaksız gökyüzü, uzay.
  • Hudutsuz gökyüzü. Nihayetsiz feza.

feza-yı ulvi / feza-yı ulvî

  • Uzay, gökyüzü.

feza-yı vasia / feza-yı vâsia

  • Geniş gökyüzü, uzay.

fil suresi / fîl sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin yüz beşinci sûresi.

firaset / firâset

  • Zihin uyanıklığı. Bir şeyi çabukça anlayış kabiliyeti. Bir kimsenin ahlâk ve istidadını yüzünden anlamak. Firasetin bir nev'i, sebebini anlamadan ve ilham eseri olarak vücuda gelen seziştir. Diğer nev'i ise kesbîdir. Muhtelif huy ve tabiatları bilmek neticesinde hâsıl olur.
  • Yiğitlik.
  • Allahü teâlânın, mü'minlere ihsân ettiği işlerin iç yüzüne vâkıf olma kuvveti.

firkateyn

  • Buharın icadından evvel kullanılan harp gemilerindendir. Bu gemiler, güvertelerinin altında bir batarya topu hâvi olup hızlı giderlerdi. Bu gemilerin üç direkleri vardı ve içlerinde mürettebatının binbeşyüzü bulanları da vardı.

firuze-rivak

  • Gökyüzü, sema.

fürhüd

  • Arslan eniği.
  • Yüzü güzel oğlan.
  • Kaba şiş.

fusus

  • (Tekili: Fass) Yüzük taşları.
  • Yüzük taşları.

füus

  • (Tekili: Fe's) İki yüzlü baltalar.

füyuzat

  • Feyizler. İnayetler. Füyuzlar. Mânevi tecelliler.

gabra

  • Yeryüzü, toprak, arz.
  • Nebat envâından bir nev'i.
  • Kuraklık, kıtlık.
  • Çok tuzlu.
  • Toprak rengi.

gaibane / gaibâne

  • Hazırda görünmeksizin, yüzyüze olmadan. Gizliden. (Farsça)

gaibane muamele / gaibâne muamele

  • Yüz yüze olmadan, üçüncü şahıs olarak anmak.

gaze

  • Kadınların yüzlerine sürdükleri düzgün allık. (Farsça)

gendümnüma

  • Yüze gülüp aldatan. Hilekâr. (Farsça)

ger

  • Uyuz hastalığı.

gerk

  • Uyuz hayvan. (Farsça)

gibet / gîbet

  • Bir kimsenin, yüzüne karşı söylendiği zaman hoşlanmayacağı, kalbinin kırılacağı bir sözünü, hâlini veya hareketini, arkasından, bulunmadığı yerde söylemek, hareketiyle göstermek veya îmâ etmek. Dedi-kodu.

gonce-i ab / gonce-i âb

  • Yağmur yağarken suyun yüzünde meydana gelen kabarcık.

gül-nikab

  • Yüzü gülle örtülü, pembe yüzlü. (Farsça)

gülçehre / گل چهره

  • Gül yüzlü. (Farsça)

gülpuş

  • Gül örtülü, pembe yüzlü. (Farsça)

gülru / gülrû / گل رو

  • Gül yüzlü. (Farsça)

gülruh / گل رخ

  • Gül yüzlü. (Farsça)

gülruy

  • Yüzü gül gibi güzel ve kızıl renkli olan. Al yanaklı. (Farsça)

gumre

  • Kadınların yüzlerine örttükleri kırmızı bez.
  • Küçük kadeh.

günbed-i azrak

  • Gökyüzü.

günbed-i ekvar

  • Gökyüzü.

günbed-i hadra

  • Yeşil kubbe.
  • Mc: Gökyüzü, sema.

gurre

  • Parlaklık. Her şeyin başlangıcı. Bu cihetle, kameri ayların ilk günlerine gurre-i şehr denilmiştir. Köleye, cariyeye ve malların en güzidelerine, gurret-ül emval denir. Güzel parlak yüze, vech-i agarr; açık ve nurani alına, cebhe-i garra denir ki, aynı asıldan müştaktırlar.
  • Fık: İska

güşade-ebru

  • Güler yüzlü. Mütebessim. şen. (Farsça)

güşaderu / güşâderû / گشاده رو

  • Güleç, güleryüzlü. (Farsça)

habbül büluğ

  • (Habb-ül büluğ) Erginlik çağındaki erkek ve kız çocukların yüzlerinde ve alınlarında çıkan sivilceler.

hacegan / hâcegân

  • (Tekili: Hâce) Hocalar. (Farsça)
  • Eskiden yüzbaşı rütbesi karşılığında sivil rütbe. (Farsça)
  • Bâb-ı Âli kalemleri efendilerinden hususi bir rütbe taşıyan adam. (Farsça)

hacil

  • Utanmış. Utanan. Utanmaktan yüzü kızaran.

hadae

  • İki yüzlü balta.

hadd

  • Yol.
  • İnsan cemaatı.
  • Bir şeye tesir ederek iz bırakmak.
  • Yanak, yüz, vecih.
  • Yeri kazmak, yeri yarmak.

hadis imamı / hadîs imâmı

  • Üç yüz binden çok hadîs-i şerîfi, râvîleri (rivâyet edenleri, nakledenleri) ile birlikte bilen büyük hadis âlimi. Buna, hadîs müctehidi de denir.

hadisat-ı cevviye ve semaviye / hâdisât-ı cevviye ve semaviye / حَادِثَاتِ جَوِّيَه وَ سَمَاوِيَه

  • Gökyüzü ve uzay hâdiseleri.

hadre

  • Yüz yüze olmak.

hafi

  • Yalın ayak yürüyen veya koşan.
  • Çok ikram eden insan. İnsanı güler yüzle karşılayan.

hafız / hâfız

  • Hıfz eden, ezberleyen. Râvileriyle (rivâyet edenlerle) birlikte yüz bin hadîs-i şerîfi ezbere bilen hadîs âlimi.

hakaik-i ahval / hakâik-i ahval

  • Maddî ve mânevî âlemlerdeki hâllerin gerçek mahiyetleri, içyüzleri.

hakaik-ı eşya

  • Varlıkların hakikatı, içyüzü.

hakikat ilmi

  • Eşyanın gerçek ve doğru yüzünü gösteren ilim; Kur'ân ilmi.

hakikat-i alem / hakikat-i âlem

  • Âlemin gerçek mahiyeti, esası, içyüzü.

hakikat-i mevcudat

  • Varlıkların hakikati, gerçek mahiyeti, içyüzü.

hal / hâl

  • Dayı.
  • Vücudda hususan yüzde görünen siyah benek, ben.

halaat / halâat

  • Yüzsüzlük, utanmazlık, hayâsızlık.
  • Kötülüğünden dolayı ailesi ve cemaatı kendisinden ayrılan kimse.

hali-ül-izar / halî-ül-izar

  • Yüzü yırtık.
  • Mc: Edepsiz, ahlâksız, utanmaz.

haliçe-i zemin

  • Yeryüzü halısı, kilimi.

halife / halîfe

  • Yeryüzünde Allah'ın emirlerini yerine getirip Onun namına tasarrufta bulunan ve varlıklar üzerinde Onun adına egemen olan insan.
  • Birinin yerine geçen.
  • Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) vekîlî ve yeryüzündeki bütün müslümanların reîsi (başı).
  • Bir tasavvuf büyüğünün yetiştirip, hayâtında veya vefâtından sonra insanları terbiye etmek ve talebe yetiştirmekle vazîfelendirdiği talebesi.

halife-i arz

  • Yeryüzünün halifesi, yöneticisi.

halife-i ru-yi zemin / halife-i rû-yi zemin

  • Yeryüzünün halifesi; Hz. Ömer.

halife-i ruy-i zemin

  • Yeryüzünün halifesi mânâsına gelen bu tabir, Yavuz Sultan Selim Han'dan sonra Osmanlı Padişahları hakkında kullanılmıştır.

halife-i zemin / halife-i zemîn

  • Yeryüzünün halifesi.

halka-i ab-gun / halka-i âb-gûn

  • Gökyüzü, semâ.

hamr

  • Yüzmek.

hamra

  • (Müennes) Çok kırmızı, kızıl renk.
  • Şiddet ve meşakkatli geçen yıl.
  • Şiddetle olan ölüm.
  • Arap olmayan cinsten.
  • Yüzü kızarmış kadın.

hamse

  • Mesnevi şekliyle yazılmış beş kitabdan ibaret bir takım demektir ki, böyle eser meydana getirmiş olanlara "Hamsenüvîs", yâhut "Hamseci" denilir. XII. yüzyıla kadar hamse-nüvîslik mutâd değildi. 1195'de vefat etmiş olan Genceli Şeyh Nizamî, manzum olarak beş kitab yazmış ve hepsine birden "penc genç"

hamt

  • Misvak ağacı.
  • Ekşimiş süt.
  • Koyunun derisini yüzüp kebap yapmak.
  • Gadap etmek, kızmak.
  • Kibirlenmek, tekebbürlenmek.

handan-ruy

  • Güler yüzlü, güleç, mütebessim. (Farsça)

handeruy / handerûy / خنده روی

  • Mütebessim, güler yüzlü. (Farsça)
  • Güleryüzlü. (Farsça)

harab-ı arz

  • Yeryüzünün yıkılışı.

haramilik

  • Tar: Akıncı kumandanının iştirak etmediği ufak kuvvetler tarafından düşman memleketlerine yapılan akınlar. Bu akınlara yüz ve daha fazla akıncı iştirak ederdi. Akıncı kuvvetleri yüzden az olduğu takdirde "çete" ismini alırlardı. Büyük akınlarda olduğu gibi haramilik suretiyle yapılan akınlarda da al

harısa

  • İnsanın başında veya yüzünde kan çıkmaksızın yalnız deri yırtılmış olarak peyda olan yara.

harisa / harîsa

  • Yağmuruyla yer yüzünü süpürüp gideren bulut.
  • Kan çıkmayan azıcık baş yarığı.

harita

  • yun. Yeryüzünün veya bir parçasının belli bir ölçüye göre küçültülerek muvafık bir yere çizilen taslağı.
  • Dağarcık, kulplu kese.

haslet-i hamra / haslet-i hamrâ

  • Hamiyet, gayret veya mahcubiyetten gelen ve yüz kızarması suretinde görünen güzel haslet.
  • Güçlü haslet; hamiyet, gayret ve mahçubiyetten kaynaklanan ve yüz kızarması şeklinde kendini gösteren haslet.

haspuş

  • Hilekâr, hileci, iki yüzlü, mürai. (Farsça)

hass / hâss

  • Tek başına bir mânâ karşılığında konmuş lafız (söz).
  • Geliri yüz bin akçeden fazla olan dirlikler. General toprağı.

hassas bölgeler

  • Sivil savunmada düşmanın hedef tutacağı bölgeler. Her hassas bölgenin ehemmiyeti aynı değildir. Hava savunması bakımından eldeki imkanlar ve hassas bölgeler arasında öncelik tesbitine ihtiyaç vardır. Hassas bölgeler, sırasıyla:1) Atomik vurucu üslerin bulunduğu bölgeler.2) Yüzeyden yüzeye füze üsler (Türkçe)

hatem / hâtem / خاتم

  • Mühür. Üzerinde yazı olan ve mühür yerine kullanılan yüzük.
  • Son. En son.
  • Mühür. (Arapça)
  • Yüzük. (Arapça)

hatem-i sadaret / hâtem-i sadaret

  • Padişahın sadrazamlarda bulunan mührü. Buna "hâtem-i vekâlet", "hâtem-i şerif" veya "mühr-i hümayun" da denilirdi. İlk zamanlar yüzük şeklinde idi ve parmağa takılırdı. Sonraları zincire bağlı olarak sadrazamlar, boyunlarına asarlardı. Bundan ayrılmak, vazifeden azledilmek demek olduğu için; mühürü

hatemkari / hatemkârî

  • Bir sathın "yüzeyin" üzerine süs şekilleri oyarak meydana getirilen boşlukları, o satha benzeyen başka bir madde veya mâdenle doldurmak suretiyle yapılan tezyinât.

hatım

  • (Çoğulu: Havâtim) Yüzük.

hatır-ı şeytani / hatır-ı şeytanî

  • Tas: Nefsin zevklerine muhabbet yüzünden, ma'siyet ve günahlara düşmek.

hatt-ı ruhsar / hatt-ı ruhsâr

  • Yüz hattı, çizgileri.

hav

  • Çuha ve buna benzer kumaşların ters yüzlerinde bulunan tüy.
  • Şeftâli gibi bazı meyvelerin üzerlerinde bulunan ince tüy.

hazanlika

  • Soluk yüzlü, sararmış, solmuş. Hazân yüzlü. (Farsça)

hazef

  • Eski yazıda hepsi noktasız harflerden müteşekkil olarak yazılan şiirler ve nesirler. Hüner göstermek için bu şekilde yüz beyitlik kasideler yazan şairler vardı.

hazele

  • (Tekili: Hâzil) Alçaklar, kalleşler, yüzsüzler.

hazil

  • Yüzsüz, alçak, âdi, dönek, kalleş.

hazrevat

  • (Hadravat, Hadrâ) Yeşillik.
  • Gökyüzü, felek. Asuman.

hektar

  • Yüz ar değerinde ölçü birimi. (Fransızca)

hektometre

  • Yüz metrelik uzunluk ölçü birimi. (Fransızca)

hemşime

  • Kuru odun. Kurumağa yüz tutmuş ağaç. Ağaçları kurumuş yer.

hendese

  • Geo: şekil bilgisi.
  • Mat: Çizgi, yüzey ve hacim olarak bu üç şeklin özelliklerini ve ölçülerini inceleyen matematik kolu.

herkül burcu

  • Gökyüzünün kuzey yönünde Herkül ismi verilen bir yıldız kümesi.

heşaş

  • Açık yüzlü şen yeynicek kişi.
  • Sağan kimseye sevip sütünü veren koyun.

heym

  • (Heyemân) Şaşkınlık.
  • Âşık olma, tutkun olma.
  • Yüzü yere koymak.

hezarmih / hezarmîh

  • Bin yerinden yamalı derviş hırkası. (Farsça)
  • Çok süslü. (Farsça)
  • Gök yüzlü. (Farsça)

hıbat

  • Yüzde olan dağ ve nişân.
  • Davarın ayağında ve uyluğunda yapılan işâret.

hibre

  • (Hibret) Bir şeyin iç yüzünü hakkı ile bilmek.

hıbve

  • (Çoğulu: Hubâ) Gökyüzüne yayılmış büyük bulut.
  • Dizlerini büküp, mak'adı üzerine oturup, elleri dizleri altından bağlamak.
  • Bele takılan şey.

hicab-ı çihre

  • Yüz örtüsü.

hilafet-i arziye / hilâfet-i arziye

  • Yeryüzü halifeliği; yeryüzünde Allah'ın izni dairesinde ve Onun adına icraatta bulunma şeklinde, insana verilen görev.

hilafet-i ru-yi zemin / hilâfet-i rû-yi zemin

  • Yeryüzünde Allah'ın izni dairesinde ve Onun adına icraatta bulunma şeklinde insana verilen görev.

hilafet-i zemin / hilâfet-i zemin

  • Yeryüzü halifeliği.

hilkat-ı arz

  • Yeryüzünün yaratılışı.

hilkat-i arz / خِلْقَتِ اَرْضْ

  • Yeryüzünün yaratılışı.

hilye / حليه

  • Güzel sıfatlar. Süs. Zinet. Cevher. Güzel yüz.
  • Kılıcın sapındaki veya kınındaki zinet.
  • Suret. Hey'et. Görünüş.
  • Süs. (Arapça)
  • Güzel yüz. (Arapça)
  • Güzel özellikler. (Arapça)

hırka-i saadet dairesi

  • İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda "mukaddes emanetlerin" bulunduğu yer. Burada yüzyıllardan beri, başta Peygamberimiz Hz.Muhammed'in (A.S.M.) hırkaları olmak üzere İslâmî nitelikte birçok mukaddes eşya saklanmaktadır. Bu eşya Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim tarafından, Mısır'ın fethinden (1517) son

hiss-i zahir / hiss-i zâhir

  • Zâhirde ve varlığın dış yüzünde olanları kavrayan hisler, duyular; görme, işitme, tatma duyuları gibi (Varlığın mânâ boyutu ile ilgili sezgi ve ihtisaslara vesile olan aklî, rûhî, kalbî, vicdanî hislere hiss-i bâtın denir.).

hıtab

  • Sözü âşikâre ve yüzüne söylemek.
  • Seninle gayrin arasında olan kelâm.

hitaben

  • Birinin yüzüne söyleyerek, ona hitab ederek. Tevcih-i kelâm eyleyerek. Birine doğru hitab ederek.

hokka-i mina

  • Sema, gök yüzü.

hornito

  • İsp. Küçük fırın.
  • Jeo: Genellikle patlamalar neticesinde meydana gelen, lâv fışkırmalarının volkan selleri yüzeyinde meydana getirdiği kabarcık.

hoşmanzar

  • Manzarası güzel. Güzel görünen. (Farsça)
  • Mc: Güzel yüzlü. Siması güzel olan. (Farsça)

hoşruy

  • Tatlı yüzlü, sevimli. (Farsça)

hubb-ısiva / hubb-ısivâ

  • Allahü teâlâdan başka şeylerin sevgisi.Olup nâdim elim çektim hevâdan, Pâk ettim kalbimi hubb-ı sivâdan. Yüzüm dergâhına döndüm ilâhî, Kapundan etme red, bu pür günâhı.

hubruy / hûbrûy / خوبروی

  • (Çoğulu: Hubruyân) Yüzü güzel olan. Güzel yüz.
  • Güzel yüzlü. (Farsça)

huccet-ül-islam / huccet-ül-islâm

  • Üç yüz bin hadîs-i şerîfi, senetleri (rivâyet edenleri) ile birlikte ezberden bilen büyük İslâm âlimi.
  • Dinde söz sâhibi mânâsına İmâm-ı Gazalî hazretlerinin lakabı.

hud suresi / hûd sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin on birinci sûresi. Mekke-i mükerremede indi. Yüz yirmi üç âyet-i kerîmedir.

huluskarane / huluskârâne

  • Samimi muhabbet ve sevgi ile. (Farsça)
  • İkiyüzlülükle, dalkavuklukla. (Farsça)

humahin

  • Yüzük yapılan bir cins siyah taş.

hümeze suresi / hümeze sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin yüz dördüncü sûresi.

humre

  • (Çoğulu: Humur) Küçük seccade.
  • Namaz kılacak yer.
  • Küçük hasır parçası.
  • Güzelleşmek için kadınların yüzlerine sürdükleri şey.

hurlika

  • Çok güzel, huri yüzlü. (Farsça)

hurpeyker

  • Huri yüzlü. (Farsça)

hurrem

  • Sevinçli. Mesrur. Şen. Ferahlık veren. Taze ve hoş. Güler yüzlü. (Farsça)

hüsn-i suret / hüsn-i sûret / حسن صورت

  • yüz güzelliği. (Arapça - Farsça)
  • En iyi biçim. (Arapça - Farsça)

hüsn-ü suret / حُسْنُ صُورَتْ / hüsn-ü sûret

  • Yüz güzelliği veya dış güzellik.
  • Yüz güzelliği, dış güzellik.

hüsn-ü ta'lil

  • Edb: Herhangi bir hâdisenin hakiki sebebini saklayarak, güzel ve hayalî bir sebep göstermeye hüsn-ü ta'lil denir. Bu gösterilen sebep hakiki olmamalı, fakat güzel olmalıdır.Bağ-ı âlemde yüzün menendi bir gül isteyüp.Cüst ü cu idüp gezer gülzarı bülbül şah şah. (Fatih Sultan Mehmed)Bülbülün, gül bahç

hüve'l-batın / hüve'l-bâtın

  • O Bâtındır; bütün varlıkların içyüzlerini mükemmel bir fabrikanın harika makineleri gibi yaratıp işleten ve herşeyin iç âlemine hükmeden Allah'tır.

hüve'z-zahir / hüve'z-zâhir

  • O Zâhirdir; her şeyin dış yüzlerini çeşitli cihaz ve ürünlerle donatıp ve ince nakışlarla süsleyerek mükemmel ve güzel yaratan ve her şeyde varlık ve birliğinin işaretleri açıkça görünen, Allah'tır.

i'raz / i'râz / اعراض / اِعْرَاضْ

  • Yüz çevirmek. Başka tarafa dönmek. İctinab, çekinmek.
  • Yüz çevirme.
  • Yüz çevirme, başka tarafa dönme.
  • Yüz çevirme. (Arapça)
  • Uzak durma. (Arapça)
  • Yüz çevirme.

i'tinan

  • Bir kimsenin içyüzü meydana çıkma.
  • İnsanın önüne durma.

ibrin

  • Yüzü çok parlak ve güzel olan sevgili.

ibsan

  • Bir kimsenin huyunun veya yüzünün güzel olması.

icaz-ı muhill

  • Sözün istenilen mânayı ifadeye kifayet etmemesi yüzünden mânanın bozulması halidir.

idcan

  • (İdcican) Gökyüzü yağmur bulutlarıyla örtülme.
  • Hava çok sisli ve dumanlı olma.

idrab

  • (Darb. dan) Rüc'u etmek, vaz geçmek. Bir şeyi yapmaktan yüz çevirmek. Mukim olmak.
  • Bir kimse üzerine kırağı yağmak.
  • Sıcak yel eserek yerdeki suyu kurutmak.
  • Ekmeğin pişmesi. (Kamus'tan alınmıştır.)

ifave

  • Çorbanın iyisi.
  • Çömlek kaynarken yüzüne çıkan köpük.

iflilak

  • Yer yüzünü bulut kaplamak.

iftihar madalyası

  • Padişaha sadakat gösterenlere, tarım ve san'atın ilerlemesine çalışanlara, yangın ve sâri hastalık anında devlet ve millete büyük hizmetleri dokunanlara verilmek üzere II. Abdülhamid'in irade-i seniyesiyle altın ve gümüşten olmak üzere çıkarılan madalya. (1886 ve 1887) Madalyanın ön yüzünde yukarı k

iftihas

  • Gerçeği ve hakikatını dikkatle araştırma. İçyüzünü iyice tetkik etme.
  • İmtihan etme, deneme.

igmam

  • Kederlendirmek. Gamlandırmak. Hüzünlendirmek.
  • Gökyüzünün bulutlu olması.

ihlas suresi / ihlâs sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin yüz on ikinci sûresi. Tevhîd, Tefrîd, Tecrîd, Necâd, Vilâyet ve Mârifet sûresi de denilmiştir.

ıhlivlak

  • Eskimek.
  • Bulutun gökyüzünü kaplaması.

ihtifaf

  • Kuşatma, etrafını çevirme.
  • Yüzdeki kılları giderme, traş etme.

ihtimal

  • (Haml. den) Mümkün olma, belki. Olması mümkün görünmek.
  • Kabul eylemek.
  • Yükselip götürmek.
  • İhsana mukabil şükretmek.
  • Kızma ve hiddetlenmekten dolayı yüzünün rengi değişmek.

ihya-yı arz / ihyâ-yı arz / اِحْيَايِ اَرْضْ

  • Yeryüzünün diriltilmesi.
  • Yer yüzüne hayat verme.

ikbab

  • Yüzüstü düşme, kapanma.
  • Bir şeyin üstüne fazla düşme. Olması için aşırı derecede çalışma.

iktinah

  • (Künh. den) Bir işin esâsını, künhünü, kökünü ve gerçeğini anlama. İçyüzüne, derinliğine varma.

ilmah

  • Hemen gösterip çabucak yok etme.
  • Bir şeyi parlatma.
  • Güzel simalı bir kadın veya kız, yüzünü gösterip hemen çekilme.

iltifat

  • Güzel sözle samimi olarak okşamak. Yüz göstermek. Teveccüh etmek. İyilik etmek. Lütfetmek.
  • Dikkat, itina.
  • Edb: Bir mevzu anlatılırken, o anda kalbe doğan bir ilham coşkunluğu ile -mevzu dışına çıkmadan- sözün ve hitabın yönünü değiştirme san'atıdır. Meselâ: (Asım'ın nesli...

imaret-i arz

  • Yeryüzünün imar edilmesi, ömür sürülür, yaşanır hâle getirilmesi.

imtiyaz madalyası

  • 2. Abdülhamid'in 11/10/1885 tarihli emriyle devlet ve memleket yararına hizmet edenlere, vazifeyle gönderildikleri yerde başarı gösterenlere verilmek üzere çıkarılan madalya. Altun ve gümüşten olmak üzere iki çeşit olan bu madalyaların ön yüzünde II. Abdülhamid'in "Elgazi" tuğrası, bunun altında sal

inbisat / inbisât

  • Genişleme. Yayılma.
  • Açık yüzlü olma. Şâd, mesrur ve mahzuz olma.
  • Gönül açıklığı. Kalb ferahlığı.
  • Fiz: Sıcaklığın etkisiyle madenî cisimlerin enine, boyuna büyüyüp uzaması. Genleşme.
  • Açılmak, yayılmak, açık yüzlü olmak, mütebessim çehreli, sevinçli olmak. Gönül açıklığı, kalb ferahlığı hâli.

inhitat

  • Aşağılanma, aşağı inme.
  • İhtiyarlama, yaşlıyığa yüz tutma.
  • Kuvvetten düşme.
  • Bir şişin inmesi.
  • Düşme, inme.

inkar-ı semavat / inkâr-ı semâvât

  • Gökyüzündeki tabakaları kabul etmeme.

inkibab

  • Yüzüstü düşme, yere kapanma.

inna lillah ve inna ileyhi raci'un / innâ lillah ve innâ ileyhi râci'ûn

  • Belâ ve musîbet gelince veya kötü bir haber duyunca okunan, Bekara sûresinin; "Biz Allahü teâlânın kullarıyız (vefât ettikten sonra diriltilip yine) O'na döneceğiz" meâlindeki yüz elli altıncı âyet-i kerîmesi.

insilah

  • Soyulma. Derisi yüzülme. Sıyrılıp çıkma.
  • Ayın sonu gelme.

inşinac-ı vech

  • Yüz buruşması.

ir'ad

  • Tehdid etmek, korkutmak. Muztarib etmek.
  • Kılıç parlatmak.
  • Kadın yüzünü kendisi açmak.

iraz / îrâz

  • Yüz çevirme.

iraz etmek

  • Yüz çevirmek, uzak durmak.

isbah

  • (Sebh. den) Yüzdürme, suda yüzdürülme.

işgene

  • İhiyarlıktan veya kızgınlıktan dolayı yüzde hâsıl olan buruşukluk. (Farsça)

işguh

  • Yere yıkılış, yüz üstü kapanış. (Farsça)

ısha'

  • Gökyüzünün açık ve bulutsuz olması.

ıskat-ı salat / ıskat-ı salât

  • Ölmüş bir kimsenin kılmadığı namazlar yüzünden hâsıl olan günahını giderir ümidi ile verilen sadaka.

ism-i a'zam

  • Allah'ın (C.C.) Kur'ân ve Hadis-i Şeriflerde zikredilen yüz isminin mânâca en câmi' olanıdır. İsm-i A'zam, diğer isimlerin de mânâlarını içinde toplar. Her ism-i İlâhiyenin de, her mahlukun da bir a'zamlık mertebesi vardır.

ism-i batın / ism-i bâtın

  • Allah'ın, bütün varlıkların iç yüzünü ve özellikle canlıların içlerini mükemmel bir fabrikanın harika makineleri gibi yaratıp işlettiğini gösteren ismi.

işmi'zaz

  • Can sıkma, üzülme, yüzünü ekşitme.
  • Titreyip ürperme.

istar

  • Yüzletme, astar çekme.
  • (Çoğulu: Esâtir) Altıbuçuk dirhem ağırlığında (19.5 gr.) bir ölçü.
  • Dört tane.
  • Dört veya dört buçuk miskal.

istibhac

  • (Behcet. den) Yüzü gülme, sevinme, mesrur olma.

istidbar

  • (İdbar. dan) Yüz çevirmek. Arka dönmek.
  • Geri geri gitmek.
  • Bir kimsenin peşinden gitmek.

istinkaf / istinkâf

  • Kabul etmeme, yüz çevirme, çekimser kalma, reddetme.

istiskal / istiskâl / استثقال

  • Yüz vermeyerek kovma.
  • Hoş karşılamama, yüz vermeme. (Arapça)

iz'an-rüba-i kainat / iz'an-rüba-i kâinat

  • Kâinatın aklı alan vechesi, herkese hayret ve şaşkınlık veren yüzü.

iz'an-rüba-yı kainat / iz'an-rübâ-yı kâinat

  • Kâinatın herkese iman veren yüzü.

izar

  • Yanak. İnsanın yüzündeki yanak kısmı.

jenk

  • Yüzde hâsıl olan buruşukluk.

jeolog

  • Yeryüzü ilmi ile uğraşan kimse.

jeoloji

  • Yeryüzünün yapısını inceleyen ilim.

ka'b

  • Topuk kemiği, ayak bileği, aşık kemiği.
  • Mc: Şan, şeref, mecd, büyüklük.
  • Geo: Sekiz yüzlü, sekiz köşeli (mükâb) cisim.

kaba necaset / kaba necâset

  • İnsandan çıkınca abdesti veya guslü gerektiren her şey, eti yenmeyen hayvanların, (yarasa hâriç) ve yavrularının yüzülmüş, dabağlanmamış derisi, eti, pisliği ve bevli ile süt çocuğunun pisliği, bevli ve ağız dolusu kusmuğu, insanın ve bütün hayvanlar ın kanı ile şarab, leş, domuz eti ve kümes ve yük

kabe-i muazzama / kâbe-i muazzama

  • Yeryüzünde yapılan ilk mâbed. Müslümanların kıblesi. Arabistan'ın Mekke-i mükerreme şehrindeki Mescid-i Harâm'ın ortasında bulunan taştan yapılmış dört köşeli binâ. Beytullah, Beyt-ül-haram, Bekke, Beyt-ül-atîk, Hâtime, Basse, Kadîs, Nâzır, Karye-i Kadîme adları ile de anılmıştır.

kabih-ül vech

  • Çirkin yüzlü. Suratı, siması güzel olmayan.

kadiyanilik / kâdiyânîlik

  • On dokuzuncu yüzyılda, Hindistan'da Mirzâ Gulâm Ahmed tarafından kurulan bozuk yol. Kurucusunun doğum yeri olan Kâdiyan kasabasına nisbetle bu adla anılmaktadır. İsmine nisbetle, Ahmediyye de denilmektedir.

kaf

  • Kaf Dağı; yeryüzünü çepeçevre kuşattığı kabul edilen efsanevî dağ.

kaf dağı

  • Yeryüzünü çepeçevre kuşattığı kabul edilen efsanevî dağ.

kafder

  • Çirkin yüzlü, katı başlı kimse.

kafender

  • Çirkin yüzlü, katı başlı kimse.

kafirun suresi / kâfirûn sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin yüz dokuzuncu sûresi.

kagşar

  • Yıkılmak üzere. Yıkılıp harabolmaya yüz tutmuş.

kainat seması / kâinat seması

  • Kâinatın ve bütün varlıkların üzerinde duran gökyüzü; burada bütün varlıklar âlemi dünyaya, onu kuşatan gökyüzü ise yücelerde bulunan manevî âlemlere benzetilmiştir.

kalb gözü

  • Kin, hased, kibir gibi mânevî hastalıklardan kurtulup, her an Allahü teâlâyı anan kimsenin kalbinde meydana gelen, işlerin iç yüzünü görme kuvveti, basîret.

kalb-i sema / kalb-i semâ

  • Gökyüzünün kalbi, merkezi.

kantar

  • Ağırlık ölçüsü âleti.
  • Binikiyüz dinar, onikibin okiyye, yüz okiyye gibi hudutsuz bir vezindir.
  • Kırk okka.

kararet

  • Kısa ayaklı ve çirkin yüzlü bir cins koyun.
  • Düz yuvarlak yer.

karia suresi / kâria sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin yüz birinci sûresi.

karn / قرن

  • Zaman, devre.
  • Bir insanın ortalama ömrü olan altmış sene.
  • Yüz yıllık zaman. Asır.
  • Boynuz. Hayvanda başın boynuz yerleri, boynuz yerinden sarkan saç. (Karn, iki mânaya gelir. Birisi, zamandan bir müddete mukterin olan ümmet, bir zaman ahalisi olan hey'et-i içtimaiye ki
  • Boynuz.
  • Yüz yıllık zaman.
  • Vakit, zaman.
  • Yaşıt, bir yaşta olan.
  • Boynuz. (Arapça)
  • Yüzyıl. (Arapça)

kasib

  • (Çoğulu: Kasâyib) Kadınların yüzleri üstüne bıraktıkları kıvırcık saç. Kâkül.

kaşire

  • Derisi yarılmış olan baş yarığı.
  • Yerin yüzünü kazıp götürmüş olan yağmur.

kasme

  • Yüz, çehre, vech.

kaşt

  • Deri yüzmek.
  • Açmak.
  • Koparmak.

kat'

  • Kesme, ayırma.
  • Geçme. Yol almak. Yüzerek geçmek.
  • Delil ve bürhan ile ilzam etmek.
  • Edb: Sözün te'sirini arttırmak ve dinleyenin anlayışına bırakmak için söz bitmeden kesivermek."İmtihan geliyor. Çalışın, yoksa..."Görmüyor gittiği yanlış yolu zannım çoğunuz Size rehberl

katb

  • (Katub) Daim çatık çehreli, ekşi yüz.
  • Bir kimseyi darıltmak, gücendirmek.
  • Birikmek, biriktirmek, doldurmak.
  • Dolu çuval taşımak, götürmek için hazırlamak.
  • Arslan.

kavm-i mahsur

  • Nüfusu yüz kişiden az olan köy halkı.

kebb

  • Hor ve zelil etmek, yüzü üstüne bırakmak, helâk etmek.

kebkebe

  • Yüz üstüne düşürme.
  • Çukur bir yere döne döne düşme.

keffaret-i zıhar / keffâret-i zıhâr

  • Bir erkeğin, hanımını veya onun yüz, baş, ferc gibi bir uzvunu, kendisine nikâhı ebedî haram olan bir kadına veya onun bakılması haram olan yerine benzetmesi yâni "Sen anam gibisin" veya "Senin sırtın anamın sırtı gibidir" demesinin affı ve onunla te krâr münâsebet kurabilmesi için olan çâre.

kehr

  • Yüz pörtürmek.
  • Men'etmek, engel olmak.

kelef

  • Yüzdeki benek.
  • şiddetli sevgi.

kelfa

  • Yüzünde çiğitli olan kadın. (Müz: Eklef)

kelh

  • Katı yüzlülük.

kemkam / kemkâm

  • Katı yüzlü, kaba ve tıknaz kimse.
  • Pelit ağacına benzer bir ağacın zamkı veya kabuğu.

kental

  • Yüz kilogram ağırlığında bir tartı birimi. (Fransızca)

kerremallahu veche

  • Allah vechini mükerrem kılsın; yüzünü şerefli kılsın.

kerremallahu vechehu

  • "Allah yüzünü ak etsin" anlamında Hz. Ali için söylenen bir ifade.

kerremallahü vechehü

  • "Allah yüzünü şerefli, şerefini yüksek kılsın" anlamında Hz. Ali için söylenen bir ifade.

kerremallahuveche

  • Allah yüzünü ak etsin.

keşt

  • Soymak.
  • Keşfetmek.
  • Fazlalığı kesmek. Koparmak.
  • Açmak. Deriyi yüzmek.
  • Yüzden perdeyi kaldırmak.

ketibe

  • Asker bölüğü. Ordudan ayrılmış toplu alay. Düşmana çapul eden birkaçyüz kişilik süvari kolu.

kevser suresi / kevser sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin yüz sekizinci sûresi.

keyfiyyet

  • Bir şeyin esâsı ve iç yüzü. Nasıl olduğu ciheti.
  • Kalite. Madde. (Kemmiyetin zıddıdır.)
  • Bir şeyin mâhiyeti, esâsı, içyüzü, nasıl olduğu. "Allah Arş üstündedir" buyurur Rabbimiz Lâkin keyfiyyetini, anlayamaz aklımız.

keyyefe

  • (Tekyif. den mâzi fiili) İnceleyip iç yüzünü bildi, idrak etti manasınadır.

kıntar

  • (Çoğulu: Kanâtir) Yüzyirmi rıtıl veya yetmiş bin dinar.
  • Çok mal.
  • Bir sığır derisi dolu altın ve gümüş.

kırkıs

  • Küçük üvez.
  • Köpeği çağırmak.
  • Yüzük yapılan özlü balçık.

kişre

  • Yüzüne gülmek.

kışri / kışrî

  • Kışra, kabuğa dair. Dış yüce ait ve müteallik. Yüzünden. Derinden ve esastan olmayan. Künhü ve esası olmayan.

kıtab

  • Karıştırmak.
  • Yüzünü pörtürmek.
  • Kaşlarını bir yere toplayan.

kolağası

  • Eskiden mevcud olan yüzbaşı ile binbaşı arasındaki rütbe. (Türkçe)

komediyen

  • İki yüzlü, riyakârlık gösteren.
  • Komedi oynayan tiyatro oyuncusu. Maskara.

kubbe

  • Yarım küre; gökyüzü.

kubbe-i asuman / kubbe-i âsuman

  • Gökyüzü, gök kubbe.

kubbe-i mina / kubbe-i mîna

  • Gökyüzü. Gök kubbesi.
  • Gök kubbesi, gökyüzü.

kubbe-i ulya / kubbe-i ulyâ

  • Sema, gökyüzü.

kühure

  • Yüzünü pörtürmek.

külsum

  • Yuvarlak yüzlü.
  • Yanağı ve yüzü etli olan.

küluh

  • Katı yüzlülük.

küre-i hak / küre-i hâk

  • Yeryüzü.
  • Zemin yüzü.

küre-i zemin

  • Yeryüzü, dünya.

kureyş suresi / kureyş sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin yüz altıncı sûresi.

kürr

  • (Çoğulu: Ekrâr) Yediyüz bin kırksekiz dirhem.
  • Ölçek.

kürre-i arz

  • Yerküre, dünya, yeryüzü.

kurun / kurûn / قرون

  • Yüzyıllar. (Arapça)
  • Çağlar. (Arapça)

kuşluk vakti

  • Güneşin doğup bir miktar yükselmesinden başlayıp Günişin gökyüzünün tam ortasına gelmesinden biraz öncesine kadar olan vakit.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

latif / latîf

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından. Lütf ve ihsân edici, dâimâ güzel muâmelede bulunan.
  • Yumuşak, hoş, güzel, nâzik. Âdem oğlu aç gözünü, yeryüzüne kıl bir nazar, Gör bu latîf çiçekleri, hangi kuvvet yapar, bozar.
  • Gözle görülmeyen.

latim / latîm

  • Babası ve annesi olmayan kişi.
  • Yüzünün bir tarafı beyaz olan at.
  • Yarış atlarının dokuzuncusu.

leç

  • Yanak. (Farsça)
  • Yüz. (Farsça)

ledünniyat

  • Allah'ın sırlarına ait bilgi, mecazen bir şeyin iç yüzü.

left

  • Yüz döndürmek.

lek

  • Ahmak, ebleh, sersem. (Farsça)
  • Yüzbin. (Farsça)
  • Kırmızı boya çıkarmaya yarayan bir maden. (Farsça)

lesme

  • Yüzörtüsü, peçe.

levaim

  • (Tekili: Lâime) Bir kimsenin yüzüne karşı çekiştirmeler, levmetmeler. Zemmetmeler. Başa kakmalar.

levazımat-ı arziye / levâzımât-ı arziye / لَوَازِمَاتِ اَرْضِيَه

  • Yeryüzüne lazım olan şeyler.

levh-i mahv ve isbat

  • Bir tabirdir. Levh: Görünen ve ibret verici bir vaziyeti ifade eder. Mahv ise; o vaziyetin birden ortadan kalkması, mahvolmasını ifade eder. Gökyüzü bulutlarla kaplı, şimşek çakar, yağmur yağar bir levha halinde iken birden hava açılır, hiç bir şey yokmuş gibi, eski manzarayı mahvolmuş hâlde görürüz

levm

  • Çekiştirmek. Birisinin yüzüne karşı kötü söz söylemek. Zemmetmek. Paylamak. Başa kakmak.

li

  • Gr: Lâm harfinin esre ile okunuşu. Bir kelimenin başına geldiğinde, "için, dolayı, ötürü, yüzünden, sebebinden" gibi mânâlara gelir. Kendinden sonraki isimleri cerreder. Yerine göre muhtelif isimler alır. Lâm-üt-tahsis ve temellük gibi.

lika / likâ / لقا

  • Kavuşmak. Rast gelip buluşmak. Görüşmek. Yalnız görüşmek.
  • Yüz, sima, çehre.
  • Buluşma. (Arapça)
  • Yüz. (Arapça)

lika-yı afak / lika-yı âfâk

  • Sema. Gökyüzü.

lisam

  • Yüz örtüsü, yaşmak. Nikab.

litosfer

  • yun. Yeryüzünün katı kısmına verilen ad. Taşküre.

ma'

  • Yer yüzüne yayılıp döşenmek.

ma'na

  • (Mânâ) İç, içyüz. Bir sözden veya birşeyden anlaşılan. Lâfzın delâlet ettiği şey.
  • Rüya, düş.
  • Dilemek, irade.

ma'ref

  • Yüzün, devamlı olarak açık görünen yeri.

ma'rur

  • Uyuz.

ma'un suresi / mâ'ûn sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin yüz yedinci sûresi.

ma-ul hayat

  • Mc: Haysiyyet. Şeref, yüz suyu.
  • Hayat suyu.

mah-ı sipihr / mâh-ı sipihr / ماه سپهر

  • Ay, gökyüzündeki ay.

mahasin

  • (Mehâsin) İyilikler. İyi ahlâklar.
  • İnsanın vücudunda hüsün ve cemal yerleri.
  • Güzel tavırlar.
  • İnsanın yüzüne güzellik veren bıyık ve sakal.

mahçehre

  • Ay yüzlü. (Aslı: Mâhçihre'dir.) (Farsça)

mahcir

  • (Çoğulu: Mehâcir) Göz çukuru.
  • Gözün çevre yanı. Yüzde perde varken gözden ve etrafından görünen yerler.
  • Bahçe.

mahcur / mahcûr

  • Çocukluk, sefîhlik, delilik, kölelik, bunaklık vs. gibi çeşitli sebebler yüzünden malını tasarruf hakkından, kullanmaktan men edilen kimse.

mahiyat

  • Mahiyetler. Esaslar. Hakikatlar. İç yüzleri.

mahiyet / mâhiyet / ماهيت

  • Bir şeyin içyüzü, aslı, esası. Bir şeyin neden ibâret olduğu, künhü, esası, hakikatı.
  • Bir şeyin aslı, esası, içyüzü, özü.
  • Esas, nitelik, içyüz.
  • Asıl, esas, içyüzü. (Arapça)

mahiyet-i hayat

  • Hayatın mahiyeti, esası, içyüzü.

mahiyet-i hayatın / mâhiyet-i hayatın

  • Hayatının mahiyeti, asıl yapısı, içyüzü.

mahiyet-i insaniye / mâhiyet-i insaniye / مَاهِيَتِ اِنْسَانِيَه

  • İnsanlığın iç yüzü.

mahiyet-i küfür

  • Küfrün iç yüzü, esası.

mahlukat-ı arziye / mahlûkat-ı arziye

  • Yeryüzündeki yaratıklar, varlıklar.

mahru / mâhru / ماهرو

  • (Çoğulu: Mâhruyân) Ay yüzlü. Yüzü ay gibi parlak olan. Güzel. (Farsça)
  • Ay yüzlü, güzel yüzlü. (Farsça)

mahruyan

  • Güzeller, ay yüzlüler. (Farsça)
  • Mc: Veliler. Allah'a itaatten ayrılmayan manevî güzellik sâhibi kimseler. (Farsça)

mail-i inhidam / mâil-i inhidâm

  • Yıkılmağa yüz tutmuş.

malişgah / malişgâh

  • Yüz sürülecek yer. (Farsça)

mana / mânâ

  • Anlam.
  • İçyüz.
  • Akla yakın sebep.
  • Rüya, düş.

manzar / منظر

  • Seyir yeri. (Arapça)
  • Görünüş. (Arapça)
  • Yüz. (Arapça)

maruz kalmak / mâruz kalmak

  • Yüzyüze gelmek.

maruz olan

  • Yüz yüze gelen, karşılaşan.

matta

  • İncil kitaplarından birisinin adı. Tahrif edilmiş dört yüz muhtelif İncil içinden seçilen biri.

me'cuc / me'cûc

  • Çok eski zamanlarda, bir duvar arkasında bırakılmış, kıyâmete yakın, yeryüzüne yayılacak olan Nûh aleyhisselâmın oğlu Yâfes'in soyundan gelecek olan kötü bir millet. Yüzleri yassı, gözleri küçük, kulakları çok büyük, boyları kısadır.

me'ruş

  • Yer. Arz. Yeryüzü.

mebşure

  • Yüzü ve vücudu güzel yaratılmış kadın.

meczur

  • Cezr olunmuş, kare kökü alınmış sayı. (On sayısı yüz sayısının meczurudur, yani kare köküdür.)

meh-ru

  • (Çoğulu: Mehruyân) Ay yüzlü, güzel. (Farsça)

meh-ruyan

  • Ay yüzlüler. Ay gibi parlak olanlar. (Farsça)
  • Mc: Manevî güzellik. Ahlâk sahibi ve dindar olanlar. (Farsça)

mehd

  • Beşik. Beslenilecek, büyüyecek yer.
  • Yeryüzü.
  • Yayıp döşemek.
  • Kâr kazanmak.
  • Hazırlanmak.

mehdi / mehdî

  • Kıyâmete yakın geleceği, Peygamber efendimiz tarafından haber verilen ve İslâmiyet'i ve adâleti yeryüzüne hâkim kılacak olan mübârek zât.
  • Hidayete eren ve hidayete vesile olan, âhirzamanda eserleri ve talebeleriyle îmana hizmet ederek yeryüzünü nurlandıran büyük ve nuranî âlim.

mehlika / mehlikâ / مه لقا

  • Güzel. Ay yüzlü. (Farsça)
  • Ay yüzlü, güzel yüzlü. (Farsça - Arapça)

mehpare / مه پاره

  • Ay parçası. (Farsça)
  • Güzel yüzlü. (Farsça)

mehpeyker / مه پيكر

  • Nurlu, ay yüzlü. Yüzü ay gibi parlak ve güzel olan.
  • Güzel yüzlü, parlak yüzlü. (Farsça)

mehru / mehrû / مهرو

  • Ay yüzlü, güzel yüzlü. (Farsça)

mehveş / مهوش

  • Ay gibi, ay kadar güzel. (Farsça)
  • Güzel yüzlü. (Farsça)

mekan-ı arz / mekân-ı arz

  • Yeryüzü.

mektub-u samedani / mektub-u samedanî

  • Hiç bir şeye muhtaç olmayan Allah'ın eserleri. Yeryüzü. İnsanlar, ağaçlar, çiçekler, çekirdekler, dağlar, denizler gibi çok hakikatlı mâna ifâde eden Allah'ın mektupları.

melahat / melâhat / ملاحت

  • Yüz güzelliği. Cemal.
  • Tuzluluk. Tuzlu su.
  • Yüz güzelliği.
  • Yüz güzelliği. (Arapça)

melek-sima / melek-simâ

  • Melek yüzlü.

meleksima / meleksimâ / meleksîmâ / ملك سيما

  • Melek yüzlü.
  • Melek yüzlü güzel. (Arapça)

melekut / melekût

  • Tam bir hâkimiyyetle, Saltanat-ı İlâhiyyenin müessiriyyet ve idâresinin esrarı. Her şeyin kendi mertebesinde, o mertebeye münâsib ruhu, canı, hakikatı. Bir şeyin iç yüzü, iç ciheti.
  • Hükümdarlık. Saltanat.
  • Ruhlar âlemi.
  • Birşeyin iç yüzü, aslı, esası.
  • Melekler âlemi, varlıkların ilâhî isimlere bakan iç yüzü.

melekut ciheti / melekût ciheti

  • Birşeyin iç yüzü, aslı, esası.

melekuten / melekûten

  • Birşeyin görünmeyen iç yüzü, aslı, hakikati olarak.

melekuti / melekûtî

  • Birşeyin aslına, içyüzüne ait.

melekutiyet / melekûtiyet

  • Bir şeyin görünmeyen iç yüzü, aslı, hakikati.

melekutiyet-i eşya / melekûtiyet-i eşya

  • Varlıkların görünmeyen, içyüzü.

memsude

  • Devrik yüzlü, münkabız kimse.

mena

  • İki rıtıl. (İkiyüz altmış dirhem)

menhus

  • Kuyruğunun yanları uyuz olan deve.

menşele

  • Küçük parmağın yüzük takılan yeri.

menşur

  • (Neşr. den) Neşrolunmuş. Dağıtılmış. Yayılmış. Herkese ilân edilmiş.
  • İşleri dağınık. Perişan.
  • Sultanın emri, mühürsüz mektubu, fermanı.
  • Bayrak.
  • Mat: Alt ve üst tabanları birbirine müsavi ve müvâzi (eşit ve paralel), kenarları da müsâvi ve müvâzi olup yüzleri b

mesaha / mesâha

  • Yüz ölçümü.

meşcuc

  • Yüzü gözü yaralanmış olan.

meşguf

  • (Şagaf. dan) Âşık, tutkun. Sevgi ve aşk yüzünden deli olmuş.

meşhergah / meşhergâh

  • San'at-ı İlâhiyyenin gösterildiği yer, yeryüzü. (Farsça)
  • Teşhir yeri. Sergi. (Farsça)

meşhergah-ı arz / meşhergâh-ı arz

  • Yeryüzü sergisi.

mesih / mesîh

  • Îsâ aleyhisselâmın isimlerinden.
  • Kıyâmete yakın yeryüzünde çıkacağı bildirilen, son derece kıvırcık saçlı, gözü dışarı fırlamış kâfir bir genç olan Deccâl'e verilen isim.

mesluh

  • Derisi yüzülmüş. Teslih edilmiş.

meşn

  • Kamçı ile vurmak.
  • Deri yüzmek.

metn

  • Sağlam ve sert yer.
  • Yüksek yer.
  • Her nesnenin yüzü, üstü, arka ve ortası.
  • "Vurmak ve seyr" mânâsına mastar.
  • Bir yazının tamamı. Yazının aslı veya sureti.

mevcudat-ı arziye

  • Yeryüzündeki varlıklar.

mevdu hadis / mevdû hadîs

  • Bir hadîs imâmının (üç yüz binden daha çok hadîs-i şerîfi, râvîleri ve senedleri ile birlikte ezbere bilen âlimin) şartlarına uymayan hadîs-i şerîfler.

mevlana halid

  • (Hi: 1192-1242) Yüzyıl evvelinin müceddidi olduğu milyonlarca irşad ettiği kimselerin şehadetiyle sabit olmuştur. Şam'da vefat etmiştir. Hz. Osman bin Affan (R.A.) soyundandır. İlim ve takvada ve her çeşit makbul vasıflarda, devrindeki en ileri âlimlerin ve velilerin fevkinde idi. Bütün ömrünü zühd

mevr

  • Başka te'sirle bir şeyin dalga gibi gidip gelmesi. Çalkanmak.
  • Suyun yeryüzüne yayılması.
  • Hayvanlardan yün almak.
  • Yol, tarik.
  • Toz, gubar.
  • Rücu etmek, döndürmek.

miat

  • (Tekili: Mie) Yüzler. Yüz sayıları.

mie / مائه

  • Yüz. Yüz sayısı.
  • Yüz. (Arapça)

mieteyn

  • İki yüz. (200)

mihadde

  • Baş ve yüz altına koydukları yastık.
  • Kazma.
  • Balta.

mihrban

  • Merhamet ve şefkat sahibi. Muhabbetli, sevimli, yumuşak huylu ve güleryüzlü. (Farsça)

mikram

  • (Çoğulu: Mekârim) Kadınların başını ve yüzünü örttükleri nakışlı bez.

mil

  • Bin dokuz yüz yirmi metre olan bir uzunluk ölçüsü.

mimsaha

  • Adi basacak nesne.
  • Yüz silecek mendil.

min-el-arş ile-l-ferş

  • Arştan yeryüzüne kadar.

minser

  • (Çoğulu: Menâsir) Yırtıcı kuşların gagası.
  • Taşçı kalemi.
  • Yüz ile ikiyüz adet arasında olan asker.
  • Önlerinde ne bulunur yıkıp yakıp târumar eden asker.
  • Otuz ile kırk arasında olan at.
  • Kırktan elliye veya altmışa; ve yüzden ikiyüze kadar olan at.

mıntaka

  • (Mıntıka) Muayyen bir yer. Havali. Taraf. Kısım. Kuşak. Kenar. Yeryüzünde bir kısım. Bölge.

misafirhane-i arz

  • Yeryüzü misafirhanesi.

misbah

  • Yüzgeç.

misbah-ı sadri / misbah-ı sadrî

  • Göğüs yüzgeçi.

mısdaga

  • Yüz yastığı.

mısgar

  • Sarı yüzlü.

mizan-ı zemin

  • Zemin ve yeryüzü terazisi.

mizdea

  • Yüz yastığı.

mu'riz

  • İ'raz eden. Yüz çeviren. Başka tarafa dönen. Ta'riz eden. Dokunaklı konuşan.

mübayenet-i mahiyet / مُبَايَنَتِ مَاهِيَتْ

  • İçyüzü itibariyle zıtlık, birbirine benzememe.

müberkaa

  • Yüzünde perde olan kadın.
  • Başı beyaz olan koyun.

müceddid

  • Yenileyen. Yenileyici. Hadis-i sahihle bildirilen, her yüz yıl başında dini hakikatleri devrin ihtiyacına göre ders vermek üzere gönderilen büyük âlim ve Peygamberin (A.S.M.) vârisi olan zât.
  • Yenileyen, yenileyici; Hadîs-i Sahihle bildirilen, her yüzyılda bir dinî hakikatleri devrin ihtiyacına göre ders vermek üzere gönderilen büyük âlim ve Hz. Peygamber'in (a.s.m.) vârisi olan zât.

müceddid-i din

  • Yenileyici; sahih hadisle her yüz senede bir geleceği bildirilen, dinin hakikatlerini, asrın ihtiyacına göre ders veren peygamber vârisi olan âlim zât.

müceddit

  • Yenileyen, yenileyici; sahih hadisle her yüz senede bir geleceği bildirilen, dinî hakikatleri devrin ihtiyacına göre ders veren büyük âlim.

mücessime

  • Kur'ân-ı kerîmdeki müteşâbih (mânâsı kapalı) âyetleri, zâhir (görünen)mânâsına göre açıklayıp, Allahü teâlânın el ve yüz gibi organlarının bulunduğunu, dolayısıyla madde ve cisim olduğunu iddiâ ederek doğru yoldan ayrılan bozuk fırka. Bu fırkaya müşe bbihe de denir.

müd

  • Sekiz yüz yetmiş beş gram ağırlığında bir ağırlık birimi.

müdacene

  • Horluk.
  • İki yüzlülük, riyâkârlık.

müdahene / müdâhene

  • Dalkavukluk. Menfaat beklediği bir kimseyi yüzüne karşı medhetmek. Koltuklamak. Bir kimsenin yüzüne karşı iyi görünmek. Münâfıklık.
  • Aldatmak, iki yüzlülük etmek, hîle ve yağcılık etmek. Kudreti olduğu, gücü yettiği hâlde dindeki gevşekliği sebebiyle haram işleyene mâni olmamak.

müdahin / müdâhin

  • Dalkavuk. Yüze gülen. Birisini yalandan yüzüne karşı medheden. Menfaat koparmak için dostluk eden.
  • Menfaat için yüze gülen, yağcılık ve dalkavukluk yapan; dalkavuk.

müdamele

  • İdare etme, yüzü gülme.

müdara / müdârâ

  • Dost gibi görünme. Yüze gülme.
  • Başkalarının fikirlerine uyarcasına hareket etmek.
  • Sulh ve salâh üzere bulunmak. (Meşru bir surette ve iyi bir netice için yapılan müdârâ memduhtur. Fena bir netice için ise, kötüdür; İslâmlığa yakışmaz, İslâm onu men'eder.)
  • Yüze gülme, yüze gülücülük.

müdarat

  • (Dery. den) Dost gibi görünme, yüze gülme.

mufaddel

  • Faziletlendirilmiş, diğerlerinden ayrıca fazilet itibarıyla temayüz etmiş, yükselmiş.

müfayele

  • Yüzük saklama oyunu.

müfsitlerin hakikati

  • Bozguncuların gerçek yüzleri.

muhakkik

  • Hakikatı araştırıp bulan. İç yüzüne inceliyerek vakıf olan.
  • Hakikat âlimi. Hakikatlara hakkı ile vakıf ve ehl-i tahkik olan büyük İslâm âlimi.

muhakkikin / muhakkikîn

  • Hakikatı bulup meydana çıkaranlar.
  • İç yüzünü araştırıp bulan büyük İslâm âlimleri ve velileri. Hakikat araştıran, hak âlimleri.

muhayya

  • Yüz, vech.

muhazat

  • Yüz yüze gelme, karşılaşma.

mukabele

  • Karşılık, karşılamak.
  • Mücadele.
  • Karşılaştırmak. Karşılıklı yapılan iş, karşılıklı yapılan okuma.
  • Camide Kur'ân-ı Kerimi okuyup halka dinletmek.
  • Yüz yüze olmak.
  • Düşmanın şerrinden kurtulmak ve onun şiddetini kaldırmak için onu yıldıracak tedbirde bulunm

mükafaha / mükâfaha

  • Karşılaşma. Yüzyüze gelme.
  • Savaşma.

mukassem

  • (Kısm. dan) Ayrılmış, bölünmüş, taksim edilmiş.
  • Güzel yüzlü.

mükelsem

  • Yuvarlak yüzlü.
  • Büyük, kalın.

mükibb

  • (Kebb. den) Bir şeyin üzerine çok düşen. Gayretle çalışan.
  • Çok lüzumlu olan.
  • Yüzü üstüne sürünen, zelil olan.

mülakat

  • Kavuşma. Buluşma. Birleşme.
  • Resmi görüşme. Yüz yüze olma.

mülaki / mülakî

  • Buluşan. Yüz yüze gelen. Görüşen. Kavuşan.

mülazım

  • Bir kimseye bağlı gibi olan.
  • Maaşsız acemilik hizmeti.
  • İlmiyyede: Medrese tahsilini bitirip icazet alan. Stajyer.
  • Eskiden askerlikte yüzbaşıdan aşağı rütbelerin derecesi, ünvanı.

mülk / مُلْكْ

  • Mal. Yer. Bina.
  • Hüküm ile bir şeyin zabt ve tasarrufu.
  • İzzet, azamet, şevket.
  • Bir şeyin dış yüzü.
  • İnsanın sahip ve malik olduğu şey.
  • Akıl sahiplerini tasarruf etmek.
  • Mâlik olmak.
  • Herşeyin görünen dış yüzü.
  • Bir şeyin dış yüzü.
  • Her şeyin sebeblerle perdeli dış yüzü.

mülk ciheti

  • Dış yüz, madde ile ilgili tarafı.

mülken

  • Herşeyin görünen dış yüzü olarak.

mültefet

  • (Left. den) Kendisine iltifat edilmiş olan. Güler yüz gösterilmiş ve hoş davranılmış.
  • Ehemmiyet verilmiş.

mültefit / ملتفت

  • İltifat edici, teveccüh edip yüz gösteren. İyi muâmele edip dostluk gösteren.
  • İltifat eden, güleryüzlü. (Arapça)

münafaka

  • (Nifak. dan) İkiyüzlülük, münafıklık.

münafık / münâfık / منافق / مُنَافِقْ

  • İki yüzlü, araya nifak sokan. Fitnekâr.
  • Ahdini bozan, yalan söyleyen, hıyanet eden.
  • Görünüşte müslüman olup hakikatte kâfir ve düşman olan.
  • Nifak sokan, iki yüzlü.
  • Kâfir olduğu halde kendisini müslüman gösteren.
  • İki yüzlü, fitneci, görünüşte Müslüman gerçekte kâfir.
  • İki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse.
  • İkiyüzlü, nifak sokucu. (Arapça)
  • İki yüzlülük eden.

münafıkane / münâfıkane

  • Münâfıkça, iki yüzlü bir tavırla.

münafıkin / münafıkîn

  • (Tekili: Münafık) Münafıklar. Fitnekârlar. İkiyüzlüler. Araya nifak sokanlar.

münafıklık

  • İkiyüzlülük.

münekkib

  • Yüzüstü düşen, kapanan.

münib

  • Hakk'a yönelen, günahları terk ile hakka dönen. Pişman olup dönen.
  • Kâinattan yüzünü çevirip Bâki-yi Hakiki'ye yönelen.
  • Güzel yağan faydalı yağmur.
  • Bereketli ve verimli bahar.

münselih

  • (Selh. den) Soyulmuş, derisi yüzülmüş.
  • Sıyrılıp çıkan, soyunan.
  • Son güne yetişmiş.

müntehil

  • Yüz suyunu döken.

müntekıb

  • Yüzü perdeli kişi.

murafaa

  • Karşılıklı hak iddia ederek konuşmak.
  • Bir dâvâ için birisini hâkim huzuruna celb ettirmek. Yüzleşerek muhakeme olunmak.

mürai / müraî / mürâi / mürâî / مرائى

  • İki yüzlü kimse, dalkavuk, riyakâr, münafık.
  • İki yüzlü kimse.
  • İki yüzlü, riyakâr.
  • İki yüzlü, olduğunun aksine kendisini iyi gösteren, gösteriş yapan, riyâkâr.
  • İkiyüzlü. (Arapça)

mürailik / mürâilik

  • Gösteriş, ikiyüzlülük.

müraiyane / müraiyâne

  • İki yüzlülüğe yakışır surette, münafıkçasına. (Farsça)

mürata

  • Yüzden veya başka yerden yolunan kıldan düşen.

mürayat

  • (Rü'yet. den) İkiyüzlülük.
  • Gösteriş.

musaara

  • Büyüklük taslayarak birisinin yüzüne bakmayıp başını çevirmek.

müşan

  • Yüzsüz, utanmaz, sövücü kadın.
  • Bir cins hurma.

müşebbihe

  • Allahü teâlâyı cisim ve varlıklara benzeten, Kur'ân-ı kerîmdeki müteşâbih (mânâsı kapalı) âyetleri görünen lugat mânâsına göre açıklayıp, Allahü teâlânın el ve yüz gibi organlarının olduğunu iddiâ eden bozuk fırka.

mushıye

  • Gökyüzünün bulutsuz, açık olması.

müşrif

  • Etrafı gören, etrafa bakan.
  • Yüce yer, yüksek yer.
  • Yükselen, çıkan.
  • Bir hal almağa yüz tutmuş olan.

müşrif-ül harab / müşrif-ül harâb

  • Harab olmağa ve yıkılmağa yüz tutmuş.

müştab

  • Yüzünde uzun yollar olan kılıç.

müstebtın

  • Bir şeyin ledününe, içyüzüne âşinâ olan.

müstedbir

  • (Dübr. den) Yüz çeviren, arkasını döndüren. İstidbâr eden.

müşterek lafız

  • Sözlük anlamıyla birden fazla anlama gelen kelime. Meselâ: "Yüz" gibi.

müteabbis

  • Yüzünü ekşiten.

müteabbisane / müteabbisâne

  • Yüzünü ekşiterek. (Farsça)

müteabbisin / müteabbisîn

  • (Tekili: Müteabbis) Yüzünü ekşitenler, taabbüs edenler.

müteberri

  • Teberri eden, yüz çeviren.

mütebeşbiş

  • Güler yüz gösteren.

mütebessil

  • Cesaret veya kızgınlıktan dolayı yüzünü ekşiten.

mütegayyiz

  • (Gayz. dan) Öfkelenen, kızan, tegayyüz eden, gazaba gelen. Kızgın, kızmış kimse.

mütehassıs

  • Bir işin hakikatını, içyüzünü çok iyi bilen. Bir meslekte mahir olan.
  • Has ve mahsus olan.
  • İhtisas sâhibi, uzman. Bir işin hakîkatini, iç yüzünü çok iyi bilen, bir ilim dalında veya meslekte mâhir olan.

mütehayyiz

  • Tahayyüz eden, yer tutan.
  • İtibarlı, mühim.

mütehellil

  • Sevinçten yüzü gülen.

mütelessim

  • (Çoğulu: Mütelessimîn) Yüzü peçeli, yaşmaklı.

mütemayiz

  • Temayüz etmiş, ayrılmış olan.
  • İyiliğinden dolayı başkalarından ayrı olan.

mütenemmıs

  • Yüzden kıl yolan kişi.

mütevacih

  • Yüzleşen, yüz yüze gelen.

mütevacihen

  • Karşılaşarak, karşı karşıya olarak. Yüz yüze gelerek, yüzleşerek.

müteveccih olma

  • Yönelme, yüzünü çevirme.

müteveccihen

  • Yönelmiş olarak, yüz tutarak.
  • Niyetlenerek.

muvacehat

  • Yüzleşmeler. Yüzyüze gelmeler.

muvacehe / muvâcehe

  • Karşı, ön.
  • Yüzyüze gelme. Yüzleşmek.
  • Huzurunda olmak.
  • Karşı, ön, yüz yüze geliş.
  • Karşı, ön, yüzleşme.

müvacehe

  • Mânen yüz yüze bulunma, karşısında olma.

muvacehe / مواجهه

  • Karşı, yüzyüze. (Arapça)

muvaceheten

  • Karşı karşıya. Yüz yüze.

muvakkat nikah / muvakkat nikâh

  • Geçici nikâh. Bir adamın, yüz sene de olsa, belli bir zaman sonra hanımını boşamağı söyleyerek, bütün şartlarına uygun yapılan ve harâm olan nikâh.

müvecceh

  • Yüzü bir tarafa döndürülmüş.
  • Uygun. Doğru.
  • Herkesin teveccüh ettiği, makbul, münasib.

müzdelife

  • Mekke-i mükerremede Minâ ile Arafât arasında bulunan, Âdem aleyhisselâmla hazret-i Havvâ'nın yeryüzünde ilk buluştukları yer.

nafıka

  • (Çoğulu: Nevâfık- Nüfeka) Arab tavşanının (diğer adı; tarla fâresi dedikleri hayvanın) iki yuvasından gizli olanın adıdır. Bu hayvan, bunun tavanını yeryüzüne çok yakın yapar. Belirli olan kasia dedikleri yuvasında tehlike hissederse hemen nâfıkanın tavanını delerek kaçar. Münafıklar buna benzediği

nahis

  • Vuran, vurucu.
  • Devenin kuyruğunda veya göğsünde olan uyuz.

nakş-ı simavi / nakş-ı simâvî

  • Yüzdeki nakış, her insanın yüzüne Allah tarafından konulan nakış.

namisa

  • (Çoğulu: Namisât) Kadınları süsleyip yüzlerinin kılını yolan kadın.

namus

  • Irz, iffet, edeb, hayâ.
  • Şeriat.
  • Melâike.
  • İrade-i İlâhiyenin tecellisi.
  • Nizam.
  • Emniyet ve istikamet gibi faziletlerin muhassalası olan pek kıymetli haslet.
  • Bir kimsenin mahrem, gizli esrarı olup işleri ve hallerinin iç yüzüne vakıf ve muttali ki

nas suresi / nâs sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin yüz on dördüncü ve son sûresi.

nasiye / nâsiye

  • Çehrenin gösterişi, alın, yüz.
  • Alın, yüz.

nasr suresi / nasr sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin yüz onuncu sûresi.

nat'-ı zemin

  • Yer yüzü. Sath-ı Arz.

nazar-ı sathi / nazar-ı sathî

  • Yüzeysel bakış.

nazar-ı sathi ve tebei / nazar-ı sathî ve tebei

  • Derine inmeyen yüzeysel ve dolaylı bakış.

nazar-ı zahiri / nazar-ı zâhirî / نَظَرِ ظَاهِر۪ي

  • Dışa dönük, yüzeysel bakış.
  • Yüzeysel bakış.

necv

  • (Çoğulu: Nicâ) Yüzmek.
  • İki kişi arasında olan sır.
  • Karından çıkan necis.

nekad

  • (Çoğulu: Nukyud-Nikâd) Ayakları kısa, yüzü çirkin koyun.
  • Büyümesi geç olan çocuk.
  • Ağızda dişler çürüyüp ufanmak.
  • Davarın tırnağı soyulup yüzülmek.

nekahet

  • Hastalıktan yeni kalkıp henüz iyileşmiş, iyiliğe yüz tutmuş olmak hâli. Hastalıkla sıhhat arasındaki hâl.
  • Fehmetmek, anlamak, bilmek.
  • Seri intikal etmek. Çok çabuk anlayış.

nell

  • Yüz üstüne bırakmak.

nemat

  • (Çoğulu: Enmut-Nimât) Usul, tarz.
  • Yol, tarik.
  • Örtü, ihram.
  • Topluluk, insan cemaati.
  • Döşek yüzü, yatak yüzü.

nemeş

  • Dağınık, parçalanmış şeyleri toplamak.
  • Nakış hatları.
  • Yüzde olan siyah ve beyaz noktalar.

neşneşe

  • Koyun derisini yüzmek.
  • Zırh sesi.
  • Su kaynarken ötüp ses çıkmak.

neşş

  • Kaynamak, galeyan.
  • Her nesnenin yarısı.
  • Davarın tezce derisini yüzüp etinden ayırıp çıkarmak.
  • Yirmi dirhem.
  • Karıştırmak.

netice-i arziye / نَت۪يجَۀِ اَرْضِيَه

  • Yeryüzüne âit netice.

netk

  • Atmak.
  • Yüzmek.
  • Kendine çekmek, cezbetmek.
  • Depretmek, silkmek, harekete geçirmek.
  • Oğlu ve kızı çok olmak.

nets

  • Deri yüzmek.
  • Bir şeyin yerinden ayrılması.

nifak / nifâk / نفاق

  • Müslüman gibi görünüp kâfir olmak. İki yüzlülük.
  • Bozuşukluk, ara açılmak.
  • Dinde riyâ etmek.
  • İhtiyaca sarf olunacak şeyler.
  • Münafıklık, ikiyüzlülük.
  • Münâfıklık; kalbiyle, îmân etmediği hâlde inanmış görünmek; için dışa uymaması, kâfir.
  • Dışı içine uymayan, iki yüzlü.
  • İkiyüzlülük. (Arapça)

nigar / nigâr

  • Güzel yüzlü sevgili. (Farsça)
  • Nakış. Resim. (Farsça)
  • Nakşeden. (Farsça)
  • Put, sânem. (Farsça)
  • Resmi yapılmış, resmedilmiş. (Farsça)

nigin / nigîn / نگين

  • Mühür, hâtem. (Farsça)
  • Yüzük. (Farsça)
  • Yüzük. (Farsça)
  • Yüzük kaşı. (Farsça)
  • Mühür. (Farsça)

nigindan / nigindân

  • Yüzük mahfazası, yüzük kutusu. (Farsça)

nikab

  • Yüz örtüsü, peçe, perde.
  • Yüz örtüsü, peçe, perde.
  • Peçe, yüz örtüsü.
  • Perde, örtü.

nili perde / nilî perde

  • Gökyüzü, sema.

nısf-ı arz

  • Yeryüzünün yarısı.

nısfıarz

  • Yeryüzünün yarısı.

nümruk

  • (Çoğulu: Nemârık-Nemârıka) Yüz yastığı.

nurtal'at

  • Nur yüzlü.

okıyye

  • Okka; eskiden kullanılan 1282 gr.'lık bir ağırlık birimi, dört yüz dirhem.
  • Eskiden kullanılan bir ağırlık birimi, dörtyüz dirhem.

okiyye

  • (Veya hemzenin hazfı ile "Vekiyye") Eskiden kullanılan bir ağırlık ölçüsü. Yerlere ve muhitlere göre değişir. Dörtyüz dirhem ağırlık. Yedi miskal veya kırk dirhem ağırlık. Şer'an kırk dirhem kabul edilmiş. En tanınmışı dörtyüz dirhemdir.

okka

  • Eskiden kullanılan bir ağırlık ölçüsü. Dörtyüz direm ağırlık. Okiyye. (Türkçe)

ömer ibn-i abdülaziz

  • (Hi: 60-101) Emevî Devleti halifelerinden olup Hz. Ömer'in ahfadındandır. Siyaset âleminde bir dâhi ve adâlette bir ikinci Hz. Ömer'di. Malatya'yı Rumlardan yüzbin esir mukabilinde satın aldı. Zehirlenerek şehid edildi. (R. Aleyh)

on üç asr-ı beşer

  • Peygamber Efendimizden sonra insanlığın yaşadığı on üç asır, on üç yüzyıl.

örs

  • Üzerinde demir gibi madenlerin dövüldüğü çelik yüzeyli, kalın ve bir tarafı sivri alet.

öşr-ı mi'şar

  • Yüzde bir.

öşr-ü mişar

  • Yüzde bir.
  • Onda birin onda biri, yâni yüzde bir.

öşrümişar

  • Yüzde bir.

peçe

  • Kadınların tesettür için yüzlerine örttükleri tüle benzer örtü.
  • Örtü; kadınların yüzlerine örttükleri örtü.

perde-i nilgün

  • Gökyüzü, sema.

perde-i türabiye

  • Toprak perdesi, yer yüzü.

peri peyker

  • Peri yüzlü güzel.

peri-çihre

  • Peri yüzlü, güzel yüzlü. (Farsça)

peri-ru

  • Peri gibi güzel yüzlü. (Farsça)

periçihre / perîçihre / پری چهره

  • Peri kadar güzel yüzlü. (Farsça)

peripeyker / perîpeyker / پری پيكر

  • Peri kadar güzel yüzlü. (Farsça)

peyker / پيكر

  • Yüz, çehre, surat. (Farsça)
  • Yüz. (Farsça)

pişanidar / pişanîdâr

  • Yüzsüzlük yaparak işini beceren. (Farsça)

pişdar

  • Öncü. Harpte ileriden düşmana gönderilen askerler. (Farsça)
  • Önde giden. Önayak olan. (Farsça)
  • San'at, meslek. (Farsça)
  • Kumandan. (Farsça)
  • Mc: Yüzsüz. Yüzsüzlükle iş beceren. (Farsça)

pranga

  • İng. Eskiden ağır cezalı mahkûmların ayaklarına takılan kalın zincir.
  • Halkalarıyla beraber iki okka yüz dirhem ağırlığındaki demire verilen addır.
  • Umumi hapishanelerde, hapishanenin iç nizamını bozan ve taşkınlık gösteren mahkûmların ayaklarına da pranga vurulurdu.

rabıta / râbıta

  • Bir velînin şeklini, sûretini hayâline getirerek onun kalbindeki feyz (bereket) ve mârifetlere (ilimlere) kavuşma yolu. Kalbini büyüklerin kalbine bağlayarak onlardan feyz alma. Her şeyi unutarak, dünyâ işlerini düşünmeyerek, sevgi ve saygı ile bir velînin mübârek yüzünü hayâlinde veya gönlünde bulu

rahmaniyyet

  • Cenab-ı Hakk'ın Rahman oluşu. (Yâni: Gözümüzle görüyoruz, birisi var ki, bize zemin yüzünü rahmetin binlerle hediyeleri ile doldurmuş, bir ziyafetgâh yapmış ve Rahmâniyetin yüz binlerle ayrı ayrı lezzetli taamları içinde dizilmiş bir sofra etmiş ve zemin içini rahimiyyet ve hakîmiyetin binlerle kıym

rahmet melekleri

  • Yeryüzünde dolaşan ve mü'minlerin ölümü ânında hâzır olan melekler. Bunlara Rûhâniyân da denir.

raki'

  • Ahmak kimse.
  • Gökyüzü.

rasif

  • Dayanıklı, sağlam, muhkem.
  • Taş temel, rıhtım.
  • Denizin yüzüne çıkmış kayalar.

ratl

  • (Ratıl) Eskiden kullanılan sıvı ölçüsü olup bâzı yerlerde yüzotuz dirhem sayılmıştır. Bâzen oniki kıyyedir. Kıyye kırk dirhemdir.

re'sa

  • Başı ve yüzü siyah olan koyun.

rehl

  • Sülpük olmak. Kendini salıvermek.
  • Acı çekmek, muztarib olmak.
  • Çok uyumaktan yüzü şişip uyuşuk olmak.

rek'at

  • (Rik'ât) Huzur-u İlâhîde beli eğip yüzü üzeri kapanmak.
  • Bir kıyam, bir rüku' ve iki secdeden ibaret olan namazın bir rüknü.

rende

  • Tahtaların yüzlerini pürüzlerden kurtarıp dümdüz etmek için marangozların kullandıkları âlet. (Farsça)
  • Mutfakta peynir, soğan, havuç gibi şeyleri ufalamak için kullanılan tenekeden veya ona benzer maddelerden yapılan âlet. (Farsça)

resif

  • Su yüzüne kadar gelen sıralanmış kayalar.

revnak-ı cemal

  • Yüzün güzellik ve parlaklığı.

revnüma

  • (Ru-nüma) Zuhur eden, kendini gösteren. (Farsça)
  • Yüz görümlüğü. (Farsça)

riba-i fazl

  • Tartılan veya ölçülen bir cins eşyanın kendi cinsi karşılığında fazlasıyla satılması. Meselâ: Bir kilo buğdayı aynı cins bir kilo yüz gramla değiştirmek gibi.

riya / riyâ / ریا

  • Özü sözü bir olmamak. İnandığı gibi hareket etmeyiş. İki yüzlülük etmek. Gösteriş için yapılan hareket.
  • İki yüzlü olma.
  • Gösteriş, iki yüzlülük. Kendini olduğundan başka gösterme.
  • İkiyüzlü. (Arapça)

riyakar / riyakâr / riyâkâr / ریاكار

  • Riya eden. Adam kandırmak için yalan söyleyen. Sahte iş yapan. İki yüzlü.
  • İkiyüzlü, gösteriş meraklısı.
  • İkiyüzlü. (Arapça - Farsça)

riyakarane / riyakârâne / riyâkârâne / ریاكارانه

  • İkiyüzlülükle. Riyakârlıkla. (Farsça)
  • İkiyüzlüce. (Arapça - Farsça)

riyakarlık

  • İkiyüzlülük. (Arapça - Farsça - Türkçe)

ru / rû / رو

  • Yüz, cihet. Sebep. Çehre. (Farsça)
  • Yüz. (Farsça)

ru-i zemin / rû-i zemin

  • Yeryüzü.

ru-nüma

  • Yüz gösteren, meydana çıkan. (Farsça)
  • Yüz görümlüğü. (Farsça)

ru-nümun

  • Meydana çıkan, yüz gösterici. (Farsça)

ru-puş

  • Yüz örtüsü, peçe. (Farsça)
  • Yüz örten. (Farsça)

ru-siyah

  • Kara yüzlü. Ayıbı olan. (Farsça)

ru-yi arz / rû-yi arz

  • Yeryüzü.

ru-yi rıza / rû-yi rıza

  • Rıza yüzü, mennunluk ifadesi.

ru-yi zemin / rû-yi zemin

  • Yeryüzü.
  • Yeryüzü.

ru-zerd

  • Sararmış, sarı yüzlü. (Farsça)

ruberah

  • Gitmeğe hazır, yüzü yola doğru. (Farsça)

ruberu / rûberû / روبرو

  • Yüzyüze. (Farsça)
  • Yüzyüze. (Farsça)

rugerdan

  • Yüz döndüren, yüz çeviren. (Farsça)

ruh / رخ

  • Yanak, yüz, çehre. (Farsça)
  • Arabçada: Efsânevi bir kuş. (Farsça)
  • Yanak, yüz. (Farsça)

ruhban / ruhbân

  • Evlenmeden bekâr yaşamayı tercih eden, dünyâdan yüz çevirip, insanlardan uzak yaşayan kimseler, râhibler. Hıristiyanlıkta sâdece ibâdetle meşgûl olan din adamları sınıfına verilen ad. Hıristiyan din adamları evlenmedikleri ve insanlardan uzak yaşadık ları için bu ad verilmiştir.

ruhsar / ruhsâr / رخسار

  • Yanak. Çehre. Yüz.
  • Yüz. (Farsça)

runüma / runümâ

  • Yüzünü gösteren.

ruy / rûy / روی

  • Yüz. (Farsça)

ruy-i derya

  • Denizin yüzü.

ruy-i hub

  • Güzel yüz.

ruy-i iltifat

  • Güler yüz.

ruy-i zemin / rûy-i zemin / روی زمين

  • Yeryüzü.
  • Yeryüzü.
  • Yeryüzü. (Farsça)
  • Yer. (Farsça)

ruy-i zişt

  • Çirkin yüz.

ruyizemin

  • Yeryüzü.

sabahat / sabâhat

  • Yüz güzelliği. Güzellik, hüsün ve cemâl.
  • Yüz güzelliği.

sabahat-ı sima

  • Yüz güzelliği.

sabih / sâbih

  • Yüzen, yüzücü.

sabiha / sâbiha

  • (Çoğulu: Sâbihât) Gemi.
  • Yüzen.
  • Yüzen.

sabihalar / sâbihalar

  • Yüzen gemiler (gemi gibi yüzen bulutlar).

sabihat / sâbihât

  • Yüzücü olanlar, yüzenler. Gemiler.
  • Ehl-i imânın ruhları.
  • Yıldızlar.

sad / صد

  • Yüz sayısı. (Farsça)
  • Yüz sayısı.
  • Yüz. (Farsça)

sad-berk

  • Yüz yaprak.

sad-hezar

  • Yüz bin.

sadbar

  • Yüz kere. (Farsça)

sadberk

  • Yüz yapraklı, katmerli.

sadd

  • Yüz çevirmek, men eylemek, bir şeyden birini vazgeçirmek.
  • Fikir, niyet, kasd.
  • Yakınlık, civar.
  • Konuşulan husus.

saderu

  • (Çoğulu: Sâderuyân) Yüzünde tüy bitmemiş genç delikanlı. (Farsça)

sadgune

  • Çeşitli. Yüz türlü. (Farsça)

sadhezar / sadhezâr

  • Yüzbin. (Farsça)
  • Yüzbin.

sadhezaran / sadhezarân

  • Yüzbinlerce.

sadpare / sadpâre / صدپاره

  • Yüz parça. Parça parça olmuş. (Farsça)
  • Yüz parça. (Farsça)

sadsal / sadsâl / صدسال

  • Asır, yüzyıl. (Farsça)
  • Yüzyıl. (Farsça)

sadtuy

  • Çok katlı, yüz katmerli.

safa

  • Yüzü beyaz olan düz taş.

safh

  • Suç bağışlama, dostluk etme. Günah ve cürmü afveyleme.
  • Bir şeyin bir tarafı.
  • Bir şey içirme.
  • Yüz çevirme.

safha / صفحه

  • Aynı şey üzerinde görülen değişik hâllerden her biri.
  • Bir şeyin gözle görülen yüzlerinden her biri.
  • Kısım.
  • Bir şeyin düz yüzü.
  • El ayası.
  • Bir hâdisede birbiri ardınca görülen hâllerin beheri.
  • Yazılmış ve yazılabilir sahife.
  • Aşama. (Arapça)
  • Düz olan yüz. (Arapça)
  • Sayfa. (Arapça)

safih

  • Gökyüzü, semâ.
  • Yassı veya düz olan şey.

safiha

  • (Çoğulu: Safayih) Yüzün derisi.
  • Kapı tahtası.
  • Kâğıdın bir tarafı.
  • Yassı ve düz nesne.
  • Enli kılıç. (Bu mânâya C: Sıfâh)

safve

  • Hâlis ve seçkin.
  • Katı yüzlü merhametsiz kimse.

şahet-il vücuh

  • "Yüzleri, bahtları kara oldu, yüzleri kararsın..." meâlinde.

sahf

  • Süngü demirinin keskin olması.
  • Soymak.
  • Yüzmek.

sahib-i mertebe-i hilafet-i arziye / sahib-i mertebe-i hilâfet-i arziye

  • Yeryüzü halifeliğinin mertebesinin sahibi.

sahibcemal / sâhibcemâl / صاحب جمال

  • Güzel yüzlü, güzel. (Arapça - Farsça)

sahife-i arz

  • Yeryüzü sayfası.

sahife-i sema / sahife-i semâ

  • Gökyüzü sayfası.

sahife-i vech

  • Yüz sayfası; Cenâb-ı Hakkın isimlerini tecellî edip yazıldığı insan yüzü.

sahire

  • Yer yüzü, arz.
  • Kıyamet günü, Cenab-ı Hakk'ın haşir meydanı için tecrid edeceği Arz-ı Beyza.
  • Aslâ insan ve hayvan ayak basmadık yer yüzü. Çöl.
  • Cehennem.

sahur

  • Gece uyanıklığı, uykusuzluk.
  • Ayın etrafındaki hâle.
  • Yer yüzünün gölgesi.

said

  • Yukarıdaki temiz toprak, pislikten uzak pâk toprak. Yeryüzü.
  • Yol, tarik.
  • Mezar, kabir.
  • Yüksek.
  • Yukarı çıkan.

şaka

  • Meşakkatli ve güç.
  • Musibet ânında yakasını ve yüzünü yırtan kadın.

sakf

  • Dam, çatı, tavan. Asuman, gökyüzü.

sakf-ı mualla / sakf-ı muallâ

  • Yüksek çatı, tavan, gökyüzü.
  • Yüksek gökyüzü.

salus / sâlûs / سالوس

  • İkiyüzlü, riyakâr. (Farsça)
  • İki yüzlü. (Farsça)

salusi / salusî

  • İkiyüzlülük, riyakârlık. (Farsça)

şantaj

  • Bir kimsenin suçunu veya yüz karasını meydana çıkarmak tehdidiyle menfaat sağlamaya çalışma. (Fransızca)

sasaniler

  • İran'da ikibin yıl önce devlet kuran bir sülâledirler. İlk meşhur hükümdarları Erdeşir'dir. Devleti kuvvetlendirdi ve Doğu Anadolu'yu Romalılardan aldı. Ünlü pâdişahlarından ve âdil ismi ile tanınan Nuşirevan İslâmiyetten önce yaşamıştır. Altıyüz seneden ziyade devletleri devam eden Sâsâniler, İslâm

sath / سطح

  • Yüzey.
  • Yüzey.
  • Yüzey, satıh. (Arapça)

sath-ı arz / سَطْحِ اَرْضْ

  • Yeryüzü.
  • Yer yüzü. Ruy-i zemin.
  • Yer yüzü.

sath-ı derya

  • Denizin yüzü.

sath-ı zemin

  • Yeryüzü.

sathen

  • Dış yüzden, dıştan.

sathi / sathî / سطحى

  • Sığ, yüzeysel.
  • Derinliksiz, sığ, yüzeyden.
  • Yüzeysel, üstünkörü. (Arapça)

sathi nazar / sathî nazar

  • Sığ, yüzeysel bakış, görüş.

sathilik / sathîlik

  • Yüzeysellik.

sathiyet

  • Yüzeysellik.

sathiyet-i arz ve deveran-ı şems

  • Yeryüzünün düz oluşu ve güneşin dünya etrafında dönmesi.

sathiyyen

  • Dıştan, dış yüzden.
  • Üstten. Derinleştirmeden.

satıh / سَطِحْ

  • Yüzey.
  • Düz. Bir şeyin dış yüzü, üstü.
  • Evin damı.
  • Yayıp döşemek.
  • Genişlik.
  • Yüzey.
  • Yüzey.

savre

  • Uyuza benzer bir hastalık.

sebbah

  • (Sibahat. dan) Suda yüzen, yüzücü.
  • Yüzgeç.

sebbahe

  • Yüzücü kuşlar sınıfı.

sebh

  • Atın seğirtmesi.
  • Sür'atle gitmek.
  • Maaşında tasarruf etmek.
  • Suda yüzme.

sebuh

  • (Sibh. den) Yüzgeç.

şeccat

  • (Tekili: şecce) Yüzde ve başta meydana gelen yaralar.

şecce

  • Başa ve yüze vurarak meydana getirilen yara.

secde

  • Namazda yüzünü yere koyma, yere kapanma.

şedh

  • Baş yarmak.
  • Kırmak.
  • Atın yüzünde beyazlığın çok olması.

sefine-i arz

  • Dünya gemisi; uzayda yüzen yerküre.

sefr

  • Ev süpürmek.
  • Yüzünü açmak.
  • Yazı yazmak.
  • Islâh etmek, düzeltmek.

şehrayin-i rahman / şehrâyin-i rahmân

  • Cenâb-ı Hakkın sonsuz rahmetiyle bir şenlik haline getirdiği yeryüzü.

sehum

  • Hâlin ve durumun değişmesi. Yüzün renginin değişmesi.

sekene-i arz / سَكَنَۀِ اٰرْضْ

  • Yeryüzünde bulunan mahlûkat.
  • Yeryüzü sâkinleri.

sekene-i zemin

  • Yeryüzü sakinleri.

selfa'

  • Bahadır. Kahraman ve cesâretli kimse.
  • Yüzsüz, utanmaz, hayâsız, kötü kadın.
  • Kuvvetli deve.

selh / سلخ

  • Deri yüzme. (Arapça)

selh-hane

  • Hayvan kesilip yüzülen yer. Mezbâha. (Bu kelime galat olarak, "salhâne" şeklinde kullanılır.) (Farsça)

selhane / selhâne

  • Eti yenen büyük ve küçük baş hayvanların kesilip yüzüldüğü yer, mezbaha.

selhhane / selhhâne

  • Hayvanların derilerinin yüzüldüğü yer.

sellah

  • (Selh. den) Kasaplık hayvan kesen veya yüzen.

sema / semâ / سما

  • Gök yüzü. Asuman. Gök.
  • Her şeyin sakfı.
  • Gölgelik.
  • Bulut ve emsali örtü.
  • Gökyüzü, asuman, gök.
  • Gökyüzü.
  • Gökyüzü. (Arapça)

sema-i dünya / semâ-i dünya

  • Dünya semâsı, gökyüzü.

semai / semâî

  • Gökle ilgili, gökyüzüne ait.

semavi ayetler / semavî ayetler

  • Cenab-ı Hakkın varlığına ve birliğine işaret eden gökyüzündeki deliller.

semavi kitab / semâvî kitab

  • Hak dinlerin kitapları. Semâvî kitapların bize bildirileni yüz dörttür. Bunlardan on suhuf Şist (Şit) aleyhisselâma otuz suhuf İdris aleyhisselâma, on suhuf İbrâhim aleyhisselâma indirildi. Mushaflar; Tevrât Mûsâ aleyhisselâma, Zebur kitabı Dâvûd aleyhisselâma, İncîl kitabı Îsâ aleyhisselâma ve Kur'

şerar

  • "Şerir" den mastardır ve yaramazlık mânâsına gelir.
  • İnsanın yüzüne çarpan ses.

şetame

  • Çirkin yüzlü ve yaramaz sözlü olmak.

sevabit-i kevkebiye

  • Gökyüzünde sabit olarak görülen ve gece karanlığında insanlara yön gösteren yıldızlar.

şevha

  • Avurtları ve burun delikleri geniş olan çirkin yüzlü kadın.

şeyh-ül hadis

  • İkiyüz bin Hadis-i Şerifi, rivayet edenleriyle birlikte ezbere bilen büyük hadis âlimi.

şeyyad

  • (Şeyd. den) Riyâkâr. Yüze gülen.
  • Sıvacı.

şezre

  • Bir kimseye yüz yüze bakmayıp şiddet ve öfke ile yandan bakış. Hasmâne bakış. Dargın bakışı gibi bakma. Göz değdirme.
  • İpi soluna bükme.
  • Tersine bükülmüş ip, urgan.
  • El değirmenini sola doğru çevirme.
  • Şiddet, suubet, zorluk.

sibahat

  • Suda yüzmek.

sıfat

  • Bir kimse veya şeyin hal ve vasfı, keyfiyeti.
  • Suret, çehre, yüz. Nişan, alâmet.
  • Bir şeyin keyfiyetini izah için kullanılan kelime.

sima / sîma / sîmâ / سيما

  • Yüz, çehre. Beniz.
  • Eser, alâmet.
  • Yüz, çehre.
  • Yüz, çehre.
  • Yüz. (Farsça)
  • Kişi. (Farsça)

sima-yı istidadi / sima-yı istidadî

  • Yetenek ve kabiliyet yüzü.

sima-yı istidadiye-i hususiye

  • Bir insanda özel yeteneklerin oluşturduğu yüz.

sima-yı maddi ve manevi / sima-yı maddî ve mânevî

  • Görünen ve görünmeyen yüz.

sima-yı manevi / sima-yı mânevî

  • Mânevî yüz, çehre.

sima-yı veçhi / sima-yı veçhî

  • Yüzün görünüşü, yüz hatları.

sima-yı veçhiye

  • Yüzün görünüşü, yüz hatları.

sima-yı veçhiye-i şahsiye

  • Her bir insanın kendisine has yüzü, çehresi.

simavi / simavî

  • Çehreye ait, yüz şekline dair.
  • Simavlı.

şinah

  • Suda yüzme. (Farsça)

şinar

  • Suda yüzme. (Farsça)

şinaver

  • Suda yüzen. Yüzgeç. (Farsça)

sipihr / سپهر

  • Gökyüzü. (Farsça)

şirin-cemal

  • Sevimli yüzlü. (Farsça)

şirk-i asgar

  • Riyâ; iki yüzlülük, gösteriş.

sirke-furuş

  • Sirkeci, sirke satan kimse. (Farsça)
  • Mc: Ekşimiş yüzlü kişi. (Farsça)

sırr-ı hakikat

  • Gerçeğin sırrı, içyüzü.

siyahat

  • (Seyyehân - Siyâh - Süyuh) İbret, terehhüb ve ibadet için yer yüzünde gezip yürümek. (Dervişlerin seyahatı bundandır.)

siyahlika

  • Kara yüzlü. (Farsça)

su'-i fehm / sû'-i fehm

  • Kötü anlayış. Her zarar, insana, kendi nefsinden gelir, Yüz karası, âdeme (insana) sû'-i fehminden gelir.

şübani / şübanî

  • Kırmızı yüzlü.

subbah

  • (Tekili: Sâbih) Yüzenler, yüzücüler (suda).

suhuf

  • Dört büyük ilâhî kitab dışında gönderilen kitapçıklar, formalar. Peygamberlere (aleyhimüsselâm) Allahü teâlâ tarafından gelen yüz dört kitaptan ilk yüz tânesi.
  • Amel defteri. İnsanların dünyâda iken yaptıkları iyilik ve kötülüklerinin yazıldığı ve kıyâmet günü herkesin eline verilecek ola

sultan-ı levlake levlak / sultan-ı levlâke levlâk

  • Hayatın ve herşeyin yüzü suyu hürmetine yaratıldığı; Hz. Muhammed.

sure / sûre

  • Kur'ân-ı kerîmin en az üç âyetten meydana gelen bölümlerinden her biri. Çokluk şekli süverdir. Kur'ân-ı kerîmde 114 sûre olup, bâzı sûrelerin birkaç ismi vardır. Bekara sûresinden Berâe sûresine kadar olan yedi sûreye es-Seb'ut-tıvâl (uzun sûreler), Fâtiha'ya ve âyetleri yüzden az olan sûrelere mesâ

suret / sûret / صورت

  • Yüz. (Arapça)
  • Çare. (Arapça)
  • Biçim. (Arapça)
  • Tarz. (Arapça)

suret-ül asr

  • Kur'an-ı Kerim'in yüzüçüncü suresi.

sureti

  • Görünen yüzü, şekli.

sürü

  • Tar: Devşirme suretiyle alınan Hristiyan çocuklarının yüzer, yüzellişer, ikiyüzer veya daha fazla kişilik kafileler halinde sevkedilmeleri. Sürü adı verilen bu kafileler, sürücülerle muhafızların nezareti altında hükümet merkezine sevkedilirlerdi.

şutbe

  • (Çoğulu: Şütab) Kılıcın yüzünde yapılan yol.

sutuh / sutûh / سطوح

  • Yüzeyler, satıhlar. (Arapça)

suver / صور

  • Yüzler. (Arapça)
  • Çareler. (Arapça)
  • Biçimler. (Arapça)
  • Tarzlar. (Arapça)

ta'yir

  • (Çoğulu: Ta'yirât) Kabahati yüze vurarak utandırma.

taabbüs

  • (Çoğulu: Taabbüsât) Yüz ekşitme, somurtma, surat asma.

taammuk

  • (Umk. dan) Derinleşme. Mes'elenin iç yüzüne vakıf olma.

tabaka-i semavat / tabaka-i semâvat

  • Gökyüzü tabakaları.

tabakat-ı arz

  • Yeryüzünü oluşturan tabakalar.

tagmiye

  • Evin üstüne direk yapmak.
  • Yüzü bir şeyle örtmek.

tahammüd

  • Ateşin sönmeğe yüz tutması.

tahattüm

  • (Hatem. den) Hatem, yüzük takınmak.
  • Tas: Ariflerin gönlüne Allah'ın koyduğu işaret.

tahkik

  • Doğru olup olmadığını araştırmak veya doğruluğunu, yanlışlığını meydana çıkarmak. İncelemek. İçyüzünü araştırmak.
  • Bir şeyi eksiksiz ve ziyâdesiz yapmakta mübâlağa etmektir. Bir şeyin hakikatına ermek, künhüne vâkıf olmak, nihayetine erişmek demektir. Kur'an kıraat ıstılahında ise: He

tahmim

  • Zina eden kimseyi ziftleyip, dövüp, yüzüne kara vurup, ters olarak eşeğe bindirip gezdirmek.

taif

  • Etrafını dolaşarak ziyaret eden. Tavaf eden. Dolaşan.
  • Hicaz'da Mekke-i Mükerreme'nin yüz kilometre güneydoğusunda, Gazva Dağı'nın güney eteklerinde ve bir takım tepelerin batı eteklerinde olarak 1882 metrelik yükseklikte bir şehirdir. Peygamber (A.S.M.) hicretin sekizinci yılında Hun

takattuf

  • Yüz ekşitmek.

takıyye

  • İdâre, korunmak, sakınmak; iki yüzlülük; sevmediği kimse ile dost geçinmek. Bir kimsenin hakîkatte sâhib olduğu görüş ve inancını saklaması.

taktib

  • Kaş çatıp yüz ekşitme.

tal'at / طلعت

  • Vecih, yüz. Çehre.
  • Görünüş. Görüşmek.
  • Güzellik.
  • Görmek.
  • Bir şeye çok rağbet etmek.
  • Yüz. (Arapça)
  • Güzellik. (Arapça)

talakat

  • Dil açıklığı. Selâset. Düzgün sözlülük.
  • Güler yüzlülük.

talha bin ubeydullah

  • (R.A.) : Aşere-i mübeşşeredendir. Çok muharebelere iştirak etti, fedakârlığı büyüktü. Peygamberimiz (A.S.M.) ile muharebede iken kılıç darbesine karşı kolunu gerer ve onu muhafazaya çalışırdı, kendisinden ziyade Hz. Peygamber'i (A.S.M.) muhafazaya azmederdi. Kolu bu yüzden sakatlandı. Hz. Ali (R.A.)

talik

  • Güleryüzlü adam. Mütebessim kimse.
  • Düzgün söz söyleyen kimse.

tarassudat-ı semaviye / tarassudât-ı semâviye

  • Gökyüzünü gözetlemeler.

tas'ir

  • Kibirlenmekten dolayı karşısındakinin yüzüne bakmayıp, yüzünü çevirmek.

tasaddi

  • Bir işe başlamak.
  • Taarruz etmek.
  • Yüz döndürmek.
  • Tesadüf etmek.
  • Vuku bulmak.

tatlim

  • Yüzüne eliyle vurmak.

tavsif

  • Vasıflarını söylemek. Bir şeyin iç yüzünü, ne ve nasıl bir şey olduğunu anlatmak. Vasıflandırmak.
  • Bilgi, ilim.

tays

  • Çok adet.
  • Yer yüzünde olan toprak ve süprüntü.
  • Nesli çok olan karınca ve sinek.

taytava

  • Bağırtlak kuşuna benzeyen alaca bir kuş. (Yüzü beyaz, başı kara olur.)

tayyare-i cevviye

  • Gökyüzünün, havanın uçakları.

tayyib

  • İyi, hoş. İyi davranış. Temiz.
  • Hz. Peygamber'e (A.S.M.) Cenab-ı Allah (C.C.) en güzel kokular vermiştir. Bu yüzden kendisine Tayyib denilmiştir.
  • Fık: Helâlin her türlü şüphelerden uzak, saf ve temiz kısmına denir.

tayyibat / tayyibât

  • (Tekili: Tayyibe) Bütün güzel sözler, güzel mânalar, harika güzel cemaller.
  • Bütün kâinat yüzünde cemalleri görünen ezelî Esma-i Hüsnâ'nın cilveleri.

te'bin

  • Ölmüş bir kimsenin iyiliklerini hatırlayıp söyleme.
  • Bir kimseyi yüzüne karşı ayıplama.

teabbüs

  • Abes yüzlü olmak.

teas

  • Sürçüp yüzü üstüne düşmek.

tebbet suresi / tebbet sûresi

  • Kur'ân-ı kerîmin yüz on birinci sûresi.

teberku'

  • Yüzünü örtme, peçeleme. Yaşmaklanma.

teberra

  • Uzak durma. Sevmeyip yüz çevirme.

teberri

  • Alâkasız olma. Sevmeyip yüz çevirme.
  • Temiz olma.

tebeşbüş

  • Küçükten büyüğe güler yüz gösterme.

tebessül

  • Somurtma, surat asma. Yüzünü ekşitme.

tecahüm

  • Yüz pörtürmek.

tecessüs

  • İnsanların gizli hallerini, ayb ve kusûrunu merâk edip, iç yüzünü araştırıp öğrenmeye çalışmak.
  • Gizlice araştırmak. Gizlice bakmak.
  • İç yüzünü araştırmak.
  • İç yüzünü araştırma merakı.

teclid

  • Ciltleme.
  • (Celd. den) Hayvanın derisini yüzme.

tedcic

  • Gökyüzünün bulutlu olması.
  • Silâh kuşandırmak.

tedsim

  • Yağlı ve uyuz etmek.

tefahhus

  • Bir şeyin, bir mes'elenin iç yüzünü dikkatle araştırma.

tegayüz

  • (Çoğulu: Tegayüzât) Karşılıklı olarak kızışıp öfkelenme.

tegayyüz

  • (Çoğulu: Tegayyüzât) (Gayz. dan) Hiddetlenme, kızma.

tehayyüz

  • (Bak: Tahayyüz)

tehdin

  • Çocuğu güzel sözlerle susturup avutma. Yalandan yüze gülüp medhetme.
  • Teskin etmek.

tehellül

  • Sevinme, açık yüzlü olma. Yüzü gülme. Beşâretten yüzdeki parlama eseri.

tekabül

  • Karşılıklı olma. Bir şeyin karşılığı olma. Yüzleşme. Karşılık olma. Karşılama.