LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te V kelimesini içeren 1060 kelime bulundu...

a'mak-ı vicdan

  • Vicdanın derinlikleri.

a'rab

  • Vatanı çöl olan ve medeniyetten uzak yaşayan Arap.

a'raz / a'râz

  • Varlıkta kalabilmesi için başka bir şeye muhtâc olan hâssalar (özellikler), sıfatlar. Araz'ın çokluk şeklidir.

ab'ab / ab'âb / عبعاب

  • Vantrolog. (Arapça)

acaib-i vezaif / acaib-i vezâif

  • Vazifelerin şaşırtıcılıkları.

acilen / âcilen

  • Vakit gelince yapılmak üzere. Bir vâdeye veya bir şarta bağlı bulunarak.

acz-i zati / acz-i zâtî

  • Varlığın öz niteliği olan âcizlik (ateşin öz niteliği olan sıcaklık gibi).

adk

  • Vurmak, darp.

ahd

  • Verilen söz, söz verme.

ahid

  • Verilen söz, andlaşma.

ahkar-ı mahlukat / ahkar-ı mahlûkat

  • Varlıkların en hakir ve en küçüğü.

ahlak-ı seyyie-i vahşiyane / ahlâk-ı seyyie-i vahşiyâne

  • Vahşet saçan kötü ahlâk.

ahval-i vücudiye ve fıtriye / ahvâl-i vücudiye ve fıtriye

  • Varlığa ve yaratılışa dair haller.

ajeh

  • Vücutta çıkan pürtüklü küçük ur. (Farsça)

akem

  • Vergisi olmayan emlâk. Türbe, cami, köprü, çeşme gibi.

aktab-ı evliya / aktâb-ı evliya

  • Velilerin büyükleri.

aktar-ı beden / aktâr-ı beden

  • Vücudun her tarafı.

akvam-ı vahşiye / akvâm-ı vahşiye

  • Vahşi kavimler.

alam-ı cismani / âlâm-ı cismanî

  • Vücutların acı çekmesi.

alam-ı gurbet / alâm-ı gurbet

  • Vatandan ayrı kalma elemleri, gurbet acıları.

alem-i kevn / âlem-i kevn

  • Varlık âlemi.
  • Varlık âlemi. Kâinat.

alem-i misal / âlem-i misâl

  • Varlıkların kendilerinin değil de sûretlerinin, görünüşlerinin bulunduğu âlem.

alem-i vücud / âlem-i vücud

  • Varlık âlemi.

alem-i vücut / âlem-i vücut

  • Varlık âlemi.

alet olma / âlet olma

  • Vasıta olma, kullanılma.

alet-i vesvese / âlet-i vesvese

  • Vesvese aracı.

alu-balu / alu-bâlu

  • Vişne. (Farsça)

alubalu / âlûbâlu / آلوبالو

  • Vişne. (Farsça)

amed ü şüd / âmed ü şüd

  • Varıp gelme. Gidiş geliş; geldi gitti.

ameliyat-ı cerrahiye-i nafia / ameliyat-ı cerrahiye-i nâfia

  • Vücudun faydasına olan cerrahî ameliyat.

amir-i vicdani / âmir-i vicdanî

  • Vicdana ait âmir, vicdanı çalıştıran.
  • Vicdana emreden, vicdanı çalıştıran.

antikor

  • Vücuda giren hastalık mikroplarını zararsız kılmak için organizmanın bir kanun-u İlahî ile çıkardığı madde. (Fransızca)

arazi-i mevkufe / arâzi-i mevkufe

  • Vakfedilmiş yerler. Bir hayır işine devamlı surette tahsis edilmiş yerler.

artuşi

  • Van çevresinde bulunan büyük aşiretlerden birisidir, "Ertoşi" ve "Ertuş" adıyla da anılmaktadır.

asabiyet-i kavmiye

  • Vatanperverlik. Menfi milliyetçilik, Asabiyet-i câhiliye, asabiyet-i milliye, asabiyet-i nev'iyye gibi tabirler de aynı mânayı ifâde eder..

asaleten

  • Vekil olmayış. Kendi işini kendi namına bizzat kendisi yapmak üzere. Kendi nâmına olmak üzere.

ashab-ı vicdan / ashâb-ı vicdân / اَصْحَابِ وِجْدَانْ

  • Vicdan ve insaf sahipleri.
  • Vicdan sâhibleri.

asl-ı vesvese

  • Vesvesenin aslı.

ata / atâ

  • Verme. Bağışlama. Bahşiş. Lütuf. İhsan.
  • Verme, lütuf, ihsan.

atıf

  • Verme, yükleme, bağlama.

atiyye

  • Verilen, nimet.

avn-i hak

  • Varlığı zorunlu ve gerçek olan, her şeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan Allah'ın yardımı.

ayanısabite / ayânısâbite

  • Varlıkların ilâhî ilimde ezelden beri bulunan hakikatları.

ayat-ı vücub / âyât-ı vücub / âyât-ı vücûb

  • Varlığı vacip ve mutlaka gerekli olan Allah'ın âyetleri, delilleri.
  • Varlığının vacip ve zorunlu olduğunu gösteren âyetler, deliller.

ayine-i vücud / âyine-i vücud

  • Varlık aynası.

aza-yı beden / âzâ-yı beden

  • Vücut organları.

azab-ı vicdani / azâb-ı vicdânî

  • Vicdan azabı.

azab-ı vicdaniye

  • Vicdan azabı.

azam-ı mevcudat / âzam-ı mevcudat

  • Varlıkların en büyüğü.

azeh

  • Vücutta çıkan siğil. (Farsça)

ba-vehim

  • Vehim ile, şüphe ile.

bac-gir / bâc-gir

  • Vergi toplayan kimse. Vergi toplama memuru. (Farsça)

bacgir / bâcgîr / باجگير

  • Vergi memuru. (Farsça)

bahane / bahâne

  • Vesile, sebep, özür.

bahire / bâhire

  • Vapur. Gemi.

bahş

  • Verme, ihsan etme.

bahş eden

  • Veren, bağışlayan.

bakar-ı vahşi / bakar-ı vahşî

  • Vahşî, yabanî öküz.

baki-i sermedi / bâkî-i sermedî

  • Varlığı sonsuz ve sürekli olan Allah.

bari / bâri

  • Varlıklara biçim verip şekillendiren ve onları mükemmel bir surette yaratan Allah.

bari' teala ve tekaddes / bâri' teâlâ ve tekaddes

  • Varlıklara biçim verip şekillendiren, onları mükemmel bir surette yaratan, yüce ve her türlü eksiklikten uzak Allah.

bari-i teala / bâri-i teâlâ

  • Varlıklara biçim verip şekillendiren, onları mükemmel bir şekilde yaratan ve her türlü kusur ve eksiklikten uzak ve yüce olan Allah.

başid / bâşid

  • Van ilinde bir dağ.

başid dağı / bâşid dağı

  • Van civarında bulunan ve yüksekliği 3750 m. olan bir dağdır, kayıtlarda "Başet Dağı" olarak anılır.

başit

  • Van civarında bulunan ve yüksekliği 3750 m. olan bir dağdır, günümüzde "Başet Dağı" olarak anılır.

bavehim / bâvehim

  • Vehim ve korku ile, şüpheyle.
  • Vehimle, kuruntuyla.

baytar / baytâr / بيطار

  • Veteriner.
  • Veteriner.
  • Veteriner. (Arapça)

bedenen / بدنا

  • Vücutça. Beden ile.
  • Vücutça. (Arapça)

bedpeyman

  • Verdiği sözde durmayan. Sözünün eri olmayan. Sözünü tutmayan. (Farsça)

bedrud / bedrûd / بدرود

  • Veda. (Farsça)

beka-i vücud / bekâ-i vücud

  • Varlık özelliğinin sürekli olması.

berat-ı cibayet

  • Vergi, icâre ve resim gibi vakfa veyahut da hazineye ait olan paraları toplamak salâhiyetini veren vesika.

bey'-i bil vefa / bey'-i bil vefâ

  • Vefa ile satış. Alıcı ve satıcının, satıştan vazgeçmek hakkına sâhip olduğu alış-veriş.

beytar / beytâr / بيطار

  • Veteriner. (Arapça)

beyyinen

  • Vâzıhan, aşikâr olarak, alenen, açık olarak.

beyzavi / beyzavî

  • Vefatı (Hi: 685) Büyük âlim ve müfessirlerdendir. Yazdığı Tefsiri "Beyzavî" ismiyle meşhurdur. Tebriz'de medfundur. (K.S.)

bezl-i vücut eden

  • Vücudunu feda eden.

bi-gah / bî-gah

  • Vakitsiz, zamansız. (Farsça)

bi-hengam / bî-hengam

  • Vakitsiz, zamansız. (Farsça)

bi-vefa / bî-vefa

  • Vefasız, dönek. (Farsça)

bi-vukuf / bî-vukuf

  • Vukufsuz, bîhaber, malûmatsız, habersiz.

bidayet-i vahiy / bidâyet-i vahiy

  • Vahyin başlangıcı.

bila-vasıta / bilâ-vasıta

  • Vasıtasız. Araya biri girmeden, doğrudan doğruya.

bilfarz

  • Varsaymakla.

bilvasıta / بِالْوَاسِطَه

  • Vasıtayla.
  • Vasıta ile.
  • Vasıta ile.

bilvekale / bilvekâle

  • Vekâlet ederek, vekil olarak.

birader-i vicdan

  • Vicdan kardeş.

biran

  • Viran, harab, yıkık, dökük, eski. (Farsça)

bisr

  • Vücudu sivilceli olan kişi.

bivefa / bîvefa / bîvefâ / بى وفا

  • Vefasız.
  • Vefasız. (Farsça - Arapça)

bizatihi kaim / bizatihî kaim

  • Varlığı başka bir sebebe bağlı olmayan, kendi zâtıyla var olan.

bud / bûd / بود

  • Varlık. (Farsça)
  • Varlık. (Farsça)

buht

  • Veled, oğul, mahdum. (Farsça)

bünye-hiz / bünye-hîz

  • Vücudu canlandıran, bünyeyi kaldıran. (Farsça)

cami-ül kelim

  • Vecize. Kısa olup çok mânaya gelen söz.

camiü'l-kelim / câmiü'l-kelim

  • Vecize, kısa olmasına rağmen çok mânâları içine alan söz söyleyen.

caymak

  • Vazgeçmek. Sözünden dönmek. (Türkçe)

cazibe-i umumi-i vatani / cazibe-i umumî-i vatanî

  • Vatana ait genel çekim gücü.

cederi / cederî

  • Vücutta çıkan çiçek hastalığı.

celil-i layezal / celîl-i lâyezâl

  • Varlığı sürekli, haşmet ve yüceliği sonsuz olan Allah.

cemil-i lemyezel / cemîl-i lemyezel

  • Varlığı sürekli, güzelliği sonsuz olan Allah.

cenab-ı vacibü'l-vücud / cenâb-ı vâcibü'l-vücud

  • Varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah.

cenab-ı vacibü'l-vücud ve tekaddes / cenâb-ı vâcibü'l-vücud ve tekaddes

  • Varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan ve her türlü kusur ve eksikten uzak olan Allah.

ceraye

  • Vakıf tarafından verilen erzak ve yiyecek.

ceset

  • Vücud, beden.

cilve-i kudret-i ezeliye

  • Varlığının başlangıcı olmayan ve ezelden beri var olan Allah'ın kudretinin tecellisi, yansıması.

çımacı

  • Vapurda ve iskelede çımayı atıp tutmak vazifesiyle görevli tayfa.

cism-i velayet / cism-i velâyet

  • Velîlik bedeni, cismi.

cism-i vücud

  • Vücut cismi, şekli.

cizye

  • Vergi. Haraç. Müslümanların fethettikleri yerlerde, müslüman olmayanlardan alınan ve devlet teminatı altında bulunmanın karşılığı olan vergi.

çorak

  • Verimsiz toprak.

cühhal-i vahşiye

  • Vahşî ve kural tanımaz zırcahiller.

cürüz

  • Verimsiz çorak yer.

dad / dâd

  • Vergi, ihsan.

dade / dâde

  • Verilmiş, vergi. (Farsça)

daden / dâden

  • Vermek. (Farsça)

daire-i melekut / daire-i melekût

  • Varlıkların iç yüzüyle alakalı görünmeyen daire.

daire-i mümkinat / daire-i mümkinât

  • Varlığı ile yokluğu eşit olan şeyler dairesi, yaratılanlar âlemi.

daire-i vataniye

  • Vatan dairesi.

daire-i velayet / daire-i velâyet

  • Velilik dairesi.

daire-i vücud

  • Vücud ve varlık dairesi ve sahası.
  • Varlık dairesi, alanı, sahası.

daire-i vücut

  • Varlık dairesi.

dakr

  • Vurmak, darb.

daraban

  • Vurma, vuruş. Çarpış, çarpıntı, çarpma.

darb

  • Vurma, çarpma.

darbe

  • Vurma, saldırma.

dare

  • Vazife, görev, ödev. (Farsça)

darib / dârib

  • Vuran, döven.

darp

  • Vurma, dövme.

daussıla / dâussılâ

  • Vatan hasreti.

daüssıla / dâüssıla

  • Vatan özlemi.

davet makamı / dâvet makâmı

  • Vilâyet (evliyâlık) makâmının üstünde, peygamberlere mahsus bir makâm.

deb'

  • Vurmak, darb.

delail-i vücud / delâil-i vücud

  • Varlık delilleri.

delail-i vücudu / delâil-i vücudu

  • Varlığının delilleri.

delil-i vücud

  • Varlığının ispatı.

delz

  • Vurmak, darb.

demdeme

  • Vızıltı, ses.

derece-i velayet / derece-i velâyet

  • Velilik derecesi.

devam-ı vücud

  • Varlığın devamı.

devam-ı vücut

  • Varlığın devamı.

devletlü utufetlü

  • Vezirlere, müşirlere, padişah damatlarına verilen ünvan.

dihiş

  • Verme, veriş, bağışlama, ihsan, atiyye. (Farsça)

ebedi zat / ebedî zât

  • Varlığının sonu olmayan Allah.

ebna-yı vatan / ebnâ-yı vatan

  • Vatan evlâtları.
  • Vatan evlatları.

ebu-l vakt

  • Vakit ve hâlin te'siri altında kalmıyanlar.

ecza-i asliye / eczâ-i asliye

  • Vücudda temel teşkil eden parçalar ve kısımlar, unsurlar.

edna-yı mevcudat / ednâ-yı mevcudat

  • Varlıkların en aşağısı.

efaim

  • Vâsi olmak, geniş olmak, bol olmak.

ehl-i tefekkür

  • Varlıklar üzerinde Allah'ı tanımayı sonuç verecek şekilde düşünenler.

ehl-i tertib / ehl-i tertîb

  • Vitirle berâber en çok beş vakit namazı kazâya kalmış kimse.

ehl-i velayet / ehl-i velâyet

  • Veliler, Allah dostları.

ehl-i vicdan

  • Vicdanlılar, insaflılar.

ehl-i vicdan ve insaf

  • Vicdan ve insaf sahibi insanlar.

ehlivelayet / ehlivelâyet

  • Velîler, erenler, kalbi nurlanmış müminler.

eimme-i verese

  • Vâris olan imamlar. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mânevi vârisi olan büyük zâtlar, mürşidler, imamlar.

ejah

  • Vücutta ve bilhassa ellerde çıkan ufak urlar, siğil, sivilce. (Farsça)

ekvan / ekvân / اَكْوَانْ

  • Varlıklar, âlemler.
  • Varlıklar.

ekvani / ekvânî

  • Varlıklarla ilgili.

el-eys

  • Vücud. Varlık. Büyük cisim.

elem-i dembedem

  • Vakit vakit gelen elem. Ara sıra gelen acı.

emr-i i'ta / emr-i i'tâ

  • Verme emri. Verilme emri.

emr-i vicdani / emr-i vicdanî

  • Vicdanî emir.

enahid

  • Venüs gezegeni. Zühre seyyaresi. (Farsça)

endam

  • Vücut, beden, boy pos.

endami / endamî

  • Vücuda uygun, bedene münasib, biçimli. (Farsça)

engam

  • Vakit, zaman, an. Mevsim. (Aslı: Encam'dır.) (Farsça)

enva-ı kainat / envâ-ı kâinat

  • Var olan şeylerin türleri, varlıkların çeşitleri.

enva-ı mahluk / envâ-ı mahlûk

  • Varlık türleri.

envar-ı vücud / envâr-ı vücud

  • Varlık nurları; Rabbiyle olan bağdan ortaya çıkan varlık nurları, ışıkları.

envar-ı vücudiye / envâr-ı vücudiye

  • Varlığa ait nurlar.

envar-ı vücut / envâr-ı vücut

  • Varlık nurları.

erhab

  • Vâsi, geniş, açık.

ervah-ı bakiye / ervâh-ı bâkiye

  • Varlığı devamlı olan, ölümsüz ruhlar.

ervah-ı evliya / ervâh-ı evliya

  • Velîlerin ruhları.

esas-ı velayet / esas-ı velâyet

  • Veliliğin esası, temeli.

esefa / esefâ / اسفا

  • Vâ esefâ! Eyvah, yazık!
  • Vah vah, eyvahlar olsun, yazık! (Arapça)

esma-i mevsule

  • Vasleden isimler.

esna / esnâ

  • Vakit, zaman.

eşref-i mahlukat / eşref-i mahlûkat / eşref-i mahlûkât / اشرف مخلوقات

  • Varlıkların en şereflisi.
  • Varlıkların en şereflisi, insan.

eşya u mevcudat

  • Var olan şeyler, varlıklar.

ev kema kàl / ev kemâ kàl

  • Veya buna benzer şekilde buyurmuşlar.

evasıt / evâsıt

  • Vasatlar, orta hâlli olanlar.

evdiye / اودیه

  • Vadiler, dereler. (Arapça)

evhad

  • Vahid. Tek.

evham / evhâm / اوهام

  • Vehimler ve hayaller. Kuruntular ve gerçek dışı şeyler.
  • Vehimler, kuruntular.
  • Vehmler, zanların esâsı olan kıyaslar.
  • Vehimler, kuruntular.
  • Vehimler.
  • Vehimler, kuruntular. (Arapça)

evham-alud / evham-âlûd

  • Vehimler ve kuruntular karışmış.

evham-saz / evham-sâz

  • Vehimli, kuruntu saçan.

evhamın müdafaası

  • Vehimlerin def'edilmesi, kuruntuların kovulması.

evkaf / evkâf / اوقاف

  • Vakıflar.
  • Vakıflar.
  • Vakıflar. Sâhibi tarafından İslâmiyet'e uygun olarak bir hayır işe tahsis edilmiş mülk veya mallar.
  • Vakıflar. (Arapça)

evkat / evkât / اوقات

  • Vakitler.
  • Vakitler, zamanlar.
  • Vakitler. (Arapça)

evkemakal / evkemakâl

  • Veya söylediği gibi….

evlad / evlâd

  • Veledler, çocuklar.

evlad-ı vatan / evlâd-ı vatan

  • Vatan evlâdı.
  • Vatan çocukları.

evliya / evliyâ / اوليا

  • Velîler, Allah'ın sevgili kulları.
  • Velî kelimesinin çoğuludur.
  • Dostlar.
  • Allahü teâlânın sevgili kulları, nefsin esâretinden kurtulup, sözleri, işleri ve hareketleri İslâmiyet'e uygun olanlar, devamlı Allahü teâlâyı hatırlayıp, ananlar.
  • Veliler.

evrad / evrâd

  • Virdler.
  • Virdler; devamlı yapılan zikirler.

evsaf / evsâf / اوصاف

  • Vasıflar, özellikler.
  • Vasıflar, özellikler.
  • Vasıflar, özellikler.
  • Vasıflar.
  • Vasıflar, özellikler. (Arapça)

evsāf / اَوْصَافْ

  • Vasıflar.

evsaf u şerait / evsâf u şerâit

  • Vasıflar ve şartlar.

eyyan

  • Vakit, zaman.

eyzan / ایضا

  • Ve yine, aynı şekilde. (Arapça)

ezeliyet

  • Varlığının başlangıcı olmama.

faheka

  • Vurulduğu yerden kan çıkartan kılıç ve neşter parçası.

faraz

  • Varsayım.

farazi / farazî / فَرَض۪ي

  • Var sayılan.

faraziye

  • Varsayım.

faraziyye / فرضيه

  • Varsayım. (Arapça)

farz / فَرْضْ

  • Var sayma.

farz etme

  • Var saymak.

farz etmek

  • Varsaymak.

farzından

  • Varsayımından.

farziyye / فرضيه

  • Varsayım. (Arapça)

fatır-ı akdes / fâtır-ı akdes

  • Varlıkları hiç yoktan benzersiz olarak yaratan ve bütün noksanlıklardan yüce olan Allah.

fedakarlık / fedakârlık

  • Varlığını feda edip her türlü sıkıntılara göğüs gererek dâvası uğruna sebat etme.

fihriste-i vücut

  • Varlık fihristesi.

fiil-i icadi / fiil-i icadî

  • Var etme fiili.

fikr-i vatan

  • Vatan düşüncesi, vatan fikri.

filvaki'

  • Vâki hâle göre. Vakide olduğu gibi.

fıtrat-ı eşya

  • Varlıkların yaratılışı.

füshat

  • Vüs'at, genişlik, açıklık.

gah ü na-gah / gâh ü na-gâh

  • Vakitli vakitsiz, zamanlı zamansız.

galebe-i vahşet

  • Vahşetin üstünlüğü, ilkelliğin üstünlüğü.

galle-i vakf

  • Vakfın faide ve mahsulü. Bununla vakfın tabiî ve hukukî semereleri anlaşılır. Vakıf paraların ticareti ve vakıf akarların kirası, vakıf bahçelerin sebze ve meyveleri bu kabildendir.

gaye-i vücut

  • Varlık gayesi.

gayr-i mevcud / gayr-i mevcûd / غَيْرِ مَوْجُودْ

  • Var olmayan.

gayr-ı müsmir

  • Verimsiz, faydasız, meyvesiz.

gayret-i vahşiyane / gayret-i vahşiyâne

  • Vahşî, medeniyetten uzak gurur ve haysiyet.

gayret-i vataniye

  • Vatan için yapılan gayretler.

gergedan

  • Vahşi bir hayvan.

gülbeden

  • Vücudu gül gibi nâzik ve lâtif olan. (Farsça)

güldan / گلدان

  • Vazo, içine çiçek konan kap, gül mahfazası. (Farsça)
  • Vazo. (Farsça)

habc

  • Vurmak, darbetmek.

hadic

  • Vaktinden evvel doğan erkek veya kız çocuğu.

hadisat-ı kevniye / hâdisât-ı kevniye / حَادِثَاتِ كَوْنِيَه

  • Varlıkla ilgili hâdiseler.

hadise / hâdise

  • Vakıa, olay.

hahiş-i vicdani / hâhiş-i vicdanî

  • Vicdanî isteyiş ve arzu.

hahiş-i vicdaniye / hâhiş-i vicdaniye

  • Vicdanî arzu, istek.

hak / hâk

  • Vasat. Vasatî. Orta.

hak teala ve tekaddes hazretleri / hak teâlâ ve tekaddes hazretleri

  • Varlığı gerçek olan, her şeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan ve her türlü kusur ve noksanlıktan sonsuz derece uzak olan yüce Allah.

hak-i vatan / hâk-i vatan

  • Vatan toprağı.

hakaik-ı eşya

  • Varlıkların hakikatı, içyüzü.

hakaik-i eşya

  • Varlıkların hakikatleri, asıl mahiyetleri ve hüviyetleri.

hakaiku'l-eşyai sabitetün / hakâiku'l-eşyâi sâbitetün

  • Varlıkların hakikatleri sabittir, hiç değişmez.

hakikat mesleği

  • Varlıkların ve olayların ardındaki gerçeği araştıran yol, Kur'ân yolu.

hakikat-i mevcudat

  • Varlıkların hakikati, gerçek mahiyeti, içyüzü.

hakikat-i vahy

  • Vahyin gerçekliği.

hakim-i ezel ve ebed / hâkim-i ezel ve ebed

  • Varlığının başı ve sonu olmayan, hâkimiyeti zaman öncesinden sonsuza kadar devam eden Allah.

hakim-i ezeli / hâkim-i ezelî

  • Varlığının başlangıcı olmayıp sürekli var olan ve herşeyi hikmetle yapan Allah.

hakim-i layezal / hakîm-i lâyezâl

  • Varlığının sonu olmayan, herşeyi hikmetle yapan Allah.

hakk-ı vücud

  • Varlık hakkı.

halk ve idare

  • Varlıkları yaratma ve idare etme.

hallak-ı lemyezel / hallâk-ı lemyezel

  • Varlığı asla son bulmayan ve herşeyi sürekli olarak çokça yaratan Allah.

hamil-i vahy / hâmil-i vahy

  • Vahyi Peygamberimize (A.S.M.) getiren Cebrail (A.S.)

hamiyetperver / حَمِيَتْپَرْوَرْ

  • Vatan ve milleti için gayret gösteren.

harab

  • Viran. Issız. Yıkık. Perişan.

harabenişin

  • Viranelerde, harabelerde oturan. (Farsça)

harabezar

  • Viranelik. Yıkıntı yeri. (Farsça)

harac

  • Vaktiyle müslüman olmayan vatandaşlardan alınan vergiye denirdi. Arazi hasılatından veya çalışanların emeğinden elde edilirdi. Reşit ve vücudu sağlam olan gayr-ı müslim erkek verirdi. Buna harac-ı rüus veya cizye denirdi. Topraktan alınan vergiye de harac-ı araziye denilirdi.

hararet-i gariziye / hararet-i garîziye

  • Vücudun normal harareti.

harb-i vahşiyane

  • Vahşice savaş.

hareket-i zaile-i hadise / hareket-i zaile-i hâdise

  • Var olma ve yok olma şeklinde görülen hareket.

harfi nazar / harfî nazar

  • Varlıklara bizzat kendisini değil de san'atkârını, ustasını, sahibini tanıtan mânasıyla bakma.

haric-i vatan / hâric-i vatan

  • Vatanın harici.

haris-i vatan / hâris-i vatan

  • Vatanın koruyucusu, vatanın bekçisi.

hasr-ı vakit

  • Vakti tamamıyla ayırma, verme.

hatem-i vahidiyet / hâtem-i vâhidiyet

  • Varlık dünyası üzerinde genel olarak Allah'ın birliğini gösteren mühür.

hatem-i velayet / hâtem-i velâyet

  • Velilik mührü.

hayat-ı sariye / hayat-ı sâriye

  • Varlıklara sirayet etmiş olan umumî hayat; Cenâb-ı Hakkın Hayat sıfatının bir tecellîsi olan varlıklardaki hayatın mebdei, kâinatın hayatı, ruhu.

hayat-ı vacibe / hayat-ı vâcibe

  • Varlığı gerekli olan hayat.

hayunet

  • Vakit yaklaşma.

hayvanat-ı vahşiye / hayvânât-ı vahşiye / حَيْوَانَاتِ وَحْشِيَه

  • Vahşî hayvanlar.
  • Vahşî hayvanlar.

hayvanat-ı vahşiyye

  • Vahşi hayvanlar, yabani hayvanlar.

hayy-ı kayyum-u ezeli / hayy-ı kayyûm-u ezelî

  • Varlığının ve diriliğinin başlangıcı olmayıp her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan Allah.

hayy-ül kayyum

  • Varlığı, diriliği her an için olup, gökleri, yerleri her an için tutan, daimî her şeye her hususta iktidarı yeten Allah (C.C.)

hazer

  • Vahşi hayvanların yediği et.

hedef-i maksad

  • Varılmak istenen maksat.

hedn

  • Vakar, ciddiyet.

heft-endam

  • Vücudumuzda yedi organ.

hemeze

  • Vesvese. Şeytanın desisesi. Kuruntu.

hengam / hengâm / هنگام

  • Vakit, zaman. (Farsça)

hesti / hestî / هستى

  • Varlık. Var olma. Mevcudiyet. (Farsça)
  • Varlık. (Farsça)

hey'et-i vekile

  • Vekiller hey'eti, icra vekileri hey'eti. Bakanlar Kurulu. Başbakanın riyaset ettiği heyet.

heyet-i vükela / heyet-i vükelâ

  • Vekiller heyeti, Bakanlar Kurulu.

heyi / heyî

  • Varlık, madde. (Farsça)

hikmet nazarı

  • Varlıkların fayda, gaye, keyfiyet gibi çeşitli yönlerine ilim ve bilim gözüyle bakma.

hikmetü'l-eşya

  • Varlıklara ait ilimler; fizik, kimya, botanik gibi.

hil'at-ı vücud

  • Vücud elbisesi. Ruhun,içinde bulunduğu ten elbisesi. Cesed.
  • Vücud, beden elbisesi.

hilaf-ı vicdan / hilâf-ı vicdan

  • Vicdana aykırı.

hilkat-ı eşya

  • Varlıkların yaratılışı.

hilkat-i eşya

  • Varlıkların yaratılışı.

hilkat-i mevcudat / خِلْقَتِ مَوْجُودَاتْ

  • Varlıkların yaratılışı.
  • Varlıkların yaratılışı.

hılt-ı mahmud

  • Vücudun sağlam ve sağlıklı oluşu.

hina ki / hîna ki / hînâ ki

  • Vakta ki, ne zaman ki.
  • Vaktâ ki, ne zaman ki.
  • Vakta ki, ne zaman ki.

hırs-ı vahşiyane / hırs-ı vahşiyâne

  • Vahşice hırs.

hisse-i icad

  • Var etme, vücuda getirme hissesi.

hıyanet-i vatan

  • Vatan hainliği. Vatana hıyanet etme.

hıyanet-i vataniye

  • Vatan hainliği.

hiyne

  • Vakar, ciddiyet.

hizmet-i vataniye

  • Vatan hizmeti.

hubb-u vatan

  • Vatan sevgisi.

hubb-ul vatan

  • Vatan sevgisi.

hubbü'l-vatan mine'l-iman / hubbü'l-vatan mine'l-îmân / حب الوطن من الایمان

  • Vatan sevgisi imandan gelir. (Arapça)

hubs

  • Vakfolan nesne.

huda / hudâ

  • Varlığı kendinden olup, başkasına muhtâc olmayan Allahü teâlâ.

hükm-i vicdani / hükm-i vicdanî

  • Vicdana ait hüküm. Vicdanî kanaatla verilen hüküm.

hukuk-u vücut

  • Var olma hakları.

hülasa-i mevcudat / hülâsa-i mevcudat

  • Varlıkların özü, en seçkini Hz. Muhammed (a.s.m.).

hulf

  • Verdiği sözü tutmama, yemininde durmama.

hulf-ül vaid / hulf-ül vaîd

  • Va'dedilmiş azabı yapmamak, cezâyı yerine getirmemek. (Cenâb-ı Hak kendine isyan edenlerin, günahta devam edenlerin cehenneme gideceklerini beyan ediyor, tehdid ediyor, vaid ile beyanda bulunuyor. Affetmediği takdirde bu vaidinden dönmesi, aslâ adâletine yakışmaz, muhâldir.)

hulfü'l-vaad

  • Verdiği sözden dönme.

hulle-i vücud

  • Varlık elbisesi.

hürriyet-i vicdan

  • Vicdan hürriyeti; kişinin, başkasına zarar vermemek şartıyla, inancını özgürce yaşayabilmesi.

huş

  • Vahşi hayvanlar.

hüsn-ü endam

  • Vücut güzelliği.

hutbe-i ezeliye

  • Varlığının başlangıcı olmayan Allah'ın insanlara ve cinlere bir hutbesi olan Kur'ân.

i'dam

  • Vücudu ortadan kaldırmak. Yok etmek. Öldürmek.

i'ta / i'tâ / اِعْطَا

  • Vermek. Bahşetmek. İhsan etmek.
  • Verme, bahşetme.
  • Verme.

i'tikab

  • Veresiye vermeme. Bir malı borç olarak satmama. Parasını almadıkça malı teslim etmeme.

ibda' / ibdâ'

  • Var etme.

ibda' ve ihtira' / ibdâ' ve ihtirâ'

  • Varlıkları maddesiz, örneksiz ve benzersiz olarak hiçten ve yoktan var etme.

ibka etme

  • Varlığını devam ettirme.

icad / îcâd / ايجاد

  • Vücuda getirmek. Yeniden bir şey meydana getirmek. Yoktan var etmek.
  • Var etme.
  • Var etme.

icad edilme

  • Var edilme, yaratılma.

icad etme

  • Var etme, yoktan yaratma.

icad-ı eşya

  • Varlıkların yaratılması.

icad-ı mahlukat / icad-ı mahlûkat

  • Varlıkların yoktan yaratılışı.

icad-ı mevcudat

  • Varlıkların yaratılışı.

icaz / îcâz / ایجاز

  • Vecizlik, az sözle çok mânâlar ifade etme.
  • Veciz anlatma, özlü söyleme. (Arapça)

icazet-i külli / icazet-i küllî

  • Vaktiyle Osmanlı serdarlarına ve sefirlerine müsâlaha, muahede akdi ve sair işler hakkında verilen mezuniyet. Tam salâhiyet demektir. Bu salâhiyeti alan kumandan veya sefir, üzerine aldığı işi merkezden sormaya ihtiyaç kalmadan maslahatın icabettirdiği ve kendi aklının erdiği vechile yapıp bitirirdi

icazkarane / îcazkârâne

  • Vecizeli bir şekilde, az sözle çok mânâlar ifade ederek.

icra vekilleri hey'eti

  • Vekiller heyeti. Başvekilin riyaset ettiği bakanlardan meydana gelen hey'et.

icra-yı vazife / icrâ-yı vazife

  • Vazifenin yerine getirilmesi.

idaa-i vakt / idâa-i vakt

  • Vaktini boşa geçirmek. Vaktini zâyi etmek.

iddia-yı icad / iddia-yı îcad

  • Var etme, yaratma iddiası.

if

  • Vakit.

ifate-i vakt

  • Vakit kaybetme, zaman harcama.

ifna-yi beden

  • Vücudu yok etme, öldürme.

ifrazat

  • Vücuddan çıkan, bedenden ayrılan kan, irin, balgam gibi şeyler.

iglinta'

  • Vurmakla ve sövmekle üstün gelip galebe etmek.

ihab

  • Verme, bağışlama.

iham / îhâm

  • Vehme düşürme.

ihbarat-ı sadıka / ihbârât-ı sâdıka

  • Verilen doğru haberler.

ıhrab

  • Viran etmek, harabe haline getirmek.

ihtikan-ı dem

  • Vücudun bir tarafına kanın hücum etmesi.

ihtikar / ihtikâr / احتكار

  • Vurgunculuk; fazladan kazanç sağlamak amacıyla, hayat için zarurî olan ihtiyaç maddelerini satın alıp fiyatı artsın diye bir süre saklama.
  • Vurgun. (Arapça)

ıhtira'

  • Vücud vermek, icad.

ihtira' ve ibda' / ihtirâ' ve ibdâ'

  • Varlıkları maddesiz, örneksiz ve benzersiz olarak hiçten ve yoktan var etme.

ihvan-ı vatan / ihvân-ı vatan

  • Vatan kardeşleri.

ilah / ilâh / الخ

  • Ve benzerleri, ve diğerleri. (Arapça)

ilan-ı tekviniye / ilân-ı tekvîniye

  • Varlıkların yaratılışıyla insanlara duyurulan gerçekler.

ilka

  • Vahiyle indirilme, kalbe bırakılma.

illet-i mucide / illet-i mûcide

  • Var edici sebep.

illet-i müessire

  • Var edip yok eden güç, sebep.

illet-i vücud / illet-i vücûd

  • Varlık sebebi.

ilm-i feraiz / ilm-i ferâiz

  • Vefât eden kimsenin bıraktığı malın kimlere verileceğini ve nasıl taksim edileceğini öğreten ilim.

imate-i vakt

  • Vakit öldürme. Boşu boşuna zaman harcama.

imkan dairesi / imkân dairesi

  • Varlığı da yokluğu da eşit olan varlıklar dairesi, kâinat.

imkan mertebesi / imkân mertebesi

  • Varlıkla yokluğun eşit olduğu; her an olması veya olmaması imkân dahilinde bulunma derecesi.

imkan-ı akli / imkân-ı aklî

  • Varlığı aklen mümkün olan, varlığı aklen imkan dahilinde görülme.

imkan-ı vehmi / imkân-ı vehmî

  • Vehimle bir şeyi mümkün görmek, zannetmek.

imkan-ı zati / imkân-ı zâtî

  • Vukuu mümkün olan iş. Bir şeyin, aslında mümkün olması.

imkanat / imkânat

  • Varlığı da yokluğu da mümkün olanlar. Ademle vücudu müsavi olanlar. Var olmasında başkasına muhtaç bulunan şeyler.

imkani / imkânî

  • Varlığı ile yokluğu eşit olan, varlığı Allah'ın var etmesine bağlı olan.

imrar-ı evkat

  • Vakitleri geçirmek.
  • Vakit geçirme.

imtiyaz-ı mutlak

  • Varlıklar arasında tam ve kusursuz ayırımın olması.

inayet-i bari / inâyet-i bâri

  • Varlıklardaki organ ve donanımı gayelere uygun yaratan Allah'ın ihsanı, yardımı.

inayet-i ezeliye / inâyet-i ezeliye

  • Varlığı ezelî olan Allah'ın inayeti, yardımı.

incaz-i va'd

  • Va'dini yerine getirme. Verdiği sözünü tutma.

indifa-i bürkani / indifa-i bürkanî

  • Volkan püskürüğü, yanardağdan çıkan lâvlar.

inkidam

  • Vücudun bir tarafı berelenme veya kızarma.

inkıyad-ı eşya / inkıyâd-ı eşya

  • Varlıkların boyun eğmesi, itaat etmesi.

inşa / inşâ

  • Varlıkları var olan şeylerden, kâinattaki var olan unsurlardan yaratma.

insafla

  • Vicdanlı hareket etme.

insaflı

  • Vicdana uygun davranan.

insafsız

  • Vicdansız.

insafsızlık

  • Vicdansızlık.

insaniyetkar / insaniyetkâr

  • Vicdanlı ve iyi adam, insaniyetli. (Farsça)

insaniyetkari / insaniyetkârî

  • Vicdanlılık, insaniyetlilik.

inşirah-ı sadr

  • Vicdan ferahlığı,vicdan huzuru.

intisah

  • Verilen öğütü dinleme, edilen nasihatı tutma.

intizam-ı mahlukat / intizam-ı mahlûkat

  • Varlıklardaki disiplin, düzen.

irade-i ezeliye / irâde-i ezeliye

  • Varlığının başlangıcı olmayıp zamanla sınırlı olmayan Allah'ın irâdesi.

iras / irâs

  • Verme, miras bırakma.

irsiyet

  • Verâset. Aile ve soydan geçen benzerlik.

irtihal / irtihâl

  • Vefat etmek, ölmek.

ısdak

  • Verilecek parayı kadının nikâhında tesbit edip kararlaştırma.

iskelet

  • Vücudun kemik çatısı. (Fransızca)

işkil

  • Vesvese, kuşku.

ism

  • Varlıklara ad olan kelime.

ism-i hakem ve hakim / ism-i hakem ve hakîm

  • Varlıklar hakkında küllî hüküm veren ve o hükme göre sebepleri ve eşyayı hikmetle sevk eden Allah'ın ismi.

ispat-ı vacibü'l-vücud / ispat-ı vâcibü'l-vücud

  • Varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah'ın ispatı.

ispat-ı vücud

  • Varlığın ispatı.

isti'dad-şure

  • Verimsiz istidad. Çorak yerin kabiliyeti. (Farsça)

isticab

  • Vâcib olmak. Hak etmek.

istidad-ı şure / istidad-ı şûre

  • Verimsiz, çorak istidad.

istitan

  • Vatan edinme, bir yerde yerleşme, yurt edinme.

istivfa

  • Vefa istemek.

iştiyak-ı vatan

  • Vatan özlemi.

ita / îta

  • Verme.

ita etmek / itâ etmek

  • Vermek.

itan

  • Vatan sayma, yurt kabul etme.

itibari / îtibarî

  • Var sayılan.

itmi'nan-ı vicdan / itmi'nân-ı vicdan

  • Vicdan rahatlığı, vicdanen emin olma.

ittikar

  • Vakar, gurur ve büyüklük gelme.

ittisaf / ittisâf

  • Vasıflanmak. Muttasıf olmak. Sıfat sahibi olmak. Bir hâl takınmak.
  • Vasıflanma.
  • Vasıflanmak, bir sıfat sahibi olmak.

ittisafkarane / ittisafkârane

  • Vasıfları belli olur surette. Bir hal takınarak. (Farsça)

ittizah

  • Vazıh olmak. Açık olmak. Aşikâr olmak.

izn-i bari / izn-i bâri

  • Varlıklara biçim verip şekillendiren ve onları mükemmel bir surette yaratan Allah'ın izni.

kabl-el vuku'

  • Vuku'dan evvel. Olmadan evvel.

kable'l-vücut

  • Var olmadan önce.

kablelvücud / kablelvücûd

  • Var olmadan önce.

kablelvücut

  • Var olmadan önce.

kabr-i vahşet

  • Vahşet kabri; yabanilik, vahşilik mezarı.

kadem-nihade-i saha-i vücut / kadem-nihâde-i saha-i vücut

  • Varlık âlemine ayak basma.

kadim-i baki / kadîm-i bâkî

  • Varlığının başlangıcı olmayan ve sürekli hayat sahibi Allah.

kadim-i lemyezel / kadîm-i lemyezel

  • Varlığının başlangıcı ve sonu olmayan Allah.

kadir-i ezeli-i zülcelal / kadîr-i ezelî-i zülcelâl

  • Varlığının başlangıcı olmayan sonsuz haşmet ve kudret sahibi Allah.

kafile-i mevcudat

  • Varlıklar kafilesi, topluluğu.

kahraman-ı velayet / kahraman-ı velâyet

  • Velîlik alanında kahraman.

kain / kâin

  • Var olan, bulunan.

kainat / kâinat

  • Var edilen şeylerin hepsi. Yaratılanlar. Mevcudat. Âlemler.

kalafat

  • Vaktiyle Yeniçeri Ağasının giydiği kırmızı bir başlık.

kalem-i kudret

  • Varlıkların ve olayların düzenli olarak vücuda gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç.

kali / kâlî

  • Veresiye satmak.

kalıb

  • Vücut, beden.

kalite

  • Vasıf. (Fransızca)

kallavi / kallavî

  • Vaktiyle vezirlerin giydikleri bir cins kavuk.

kamarot

  • Vapurlarda kamaraların hizmetini gören adam.

kanaat-ı vicdaniye

  • Vicdanî kanaat, vicdana ait fikir.

kanaat-i vicdaniye

  • Vicdanen elde edilen kanaat.

kanun-u semavi / kanun-u semavî

  • Vahiyle bildirilen kanun.

kaptan-ı derya

  • Vaktiyle bahriye nâzırı. Deniz kuvvetleri komutanı.

kasaid-i vataniye / kasâid-i vataniye

  • Vatan kasideleri, marşlar.

kasavet-i vahşiyane / kasâvet-i vahşiyâne / قَساَوَتِ وَحْشِيَانَه

  • Vahşice kalb katılığı.

kasavet-i vahşiye

  • Vahşî katılık, vahşette katılaşmış.

kat'iyyü'l-vücud

  • Varlığı kesin olma.

kavanin-i sariye / kavânin-i sâriye

  • Varlıklara geçen ve onlarda işleyen kanunlar.

kavs-ı mevhume / kavs-ı mevhûme

  • Vehmedilen, varsayılan yay; sanal yay.

kayyum / kayyûm / قَيُّومْ

  • Varlığı kendinden olup, mahlûkātı varlıkta tutan (Allah).

kayyum-u sermedi / kayyûm-u sermedî

  • Varlığı sürekli olan ve herşeyi her an ayakta tutan Allah.

kaza / kazâ

  • Vaktinden sonra kılınan namaz.

kaza etmek

  • Vaktinde kılınamayan namazı sonradan kılmak.

kaza namazı / kazâ namazı

  • Vakti çıktıktan sonra kılınan namaz.

kefen

  • Vefât eden kimsenin yıkandıktan sonra sarılarak defnedildiği beyaz bez parçaları.

kefen-i sünnet

  • Vefât eden erkek için üç, kadın için beş parça olan bez parçası.

kemal-i evsaf / kemâl-i evsâf / كَمَالِ اَوْصَافْ

  • Vasıf ve özelliklerin mükemmelliği.
  • Vasıfların mükemmelliği.

kemal-i sıfat / kemâl-i sıfât

  • Vasıf ve özelliklerdeki mükemmellik.

kemalat-ı velayet / kemâlât-ı velâyet

  • Velilik vasıfları.

kemalat-ı vicdaniye / kemâlât-ı vicdaniye

  • Vicdanî ve ruhî olgunluklar.

kemalat-ı vücud / kemâlât-ı vücud

  • Varlığın olgunlaşma, mükemmelleşme noktaları.

kerr u fer / كَرُّ و فَرْ

  • Vur kaç.

kerrüfer harbi

  • Vur-kaç tekniği ile yapılan savaş.

kesb-i vukuf

  • Vukuf kazanmak, öğrenmek.

keşf-i evliya

  • Velilerin mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görmesi.

kesret-i mevcudat

  • Varlıkların çokluğu.

kevn / كون

  • Var olma, varlık.
  • Varlık. (Arapça)

kevn ü fesad / kevn ü fesâd

  • Var olup sonra bozulmak.

kevni / kevnî / كَوْن۪ي

  • Varlığa dâir.

keynunet

  • Varlık, var olma.

kıtal

  • Vuruşma, savaş.

kurb-i velayet / kurb-i velâyet

  • Velâyet, evliyâlık yoluna âit yakınlık. Allahü teâlâdan gelen feyz ve bereketlere, arada vâsıta bulunmak sûretiyle kavuşma.

kutbiyet / قُطْبِيَتْ

  • Velilikte yüksek bir makam.

kütüb-ü mukaddese-i semaviye / kütüb-ü mukaddese-i semâviye

  • Vahye dayanan kutsal kitaplar—Tevrat, Zebur, İncil ve Kur'ân-ı Kerîm.

kütüb-ü münzele

  • Vahiy ile Cenâb-ı Hak tarafından indirilmiş, ihsan edilmiş mukaddes kitaplar.

kütüb-ü semavi / kütüb-ü semâvi

  • Vahye dayanan kutsal kitaplar.

kütüphane-i vücud

  • Varlık kütüphanesi.

kuvve-i vahime / kuvve-i vâhime

  • Vehim ve hayâl duygusu. Kuruntu hâssesi.

kuvve-i velayet / kuvve-i velâyet

  • Velîlik kuvveti.

kuvvet-i vehim

  • Vehim kuvveti, kuruntu gücü.

kuvvet-i velayet / kuvvet-i velâyet

  • Velîlik kuvveti.

lakk

  • Vurmak.

laübaliyane / lâübâliyâne

  • Vurdumduymaz bir tarzda, kayıtsız kalarak.

lavallah / lâvallah

  • Vallahi hayır.

lazıme-i zaruriye / lâzıme-i zaruriye

  • Varlığı zorunlu ve mutlaka gerekli olan zorunlu ve gerekli özellik.

lebn

  • Vurmak.

lefehan

  • Vurmak.

lein

  • Vallahi eğer.

lek'

  • Vurmak.

lekz

  • Vurmak.

letac

  • Vahşi sığır, yabani sığır.

levhimahv

  • Varlıkların yazılıp silindiği levha.

lezaiz-i cismaniye / lezâiz-i cismaniye

  • Vücudun hissettiği zevk ve lezzetler.

lezzet-i vücut

  • Varlıktaki lezzet.

lümme

  • Vesvese, nokta.

lütuf ve inayet-i bari / lütuf ve inâyet-i bâri

  • Varlıklara biçim verip şekillendiren ve onları mükemmel bir şekilde yaratan Allah'ın lütuf ve yardımı.

lüzum-u zati / lüzum-u zâtî

  • Varlığının zorunlu şartı ve ayrılmaz temel özelliği.

ma'dumat-ı mümkine

  • Var olacağı ilm-i İlâhîde mâlum olup, henüz mevcud olmayan hâdisat.

ma'ra

  • Vücudun çok zaman çıplak olan yeri.

ma'reke-i evham

  • Vehim ve asılsız kuruntuların çarpıştığı savaş alanı.

ma-vakaa

  • Vaki' olan. Hâdise. Sergüzeşt.

mabud-u ezeli / mabûd-u ezelî / mâbud-u ezelî / mâbûd-u ezelî

  • Varlığının başlangıcı olmayan ve asıl ibadet edilmeye lâyık olan Allah.
  • Varlığının başlangıcı olmayan ve ibadete lâyık olan Allah.
  • Varlığının başlangıcı olmayan ve sadece kendisine ibadet edilmesi gereken Allah.

mabud-u layezal / mâbud-u lâyezâl

  • Varlığı hiçbir zaman son bulmayan ve ibadete layık tek ilâh olan Allah.

mabud-u lemyezel / mâbud-u lemyezel / mâbûd-u lemyezel

  • Varlığı asla son bulmayan ve ibadete lâyık tek ilâh olan Allah.
  • Varlığı hiçbir zaman son bulmayan ve ibadete layık tek ilâh olan Allah.

madrub / madrûb

  • Vurulmuş, dövülmüş.

mağlata-i vehmiye / mağlâta-i vehmiye

  • Vehmin yanlışı doğru göstermesi, olmayan bir şeyi varmış gibi tasvir etmesi.

maglata-i vehmiyye

  • Vehmin, insanı yanıltmak için yanlışı doğru göstermesi.

mahbub-u baki / mahbub-u bâkî / mahbûb-u bâkî

  • Varlığı hiçbir zaman son bulmayan ve herşeyden daha sevgili olan Allah.
  • Varlığı hiçbir zaman son bulmayan ve herşeyden daha sevgili olan Allah.

mahbub-u ezeli / mahbûb-u ezelî

  • Varlığının başlangıcı olmayan ve bütün yaratılmışlar tarafından sevilen Allah.

mahbub-u sermedi / mahbub-u sermedî / mahbûb-u sermedî

  • Varlığı sürekli olan sevgili, Allah.
  • Varlığı sonsuz sevgili Allah.

mahiyat-i mümkine / mâhiyât-i mümkine

  • Varlıkları mümkün olan şeylerin özleri.

mahiyet-i eşya

  • Varlıkların mahiyeti, temel özelliği.

mahluklar / mahlûklar

  • Varlıklar.

mahsuldar

  • Verimli, bereketli. Mahsul veren. (Farsça)
  • Verimli.

makam-ı imtinan

  • Verilen nimet ve ihsandan söz etme makamı.

makam-ı üveys

  • Veysel Karani'nin makamı.

makam-ı vekalet / makam-ı vekâlet

  • Vekillik makamı.

makamat-ı evliya / makamât-ı evliya

  • Velilerin manevî makamları.

makamat-ı velayet / makamât-ı velâyet

  • Velîlik makamları.

makes-i vahy / mâkes-i vahy

  • Vahyin yansıdığı yer.

makt

  • Vurmak.

maktul

  • Vurulmuş, öldürülmüş, katledilmiş.

mal

  • Varlık, para, kıymetli eşya.

mal-i hulya

  • Vesvese, kara sevdâ, kuruntu, boş hayaller. (Farsça)

mamizan

  • Vers denilen ot.

manzume

  • Vezinli ve kafiyeli söz.

maşuk-u layezali / mâşuk-u lâyezâlî

  • Varlıklar tarafından çokça sevilen ve sürekli var olan Allah.

mat'unen

  • Vebâya tutularak.

matte

  • Vesile, sebep.

mavudieleh / mâvudieleh

  • Varlık gayesine uygunluk.

mead / meâd

  • Varılacak yer, âhiret.

mebde-i vahiy

  • Vahyin başlangıcı.

mecmu-u cesed

  • Vücudun tamamı, beden.

mecmu-u kavanin-i itibariye / mecmu-u kavânin-i itibariye

  • Varsayıma dayalı kanunlar bütünü.

mecmu-u vahşet

  • Vahşetin toplamı, tamamı.

mecmu-u vahşet ve cinayet

  • Vahşiliklerin ve cinayetlerin bütünü.

mecmuu alem / mecmuu âlem

  • Varlıklar âleminin tamamı, kâinatın hepsi.

medresetü'l-vaizin / medresetü'l-vâizîn

  • Vaiz yetiştiren eğitim kurumu.

medyun

  • Verecekli.

mefhar-i mevcudat

  • Varlıkların övünme sebebi, övünç kaynağı.

mehbit-i vahy

  • Vahyin indiği kimse. Vahyin ineceği yer. Münzel-i aleyh.

mehl

  • Vakit verme. Vâde. Mühlet. Bir işi belli bir zamana kadar te'hir etme.

mekis / mekîs

  • Vakarlı. Onur sahibi. Ciddi ve ağırbaşlı kimse.

mektubi / mektûbî / مكتوبى

  • Valilik özel kalem müdürü. (Arapça)

melavet

  • Vakit, zaman.

melek-i müekkel / مَلَكِ مُؤَكَّلْ

  • Vekil tayin edilmiş, görevli melek.
  • Vekil kılınan melek.

melekutiyet-i eşya / melekûtiyet-i eşya

  • Varlıkların görünmeyen, içyüzü.

memsud

  • Vücudu kuvvetli ve sağlam yapılı olan.

memur-u muvazzaf

  • Vazifeli memur.

menba-ı vahy

  • Vahyin kaynağı.

menh

  • Verme, ihsan etme.

merakib-i bahriye

  • Vapur, gemi, tekne, kayık vs. gibi deniz nakil vâsıtaları.

merhume

  • Vefât etmiş, rahmete kavuşmuş kadın.

merkez-i vücut

  • Vücudun merkezi.

mertebe-i feyz-i vücut

  • Varlığın en bereketli ve verimli hâle geldiği derece.

mertebe-i tevhid-i rububiyet / mertebe-i tevhîd-i rubûbiyet

  • Varlık âleminin terbiye, tedbir ve idaresindeki birlik ve bu birliğin bir olan Allah'tan gelmesini bilme mertebesi.

mertebe-i vehm

  • Var olmadığı halde, var görünen.

mertebe-i velayet / mertebe-i velâyet / مَرْتَبَۀِ وَلَايَتْ

  • Velilik mertebesi, derecesi.
  • Velilik mertebesi.

mertebe-i vücub ve vücud ve tevhid / mertebe-i vücûb ve vücûd ve tevhid

  • Vücûb, vücut ve tevhid mertebeleri.

meşarib-i evliya / meşârib-i evliya

  • Velîlerin meşrepleri, tasavvuf yolunda ortaya koydukları ve takip ettikleri yöntemler.

mesele-i nakliye

  • Vahiyle bildirilen mesele.

mesele-i vahdetü'l-vücud

  • Vahdetü'l-vücud meselesi.

mesele-i vataniye

  • Vatan meselesi.

meşher-i eşya

  • Varlıkların sergilendiği yer.

meslu'

  • Vücudunda ur bulunan kimse.

meslul / meslûl / مسلول

  • Veremli. (Arapça)

meşum

  • Vücudu benekli adam.

mev'ud / mev'ûd

  • Vaad edilmiş, söz verilmiş.
  • Vaad edilmiş.

mevacid

  • Vecd hâlleri. Kalbî zevk veren istiğrak halleri.

mevaid / mevaîd

  • Verilen sözler, vaadler.

mevalid / mevâlîd

  • Varlıklar.

mevcud / mevcûd / موجود / مَوْجُودْ

  • Var.
  • Varlık.
  • Var olan.
  • Var olan (Allah).
  • Var olan.

mevcud-u harici / mevcud-u haricî

  • Varsayıma dayalı olmayıp dışta maddi varlığı bulunan şey.

mevcud-u lemyezel

  • Varlığı zevâl bulmayan, sürekli var olan Allah.

mevcudat / mevcudât / mevcûdat / mevcûdât / موجودات / مَوْجُودَاتْ

  • Var olan her şey. Kâinat. Yaratılmış şeyler.
  • Varlıklar.
  • Varlıklar.
  • Varlıklar.
  • Var olan şeyler, mahlûklar, yaratıklar.
  • Varlıklar. (Arapça)
  • Var olanlar.

mevcudat fihristesi

  • Varlıkların sıralandığı liste.

mevcudat mektubatı

  • Varlık mektupları; Allah tarafından gönderilmiş birer mektup gibi, şuur sahiplerine İlâhî san'atı anlatan eserler.

mevcudiyet / mevcûdiyet / مَوْجُودِيَتْ

  • Var olma hali.
  • Varlık.
  • Varlık.

mevcudiyyet / mevcûdiyyet / موجودیت

  • Var olma, varlık. (Arapça)
  • Mevcûdiyet göstermek: Varlık göstermek. (Arapça)

mevcut

  • Var.

mevcut bulunan

  • Var olan.

mevcut bulunma

  • Var olma.

mevcut olma

  • Var olma.

mevhibe

  • Verilmiş.

mevhube / mevhûbe

  • Verilmiş. İhsan edilmiş. Karşılıksız olarak birisine verilmiş mal.
  • Verilen.

mevhum / mevhûm / موهوم / مَوْهُومْ

  • Vehmolunmuş, aslı esâsı yokken zihinde kurulmuş olan, kuruntuya dayanan. Hayâlî.
  • Vehmedilmiş, asılsız, kuruntuya dayalı. (Arapça)
  • Vehimde olup, hakîkatte olmayan.

mevhume

  • Vehim, kuruntu ve hayâl nev'inden bir şey.

mevkuf / mevkûf / موقوف

  • Vakfedilmiş. (Arapça)

mevkufleh / موقوف له

  • Vakfeden. (Arapça)

mevkut

  • Vakitli. Vakti belli olan. Mahdud ve muayyen olmuş vakit.

mevrid

  • Varılan yer, yol.

mevrus

  • Vereseye âit olan. Miras edilmiş. Miras edilen eşya.

mevsuf / mevsûf

  • Vasfolunmuş, vasıflanan, belirtilen.
  • Vasıflı, sıfatlanan.

mevsuf-u vacibü'l-vücud / mevsuf-u vâcibü'l-vücud

  • Varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir şeye ihtiyacı olmamakla nitelenen Allah.

mevsuk / mevsûk

  • Vesikalı, belgeli, sağlam.

mevzunen

  • Vezinli olarak. Ölçülü olarak.

meyyit

  • Vefât etmiş, ölü.

miad / miâd

  • Vade.

mihlaf

  • Vaadinde çok hilâf eden, sözünde durmayan kimse.

mir'at-ı vacibü'l-vücud ve'l-mennan / mir'ât-ı vâcibü'l-vücud ve'l-mennân

  • Varlığı zorunlu olup var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan ve yarattıklarına herşeyi karşılıksız veren Allah'ın isim ve sıfatlarını yansıtan ayna.

miras / mîrâs

  • Vefât eden kimsenin, geride kalan akrabâlarına bıraktığı mal ve haklar.

misyon

  • Vazife.

mizanü'l-vücut

  • Varlık terazisi.

mu'ta

  • Verilen. İ'tâ olunmuş, verilmiş olan.

mu'ti / mu'tî

  • Veren, ihsân eden mânâsına Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (ism-i şerîflerinden).
  • Veren. İtâ eden.

mu'tiyat / معطيات

  • Veri. (Arapça)

müekkel / مُؤَكَّلْ

  • Vekil edilen kimse. Vekil tâyin olunmuş olan.
  • Vekil edilmiş.
  • Vekil kılınan.

müekkil

  • Vekil tayin eden. İşine vekilini ikame eden. İşleri için başkasını yerine bırakan.
  • Vekil eden.

muhabbet-i vataniye

  • Vatan sevgisi.

muhabbet-i vücud

  • Var olma sevgisi.

muhabbet-i vücut

  • Var olma sevgisi.

muharrik-i vicdan

  • Vicdanı harekete geçiren, faaliyet azmi veren.

muhtekir / محتكر

  • Vurguncu. (Arapça)

muhtekirane / muhtekirâne

  • Vurgunculukla, ihtikârcılıkla. (Farsça)

mukarrib-ül vücud

  • Vücudunu yakın eden, yaklaştıran.

mükellefin / mükellefîn

  • Vazifeliler. Mükellefler. Bir şeyi ödemek zorunda bulunanlar.

mukız-ı vicdan / mûkız-ı vicdan

  • Vicdanın uyarıcısı, vicdanı uyandıran ikaz eden.

mülk-ü ten / مُلْكُ تَنْ

  • Vücûd.

mümatala

  • Vâdeyi, borcu uzatıp geçirmek.

mümevveh

  • Vehmî, hayâlî.

mümkin-ül vücud

  • Varlığı mümkün olan.

mümkin-ül-vücud / mümkin-ül-vücûd

  • Var da olabilen, yok da olabilen. Allahü teâlâdan başka her şey, bütün âlem.

mümkinat / mümkinât

  • Varlığı ile yokluğu imkân dahilinde olup Allah'ın var etmesine bağlı olanlar.

mümkinat dairesi

  • Varlığı ile yokluğu imkân dahilinde olup Allah'ın var etmesine bağlı olan daire.

mümkine

  • Varlığı ile yokluğu imkan dahilinde olan.

mümkün

  • Varlığı ile yokluğu eşit olan ve varlığı ancak Allah'ın var etmesine bağlı olan varlık.

mümteni'-ul-vücud / mümteni'-ul-vücûd

  • Var olması mümkün olmayan, hep yok olması lâzım olan.

münazara-i faraziye

  • Varsayıma dayalı tartışma.

münbit / منبت

  • Verimli, verimi bol. İnbat eden, ekini güzel yetiştiren.
  • Verimli.
  • Verimli.
  • Verimli. (Arapça)

münciz

  • Verdiği sözü yerine getiren. Ahdini yapan. İncâz eden.

munsarif / منصرف

  • Vazgeçen. (Arapça)
  • Munsarif olmak: Vazgeçmek. (Arapça)

münşi

  • Varlıkları kâinattaki unsurlardan tekrar tekrar yaratıp inşâ eden, Allah.

musa bih

  • Vasiyyet olunan şey.

müşahedetullah

  • Varlıklar üzerinde Allah'ın isim ve sıfatlarının yansımalarını gözlemleme.

musahhariyet-i mevcudat

  • Varlıkların boyun eğmesi.

müshanfer

  • Vâsi, bol, geniş.

musi / musî / mûsî

  • Vasiyet eden. Birisini vâsi gösteren. Tavsiye eden.
  • Vasiyet eden, tavsiye eden.

musiye

  • Vasiyet eden kadın.

muslib

  • Vurucu, vuran, dârib.

müsmiriyet / مثمریت

  • Verimlilik. (Arapça)

müste'rıs

  • Vâlidesi ile arasında ayrılık olan.

müsteban

  • Vâzıh, âşikâr, beyanı açık olarak anlaşılan, açıklanmış.

müstenciz

  • Va'din yerine getirilmesini isteyen.

müstevhiş

  • Vahşet yapan.

muta / mûtâ

  • Verilmiş, kendisine bir şey verilen.

mutareka

  • Vuruşmak.

mutasarrıf-ı rahim / mutasarrıf-ı rahîm

  • Varlıklar üzerinde merhamet ve rahmetinin çok özel tecellîleri bulunan sonsuz tasarruf ve yetki sahibi Allah.

mutavattınin / mutavattınîn

  • Vatan yapanlar, bir yere yerleşenler.

mutavattinin / mutavattinîn

  • Vatan edinmişler, yurt tutunmuşlar.

müteferrig

  • Vaz geçen, feragat eden.

mütemevvil / متمول

  • Varlıklı, zengin. (Arapça)

müteşekkirane / müteşekkirâne

  • Verdiği nimetlerden dolayı Allah'a şükrederek.

mütevattın

  • Vatan edinmiş.

mutevattinin / mutevattinîn

  • Vatandaşlar; bir yeri vatan edinenler ve orada yerleşik olanlar.

mütevazi / mütevâzî

  • Vezinli, tartılı.

mütevazinü't-tarafeyn

  • Varlığı da yokluğu da birbirine denk, birbirinin seviyesinde.

müteveffa / müteveffâ / مُتَوَفَّا

  • Vefat etmiş, ölmüş.
  • Vefât etmiş. Ölmüş kimse.
  • Vefat etmiş.

mütevehhimane / mütevehhimâne

  • Vehimlenircesine, evhamlanırcasına. (Farsça)

mütevekkil

  • Vekil eden, tevekkül eden.

mütevelli

  • Vakıf idarecisi.

müteverrim / متورم

  • Veremli, verem hastası. (Arapça)

müteverrimen

  • Verem olarak.

muttasıf / مُتَّصِفْ

  • Vasıflanan, kendisinde bir hal, bir sıfat, bir vasıf bulunan.
  • Vasıflanmış.
  • Vasıflanmış.

müvaade

  • Vâdeleşmek, sözleşmek.

müvaheka

  • Vâdeleşmek, sözleşmek.

muvahhiş

  • Vahşet veren. Vahşileştiren. Korkutan. Korkutup ürküten.

muvakkat

  • Vakitli. Geçici. Fâni. Devamlı olmayan.
  • Vakitli, geçici.

muvakkit

  • Vakit bildiren.

muvasala

  • Vâsıl olmak. Erişmek. Ulaşmak.

muvasalat / muvâsalat / مواصلات

  • Vasıl olma, ulaşma, varma.
  • Varma, ulaşma. (Arapça)
  • Muvâsalat etmek: Ulaşmak, varmak. (Arapça)

muvazene-i eşya

  • Varlıklardaki ölçü ve denge.

muvazzaf / مُوَظَّفْ

  • Vazifeli, görevli.
  • Vazifeli.

muvazzafan

  • Vazifeli olarak.

muvazzıf

  • Vazifelendiren.

müvekkel

  • Vekil tâyin olunmuş olan, vekil edilmiş olan. Bir kimse tarafından işlerini görmek veya kendisini müdafaa ettirmek için vekil edilmiş kimse.

müvekkil / موكل

  • Vekil eden, bir kimseyi kendi yerine geçiren.
  • Vekâlet veren.
  • Vekil eden, vekil tayin eden.
  • Vekil tayin eden.
  • Vekalet veren. (Arapça)

müvesvis

  • Vesvese veren, şek veren. Şüphelenmeğe sebeb olan.
  • Vesvese veren, şüphe ve kuruntu veren.
  • Vesvese veren.

na-behengam / na-behengâm

  • Vakitsiz, mevsimsiz, zamansız. (Farsça)

na-mihr-ban

  • Vefasız, sevgisiz, muhabbetsiz. (Farsça)

na-mihr-bani / na-mihr-banî

  • Vefasızlık, sevgisizlik, muhabbetsizlik. (Farsça)

nafata

  • Vücutta çıkan sivilce veya kabarcık.

nahid / nâhid / ناهيد

  • Venüs, Çulpan, Zühre. (Farsça)

nahs

  • Vurmak.

naib / nâib / نَائِبْ

  • Vekil, birinin yerine geçen.
  • Vekil.
  • Vekil, yerine geçen.

nakib / nakîb

  • Vekil.

nakile / nâkile / نَاقِلَه

  • Verici.

nakkaş-ı hakim / nakkaş-ı hakîm

  • Varlıkları sanatlı nakışlarla donatan ve her şeyi hikmetle, yerli yerinde yaratan Allah.

nazar-ı velayet / nazar-ı velâyet

  • Velîlik bakışı, velâyet gözü.

nazik-beden / nâzik-beden

  • Vücudu, bedeni nâzik olan. (Farsça)

nefs-i ihbar / nefs-i ihbâr

  • Verilen haberin kendisi.

nefyan

  • Vurma ânında yara ve cerahatten akan kan.

nekavet-i vicdan / nekavet-i vicdân

  • Vicdan temizliği.

nesh

  • Var olan şer'î bir hükmün, sonradan gelen yine şer'î bir hükümle yürürlülükten kaldırılması.

nesie

  • Veresiye almak. Satın alınan şeyin bedelini vermeyip sonraya bırakmak.

netaic-i vahime / netâic-i vahîme

  • Vahim, korkunç neticeler.

nev-i müteselsil

  • Varlığı (ana babadan evlâda) zincirleme devam eden tür.

neyh

  • Vücudun kemikleri taze iken pekişmek.

nimet-i vücud

  • Varlık nimeti.

nisbet-i kayyumiyet / nisbet-i kayyûmiyet

  • Varlıkların her zaman var olan Allah ile bağlantısı.

nisbet-i vatani / nisbet-i vatanî / نِسْبَتِ وَطِنِي

  • Vatan bağı.
  • Vatan bağı.

nizam-ı umumi / nizam-ı umumî

  • Varlıkları kaplayan nizam, genel düzen.

nukud-ı mevkufe

  • Vakfedilen paralar.

nükul

  • Vazgeçme, geri dönme, cayma.

nur-u vahiy

  • Vahiy nuru, ışığı.

nur-u velayet / nur-u velâyet

  • Velilik ışığı.

nur-u vicdan

  • Vicdan ışığı.

nur-u vücud

  • Varlık nuru.

nur-u vücut

  • Varlık nuru.

nuru'l-vücud

  • Varlığın nuru, aydınlığı.

nüzul-ü vahiy / nüzûl-ü vahiy / نُزُولُ وَحِيْ

  • Vahyin inmesi.

padişah-ı ezel ve ebed

  • Varlığının başlangıcı ve sonu olmayan Padişah, Allah.

padişah-ı ezeli / padişah-ı ezelî

  • Varlığının başlan-gıcı olmayan; hükmü sonsuz olan Allah.

pedrud

  • Vedâlaşma. (Farsça)

pehlu

  • Vücudun iki yanından biri, yan. (Farsça)

perde-i tasarrufat / perde-i tasarrufât

  • Varlıklar üzerindeki işlemlerin önündeki perde.

pesadet

  • Veresiye alışveriş. (Farsça)

peyda / peydâ

  • Var olan, açık, meydanda.

pozisyon

  • Vaziyet, durum, duruş. (Fransızca)

rabb

  • Varlıkları eksik bir hâlden mükemmel bir hâle doğru götürürken bütün ihtiyaçlarını veren Allah.

rah-ı vatan

  • Vatan yolu.

rahim-i sermedi / rahîm-i sermedî

  • Varlığı sürekli olan ve yarattığı varlıklara sonsuz merhameti ve şefkatiyle davranan Allah.

ratibehar / ratibehâr

  • Vazifeli. Görevli. (Farsça)

reddü'l-evham

  • Vehimleri, kuruntuları reddetme.

regad

  • Varlık, genişlik.

reis-i vükela / reis-i vükelâ

  • Vekillerin başı. Başvekil. Başbakan.

rekanet

  • Vakarlılık, ağırbaşlılık.

revatib / revâtib

  • Vazifeler, maaşlar.

rezin

  • Vakarlı, temkinli, ağır başlı, sağlam.

rıza-yı bari / rıza-yı bârî

  • Varlıklara biçim verip şekillendiren ve onları mükemmel bir surette yaratan Allah'ın rızası.

rota

  • Vapur ve gemilerde istikamet yolu. Geminin seyir yolu.

ruhu'l-emin

  • Vahiy meleği, Hz. Cebrail (a.s.).

sa'

  • Vakitler, saatler, zamanlar.

sabit / sâbit / ثَابِتْ

  • Varlığı kesin olan.

sademat / sademât

  • Vuruşlar.

sadık-ul va'd

  • Va'dinde duran, söz verdiği şeyi yerine getiren, ahdine sâdık olan. Cenab-ı Hak.

sadıku'l-va'di'l-emin / sâdıku'l-vâ'di'l-emîn

  • Vaad ve sözünde mutlaka duran Allah; vaadinin doğruluğundan emin olunan Allah.

sadıku'l-va'di'l-kerim / sâdıku'l-vâ'di'l-kerîm

  • Vaad ve sözünde mutlaka duran Allah; cömertlik ve ikram sahibi Allah.

sadme

  • Vuruş.

sadr-ı ali / sadr-ı âli

  • Vezirlerin veya vekillerin başkanı. Sadrâzam.

safvet-i vicdan

  • Vicdan saflığı.

şah-ı velayet

  • Velîlik makamının şâhı, başı.

saha-i vücud

  • Varlık sahası, alanı.

sahaif-i mevcudat / sahâif-i mevcudat

  • Varlık sahifeleri.

sahib-i velayet / sahib-i velâyet

  • Velâyet sahibi, veli olan kimse.

sahib-i vicdan

  • Vicdanlı, vicdan sahibi.

sahife-i vücut / sahîfe-i vücut

  • Varlık sayfası.

sahil-i vahdet ve tevhid

  • Vahdet ve tevhid sahili; insanların mânevî kurtuluşuna ve ebedî saadet sahiline ulaştıran tevhid ve vahdet inancı.

şahs-ı veli / şahs-ı velî

  • Velî şahıs, evliya; büyük zât.

salahiyetdar

  • Vazifeli, salahiyet sâhibi. (Farsça)

salat-ül vitr / salât-ül vitr

  • Vitir namazı.

salavat-ı tayyibe / salâvât-ı tayyibe

  • Varlıkların ibadet ve duaları, Allah'ı tesbih ve takdis eden güzel sözleri.

san'at-ı eşya

  • Varlıkların san'atlı oluşu.

sandukdar / صندوقدار

  • Veznedar. (Arapça - Farsça)

sandukkar

  • Veznedar.

sani-i ebedi / sâni-i ebedî

  • Varlığının sonu olmayan ve herşeyi mükemmel bir san'atla yaratan Allah.

sani-i ezeli / sâni-i ezelî

  • Varlığının başlangıcı olmayan ve herşeyi san'atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah.

sani-i kadim-i ezeli / sâni-i kadîm-i ezelî

  • Varlığının başlangıcı ve sonu olmayan ve her şeyi san'atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah.

sani-i vacibü'l-vücud / sâni-i vâcibü'l-vücud

  • Varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan ve herşeyi san'atla yaratan Allah.

saray-ı vücut

  • Vücut sarayı.

savt-ı vücut

  • Varlık sesi.

şazib

  • Vatanından başka bir tarafa giden kimse.

sebeb

  • Vâsıta. Bir işte te'siri olmayan fakat o işin yapılmasını, vücûdunu, var olmasını îcâb ettiren şey.
  • Vasıta, vesile, araç.

sebeb-i bekà

  • Varlıkların sürekli var olma sebebi.

sebeb-i vücud

  • Varlık sebebi.
  • Varlık sebebi. Var olmanın sebebi ve gayesi.

sedn

  • Vücut organlarının anormal biçimde gelişmesi.

sefine-i vücud

  • Vücut gemisi.

semadan gelme

  • Vahiyle gelme.

semavi ferman / semâvî ferman

  • Vahiyle gelmiş emir ve tebliğler.

semavi fermanlar / semavî fermanlar

  • Vahiyle gelen emir ve buyruklar.

semavi şerayi / semâvî şerâyi

  • Vahiyle gelen şeriatler, İlâhî hükümler.

semere-i istidad

  • Var olan kabiliyet ve potansiyelden ortaya çıkan netice.

semere-i vahiy

  • Vahyin neticesi, meyvesi.

şems-i ezeli / şems-i ezelî

  • Vâcib-ül-vücud ve ebediyyen var olan, her şeyi nurlandıran Allah (C.C.) hakkında teşbihen söylenen bir tabirdir.

şerait-i adiye-i itibariye / şerait-i âdiye-i itibariye

  • Var sayılan, normal, sıradan kurallar.

serbestiyet-i vicdan

  • Vicdan serbestliği, serbest olma hali.

sermest-i vahşet

  • Vahşilik. İslâmiyet ve insaniyet dışı zevkle kendinden geçme hali.

sertac-ı evliya

  • Velîlerin baş tacı.

şevahid-i kevniye / şevâhid-i kevniye

  • Varlıkların şahitlikleri.

seyelan-ı mahlukat / seyelân-ı mahlûkat

  • Varlıkların su gibi akması.

seyeran-ı mevcudat

  • Varlıkların seyir ve hareket halinde olması.

seyl-i mevcudat

  • Varlıkların akışı.

seyr ü seyelan-ı eşya / seyr ü seyelân-ı eşya

  • Varlıkların hareketleri, akıp gitmeleri.

seyr ü süluk-u velayet / seyr ü sülûk-u velâyet

  • Velayet yoluyla çıkılan mânevî yolculuk.

seytel

  • Vahşi sığır.

sıddık-ı vefiy

  • Vefâlı ve her yönüyle sâdık olan.

sidre / سِدْرَه

  • Varlık aleminin sonundaki manevi ağaç.

sıhhat-i beden

  • Vücut sağlığı.

sill / سل

  • Verem. (Arapça)

silsile-i eşya

  • Varlıklar zinciri.

silsile-i mevcudat / silsile-i mevcûdât / سِلْسِلَۀِ مَوْجُودَاتْ

  • Varlıklar zinciri.
  • Varlıklar zinciri.

şilv

  • Vücut azâlarından biri.

sipar

  • Veren, fedâ eden. (Farsça)

sırr-ı velayet / sırr-ı velâyet

  • Velîlik sırrı.

sofestai / sofestâî / سُوفَسْطَائ۪ي

  • Varlıkları inkâr eden felsefeci.

şübban-ı vatan

  • Vatanın gençleri.
  • Vatan gençleri, vatan yiğitleri.

sübut / sübût / ثُبُوتْ

  • Varlığı kesin olma.

sübuti / sübutî

  • Varlığı kat'iyyen isbat edilene ait. Müsbet, isbatlı olan.

sühaf

  • Verem hastalığı.

şükr

  • Verilen nîmetleri yerli yerinde kullanma. Allahü teâlâya, verdiği nîmetlerle isyân etmeme. Nîmetleri kullanırken sâhibini unutmama. Görülen iyiliğe karşı teşekkür. Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyma.

şükreyleme

  • Verdiği nimetlerden dolayı Allah'a teşekkürlerini sunma.

sultan-ı ebedi / sultan-ı ebedî

  • Varlığı, hüküm ve saltanatı sonsuza kadar devam eden Sultan, Allah.

sultan-ı evliya

  • Velilerin sultanı, reisi.

sultan-üd dem

  • Vücutta kanın galeyanı.

suver-i mevcudat

  • Varlıkların görüntüleri.

ta'mid

  • Vaftiz etmek.

taarruz-u evham

  • Vehimlerin hücumu.

tabaka-i vücud

  • Varlık tabakası.

tabakat-ı evliya / tabakat-ı evliyâ

  • Velilerin tabakaları, dereceleri.

tabakat-ı gaflet

  • Vurdumduymazlık örtüleri, umursamazlık perdeleri.

tabakat-ı mahlukat / tabakat-ı mahlûkat

  • Varlık tabakaları.

tabakat-ı mevcudat

  • Varlıkların tabakaları, grupları.

tabakat-ı vücud

  • Varlık tabakaları.

tabakat-ı vücut

  • Varlık tabakaları.

tabiat-ı eşya

  • Varlıkların özelliği, tabiatı.

tahaddüs

  • Var olma.

tahakkuk-u vücudu

  • Varlığının gerçekliği, kesinliği.

tahsildar / tahsildâr / تحصيلدار

  • Vergi derleyen.
  • Vergi memuru. (Arapça - Farsça)

taife-i mahlukat / tâife-i mahlûkat

  • Varlıklar topluluğu.

takas

  • Vereceğini alacağına karşılık tutmak suretiyle ödeşmek, sayışmak, değişmek.

tarik-i velayet / tarik-i velâyet

  • Velilik yolu.

tarik-ı velayet serlevhası / tarik-ı velâyet serlevhası

  • Velilik yolunun başlığı; 29. Mektubun 9. kısmı olan Telvihat-ı Tis'a.

tarsig

  • Vüs'at vermek, genişlik vermek.

tasallut-u tam / tasallut-u tâm

  • Varlıklar üzerinde tam bir tahakküm kurma, onlara hükmetme.

tasavvur-u vahiy / تَصَوُّرُ وَحِي

  • Vahyi düşünme.
  • Vahyi hayal etme.

taun / tâun / tâûn / طاعون / طَاعُونْ

  • Vebâ denen dehşetli bir bulaşıcı hastalık. Bu hastalıkta lenf bezlerinde hâsıl olan yumruların herbiri.
  • Veba, salgın hastalık.
  • Vebâ.
  • Veba. (Arapça)
  • Vebâ.

tavaif-i mevcudat / tavâif-i mevcudat

  • Varlık taifeleri, türleri.

tavassut

  • Vasıta olma, aracılık etme.

tavattun / تَوَطُّنْ

  • Vatan edinme, yerleşme.
  • Vatan edinme.
  • Vatan edinme.

tavattun etme

  • Vatan edinme, yerleşme.

tavattun etmek

  • Vatan edinmek, yerleşmek.

tavsif / tavsîf / توصيف / تَوْص۪يفْ

  • Vasıflandırma, özelliklerini anlatma.
  • Vasıflandırma, niteleme. (Arapça)
  • Tavsîf edilmek: Vasıflandırılmak, nitelenmek. (Arapça)
  • Tavsîf etmek: Vasıflandırmak, nitelemek. (Arapça)
  • Vasıflandırma.

tavsif eden

  • Vasıflandıran, anlatan.

tavsif etmek

  • Vasıflandırmak, özelliklerini anlatmak.

tavsifat

  • Vasıflandırma, özelliklerini anlatma.

tavzif / tavzîf / تَوْظ۪يفْ

  • Vazifelendirmek, iş vermek.
  • Vazifelendirme, görevlendirme.
  • Vazîfelendirme.

tavzif edilen

  • Vazifelendirilen, görevlendirilen.

tavzifat

  • Vazifelendirmeler.

teayyün-i vücudi / teayyün-i vücûdî

  • Varlıkta meydana gelme, hâsıl olma.

techiz / techîz

  • Vefât edenin (ölenin) yıkanmasından kabre defnedilmesine kadar yapılması lâzım gelen şeyler.

tedbir ve rububiyet / tedbir ve rubûbiyet

  • Varlıkları idare etme, çekip çevirme, terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurma.

tedmiye

  • Vurup kanatmak.

teennuk

  • Varlıklardaki hikmetli, kusursuz ve pürüzsüz yaratılma özelliği.

tegafül-ü ani's-sani / tegafül-ü ani's-sâni

  • Varlıkları mükemmel san'atlarla yaratan Allah'tan gaflet etmeye çalışma, Onu görmezlikten gelme.

tekevvün

  • Var olma.

tekvin / tekvîn

  • Var etme.
  • Var etmek, meydana getirmek, yaratmak, Kelâm ilminde Allah'ın subûti bir sıfatıdır, yokluktan vücuda getirmesi, icad etmesidir.

tekvinen

  • Var etmekle.

telatum / telâtum

  • Vuruşma, çarpışma.
  • Vuruşma, çarpışma.

terakül

  • Vuruşmak, döğüşmek.

terbiyetü'l-vicdan

  • Vicdan eğitimi.

terezzün

  • Vakar gösterme.

terk-i evtan

  • Vatanlarından ayrılma, vatanlarını terk etme.

terkibat-ı mevcudat / terkibât-ı mevcudat

  • Varlıkların değişik elementlerin birleşmesiyle meydana gelişleri.

tertib-i mahlukat / tertib-i mahlûkat

  • Varlıkların mükemmel bir düzenlemeyle yaratılması.

tesadüm

  • Vuruşma. Şiddetle çarpışma.

teşahhusat-ı itibariye / teşahhusât-ı itibariye

  • Varlıkların duruma göre çeşitli görünümler alması.

teşahhusat-ı mülkiye

  • Varlıkların maddî yönleriyle belirgin olarak ortaya çıkması, diğer fertlerden ayrılabilir özellikleriyle kendini göstermesi.

teşahhusat-ı muvakkate / teşahhusât-ı muvakkate

  • Varlıkların geçici olarak belli bir şekil ve görünüm almaları.

tesellüm

  • Verileni geri almak.

teşkikat-ı vehmiye / teşkikât-ı vehmiye

  • Vehmî ve asılsız şüpheler, tereddütler.

teşkil-i eşya

  • Varlıkların oluşması, meydana gelmesi.

tevacüd / tevâcüd

  • Vecd ve muhabbette kemâle ermeyenin (olgunlaşmayanın) isteğiyle vecde kavuşmaya tâlib olması, istemesi.

tevahhud

  • Vahid, tek olmak.

tevdian

  • Vererek, bırakarak, teslim ve emanet ederek.

tevehhüm / توهم

  • Vehimlenme.

tevehhümkarane / tevehhümkârâne

  • Vehimlenerek, kuruntuya kapılarak.

tevekkül

  • Vekil etme, gerekeni yaptıktan sonra neticeyi Allaha bırakma.

tevesvüs

  • Vesvese etme.

tevhid sikkesi

  • Varlıkların üzerinde görülen ve Allah'ın birliğini ispat eden damga.

tevkil / tevkîl / تَوْك۪يلْ

  • Vekil tayin etme.
  • Vekil tayin etme.
  • Vekil kılma.

tevkit

  • Vakit tayin etmek. Vakitlendirmek.

tevsit

  • Vasıta ve araç olarak kullanma.

turuk-u evliya / turuk-u evliyâ / طُرُوقُ اَوْلِيَا

  • Velîlerin yolları.
  • Velilerin gittiği yollar, tarikatlar.

turuk-u velayet / turuk-u velâyet

  • Velîlik yolları.

ubudiyet-i evliya / ubûdiyet-i evliya

  • Velilerin ibadeti, kulluğu.

ücret-i kemal / ücret-i kemâl

  • Varlıkların değişip mükemmelleşerek bir tür ücret kazanması.

udul / udûl / عدول

  • Vazgeçme. (Arapça)
  • Udûl etmek: Vazgeçmek. (Arapça)

üf'ule

  • Vazife, görev.

uluhiyet-i sariye / ulûhiyet-i sâriye

  • Varlıklara sirayet eden, geçen ulûhiyet.

uluhiyet-i sariye ve hayat-ı sariye / uluhiyet-i sâriye ve hayat-ı sâriye / ulûhiyet-i sâriye ve hayat-ı sâriye

  • Vahdet-ül vücud ehlince kullanılan tasavvufî tabirler olup; İlâhî sıfatların ve hayatiyetin eşyaya sirayet etmesi, yani tecelli etmesi mânasında olan bu tabirlerden, ehil olmayanlar; Allah'ın tecessümünü veya eşyaya hulûl'ünü veya eşya ile ittihad ve ittisal'ini zu'metmek gibi bâtıl vehimlere düştül
  • Vahdetü'l-vücud ehlince kullanılan tasavvufî tabirler olup; İlâhî sıfatların ve hayatın eşyaya sirayet etmesi.

umur-u itibariye / umûr-u itibariye

  • Varsayılan emirler, saymaca işler.

ünvan-ı velayet / ünvan-ı velâyet

  • Velîlik ünvanı.

urgun

  • Vurgun, âşık. (Türkçe)

usare

  • Vücud bezlerinden akan faydalı su. Sıkılmış şeylerden çıkan su. Öz su.

üstad-ı ezeli / üstâd-ı ezelî

  • Varlığının başlangıcı olmayan ve bütün ilimlerin öğreticisi olan Allah.

üstad-ı ezeliye

  • Varlığının başlangıcı olmayan üstad, öğretmen.

usul-ü vahşiyane / usul-ü vahşiyâne

  • Vahşilere yakışır bir tarzda, ilkelce.

üveysi / üveysî

  • Veysel Karânî Hazretleri gibi sevdiği ve kendisine bağlı olduğu zâtı görmeden, gıyaben bağlanma, ders alma.

uzima

  • Vücutta bir organın ateşsiz ve ağrısız olarak şişmesi.

va esefa

  • Vah, esefler olsun! Eyvah, çok yazık!

va hasreta

  • Vah vah! Ne yazık ki! (Teessür bildirir.)

va'd / وعد

  • Vaat. (Arapça)
  • Va'd edilmek: Vaat edilmek. (Arapça)
  • Va'd etmek: Vaat etmek. (Arapça)

va'z / وعظ

  • Vaaz, dinî öğüt. (Arapça)

va'z u nasihat

  • Vaaz etme, nasihatte bulunma.

vacib-i ehad / vâcib-i ehad

  • Varlığı zorunlu olan ve her bir varlık üzerinde birliğinin izleri görünen Allah.

vacib-i sermedi / vâcib-i sermedî

  • Varlığı zorunlu ve devamlı olan Allah.

vacib-ül vücud / vâcib-ül vücud

  • Vücudu mutlak var olan, yokluğu mümkün olmayan Cenâb-ı Hak.

vacib-ül-vücud / vâcib-ül-vücûd

  • Varlığı mutlaka lâzım olan Allahü teâlâ.

vacibiyet / vâcibiyet

  • Varlığının zorunlu oluşu.

vacibu'l-vücud / vâcibu'l-vücûd

  • Vücudu mutlak var olan, yokluğu mümkün olmayan Allah.

vacibü'l-vücud / vâcibü'l-vücud / vâcibü'l-vücûd

  • Varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah.
  • Varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah.

vacibülvücud / vâcibülvücûd

  • Varlığı zaruri olan Allah.

vacid / vâcid / وَاجِدْ

  • Var eden, vücuda getiren.
  • Var olan.

vad / vâd

  • Vaad, söz verme.

vafi / vâfî

  • Vefalı, kendini seveni unutmayan, ilgisini kesmeyen.

vah / vâh / واه

  • Vah, yazık. (Arapça)

vaha / vâha / واحه

  • Vaha, çöl ortasındaki yeşil alan. (Arapça)

vahdet-i vücud

  • Varlıkların tek asıldan çıkma inanışı.. Tasavvufî bir görüş. Varoluşun tek kaynağa bağlılığı.

vahdet-nüma / vahdet-nümâ

  • Vahdet gösteren, birlik ifade eden.

vahdetivücud / vahdetivücûd

  • Varlıkta birlik.

vahid-i vacib / vahid-i vâcib

  • Varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir şeye ve sebebe ihtiyacı olmayan ve herbir varlıkta birliği görünen Allah.

vahiden / vâhiden

  • Vâhid olarak. Tek olarak.

vahime

  • Vehim veren, vesvese veren.

vahşet-amiz / vahşet-âmiz

  • Vahşetle karışık. (Farsça)

vahşetengiz

  • Vahşet veren.

vahşetzar / vahşetzâr

  • Vahşet yeri.

vahşiyane / vahşiyâne / vahşîyane / وَحْشِيَانَه

  • Vahşice, korkunç bir şekilde.
  • Vahşice. Vahşiye yakışır şekilde.
  • Vahşice.
  • Vahşice.

vahy / وحى

  • Vahiy, ilâhî makamdan peygambere inen yüce mânâlar.
  • Vahiy. (Arapça)

vahy-i kur'an / vahy-i kur'ân

  • Vahiyle gelen Kur'ân-ı Kerim.

vahy-i kur'ani / vahy-i kur'ânî

  • Vahiyle gelen Kur'ân-ı Kerim.

vaiz / vâiz / واعظ

  • Vaaz eden.
  • Vaaz eden, öğüt veren.
  • Vaaz veren, dinî öğütler eden. (Arapça)

vakfi / vakfî

  • Vakfa âit, vakıfla alâkalı.

vakfiyye / وقفيه

  • Vakıf belgesi. (Arapça)

vakıat-ı kevniye / vâkıât-ı kevniye

  • Varlıklarla ilgili vakıalar, olaylar.

vakit-be-vakit

  • Vakit vakit, zaman zaman.

vakt / وقت

  • Vakit, zaman.
  • Vakit. (Arapça)

vakten

  • Vakit ve zamanca.

vakur

  • Vakarlı, ağırbaşlı.

valiyan / vâliyân / واليان

  • Valiler. (Arapça - Farsça)

vasf

  • Vasıf, sıfat, nitelik.

vasfi / vasfî

  • Vasıfla, mahiyetiyle alâkalı. Beyan ve tarife dair.

vasıfane / vâsıfâne

  • Vasıfları dile getirerek.

vasiyetname / vasiyetnâme

  • Vasiyet yazısı.
  • Vasiyetin yazıldığı kağıt.
  • Vasiyet yazılan kâğıt.

vasiyyet / وصيت

  • Vasiyet. (Arapça)

vasiyyetname / vasiyyetnâme / وصيت نامه

  • Vasiyet mektubu. (Arapça - Farsça)

vassaf

  • Vasıflarını sayarak medheden. Vasıflandıran. Vasıf ve beyanda ârif ve âlim olan.

vatanperver

  • Vatanını seven.
  • Vatanını seven. Memleketine hizmet eden. (Farsça)
  • Vatansever.

vatanperverane / vatanperverâne

  • Vatanını seven kimseye yakışır şekilde. (Farsça)

vatanperverlik

  • Vatanseverlik.

vavi / vavî

  • Vav harfine mensub. Vav harfi ile alâkalı.

vaz / vâz

  • Vaaz, dinî öğüt.

vazaif / وظائف

  • Vazifeler.

vazife-i ırsiyet

  • Varis olma görevi.

vazife-i tefekküriye ve ubudiyet

  • Varlıklar ve olaylar üzerinde düşünüp Allah'ı tanıma ve Ona kullukta bulunma görevi.

vazife-i vataniye

  • Vatan görevi.

vazife-i vicdaniye

  • Vicdan vazifesi.

vazifedar / vazifedâr

  • Vazifeli.
  • Vazifeli, görevli.

vazifedarane / vazifedarâne / vazifedârâne

  • Vazifeliymiş gibi, vazifeli olarak.
  • Vazifeli gibi.

vazifeperver

  • Vazifesini seven, işine düşkün.

vazifeşinas

  • Vazifesini, işini dikkatli yapan, işine bağlı kimse.

vazifeşinaslık

  • Vazifesini, işini dikkatli yapma.

vazifeten

  • Vazife yönünden.
  • Vazife ile, vazife olarak.

ve hakeza / ve hâkeza

  • Ve böylece, bunun gibi.

ve saire

  • Ve bunun gibi.

vecd-alud / vecd-âlud

  • Vecd veren haller. Manevî coşkunlukla beraber olan hal. (Farsça)

vecd-efza / vecd-efzâ

  • Vecdi artıran, heyecanı çoğaltan. (Farsça)

vecdi / vecdî

  • Vecdle ilgili, heyecanla ilgili.

vech

  • Vecih, yüz, tarz, ön, alın, sebep, ilgi.

veçh-i nazım

  • Vezin, tertip yönü.

vecihi / vecihî

  • Veche ait. Veche dair.

vedaname / vedânâme

  • Vedâ yazısı.
  • Veda yazısı.

vefa-ender / vefâ-ender

  • Vefâ içinde.

vefadar / vefadâr / vefâdâr / وفادار

  • Vefalı, sözünde ve dostluğunda devamlı olan.
  • Vefalı, dostluğu devamlı.
  • Vefâlı, sözünde ve dostluğunda devamlı olan.
  • Vefalı. (Arapça - Farsça)

vefadarane / vefadarâne / vefadârâne

  • Vefalı olarak, vefa göstererek.
  • Vefalı olarak.

vefakar / vefakâr / vefâkâr / وفاكار

  • Vefalı, sözünde ve dostluğunda devamlı olan.
  • Vefalı.
  • Vefalı. (Arapça - Farsça)

vefakarane / vefakârâne / vefâkârâne

  • Vefa göstererek.
  • Vefalı bir şekilde.

vefiyat / vefiyât

  • Vefatlar, ölümler.
  • Vefatlar, ölümler.

veh / وه

  • Vah. (Farsça - Arapça)

vehel

  • Vehim, kuruntu.

vehelümmecerra / vehelümmecerrâ / و هلم جری

  • Var gerisini kıyas et. (Arapça)

vehhabi / vehhâbî

  • Vehhabilik anlayışından olan.

vehhabiyyet / vehhâbiyyet / وهابيت

  • Vehhâbîlik. (Arapça)

vehhabiyyun / vehhâbiyyûn / وهابيون

  • Vehhâbîler. (Arapça)

vehham

  • Vehimli, kuruntulu.

vehim ü hayal

  • Vehim ve hayal; olmayan bir şeyi varmış gibi gösterme ve hayal etme.

vehm

  • Vehim, kuruntu.

vehm mertebesi

  • Var olmayıp, var görünen.

vehm-alud / vehm-âlud

  • Vehimli, kuruntu dolu.
  • Vehimli. Vehim dolu. Vehim karışık. (Farsça)

vehm-nak / vehm-nâk

  • Vehimli, kuruntulu. (Farsça)

vehmetmek

  • Vehme kapılmak, kuruntulanmak.

vehmi / vehmî

  • Varsayılan, olmadığı halde var kabul edilen.
  • Vehimle ilgili.

vehmiye

  • Varsayılan, olmadığı hâlde var tasavvur edilen.

vehub

  • Verimi fazla, vergisi çok.

vekalet / vekâlet

  • Vekillik, bakanlık.

vekaleten / vekâleten / وكالة

  • Vekil olarak.
  • Vekil olarak. (Arapça)

vekaletname / vekâletnâme / وكالت نامه

  • Vekil etme yazısı.
  • Vekillik belgesi. (Arapça - Farsça)

vekar

  • Vakar, sabır, onur.

vekayi / vekayî / vekâyi

  • Vakalar, olaylar.
  • Vak'alar, olaylar.

vekeza / vekezâ

  • Ve bu da öyle.

velayat / velâyât

  • Velâyetler, velîlikler.
  • Velîlikler.

velayet / velâyet / وَلَايَتْ

  • Velîlik.
  • Velîlik, ermişlik.
  • Veli olan kimsenin hali, dervişlik, dostluk, sadakat, başkasına sözünü geçirmek.
  • Velilik.

veliahd / velîahd / وليعهد

  • Veliaht. (Arapça)

veraset / وراثت / verâset / وَرَاثَتْ

  • Varislik, mirasçılık.
  • Varislik.
  • Varislik. (Arapça)
  • Vâris olma.

verasetlik

  • Varislik, mirasçılık.

verese / ورثه / وَرَثَه

  • Vârisler, mirasçılar.
  • Varisler, mirasçılar.
  • Varisler, mirasçılar. (Arapça)
  • Varisler.

verise / verîse

  • Veris otuyla boyanmış nesne.

vesaik / vesâik / وَثَائِقْ

  • Vesîkalar.

vesail / vesâil

  • Vesileler, sebepler.
  • Vesileler, araçlar.

vesair / vesâir

  • Ve diğerleri.

vesaire

  • Ve diğerleri.

vesait / vesâit / وَسَائِطْ

  • Vasıtalar, araçlar.
  • Vasıtalar.

veşak / وشق

  • Vaşak. (Arapça)

vesatet

  • Vâsıta olma, araya girme, aracılık yapma.

vesaya / vesâyâ / وصایا

  • Vasiyetler, öğütler, nasihatler.
  • Vasiyetler, tavsiyeler.
  • Vasiyetler. (Arapça)

vesile-i icad

  • Var ediliş vesilesi.

vesiledar / vesiledâr

  • Vesileli. (Farsça)

vesilehah / vesilehâh

  • Vesile isteyen. (Farsça)

vesvas

  • Vesvese veren.

vesvesedar / vesvesedâr

  • Vesveseli, kuruntulu. (Farsça)

veyl

  • Vay hâline, yazıklar olsun.
  • Bir kimse veya topluluğun işledikleri kötülükler sebebiyle karşılaşacakları azâbı, kötü hâlleri ve acınacak bir hâlde bulunduklarını ifâde eden bir söz.
  • Cehennem'de bir vâdinin adı.
  • Vay hâline, yazık!
  • Vay haline, yazık, hüzün ve hüsran. Cehennemde bir çukurun adı.

vezaif

  • Vazifeler, görevler.

vezaif-i mevcudat / vezâif-i mevcudat

  • Varlıkların vazifeleri.

vezaret / vezâret / وزارت

  • Vezirlik. (Arapça)

veznedar / veznedâr

  • Vezne memuru. Bir teşkilâta âit parayı alıp veren memur. (Farsça)
  • Vezne memuru.

vicdan-suz / vicdan-sûz

  • Vicdanen sıkıntı ve ızdırap veren, vicdanı yakan.

vicdanen / vicdânen / وجدانا

  • Vicdanca, iyilik hissine göre.
  • Vicdan bakımından.
  • Vicdan bakımından.
  • Vicdan bakımından. (Arapça)

vicdani / vicdanî / vicdânî

  • Vicdanla ilgili, vicdana ait.
  • Vicdanla ilgili.

vicdaniyat / vicdâniyat

  • Vicdanla hissedilenler.
  • Vicdanla hissedilenler.

vicdaniyyat

  • Vicdanlılıklar. Vicdana ait hususiyetler ve hisler.

vicdansuz / vicdânsûz

  • Vicdanı rahatsız eden.

vilayat / vilâyât / ولایات

  • Vilâyetler, iller.
  • Vilayetler. (Arapça)

vilayet-i kübra / vilâyet-i kübrâ

  • Vehimden ve hayâlden kurtulma makâmı. Bu vilâyete, Vilâyet-i enbiyâ da denir.

vilayet-i sugra / vilâyet-i sugra

  • Vehimden ve hayâlden kurtulamadan ilerlenen evliyâlık yolu. Buna Vilâyet-i evliyâ da denir.

virani / viranî

  • Viranlık, haraplık. (Farsça)

visaye

  • Vasiyet etmek.

vişn-ab

  • Vişne şerbeti, vişne şurubu. (Farsça)

vitamin

  • Vücudda yokluğu bazı hastalıklara yol açan ve taze yiyeceklerde ve bazı meyvalarda bulunan organik madde. A, B, C, D, E gibi remizlerle gösterilen çeşitleri vardır. (Fransızca)

vücub-u vacib / vücub-u vâcib

  • Varlığı zorunlu olan Allah'ın varlığı.

vücub-u vücud / vücûb-u vücud / vücûb-u vücûd

  • Varlığının zorunlu oluşu ve var olmak için bir sebebe ihtiyacının olmayışı.
  • Varlığı zorunlu olan, yok olması düşünülemeyen, var olmak için hiç bir sebebe muhtaç olmayan varlık; Allah.

vücud / vücûd / وجود

  • Varlık, var oluş.
  • Varlık, var oluş.
  • Var olmak.
  • Vücut, varlık, gövde.
  • Varlık, var olmak, bulunmak, cesed, cisim, ten, gövde.
  • Varlık.

vücud taayyün etme

  • Varlık verilme, varlık olarak belirme.

vücud-u eşya

  • Varlıkların yaratılması, herşeyin var edilmesi.

vücud-u mümkinat

  • Varlığı mümkün olanlar; varlığı imkân dairesinde olanlar, kâinatın varlığı.

vücud-u vacib / vücud-u vâcib

  • Varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah'ın varlığı.

vücud-u vacibü'l-vücud / vücud-u vâcibü'l-vücud

  • Varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah'ın varlığı.

vücud-u vücubi / vücud-u vücubî

  • Varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir şeye ve sebebe ihtiyacı olmayan ve diğer varlıkların var olması Kendisine bağlı olan, yokluğu düşünülemeyen varlık, Allah.

vücuda getiren

  • Var eden.

vücuden

  • Varlık bakımından.

vücudi / vücudî / vücûdî

  • Varlıkla ilgili.
  • Varlığa dair. Var olan şey ile alâkalı.
  • Varlıkla ilgili olan.
  • Varlıkla ilgili, var olan.

vücudlarına

  • Varlıklarına dair.

vücudpezir / vücûdpezir

  • Var olma.

vücudu

  • Varlığı, var oluşu.

vücudu muhakkak

  • Varlığı kesin olan.

vücudun vücudu

  • Varlık özelliğinin var oluşu.

vücuh / vücûh

  • Vecihler, yönler.
  • Vecihler, yüzler, yönler.

vücut

  • Varlık.

vücut alemi / vücut âlemi

  • Varlık âlemi.

vücut bulma

  • Var olma.

vücut sahası

  • Varlık alanı.

vükela / vükelâ / وُكَلَا

  • Vekiller, bakanlar.
  • Vekiller.

vukufiyet

  • Vâkıf olma, meselelere hakimiyet.

vülat / vülât / ولات

  • Valiler. (Arapça)

vülat-ı emr / vülât-ı emr

  • Vâliler. İşin başındakiler, idareciler. İdareye memur zâbitler.

vuslat

  • Visal. Sevdiğine kavuşma, ulaşma, bitişme. Bitiştiren.

vuud

  • Vaidler. Vâdeler.

vüzera / vüzerâ / وزرا / وُزَرَا

  • Vezirler.
  • Vezirler.
  • Vezirler. (Arapça)
  • Vezirler.

yar-ı bivefa / yâr-ı bîvefâ

  • Vefasız dost.

yevm-i mev'ud / yevm-i mev'ûd

  • Vâdedilen gün.

zarb / ضرب

  • Vuruş. (Arapça)

zat-ı baki-i hayy-ı kayyum / zât-ı bâki-i hayy-ı kayyûm

  • Varlığının sonu olmayan, hayatı ezelî ve ebedî olan ve bütün varlıkların ayakta durmaları, devam ve bekàları Kendine bağlı olan Zât; Allah.

zat-ı ezeli / zât-ı ezelî

  • Varlığının başlangıcı olmayıp devamlı var olan Zât, Allah.

zat-ı ezeliye / zât-ı ezeliye

  • Varlığının başlangıcı olmayıp zaman üstü sonsuz olan Zât, Allah.

zat-ı vacibü'l-vücud / zât-ı vâcibü'l-vücud

  • Varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Zât, Allah.

zaviye-i vahşet / zâviye-i vahşet

  • Vahşet köşesi.

zed

  • Vurma, dövme. (Farsça)

zeman-ı vusul / zeman-ı vusûl

  • Varma zamanı.

zen

  • Vuran, kesen, atan mânalarına gelerek birleşik kelimeler yapılır. (Zeden: Vurmak mastarında emir köküdür) Lâf-zen : Söz atan, lâf atan. (Farsça)

zerrat-ı mevcudat

  • Varlıkların zerreleri.

zerrat-ı mevcudiyetim / zerrât-ı mevcudiyetim

  • Varlığımın bütün zerreleri, bütün varlığım.

zerrat-ı vücudiye / zerrât-ı vücudiye

  • Vücudun hücreleri.

zeval-i eşya / zevâl-i eşya

  • Varlıkların kaybolup gitmesi.

zeval-i mevcudat / zevâl-i mevcudat

  • Varlıkların yok olması.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın