LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Ve kelimesini içeren 256 kelime bulundu...

ahd

  • Verilen söz, söz verme.

ahid

  • Verilen söz, andlaşma.

akem

  • Vergisi olmayan emlâk. Türbe, cami, köprü, çeşme gibi.

aktab-ı evliya / aktâb-ı evliya

  • Velilerin büyükleri.

alet-i vesvese / âlet-i vesvese

  • Vesvese aracı.

asaleten

  • Vekil olmayış. Kendi işini kendi namına bizzat kendisi yapmak üzere. Kendi nâmına olmak üzere.

asl-ı vesvese

  • Vesvesenin aslı.

ata / atâ

  • Verme. Bağışlama. Bahşiş. Lütuf. İhsan.
  • Verme, lütuf, ihsan.

atıf

  • Verme, yükleme, bağlama.

atiyye

  • Verilen, nimet.

ba-vehim

  • Vehim ile, şüphe ile.

bac-gir / bâc-gir

  • Vergi toplayan kimse. Vergi toplama memuru. (Farsça)

bacgir / bâcgîr / باجگير

  • Vergi memuru. (Farsça)

bahane / bahâne

  • Vesile, sebep, özür.

bahş

  • Verme, ihsan etme.

bahş eden

  • Veren, bağışlayan.

bavehim / bâvehim

  • Vehim ve korku ile, şüpheyle.
  • Vehimle, kuruntuyla.

baytar / baytâr / بيطار

  • Veteriner.
  • Veteriner.
  • Veteriner. (Arapça)

bedpeyman

  • Verdiği sözde durmayan. Sözünün eri olmayan. Sözünü tutmayan. (Farsça)

bedrud / bedrûd / بدرود

  • Veda. (Farsça)

berat-ı cibayet

  • Vergi, icâre ve resim gibi vakfa veyahut da hazineye ait olan paraları toplamak salâhiyetini veren vesika.

bey'-i bil vefa / bey'-i bil vefâ

  • Vefa ile satış. Alıcı ve satıcının, satıştan vazgeçmek hakkına sâhip olduğu alış-veriş.

beytar / beytâr / بيطار

  • Veteriner. (Arapça)

beyzavi / beyzavî

  • Vefatı (Hi: 685) Büyük âlim ve müfessirlerdendir. Yazdığı Tefsiri "Beyzavî" ismiyle meşhurdur. Tebriz'de medfundur. (K.S.)

bi-vefa / bî-vefa

  • Vefasız, dönek. (Farsça)

bilvekale / bilvekâle

  • Vekâlet ederek, vekil olarak.

bivefa / bîvefa / bîvefâ / بى وفا

  • Vefasız.
  • Vefasız. (Farsça - Arapça)

buht

  • Veled, oğul, mahdum. (Farsça)

cami-ül kelim

  • Vecize. Kısa olup çok mânaya gelen söz.

camiü'l-kelim / câmiü'l-kelim

  • Vecize, kısa olmasına rağmen çok mânâları içine alan söz söyleyen.

cism-i velayet / cism-i velâyet

  • Velîlik bedeni, cismi.

cizye

  • Vergi. Haraç. Müslümanların fethettikleri yerlerde, müslüman olmayanlardan alınan ve devlet teminatı altında bulunmanın karşılığı olan vergi.

çorak

  • Verimsiz toprak.

cürüz

  • Verimsiz çorak yer.

dad / dâd

  • Vergi, ihsan.

dade / dâde

  • Verilmiş, vergi. (Farsça)

daden / dâden

  • Vermek. (Farsça)

daire-i velayet / daire-i velâyet

  • Velilik dairesi.

derece-i velayet / derece-i velâyet

  • Velilik derecesi.

devletlü utufetlü

  • Vezirlere, müşirlere, padişah damatlarına verilen ünvan.

dihiş

  • Verme, veriş, bağışlama, ihsan, atiyye. (Farsça)

ehl-i velayet / ehl-i velâyet

  • Veliler, Allah dostları.

ehlivelayet / ehlivelâyet

  • Velîler, erenler, kalbi nurlanmış müminler.

emr-i i'ta / emr-i i'tâ

  • Verme emri. Verilme emri.

enahid

  • Venüs gezegeni. Zühre seyyaresi. (Farsça)

ervah-ı evliya / ervâh-ı evliya

  • Velîlerin ruhları.

esas-ı velayet / esas-ı velâyet

  • Veliliğin esası, temeli.

ev kema kàl / ev kemâ kàl

  • Veya buna benzer şekilde buyurmuşlar.

evham / evhâm / اوهام

  • Vehimler ve hayaller. Kuruntular ve gerçek dışı şeyler.
  • Vehimler, kuruntular.
  • Vehmler, zanların esâsı olan kıyaslar.
  • Vehimler, kuruntular.
  • Vehimler.
  • Vehimler, kuruntular. (Arapça)

evham-alud / evham-âlûd

  • Vehimler ve kuruntular karışmış.

evham-saz / evham-sâz

  • Vehimli, kuruntu saçan.

evhamın müdafaası

  • Vehimlerin def'edilmesi, kuruntuların kovulması.

evkemakal / evkemakâl

  • Veya söylediği gibi….

evlad / evlâd

  • Veledler, çocuklar.

evliya / evliyâ / اوليا

  • Velîler, Allah'ın sevgili kulları.
  • Velî kelimesinin çoğuludur.
  • Dostlar.
  • Allahü teâlânın sevgili kulları, nefsin esâretinden kurtulup, sözleri, işleri ve hareketleri İslâmiyet'e uygun olanlar, devamlı Allahü teâlâyı hatırlayıp, ananlar.
  • Veliler.

eyzan / ایضا

  • Ve yine, aynı şekilde. (Arapça)

gayr-ı müsmir

  • Verimsiz, faydasız, meyvesiz.

hatem-i velayet / hâtem-i velâyet

  • Velilik mührü.

hemeze

  • Vesvese. Şeytanın desisesi. Kuruntu.

hey'et-i vekile

  • Vekiller hey'eti, icra vekileri hey'eti. Bakanlar Kurulu. Başbakanın riyaset ettiği heyet.

heyet-i vükela / heyet-i vükelâ

  • Vekiller heyeti, Bakanlar Kurulu.

hulf

  • Verdiği sözü tutmama, yemininde durmama.

hulfü'l-vaad

  • Verdiği sözden dönme.

i'ta / i'tâ / اِعْطَا

  • Vermek. Bahşetmek. İhsan etmek.
  • Verme, bahşetme.
  • Verme.

i'tikab

  • Veresiye vermeme. Bir malı borç olarak satmama. Parasını almadıkça malı teslim etmeme.

icaz / îcâz / ایجاز

  • Vecizlik, az sözle çok mânâlar ifade etme.
  • Veciz anlatma, özlü söyleme. (Arapça)

icazkarane / îcazkârâne

  • Vecizeli bir şekilde, az sözle çok mânâlar ifade ederek.

icra vekilleri hey'eti

  • Vekiller heyeti. Başvekilin riyaset ettiği bakanlardan meydana gelen hey'et.

ihab

  • Verme, bağışlama.

iham / îhâm

  • Vehme düşürme.

ihbarat-ı sadıka / ihbârât-ı sâdıka

  • Verilen doğru haberler.

ilah / ilâh / الخ

  • Ve benzerleri, ve diğerleri. (Arapça)

ilm-i feraiz / ilm-i ferâiz

  • Vefât eden kimsenin bıraktığı malın kimlere verileceğini ve nasıl taksim edileceğini öğreten ilim.

imkan-ı vehmi / imkân-ı vehmî

  • Vehimle bir şeyi mümkün görmek, zannetmek.

intisah

  • Verilen öğütü dinleme, edilen nasihatı tutma.

iras / irâs

  • Verme, miras bırakma.

irsiyet

  • Verâset. Aile ve soydan geçen benzerlik.

irtihal / irtihâl

  • Vefat etmek, ölmek.

ısdak

  • Verilecek parayı kadının nikâhında tesbit edip kararlaştırma.

işkil

  • Vesvese, kuşku.

isti'dad-şure

  • Verimsiz istidad. Çorak yerin kabiliyeti. (Farsça)

istidad-ı şure / istidad-ı şûre

  • Verimsiz, çorak istidad.

istivfa

  • Vefa istemek.

ita / îta

  • Verme.

ita etmek / itâ etmek

  • Vermek.

kahraman-ı velayet / kahraman-ı velâyet

  • Velîlik alanında kahraman.

kali / kâlî

  • Veresiye satmak.

kavs-ı mevhume / kavs-ı mevhûme

  • Vehmedilen, varsayılan yay; sanal yay.

kefen

  • Vefât eden kimsenin yıkandıktan sonra sarılarak defnedildiği beyaz bez parçaları.

kefen-i sünnet

  • Vefât eden erkek için üç, kadın için beş parça olan bez parçası.

kemalat-ı velayet / kemâlât-ı velâyet

  • Velilik vasıfları.

keşf-i evliya

  • Velilerin mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görmesi.

kurb-i velayet / kurb-i velâyet

  • Velâyet, evliyâlık yoluna âit yakınlık. Allahü teâlâdan gelen feyz ve bereketlere, arada vâsıta bulunmak sûretiyle kavuşma.

kutbiyet / قُطْبِيَتْ

  • Velilikte yüksek bir makam.

kuvve-i vahime / kuvve-i vâhime

  • Vehim ve hayâl duygusu. Kuruntu hâssesi.

kuvve-i velayet / kuvve-i velâyet

  • Velîlik kuvveti.

kuvvet-i vehim

  • Vehim kuvveti, kuruntu gücü.

kuvvet-i velayet / kuvvet-i velâyet

  • Velîlik kuvveti.

lümme

  • Vesvese, nokta.

ma'reke-i evham

  • Vehim ve asılsız kuruntuların çarpıştığı savaş alanı.

mağlata-i vehmiye / mağlâta-i vehmiye

  • Vehmin yanlışı doğru göstermesi, olmayan bir şeyi varmış gibi tasvir etmesi.

maglata-i vehmiyye

  • Vehmin, insanı yanıltmak için yanlışı doğru göstermesi.

mahsuldar

  • Verimli, bereketli. Mahsul veren. (Farsça)
  • Verimli.

makam-ı imtinan

  • Verilen nimet ve ihsandan söz etme makamı.

makam-ı üveys

  • Veysel Karani'nin makamı.

makam-ı vekalet / makam-ı vekâlet

  • Vekillik makamı.

makamat-ı evliya / makamât-ı evliya

  • Velilerin manevî makamları.

makamat-ı velayet / makamât-ı velâyet

  • Velîlik makamları.

mal-i hulya

  • Vesvese, kara sevdâ, kuruntu, boş hayaller. (Farsça)

mamizan

  • Vers denilen ot.

manzume

  • Vezinli ve kafiyeli söz.

mat'unen

  • Vebâya tutularak.

matte

  • Vesile, sebep.

medyun

  • Verecekli.

melek-i müekkel / مَلَكِ مُؤَكَّلْ

  • Vekil tayin edilmiş, görevli melek.
  • Vekil kılınan melek.

menh

  • Verme, ihsan etme.

merhume

  • Vefât etmiş, rahmete kavuşmuş kadın.

mertebe-i velayet / mertebe-i velâyet / مَرْتَبَۀِ وَلَايَتْ

  • Velilik mertebesi, derecesi.
  • Velilik mertebesi.

meşarib-i evliya / meşârib-i evliya

  • Velîlerin meşrepleri, tasavvuf yolunda ortaya koydukları ve takip ettikleri yöntemler.

meslul / meslûl / مسلول

  • Veremli. (Arapça)

mevacid

  • Vecd hâlleri. Kalbî zevk veren istiğrak halleri.

mevaid / mevaîd

  • Verilen sözler, vaadler.

mevhibe

  • Verilmiş.

mevhube / mevhûbe

  • Verilmiş. İhsan edilmiş. Karşılıksız olarak birisine verilmiş mal.
  • Verilen.

mevhum / mevhûm / موهوم / مَوْهُومْ

  • Vehmolunmuş, aslı esâsı yokken zihinde kurulmuş olan, kuruntuya dayanan. Hayâlî.
  • Vehmedilmiş, asılsız, kuruntuya dayalı. (Arapça)
  • Vehimde olup, hakîkatte olmayan.

mevhume

  • Vehim, kuruntu ve hayâl nev'inden bir şey.

mevrus

  • Vereseye âit olan. Miras edilmiş. Miras edilen eşya.

mevsuk / mevsûk

  • Vesikalı, belgeli, sağlam.

mevzunen

  • Vezinli olarak. Ölçülü olarak.

meyyit

  • Vefât etmiş, ölü.

miras / mîrâs

  • Vefât eden kimsenin, geride kalan akrabâlarına bıraktığı mal ve haklar.

mu'ta

  • Verilen. İ'tâ olunmuş, verilmiş olan.

mu'ti / mu'tî

  • Veren, ihsân eden mânâsına Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (ism-i şerîflerinden).
  • Veren. İtâ eden.

mu'tiyat / معطيات

  • Veri. (Arapça)

müekkel / مُؤَكَّلْ

  • Vekil edilen kimse. Vekil tâyin olunmuş olan.
  • Vekil edilmiş.
  • Vekil kılınan.

müekkil

  • Vekil tayin eden. İşine vekilini ikame eden. İşleri için başkasını yerine bırakan.
  • Vekil eden.

mümevveh

  • Vehmî, hayâlî.

münbit / منبت

  • Verimli, verimi bol. İnbat eden, ekini güzel yetiştiren.
  • Verimli.
  • Verimli.
  • Verimli. (Arapça)

münciz

  • Verdiği sözü yerine getiren. Ahdini yapan. İncâz eden.

müsmiriyet / مثمریت

  • Verimlilik. (Arapça)

muta / mûtâ

  • Verilmiş, kendisine bir şey verilen.

müteşekkirane / müteşekkirâne

  • Verdiği nimetlerden dolayı Allah'a şükrederek.

mütevazi / mütevâzî

  • Vezinli, tartılı.

müteveffa / müteveffâ / مُتَوَفَّا

  • Vefat etmiş, ölmüş.
  • Vefât etmiş. Ölmüş kimse.
  • Vefat etmiş.

mütevehhimane / mütevehhimâne

  • Vehimlenircesine, evhamlanırcasına. (Farsça)

mütevekkil

  • Vekil eden, tevekkül eden.

müteverrim / متورم

  • Veremli, verem hastası. (Arapça)

müteverrimen

  • Verem olarak.

müvekkel

  • Vekil tâyin olunmuş olan, vekil edilmiş olan. Bir kimse tarafından işlerini görmek veya kendisini müdafaa ettirmek için vekil edilmiş kimse.

müvekkil / موكل

  • Vekil eden, bir kimseyi kendi yerine geçiren.
  • Vekâlet veren.
  • Vekil eden, vekil tayin eden.
  • Vekil tayin eden.
  • Vekalet veren. (Arapça)

müvesvis

  • Vesvese veren, şek veren. Şüphelenmeğe sebeb olan.
  • Vesvese veren, şüphe ve kuruntu veren.
  • Vesvese veren.

na-mihr-ban

  • Vefasız, sevgisiz, muhabbetsiz. (Farsça)

na-mihr-bani / na-mihr-banî

  • Vefasızlık, sevgisizlik, muhabbetsizlik. (Farsça)

nahid / nâhid / ناهيد

  • Venüs, Çulpan, Zühre. (Farsça)

naib / nâib / نَائِبْ

  • Vekil, birinin yerine geçen.
  • Vekil.
  • Vekil, yerine geçen.

nakib / nakîb

  • Vekil.

nakile / nâkile / نَاقِلَه

  • Verici.

nazar-ı velayet / nazar-ı velâyet

  • Velîlik bakışı, velâyet gözü.

nefs-i ihbar / nefs-i ihbâr

  • Verilen haberin kendisi.

nesie

  • Veresiye almak. Satın alınan şeyin bedelini vermeyip sonraya bırakmak.

nur-u velayet / nur-u velâyet

  • Velilik ışığı.

pedrud

  • Vedâlaşma. (Farsça)

pesadet

  • Veresiye alışveriş. (Farsça)

reddü'l-evham

  • Vehimleri, kuruntuları reddetme.

reis-i vükela / reis-i vükelâ

  • Vekillerin başı. Başvekil. Başbakan.

sadr-ı ali / sadr-ı âli

  • Vezirlerin veya vekillerin başkanı. Sadrâzam.

şah-ı velayet

  • Velîlik makamının şâhı, başı.

sahib-i velayet / sahib-i velâyet

  • Velâyet sahibi, veli olan kimse.

şahs-ı veli / şahs-ı velî

  • Velî şahıs, evliya; büyük zât.

sandukdar / صندوقدار

  • Veznedar. (Arapça - Farsça)

sandukkar

  • Veznedar.

sertac-ı evliya

  • Velîlerin baş tacı.

seyr ü süluk-u velayet / seyr ü sülûk-u velâyet

  • Velayet yoluyla çıkılan mânevî yolculuk.

sıddık-ı vefiy

  • Vefâlı ve her yönüyle sâdık olan.

sill / سل

  • Verem. (Arapça)

sipar

  • Veren, fedâ eden. (Farsça)

sırr-ı velayet / sırr-ı velâyet

  • Velîlik sırrı.

sühaf

  • Verem hastalığı.

şükr

  • Verilen nîmetleri yerli yerinde kullanma. Allahü teâlâya, verdiği nîmetlerle isyân etmeme. Nîmetleri kullanırken sâhibini unutmama. Görülen iyiliğe karşı teşekkür. Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyma.

şükreyleme

  • Verdiği nimetlerden dolayı Allah'a teşekkürlerini sunma.

sultan-ı evliya

  • Velilerin sultanı, reisi.

taarruz-u evham

  • Vehimlerin hücumu.

tabakat-ı evliya / tabakat-ı evliyâ

  • Velilerin tabakaları, dereceleri.

tahsildar / tahsildâr / تحصيلدار

  • Vergi derleyen.
  • Vergi memuru. (Arapça - Farsça)

takas

  • Vereceğini alacağına karşılık tutmak suretiyle ödeşmek, sayışmak, değişmek.

tarik-i velayet / tarik-i velâyet

  • Velilik yolu.

tarik-ı velayet serlevhası / tarik-ı velâyet serlevhası

  • Velilik yolunun başlığı; 29. Mektubun 9. kısmı olan Telvihat-ı Tis'a.

taun / tâun / tâûn / طاعون / طَاعُونْ

  • Vebâ denen dehşetli bir bulaşıcı hastalık. Bu hastalıkta lenf bezlerinde hâsıl olan yumruların herbiri.
  • Veba, salgın hastalık.
  • Vebâ.
  • Veba. (Arapça)
  • Vebâ.

techiz / techîz

  • Vefât edenin (ölenin) yıkanmasından kabre defnedilmesine kadar yapılması lâzım gelen şeyler.

tesellüm

  • Verileni geri almak.

teşkikat-ı vehmiye / teşkikât-ı vehmiye

  • Vehmî ve asılsız şüpheler, tereddütler.

tevacüd / tevâcüd

  • Vecd ve muhabbette kemâle ermeyenin (olgunlaşmayanın) isteğiyle vecde kavuşmaya tâlib olması, istemesi.

tevdian

  • Vererek, bırakarak, teslim ve emanet ederek.

tevehhüm / توهم

  • Vehimlenme.

tevehhümkarane / tevehhümkârâne

  • Vehimlenerek, kuruntuya kapılarak.

tevekkül

  • Vekil etme, gerekeni yaptıktan sonra neticeyi Allaha bırakma.

tevesvüs

  • Vesvese etme.

tevkil / tevkîl / تَوْك۪يلْ

  • Vekil tayin etme.
  • Vekil tayin etme.
  • Vekil kılma.

turuk-u evliya / turuk-u evliyâ / طُرُوقُ اَوْلِيَا

  • Velîlerin yolları.
  • Velilerin gittiği yollar, tarikatlar.

turuk-u velayet / turuk-u velâyet

  • Velîlik yolları.

ubudiyet-i evliya / ubûdiyet-i evliya

  • Velilerin ibadeti, kulluğu.

ünvan-ı velayet / ünvan-ı velâyet

  • Velîlik ünvanı.

üveysi / üveysî

  • Veysel Karânî Hazretleri gibi sevdiği ve kendisine bağlı olduğu zâtı görmeden, gıyaben bağlanma, ders alma.

vafi / vâfî

  • Vefalı, kendini seveni unutmayan, ilgisini kesmeyen.

vahime

  • Vehim veren, vesvese veren.

ve hakeza / ve hâkeza

  • Ve böylece, bunun gibi.

ve saire

  • Ve bunun gibi.

vecd-alud / vecd-âlud

  • Vecd veren haller. Manevî coşkunlukla beraber olan hal. (Farsça)

vecd-efza / vecd-efzâ

  • Vecdi artıran, heyecanı çoğaltan. (Farsça)

vecdi / vecdî

  • Vecdle ilgili, heyecanla ilgili.

vech

  • Vecih, yüz, tarz, ön, alın, sebep, ilgi.

veçh-i nazım

  • Vezin, tertip yönü.

vecihi / vecihî

  • Veche ait. Veche dair.

vedaname / vedânâme

  • Vedâ yazısı.
  • Veda yazısı.

vefa-ender / vefâ-ender

  • Vefâ içinde.

vefadar / vefadâr / vefâdâr / وفادار

  • Vefalı, sözünde ve dostluğunda devamlı olan.
  • Vefalı, dostluğu devamlı.
  • Vefâlı, sözünde ve dostluğunda devamlı olan.
  • Vefalı. (Arapça - Farsça)

vefadarane / vefadarâne / vefadârâne

  • Vefalı olarak, vefa göstererek.
  • Vefalı olarak.

vefakar / vefakâr / vefâkâr / وفاكار

  • Vefalı, sözünde ve dostluğunda devamlı olan.
  • Vefalı.
  • Vefalı. (Arapça - Farsça)

vefakarane / vefakârâne / vefâkârâne

  • Vefa göstererek.
  • Vefalı bir şekilde.

vefiyat / vefiyât

  • Vefatlar, ölümler.
  • Vefatlar, ölümler.

vehel

  • Vehim, kuruntu.

vehhabi / vehhâbî

  • Vehhabilik anlayışından olan.

vehhabiyyet / vehhâbiyyet / وهابيت

  • Vehhâbîlik. (Arapça)

vehhabiyyun / vehhâbiyyûn / وهابيون

  • Vehhâbîler. (Arapça)

vehham

  • Vehimli, kuruntulu.

vehim ü hayal

  • Vehim ve hayal; olmayan bir şeyi varmış gibi gösterme ve hayal etme.

vehm

  • Vehim, kuruntu.

vehm-alud / vehm-âlud

  • Vehimli, kuruntu dolu.
  • Vehimli. Vehim dolu. Vehim karışık. (Farsça)

vehm-nak / vehm-nâk

  • Vehimli, kuruntulu. (Farsça)

vehmetmek

  • Vehme kapılmak, kuruntulanmak.

vehmi / vehmî

  • Vehimle ilgili.

vehub

  • Verimi fazla, vergisi çok.

vekalet / vekâlet

  • Vekillik, bakanlık.

vekaleten / vekâleten / وكالة

  • Vekil olarak.
  • Vekil olarak. (Arapça)

vekaletname / vekâletnâme / وكالت نامه

  • Vekil etme yazısı.
  • Vekillik belgesi. (Arapça - Farsça)

vekeza / vekezâ

  • Ve bu da öyle.

velayat / velâyât

  • Velâyetler, velîlikler.
  • Velîlikler.

velayet / velâyet / وَلَايَتْ

  • Velîlik.
  • Velîlik, ermişlik.
  • Veli olan kimsenin hali, dervişlik, dostluk, sadakat, başkasına sözünü geçirmek.
  • Velilik.

veliahd / velîahd / وليعهد

  • Veliaht. (Arapça)

verise / verîse

  • Veris otuyla boyanmış nesne.

vesaik / vesâik / وَثَائِقْ

  • Vesîkalar.

vesail / vesâil

  • Vesileler, sebepler.
  • Vesileler, araçlar.

vesair / vesâir

  • Ve diğerleri.

vesaire

  • Ve diğerleri.

vesiledar / vesiledâr

  • Vesileli. (Farsça)

vesilehah / vesilehâh

  • Vesile isteyen. (Farsça)

vesvas

  • Vesvese veren.

vesvesedar / vesvesedâr

  • Vesveseli, kuruntulu. (Farsça)

vezaret / vezâret / وزارت

  • Vezirlik. (Arapça)

veznedar / veznedâr

  • Vezne memuru. Bir teşkilâta âit parayı alıp veren memur. (Farsça)
  • Vezne memuru.

vilayet-i kübra / vilâyet-i kübrâ

  • Vehimden ve hayâlden kurtulma makâmı. Bu vilâyete, Vilâyet-i enbiyâ da denir.

vilayet-i sugra / vilâyet-i sugra

  • Vehimden ve hayâlden kurtulamadan ilerlenen evliyâlık yolu. Buna Vilâyet-i evliyâ da denir.

vücuh / vücûh

  • Vecihler, yönler.
  • Vecihler, yüzler, yönler.

vükela / vükelâ / وُكَلَا

  • Vekiller, bakanlar.
  • Vekiller.

vüzera / vüzerâ / وزرا / وُزَرَا

  • Vezirler.
  • Vezirler.
  • Vezirler. (Arapça)
  • Vezirler.

yar-ı bivefa / yâr-ı bîvefâ

  • Vefasız dost.